SEKİZİNCİ KISIM

Hıristiyanların müslümânları ayıpladıkları meseleler hakkındadır:

Hıristiyanlar, müslümânları bazı bakımlardan tenkîd ederler. Bunları birer birer sıralayalım:

1– Umûmiyyetle sâlih müslümânlar evlendikleri hâlde, hıristiyanların rûhban sınıfı evlenmezler.

Onlara şöyle denilebilir: Siz, kendi dîninizce, Dâvud aleyhisselâmın Peygamberliğine ve saltanât sâhibi olduğuna inanırsınız. Nebînin derecesi, velînin derecesinden dahâ yüksek olduğu malûmdur. Tevrât’ta zikredildiğine göre, Dâvud aleyhisselâm 100 kadınla evlenmiş ve bunlardan kız ve erkek olmak üzere, 50’yi aşkın evlâdı olmuştur. Süleymân aleyhisselâm da Tevrât’ta zikredildiği gibi, 1.000 kadın ile evlenmiştir. Siz Tevrât’ın Allahü teâlânın kitâbı olduğuna inanırsınız. Diğer bütün Peygamberler de evlenmişler. Yalnız Îsâ aleyhisselâm ve Yahyâ aleyhisselâm evlenmemişlerdir.

Ey hıristiyanlar!

Tevrât’ta, “Yiyecek ve içeceğine muktedîr olabildiğin kadar kadınla evlenmek helâl olur” gibi sözler varken, niçin Allahü teâlânın meşrû kıldığı doğru yoldan gitmeyip de; öteden beri velî tanıdığınız Pavlos’un sözüne inanıp, yapışırsınız. O, size bir adam bir kadınla evlensin, eğer o aldığı kadın ölürse, üçe kadar bir başkasını alsın. Papazlar yalnız bâkire bir kadın alabilir, eğer ölecek olursa tekrâr evlenmeleri harâm olur. Bir dahâ evlenmesin, diye emretmiştir. [Pavlos yahûdî olup, hıristiyanların dinlerini bozmak için çok uğraşmış ve muvaffak da olmuştur.]

Kolaylıkla anlaşılacağı üzere, hıristiyanların evlenmek husûsundaki inançları da bâtıldır. İslâm dînine tâbi olan sâlih kulları ayıplamaları hiçbir sebebe dayanmaz. Çünki, hıristiyan âlimleri onun helâl olduğunu ve kitâplarda açık bir şekilde îzâh edildiğini gâyet iyi bilirler. Allahü teâlâ, müslümânlara, her türlü şiddet ve meşakkatten uzak, sâde ve mükemmel bir din vermiştir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” de, (Nikâh ediniz, yanî evleniniz, çocuk yetiştiriniz. Kıyâmet günü başka ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim) hadîs-i şerîfi ile müminleri evlenmeye teşvîk etmiştir. Müminler bu emre uymakla sevâp kazanırlar.

2– Hıristiyanların müslümânları ayıpladıkları diğer bir husûs da sünnet olmaktır. Hâlbuki kendi İncîllerinin naklettiğine göre, Îsâ aleyhisselâm sünnetli idi. Hıtân günü en büyük bayramlarındandır. Peygamberlerin işlerine hürmet edilmesi îcâb eder. İbrâhîm aleyhisselâm ve diğer bütün Peygamberlerin sünnet olmaları için, Allahü teâlânın emir buyurduğu Tevrât’ta yazılıdır. Hıristiyan itikâdı da böyledir. Bunun üzerine kalkıp da, bütün Peygamberlerin meşrû kıldıkları bir şeyi ayığlamaya çalışmak, Allahü teâlâya ve Resûlüne inanmamak demektir.

3– Ayıpladıkları bir diğer husûs da, müminlerin Cennette yemeleri ve içmeleridir. Matta, İncîlinin 26. bâbında: Îsâ aleyhisselâm, yahûdîler tarafından yakalandığı gece, yemek yerken havârîlere, “Ben artık bundan sonra şarâbı ancak Cennette içeceğim” dedi, demiştir. Markos da, İncîlinin 14. bâbında böyle söylemiştir. Luka ise İncîlinin 22. bâbında, Îsâ aleyhisselâmın havârîlere, “Siz benimle Cennette bir sofra üzerinde yiyip içeceksiniz” dediğini nakletmiştir. (Hıristiyan din adamları pek güzel bilirler ki, Âdem aleyhisselâm Cennette yasak ağaçtan yemiştir. Ve bu onun Cennetten yere inmesine sebep olmuştur. Üstelik bu husûs Tevrât ve İncîlde açıkça yazılıdır.) Ama onların inkâr damarı bir türlü yumuşamaz. Mantıkları şöyle çalışır: “Yeme ve içme netîcesinde pislikler meydâna gelecektir. Cennet ise böyle şeylerden münezzehdir”. Bilmezler ki, Muhammed aleyhisselâm (Cennet ehlinin yiyip içtikleri şeyler misk kokulu ter olur çıkar) buyurmuştur. Ve yine orada, tükürme ve sümkürmenin, küçük ve büyük abdestin olmadığını haber vermiştir. Cennet ehli, her istediğine kavuşacak ve gönüller hakîkî huzûr ve saâdeti ancak orada bulabileceklerdir.

Allahü teâlânın gönderdiği kitâplar ve Peygamberler, nefsin arzû edip lezzet bulacağı her şeyin, Cennette bulunduğunu bildirmişlerdir. Hıristiyanlar ise, öldükten sonra insanın nimetlenip, lezzet duyması cesetle değil, rûh ile olur, diye itikât ederler. Böyle akla ve nakle aykırı itikâddan Allahü teâlâya sığınırız. Bu itikâd dinsizlik fırkasına götürür.

4– Hıristiyanlar müslümânların, “Cennetde köşkler, ırmaklar, yâkutlar ve bütün güzellikler toplanmıştır” şeklindeki tertemiz inançlarını da beğenmezler. Onlara demelidir ki: Sizin “Nevvârü’l-Kudsiyyîn” dediğiniz kitâbınızda (Yuhannâ) kıssâsında şöyle yazılıdır: Bir gün ipek elbiseler giymiş, atlı iki delikanlıya rast geldi. Onları Cehennemle korkuttu. Tâ ki, onlar şân ve şöhretlerini terk ederek ona inandılar. Yuhannâ da onların mallarını kendi hizmetçilerine dağıttı. Bir müddet sonra hizmetçiler, yanlarından muazzam bir saltanâtla geçerken, onlar mahzûn oldular. Dünyâ ni’metlerinin ellerinden çıkdığına pişmân olarak, bu iş kendilerine pek ağır gelmeğe başlayınca, Yuhannâ onlara, elinizden çıkan dünyâ nimetlerinden dolayı esef mi ediyorsunuz, der. Onlar da, evet, tahammül edemedik, derler.

Bu defa Yuhannâ, öyleyse gidin, bana dere taşları getirin, der. Gidip getirdiklerinde, taşları elbisesiyle örtmüş ve meydâna çıkardığında hepsi pek kıymetli yâkut olmuştur. Arkasından onlara şöyle demiş: Alın bunları çarşıya götürüp satın. Parasıyla eski ihtişâmlı hayâtınızdan dahâ iyisini yaşarsınız. fakat Cennet size harâm oldu. Çünki ondan olacak nasîbinizi bu fânî dünyâda aldınız.

Onlar böyle konuşup dururken, öteden bir grup insan bir cenâze getirdiler. Yuhannâ’dan ölüyü diriltmesini istediler. O da ölüye, Allahın izniyle kalk, dedi. O da kalktı. Ve dirilen adama, şu iki gence kaybetmiş oldukları Cennet nimetlerini söyle, dedi. O da onlara, sizin için Cennette türlü renklerde yâkut taşlarıyla yapılmış bir binâ vardı ki, uzunluğu şu kadardı, demiş. Ve o iki genç bu sözleri işitince, pişmân olup, her şeyden vazgeçerek tekrâr Îsâ aleyhisselâm dîni üzere Yuhannâ’ya tâbi olmuşlar ve öylece ölüp gitmişlerdir.

Yine adı geçen kitâpta, Flaryan ki sizce mukaddes sayılan sâlihlerdendir. Kendisine her gün melekler altın tabaklar içinde ve üzerleri türlü çiçeklerle ve ipek mendillerle donatılmış Cennet ta’âmları getirirdi, diye yazılıdır. Artık bu gibi nimetlerin, Cennette bulunmadığı ve yenilip içilmediği nasıl inkâr edilebilir? Resûllerin kitâblarından nakledilenlerin doğruluğuna bütün selîm akıl sâhipleri inanır ve tereddüt etmeden kabûl eder.

Yine adı geçen kitâbın Seneton kıssâsında yazılıdır ki: Flaryan adlı sâlih kimseye, melekler, her gün akşam-sabâh Cennet ta’âmından, kendi yiyeceği kadar, birkaç türlü yemek getirirlerdi. Hattâ bir gün kendisine Pavlos adında büyük bir zât gelince, melekler her gün getirdiklerinin birkaç katı ve ipek mendillerle örtülmüş altın kaplar içinde Cennet ta’âmı getirdiler, diye yazılıdır. Buna benzer dahâ birçok misâller vermek her an mümkün ise de, biz işi uzatmamak için burada kesiyoruz.

5– Hıristiyanların, müslümânları ayıpladıkları noktalardan bir diğeri de şudur: Müslümânların İbrâhîm, Sâlih, Süleymân “aleyhimüsselâm” gibi Peygamber isimlerini kendilerine ad olarak seçmeleridir. Cevâbımız gâyet mâkul ve samîmîdir: Biz teberrüken Peygamber adlarını alıyoruz. Onlar da insandır. Siz kendiniz Cibrîl, Mikâil, Mihâil gibi melek adlarını almakta niçin bir mahzûr görmüyorsunuz? Onlara bundan dahâ kesin cevâp verilemez. [Birçok nasrânî yanında ve fransızların kitâblarının ekserîsinde, Îsâ aleyhisselâmdan evvelki zamânda kadınlar zillet içinde ve hakâret görür ve köle muâmelesi yapılır durumda oldukları yazılıdır. Nasrânî dîninin kurulması ile bu iş değişti. Kadınlar izzet ve ikrâm edilir oldular ve hürriyetlerini kazandılar. Bazı fransızların sözlerine göre, kadınların Meryem “radıyallahü anhâ” vâlidemize ibâdet edip, tapınmaları, bu sebeptendir. “Şirkden Allahü teâlâya sığınırız.” Bu sözleri iki yönden doğru değildir.]

1. Bu sözün doğru olmadığının delîli, bütün Peygamberlerin kitâplarında ve Benî İsrâil’in târîh kitâplarında ve Roma târîhinde ve geçmiş devletlerin târîhlerinde kadının izzet ve ikrâm menzîlesinde olduğunu zikretmektedirler.

2. Îsâ aleyhisselâmın şerî’ati, kadınların hâlinde hiçbir şeyi değiştirmedi. Ancak Petrus yanî Şem’ûn ve Polus adındaki iki havârî kadınlara, kocalarına itâat etmelerini emrettiler. Kadınların kiliselerde söz almalarını ve başı açık olarak kilisede bulunmalarını men ettiler. Frenk kadınlarının mahremi olmayan erkeklerle serbestce konuşmaları kâmil bir ihsân değildir. Bu âdet nasrânî dîninden gelmiş değil, frenk ülkelerinin çoğuna hükmeden, Roma devletine gâlib gelen eski Nemsâ kabîleleri âdetlerindendir. Bunlarda müslümânlarda olduğu gibi baş örtmek ve kadın-erkek arasında konuşmamak ubûdiyyet değildir. Ancak kötülüklerden sıyrılmaktır ve insanlardan günâhı def etmektir. Hâlbuki Îsâ aleyhisselâmın sözü, Matta İncîlinin 5. faslında, (her hangi bir erkek bir kadına şehvetle bakarsa, kalben onunla zinâ yapmış olur) şeklindedir.

O hâlde yukarıda geçen sözleri boş sözlerdir. Teemmül ile nazar gerektiren kitâplarını küfür ve inkârdır.
Nasrânîlerin müslümânları ayıpladıkları bir nokta da zebh [hayvan kesme] meselesidir. Nasrânîler, hayvanın boğulması ile kesilmesi arasında ne fark vardır, demektedirler. İsteyerek kesmek ile mecbûr kalarak kesmek husûsunu âlimlerin tafsîlatlı anlatmalarına çok gülerler. Hâlbuki boğularak öldürülen hayvanın etini yemek, müslümânlara harâm olduğu gibi, onlara da harâmdır. Bu mevzu’ İncîlde “Havârîler kıssası” 15. faslında 28-29. satırlarında yazılıdır. Çünki hıristiyanlar arasında Mûsâ aleyhisselâma uyalım mı, uymayalım mı, tartışması yapıldı. Bunun üzerine havârîler ve nasrânîlerin ilkleri arasında bu husûsda bir meclis kuruldu. Bu meclise I. meşveret meclisi adı verildi. Bu meclis Ya’kûbun nasîhatı üzere Antakya ve diğer memleketlerde bulunan hıristiyanlar için evrak yazdı. Bu evrakda bu tenbîh bulunuyordu.

Îsâ aleyhisselâm, Cebrâîl aleyhisselâmı gördü. Havârîler, biz de sizin üzerinize gereğinden fazla yük yüklemeği istemeyiz, dediler. Bu da, putlar için kurban kesmemek, kan içmemek, boğulmuş hayvanın etini yememek, zinâdan sakınmak lâzımdır. Bunları yapmakla kendinizi korumuş oldunuz ve en iyisini yaptınız. Âfiyetle kalınız, dedi.

Nasârâdan birisi derse ki, boğulmuş hayvanın etini yemek ve kan içmek fiili, putlara kurban kesmek ve zinâ etmenin yanında çok küçük kalır? Kan içmek ile zinâ nasıl bir arada yasaklanır? Tevrâtın 1. kitâbının 9. faslı, 4,5,6. satırlarında şöyle buyuruluyor: Allahü teâlâ, Nûh aleyhisselâma buyurdu ki: İnsanlara kan içmek harâm kılındı. Zîrâ kan hayâtdır. Adam öldürmek harâm kılınmışdır. Kâtilin cezâsı da öldürülmektir. İnsanların harâmın küçüğünü, büyüğünü ayırmaları câiz değildir. Bu büyükdür, şu küçüktür demeleri câiz değildir. Büyük harâmdan kaçınıp, küçük harâmı önemsememek câiz değildir.

 

Sonraki Kısım –> Önceki Kitaplarda Haber Verilen Son Peygamber

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler