ALTINCI KISIM

Dört İncîli yazanların, aralarındaki ayrılıklar ve yalanları hakkındadır:

Açık olarak bilinmektedir ki, 4 İncîli yazan bu 4 kişi, bir çok husûslarda ihtilâf etmişlerdir. Bu husûs, onların yalanlarına başlıca delîldir.[1] Eğer hak üzerine olsa idiler, hiçbir şeyde ihtilâfları olmazdı. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâma indirmiş olduğu Kur’ân-ı kerîmde, Nisâ sûresi 82. âyetinde meâlen, (Bu Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlâdan başkasının kelâmı olsaydı, içinde birbirine uymayan bozuk şeyler elbette çok bulunurdu) buyurmaktadır. Böylece ihtilâfların mevcûdiyetini Allahü teâlâya iftirâ için delîl kılmıştır. Çünki, Allahü teâlâ tarafından indirilen şeyin manâları ihtilâflı ve binâları sallantıda olamaz.

Yalanlarından bazılarını ortaya koyalım:

a– Yuhannâ adındaki müellif İncîlinin 13. bâbında: Îsâ aleyhisselâm, yahûdîler kendisini yakaladıkları gece, havârîlere: “Size kat’iyyetle şunu söylerim ki, sizden biriniz bana hıyânet edecektir”, dedi. Bunun üzerine Yuhannâ, “Efendim size hıyânet edecek adam kimdir?” diye sorduğunda, Îsâ aleyhisselâm ona: “O, şu kimsedir ki, ben ona ekmeği et suyuna batırarak veririm”, diyerek ekmeği o sûretle Yahûda Isharyotî’ye verdi ve hakîkaten Îsâ aleyhisselâma hıyânetde, yahûdîlere delâlet eden o oldu, diye yazmaktadır.

Markos İncîlinin 14. bâbında, Îsâ aleyhisselâm o soruya cevâben, “Bana hıyânet edecek adam, benimle berâber ekmeğini sahana batırandır” dediğini beyân etmektedir.

Matta İncîlinin 26. bâbında, Îsâ aleyhisselâma cevâben, “Benimle berâber ekmeğini –veyâ elini– tepsiye batırandır” dedi, demiştir.

Luka İncîlinin 22. bâbında aynı suâle cevâbında, Îsâ aleyhisselâm, “Bana hıyânet edecek kimse, benimle berâber şakirdlerin içindedir”, dedi, demiştir.

İşte dört müellif de bu hâdiseyi böyle tamâmiyle birbirine aykırı olarak hikâye etmişlerdir ki, bu gâyet açık bir ihtilâfdır. Îsâ aleyhisselâmın o sözü, birkaç toplantıda tekrâr tekrâr vâki olmuş değildir ki, ibârenin muhtelîf olabilme imkânı bulunsun. Kaldı ki, onların bu ifâdeleri manâ yönünden de bir değildir. Şu hâlde, dört kişinin her biri, Îsâ aleyhisselâmın sözünü kendinden uydurma bir ibâre ile değiştirmişdir. Bununla berâber, Îsâ ekmeği et suyuna batırıp da, bilhâssa Yahûda İsharyotî’ye vermekle, kendisine hıyânet edecek kimsenin kim olduğunu tayîn etmiş, artık maksat tamâmiyle anlaşılmışdır.

b– Matta İncîlinin 20. bâbında, Îsâ, Erîha memleketinden çıkdığında, kendisine gözleri görmiyen iki kişi: Ey Dâvud’un oğlu, bize merhamet et, diye yalvarmışlar, o da onların gözlerini açmıştır, diyor.

Markos ise İncîlinin 10. bâbında, Îsâ, adı geçen memleketten çıkdığında, kendisine gözleri görmeyen bir kişi: Ey Îsâ, bana merhamet et, diye bağırmış, o da onun gözlerini açmıştır, demiştir.

Hâlbuki, iki İncîlden anlaşıldığı üzere Îsâ aleyhisselâm, bahsolunan memleketten yalnız bir defa geçmiş olduğuna göre, bunlardan biri mutlakâ yalandır. Yâ Matta, Îsâ’ya gözlerini açtırmak emeliyle bağıran a’mânın iki olduğunu açıklamadan yalan söylemiştir, yâhud Markos, a’mânın bir olduğunu söylemekle yalanı seçmiştir. Çünki kıssa birdir. Matta ile Markos’un Îsâ aleyhisselâma yalvaran a’mânın hazret-i Îsâ’ya, “Ey Dâvud oğlu!” diye çağırdığını ve onu insan nesline nisbet ettiğini söylemelerinde, hıristiyanların akîdelerini tekzîb edecek cihet vardır. Çünki a’mâ, ona kendi yazdıkları gibi “Ey Allah” yâhud “Ey Allahın oğlu” veyâhud da “Ey yaratılmışların yaratıcısı”, diye çağırmamıştır. “Ey Dâvud’un oğlu” diye çağırmak sûretiyle, kendisini bir Peygambere nisbet etmişdir. Bu sûretle Îsâ aleyhisselâmın annesi hazret-i Meryem’in nesebinin bu temiz unsûrdan olduğunu îmâ ve işâret etmiştir. Gerçekden hazret-i Meryem’in nesebleri öyledir. Kendileri Îsâ’nın oğlu Dâvud zürriyyetinden ve İbrâhîm’in oğlu, İshak’ın oğlu, Ya’kûb oğlu Yahûdî kolundandır.

c– Matta İncîlinin 27. bâbında, Îsâ aleyhisselâm ile berâber iki hırsız öldürülmeleri esnâsında, Îsâ aleyhisselâma fenâ sözler söylüyorlardı, diye yazmaktadır.

Luka ise İncîlinin 34. bâbında, hırsızlardan biri hazret-i Îsâ ile alay ederek: Eğer sen hak Mesîh isen hem kendini, hem bizi kurtar, deyince, diğeri ona: Sen Allahtan korkmaz mısın? Onun başına gelenlerin sana da geldiğini bilmiyor musun? Bize olana ben ve sen müstehak isek de, o müstehak değildir. Sonra Mesîh’e:

Efendim, melekûtdân geldiğinde beni unutma, deyince, Mesîh kendisine: Sana kat’iyyetle söylerim ki, sen o gün benimle Cennetü’l-Firdevs’de olursun, dedi, diye yazılıdır.

Bu da, açık bir tenâkuzdur. Çünki Matta o iki hırsızın ikisini de Cehennemlik yapmıştır. Onun rivâyetine göre onlar, Îsâ aleyhisselâma fenâ sözler söylemişlerdir.

Luka ise, onlardan birinin Cennete gireceğini haber vermiştir. Bununla berâber, gerek Matta ve gerekse Luka asıl kıssada, yanî hazret-i Mesîh’in öldürülmesi hikâyesinde yalan söylemişler, bu sûretle küfrü seçmişlerdir.

Yuhannâ da, Mesîh’in öldürülmesinde hâzır bulunduğunu söyler. İncîlin 19. bâbında, Mesîh ile berâber çarmıha gerilen iki hırsızdan biri hazret-i Îsâ’nın sağında, diğeri sol tarafında yer almışlardır, deyip, hırsızların hazret-i Îsâ’ya bir şey söylediklerini kaydetmemiştir. Bu da tam bir ihtilâfdır.

d– Matta İncîlinin 21. bâbında, hazret-i Mesîh bir hayvana binmiş, Beytü’l-Makdîse gelmişdir. Çünki bazı Peygamberlerden “Sizin sultânınız hayvana binmiş olarak gelir”, diye rivâyet edilmişti, yazılıdır.

Markos İncîlinin 11. bâbında, Mesîh bir hayvan yavrusu sıpa üzerinde idi, diyor, hayvana bindiğini zikretmiyor.

Luka ise İncîlinin 19. bâbında, Mattanın dediği gibi, “Îsâ hayvan üzerinde idi” demiştir.

Yuhannâ da İncîlinin 12. bâbında, Markosun ifâdesi vechîle, “Mesîhin bir sıpa üzerinde olduğunu” söylemiştir.

Birbirine uymayan bu sözler, açıkca yalanlarını göstermektedir. Bir insan nasıl olur da küçük bir sıpa üzerine binebilir?

e– Matta İncîlinin 20. bâbında, Zebed’in zevcesi Meryem, Mesîh’e gelip: Şu iki evlâdımın biri yarın melekûtta senin sağında ve diğeri solunda olalar, dedi, diye yazılıdır.

Markos ise İncîlinin 10. bâbında, Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin, yanî Zebedin zevcesi Meryem’in iki oğlu olup, ona, “Ey Muallim, biz senden isteriz ki, her ne dilersen hakkımızda onu nimet olarak veresin”, dediklerinde, Îsâ aleyhisselâm onlara, “Siz ne istersiniz?” diye sormuş. Cevâp olarak, “Bizim birimizi melekûtda sağ tarafına, diğerimizi sol tarafına oturtmakla nimetlendir”, diye hikâye etmiştir.

Luka ile Yuhannâ ise İncîllerinde bu kıssâya dâir hiçbir şey zikretmemişlerdir. O Yuhannâ ki, Mesîh aleyhisselâma hizmet etmiş ve vefâtına kadar ondan ayrılmamıştır.

Burada dikkat çekici bir nokda dahâ vardır: Matta’nın rivâyetine göre, Zebed’in oğullarının melekûtda olmalarını, Îsâ’dan anneleri istemiş ve yalvarmıştır. Markos, bu isteğin bizzat kendilerinden geldiğini yazar. Diğer iki müellif ise, bu kıssâyı aslâ itibâra almamışlardır.

f– Matta İncîlinin 9. bâbında, Yuhannâ’nın talebesi Mesîh’e, “Biz ve Ferisîler niçin oruc tutarız da, senin şakirdlerin tutmazlar, dediler”, diyor.

Markos ise, İncîlinin 2. bâbında, Kâtibler ve Ferisîler Mesîh’e, “Niçin Yuhannâ’nın talebeleri oruc tutarlar da, senin şakirdlerin yer ve içerler,” diye sordular, demiştir.

Görülüyor ki, Matta’ya göre oruclu olan ve suâl soranlar, Yuhannâ’nın şakirdleridir (talebeleridir). Markos’a göre ise soranlar kâtibler ve Ferisîlerdir. Yuhannâ’nın şakirdlerinin niçin oruc tutup, tutmadıklarını sormuşlar, kendilerinin oruc tutup tutmadıklarından bahsetmemişlerdir. Bu husûsda da birbirine aykırı beyânatta bulunmuşlardır.

g– Matta İncîlinin 3. bâbında: Yahyâ, çekirge ve bal yer, diye yazılıdır. Sonra 11. bâbında da, Îsâ aleyhisselâmın yahûdîlere hitâben, “Yahyâ size yemez ve içmez olduğu hâlde geldi, siz ona deli dediniz ve –kendini kasd ederek– insanoğlu yer, içer olarak geldi, siz ona bu, karnı büyük bir adamdır, yiyecek yer, şarâp içer dediniz, diye yazılıdır.

Bu iki sözün birbirini tutmadığı meydândadır. Bir yandan hazret-i Yahyâ’nın yemez içmez olduğunu, bir yandan da çekirge ve bal yediğini söylemektedir.

Sonra, bu rivâyete göre, Îsâ aleyhisselâm kendisinden bahs ederek, “İnsanoğlu yer, su ve şarâb içer olduğunu” söylemiştir. Bu söz, kendisinin insan olduğunu, yiyecek ve içecek ile vücûdunu beslemeye muhtâc bulunduğunu, ikrârdan ibârettir. Bu ise, onların Îsâ aleyhisselâma ilâhlık isnâdlarını yalanlamaktadır. Allahü teâlâ onların küfürlerinden berî ve münezzehdir.

h– Yuhannâ İncîlinin 5. bâbında, hazret-i Mesîh yahûdîlere, beni gönderen babam, bana şehâdet eder. Onu kimse görmemiş ve sesini işitmemiştir, dediğini zikretmiştir. Bu söz, gerçekten Mesîh’in sözüne yakın bulunmuştur.

Hâlbuki, Matta buna, lafız ve manâ itibâriyle açıkca muhâlefet ediyor. İncîlinin 17. bâbında şöyle yazılıdır: Mesîh, havârîlerinden Petrus, Çakmo ve Yuhannâ ile berâber Tabur dağına çıkdılar. Dağın üstüne oturdular. Bir de gördüler ki, Mesîh’in yüzü güneş gibi parlıyor. Gözleri kamaştı ve o ânda gökten babanın sesini işittiler. Baba şöyle diyordu: “Bu benim kendim için seçtiğim oğlumdur, onu dinleyin ve ona îmân edin.”

Markos da İncîlinin 9. bâbında aynen böyle söylemiştir. Yuhannâ İncîlinin 14. bâbında ise, şöyle yazmaktadır:

Mesîh, havârîlere, “Siz benim babamı gördünüz” dedi. Havârîlerden Filibos da: Efendim, biz babanı nasıl görebildik? deyince; Mesîh ona cevâp olarak: “Ey Filibos, ben çok vakitdir sizinle berâberim, siz beni bildiniz ya! Kim beni görmüşse muhakkak babamı görmüştür” dedi.

İşte bu da fâhiş bir hatâdır. Çünki, Yuhannâ bir kerre Îsâ aleyhisselâmın, “Beni gönderen, benim Peygamberliğimin sıhhatine şehâdet eder, onu kimse görmedi ve sesini aslâ kimse işitmedi”, dediğini söylüyor. Bir kere de: Mesîh’in havârîlere, “Siz benim babamı gördünüz ve bildiniz. Beni gören babamı görmüş olur” dediğini, beyân ediyor. Bu sözlerin birbirini tutmadığı açıkca meydândadır.

Matta’nın Tabur dağı hikâyesindeki sözü de böyledir: Orada Îsâ aleyhisselâmın yanında olan üç kişi, babanın, yanî Allahın sözünü işitdiler. Allah onlara: –Mesîh’i kasd ederek– “Bu benim seçtiğim oğlumdur” dedi, demiştir. Bu açık bir küfürdür. Allahü teâlâ, zevce edinmekten münezzeh iken, Îsâ aleyhisselâma oğlum diye nasıl hitâb eder?

Bütün bu iftirâ ve yalanlardan maksad, Îsâ aleyhisselâmın, ulûhiyyeti ve Allahın oğlu olduğu husûsundaki itikâdlarını etrâfa yaymak ve rağbet kazandırmaktır.

Allahü teâlânın şânı, bu gibi isnâd ve iftirâlardan münezzehdir. Böyle dalâlet ve küfür üzere olanlara Allahü teâlâdan hidâyet dileriz.

[1] Şeyh Hâcı Abdüllah bin hâcı Destân Mustafâ hicrî 1276 da İstanbul’da yazılan kitâbında diyor ki: Eğer doğru İncîl nerede denilirse, kaybolmuştur deriz. Kaybolmasaydı, hıristiyanlarda veyâ bizde bulunurdu. İki fırkada da olmadığı görülmektedir. Eğer ne zamân ve nasıl kayboldu denilirse, ona da deriz ki, muhtemelen Îsâ aleyhisselâmı katletmeğe hücûm etdikleri esnâda, hakîkî İncîli alıp, yaktılar veyâ parça parça ettiler. Böylece İncîlin bütün dünyâya yayılmasına mâni oldular. Çünki hakîkî İncîl yeni nâzil olmuştu. Havârîlerin sayısı az olmakla birlikte, ümmî idiler. Okuma, yazma bilmezlerdi. Onun için İncîlin başka nüshâları yoktu. Veyâ muhtemelen İncîl, henüz kâğıt üzerine yazılmamıştı. Ona nâzil olanla berâber yok oldu, gitti.

Eğer sorulursa, yukarıda zikredilenlere göre nasrânîlerin kitâpsız olmaları lâzım gelir. Bunlara nasıl ehl-i kitâb denir? Biz deriz ki: Ehl-i kitâb diye isimlendirilmeleri, doğru olan İncîlin değil de, bozuk İncîllerin ellerinde olduğu manâsına gelir. Çünki kitâp lafzı yalnız Allahü teâlânın indirdiği kitâp değil, her kitâp için kullanılır. Nitekim İsmâ’îl Hakkı hazretleri (Rûhu’l-beyân) tefsîrinde Âl-i İmrân sûresi, 98. âyet-i kerîmesinde meâlen, (De ki, ey ehl-i kitâb! Allah yapdıklarınızı görüp dururken, niçin Allahın âyetlerini inkâr edersiniz?) buyuruldu ki, burada geçen ehl-i kitâbın yahûdî ve nasrânîler olduğunu açıklamıştır. Çünki kitâb denildiğinde (münzel), inzâl olunan, indirilen olsun olmasın her kitâb anlaşılır. Yahûdî ve nasrânîler, yazılan kitâba nisbet olunmuşlardır. Bu yazılan kitâp, ister Rûhu’l-kuds [Cebrâîl aleyhisselâm] tarafından getirilmiş olsun, ister insanlar tarafından yazılmış olsun. Biz deriz ki, ehl-i kitâb diye tesmiye olunmalarının sebebi, kitâpları inkâr eden müşriklerin hilâfına, Allahü teâlâ tarafından nâzil olan kitâba inandıklarını iddiâ etmelerindendir.

Şeyh Abdullah diyor ki: Nasrânîlerin Îsâ aleyhisselâmdan sonra, ikinci ve üçüncü kuşaklarında, kiliseler arasında İncîllerin yazarlarına nisbeti husûsunda ihtilâflar, münâkaşalar başladı. Bazısı bu kitâbların onlar tarafından yazıldığını iddiâ etmekde, bazısı da onların yazmadığını iddiâ etmektedirler. Çünki o sıralarda 40 kitâbın üzerinde, İncîl diye iddiâ edilen, havârîlerin yazdığı söylenilen kitâplar ortaya çıktı. Bu 40 kitâbın herbiri, şimdiki dört İncîl gibi İncîl diye isimlendirilirdi. Uzun münâkaşa ve mücâdelelerden sonra, bu dört İncîli seçip, diğerlerini yaktılar. Bu dört İncîlin Îsâ aleyhisselâma nisbet edilmesinde ihtilâf olduğu gibi, bu dört yazara nisbet edilmesinde de ihtilâf vardır. Ayrıca bu dört kitâbın hangi dil ile te’lîf edildiğinde de ihtilâf vardır. Her millet kendi lisanı ile te’lîf edildiğini iddiâ etmekdedir. Meselâ kimisi yunan dili ile, kimisi ibrânîce, kimisi süryânîce, kimisi de ibrânî ve süryânî karışımı bir dil ile te’lîf edildiğini iddiâ etmektedirler. Bununla berâber her millet, diğerini yalanlamakta ve naksetmektedir. Birçok noktalarda diğerleri ile ihtilâfları vardır. Bu konu dikkat ve basîret ehli araştırmacılar için çok açıktır. Buradan anlaşılmaktadır ki, mevcûd İncîller Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş değildir. Zîrâ Allahü teâlânın kelâmı, ihtilâf ve tenâkuzdan münezzehdir.

Sonraki Kısım –> Papazların Uydurdukları Yalanlar

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler