Sual: Fethu’l-mecid ismindeki vehhâbî kitabının 485. ve sonraki sayfasında diyor ki:

(Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kabir ziyaret ederken ahireti hatırlamayı, meyyite duâ ederek, ona ihsanda bulunmayı, ona acımayı, istiğfar etmeyi emretmiştir. Ziyaret eden kimse, hem kendisine, hem de meyyite iyilik etmiş olmaktadır. Müslim’in, Ebû Hüreyre’den “radıyallâhu anh” bildirdiği hadiste “Kabirleri ziyaret ediniz! Kabir ziyareti, ölümü hatırlatır” buyuruldu. Abdullah ibni Abbas diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medinede, kabristan yanından geçiyordu. Kabirlere bakarak, “Esselamü aleyküm ya ehlel-kubur! Yagfirullahü lena ve leküm, entüm selefüna ve nahnü bil-eser” buyurdu. Bu hadis-i şerifi İmâm-ı Ahmed ve Tirmizi bildirmektedir. İbnül-Kayyım-ı Cevziye’nin, İmâm-ı Ahmed’den bildirdiği hadis-i şerifte, “Size, kabir ziyaretini yasaklamıştım. Şimdi, kabirleri ziyaret ediniz! Böylece ahireti hatırlarsınız” buyurdu. İbni Mace’nin Abdullah ibni Mesud’dan bildirdiği hadis-i şerifte, “Kabir ziyaretini önce yasaklamıştım. Şimdi ziyaret ediniz! Böylece dünyaya gönül vermekten kurtulur, ahireti hatırlarsınız” buyuruldu. İmâm-ı Ahmed’in, Ebû Said’den bildirdiği hadis-i şerifte, “Kabir ziyaretini size yasaklamıştım. Şimdiden sonra ziyaret edebilirsiniz. Böylece, ibret alır, gafletten uyanırsınız” buyuruldu. İbn-ül Kayyım-ı Cevziyye, Seleme-tebni Verdan’dan haber veriyor. Diyor ki Enes bin Malik’i gördüm. Resûlullaha selam verdi. Sonra bir kabrin duvarına dayandı, duâ etti. Müşrikler kabir ziyaretini değiştirdiler. Dini tersine çevirdiler. Kabre giderek, meyyiti, Allaha şerik yapıyorlar. Meyyite duâ ediyorlar. Meyyit vasıtası ile Allaha duâ ediyorlar. İhtiyaçlarını meyyitten istiyorlar. Bereketin ondan gelmesini bekliyorlar. Düşmanlarına karşı onun yardım etmesini diliyorlar. Böylece, kendilerine de, ölüye de kötülük yapıyorlar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu kötü adetleri önlemek için, kabir ziyaretini erkeklere yasak etmişti. Sonra, tevhid kalplere yerleşince, kabir ziyaretine izin verdi. Fakat kabirde hücr [saçma, çirkin söz] söylemek yasak edildi. Hücrün en büyüğü, kabir başında, söz ve hareket ile şirk yapmaktır. Şimdi, türbeleri süslüyorlar, camilere bakmıyorlar. Allah’ın Peygamberlerle bildirdiği dini tersine çeviriyorlar. Şiîler, insanların en cahilleri ve dinden en uzak kalanları olduğu için, türbeleri yapıyorlar. Camileri yıkıyorlar) diyor. Bu ifadelere ne cevap vermek lazım?

Cevap: Hak olan Ehl-i sünnet bilgilerini yazmak zorunda kalmış, bunların arasında bozuk, zehirli saldırılarından da geri kalmamıştır. Câhillerin ve sapıkların kabir başlarında ve türbelerde yaptıkları taşkınlıklara, şirke ve Allahü teâlânın yarattığını düşünmeyenlere karşı, biz de vehhâbîlerle birlikteyiz. Elbet şirkin ve müşriklerin düşmanıyız. Bunu İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” çeşitli mektuplarında ve en çok 3. cildin 41. mektubunda çok güzel ve açık anlatmaktadır. Fakat, vehhâbîler kabir ziyaretine, Kurân-ı Kerîm okuyup, sevâbını meyyitin ruhuna göndermenin, duâ etmenin meyyite fayda vereceğine inandıklarını yazdıkları hâlde, meyyit işitmez, his etmez, ona bir şey söylemek, Peygamberden şefaat istemek, Evliyâyı vesile ederek, Allahü teâlâya duâ etmek şirk olur diyorlar. Sözleri birbirini tutmıyor. Kitabımızın başından beri görüldüğü gibi, vehhâbîlerin Ehl-i sünnetten farkı, bu noktada toplanmaktadır. Biz de, din kardeşlerimizi korumak için, bu nokta üzerinde durmayı uygun görüyoruz.

Osmanlı devleti zamanında, mekteplerin, medreselerin, üniversite üstünlüğünde olan Medresetül Mütehassısin adındaki yüksek kısmında, tasavvuf müderrisi yani profesörü bulunan, büyük İslam alimi ve olgun Velî, Seyyid Abdülhakîm Efendi “rahmetullâhi aleyh” 1342 hicri ve 1924 miladi yılında, İstanbul’da basılan (Râbıta-i şerife) kitabında buyuruyor ki:

Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmış ve müşahede makâmına varmış olgun bir velîye, kalbini bağlayarak, yanında iken ve yanında olmadığı zamanlarda, o zâtın yüzünü hayalinde bulundurmaya (Râbıta) denir. “Onlar görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır” ve Buhârîde ve Müslim’de bildirilen “Onlarla beraber bulunanlar şaki olmaz” hadis-i şeriflerinde bildirildiği gibi, bu kemâle ermiş olanları düşünmek, insana birçok faydalar sağlar. Sâdık ve temiz bir müslüman, böyle bir Allah adâmını düşünmekle, onun sıfatları, halleri kendisinde hâsıl olur. Hadis-i şerifler sâlih müslümanlarla, yani Allahü teâlânın sevdiği kimselerle beraber bulunmayı emretmektedir. [Deylemi’de ve Taberani’de ve Künuzü’d-dekaık’te bildirilen hadis-i şerifte, “Ben ilim şehriyim. Ali onun kapısıdır” buyuruldu. Bu hadis-i şerifin gösterdiği gibi, Allahü teâlânın sonsuz feyiz deryasının kapısı gibi olan, Allah adamlarının kalplerinden, bunları seven ve hatırlayan müslümanların kalbine feyiz, mârifet, nur akar. Bu feyze kavuşmak için, Ehl-i sünnet îtikadında olmak, Resûlullaha tam uymak ve Allahü teâlânın sevdiği Allah adamlarını sevmek, kalbinde onların sevgisini bulundurmak lâzımdır. Bu şartlardan mahrum olanlar, Allah adamlarının feyizlerinden, mârifetlerinden mahrum kalmışlardır. Bilmediklerini, inkardan başka çare bulamıyorlar. Allah adâminın kalbinden feyiz almak için 2. şart, o zâtın Resûlullah efendimizin tam varisi olması, Onun yolunda, izinde bulunması ve Allahü teâlânın sevgili kulu olması lâzımdır. Vehhâbîler arasında böyle bir Allah adamı bulunmadığından da, onlar için feyiz ve mârifet kapıları kapalıdır. Putlara, heykellere tapınan müşriklerin ve câhillere, sahte Rehberlere gönül veren zavallı müslümanların bir feyiz ve fayda edinememeleri, bundan ileri gelmektedir. Ebû Cehil, Ebû Talib ve Ebû Leheblerin, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” feyiz ve hidayet alamamaları ise, birinci sebebin kendilerinde bulunmamasından ileri gelmektedir. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, Allahü teâlânın yeryüzünde halifeleridir. Evliyâ-yı kirâm, Peygamberlerin varisleri oldukları için, onlar da bu şereften pay almışlar, mübarek kalpleri, Allahü teâlânın aynası olmuştur. (Sad) sûresinin 26. ve (Enam) sûresinin 165. âyet-i kerimeleri ve benzerleri, bu sözümüzün vesikalarıdır.

Olgun bir Velînin “rahime-hullahü teâlâ” kalbine bağlanan bir müslüman, onun mübarek kalbi vasıtası ile Allahü teâlâdan gelen feyizlere kavuşur. Deylemi’de ve Künuzü’d-dekaık’te “rahmetullahi alâ müellifiyhima” yazılı hadis-i şerifte, “Ehli arasında bir âlim, ümmeti arasındaki Peygamber gibidir” buyuruldu. Kalbin feyizlere, mârifetlere kavuşmasında, Allah adâmının diri ve ölü olması arasında hiç fark yoktur. Onun kemâlatı, rûhâniyetinden hiç ayrılmaz. Rûhâniyet de, zamana ve mekana ve ölülüğe ve diriliğe bağlı değildir. Yukarıdaki 2 şart mevcûd ise, her nerede olursa olsun, diri olsun, ölü olsun, Allah adamlarına bağlanan, yani onları seven ve hatırlıyan müslümanlar, hemen feyiz ve mârifete kavuşurlar. Bunların ruhlarının tasarrufları, Allahü teâlânın tasarrufu ile olduğuna inanmak lâzımdır.

İnsan, Allahü teâlâdan vasıtasız feyiz almaya kâdir olmadıkça, Allahü teâlânın sevdiği, Allahü teâlâdan feyiz alıp, talebesine verebilen bir vasıtaya muhtaçtır.]

Buhara, Hive, Semerkand ve Hindistan âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hicretin 200 senesinden, 1200 senesine kadar söz birliği ile bildirmiş olmaları ve yapmış olmaları ve emretmeleri, yukarıdaki yazımıza en büyük senet ve vesika olmaktadır. Bunların üstünde başka bir vesika aramaya kalkışmak, 1.000 seneden fazla bir zamanda, koca Asya kıtasında yetişmiş olan milyonlarca İslam âlimlerini küçültmek, hatta kötülemek olur. Bunların âlim ve çoğunun da olgun velî olduklarını gösteren kitapları meydandadır.

Mâide sûresinin 35. âyetinde meâlen, “Ona kavuşmak için vesile arayınız” buyuruldu. Bu emirdeki vesile yani vasıta, bir şarta bağlanmamış, mutlak olarak, yani umumî olarak bildirilmiştir. İbadetler, zikrler, duâlar ve Evliyânın ruhları bu emrin içinde bulunmaktadır. Umumî olan bu emri sınırlamaya kalkışmak, âyet-i kerimeye iftirâ etmek olur. Vesilenin Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” olduğunu, Âli-i İmrân sûresinin 31. âyet-i kerimesi bildiriyor. Bu ayette meâlen, “Allahü teâlâyı seviyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ, bana tâbi olanları sever” buyuruldu. Müslüman olduğunu söyleyen herkesin buna inanması lâzımdır. “Âlimler, Peygamberlerin varisleridir” hadis-i şerifi, âlimlerin, Velilerin “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” de vesile olduğunu göstermektedir. Âyet-i kerimedeki (Tâbi olunuz) emrine uymak için, sevmeden tâbi olmak mümkün olamaz.

Buhârî kitabında diyor ki Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” kalbinden ve hayalinden Resûlullahın hiç ayrılmadığını söyledi. Hatta helâda bile hayalinde olduğundan şikayet etti.

Tevbe sûresinin 120. âyetinde meâlen, “Ey îman edenler! Allahtan korkunuz! Sâdıklarla beraber bulununuz!” buyuruldu. Bu âyet-i kerimede de (Beraber bulunmak) bir şarta bağlanmamış, mutlak olarak, umumî olarak emrolunmuştur. Bundan dolayı, beden ile ve ruh ile beraberlik demektir. Beden ile beraberlik, sâdıkların yanında edep ile saygı ile ve sevgi ile bulunmaktır. Ruh ile beraberlik ise, Allahü teâlânın sevdiği sâdık bir kulunu, saygı ile hatırlamaktır.

Yusuf sûresinin 24. âyetinde meâlen, “Yusuf “aleyhisselâm”, Rabbinin burhanını görmeseydi” buyuruldu. Burada bildirilen burhan, Yakub aleyhisselâmın şeklinin görülmesinin olduğunu söz birliğine yaklaşık olarak bildirmişlerdir. Keşşaf tefsirinin sâhibi olan Zimahşeri, mutezili mezhebindeki sapıklardan olduğu hâlde, bu da, müfessirlerin çoğunluğuna katılarak, Ürdün’de bulunan Yakup “aleyhisselâm” Mısır’da, odada Zeliha’nın yanında bulunan Yusuf aleyhisselâma göründü diyor.

Hanefi âlimlerinden ve Eşbah kitabının muhşisi Ahmed Hamevi “rahmetullâhi aleyh”, (Nefehatü’l-kurb vel ittisal bi-isbati’t-tasarrufi li-evliyâillahi teâlâ velkerâmeti badel-intikal) kitabında, Evliyâ-ı kirâmın rûhâniyetlerinin, cismaniyetlerinden daha kuvvetli olduğunu, bunun için aynı zamanda çeşitli yerlerde görülebileceklerini bildirmektedir. Bu yazılarına vesika olarak şu hadis-i şerifi yazmaktadır: “Cennete her kapıdan girecekler vardır. Her kapı bunları kendisine çağıracaktır”. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, 8 kapının hepsinden birden giren olur mu ya Resûlallah dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Umarım ki sen onlardan olursun” buyurdu. İnsanın ruhu, (âlem-i emr) deki asıl mertebesi ile irtibat kurabilecek gücünü kazanınca, insan bir ânda çeşitli yerlerde görünebilir. İnsan ölünce, ruhunun dünya ile ilgisi azalacağından, daha kuvvetli olur. Bir ânda çeşitli yerlerde görülmesi daha kolay olur. [Seyyid Ahmed Hamevi Mısrî, 1098 [m. 1686] de vefât etmiştir.]

Ahmed ibni Hacer-i Mekki “rahmetullâhi aleyh” Şemail şerhinde ve Celâleddîn-i Süyuti (Tenvir-ül-halek) kitabında, Abdullah ibni Abbasın (Resûlullahı rüyada gördüm. İltifat buyurdu. Uyanınca, mübarek zevcelerinden birisini ziyaret ettim. Aynaya baktım. Aynada Resûlullahı gördüm, kendimi görmedim) dediği yazılıdır. Bu hâl, yalnız Resûlullaha mahsus olan şeylerden değildir. Çünkü, İslam âlimleri, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hasaisini toplamışlardır. Bu hâli hasais kitaplarına sokmamışlardır. Fıkhın ve usûl-i fıkıhın temel kaidelerine göre, Resûlullahın hasaisinden olmayan her haline ümmetinin âlimleri ve Velileri vâris olurlar. Mesela, namazda Resûlullah ile konuşmak namazı bozmaz. Bu, Resûlullahın hasaisindendir. Yani yalnız Ona mahsustur. Âlimlerle, Velilerle konuşmak, namazı bozar. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gözünün önüne getirerek görür gibi salât ve selâm vermek, hasaisinden değildir. Evliyâyı da gözünün önüne getirip rûhâniyetinden yardım beklemek câizdir. Şâfiî âlimlerinden Celâleddîn-i Süyuti’nin (Tabakatü’l-Kübrâ) kitabında, kerâmetin 22.si, Evliyânın çeşitli insanların şekillerinde görülmesidir diyor. Meryem sûresinin 16. âyetinde meâlen, “Ona insan olarak göründü” buyuruldu. Yani Cebrâil aleyhisselâm, hazret-i Meryem’e insan şeklinde göründü âyet-i kerimesinden, Evliyânın ruhlarının çeşitli şekillerde görüleceğini anlamışlardır. Kadıb-ül-Ban Hasan Musuli’nin meşhur vak’ası da, bu çeşit kerâmetlerdendir. [Bu vaka ve diğer kerâmetleri, Yusuf Nebhani’nin (Camiul-keramat-ül-evliyâ) kitabında uzun yazılıdır. 570’de Musu’lda vefât etmiştir. Şâfiî âlimlerinden allame Ceyli (Buhârî) kitabını şerh ederken, şeytan Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” şekline giremediği gibi, Onun varisi olan olgun Velilerin şekline de giremez buyurdu.]

Hanefi âlimlerinden allame Seyyid Şerif Ali Cürcani “rahmetullâhi aleyh”, (Şerh-ı Mevakıf) kitabının sonuna doğru, müslümanların 73 fırkasını yazmadan önce ve ayrıca (Şerh-ı Metalih) kitabına yaptığı haşiyesinde, Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” çeşitli şekillerde talebesine göründüklerini ve diri iken de, ölü iken de görülen bu şekillerinden, talebesinin feyiz aldıklarını, faydalandıklarını yazmaktadır.

Maliki âlimlerinden Taceddin Ahmed ibni Atâullah İskenderi “rahmetullâhi aleyh”, (Taciye) risalesinde, olgun velîyi “rahime-hullahü teâlâ” görmekle veya düşünmekle, onlardan istifade edileceğini bildirmiştir. [Ataullah-ı İskenderi maliki şazili, 709 [m. 1309] da Mısır’da vefât etti.]

Hanefi âlimlerinden allame Şemseddin ibnün-Nuaym “rahmetullâhi aleyh” (Kitab-ür-Ruh) da diyor ki ruh bedende olduğundan başka bir hâlde de bulunur. Evliyânın ruhları (Refîk-i a’lâ) dadır. Bir yandan ölünün bedenine de bağlıdır. Bir kimse, o ruhun sâhibinin mezarına gelip selam verse, Refik-i alada bulunan ruhu, oradan bu selama cevap verir. Böyle olduğu, İmâm-ı Süyuti’nin Kitabü’l-Münceli’sinde de yazılıdır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Veliler vefât ettikten sonra, bilemediğimiz kuvvetli bir tasarrufa ve tesire maliktirler.

Maliki âlimlerinden (Muhtasar) kitabının sâhibi Halîl bin İshak Cendi “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki Velî olgunlaşınca, kendisine Allahü teâlâ tarafından çeşitli şekillerde görünme kuvveti verilir. Bu da, olamayacak bir şey değildir. Çünkü, başka başka görünen şekiller, rûhâniyettir. Bedeni, cismi, görünmemektedir. Ruhlar, madde değildirler. Boşlukta yer kaplamazlar. [Halîl maliki Mısrî 767 [m. 1365] de vefât etti.]

Bu kadar derin âlimlerin ve Velilerin açıkça bildirmiş oldukları bilgilere ve vesikalara inanmamak, dine ve akla uymamak olur. Bu inanışlarından dolayı, Ehl-i sünnet olan müslümanlara kâfir ve müşrik damgasını basan vehhâbîlere, Allahü teâlâ, akıl ve insaf ihsan eylesin! Buna inanan müslümanları, kabirlere tapınan, heykelleri, mahlukları yaratıcı sanan müşriklere benzetenlere yazıklar olsun! Kalbi Resûlullahın ve Onun varisi olan Evliyânın aşkı, sevgisi ile yanmış, tutuşmuş olan, sultan-ül-aşıkin ismi ile tanınmış, maliki ve kadri Ömer bin Farıd “rahmetullâhi aleyh” (Hamriye) adındaki meşhur kasidesinde, tasavvuf büyüklerini, şanlarına yakışacak sûrette övmektedir. [Ömer bin Farıd, 576 [m. 1180] da Mısırda vefât etti.] Ezelde, dalâlet ve felaket damgası vurulmuş olan sapıklar, ne kadar anlatılsa, vesikalar, hatta kerâmetler gösterilse, inanmak nimetine kavuşamazlar. Mevlânâ Abdurrahmân-ı Câmi “rahime-hullahü teâlâ” aşağıdaki rubaisinde, bunlara çok güzel cevap vermektedir.

Cihan arslanları hep, bu zincire bağlıdır.
Bu zinciri, hileyle, tilki nasıl koparır?
Evliyâya, bir sapık, dil uzatırsa eğer,
Onlara bir şey olmaz, ahmaklığın anlatır.
[Mollâ Câmi “rahmetullâhi aleyh” 898 [m. 1492] de Hiratta vefât etti.]

Cenâb-ı Hakk’ın yaktığı çırayı üfürerek söndürmek isteyenin, ancak sakalları tutuşur. (Râbıta-i şerife) kitabının yazısı burada tamam oldu.

Fethu’l-mecid kitabının müellifi, 486. sayfasında da, hakikati yazmak zorunda kalmıştır. Ebû Davud’ün Ebû Hüreyre’den “radıyallâhu anh” bildirdiği, “Evlerinizi kabir yapmayınız! Kabrimi bayram yeri yapmayınız! Bana salavât getiriniz! Her nerede salavât getirirseniz, bana bildirilir” hadis-i şerifini yazmıştır. Kendi bozuk inanışlarını ispat etmek için yazdığı bu hadis-i şerif, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” kabirlerinde diri olduklarını göstermektedir. Çünkü, bir söz, diri olana bildirilir.

Tavsiye Yazı –>  Abdülhakim Arvasi hazretlerinin hayatı

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler