Sual: Bir din adamı yazısında şöyle diyor;

“Çocukların zihnindeki anlama ve inceleme hassasını ve bunları sormasını Osmanlı ailesinde kahhar ve cahil cevaplarla körletmeyen, öldürmeyen yok gibidir. İnsanların sonsuz bir acz içinde olduğuna, her şeyin Allah tarafından yapıldığına, mezarların Allah ile kulları arasında bir vasıta, bir şefaatçi olduğuna, devlet reisinin hakim-i mutlak bulunduğuna inanan ve cinler, periler, vampirler ile dolu rüyalar içinde boğulan kara cahiller, çocuklarının (niçin?)lerine her zaman: Allah yapıyor. Allah böyle takdir etmiş, çok sorma, sus, günahtır, küfürdür cevabını verirler. Din âlimleri de, millete ibadetlerin ahlaki ictimai faydalarını anlatmazlar. Yahut anlatamazlar. Ana-babanın çocuk üzerindeki ezici davranışları, âlimlerin İslamiyeti böyle yanlış anlamalarından ve anlatmalarından olmuştur. Din, ahlak, adetler ve namus üzerinde çocuğun düşünmesi, sorması yasaktır. Böylece çocuklarda tevekkül ve teslimiyet, irâdenin çökmesi, kararsızlık ve bunların neticesinde, seciyesizlik ve şahsiyetsizlik hâsıl olmaktadır. Bunların hepsi ise, mağlub olmak için ve kötü huyların yerleşmesi için elverişli sebeplerdir”

Buna nasıl cevap vermek lazım?

Cevap: Dinde reformcunun yazdığı fenalıkların hepsi dönüp dolaşıp dine ve dinin daha ziyade kaza ve kader bilgisine ve din bilgilerinde sual sorulamayacağına yükletilmektedir.

Mezarların Allahü teâlâ ile insanlar arasında bir vasıta olması fikrini ileri sürerek, İslamiyeti ve din âlimlerini suçlamak hiç doğru değildir. İslam âlimlerinin hepsi, bu fikri reddetmektedir. Ehl-i sünnet âlimleri, müslümanları Allahtan başka kimseye tapınmaktan söz birliği ile men’ etmişlerdir. Allahü teâlâ ile kulları arasında ölülerin hatta dirilerin vasıta olması, müslümanlıkta değil, hıristiyanlıkta vardır. Papazların para karşılığında her günahı affedeceklerine inanıyorlar. [İslamiyette hiçbir âlim, hiçbir velî, hiçbir Peygamber kimsenin günahını affedemez. Her müslüman günahlarının affedilmesi için, Allahü teâlâya kendisi duâ eder, yalvarır. Allahü teâlâ, sevdiği kullarının dualarını kabul edeceğini bildirdi. Bunun için, müslümanlar, Allahü teâlânın sevdiği kullarının dirilerine ve ölülerine yalvararak kendileri için duâ etmelerini isterler.] Bunu müslümanlara yükleyip seciyesizlik diyorlar da, hıristiyanlarda bulunduğu hâlde, Avrupalılara neden seciyesiz demiyorlar? Son zamanlarda ilerici ailelerde alafranga yetiştirilen çocuklarda, o beğenilmeyen din terbiyesi olmadığı hâlde seciyesizlikleri, ahlaksızlıkları gazete sütunlarını doldurmaktadır. Çocukları hoş tutmak ve sıkıntıya düşürmemek, onları tembelliğe alıştırmak yolundaki adetlerimizin zararını da İslamiyete yüklemek çok insafsızlıktır. Çünkü, İslamiyette baba, akıl ve baliğ olan çocuğunu beslemeye mecbur değildir. Onun çalışıp kazanması lazımdır. Bunun için, her baba, çocuğuna ilim, edep öğrettiği gibi, sanat öğretmeye de mecburdur.

İnsanların yaptığı işlerde, irâdelerinin tesirini bildirmek bakımından, başlıca 3 yol vardır: Mutezile, Cebriye, Ehl-i Sünnet.

Mutezile mezhebine göre, Allahü teâlâ insanlara kudret ve irâde vermiştir. İnsanlar bütün işlerini kendileri yaratır. “Kul, filinin halıkıdır” derler. Kolun titremesi, kalbin atması kendiliğinden oluyor. Fakat kolu kaldırmayı, ayağın yürümesini insan yaratıyor dediler. İnsan, istekli işlerini kendi yaratmasaydı, Allahü teâlânın iyiliklere mükafat, kötülüklere azap yapması adaletsizlik olurdu, dediler. Böyle inanışlarına vesika olarak, “Allahü teâlâ insanlara zulmetmez. İnsanlar kendilerine zulüm ediyorlar” ve “Yaptıklarının cezasıdır” mealindeki âyet-i kerimeleri öne sürüyorlar.

Cebriye fırkasında olanlar ise diyor ki (Bütün olacak şeyleri kalem ezelde yazdı ve sonradan değiştirilmemesi için mürekkebi de kurudu. Her şey ezelde takdir olunmuştur. Allahü teâlânın ilminde olanlar ve ezelde takdir ettiği her şey, öylece hâsıl olacaktır. Bunu kimse değiştiremez dediler. Rad sûresi 18. âyetinde, (Allah her şeyin halıkıdır) buyuruldu. İnsanı yaratan, insana kudret ve irâde veren ve insanın bütün işlerini yaratan odur) dediler.

Muhammed Masum-i Fârukî (Mektubat) ının 2. cildi 83. mektubunda buyuruyor ki: Cebriye fırkasından olanlar, insanda irâde ve ihtiyar, yani seçmek ve dilemek yoktur dediler. İnsan her işini yapmakta mecburdur. İnsan, rüzgarla sallanan ağaca benzer. İnsan bir işi yaptı demek doğru değildir. Her işini Hak teâlâ yapar dediler. Bu sözleri küfürdür. Böyle inanan, kâfir olur. Bunlara göre, insanın iyi işlerine sevap verilir. Kötü işlerine azap yapılmaz. Kâfirler ve günah işleyenler mazurdur. Suçlu sayılmazlar ve ceza görmezler. Çünkü bu kötülükleri, onlar yapmıyor, Allah yapıyor. İnsanlara zorla yaptırıyor diyorlar. Bu sözleri de küfürdür. Saffat sûresi 24. âyetinde meâlen, (Onlar inanışlarından ve yaptıklarından sorulacaklardır) buyuruldu. Hadis-i şerifte, Cebriye fırkasında olanlara, yetmiş Peygamberin lanet ettiği bildirilmiştir. Bu sözlerin yanlış olduğunu aklı olan herkes kolayca anlar. Elin titremesi ile eli istekle kaldırmak başka olduğu meydandadır. Elin titremesi, insanın dilemesi ile değildir. Eli yukarı kaldırmak ise, insanın istemesi ve dilemesi iledir. Cebriye fırkasının yanlış yolda olduğu, âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılmaktadır. Ahkaf sûresi 14. âyetinde meâlen, (Yapmış oldukları iyiliklerin karşılığını görürler) buyuruldu. Kehf sûresi 29. âyetinde meâlen, (İstiyen inanır, isteyen inanmaz. Biz, zalimler [yani inanmayanlar] için ateş hazırladık) buyuruldu. Nahl sûresinin 33. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ onlara zulmetmedi. Onlar [küfür ederek ve günah işliyerek] kendilerine zulüm ettiler) buyuruldu. İnsanlarda ihtiyar etmek, seçmek kuvveti bulunmasaydı, Allahü teâlâ bu âyet-i kerimede, (Onlar, kendilerine zulüm etti) demezdi. Çok kimseler Cebriye fırkasına uyarak, insanlar dilediğini yapamaz, diyor. Günah işlemeye mecbur olduklarını, zorla günah işlediklerini söylüyorlar. Kendilerini özürlü, suçsuz gösteriyorlar. Halbuki Allahü teâlâ, emirleri ve yasakları yapabilecek kadar insanlara ihtiyar ve kuvvet vermiştir. Kalbin atması ile insanın yürümesi elbette başka başka harekettir. Kalbin atması insanın elinde değildir. Fakat insan, isterse yürür, istemezse yürümez. Allahü teâlâ, kerim olduğu, merhameti çok olduğu için, güçleri yetişmeyen şeyleri insanlara emretmemiştir. Yapabilecekleri şeyleri istemiştir. Bakara sûresinin son âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ kullarına, yapabilecekleri şeyleri emretmiştir) buyuruldu. Cebriye fırkasına çok şaşılır ki kendilerini dinlemeyenlere, kendilerine sıkıntı verenlere güceniyorlar, onlara karşı koyuyorlar. Çocuklarını terbiye etmek, yetiştirmek için dövüyorlar. Yabancı erkekleri kendi kadınlarına, kızlarına yaklaştırmıyorlar. Böyle yapanların canını yakıyorlar. Bunlar mazurdur, mecburdurlar diyerek göz yummuyorlar. Fakat, ahiret işlerine gelince, bizim elimizde bir şey yoktur, her şeyi Allah yapıyor diyerek, İslamiyetin yasak ettiği kötülükleri sıkılmadan yapıyorlar. Emirleri, ibadetleri yapmaktan kaçıyorlar.

İnsanlarda dilemek, istemek yoktur derken, her diledikleri kötülüğü yapıyorlar. Tur sûresi 7. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın azap yapacağı gün elbette gelecektir. Onu kimse önleyemez) buyuruldu. Bir deliyi kendi evlerinde görseler veya bir günah işlediğini görseler, aklı yoktur, ihtiyarı yoktur diyerek ses çıkarmazlar. Fakat aklı başında olan kimseler suç işleyince, cezasını verirler. Demek ki buna, ihtiyarı olduğu için, isteyerek yaptığı için, ceza veriyorlar. Cebriye fırkası, insanlarda ihtiyar yoktur dediği için ve Mutezile fırkası ise kaza ve kadere inanmadıkları için, doğru yoldan saptılar. Bidat ehli oldular. Dalalete düştüler. İkisinin arasında kalan doğru yolu bulmak, (Ehl-i sünnet) âlimlerine nasip oldu. İşittiğimize göre, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, imam-ı Cafer Sâdık’dan sordu ki Ey Resûlullahın torunu! Allahü teâlâ, işleri kulların arzularına bırakmış mıdır? Cevabında buyurdu ki Allahü teâlâ, Rab olmak, yaratıcı olmak sıfatını kullarına bırakmaz. İmam-ı Âzam yine sordu: İşleri kullarına zorla mı yaptırır? Cevabında zorla yaptırmaz. Kulların arzularına da bırakmaz. İkisi arasıdır dedi. Enam sûresi 148. âyetinde meâlen, (Müşrikler diyeceklerdir ki eğer Allahü teâlâ dilese idi, biz ve babalarımız müşrik olmazdık, kendiliğimizden bir şeyi haram etmezdik) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede bildirildiği gibi, kâfirler ve müşrikler, Allah bizim küfür ve şirk yapmamızı dilemiş diyorlar. Allahü teâlâ, onların bu sözlerini, bahanelerini kabul etmeyecektir. Böyle sözleri, cahil ve ahmak olduklarını göstermektedir.

Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine göre, hayır ve şer, her şey Allahü teâlânın takdiri ve dilemesi iledir. Buna göre, kâfirlerin küfrü de, Hak teâlânın dilemesi ile olmuyor mu? Bunların özürleri, haklı değil mi? Bu sözleri niçin kabul edilmiyor?

Cevap: Kâfirler, bu kötü hâle zorla düşmüş olduklarını, mazur olduklarını söylemiyorlar. Bunlar, küfrü ve günahları suç bilmiyorlar. Bunların kötülüğünü kabul etmiyorlar. Allahü teâlâ, dilediği her şeyi sever, beğenir, eğer sevmeseydi dilemezdi, diyorlar. Bizim şirkimizi, küfrümüzü ve yaptıklarımızı kendisi dilemekte ve yaptırmaktadır. Onun için hepsini beğenir, sever. Bunları yapanlara azap etmez diyorlar. Yukarıdaki âyet-i kerimenin sonunda meâlen, (Bu kâfirler sana inanmadıkları gibi, daha önce gelmiş olanlar da, Peygamberlerine inanmadılar. Bunun için azabımızı tattılar. Onlara söyle ki yanınızda kitap ve senet gibi sağlam bilginiz varsa, onu bize gösteriniz. Fakat siz, uyduruyor, yalan söylüyorsunuz) buyuruldu. Hak teâlâ, Kur’ân-ı Kerîmde ve bütün Peygamberlerinin kitaplarında küfrün çirkin olduğunu ve hiç beğenmediğini bildiriyor. Kâfirlerin mel’un olduğunu ve rahmetine kavuşamayacaklarını ve sonsuz azap çekeceklerini haber veriyor. Bu sözlerinin cahillik olduğunu bildiriyor. Çünkü, bir şeyi yapmak istemek, o şeyi sevmek olduğunu göstermeyebilir. Küfrü ve günahları elbette Allahü teâlâ dilemektedir. Çünkü, Onun dilemediği bir şeyi kimse yapamaz. Bunları dilemekte ise de, razı değildir, beğenmez. Böyle olduğunu, Kur’ân-ı Kerîm açıkça bildirmektedir. Kâfirlerin bu sözleri, Cebriye fırkasının inanışına uygundur. İhtiyarları, yani seçip yapma hakları olmadığını söylemişlerdir. Allahü teâlâ da, bu sözlerini rettetmiş, yüzlerine çarpmiştir. Çünkü, böyle inanmanın yanlış olduğu yukarıda bildirildi.

Kâfirlerin bu sözleri, belki de alay etmek içindir. İnançlarını bildirmek için değildir. Çünkü kendi işlerini kötü bilmiyorlar. İyi bir şey yaptıklarına inanıyorlar. Bu işleri, Hak teâlâ beğeniyor, seviyor diyorlar.

Sual: İnsanların her işi, Hak teâlânın dilemesi ile olmaktadır. Hayır ve şer ezelde takdir edilmiş, yazılmıştır. Böyle olunca, insanın ihtiyarı, seçme hakkı kalır mı? Herkesin, ezelde takdir edilmiş olan iyi ve kötü şeyleri yapması lazım gelmez mi?

Cevap: Ezeldeki yani sonsuz öncelerdeki takdir, (Filan kimse, kendi isteği ile filan işi yapacaktır) şeklindedir. Görülüyor ki ezeldeki takdir, insanda ihtiyar, yani seçmek hakkı bulunmadığını değil, ihtiyarın bulunduğunu göstermektedir. Ezeldeki takdir, insanlarda ihtiyar bulunmadığını gösterseydi, Hak teâlânın da, her gün yarattıklarında, yaptıklarında ihtiyarsız olması, mecbur olması lazım gelirdi. Çünkü, Allahü teâlâ da, her şeyi, ezeldeki takdire uygun olarak yaratmaktadır. Allahü teâlâ muhtardır. Diler, seçer, dilediğini ve seçtiğini yaratır. 83. mektubun tercümesi burada tamam oldu.

Ehl-i sünnet mezhebi, mutezile ile cebriye arasındadır. Ehl-i sünnete göre, insan kendi işlerinin halıkı olmadığı gibi, bu işleri yapmaya mecbur da değildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerini biraz açıklıyalım: Din-i İslamda ve semavi olan bütün dinlerde her şey, her iş Allahü teâlânın takdiri ile irâdesi ile hâsıl oluyor. Fakat, insan bir işin ezelde nasıl takdir edildiğini bilmediği için, Allahü teâlânın emrine uyarak çalışması lazımdır. Kaza ve kader, insanın çalışmasına mâni değildir. İnsanlar, kaza ve kaderi, bir işi yapmadan önce değil, yaptıktan sonra düşünmelidir. Hadid sûresinin 22. âyet-i kerimesinde meâlen, (Dünyada olacak her şey, dünya yaratılmadan evvel ezelde Levh-i mahfuza yazılmış, takdir edilmiştir. Bunu size bildiriyoruz ki hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allahın gönderdiği nimetlerden mağrur olmayasınız. Allahü teâlâ kibrlileri, egoistleri sevmez) buyuruldu. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki kaza ve kadere iman eden bir kimse, hiçbir zaman yese, ümitsizliğe düşmez ve şımarmaz. Kaza ve kadere inanmak, insanın çalışmasına mâni olmaz. Çalışmasını kamçılar. (Çalışınız! Herkes, kendisi için takdir edilmiş olan şeylere sürüklenir) hadis-i şerifi de, insanın çalışmasının; kaza ve kaderin nasıl olduğunu göstereceğini, çalışmak ile kaza ve kader arasında sıkı bir bağlılık bulunduğunu bildirmektedir. Bir adamın iyilik için çalışması, bu adam için ezelde iyilik takdir edilmiş olduğunu göstermektedir. Çünkü herkes, kendisi için ezelde takdir edilmiş olan işleri yapmaya sürüklenir.

Kaza ve kadere inanmak ve bütün hayrları ve şerleri Cenab-ı Haktan bilmek, müslümanlar için nasıl bir vazife ise, hayırlı işleri yapmak ve şer olan, fenâ olan işlerden kaçınmak için çalışmak da, vazifedir. Allahü teâlânın, bir şeyin nasıl olacağını, olmadan evvel bilmesi ve o bilgisine göre takdir ve irâde buyurması, insanlara cebr etmek olmaz. Çünkü, kulların irâde ve ihtiyarlarını nasıl kullanacağını da ezelde biliyordu. Bu bilmesi ve takdir etmesi, kulların arzularına, irâdelerine zıd değildir. Cenab-ı Hakk’ın ezelde bilmesi, işlerin olmasına veya olmamasına bir tesir yapmıyor. (İlm, maluma tabidir) sözü de, ilmin işlere tesir etmeyeceğini anlatmak için söylenmiştir.

Bir insan, iyi veya kötü bir iş yapar. Allahü teâlâ, ezelde yani çok önceden, o işin yapilacağını bilmiş ve bildiğine göre takdir eylemiştir. Allahü teâlânın takdiri yerini bulacaktır ve bu takdire sebep olan ilmi de yanlış çıkmayacaktır. Görülüyor ki insan bu işi yapmakta mecbur olmuş değildir. Allahü teâlâ, bu kimsenin o işi kendi irâdesi ile arzusu ile yapacağını ezelde bilmiştir. Kulun ihtiyarı, yani irâdesi, ezeldeki kaza ve kaderin sebebi olmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki Allahü teâlâ, o işin yapilacağını ezelde bildiği ve öylece takdir ettiği için, insan o işi yapmayı irâde edecek değildir. İnsanın irâdesini, o işi yapmaya kullandığı için, yani o işi yapmak isteyeceğini Allahü teâlâ ezelde bildiği için takdir eylemiştir.

İnsanın bir işi yapmasına ilk sebep, onun kendi irâde ve ihtiyarıdır. Kulun kendi arzusu ile yaptığı bir işi, Allahü teâlâ ezelde takdir etmiş ise de, o insanın irâdesi ve ihtiyarı da, ezeli ve belki takdirden önce ilim-i ilâhîdedir. Böyle olduğu için, ezeldeki takdir, kulun irâde ve ihtiyarına yardım etmiş olur. Kul kendi kendine bir şey yapamayacağı, her şeyi Allahü teâlânın yaratması lazım geleceği için, kulun bir işe olan irâdesini Cenab-ı Hak, kendi takdiri ile yaptırmaktadır. İşte Ehl-i sünnet, burada mutezileden ve onların yolunda olan şiîlerden ayrılmaktadır. Onlar (Cenab-ı Hak, insanları yaratır ve kendilerine kudret ve irâde verir, ötesine karışmaz) diyorlar. Ehl-i sünnet ise, (Cenab-ı Hak, sizin ve vücuda getirdiğiniz işlerinizin halıkıdır) mealindeki âyet-i kerimeye uygun olarak, kulların her hareketi, her işi, Cenab-ı Hakk’ın halk ve icad etmesi ile ve kuvvet vermesi ile yaptırması ile hâsıl oluyor, diyor. Cenab-ı Hakk’ın yaratması, insan irâde ve ihtiyarını kullandıktan sonra oluyor. İşin irâde-i cüziye ve kesb denilen bu kısmı insana ait olup bunu Allahü teâlâ halk ve icad etmez. Çünkü bu, bir varlık değildir. Halk ve icad, haricde var olan şeylerde olur.

İlm-i ilâhînin, kulların ilmine benzemeyip, hep doğru çıkması lazımdır. İlm-i ilâhînin hep doğru çıkması, Cebriyeyi ve reformcuları şaşırtmış, ilim-i ilâhînin, kulların işlerine hakim ve müessir olduğunu sanmışlardır. İlm-i ilâhînin hiç şaşmaması, ilmlikten çıkarak cebre dönmesine sebep olmaz. Talebesinin imtihanında kazanamayacağını önceden bilen muallimin bu bilgisi, imtihanını veremeyen talebesi için, bir cebr ve zulüm olamaz. Allahü teâlâ, ileride olacak her şeyi ezelde biliyor. Her şeyin bu bilgiye uygun olarak olması, insanın irâde ve ihtiyarının yok olduğunu göstermez. Çünkü, Allahü teâlâ kendi yaratacaklarını da, ezelde biliyordu. Elbette bu bilgisine uygun yaratacaktır. Bu bilgisine elbette uygun yaratması, onun irâde ve ihtiyarının yok olduğunu göstermiyeceği gibi, insanların irâde ve ihtiyarını inkar etmek de doğru olmaz.

İnsan bir şey yapacağı zaman, önce bunu ihtiyar eder, seçer, irâde eder, ister. Sonra yapar. Bundan dolayı, kullar, iş yapmakta mecbur değildir. İster yapar. İstemezse yapmaz.

İnsanın bir işi yapmak istemesi için, önce bu işi görerek, işiterek, düşünerek hatırlaması, kalbine gelmesi lazımdır. İnsan, kalbine gelen bir şeyi ister veya istemez. Mesela, ben bir şeyi faydalı bulurum, yapmak isterim. Siz de lüzumsuz görür, yapmak istemezsiniz. İşlerinde hür olduğunu söylediğiniz insanların iş yapmayı önceden kalbine getiren, faydalı, lüzumlu olup olmadığını bildiren kimdir? Bendeki düşünce, sizde niçin hâsıl olmaz? Hâsıl oldu ise, size niçin lüzumlu görülmez? İşte bu çeşitli sebepler, insanın elinde değildir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçı (İnsanlar irâdeli işlerinde hür iseler de, irâde ve ihtiyarlarında hür değil, mecburdur) demişlerdir. İmam-ı Gazali hazretleri, (İstediğimi yaparım) diyen bir adama, (istediğini isteyebilir misin?) demiştir. Kur’ân-ı Kerîmde Dehr sûresindeki âyet-i kerimeye, Ebül-Hasan-ı Eş’arî hazretleri, (Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini istersiniz!) mânâsını vermiştir.

Kasas sûresi 68. âyetinde meâlen, (Rabbin, kendi istediğini yaratır. Yalnız O ihtiyar eder, seçer. Onların irâde ve ihtiyarları yoktur) ve Enfal sûresi 24. âyet-i kerimesinde meâlen, (Muhakkak biliniz ki Allahü teâlâ, insan ile kalbi arasına girer) ve Kasas sûresi 56. âyet-i kerimesinde meâlen, (Sen sevdiğini doğru yola getiremezsin. Allahü teâlâ dilediğini doğru yola götürür) ve Enam sûresi 111. âyetinde meâlen, (Biz onlara gökten melekleri indirsek ve karşılarında ölüleri konuştursak ve her istediklerini onlara versek, biz dilemedikçe yine iman etmezler) ve bu surenin 125. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslamiyet için genişletir. Dalalette bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki oraya hakikatin girebilmesi, sahibinin göğe çıkması gibi mümkün değildir) ve Hud sûresi 34. âyetinde meâlen, (Ben size nasihat etmek istesem bile Cenab-ı Hak dalalette kalmanızı dilemiş ise, size faydası olmaz) buyuruldu. Kaza ve kadere inanmayan mutezile fırkası ile bunların izinde gidenler, bu âyet-i kerimeler karşısında şaşırıp kalmaktadırlar.

Hadis-i şerifte, Musa aleyhisselâm ile Âdem aleyhisselâmın kaza ve kader üzerindeki konuşmaları uzun bildirilmiştir.

İnsan irâdesinin de, cebre doğru sürüklendiğini gösteren bu vesikalar yanında, insanı işlerinde sorumlu tutacak bir hürriyete mâlik olduğu da meydandadır. Dünyanın her yerindeki mahkemeler, hatta her insanın vicdanı, bir can yakanın, bir zalimin affedilmesini istemez. Cebriye mezhebinde olan koyu bir müteassıb bile kendisine haksız saldıran bir adama kızmakta, hatta ona karşılık yapmakta kendini haklı bulur. Şairin biri diyor ki: (Kaza ve kaderin işkencelerine bile razı olduğunu söyleyen cebriye fırkasındaki birinin ensesine bir tokat vur! Ne yapıyorsun diyecek olursa, kaza ve kader böyle imiş de! Bakalım sana hak verir mi?)

Dünyadaki bütün adalet kanunları ve ahlak prensibleri, Kur’ân-ı Kerîmden alınmıştır. Mesela Zilzal sûresi 7. ve 8. âyet-i kerimelerinde meâlen, (Zerre kadar iyilik yapan, onun mükafatına, zerre kadar kötülük yapan da, onun karşılığına kavuşur) buyuruldu. Bu da, adalet-i ilâhiyesini tasdik etmekte ve kuvvetlendirmektedir.

Enam sûresi 148. âyet-i kerimesinde meâlen, (Allahü teâlâya başkalarını ortak edenler, Allah istese idi, biz müşrik olmazdık dedikleri zaman, onlara, hüccet-i baliğa Allahındır. Allahü teâlâ istese idi, hepinize hidayet ederdi, diye cevap ver!) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, müşriklerin (Allah istese idi, biz müşrik olmazdık) sözlerini reddetmiyor. Onların bu sözlerindeki bozukluk, yanlışlık, (Allah dilediği için suçlu olduklarını) bildiklerinde değildir. Bu sözü Peygamberleri susturmak için ve kendilerini suçlu olmaktan kurtarmak için söylemelerindedir. Çünkü, Allah istese idi müşrik olmazdık sözleri doğrudur. Nitekim, bu âyet-i kerimede, meâlen (Allahü teâlâ istese idi, hepinizi doğru yola götürürdü) buyuruldu. Enam sûresi 107. âyet-i kerimede meâlen, (Allahü teâlâ istese idi, onlar müşrik olmazlardı) buyuruldu. Müşriklerin bu sözleri doğru ise de, bu sözü Peygamberleri susturmak için söylemeleri çirkin olmakta ve azarlanmaktadırlar. Çünkü Allahü teâlânın, emrettiği şeylerin hepsini irâde etmiş olması lazım olmadığı gibi, yasak ettiği şeylerin hepsini irâde etmemiş olması da lazım gelmez. Yani Allahü teâlâ, dünyada olacak her şeyi ezelde irâde etmiştir. Bunların içinde, kendinin yasak ettiği, razı olmadığı şeyler de vardır. İrade etmek, yani istemek başkadır, razı olmak, beğenmek başkadır. Bu ikisini birbiri ile karıştırmamalıdır. Görülüyor ki Allahü teâlâ, bir işin yapılmasını irâde ettiği hâlde, insanların o işi yapmasını yasak etmiş olabilir.

Beled sûresi 8. ayeti ve Veşşemsi sûresi 8. ayeti de, Allahü teâlânın insanlara maddi ve manevi kuvvet verdiğini ve iyi ve fenâ yolları ayırttığını ve mesuliyetin insana ait olacağını açıkça anlatmaktadır.

Görülüyor ki insan bir bakımdan fail-i muhtardır. Her işinden dünyada da, ahirette de mesuldür. Fakat, insanın ihtiyarını ve irâdesini kendi haline bırakmayan bir irâde-i külliye vardır. İnsan, kendisinin kadir veya âciz olduğuna karar verememektedir. Bu soruyu çözmek çok güçtür. Dünyada eşi bulunmaz bir bilmecedir dense yeridir.

Yukarıda geçen, (Siz yalnız Allahü teâlânın dilediğini arzu edersiniz) mealindeki âyet-i kerimeye, Ebû Mensur Mâtürîdî hazretleri şöyle mânâ vermektedir: (Allahü teâlânın irâdesi, sizin irâdenizle beraberdir. Siz irâde edince, Allahü teâlânın irâdesini hazır bulursunuz). Eş’arî mezhebine göre, âyet-i kerime, Allahü teâlânın irâdesini bizim irâdemizle birleştirmiyor. Bizim irâdemizi Allahü teâlânın irâdesine bağlıyor. İnsanlardan, iyi şeyleri irâde etmeleri isteniyor. Böyle irâdelerinin, irâde-i ilâhiyeden kuvvet alabileceğini söylüyor. Kulun her işi gibi, irâdesi de, Cenab-ı Hakk’ın izin vermesine muhtaçtır, diyor. Bir âyet-i kerimenin meal-i şerifinin (Onlar için irâde ve ihtiyar yoktur) olduğunu yukarıda bildirmiştik. Kureyş kâfirleri, (Şu Kuran, Mekke’nin veya Medine’nin ileri gelenlerinden birine indirilseydi) diyorlardı. Bu âyet-i kerime, insanlarda, kimin Peygamber olacağını seçmek irâdesinin bulunmadığını bildirmektedir. (Allahü teâlâ, insan ile kalbi arasına girer) mealindeki âyet-i kerime de, Beydavi tefsirinde bildirildiği gibi, Allahü teâlânın, kalplerdeki en gizli şeyleri gördüğünü, bildiğini anlatmak için gönderilmiştir.

Âdem aleyhisselâm ile Musa aleyhisselâmın konuşmalarını ve Âdem aleyhisselâmın kazandığını bildiren hadis-i şerife gelince: Ehl-i sünnet âlimlerine göre, Âdem aleyhisselâmın beğenilmeyen işinde, kesb, kaza ve kader ve tövbe bir araya toplandı. Tevbe ile kesb birleşince, iki zıd elektrik yükü gibi, birbirlerini yok ettiler. Ortada yalnız kader kaldı. Kaza ve kader için de, kimseye bir şey denilemeyeceğini bildiriyorlar. Âdem aleyhisselâmın yaptığı işin kendine olan tarafı tövbe ile düzeldikten sonra, evladına olan tarafı, yani insanların yeryüzünde yaşamalarına sebep olması, insanlar için bir kader-i ilâhîdir.

Yukarıda geçen âyet-i kerimelerde işlerin yalnız Allahın irâdesi ile olacağının bildirilmesi de, kaderin kaza hâlini aldığı haller içindir. İnsanlar, kendi irâdeleri ile kaderdeki işleri yapmaya başlar. Allahü teâlâ da bunları irâde ettikten sonra, iş kaza hâlini alır. Yani meydana gelir. İşte kaderdeki işler, kaza haline gelince, insanların irâdesi artık bunu değiştiremez. Saadet veya felaket geri dönemez. (Yasin) sûresinin, (Onların önlerine ve arkalarına sed çektik. Gözlerini perdeledik. Artık görmezler) mealindeki âyet-i kerimesi ile Bakara sûresinin baş tarafındaki (Allahü teâlâ onların kalplerini mührledi. Kulaklarını ve gözlerini perdeledi) mealindeki âyet-i kerime, bu hâli haber vermektedir. Bu âyet-i kerimeler, ayrıca gösteriyor ki kendilerini herhangi bir suretle, Allahü teâlâya sevdirenler himaye edilir ve daha çok hidayete kavuşturulur. Gazap-ı ilâhiye sebep olanlar da, kötü işlerinde terkedilirler. Pek nazik ve ince işler, bu sevgiye veya gazaba sebep olabilir. Bunun için, insanın Allahına karşı çok uyanık olması lazımdır. Kaderde bulunan işler, kaza haline gelmeden önce, insan dış etkilerin baskıları altında kalsa bile irâde ve ihtiyarı elindedir.

İnsanlar irâde sahibidir. Düşüncelerinde ve hareketlerinde hürdür. Fakat, düşünceleri ve işleri, bir sebebe bağlıdır. Bu sebepler insanı hür olmaktan çıkarmaz. Çünkü, bu sebepler olmadan da, irâde sahibidirler ve sebepsiz olarak da irâde eder ve yaparlar. Sebepler varken, insan istemezse, iş çok zaman olmaz. Sebeplerin bulunması, işin yapılmasını icap ettirseydi, Allahü teâlânın da irâde ve ihtiyarı bozulurdu. İnsan bir işi yapıp yapmamayı irâde etmeden önce, zihninde düşünür, tartışır. Hangi taraf ağır gelirse, onu irâde eder. Bir satıcı ençok para veren müşteriye satar. Bu müşteri, malı satıcıdan cebren alamaz. Satıcı çok para veren adama satmaya mecbur gibidir. Biri çıkıp da, az para verene satamazsın diyerek kızdırırsa başka düşünceler ve yeni tartışmalarla, buna satmaya da mecbur olabilir.

Allahü teâlâ, gönderdiği dinler ile insanlara iyi ve kötü işleri ve bunlara karşılık olan nimetlerini ve azaplarını bildirerek, kulların irâdelerine sebepler hazırlamakla beraber insanların zihinlerinde, onları iyi ve kötü yollara sevk edebilen ve birbiri ile tartışmakta, çekişmekte bulunan sebepler, düşünceler de yaratmiştir. Allahü teâlânın bildirdiği ve zihinde yarattığı sebeplerin çatışmasından, iyilik tarafı ağır basarsa, insan iyi tarafı irâde eder. Mesela bir memur, iyi çalışmasını icap ettiren kanun ve nizamları bilirken, kanuna uymazsa, mesela rüşvet alırsa, vicdanında kanunun yasağına karşı ağır basan bir sebep, bu yolsuzluğu yapmaya onu zorlamıştır. Yapılmayacak bir işi, dayanamamış, yapmıştır. Para teklif edilmesi ve Allahü teâlânın zihinde yarattığı para sevgisi, rüşvet almak irâde ve ihtiyarına mecbur etmiş ise de, kanun bunu iyi karşılamaz.

Hükümet kanunları gibi, din ve ahlak kanunlarını koyarak, onlara uymayı sıkı emreden Allahü teâlânın, öte yandan hep kötülük isteyen nefs-i emmareyi insanlarda yaratması, hükümetin memuru tecrübe için el altından rüşvet göndermesine, memurun da, yaman bir imtihan geçirmekte olduğunu anlayarak dikkatli ve uyanık olması icap etmesine benzer.

Akılları yoran, fikirleri yıpratan bu ince bilgileri, din âlimleri, müslümanların başına bela etmemiştir. Âlimler incelemişler ve binlerle kitap yazmışlardır. Dinde reformcuların, çocukların sormalarına, incelemelerine hak verip de, din âlimlerinin incelemelerini ve yazmalarını kötülemelerine şaşılır.

Tabiiyecilerden bir kısmı ve komünistler, her şeyi tabiat yapıyor dedikleri hâlde, bu gizli kuvveti anlayamıyorlar. Her şeyin gizli bir kuvvet altında yapıldığına inanmak, müslümanlar için, niçin bir suç olsun?

Kaza ve kader bilgisinde, şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî hazretleri, başka bir yol tutmuştur. Bağdat Müftüsü Şihabüddin Mahmud Alusi de, bu yolda yürümüştür. Bunlara göre, hayır ve şerri irâde etmek, insanın bir özelliğidir. Bu özellikleri, Allahü teâlâ yaratmaz. Mesela: Allahü teâlâ, elmayı elma yapmadı, yalnız onu yarattı derler. Son söz olarak deriz ki Ehl-i sünnet âlimlerine göre, (İnsan bir şeyi irâde edince, Allahü teâlâ da irâde ederse, o şeyi yaratır. İnsanın her işi, bu iki irâde ile hâsıl olmaktadır. Birinci irâdeye göre, insan mesuldür. Fakat işler ikinci irâde ile meydana gelmektedir.)

Dinde reformcuların dediği gibi, İslam âlimlerinin kaza ve kader üzerinde çok kitap yazmaları, vehmler, hayaller ve hurafelerle uğraşmak değildir. İlm üzerine dayanan incelemelerdir. Cinlerin, perilerin, vampirlerin hayallerini karıştırmışlar demeleri de, İslam âlimlerine karşı büyük bir iftira ve saygısızlıktır. Kadınlarda, cahillerde, çocuklarda çok bulunan bu hayallerin ve efsanelerin geldiği yer, İslam âlimlerinin kitapları değil, Avrupadan, Amerikadan gelen hayallerle, cinayetlerle doldurulmuş olan romanlar ve filimler ve yahudi ve hıristiyanların bozuk inançları olsa gerektir.

Evet, cin vardır. Buna inanmak lazımdır. Fakat, vehimleri, hayalleri cin sanmak yanlıştır.

Müslümanların kaza ve kadere inanmasını, çalışmaya, ilerlemeye mâni gibi göstermeye kimsenin hakkı yoktur. Bu iftiralar, komünistlerden ve masonlardan sızıp gelmektedir. Kaza ve kadere iman, çalışmakta gevşeklik göstermeyi veya egoist olmayı önler. İnsanların anlayışları, bilgileri ve güçleri dışında kalan hadiseleri, tesadüfün şuursuz irâdesine bırakmaktan ise insan kendi irâdesinin çarkını, atomdan güneşe kadar her şeyi kaplayan düzgün bir makinanın hareketlerine bağlarsa, yani tedbirini takdire uydurmaya çalışırsa, işlerinin daha başarılı olacağı meydandadır. Cebriye mezhebinde olanları susturmak için onlara deriz ki: Tehlikeli bir yerde düşmanın hücum edeceği haber alınsa, siz de buna inansanız, (takdir ne ise, onu yaparlar. Başka bir şey yapamazlar. Allahın takdir ettiğine çare bulunmaz) diyerek, rahat oturur musunuz? Yoksa karşı koymaya veya tehlikesiz bir yere gitmeye hazırlanır mısınız? Böylece, insanlarda tehlikeden kurtulmak ve ihtiyaçlarını elde etmek için, çalışmak hissinin, yaratılışta bulunduğu, Cebriye tarafından da bildirilir. İnsanın ufak tefek işlerde kadere inanıp da, böyle tehlikeli veya muhtaç olduğu zamanlarda inanmaz olması da düşünülemez.

Müslümanların geri kalmasını, cehalette, gaflette ve tembellikte aramalıdır. Cehaletin nerden ve nasıl geldiğini de daha önceki sayfalarda bildirmiştik. Kaza ve kader gibi yüksek bilgileri, kabahatin içine karıştırarak, müslümanların imanlarını bozmaya çalışmamalıdır.

Tavsiye Yazı –> İslamiyette Felsefe var mı?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler