Sual: İslamiyette felsefe var mıdır? Kelam ilmi ile felsefenin farkı nedir?

Cevap: Felsefe, her hangi bir bahis ve mevzu üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile incelemeler ve araştırmalarla elde ettikleri neticelere verilen isimdir. Kısaca, “Her şeyin aslını arama ve ne için var olduğunun sebebini bulma” mânâsına gelir. Felsefe, yunanca (Filozofiya = Hikmet sevgisi) demektir ve derin düşünme, arama, kıyaslama ve tetkik esaslarına dayanır. Felsefe ile meşgul olanların, hem ruh, hem de fen bilgilerinde çok derin bilgi sâhibi olması gerekir. Fakat, bir insan ne kadar ilmi olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış neticeler çıkarabilir. İşte bunun içindir ki felsefe, hiçbir zaman kesin neticeler vermez. Bir kere de, bunu işiten insanın kendi akıl ve mantık süzgecinden geçirmesi icap eder. Her felsefenin bir de zıttı vardır. Onun için, bu karşılığı da incelemek, her 2 düşünceyi karşılaştırmak lazım olur. Birçok felsefi düşüncelerin zamanla değişebileceği unutulmamalıdır. O hâlde, felsefi düşünceler, hiçbir zaman kesinlik taşımaz.

Kurân-ı Kerîmde âyetler 2 çeşittir. Bunların bir kısmının mânâsı açıktır. Bunlara (Muhkem âyetler) ismi verilir. Bir kısmının mânâsı ise, açıkça anlaşılmaz. Bunlar, ayrıca tefsire, izaha muhtaçtır. Bu âyetlere (Müteşâbih âyetler) adı verilir. Hadis-i şerifler [Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri] de, muhkem ve müteşâbih olmak üzere 2 kısımdır. Bunları tefsir etmek mecburiyeti, İslam dininde (İctihad) müessesesinin kurulmasına sebep olmuştur. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” de, bizzat ictihad yapmıştır. Onun ve Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yaptıkları ictihadlar, İslam bilgilerinin temelidir. İslam dinini yeni kabul eden kavimlerin, kendi dinlerine göre mukaddes saydıkları şeylerin İslam dinindeki hükmünün ne olduğunu, İslam dininin bunlar hakkında nasıl hüküm ettiğini sordukları zaman, İslam âlimleri bunlara cevaplar vermişlerdir. Bunlardan itikad, îman ile ilgili meselelerin halledilmesi, cevap verilmesinden (Kelam) ilmi meydana gelmiştir. Kelam âlimlerinin İslamı yeni kabul edenlere, eski dinlerinin niçin yanlış olduğunu mantıki bir tarzda ispat etmeleri icap ediyordu. Kelam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu meseleleri çözmek için çok uğraştılar. Birçok hakikatler ve çok kıymetli mantık ilmi ortaya çıktı. Bir yandan da, yeni müslüman olanlara Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, ebedî olduğunu, doğmamış ve doğurmamış olduğunu, onların anlayacağı tarzda anlatmak ve şüphelerini ortadan kaldırmak icap ediyordu. Kelam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu işte çok muvaffak oldular. Bu mukaddes vazifeyi yapmakta, müslüman fen adamları da, kelam âlimlerine yardımcı oldular. Mesela, yıldızlara kudsiyet veren Sabii ve Veseniye ismindeki putperestleri, bu yanlış itikattan uzaklaştırmak için, mantık ve heyet [astronomi] alimi Yakup bin İshak El-Kindi senelerce uğraştı ve sonunda onlara, düşüncelerinin yanlış olduğunu vesikalarla ispat etti. Ne yazık ki kendisi, eski Yunan filozoflarının sapık fikirlerinin tesirleri altında kalarak Mutezili oldu.

Abbasiler zamanında, Bağdat’ta Beytül Hikme isminde bir müessese kurulmuştu. Bu müessese büyük bir tercüme bürosu idi. Yalnız Bağdat’ta değil, Şam’da, Harran’da, Antakya’da da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Buralarda yunancadan ve latinceden eserler tercüme edildi. Hind, Fars kitapları da bunlara eklendi. Yani “hakiki Rönesans” [Eski kıymetli eserlere dönüş] ilk defa Bağdat’ta başladı. İlk olarak Eflatun’un, Porphyrios’un, Aristoteles’in [Aristo’nun] eserleri arabîye tercüme edildi. İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bunları dikkat ile tetkik ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının bazı fikirlerinin doğru, ekserisinin de hatalı, bozuk olduğunu ispat ettiler. Bunların, (Muhkem) olan âyet-i kerime ve hadis-i şerifler, akıllarına ve mantıklarına ters düşüyordu. Onların, fen ve din bilgilerinin çoğunda câhil oldukları, aklın, fikrin anlayamadığı bilgilerde, daha çok yanıldıkları görüldü. Hakiki âlimler, mesela İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî “rahime-hümallahü teâlâ”, bu felsefecilerin en mühim îman bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfürlerine sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun bildirmişlerdir. İmâm-ı Gazâlî’nin (El-münkizü mineddalal) kitabında bu hususta geniş bilgi vardır.

Hakiki İslam âlimleri, kelam bilgilerinde, (Müteşâbih) âyet-i kerime ve hadislerin açıklamalarında, yalnız Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihadlarına uymuşlar, eski felsefecilerin bunlara uymayan fikirlerini reddetmişler, böylece İslam dinini, hristiyanlık gibi bozulmaktan korumuşlardır. Câhil kimseler ise, filozofların her sözlerinin doğru olacağını zannederek, bunlara teslim olmuşlardır. İşte böylece Mutezile denilen bozuk bir İslam fırkası meydana geldi. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” İslamiyette 72 bozuk fırkanın hâsıl olacağını haber vermiştir. Yunan, Hind, Fars, Latin felsefelerinden ilhâm alan, İbni Sînâ, Fârâbî, İbni Tufeyl, İbni Rüşd, İbni Bace gibi filozoflar zuhûr ederek, bazı bilgilerde Kurân-ı Kerîmin hak yolundan ayrılmışlardır. İbni Haldun, İslam ilimlerini Ulûm-i Nakliyye [Tefsir, Kıraat, Hadis, Fıkıh, Feraiz, Kelam, Tasavvuf] ve Ulum-i Akliye [Mantık, Fizik, Tabiat, Kimyâ, Matematik, Geometri, Mesaha, Münazara ve Astronomi] adıyla 2’ye ayırmıştır. Bunlardan birincilere (din bilgileri), ikincilerden tecrübe ile anlaşılabilenlere ise (fen bilgileri) denir.

İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” rumca öğrenerek eski yunan felsefesini incelemiş, doğru bulmadığı yerlerini reddetmiştir. Harunürreşid “rahime-hullahü teâlâ” zamanında İslam ilimlerine karıştırılan felsefe, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflara rehberlik etmiş, bunlar “Fârâbîus” adını verdikleri Fârâbî’nin tesiri altında kaldıklarını açıkça itiraf etmişlerdir.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” 72 fırkadan ilk zuhûr eden şiî fırkasının Daileri ile savaştı. Dailer, Kurân-ı Kerîmin bir iç yüzü (bâtını), bir de dış yüzü (zâhiri) olduğunu iddia ettiler. Bunlara (Bâtıni fırkası) ismi verilmiştir. İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” bunların felsefelerini kolayca yıktı. Bâtıniler bu mağlubiyetten sonra, İslamiyetten daha ziyâde ayrıldılar. Mânâları açık olmayan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâlar vererek (Mülhid) oldular. Siyasi maksatları sebebi ile işi azıtarak, hak yoldaki Ehl-i sünnet müslümanlarının başına bela oldular.

Şiîler, Ali “radıyallahü teâlâ anh” taraftarıyız diyerek, İslam dinine yeni bir felsefe karıştırdılar. Muhtelif fırkaları zuhûr etti. Hariciler önceden Ali “radıyallâhu anh” taraftarı görünüp, sonra Ona düşman oldular. Bunların îtikadına göre, (Büyük günah işleyen mümin, kâfir olur). Bunun için, Ali ve Muaviye’nin “radıyallahü teâlâ anhüma” kâfir olduklarını iddia etmişlerdir. Bu akideye [inanca] karşı, ortaya yeni bir akide daha çıktı. Bunlar her şeyde akla tâbi olarak, “Müminin mümini öldürmesi gibi, çok büyük bir günah işleyen kimse hakkında insanlar, yeryüzünde, karar veremez. Onlar hakkında, ancak Allahü teâlâ, ahirette hüküm edecektir. Onun için, bunlar ne mümin, ne de kâfirdir” dediler. Bu yeni akideye tâbi olanlara (Mutezile) adı verildi. Şiî fırkasından bir de (Galiye) [yani taşkınlar] fırkası zuhûr etti ki bunların akidesine göre, Cennet ve Cehennem dünyada bulunmaktadır. Bunlar tamamen kâfirdirler. İslamiyet ile hiçbir alakaları yoktur.

İslamiyeti içerden yıkmak isteyen ingilizler, İslam ismi altında, yeni bozuk fırkalar meydana getirdiler. Bunlar arasında, Bahâiyye ve Kadıyâniyye fırkaları şöhret buldu.

(Tasavvuf ehli): Hak yolda olan (Ehl-i sünnet fırkasından), Sufiler meydana çıktı. Bunlar felsefeye bulaşmadı. Kurân-ı Kerîmi tam anlayabilmek ve hakiki müslüman olmak için Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yalnız emir ve yasaklarına değil, her haline ve ahlakına uymalıdır dediler.

Tasavvufun gayesi, insanı (Mârifet-i ilâhiyye)ye kavuşturmaktır. Yani Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun Zâtını, yani kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Allahü teâlânın Zâtını düşünmeyiniz. Onun nimetlerini düşününüz!” buyurmuştur. Yani, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nimetleri düşünmelidir. Bir kere de, “Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hatırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri, Allah değildir” buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, sahası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlayamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakikate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlayamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, İslam dininin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, (Bidat ehli) veya (Mürted) olmuşlardır. Bidat ehli olanlar, kâfir değildir, müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, 72 bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kurân-ı Kerîmden anladıkları yanlış akideler, küfre sebep olmadığı için, müslümandırlar. (İslam felsefesi diye bir şey yoktur. İslamiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur) dememiz lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerine “rahime-hümullahü teâlâ” göre, İslam bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [mânâları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir.

Tavsiye Yazı: Tasavvufun gayesi nedir?

İslam ilimlerine felsefe karıştıranları reddedenlerin başında, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bulunmaktadır. Meşhur olan bir hadis-i şerifinde, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. 72’si Cehenneme gidecek, yalnız birisi kurtulacak. Bunlar benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır” buyurdu. Gelecekten haber veren bu hadis-i şerif, büyük bir mucizedir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdiği gibi oldu. İslam bilgilerine felsefeyi karıştırarak, Ashâb-ı kirâmın yolundan ayrılan 72 fırkayı ve bunların felsefelerini, Ehl-i sünnet âlimleri uzun bildirmişler, yukarıdaki hadis-i şerifin ışığı altında, bunları vesikalarla reddetmişlerdir. Bu büyük âlimlerden biri, Seyyid Şerif Cürcani’dir “rahime-hullahü teâlâ”. Tasavvufta velâyet derecesine yükselmiş olan bu derin âlim, 1413’de Şiraz’da vefât etmiştir. Şerh-i Mevakıf kitabının çok yeri bu vesikalarla doludur. Kelam ilminin en yüksek derecesinde bulunan Sadeddin-i Teftazani de “rahime-hullahü teâlâ” çok kıymetli Şerh-i Akâid kitabında, bidat felsefesini kökünden yıkmıştır. 1389’da Semerkant’ta vefât etmiştir. 1153’de Bağdat’ta vefât etmiş olan Muhammed Şihristani’nin “rahime-hullahü teâlâ” El-milel ven-nihal kitabı ise, başından sonuna kadar, bu reddiyelerle doludur. Bu Arabî kitap ve Türkçe tercümesi, tekrar tekrar bastırılmıştır. UNESCO tarafından Avrupa dillerine tercüme ve neşredilmiş, İslamiyetin aslında felsefe bulunmadığını ve İslam felsefesi sözünün doğru olmadığını bütün dünya anlamıştır.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” hem tasavvufu, hem de metafiziği incelemiş, El-münkız ve Et-tehafütü’l-felasife kitaplarında, felsefecilerin yalnız akla dayandıklarını, çok yanıldıklarını, tasavvufçuların ise, yalnız âyet-i kerimlere ve hadis-i şeriflere tâbi olarak hakiki imana ve ebedî saadete kavuştuklarını bildirmiştir. Yukarıda müslüman olduklarını bildirdiğimiz, 72 bidat ehlinin felsefelerini incelemiş, bunların yunan filozoflarının tesirleri altında kaldıklarını görmüştür. Bidat ehli denilen müslümanların akidelerinin hakikate, yani Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uygun olmadığı görülür. Bunların yunan felsefesinden almış oldukları parçalara, 21. asırda artık itibar edilmemektedir. Bidat sâhibi müslümanların akideleri birbiri ile kıyas edilecek olursa, görülür ki Allahü teâlânın birliği, büyüklüğü, her şeyin Ondan geldiği, Onun her şeye hakim, kâdir olması, İslam dininin en hakiki ve en son din olması, Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı oluşu ve Muhammed “aleyhisselâm”ın Onun son Peygamberi bulunması hususunda hepsi ittifaklıdır. Hepsi bunları bildirmektedirler. İnsanı, hristiyanlar gibi, (günahkar) değil, kudsi bir varlık sayarlar. Bunun için, 72 bidat fırkasının hepsi mümindir, müslümandır. Böyle olmakla beraber, akıl ile dini ve felsefeyi bir tutmaktadırlar. Bunun için, imanlarında farklılıklar vardır. Muhtelif felsefelere bağlı oldukları için, aralarında mânâsız ayrılıklar, mücadeleler baş göstermiştir. Bunların hangisinin haklı olduğu ancak ilim ile ve hadis-i şerifler ile karşılaştırmakla ortaya çıkar, yoksa zor kullanarak, birbirine düşman olarak, birbirini bozuk sayarak değil!

İslam âlimlerine göre, İslamiyet 5 şeye saldırmayı menetmiştir. Bunlar; 1) Can, 2) Mal, 3) Akıl, 4) Nesl, 5) Dindir. O hâlde, sırf kendi inandığı felsefe doğrudur diye, mala, cana kıyan, hiçbir nasihate ehemmiyet vermeyen, bidat sâhibi bir kimsenin, ya dini, ya da aklı yoktur.

Şimdi bidat sahiplerinin îman bilgilerine karıştırdıkları felsefelerini bir tarafa bırakarak, Kurân-ı Kerîmden seçtiğimiz ayetlerle, Allahü teâlânın hakiki müslümandan ne istediğini ve ona ne emirler verdiğini bir kere daha tetkik edelim. Çünkü, İslamiyetin aslında felsefe yoktur. 72 bidat fırkası, felsefeyi İslam dinine karıştırmış, İslamiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği Ehl-i sünnet vel cemaat fırkası ise, din bilgilerini, Ashâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslamiyet, akıl-ı selimin kabul edeceği bilgilerdir. İslam bilgilerinden birinin bile doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selim olmadığı, sakim, bozuk olduğu anlaşılır. İslam dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamaya kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akıl-ı selimi ile hareket ederse, ahlakı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona îman ihsan edeceği, İsmail Hakkı Bursevi’nin Ruhu’l-beyan tefsiri 6. cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, yunan felsefesine, ancak onları reddetmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bidat ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslam dinini doğru olarak öğrenmek ve kelam-ı ilâhîden murad-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yunus sûresi 44. âyetinde meâlen, “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. İnsanlar nefslerine zulüm ediyorlar” buyurulmuştur.

Rad sûresinin 11. âyetinde meâlen, “Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez” buyurulmuştur.

Yunus sûresi 108. âyetinde meâlen, “Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır” buyurulmuştur.

O hâlde, nasıl bir insan olmalıyız? Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde, kendine inananları tarif etmektedir. Furkan sûresinin 63-73. ayetlerinde meâlen, “Rahim olan Allahü teâlânın kulları, yer yüzünde gönül alçaklığı ile vakar ve tevazu ile yürürler. Câhiller, onlara sataşacak olursa, bunlara [sağlık ve selamet sizin üzerinize olsun gibi] güzel sözler söylerler. [Yani, büyük bir yumuşaklık gösterirler.] Onlar geceleri secde yapar ve kıyamda dururlar [yani, namaz kılarlar.] Onlar, ya Rabbi, Cehennem azabını bizden uzaklaştır. Cehennem azâbı devamlıdır ve çok şiddetlidir. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır derler. Bir şey verdikleri zaman, israf etmezler. Cimrilik de yapmazlar. İkisi ortası bir yol tutarlar. Kimsenin hakkını yemezler. Allaha şerik koşmaz, Ondan başkasına yalvarmazlar. Allah’ın dokunulmasını haram ettiği cana kıyıp, haksız olarak kimseyi öldürmezler. [Ancak suçluları cezalandırırlar.] Zina etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa günah işlemiş olur. Kıyamet günü azâbı kat kat olur. Orada zelil ve hakir olarak ebedî bırakılır. Ancak, Allah, tövbe eden ve doğru îman eden ve ibâdet yapan, faydalı iş yapanların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah, afv ve merhamet sâhibidir. Kim tövbe eder, amel-i sâlih işlerse Allahü teâlâya [tövbesi makbul ve Onun rızasına kavuşmuş olarak] döner. Onlar yalan yere şahitlik yapmazlar. Faydasız ve zararlı işlerden kaçınırlar. Kendilerine âyetler okunduğu zaman, kör ve sağır davranmazlar, [dikkat ile dinlerler. Bu ayetlerle kendilerine yapılması emredilen şeyleri yaparlar.]” buyurulmuştur.

Mâide sûresi 8. âyetinde meâlen, “Ey îman edenler! Bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olunuz!” buyurulmuştur.

Mâide sûresi 89. âyetinde meâlen, “Allah rastgele ettiğiniz yeminlerden değil, bile bile [yalan olarak] ettiğiniz yeminlerden hesap sorar” buyurulmuştur.

Nahl sûresi, Bakara sûresi ve daha birçok surelerde meâlen, “Allah, sabredenlerle beraberdir. Sabrediniz. Sabır et, sabır Allah içindir” buyurulmuştur.

Bakara sûresi 217. âyetinde meâlen, “Fitne çıkarmak, öldürmekten daha kötüdür” buyurulmuştur.

Bakara sûresi 262. âyetinde meâlen, “Verdiğin malı başa kakma!” buyurulmuştur.

Bakara sûresi 271. âyetinde meâlen, “Sadakaları gizli vermek daha iyidir” buyurulmuştur.

Enam sûresi 151. ve Furkan sûresi 68. ayetlerinde meâlen, “Cana kıymayın” buyurulmuştur.

Araf sûresi 31. âyetinde meâlen, “Allah mallarını israf edenleri sevmez” buyurulmuştur.

Araf sûresi 56. âyetinde meâlen, “Bozgunculuk yapmayın!” buyurulmuştur.

Tevbe sûresi 7. âyetinde meâlen, “Allah, sözleşmeleri bozmaktan sakınanları sever” buyurulmuştur.

İbrahim sûresi 26. âyetinde meâlen, [Küfre sebep olan çirkin söz söylemeyiniz.] Çirkin kelam, rüzgarın yerden kopardığı, kökü olmayan çirkin bir ağaca benzer” buyurulmuştur.

Nahl sûresi 90. âyetinde meâlen, “Allah, adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya bakmayı emreder. Hayasızlığı, fenâlığı ve haddini aşmayı men’ eder. [Âyet-i kerimedeki ihsan, tasavvuf demektir. Allahü teâlâya, görür gibi ibâdet etmektir] buyurulmuştur.

İsra sûresi 23-24. ayetlerinde [ve Ahkaf 15] meâlen, “Anana, babana öf deme, onları azarlama! Onlara tatlı söyle, onlara acıyarak alçak gönüllülük göster. Rabbim, onlar beni küçükken yetiştirdikleri gibi, sen de, onlara merhamet et diye duâ et!” buyurulmuştur.

İsra sûresi 26. âyetinde meâlen, “Akrabana, yolcuya, düşküne hakkını ver! Elindekini israf etme!” buyurulmuştur.

İsra sûresi 28. âyetinde ise meâlen, [Eğer fakirlere verecek şeyin yoksa, onlara bir şey veremeyeceksen], hiç olmazsa onlara tatlı söz söyle” buyurulmuştur.

Taha sûresi 131. âyetinde meâlen, “O kâfirlerden, kendilerini imtihan etmek için bol bol rızk verdiğimiz kimselere bakma! [Dünyalıkları onları azâba götürecektir!] Rabbinin sana verdiği rızık, daha iyi ve daha devamlıdır” buyurulmuştur.

Rum sûresi 31. ve 32. ayetlerinde meâlen, “Dinde ayrı ayrı fırkalara ayrılıp, her fırka, kendisini doğru yolda sanarak sevindiği [ve diğer fırkalara düşman olduğu] kimselerden ve müşriklerden olmayınız!” buyurulmuştur.

Şura sûresi 13. âyetinde meâlen, “Dine bağlı kalın! Tevhid ve imanda ayrılığa düşmeyin!” buyurulmuştur.

Casiye sûresi 18-19. ayetlerinde meâlen,[Şehvetlerine uyan] câhillere tâbi olma! Onlar, seni Allah’ın azabından kurtaramazlar. Zâlimler İslama olan düşmanlıklarında birbirinin dostudur. Allahtan korkanların dostu ise Allahtır” buyurulmuştur.

Feth sûresi 29. âyetinde meâlen, “Allah, inanıp emirlerini yapanlara, mağfiret ve büyük ecîr vaad etmiştir” buyurulmuştur.

Hucurat sûresi 9. âyetinde meâlen, “Eğer müminlerden 2 fırka birbiri ile harp ederse, aralarını düzeltiniz” buyurulmuştur.

Şura sûresi 40. âyetinde meâlen, “Kötülüğün karşılığı, yine aynı şekilde kötülüktür. Ama, kim affeder ve barışırsa, Allah ona büyük mükafat verir” buyurulmuştur.

Hucurat sûresi 6. âyetinde meâlen, “Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, [Araştırmadan karar vermeyin!] Yoksa bilmeden bir millete [veya kimseye] fenâlık edersiniz ve sonra ettiğinize nadim olursunuz” buyurulmuştur.

Hucurat sûresi 10. âyetinde meâlen, “Ey müslümanlar, siz birbirinizin din kardeşisiniz. 2 kardeşinizi barıştırın. Allahtan korkarsanız, size merhamet eder” buyurulmuştur.

Hadid sûresi 23. âyetinde meâlen, “Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayınız! Kaybettiğiniz maldan ötürü üzülmeyiniz! Allah, kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez” buyurulmuştur.

İsra sûresi 35. âyetinde meâlen, “Bir şeyi ölçerken, tartarken ölçüyü tam tut!” buyurulmuştur.

Rahmân sûresi 9. âyetinde meâlen, “Tartmayı doğru yapın! Tartıyı eksik tutmayın!” buyurulmuştur.

Mutaffifin sûresi 1-5. ayetlerinde meâlen, “İnsanlardan kendileri bir şey alırken tam alan, fakat onlara kendileri bir şey ölçüp tartarken verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline! Onlar, büyük bir gün için tekrar dirileceklerini zannetmiyorlar mı?” buyurulmuştur.

Bu meâl-i şerifler yanında, Allahü teâlâ, kulun ne kadar dikkat ederse etsin, insan olarak, yine kusurlar yapabileceğini bilmekte, bunlara karşı adalet ve merhamet ile muamele edeceğini Kurân-ı Kerîmde beyan buyurmaktadır.

Nahl sûresi 61. âyetinde meâlen, “Eğer Allahü teâlâ insanları küfür ve günahlarından ötürü dünyada cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde bir canlı kalmazdı” buyurulmuştur.

Ankebût sûresi 7. âyetinde meâlen, “İnanıp hayırlı iş işleyenlerin kötülüklerini, and olsun, örteriz, onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırırız” buyurulmuştur.

Zümer sûresi 35. âyetinde meâlen, “Allah, îman edenlerin kötülüklerini örter, onlara işledikleri şeylerin en güzellerinin karşılığını verir” buyurulmuştur.

Şura sûresi 25-26. ayetlerinde meâlen, “Allah kullarının tövbesini kabul eder. Günahlarını affeder. İnanıp hayırlı iş işleyenlerin duâsını kabul eder. Ama inkâr edenler için, çetin azap vardır” buyurulmuştur.

Muhammed sûresi 2. âyetinde meâlen, “Allah, îman edip hayırlı iş işleyenlerin ve Muhammed aleyhisselâma gönderdiği Kurana inananların günahlarını örter ve hallerini düzeltir” buyurulmuştur.

Necm sûresi 32. âyetinde meâlen, “Allah, sâlih amel işliyenlere, Cennetini verecektir. Onlar, küçük günahlardan ve büyük günahlardan ve fuhuşlardan sakınanlardır. Senin Rabbinin affı boldur” buyurulmuştur.

Naziat sûresi 40. âyetinde meâlen, “Kim Rabbinin Âzametinden korkup, kendini nefsinin arzularından men’ ederse, varacağı yer şüphesiz Cennettir” buyurulmuştur.

Sebe sûresi 17. âyetinde meâlen, “Biz nankörlerden başkasına ceza mı veririz?” buyurulmuştur.

İşte, İslam dininin esâsı, insanların kalbine büyük bir ferahlık veren, ruhunu temizleyen ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılan Allahü teâlânın bu yüksek emirlerini yerine getirmektir. Felsefe esasları ise, ancak insan düşüncelerinden ibarettir. Bunları ancak kendilerini reddetmek için okumalı, fakat, ancak Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde ve İslam âlimlerinin kitaplarında zikir edilen Allahü teâlânın emirlerini kabul edip, onları yerine getirmelidir. Hakiki müslümanlık budur. Allahü teâlâ, müslümanların farklı inanışta olmalarını, fırkalar kurmalarını, aralarında îman farkı olmasını menetmiştir. Hele, müslümanların gizli toplantılar yapmasını, gizli cemiyetler kurmasını, iftirâ, gıybet gibi haram olan şeylerle meşgul olmalarını yasaklamıştır. Bu husustaki âyet-i kerimelerin meâl-i alileri şöyledir:

Mücadele sûresi 9-10. ayetlerinde meâlen, “Ey îman edenler! Gizli konuştuğunuz zaman, günah işlemeyi, düşmanlık etmeyi ve Peygambere [ve dolayısıyla müslümanları idare eden makâmlara] karşı gelmeyi fısıldaşmayın! Ancak iyilik yapmayı ve Allaha karşı gelmekten sakınmayı konuşun. Öyle gizli toplantılar, müslümanları üzmek için şeytanın istediği şeydir” buyurulmuştur.

Casiye sûresi 17. âyetinde meâlen, “Din hususunda onlara açık alâmetler verdik. Onlar ise, kendilerine ilim geldikten sonra, birbirini çekememezlikten ötürü tefrikaya [ayrılığa] düştüler. Rabbin bunların birbirinden ayrı düşündükleri hususlar hakkında, kıyamet günü, şüphesiz aralarında hüküm edecektir” buyurulmuştur.

Rum sûresi 32. âyetinde meâlen, “Dinlerinde tefrikaya [ayrılığa] düşüp, fırka fırka olan ve her fırkasının da kendi inançlarını beğenip sevindiği müşriklerden olmayın!” buyurulmuştur.

Hadid sûresi 20. âyetinde meâlen, “Bilin ki dünya hayatı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme, daha çok mal ve çocuk sâhibi olma davasından ibarettir. Bu ise, şu yağmura benzer ki kara topraktan çıkardığı yeşillikler, ekincilerin hoşuna gider. Bu nebatlar, sonra kurur. Sapsarı olduğu görülür. Sonra çöp olur. Ahirette ise, [Dünyaya düşkün olanlara] çetin ve sonsuz azap vardır. [Dünyalıkları Allah’ın emirlerine uygun olarak kazananlara ise,] orada Allah’ın rızası ve affetmesi vardır. Dünya hayatı, sadece aldatıcı, geçici bir devredir” buyurulmuştur.

Dünyanın, ahireti kazanmak için bir vasıta olduğunu, bundan daha güzel anlatacak hangi söz vardır? Bunun için, dünya zevklerine kapılıp, doğru yoldan çıkacak yerde, dinimizin emirlerine 2 elle sarılalım. İmanı ve din bilgileri doğru olup sapıklara aldanmamış olan bir müslüman, dürüst bir insan, kanunlara sâdık bir vatandaş, hakiki bir âlim, vatansever bir kimse olur. Kendine de, milletine de faydalı olur.

İslamiyet, insana kıymet ve ehemmiyet verir. Allahü teâlâ, Tin sûresi 4. âyetinde meâlen, “Ben insanı en güzel şekilde yarattım” buyurmakta, insan hayatına çok ehemmiyet vermekte, “Cana kıymayın!” diye emretmektedir. Hristiyanların insanı, (günahla kirlenmiş bir çirkef) olarak tarif etmesini, İslam dini şiddet ile reddetmiştir. Bütün insanlar, müslüman olmaya elverişli olarak dünyaya gelirler. Saf ve temiz olarak doğarlar. Bundan sonra artık, kişinin her yaptığı kendinedir. Zümer sûresi 41. ve Yunus sûresi 108. ayetlerinde meâlen, “Doğru yolda giden kendi lehinedir, sapıtan kendi zararına sapıtmış olur” buyurulmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, onlara en sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselâmı Peygamber ve en büyük kitâbi olan Kurân-ı Kerîmi de rehber olarak göndermiştir. Kurân-ı Kerîmin ve Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok açık olarak gösterdiği doğru yoldan gitmeyenler, bunu beğenmedikleri için, şüphesiz cezalarını göreceklerdir.

Sad sûresi 87. âyetinde meâlen, “Kuran ancak, bütün insanlar için bir nasihattır” buyurulmuştur. İsra sûresinin 15. âyetinde meâlen, “Kim doğru yola girerse, kendi lehine girer. Kim, kendi aklına uyarsa, sapıtırsa, kendi zararına sapıtır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz Peygamber göndermedikçe azap etmeyiz” buyurulmuştur.

Biz, Allahü teâlânın bizi doğru olan imana kavuşturması için duâ etmeliyiz. Bu da, ancak en hakiki en son din olan müslümanlık dinine ve bu dini doğru olarak bildiren Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime hümullahü teâlâ” kitaplarına iki elle sarılmakla olur.

Allahü teâlâ, insanları mümin, müslüman yapmaya mecbur değildir. Onun merhameti sonsuz olduğu gibi, azâbı da sonsuzdur. Adaleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebepsiz olarak ve o istemeden, îman ihsan eder, verir. Kendi akıl-ı selimine uyarak, ahlakı ve işleri iyi olanlara da, doğru olan, makbul olan imanı vereceği yukarıda bildirilmişti. Bir insanın imanlı ölüp ölmeyeceği son nefeste belli olur. Bütün ömrü îman ile geçip, son günlerinde imanı giden, imansız ölen kimse, kıyamette imansızlar arasında olur. İman ile ölmek için, her gün duâ etmek lâzımdır. Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, Peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lazım olan şeyleri, kullarına bildirdi. İman, Peygamberin “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdiklerini tasdik etmek demektir. Peygamberi tasdik etmeyen, inkâr eden, kâfir olur. Kâfirler, Cehennemde sonsuz yanacaktır. Peygamberi “aleyhissalavâtü vetteslîmât” işitmeyen kimse, Allahü teâlânın var ve bir olduğunu düşünüp, yalnız buna îman eder ve Peygamberi “aleyhissalavâtü vetteslîmât” işitmeden ölürse, bu da Cennete girecektir. Bunu düşünmeyip, îman etmezse, Cennete girmeyecek. Peygamberi “aleyhissalavâtü vetteslîmât” inkâr etmediği için, Cehenneme de girmeyecektir. Kıyamet günü, hesaptan sonra, tekrar yok edilecektir. Cehennemde sonsuz yanmak, Peygamberi “aleyhissalavâtü vetteslîmât” işitip de, inkâr etmenin cezasıdır. Böyle âlimler arasında “rahime-hümullahü teâlâ” “Allahü teâlânın varlığını düşünmeyip îman etmeyen Cehenneme girecektir” diyenler varsa da, bu söz Peygamberi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” işittikten sonra düşünmeyen demektir. Aklı olan kimse, Peygamberi “aleyhissalavâtü vetteslîmât” inkâr etmez. Hemen îman eder. Aklına uymayıp, nefsine, şehvetlerine uyar, başkasına aldanır ise, inkâr eder. Muhammed aleyhisselâmın amcası olan Ebû Talib, Onu, kendi öz çocuklarından daha çok sevdiğini, her vesile ile izhar etmiş ve Onu meth için kasideler yazmıştır. Muhammed aleyhisselâmın, onun ölüm döşeği yanına gelip, îman etmesi için, çok yalvardığı hâlde, ân’anesinden ayrılmamak için, îman etmekten mahrum kaldığı, tarihlerde uzun yazılıdır. Ân’aneye, modaya uymak hastalığı, nefslerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefslerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük saadetlerden, kazançlardan mahrum kalmışlardır. Bunun içindir ki bir hadis-i kudside, Allahü teâlâ, “Nefslerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünkü, nefsleriniz, bana düşmandırlar!” buyurdu. Hristiyan doğmuş, hristiyan terbiyesi almış [daha doğrusu, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış] bir kimse, kolay kolay bu tesirden kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dinini değiştirecek olursa, hor görmesi, ailesinin kendisinden uzaklaşması bahs konusu olabilir. Fakat, bütün bunlar, birer sebep olmakla beraber, en büyük noksanlardan birinin de, son zamanlarda müslümanların kendi temiz, mantıki dinlerini bilmemeleridir. Bazı din cahillerinin ve 72 bidat fırkasından birine kaymış olan sapıkların, İslamiyet hakkında yanlış verdiği bilgiler, bozuk tefsirler ve fen yobazlarının, fen perdesi altındaki inkarcı yazıları ve iftirâları, müslüman olmayanlar üzerinde çok fenâ tesir yapmakta, onları bu tertemiz, berrak, mantıki ve insani hak dinden soğutmaktadır. Halbuki biz, ne zaman bir okumuş hristiyanla bu kitapta yazılı hususları görüşsek, onun İslamiyete karşı büyük hayranlık duyduğunu görüyoruz . Hakiki müslümanlar arasına karışmış olan 72 bidat ehlini bir yana bırakırsak, bundan bir asır evvel, İslamiyet ile hristiyanlığı tam tarafsız ve ilmi vesikalara bağlı bir tarzda karşılaştırmış olan Harputlu İshak efendi gibi Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” çok zuhûr etmiştir. Ne yazık ki bunların eserleri, yabancı dillere çevrilmemiş, başka din mensubları, onların kitaplarını okuyamamıştır. [Harputlu İshak Efendinin yazmış olduğu Diyau’l-Kulûb kitabının Türkçe ve İngilizce tercümesi, bastırılmıştır. Bugünkü İncillerin tahrif edildiğini ve hristiyanlığın nesh edildiğini ispat etmektedir.]

İslam dinini yanlış tanıtmak hususunda, Ehl-i sünnet olmayan İslam devletlerinin, büyük zararları olmaktadır. Dünyada bugün adedi 40’ı bulan İslam devletlerinin bir kısmında bulunan sapık din adamları, bütün dünyada, İslam dini hakkında yanlış bilgi ve kanaat meydana gelmesine sebep olmaktadırlar. Ehl-i sünnet olmayan memleketlerde, Kurân-ı Kerîm yanlış tefsir edilmekte, hatta bazı Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” [mesela Âdem aleyhisselâm] inkâr edilmektedir. Şüphesiz, zamanla bu memleketlerin idarecileri doğruyu öğrenecek ve bu yanlış hareketlerden vazgeçerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazmış oldukları milyonlarca kıymetli kitabın gösterdikleri doğru yolu bulacaklardır.

İmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır. Bir kimse, ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum derse, buna deriz ki “İnanmamak için elinde senedin vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?” Elbet vesika gösteremeyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir. Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki her akıl sâhibinin îman etmesi lâzımdır. İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lazım değildir. Yalnız kalp ile ihlas ile samimi olarak inanmak kâfidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da bir ihtimal vermesi, zannetmesi akıl icâbıdır, insanlık icâbıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve katî çaresi olan (İMAN) nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?

Senaüllah Pani-püti “rahmetullâhi aleyh”, (Hukuk-ul-İslam) kitabında buyuruyor ki “Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, râzı olduğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muhammed aleyhisselâm bildirdi. Hulefâ-i râşidînin çalışmaları ile her tarafa yayıldı. Ashâb-ı kirâmdan bâzıları, bazı bilgileri işitmişlerdi. Bu bilgilerin hepsini topladılar. Ashâb-ı kirâmın bu hususta üzerimizdeki hakları çok büyüktür. Bunun için hepsini sevmemiz, övmemiz ve itaat etmemiz emrolundu”. Bu kitap fârisî olup Lahor’da ve 1990’da İstanbul’da bastırılmıştır.

 

Tavsiye Yazı —> İnsan Kendi Başına Doğruyu Bulabilir mi?

Tavsiye Kitap —> İsbatü’n-Nübüvve (İmam-ı Rabbani hazretleri)

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler