Sual: İslamiyette felsefe var mıdır? Kelam ilmi ile felsefenin farkı nedir?

Cevap: Felsefe, her hangi bir bahis ve mevzu üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile incelemeler ve araştırmalarla elde ettikleri neticelere verilen isimdir. Kısaca, “Her şeyin aslını arama ve ne için var olduğunun sebebini bulma” mânâsına gelir. Felsefe, yunanca (Filozofiya = Hikmet sevgisi) demektir ve derin düşünme, arama, kıyaslama ve tetkik esaslarına dayanır. Felsefe ile meşgul olanların, hem ruh, hem de fen bilgilerinde çok derin bilgi sâhibi olması gerekir. Fakat, bir insan ne kadar ilmi olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış neticeler çıkarabilir. İşte bunun içindir ki felsefe, hiçbir zaman kesin neticeler vermez. Bir kere de, bunu işiten insanın kendi akıl ve mantık süzgecinden geçirmesi icap eder. Her felsefenin bir de zıttı vardır. Onun için, bu karşılığı da incelemek, her 2 düşünceyi karşılaştırmak lazım olur. Birçok felsefi düşüncelerin zamanla değişebileceği unutulmamalıdır. O hâlde, felsefi düşünceler, hiçbir zaman kesinlik taşımaz.

Kurân-ı Kerîmde âyetler 2 çeşittir. Bunların bir kısmının mânâsı açıktır. Bunlara (Muhkem âyetler) ismi verilir. Bir kısmının mânâsı ise, açıkça anlaşılmaz. Bunlar, ayrıca tefsire, izaha muhtaçtır. Bu âyetlere (Müteşâbih âyetler) adı verilir. Hadis-i şerifler [Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri] de, muhkem ve müteşâbih olmak üzere 2 kısımdır. Bunları tefsir etmek mecburiyeti, İslam dininde (İctihad) müessesesinin kurulmasına sebep olmuştur. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” de, bizzat ictihad yapmıştır. Onun ve Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yaptıkları ictihadlar, İslam bilgilerinin temelidir. İslam dinini yeni kabul eden kavimlerin, kendi dinlerine göre mukaddes saydıkları şeylerin İslam dinindeki hükmünün ne olduğunu, İslam dininin bunlar hakkında nasıl hüküm ettiğini sordukları zaman, İslam âlimleri bunlara cevaplar vermişlerdir. Bunlardan itikad, îman ile ilgili meselelerin halledilmesi, cevap verilmesinden (Kelam) ilmi meydana gelmiştir. Kelam âlimlerinin İslamı yeni kabul edenlere, eski dinlerinin niçin yanlış olduğunu mantıki bir tarzda ispat etmeleri icap ediyordu. Kelam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu meseleleri çözmek için çok uğraştılar. Birçok hakikatler ve çok kıymetli mantık ilmi ortaya çıktı. Bir yandan da, yeni müslüman olanlara Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, ebedî olduğunu, doğmamış ve doğurmamış olduğunu, onların anlayacağı tarzda anlatmak ve şüphelerini ortadan kaldırmak icap ediyordu. Kelam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu işte çok muvaffak oldular. Bu mukaddes vazifeyi yapmakta, müslüman fen adamları da, kelam âlimlerine yardımcı oldular. Mesela, yıldızlara kudsiyet veren Sabii ve Veseniye ismindeki putperestleri, bu yanlış itikattan uzaklaştırmak için, mantık ve heyet [astronomi] alimi Yakup bin İshak El-Kindi senelerce uğraştı ve sonunda onlara, düşüncelerinin yanlış olduğunu vesikalarla ispat etti. Ne yazık ki kendisi, eski Yunan filozoflarının sapık fikirlerinin tesirleri altında kalarak Mutezili oldu.

Abbasiler zamanında, Bağdat’ta Beytül Hikme isminde bir müessese kurulmuştu. Bu müessese büyük bir tercüme bürosu idi. Yalnız Bağdat’ta değil, Şam’da, Harran’da, Antakya’da da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Buralarda yunancadan ve latinceden eserler tercüme edildi. Hind, Fars kitapları da bunlara eklendi. Yani “hakiki Rönesans” [Eski kıymetli eserlere dönüş] ilk defa Bağdat’ta başladı. İlk olarak Eflatun’un, Porphyrios’un, Aristoteles’in [Aristo’nun] eserleri arabîye tercüme edildi. İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bunları dikkat ile tetkik ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının bazı fikirlerinin doğru, ekserisinin de hatalı, bozuk olduğunu ispat ettiler. Bunların, (Muhkem) olan âyet-i kerime ve hadis-i şerifler, akıllarına ve mantıklarına ters düşüyordu. Onların, fen ve din bilgilerinin çoğunda câhil oldukları, aklın, fikrin anlayamadığı bilgilerde, daha çok yanıldıkları görüldü. Hakiki âlimler, mesela İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî “rahime-hümallahü teâlâ”, bu felsefecilerin en mühim îman bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfürlerine sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun bildirmişlerdir. İmâm-ı Gazâlî’nin (El-münkizü mineddalal) kitabında bu hususta geniş bilgi vardır.

Hakiki İslam âlimleri, kelam bilgilerinde, (Müteşâbih) âyet-i kerime ve hadislerin açıklamalarında, yalnız Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihadlarına uymuşlar, eski felsefecilerin bunlara uymayan fikirlerini reddetmişler, böylece İslam dinini, hristiyanlık gibi bozulmaktan korumuşlardır. Câhil kimseler ise, filozofların her sözlerinin doğru olacağını zannederek, bunlara teslim olmuşlardır. İşte böylece Mutezile denilen bozuk bir İslam fırkası meydana geldi. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” İslamiyette 72 bozuk fırkanın hâsıl olacağını haber vermiştir. Yunan, Hind, Fars, Latin felsefelerinden ilhâm alan, İbni Sînâ, Fârâbî, İbni Tufeyl, İbni Rüşd, İbni Bace gibi filozoflar zuhûr ederek, bazı bilgilerde Kurân-ı Kerîmin hak yolundan ayrılmışlardır. İbni Haldun, İslam ilimlerini Ulûm-i Nakliyye [Tefsir, Kıraat, Hadis, Fıkıh, Feraiz, Kelam, Tasavvuf] ve Ulum-i Akliye [Mantık, Fizik, Tabiat, Kimyâ, Matematik, Geometri, Mesaha, Münazara ve Astronomi] adıyla 2’ye ayırmıştır. Bunlardan birincilere (din bilgileri), ikincilerden tecrübe ile anlaşılabilenlere ise (fen bilgileri) denir.

İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” rumca öğrenerek eski yunan felsefesini incelemiş, doğru bulmadığı yerlerini reddetmiştir. Harunürreşid “rahime-hullahü teâlâ” zamanında İslam ilimlerine karıştırılan felsefe, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflara rehberlik etmiş, bunlar “Fârâbîus” adını verdikleri Fârâbî’nin tesiri altında kaldıklarını açıkça itiraf etmişlerdir.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” 72 fırkadan ilk zuhûr eden şiî fırkasının Daileri ile savaştı. Dailer, Kurân-ı Kerîmin bir iç yüzü (bâtını), bir de dış yüzü (zâhiri) olduğunu iddia ettiler. Bunlara Bâtıni fırkası ismi verilmiştir. İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” bunların felsefelerini kolayca yıktı. Bâtıniler bu mağlubiyetten sonra, İslamiyetten daha ziyâde ayrıldılar. Mânâları açık olmayan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâlar vererek mülhid oldular. Siyasi maksatları sebebi ile işi azıtarak, hak yoldaki Ehl-i sünnet müslümanlarının başına bela oldular.

Şiîler, Ali “radıyallahü teâlâ anh” taraftarıyız diyerek, İslam dinine yeni bir felsefe karıştırdılar. Muhtelif fırkaları zuhûr etti. Hariciler önceden Ali “radıyallâhu anh” taraftarı görünüp, sonra Ona düşman oldular. Bunların îtikadına göre, (Büyük günah işleyen mümin, kâfir olur). Bunun için, Ali ve Muaviye’nin “radıyallahü teâlâ anhüma” kâfir olduklarını iddia etmişlerdir. Bu akideye [inanca] karşı, ortaya yeni bir akide daha çıktı. Bunlar her şeyde akla tâbi olarak, “Müminin mümini öldürmesi gibi, çok büyük bir günah işleyen kimse hakkında insanlar, yeryüzünde, karar veremez. Onlar hakkında, ancak Allahü teâlâ, ahirette hüküm edecektir. Onun için, bunlar ne mümin, ne de kâfirdir” dediler. Bu yeni akideye tâbi olanlara (Mutezile) adı verildi. Şiî fırkasından bir de (Galiye) [yani taşkınlar] fırkası zuhûr etti ki bunların akidesine göre, Cennet ve Cehennem dünyada bulunmaktadır. Bunlar tamamen kâfirdirler. İslamiyet ile hiçbir alakaları yoktur.

İslamiyeti içerden yıkmak isteyen ingilizler, İslam ismi altında, yeni bozuk fırkalar meydana getirdiler. Bunlar arasında, Bahâiyye ve Kadıyâniyye fırkaları şöhret buldu.

(Tasavvuf ehli): Hak yolda olan (Ehl-i sünnet fırkasından), Sufiler meydana çıktı. Bunlar felsefeye bulaşmadı. Kurân-ı Kerîmi tam anlayabilmek ve hakiki müslüman olmak için Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yalnız emir ve yasaklarına değil, her haline ve ahlakına uymalıdır dediler.

Tasavvufun gayesi, insanı (Mârifet-i ilâhiyye)ye kavuşturmaktır. Yani Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun Zâtını, yani kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Allahü teâlânın Zâtını düşünmeyiniz. Onun nimetlerini düşününüz!” buyurmuştur. Yani, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nimetleri düşünmelidir. Bir kere de, “Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hatırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri, Allah değildir” buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, sahası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlayamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakikate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlayamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, İslam dininin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, bidat ehli veya mürted olmuşlardır. Bidat ehli olanlar, kâfir değildir, müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, 72 bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kurân-ı Kerîmden anladıkları yanlış akideler, küfre sebep olmadığı için, müslümandırlar. (İslam felsefesi diye bir şey yoktur. İslamiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur) dememiz lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerine “rahime-hümullahü teâlâ” göre, İslam bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [mânâları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir.

Tavsiye Yazı: Tasavvufun gayesi nedir?

İslam ilimlerine felsefe karıştıranları reddedenlerin başında, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bulunmaktadır. Meşhur olan bir hadis-i şerifinde, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. 72’si Cehenneme gidecek, yalnız birisi kurtulacak. Bunlar benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır” buyurdu. Gelecekten haber veren bu hadis-i şerif, büyük bir mucizedir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdiği gibi oldu. İslam bilgilerine felsefeyi karıştırarak, Ashâb-ı kirâmın yolundan ayrılan 72 fırkayı ve bunların felsefelerini, Ehl-i sünnet âlimleri uzun bildirmişler, yukarıdaki hadis-i şerifin ışığı altında, bunları vesikalarla reddetmişlerdir. Bu büyük âlimlerden biri, Seyyid Şerif Cürcani’dir “rahime-hullahü teâlâ”. Tasavvufta velâyet derecesine yükselmiş olan bu derin âlim, 1413’de Şiraz’da vefât etmiştir. Şerh-i Mevakıf kitabının çok yeri bu vesikalarla doludur. Kelam ilminin en yüksek derecesinde bulunan Sadeddin-i Teftazani de “rahime-hullahü teâlâ” çok kıymetli Şerh-i Akâid kitabında, bidat felsefesini kökünden yıkmıştır. 1389’da Semerkant’ta vefât etmiştir. 1153’de Bağdat’ta vefât etmiş olan Muhammed Şihristani’nin “rahime-hullahü teâlâ” El-milel ven-nihal kitabı ise, başından sonuna kadar, bu reddiyelerle doludur. Bu Arabî kitap ve Türkçe tercümesi, tekrar tekrar bastırılmıştır. UNESCO tarafından Avrupa dillerine tercüme ve neşredilmiş, İslamiyetin aslında felsefe bulunmadığını ve İslam felsefesi sözünün doğru olmadığını bütün dünya anlamıştır.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” hem tasavvufu, hem de metafiziği incelemiş, El-münkız ve Et-tehafütü’l-felasife kitaplarında, felsefecilerin yalnız akla dayandıklarını, çok yanıldıklarını, tasavvufçuların ise, yalnız âyet-i kerimlere ve hadis-i şeriflere tâbi olarak hakiki imana ve ebedî saadete kavuştuklarını bildirmiştir. Yukarıda müslüman olduklarını bildirdiğimiz, 72 bidat ehlinin felsefelerini incelemiş, bunların yunan filozoflarının tesirleri altında kaldıklarını görmüştür. Bidat ehli denilen müslümanların akidelerinin hakikate, yani Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uygun olmadığı görülür. Bunların yunan felsefesinden almış oldukları parçalara, 21. asırda artık itibar edilmemektedir. Bidat sâhibi müslümanların akideleri birbiri ile kıyas edilecek olursa, görülür ki Allahü teâlânın birliği, büyüklüğü, her şeyin Ondan geldiği, Onun her şeye hakim, kâdir olması, İslam dininin en hakiki ve en son din olması, Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı oluşu ve Muhammed “aleyhisselâm”ın Onun son Peygamberi bulunması hususunda hepsi ittifaklıdır. Hepsi bunları bildirmektedirler. İnsanı, hristiyanlar gibi, (günahkar) değil, kudsi bir varlık sayarlar. Bunun için, 72 bidat fırkasının hepsi mümindir, müslümandır. Böyle olmakla beraber, akıl ile dini ve felsefeyi bir tutmaktadırlar. Bunun için, imanlarında farklılıklar vardır. Muhtelif felsefelere bağlı oldukları için, aralarında mânâsız ayrılıklar, mücadeleler baş göstermiştir. Bunların hangisinin haklı olduğu ancak ilim ile ve hadis-i şerifler ile karşılaştırmakla ortaya çıkar, yoksa zor kullanarak, birbirine düşman olarak, birbirini bozuk sayarak değil!

İslam âlimlerine göre, İslamiyet 5 şeye saldırmayı menetmiştir. Bunlar; 1) Can, 2) Mal, 3) Akıl, 4) Nesl, 5) Dindir. O hâlde, sırf kendi inandığı felsefe doğrudur diye, mala, cana kıyan, hiçbir nasihate ehemmiyet vermeyen, bidat sâhibi bir kimsenin, ya dini, ya da aklı yoktur.

Şimdi bidat sahiplerinin îman bilgilerine karıştırdıkları felsefelerini bir tarafa bırakarak, Kurân-ı Kerîmden seçtiğimiz ayetlerle, Allahü teâlânın hakiki müslümandan ne istediğini ve ona ne emirler verdiğini bir kere daha tetkik edelim. Çünkü, İslamiyetin aslında felsefe yoktur. 72 bidat fırkası, felsefeyi İslam dinine karıştırmış, İslamiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği Ehl-i sünnet vel cemaat fırkası ise, din bilgilerini, Ashâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslamiyet, akıl-ı selimin kabul edeceği bilgilerdir. İslam bilgilerinden birinin bile doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selim olmadığı, sakim, bozuk olduğu anlaşılır. İslam dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamaya kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akıl-ı selimi ile hareket ederse, ahlakı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona îman ihsan edeceği, İsmail Hakkı Bursevi’nin Ruhu’l-beyan tefsiri 6. cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, yunan felsefesine, ancak onları reddetmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bidat ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslam dinini doğru olarak öğrenmek ve kelam-ı ilâhîden murad-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yunus sûresi 44. âyetinde meâlen, “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. İnsanlar nefslerine zulüm ediyorlar” buyurulmuştur.

Rad sûresinin 11. âyetinde meâlen, “Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez” buyurulmuştur.

Yunus sûresi 108. âyetinde meâlen, “Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır” buyurulmuştur.

Tavsiye Yazı –> Nasıl Bir İnsan Olmalıyız?

 

Tavsiye Yazı —> İnsan Kendi Başına Doğruyu Bulabilir mi?

 

Tavsiye Kitap —> İsbatü’n-Nübüvve (İmam-ı Rabbani hazretleri)

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler