Künyesi Ebül Hafs, neseb-i şerifleri Ömer bin Hattab bin Nefyel bin Abdüluzza bin Rabah bin Abdullah bin Revah bin Adi bin Kaptır. Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine 9. dedesinde birleşir ki o da Kaptır. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallâhu anhüma” Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir derece yakındır. Zira hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık Mürrede birleşir. Mürre Kabın oğludur. Hazret-i Resûl-i ekrem hazret-i Ömerden 13 yaş büyüktür. Valideleri Halimedir. Ebû Cehlin kız kardeşidir ve Hişamın kızıdır. 32 yaşında İslama geldi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” imana geldiğinde, meşhur rivayet üzere müminler, ricalden [erkeklerden] 39 idi. Bunun ile 40 tamam oldu. O gün bu âyet-i kerime nazil oldu: (Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana yardımcı olarak Allahü teâlâ ve müminlerden sana tabi olanlar yetişir.)  [Enfal sûresi 64. âyet-i kerime meali.]

1. Menakıb:  Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyi muhterem “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere, Fâruk lakabını takmışlar idi. Sebebi o idi ki hakkı batıldan fark etti [ayırttı]. Din-i İslamı kabul etti. Din onlar ile kuvvet buldu. Fâruk lakabı almasına bir başka sebep de budur: Bir münafık ile bir yahudi, bir hususta anlaşamadı. Yahudi davayı halletmek için, Sultan-ı Enbiya hazretlerinin meclis-i şeriflerine gelmek istedi. Münafık da yahudilerin reisi Kab bin Eşrefe gitmek istedi. Sonunda, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” katına geldiler. Davayı yahudiye hüküm buyurdular. Münafık o hükme razı olmayıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzuruna davayı halletmesi için geldiler. Yahudi, macera ve davayı hazret-i Resûlullahın huzuruna varıp, Resûlullah hazretlerinin kendisine hüküm ettiğini, münafıkın ise buna razı olmadığını anlattı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o münafıktan, anlaşmazlığı sual buyurdular ki bu yahudinin anlattığı gibi midir. Münafık, evet, öyledir. Ama ben Peygamberin hükmüne razı olmayıp, geldim ki sen hüküm edesin, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Siz yerinizde durunuz. Gelip, sizin için hüküm edeceğim. Varıp, evlerinden kılıcını aldı. Geldi ve münafıkın boynunu vurdu. Buyurdu ki: Allahü teâlânın ve Resûlünün hükmüne razı olmayan kimseye ben böyle hüküm eylerim. O vakit, Cebrâil aleyhissalatü vesselâm âyet ile gelip, hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” hak ile batıl arasını ayırt etti demek olan Fâruk tesmiye olundu. [Bu lakab verildi.] Âyet-i kerime budur: (Şu kimseleri görmezmisin, sana ve senden öncekilere indirilen kitaplara inandıklarını zannederler. Muhakeme olunmak için taguta [Kab bin Eşrefe] gitmek isterler..)  [Nisa sûresi 59. âyet-i kerime meali.] Taguttan murad Kab bin Eşreftir. Keza, Tefsir-i Kadı Beydavide şu şiir yazılıdır.

İkinci sevgili Ömer-i âdil,
Batılı mahvedici, doğrunun koruyucusu.
Hakkı batıldan ayırmış idi Fâruk,
Sancağının ucu ermişti ayuka.

 

2. Menakıb:  Hazret-i Ömer’in İslama geliş sebebini anlatır: https://dinisualler.com/dort-buyuk-halifenin-menkibeleri/hazreti-omerin-islama-gelis-sebebi/

 

3. Menakıb:  Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivayet olundu. Server-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Sizden evvel olan ümmetler içinde muhaddisler vardı. Eğer içinizde de var ise, muhakkak o Ömerdir. Şarihlerden [hadis-i şerifi şerh edenlerden] Tayyipi “rahimehullah” şerh etmiştir ki muhaddisten murad mübalaga ile kalbine ilham olunan kimsedir ki Hak sübhanehü ve teâlâ tarafından ilham olunursa, Enbiya derecesinde olur. Yani sizden evvel olan ümmetler içinde Enbiya var idi. Mele-i alâ tarafından ilham olunurlar idi. Benim ümmetimde eğer böyle kimse olur ise, ki vardır, bu mertebe sahibinin evveli Ömerdir. Ümmet-i Muhammed sair ümmetlerden efdal olduğu sabittir. Diğer ümmetlerde bu sıfat ile muttasıf olan kimseler olduğuna göre, bu ümmette bulunması muhakkaktır. Benim ümmetimde var ise buyurdukları terdid için olmaz [sözü geri çevirmek için olmaz], belki tekid için ve kati olarak bildirmek içindir. Mesela, bir kimse, çok sevdiği dostu için der ki eğer benim, bir dostum var ise o da falan kimsedir. Muradı o kimsenin ziyade sadakatini beyandır [açıklamaktır]. Muradı sadakatı yok etmek değildir. Bu hadis-i şerif (Mesabih-i şerif) in sahihinden rivayet edilmiştir.

4. Menakıb:  Yine (Mesabih) de o hadis-i şerifin akabinde anlatılmıştır. Sad bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Hazret-i Resûl-i ekremin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şeriflerinde oturan, Kureyş hatunlarından birisi, yüksek ses ile konuşurken, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” gelip, içeri girmeye izin taleb etti. Hatunlar kalkıp, süratle perde arkasına çekildiler. Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” izin verilip, içeri girdi. Baktı ki hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gülüyordu. Ömer “radıyallâhu anh” dedi ki Allahü teâlâ hazretleri mübarek dişlerini güldürsün, ya Resûlallah! Neden dolayı gülersiniz. Server-i kainat hazretleri buyurdular ki bu hatunlara hayret ettim ki benim yanımda idiler. Ne vakit ki senin sesini işittiler, kaçıp, perde arkasına girdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Ya kadınlar! Beni görünce, Resûlullahın huzurunda olduğunuz hâlde, niçin korkup, kaçtınız. Onun huzurunda rahat oturup, korkmuyorsunuz! Hatunlar, perde arkasından dediler ki ya Ömer! Sen yaratılışta şiddetli ve gazaplısın. Server-i kainat buyurdular ki; (Ey Hattab oğlu! Sen sözünden feragat et! Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki şeytan yolda sana rastlasa, o yolu bırakıp, başka yola sapar, yolunu değiştirir.)  [Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kadınlar ile oturması hicab ayeti gelmeden evvel idi. Hicab ayeti gelince, kadınlar ile bir arada oturmadı.]

5. Menakıb:  Hazret-i Fahrül kevneyn [iki cihanın efendisi] ve Resûlüssekaleyn [insanların ve cinnin Peygamberi] Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün, sabah namazını kıldıktan sonra, mübarek arkasını mihraba verip, Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki: (Hiç sizden bir kimse rüya gördü mü.) Ashâbın cümlesi başlarını aşağı salıp, cevap vermediler. Sonra kendileri buyurdular ki (bu gece bir garib rüya gördüm.) Ashâb-ı güzin, rüyayı anlatın, dinleyelim diye rica ettiler. Buyurdular ki kendimi Cennette gördüm. Cennetin etrafını seyr ederken, bir büyük kasır gördüm. Yüksekliği yüz fersah yol idi. [Bir fersah 5760 metredir.] Buna göre her tarafı büyük idi. Hatırıma bu düşünce geldi ki bu ali [yüksek] makam, hangi Peygamberindir veya hangi Velinindir. Böyle düşünürken, bir kaç kimse gördüm. Yanlarına vardım, sual ettim ki bu ali [yüksek] makam, acaba Enbiyadan, hangi Nebinindir. Onlar, dediler ki hiçbir Peygamberin değildir. Belki Arap evladından bir kimsenindir. Dedim, ben, Arap evladındanım, benim olmasın. Dediler, Kureyştendir. Ben de Kureyştenim, dedim. Dediler, ümmet-i Muhammeddendir. Dedim, ben Muhammedim. Bana söyleyin ki ümmetimin hangisinindir. Dediler, Çihar yar-i güzinden Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinindir. O kasırda olan huri ve gılmanın nihayeti yoktu. Hususi olarak içlerinde, ya Ömer, sana mahsus bir huri var idi, diller şerh edemez ve vasf da edemez. Lakin senin gayretinden, asla yüzüne bakmadım, deyince, hazret-i Ömerin gözünden yaşlar akıp, ya Resûlallah! Baksaydınız ve bana da vasflarını söyleseydiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”; dergah-ı izzette ve Resûlullahın huzurunda ne büyük sultandır. Mertebesi ne yüksektir.

6. Menakıb:  Bir gün Server-i kainat ve mefhar-i mevcûdat [mevcûdatın övündüğü] “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki rüyamda ümmetim bana arz olundu. Cümlesi önümden geçip, birbir seyr ettim. Kiminin gömleği dizinde idi. Kiminin dizinden aşağı idi. Kiminin dizinden yukarı idi. Lakin Ömeri bir gömlek ile gördüm ki yerde sürünürdü. Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler ki ya Resûlallah! Nasıl tabir buyurdunuz. Buyurdular: Din-i mübin ile tabir ettim. Zira hilafetleri zamanı uzundur. Din-i İslam dünyaya yayılır.

7. Menakıb:  (Mesabih-i şerif) de sahih olarak, Abdullah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinden rivayet ile şöyle yazılıdır. Abdullah ibni Ömer der ki: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işittim. Buyurdular ki uyuduğum hâlde, bir kadeh süt ile bana geldiler. İçtim. O kadar kandım ki tokluk alâmeti tırnaklarımda görüldü. Sonra artığımı Ömer bin Hattaba “radıyallahü teâlâ anh” verdim. Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler ki ya Resûlallah! Ne ile tabir eddiniz. Buyurdular ki ilim ile tabir ettim.

8. Menakıb:  (Mesabih-i şerif) in sahih hadislerinde, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet edilir. Dedi ki Resûlullahtan işittim: Hazret-i Peygamber “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. Rüyada, kendimi, etrafı örülü kuyu yanında gördüm. Bir küçük kova var idi. O kuyudan o kova ile Allahü teâlânın dilediği kadar su çektim. Sonra İbni Kuhafe [Ebû Bekr] aldı. O da o kova ile kuyudan su çekti. Bir kova, ya iki kova çekmekte zayıflik var idi. Allahü teâlâ zayıfliğini affeder. Sonra o küçük kova, büyük kova oldu. Ona gırba derler. Sonra o kovayı bir kimse aldı. Gördüm ki bu kuvvetli ve kudretli kimse, o kova ile su çekiyor. Bu su çeken Ömer “radıyallâhu anh” idi. Ömer “radıyallâhu anh” o kadar su çekti ki kimse o kadar su çekmedi. İnsanlar o kuyu yanında bir yer yaptılar. Develer su içtikten sonra, orada çöküp, istirahat eder, sonra bir kere daha su içerler idi. (Mesabih) i  şerh eden “rahimehullahü teâlâ” beyan etmiştir ki hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine zayıf nisbet etmekten, hilafetlerinde bir naks ve taksir olduğundan dolayı değil idi. Zira hilafetlerinde o kadar ceht ve tahammül ettiler ki diğer ümmet onun tahammülünden acizdirler. O sebepten ki hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” buyurdular ki; Resûlullah hazretleri, öbür âleme göç ettikten sonra, Araplar mürted olup nifakı izhar ettiler [fitne çıkardılar]. Babam üzerine meşakkadden ve musibetten öyle şeyler indi ki eğer büyük dağlar üzerine inse idi, dağı küçültüp, dağıtırdı. Belki zayıf nisbet etmeleri, buna işarettir ki hazret-i Ömer zaman-ı şerifinde, memleket fethi fazla oldu. İslam askeri kuvvetlendi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” zaman-ı şerifinde olan fetihten fazla idi. Çünkü, Sıddıkın hilafetleri zamanı az idi. Zira iki seneden ziyade halifelik yapmıştır. Hazret-i Ömerin hilafeti on sene oldu. Bazı şarihler [şerh edenler] dediler ki hazret-i Peygamber “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (iki büyük kova) buyurdukları iki sene ve birkaç gün hilafet müddetine işarettir. (Allahü teâlâ zayıfliğini affetsin) zahiren işarettir. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” tarafından kusur meydana gelmesin. Ama Elhamdülillah; velayetlerinde kusur etmediler. Allahü teâlâ zayıfi affeder; buyurduklarının vechi bu ola ki kuyudan su çekmelerinde olan zayıflik, zamanı şeriflerinde olan irtidada (Arapların mürted olmasına) ve münafıkların çokluğuna ve zekat inkar edenlerin olmasından dolayıdır. Mağfiret ile duâ  ettiler, ta işitenler yanında muhakkak ola ki zayıflik, kendi kusuru ile olmayıp, zamanın değişikliği dolayısiyledir.

9. Menakıb:  Yine (Mesabih-i şerif) in Hasan hadislerinde İbni Ömer “radıyallâhu anhüma” hazretlerinden rivayet edilmiştir. Dediler ki hazret-i Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Hak teâlâ, doğruyu, Ömerin dili ve kalbi üzerine koymuştur).  Yani hakkın açığa çıkması ve yayılması, onun mübarek lisanları ve kalpleri üzerinde Sâbit ve orada yerleşmiş ve ondan zuhur eder. Yine o hadis-i şerifin akabinde varid olmuş ki hazret-i Ali “keremallahü vecheh” buyurdular ki Biz Ömerin söylediğinin hak olduğunu, kalplerin onun sözü ile sükun bulduğunu uzak görmezdik. Yani biz uzak sanmazdık ki hazret-i Ömer konuşur, o şeyle ki müstehaktır. Nefsler onun üzerine sükun eder. Kalpler onun üzerine mutmain olur. Hak olan, doğru olan söz, onun lisanı üzerine yerleştirlimiştir.

10. Menakıb:  Yine (Mesabih-i şerif) in Hasan hadis-i şeriflerinde, Cabir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet edilmiştir. Cabir “radıyallâhu anh” dedi ki hazret-i Ömer Ebû Bekr hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhüma” dedi ki (Ey, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sonra, insanların en hayırlısı.) Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki agah ol ya Ömer. Sen bana böyle söyledin ise, vallahi gerçektir ki Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” işittim. Buyurdular ki (Ömerden hayırlı bir kimse üzerine gün doğmamıştır.)  Yine onun devamında Ukbe bin Amirden nakledilir ki hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular; (Eğer benden sonra Peygamber gelmek ihtimali olsa idi, Ömer bin Hattab Peygamber olurdu.)

11. Menakıb:  Yine (Mesabih) in Hasan hadislerinde, Büreydeden “radıyallahü teâlâ anh” rivayet edilmiştir: Büreyde “radıyallahü teâlâ anh” haber verdi ki hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gazaya çıktılar. Gazadan salim ve ganimetler ile döndükleri vakitte, siyah renkli bir cariye gelip dedi ki ya Resûlallah! Ben nezretmiştim ki Allahü teâlâ hazretleri, eğer seni salim ve ganimetler ile geri döndürürse, senin huzurunda def’ çalayım ve teganni edeyim. Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki eğer nezretmiş isen def’ çal, eğer nezretmemiş isen çalma. O cariye başladı def’ çalmaya. O sırada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri geldiler. O cariye def’ çalmayı kesmedi. Sonra hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Yine cariye susmadı. Sonra Osman “radıyallahü teâlâ anh” geldiler. Cariye yine def’i kesmedi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldiler. Hemen cariye sükut edip, def’i yere koyup, üzerine oturdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdular: (Muhakkak şeytan senden korkar, ya Ömer. Ben otururken bu cariye def’ çaldı. Ebû Bekr geldi. Yine çaldı. O vakit ki sen geldin, def’i yere atıp, üzerine oturdu.)

12. Menakıb:  Yine (Mesabih-i şerif) in Hasan hadislerinde, Aişe-i Sıddıka “radıyallahü teâlâ anha” hazretlerinden rivayet edilmiştir. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri oturmuştu. Bir gürültü ve çocukların seslerini işittik. Hazret-i Resûl-i ekrem kalktı. Baktı ki habeşiler raks ederler. Uşaklar etrafında seyr ederler. Bana dedi ki ya Aişe! Gel seyr eyle. Ben de vardım. Çenemi hazret-i Peygamberin omuzu üzerine koyup, mübarek omuzu ile mübarek başının arasından seyr etmeye başladım. Bir müddet sonra, bana buyurdular ki doymadın mı. Hayır, doymadım, dedim. Muradım bu idi ki daha göreyim. Resûlün yanında ne miktar kıymetim vardır, bileyim. O sırada hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çıka geldi. Hemen halk habeşilerin etrafından dağıldılar. Hazret-i Peygamber “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Muhakkak görürüm ki cinnin ve insanın şeytanları Ömerden kaçarlar.)  Aişe-i Sıddıka buyurdular ki ben de geri döndüm.

13. Menakıb:  (Mealimüttenzil)  kitabının sahibi, imam-ı Begavi “rahmetullahi teâlâ aleyh” sûre-i Enfalde, meal-i şerifi (Hiçbir Peygamberini yer yüzünde …..)  olan 67. âyet-i kerimesinin tefsirinde, Ameşten, o da Amr bin Mürreden, o Ebû Ubeydeden, o Abdullah bin Mesuttan bildirmişlerdir. Abdullah ibni Mesut “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki o vakit ki Bedr günü oldu. Esirler de beraberlerinde olarak geri dönüldü. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bu esirler hakkında ne dersiniz!). Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki ya Resûlallah, bunlar kavmindir ve ehlindir. Bunları koruma altına alıp, temkinli davranalım. Ümit ederim ki Allahü teâlâ hazretleri, onlara tövbe nasip eyler. Onlardan fidye al. Bize de, küffar üzerine kuvvet olur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki ya Resûlallah! Bunlar seni tekzib ettiler, yalanladılar. Seni ihrac ettiler. Getir, bunların boyunlarını vuralım. Aliyye buyur, kardeşi Ukaylın boynunu vursun. Hazret-i Hamzaya buyur, kardeşi Abbasın boynunu vursun. Bana buyur, falan kimsenin boynunu vurayım, diye kendi soyundan bir kimseyi söyledi. Çünkü, bunlar kâfirlerin reisleridir, dedi. Abdullah bin Ebû Revaha “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki ya Resûlallah! Odunu çok bir dere bulalım. Bunların tamamını o dereye koyup, sonra bir ateş yakalım. Ateşte yansınlar. Abbas ona dedi ki rahmetini iyice kestin. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri sükut etti. Onlara cevap vermeyip, Hane-i şerife gittiler. Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ayrı ayrı olup bir fırka dediler ki Ebû Bekr kavline uyarız. Sonra Server-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Beyt-i şerifinden çıkıp, buyurdu ki Hak Sübhanehü ve teâlâ bazı kişilerin kalbini yumuşak kılar. Hatta yağdan dahi yumuşak olur. Bazı kişilerin kalbini katı eyler. Hatta taştan da katı olur. Muhakkak ya Eba Bekr, senin mislin İbrahim aleyhisselâm mislidir ki [benzeridir ki], onun hakkında Allahü teâlâ, İbrahim sûresi 36. âyet-i kerimesinde meâlen, (Bana tabi olan, benim dinimdendir, karşı gelen için, ya Rabbi sen gafurürrahimsin!)  buyurdu. Ve ya Eba Bekr! Senin mislin hazret-i İsa aleyhisselâma benzer ki [yani sen ona benzersin ki], Allahü teâlâ, Mâide sûresi 120. âyet-i kerimesinde meâlen, (Onlara azap edersen, senin kullarındır. Eğer affedersen, aziz ve hakim olan sensin)  buyurdu. Ömere “radıyallâhu anh” buyurdu, ya Ömer! Senin benzerin Musa aleyhisselâmdır. [Yani Ona benzersin]. (Ya Rabbi! Kâfirlerin mallarının şeklini değiştir. Şiddetli azâbı göremeden, imana gelmiyecek şekilde, kalplerini bağla, katı et!)  [Yünus sûresi 88. âyet-i kerime meali.] ve hazret-i Nuh aleyhisselâma benzersin ki; (Ya Rabbi! Yeryüzünde, kâfirlerden dolaşan hiç kimseyi bırakma.)  [Nuh sûresi 26. âyet-i kerime meali.] buyuruldu. Sonra, hazret-i Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Bugün bu esirlerden ya fidye alınacak, ya öldürülecekler).

Abdullah bin Mesut “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki Süheyl bin Beyda hariç olsun. Zira ben onu işittim ki İslamı zikir ederdi. Hazret-i Resûl-i ekrem sustular. Ben öyle korktum ki öyle hiç korktuğumu hatırlamıyorum. Gökten başıma taş düştü zannettim. O gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Süheyl bin Beyda hariç buyurdular, ferahladım. İbni Mesut, İbni Abbastan rivayet eder. Ömer bin Hattab dedi ki Hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekrin söylediğine meyl etti, benim söylediğime meyl etmedi. O gün geçti. Ertesi gün oldu. Geldim, gördüm ki Resûlullah ve Ebû Bekr, oturmuşlar, ağlaşırlar. Dedim ya Resûlallah, bana haber verin, Ebû Bekr ile beraber, niçin ağlarsınız. Ağlamak icap eden bir hal var ise, ben de ağlayayım. Eğer ağlanacak bir durum yok ise, sizin ağlamanız için ağlayayım. Resûlullah hazretleri buyurdular ki (Ashâbım için ağlıyorum. Mal karşılığında esirleri bıraktıkları için, onlara gelen azap bana gösterildi. Şu ağaçtan daha yakîn oldu)  buyurarak, kendilerine yakın bir ağaca işaret ettiler. Allahü teâlâ hazretleri; meal-i şerifi (Esirleri öldürmekte acele etmek lazım iken, siz dünya malı için fidye almayı tercih eddiniz. Halbuki Allahü teâlâ sizin, kâfirleri kahr etmenizi, İslam dinine yardım etmenizi istemektedir. Allahü teâlâ aziz ve hakimdir.) olan Enfal sûresi 67. âyet-i kerimesini gönderdi. Her bir esire fidye olarak 40 vekiye aldılar. Her bir vekiye 40 dirhemdir. İbni Abbas “radıyallâhu anh” buyurdu: Müşrikleri katl etmekle ilgili emir Bedr gününde oldu. Müslümanlar o günde az idi. Vakita ki müslümanlar çok oldu ve saltanatları şiddetlendi [güçlendi]. Hak teâlâ meal-i şerifi (…. muharebe sona erince, ya karşılıksız veya fidye ile salıverin….) olan, Muhammed sûresi 4. âyet-i kerimesini inzal buyurup, Allahü teâlâ Peygamberini ve müminleri esir emrinde muhayer bıraktı. İsterlerse katl ederler, isterlerse köle ve cariye ederler. İsterler ise azad edeler. İsterler ise fidye alırlar.

Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” buyurdular ki önceki Peygamberlere ve ümmetleri üzerine ganimet haram idi. Ne zaman ki ganimetten bir şey ellerine geçerse, kurban için toplarlardı. Semadan bir ateş inip, onu yutardı. Bedr günü oldukta, müminler, ganimeti hemen aldıkları gibi fidyeyi de aldılar. Hak sübhanehü ve teâlâ bu ayeti kerimeyi inzal buyurdu. (Yani eğer Allahü teâlâ hazretlerinden ganimet malının helal olacağı levh-i mahfuzda yazılmasa idi, emrolunmadan aldığınız fidyeler için elbette büyük azap size erişti.)  [Enfal sûresi 68. âyet-i kerimesi meali.]

Hasan ve Mücahit ve Sad bin Cabir demişlerdir ki Allahü tebareke ve teâlâdan hüküm gelmeden kimseye azap olmaz. Bedr muharebesinde hazır olanlar ve Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” onlardandır. Hüdadan emrolunmazdan evvel, fidye aldığınız için, size büyük azap erişirdi, denilmiştir. İbni İshak dedi ki Bedr gazasına hazır olan müminlerin hepsi esirlerden fidye almayı hoş gördü. Sadece Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine esirleri katl etmeyi teklif ettiler. Sad bin Muaz “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki ya Resûlallah, esirleri katl etmek bana katl etmemekten daha iyi geliyor. Onun için, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki (Eğer semadan azap nazil olsaydı, Ömer bin Hattab ve Sad bin Muazdan başka kimse o beladan necat bulmazdı “radıyallahü teâlâ anhüma”).

14. Menakıb:  Yine (Mealimüttenzil) de sûre-i Bakarada; meal-i şerifi (Oruç gecesi, hanımlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı)  olan 185. âyet-i kerimenin tefsirinde nakledilmiştir. Tefsir âlimleri dediler ki İslamın ilk devrinde, iftar ettikten sonra, yemek ve içmek akşam ile yatsı arası veya uyuyana kadar helal olurdu. Yatsı namazını kıldıktan veya uyuduktan sonra yemek, içmek ve cima, ertesi günü akşama kadar haram olurdu. Bir gece hazret-i Ömer, yatsıyı kıldıktan sonra, tahammül edemeyip, ehline muvakaa etti [onun ile cima yaptı]. Guslettikten sonra, pişman olup ağladı. Nefsini levm etti [payladı]. Ertesi sabah, Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzuruna gelip, dedi ki; Ya Resûlallah! Ben bir hata için, nefsimden Hak Sübhanehü ve teâlâya itiraz ettim. Ben bu gece yatsıyı kıldıktan sonra, hanımımın yanına geldiğimde bir güzel koku hissettim. Nefsim bunu güzel ve sevimli gösterdi. Ehlimle yakîn oldum. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Ya Ömer! Sen bu şekil amele lâyık değil idin.) Hemen sahabe-i güzin içinden birkaç kişi de kalkıp, Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” itiraf ettiği gibi itiraf ettiler. Sonra, hazret-i Ömerin ve Sahabe-i güzinin hakkında yukarıda zikir olunan âyet-i kerime nazil oldu.

15. Menakıb:  Yine (Mealimüttenzil) de, Tahrim sûresinde, meal-i şerifleri (Eğer ikiniz de Allaha tövbe ederseniz [Aişe ve Hafsa], ne güzel…) (Olur ki onun Rabbi, yerinize sizden daha hayırlı zevceler verir….)  olan 4 ve 5. âyet-i kerimelerinin inme sebebi beyanında haber verilmiştir. İsmail bin Abdülkahir raviler vasıtası ile Abdullah bin Abbastan “radıyallahü teâlâ anh”, o da Ömer bin Hattab hazretlerinden rivayet ettiler. Bir vakit, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, ezvac-ı tahirattan ayrılmak istediler. Bu hadis-i şerif tevilli zikir olundu. Sonunda hazret-i Ömer buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerine vardım. Dedim, ya Resûlallah! Eğer hanımlarınızı boşar iseniz, sizin için sıkıntı olmaz. Eğer sen onlara talak vermiş isen, muhakkak Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri seninledir. Hak sübhanehü ve teâlâ hazretlerine hamd ederim ki onlarla öyle bir kelam ile konuşurum ki Allahü teâlâ benim söylediğim kavli tasdik eder. Bu âyet-i kerime nazil oldu. [Tahrim sûresi 4 ve 5. âyet-i kerimeler.]

16. Menakıb:  Bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” biryerde oturup, mübarek hırka-i şerifini yamarken, arkası açık kaldı. Arkasına, Allahü teâlânın emri ile bir miktar güneş tesir etti. Bir miktar kalp-i şerifleri incindi. Güneşe dikkat ile baktı. Allahü teâlânın emri ile güneş kapkara oldu. Âlem karanlık oldu. Derhal Cebrâil aleyhisselâm, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gelip, dedi ki: Ya Resûlallah! Hak sübhanehü ve teâlâ sana selam eder. Ve buyurur ki Ömere emredesin ki güneşe şefkat nazarı ile baksın. Yoksa güneş, kıyamete dek, bu hal üzere kalır, dedi. Hazret-i Muhammed-il Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ömeri huzur-ı şeriflerine çağırdı. Buyurdu ki ya Ömer! Allahü teâlâ emir buyurdu ki Ömer, güneşe şefkat nazarı ile nazar etsin. Yoksa, kıyamete kadar güneş böyle kalır. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” şerefli emirlerine uyarak, güneşe şefkat nazarı ile baktı. Allahü teâlânın izini ile güneş evvelki gibi münevver oldu. Var bundan kıyas et ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ne büyük sultan imiş.

17. Menakıb:  Ebul Muin Nesefi “rahmetullâhi aleyh” (Temhid)  adındaki risalesinde beyan etmiştir. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vefatı yaklaştı. Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu ki; Söylediklerimi yaz. Osman “radıyallâhu anh” ne yazayım, dedi. Buyurdular ki; (Yazın, Bismillahirrahmanirrahim. Bu Allahü teâlânın Resûlünün halifesi Ebû Bekrin, dünyadaki son günü, ahiretteki ilk gününün vasiyetidir. Ben Ömer bin Hattabı halife seçtim. Ona itaat edin. Öyle zannediyorum ki adalet eder. Yanılmışsam gaybı ancak Allahü teâlâ bilir.) Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin hepsi hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilafetine razı oldular. Hususi olarak hazret-i Ali “radıyallâhu anh” razı oldu. Seve seve önce biat etti. Zira Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmiş idi. Buyurdular ki: Benden sonra iktida edin [tabi olun] o kimselere ki onlar Ebû Bekr ile Ömerdir “radıyallâhu anhüm”.

18. Menakıb:  Âlimler ittifak etmişlerdir. Hazret-i Ömerden “radıyallâhu anh” evvel ve sonra, dünyada kimseye hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dirliği gibi [idaresi gibi] dirlik verilmedi. Kimse onun yoluna varamadı. Hilafette hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şöyle idi. Dicle nehri kenarında koyun güden çobanın, bir koyunu zayi olsa, korkarım ki onu Allahü teâlâ hazretleri niçin çobanın koyunlarını gözetmedin diye benden sorar, der idi. Rivayet olunur ki bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” öğle sıcağında kendi soyunup, sadaka develerini bağlıyordu. Dediler, ya Emir-el-müminin! Niçin sen kendin zahmet çekersin. Bir kişiye buyurun, o bağlasa, olmaz mı. Buyurdu ki bunlar fakirlerin hakkıdır. Çünkü, Allahü teâlâ beni bunlara çoban etti. Fakirlerin işlerini kendim görmem lazımdır. Zira ahirette benden sorarlar. Bir kişi dedi, ya Emir-el-müminin! Sana yakîn olanların işlerini sen kendin görürsün. Uzak olanların işini nasıl görürsün. Buyurdu ki inşaallahü teâlâ bir sene gezeceğim. Nice gücü yetmez, fakir ve hastalar vardır. Kendim onların kapılarına varıp, ihtiyaçlarını göreceğim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” her yere bir emir veya Âmir gönderirdi. Ona bir vasiyetname verirdi. Ne yapmaları icap ettiğini bildirirdi. Der idi ki eğer dediğimden dışarı çıkarsanız, ben senden bizarım. Bir kağıt da o tarafın reayasına [ahalisine] gönderirdi. Eğer bu kişi benim dediğim yerde emirlerime uyar ise, emrine muti olunuz. Eğer uymaz ise muti olmayınız.

Abdurrahman bin Avf der ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geceleri şehri gezer, kontrol ederdi. Bir gece benim evime geldi. Ya Abdurrahman, bu gece şehrin kenarına bir kervan geldi. Korkarım ki eşyaları kaybolur. Gel, gidip, bu gece onları bekleyelim, dedi. Vardık, sabah oluncaya kadar onları bekledik. Ramazan-ı şerifte teravih namazını cemaat ile kılmak, hazret-i Ömerden kaldı. Eslemiyi beytül-mala emin tayin etmişti. Bir gün Eslemiden sordular ki hiç hazret-i Ömerin beytül-maldan herhangi bir şey aldığı oldu mu. Dedi ki eğer, ehl ve ıyalinin nafakaya ihtiyacı olursa, beytül-maldan ödünç alırdı. Eline mal geçince, yine yerine koyardı. Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh”, kuru arpa ekmeyi yemek adeti idi. Kalın kumaştan gömlek giyerdi. Birçok gazalar yaptı. O kadar velayetler feth etti ki o kadar mal ve menal onun katına geldi ki kimseye o kadar gelmedi. Arap ve acem ve rum beğleri ikramlar edip, hükmüne baş eğdiler. O kadar şehir imaret etti ki had ve hesabı yoktu. Meşrık ve magrib arası, ta Ceyhuna ve Azerbaycan, Horasan derbendine ve Aman, Kirman, Mısır, Şam ve Ruma varıncaya kadar; bütün beldeler onun hükmüne baş eğdi. Hatta, rivayet olundu ki hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” zaman-ı şeriflerinde, 8.000 camii şerifte cuma kılmak müyesser olmuştur. Büyük gazalar yapmıştır. Bu kadar memleketleri feth eylemek, ezelde ona takdir olmuştur. Her nereye asker gönderse, mensur ve muzaffer olup salimen, ganimetler ile geriye dönmüşlerdir. Ordusu hiç mağlub olmamıştır. Tedbirli ve tedarikli ve adaletli idi. Hilafeti zamanında yemesi ve içmesi hiç değişmedi, fazlalaşmadı. Hiçbir zaman hatırlarına kibr gelmedi, büyüklenmedi. Sonu pişmanlık, üzüntü olacak iş yapmadı. Bunlar (Taberi tarihi) nden alınmıştır.

19. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” hilafet makamına geçtikten sonra, kızı hazret-i Hafsa “radıyallâhu anha” ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ezvac-ı mutahheralarındandır, muhterem babalarını görmeye vardılar. Mübarek yüzlerini gördükte, üzerinde olan hırkanın on iki yerde yaması var. Hatta yamanın ikisi deriden idi. Hafsa, babasını bu hırka ile görüp, hatır-ı şerifleri mahzun olup dedi ki ey devletlim ve gözüm nuru babam. Bu hırkayı bir fakire verseniz. Kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, caiz olmaz mı? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki kızım, sen Fahr-i âlem hazretlerinin helali idin. Sen ona bizden yakîn idin. Bilmez misin ki Server-i âlem bu dünyayı deniden [alçak dünyadan] neler çekmiştir. Ne mertebe sakınmıştır. Dünyayı hor ve zelil edip, emri altına almıştır. Ahirete teşrif ettikte, bana vasiyet edip, (Ya Ömer, kıyamet gününde, benim ile ve Ebû Bekr ile buluşmak istersen, yolumuzdan ayrılma) diye buyurmadı mı?

20. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, hazret-i Numanı “radıyallahü teâlâ anh” serdar yapıp, acem diyarına gönderdi. Nihavend ile Hemedanı feth ettiler. Bir mecusi acem, Mugirenin elinde esir iken, koynundan bir kutu çıkarıp, dedi ki babam bana bu kutuyu verdiği zamanda, vasiyet etmiştir ki padişah olduğun vakit bunu açasın. Ben şimdiden sonra padişah olacak değilim, deyip, kutuyu Mugire hazretlerine teslim etti. Mugire “radıyallahü teâlâ anh”da, kutuyu eline alıp, bütün İslam askeri içinde açıp, gördüler ki içi çok kıymetli mücevher ile doludur. Hepsi dediler ki bu kutu ceng ile alınmamıştır. Yine bunu aynı şekilde, Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderelim. O kutuyu bir kutu içine koyup ve mühürleyip, hazret-i Ömere gönderdiler. Hazret-i Ömer de kutuyu Ashâb-ı güzin arasında açıp, gördükten sonra, götüren kimseye, bu da gazilerin hakkıdır. Satsınlar, akçesini, gazilere taksim etsinler diye emretti. Sonra o kutuyu yine İslam askeri içine gönderip, etraftan gelen zenginler toplanıp, satın aldılar. 30.000 kişinin her birine onarbin akçe düştü. Hususan, önce mağlub ettikleri askerin malından beytülmal için 5’te 1 ayrıldıktan sonra, adam başına altmış bin akçe hisse düşmüş idi. Altından ve gümüşten gayri çok mal ve ganimet elegeçmiş idi. Bu gazalarda tahsil olunan mal ve ganimetlerden, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir habbesini kabul etmezdi. Cümlesini fakirlere ve gazilere sarf ederdi. (Taberi tarihi) nden alınmıştır.

21. Menakıb:  Yine Taberi tarihinden alınmıştır. Hicretin 23. senesi idi. Bir gün Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bir aşıretin zulmünden şikayet ettiler. İran tarafında bir aşıret vardır. Sanatları haramiliktir. Müslümanların yollarını basarlar. Mallarını alırlar. İmana gelmezler. Müslümanlara karışmazlar. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” Mesleme bin Kaysı onların üzerine gönderdi. Mesleme asker ile varıp, onları dine davet etti. Kabul etmediler. Cizye verin dedi, kabul etmediler. Ceng ettiler. Mesleme onların erkeklerini kırdı. Kadınlarını esir aldı. Mesleme ganimet malının 5’te 1’ini beytülmal için ayırttı. Bir kutu ile kıymetli taşlar eline geçmişti. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine, 5’te 1 mal ile o kutuyu, müslümanların rızası ile armağan gönderdi. O gönderdiği kişi rivayet eder ki Medine-i münevvereye geldim. Gördüm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yemekler pişirip, mescitte fukaraya yedirirdi. Zira adet-i şerifesi bu idi ki beytülmaldan fakirler için günde bir deve kesip, pişirip, yedirirdi. Yemek yenirken, kendisi mübarek eline bir asa alıp, ayağı üzerine durup, yiyenleri gözetirdi. Ekmek ve aş lazım oldukça, götürüp verirdi. O kişi der ki hazret-i Ömer’i bu hizmeti yaparken gördüm. Sabredip, bekledim. Hazret-i Ömer işini bitirip, evlerine geldiler. Ben de arkasından vardım. Bana, içeri girin dedi. İçeri girdim. Hazret-i Ömerin hatunu ki Ümmü Gülsümdür. Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” kızıdır. Hazret-i Fâtımadan olmuştur. Gördüm ki üzerinde bir eskimiş fistan giymiş, oturur. Evinin içinde, baktım, bir eskimiş kilim, iki yastıktan gayri nesne görmedim. O yastıklar da hurma lifinden idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kilim üzerine oturup, yastığı benim altıma verdi. Oturdum. Sonra, Ümmü Gülsüme, hiç bizim için yemek pışırdin mi, dedi. Dedi ki ya Emir-el müminin, yalnızlık sebebi ile bugün yemek pışıremedim. Kalkıp, bir çanağa bir miktar zeytinyağı koyup, içine biraz tuz koydu. Bir parça arpa ekmeyini hazret-i Ömerin önüne getirdi. Ben de hazret-i Ömerin hatırı için beraber yedim. Ondan sonra, o hediye kutusunu çıkarıp, hazret-i Ömerin önüne koydum. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu nedir, dedi. Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Müslümanlar da hisselerinden geçtiler. Hepsinin rızası ile bunu sana armayan gönderdiler, dedim.. Hazret-i Ömer onu gördükte, mübarek iki ellerini dizi üzerine koyup, ağladı ve dedi ki: Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretleri Ömere bu kadar nesneler verdi. Ömerin gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı, dersin. Yürü bu kutuyu Meslemeye götür ve de ki bir daha bunun gibi iş yapmasın. Müslümanların nasibini kimseye göndermesin. Bu cevahirleri satsın, müslümanlara dağıtsın. Çabuk git. Eğer dağılmış iseler, Meslemeye bir iş ederim ki müslümanlara ibret olur. O kimse dedi, ya Ömer tecil eyle. Emir buyurursan, benim bineceğim yok. Ben gidinceye kadar geç olur. Buyurdu, sadaka develerden iki deve getirdiler. Bana verdi. Buyurdu, bu develere nöbetle binip, oraya varınca, senden daha müstehak ve daha fakir bir kişi bulup, bu develeri ona ver. O kişi dedi: Gecikmiş olarak Medineden çıkıp, o makama eriştim. Kutuyu Meslemeye verdim. Durumu söyledim. Mesleme de o cevherleri 30.000 altına satıp, orada bulunan gazilere bölüştürdü.

22. Menakıb:  Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” zaman-ı şeriflerinde, Şam şehri civarında, bir kaleyı muhasara ettiler. Allahü teâlânın hikmeti öğle vakti yaklaştı. Feth müyesser olmadı. Hazret-i Ömer gazapa gelip, İslam askerinin hepsini huzuruna çağırıp, bu ana kadar kalenın feth olunamamasının sebebi nedir. Kâfirler kimlerdir ki İslam askerine karşı koyarlar. Aranızda zahiren bir hata sadır olmuş kimse olmasa, bu kadar dayanamazdı, diye şiddetli azarladı. Ashâb-ı tahire varıp, her birisi tövbe ve istiğfar ile meşgul oldular. O esnada Ashâb-ı güzinden birisi ağlayarak, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzurlarına gelip, dedi ki ya Emir-el-müminin, bu gece teheccüde kalktığım vakit, karanlık olduğundan, misvakımı arayıp, bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Var ise benim hatamdandır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki tövbe ve istiğfara devam eyle. Bir saat geçmeden kale feth oldu.

Şimdi, ey mümin kardeşlerim. İslam askerine lazım olan budur ki doğru yoldan dışarı bir adım atmazlar. Böylece, vardıkları yerlerde yüz aklıklar edip, fethler müyesser olur. Yoksa cevr ve zulüm ne dünyaya ve ne ahirete yarar. Zalimler dünyada ve ahirette perişanlıktan kurtulamazlar. Hatta nice muteber kitaplarda meşayih-i ızam rivayet buyurmuşlardır: Bir asker zulüm üzerine olsa, Allahü tebareke ve teâlâ, muharebe safında, düşmanla karşılaşınca, o zalim askerin kalbine vehim ve korku verip, düşman üzerine galebe etmeden firar eder. Ceng etmeye asla iktidarı olmaz. Bazı meşayih rivayet etmiştir ki zulüm muharebe mahallinde, bir kerih şekle girip, hemen muharebeye başlanınca, zâlimlerin gözlerine korkulu görünüp, savaşmaya mecalleri kalmayıp, firara başlarlar. Allahü teâlâ alimdir. Böyle haller çok olmuş, tecrübe olunmuştur. Allahü teâlâ nefslerimizin şerrinden, çirkin işleri yapmaktan hepimizi muhafaza buyursun.

23. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, hilafeti zamanında, rum padişahına adam gönderip, dine davet etti. Rum padişahı da kıymetli hediyeler ile elçi gönderdi. Elçi Medine-i münevvereye geldi. Hediyesini alıp, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile buluşulduğu mahalde, hazret-i Ömer, bir kadıncağızın duvarını yapıyor idi. O hâlde iken, haber verdiler ki rum padişahının elçisi geldi. Emriniz nedir. Buyurdular ki söyleyin, gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir yerde otursanız, olmaz mı, dediler. Razı olmadı. Ne yapsınlar. Elçiyi çağırıp, hazret-i Ömer ile buluşturdular. Elçi, hazret-i Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki Arap padişahı bu mudur. Eğer böyle olduğunu bilseydim, gelmezdim. Rum padişahı da beni buraya göndermezdi. Hazret-i Ömer iki mübarek parmaklarıyla işaret edip, buyurdular ki eğer göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım. Tarih yazdılar ki meyer hazret-i Ömer böyle işaret ettiği gibi, rum padişahı oturduğu yerde iki balçıklı parmak gelip, iki gözünü çıkardı. Hatta parmaklarının balçığı iki gözünün üzerinde yapışıp kaldı. Her ne kadar uğraştılar ise de, gidermek mümkün olmadı. Bir zamandan sonra elçi, izin alıp, rum padişahına geldiğinde, gördü ki iki gözü de ama olmuş. Sebebini sual etti. Ahvali anlattılar. Taaccüb edip, o da hazret-i Ömer ile geçen ahvali bunlara bildirdi. Bazı rivayetlerde, rum padişahının elçisi geldiği vakit, Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” yanında otururlar idi. Hazret-i Ömer, hurma lifinden bir gömlek giymiş, 9 yerinden yamanmış idi. Acaba, sultanım, mübarek arkanıza bir kaftan alsanız caiz olmaz mı, dediklerinde, hemen hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” gazapa gelip, dedi ki: Daha bu itibar görmek arzusundan kurtulmadınız mı. Din-i İslamda kudreti böyle mi fehm eddiniz. Bize din-i İslamın şerefi yetmez mi. Din-i İslamdan efdal ve eşref bir nesne varmıdır ki ona itibar edersiniz. Bu saadet ve bu devlet ki Hak sübhanehü ve teâlâ hazretleri bize ihsan eylemiştir. Kime müyesser olmuştur ki din-i İslam tacını başımıza koydu. Şer’ı şerifi Muhammedi elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i şehâdet ile münevver etti. Allah, Allah! Din-i İslam kadrini bilmemişsiniz. Ancak kendinizi halka libas ile mi göstermek istersiniz. O şekilde gazapa geldi ki belki kimse öyle gazapa gelmemiştir. Söyleyenler pişman olup artık, cevaba kadir olmayıp, başlarını aşağıya eğip, sükut ettiler. Şimdi, bizim sultanlarımız bu hal ile dünyada geçinip, asla itibar etmeyince, bize de lâyık olan budur ki onların yolunu gözetip, kıyamet gününde, Allahü teâlânın huzuruna ve Habîbullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzuruna vardıkta mahçup olmayalım.

24. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, bir gün mescitte oturuyordu. Rum kayserinin elçisi geldi. Bazı hediye ve bir doğan, bir tazı, bir şişe zehr de getirdi. Dedi ki ya halife. Bu tazı öyle bir tazıdır ki her nereye salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu doğan da bir doğandır ki hangi kuşa salarsanız, hiç aman vermeyip, alır. Asla bir kuş pençesinden halas olmaz (kurtulamaz). Bu şişe içinde olan zehr, öyle bir zehrdir ki bir katresini insana içirseler, o anda ölür, bunun ilacı olmaz. [Yani o kişi kurtulamaz]. Tuhaf nesne olup padişahlar hazinesinde bulunması lazımdır ve layıktır diye, rum sultanı kayser göndermiştir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki kuş nedir ki insan onunla meşgul olup ondan ne fayda hâsıl eder. Ehl-i hallolan onu eline alıp, amellerini boşa çıkarmaz, deyip, bağlarını çıkarıp, sahraya salıverdi. Kelb [köpek] nedir ki insan ona talib ve ragıb olup o mekruhu evine koysun ve ardınca gezip, yürüsün. Onun da zincirlerini alıp, azad eyleyip, serbest bıraktı. Ondan sonra o içinde zehr olan şişeyi mübarek eline alıp, dedi ki benim dünyada nefsimden büyük düşmanım yoktur. O zehri (Bismillahirrahmanirrahim) deyip, tamamını içti. Elçi bu hâli görünce, şaşırıp, mescid kapısında durdu. Bir zamandan sonra gelip, hazret-i Ömere baktı. Gördü ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” evvelki gibi devlet ve saadetle, sıhhat ve selamette oturur. Hemen yerinden kalkıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ayaklarına yüzünü ve gözünü sürüp dedi ki ya halife, bana imanı anlat. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” elçiye kelime-i şehâdet telkin etti ve elçi, müslüman oldu. Ondan sonra elçi, rum kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü Ömerin “radıyallâhu anh” hizmetinde geçirdi.

25. Menakıb:  Hazret-i Mevlana Abdurrahmân Caminin ”kuddise sirruh” (Şevahid-ün Nübüvve)  adlı kitabından acemilere kolaylık olmak için tercüme olunmuştur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, Ashâb-ı Güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden birisini serdar (komutan) tayin edip, İslam askeri ile gazaya göndermişti. Askerler gittikten sonra, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oturduğu yerde, üç kere sesli olarak lebbeyk dedi. Hiçbir kimse bunun sırrına vakıf olmayıp, sormaya da kimse cesaret edemedi. Zira Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok fazla şanlı idi. Kimse teklifsiz huzurlarında söz söyleyemezdi. Bu halin olduğu günün tarihini yazdılar. Görelim bunun aslı nedir, dediler. Bir zaman sonra o serdar ve askerleri, nice fethler yapıp, salimen ve ganimetler ile geri geldiler. Serdar, hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” sefer ahvalini bir bir anlattı. Hazret-i Ömer buyurdu ki; ya o yiğidin hâli ne oldu, dedi. O da, dedi ki Allahü teâlâ hazretlerine malumdur, ya Ömer! Kasıt ile olmadı. Soyunup, suya girdi. Meyer o su gayet soğuk olup takat getiremeyip, üç kere; ya Ömer diye bağırdı ve ruhunu teslim etti. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, benden sonra adet olmayacağını bilsem, seni katl ederdim. Ama var, o yiğidin evladına akça borcunu ver, yani diyetini öde, diye tenbih etti. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu mertebe âdil idi. Askerin ahvaline çok fazla alaka gösterirdi. Hatta o yiğidin vefat ettiği yer bir aylık yol idi. Bu uzaklıktaki yoldan çağırdığı gibi, Medine-i münevverede, izzet ve saadet ile oturduğu yerde, o yiğidin bağırmasını işitip, üç kere “lebbeyk” demesinin sebebi bu idi.

26. Menakıb:  Veddin sûresinin tefsirinde yazılmıştır ki Meşrık tarafında bir yer var idi. Adına Bahreyn derlerdi. Orada yılda bir kere ejderha çıkardı. Cabilka şehrine gelip, ona her sene bir oğlan verirlerdi. Onu yiyip, ondan sonra geri döner giderdi. Bir sene bir fakir kimseye nöbet geldi. O biçarenin de bir oğlu var idi. Ejderhanın gelme vakti de yaklaşmıştı. O fakirin oğlunu verecekler, ejderha yiyecekti. O fakir müthiş ızdırabda iken, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” mübarek hanelerine vardı. Ciğerini dağlayıp, gözyaşları dökerek dedi ki ya emir-el-müminin, ya halife-i ru-i zemin! Reva mıdır [uygun mudur], senin saadetli zamanında, benim gibi bir miskin ızdırabda olsun. Senin yanında iken, ben zahmet çekeyim, uygun mudur? Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” buyurdular ki sebebi nedir, bize haber ver. O derdli adam dedi: Ya Emir-el-müminin. Ben Cabilka şehrinden gelirim. Senede bir kere Cabilka şehrimize bir ejderha gelir. Bir evden bir oğlan verirler. Ejderha o oğlanı yutar. Ondan sonra geri dönüp, gider. Ertesi sene bir daha gelir. Bu sene nöbet ben fakire geldi. Benim bir tek oğlum var. Başka yoktur. Benim derdim budur deyip, feryat, figan etti. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mübarek eline kalem alıp, bir kağıta yazdı. Dedi ki ey ejderha! Şimdiden sonra sen o şehre artık gelip, oğlan almayacaksın. Eğer gelecek olur isen, Allahü teâlânın Habîbi ve Resûlü Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hakkı için, oraya gelip, seni ateşe atıp ve vücudunu dünyadan yok ederim. O yazdığını, o fakirin eline verdi. Fakir, Cabilka şehrine gidip, şehrin ahalisine haber verdi. Hepsi sevindiler. O kağıtı alıp, ejderhanın yolu üzerine koyup, gözettiler. O ejderha da gelip, o yol üzerinde o kağıtı gördüğü gibi, yüzüne ve gözüne sürüp, öpüp, başı üzerine koyup, o an geri döndü. Artık o şehre gelip, oğlan istemedi. Hak Sübhanehü ve teâlânın kudreti ile ve Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn hazretlerinin mucizesi ve hazret-i Ömer’in “radıyallahü teâlâ anh” kerameti ile bu şehir halkı, bunun gibi ejderhanın şerrinden halas oldular [kurtuldular].

27. Menakıb:  (Şevahid-ün nübüvve) de beyan olunmuştur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zaman-ı şeriflerinde, Amr ibni As “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, Mısır üzerine gönderdi. Mısır’ı fethetti. Amr ibni As’ı Mısr’a hakim (Vâli) tayin etti. Bir kaç aydan sonra, Mısır ahalisi Amr ibni As hazretlerinin huzuruna vardılar. Dediler, bu Nil ırmağının bir adeti vardır ki onsuz taşmaz ve suyu kesilir. Amr ibni As dedi ki o adet nedir. Dediler ki adeti odur ki üzerimizde olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocuğu buluruz. Anasını ve babasını mal ile razı ederiz. O kızı nefis elbiseler ile süsleyip, Nil ırmağına bırakırız. Amr ibni As “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitip, bu bir yaramaz iştir. İslamda böyle bir iş olmaması lazımdır. Muhakkak İslam, bütün kötü adetleri ortadan kaldırmıştır. O tarihten üç ay geçti. Nil nehrinin suyu artmadı. Ahalisi başka yerlere göç etmeye başladılar. Hazret-i Amr, bu hâli gördü. Emir-ül-müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine mektup yazıp, bildirdi. Hazret-i Ömer mektubu okudu. Cevabında yazdı ki iyi etmişsin. Savab olmuştur. Mektubumun içine bir parça kağıt koydum. Onu Nil ırmağına bırak. Mektup Amr’a geldi. O kağıtta şu satırlar yazılı idi. (Ömer-ibnül Hattab’dan Mısır’ın Nil nehrine. Önceden akıyor idin. Şimdi akmıyorsun. Vahid ve Kahhar olan Allahü teâlâ seni akıtır. Senin akman için Vahid ve Kahhar olan Allahü teâlâya duâ  ediyorum.) Amr bin As o kağıt parçasını, Nil nehrine bıraktı. Ertesi gün, Nil nehri 16 arşın yukarı kalkıp, su seviyesi yükseldi. O vakitten sonra, o yaramaz adetten Mısır ahalisi kurtuldular. İmam-ı Müstagfiri “rahimehullahü teâlâ” haber verdi ki hazret-i Musa “salavatullahi alâ nebiyina ve aleyh” Al-i Firavunın üzerine bettua etti. Hak Sübhanehü ve teâlâ Nil ırmağının suyunu kesti. Halk etrafa dağılmaya başladılar. Sonra toplanıp, hazret-i Musa aleyhisselâma gelip, tedarru kıldılar. Bizim için duâ  eyle, ki Nil geri revan olsun [geri aksın]. Hazret-i Musa aleyhissalatü vesselâm belki imana gelirler diye duâ  etti. Sabah oldu. Gördüler ki Nil onaltı zra yukarı kalkıp, akar. Hak Sübhanehü ve teâlâ o ihsanı, ümmet-i Muhammedden Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine keramet olarak verdi. Var kıyas eyle ki ne mertebe sultan imiş.

28. Menakıb:  Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kuvvet-i kudsiyeleri ve ruhaniyetleri bu mertebe idi ki her kim karşısına gelse, yalan söylemek kasıt eylese, dili varmaz idi. Doğru söylerdi. Bir mümin ile bir münafık karşısına vardıkta da, söylemeden onları fark ederdi. Zira suretlerine bakmayıp, siretlerine nazar ederdi. Onun için yüksek şanlarına uygun olarak Ömer-ül Fâruk denilmiştir. Dostluğu ve adaveti Allahü teâlâ için ederdi. Gayretli idi. İleriyi görücü, tedbir sahibi idi. Nice kere, görüşlerine uygun âyet-i kerime nazil olmuştur.

29. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilafeti zamanında, Şam şehrine gitmek icap etmişti. Saadet ve izzetle, Ashâb-ı güzinden “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bir cemaati de yanlarına alıp, Medine-i Münevvereden çıkıp, yola revan oldular. Hazret-i Ömerin bir deveden başka bineceği yoktu. Mugire adlı bir köle var idi. Bir saat hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” o deveye binerdi. Mugire piyade olunca [yaya kalınca], deveyi yederdi. Bir saat Mugire binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyade olurdu. Allahü teâlânın hikmeti, Şam şehrine girecekleri vakit, deveye binmek nöbeti Mugireye gelmişti. Ashâb-ı güzin, hazret-i Ömere geldiler, dediler ki efendim, ihsan eyleyin. Bu saatte deveye saadetle sizin binmenizi rica ederiz. Hazret-i Ömer buyurdu ki önce nöbet benim idi, bu saat nöbet Mugirenindir. Deveye niçin ben bineyim. Ashâb-ı güzin dediler ki bugün Şam şehrine girilecektir. Şam şehrinin bütün ileri gelenleri, Cenabınıza karşı çıkarlar [sizi karşılamaya gelirler]. Onlar atlı, siz halife iken yaya yürümek münasib değildir. Lutfunuzdan ümit ederiz ki ricamızı makbul tutup, reddetmeyiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” huzursuz olup dedi ki siz bu evhamdan kurtulmadınız mı? İslam dininin kadrini böyle mi anladınız. Bize İslam şerefi yetmez mi. İslam dininden ekrem ve eşref bir nesne var mıdır. Bu saadet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsan eylemiştir. Din-i İslam tacını başına koymak, kime müyesser olmuştur. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” getirdiği İslam elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâdeti dilimize çırağ etti. Kurân-ı azim ile kalbimizi münevver etti. İslamiyetin kadrini acaba niçin anlamamışsınız ki kendinizi halka, at ile don ile göstermek istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmeti olmak şerefi size yetmez mi, diye cevap verince, kimse söze kadir olamayıp, bir şey diyemediler.

Mugire, bu güç zamanda deve hazırlayıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzur-ı şeriflerine getirip, çöktürdü ve dedi ki ya halife! O Allahü teâlâ hakkı için ki ondan gayri Allah yoktur. Bu ahval gönlümden geçmiştir. Ashâbın rey’i ile değildir [yani ben düşündüm]. Kalbimden helal ettim. İhsan eyle ve benim isteğimi kabul eyle. Bugün deveye saadetle sizin binmenizi rica ederim, dedi. Emir-ül müminin önünde eğilip, ya halife arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimas etti. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Mugirenin can-ı gönülden ricasını görünce, hatırı için o gün saadetle deveye bindiler. Ondan sonra, bütün İslam askeri içinde nida ettirdi ki işte bugün Şam şehrine girmek müyesser oldu. Buradan sağ ve selametle çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde hakkı var ise, gelip bizden taleb eylesin. Bütün İslam askeri hazret-i Ömere hayır duâ  ettiler. Dediler ki ya Allahü teâlânın halifesi. Senden herkes razıdır. Senden kimse huzursuz değildir. Bir fertin sizde hakkı yoktur. Münadiler yüksek sesle çağırdılar. Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şükran üzere olduklarını hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından kimse gelmeyince, hazret-i Ömerin Mugire adlı kölesi ileri gelip, dedi ki ya Emir-el müminin! Bir gün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıddin. Diyorsunuz ki kimin hakkı var ise dünyada iken taleb etsin. Hala bu hakkım sizin üzerinizdedir, bilmiş olunuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki ya Mugire gel, sen de benim kulağımı çek, beraber olalım. Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep birden tekbir getirdiler. Araplarda adettir ki bunun gibi bir acayip ahval zuhur ettikte, tekbir getirirler. Dediler ki ya halife, senin gibi âdil padişah gelmemiştir. İtikadımız budur ki şimdiden sonra da gelmiyecektir. Kölenin, bu şekilde küstahlığa cür’et etmesi uygun mudur. Hususen [özellikle] kişi, kendi kölesini azarlamasına bir şey lazım gelmez. Nerede kaldı ki bir miktar kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip, niçin edebsizlik eddin diye azarladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki ey Ashâb-ı güzin! Lütfedip, incitmeyin ki ahirette cezasını çekmekten ise, dünyada çekip, kurtulmak evladır. Sonra, ya Mugire, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyada senin ile helallaşalım, ahirete kalmasın, dedi. Mugire de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir miktar çekti. Hazret-i Ömer, buyurdu, ya Mugire, niçin ziyade çekmedin. Mugire dedi ki ahirette kısastan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” böyle sultan idi ki kölesi hakkında bunun gibi durumu kabulden çekinmeyip, dünyada cezasını çekti. Kölesi de, acayip değilmidir ki efendisi hakkında bu şekilde ceza verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu muhakkak bilip, değil huzursuz olmak, kalp-i şeriflerine zerre kadar bir şüphe gelmediğine itikadı tamam olduğundan, bu fiile cesaret etmiştir. Belki hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” Mugirenin böyle yapması ile muhabbeti şerifleri ona, evvelki durumundan daha çok artmıştır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” menakıb-ı şeriflerine nihayet yoktur. Yalnız bu yetmez mi ki rey’lerine uygun olarak 17 yerde, Cebrâil aleyhissalam Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretlerine âyet-i kerime getirmiştir. Tefsir ve tarih kitaplarında da vardır.

30. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilafeti zamanında, bir kaç bin askeri gazaya gönderdi. Adet-i şerifleri şöyle idi ki gazaya giden askerlerin evlerine adam gönderip, durumlarını sorardı. Her gece kendileri şehri gezerdi. Allahü teâlânın hikmeti, bir gece şehri dolaşıyordu. Bir kapının yanından geçerken, içeriden bir hatun bağırmasını işitti. Kulak verdi. Gördü ki o hatun ağlıyor ve devamlı söylüyordu ki benim kocamı halife gazaya gönderdi. Ben burada aç ve susuz kaldım. Yarın varayım, halifenin kapısına çocuklarımı bırakayım. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitir işitmez, ağlaya ağlaya saadethanelerine gelip, bir dank un omuzuna aldı. O hatunun evine geldi. Mübarek elleri ile odun parçalayıp ve ateş yaktı. Sonra eline bir testi alıp, su getirdi. Ondan sonra bir tencereyi ocağa koyup, derhal o aşı pışırdi. Bir sahan içine koyup, o hatunun çocuklarını kaldırıp, önüne götürdü ve yedirdi. Ondan sonra özürler dileyip, dedi ki ya hatun! Suçumuzu affeyle. Zira habersizdik. Şimdiden sonra ahvalini her zaman bize bildir, deyip, yoluna gitti. Hatun da, hazret-i Ömerin tevadu ve tenezzülünü görünce hayret edip, hazret-i Ömere hayır dualar etti. Şimdi ey mümin. İnsaf eyle ki bir saadet sahibi halife-i ruy’i zemin iken, bu şekilde tenezzül ve tevadu göstermesini kıyas eyle ki ne büyük sultandır ve ona can ve dilden muhabbet eylemeyenin hâli ne olacaktır. (Tarih-i taberi) den nakil olunmuştur.

31. Menakıb:  Emir-ül müminin Ömer-ül Fâruk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halife iken, İran memleketini feth etmek arzusunda idi. O iklimde [o memlekette] İslamiyet yayılsın istiyordu. Sahabe-i güzin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile müşavere edip, asker topladı. Başlarına Sad bin Ebû Vakkası “radıyallâhu anh” serdar tayin edip, faris iklimine [İran memleketine] gazaya gönderdi. Faris velayetine vardılar. Haber verdiler ki Arap askeri geldi. İranlılar asker tedarik edip, bunlara karşı durmak istediler. Kisra’nın askeri şehrden dışarı çıkıp, İslam askerinin karşısına kondular. İslam askeri 20.000 kişi idi. Sad bin Ebû Vakkas’ın “radıyallahü teâlâ anh” huzuruna elçi gönderdiler. Ne iş için geldiler ve maksatları nedir, sordular. Hazret-i Sad buyurdular ki Allahü teâlâ hazretlerinin askeri biziz. Sizi din-i İslama davet ederiz, onun için geldik. Eğer sözümüzü kabul etmezseniz, ceng ederiz. Kisra’ya bu haber geldi. Kisra askerine dedi ki yarın cenge hazır olunuz. Acem padişahlarına kisra derler idi. Bu padişahın adı Yezdücürd idi. Dedi ki bu gelen asker 20.000 kişidir. Siz yüzbinden çoksunuz. Onlardan niçin korkarsınız. Sabah oldu. İki tarafın askeri atlara binip, saflar bağlayıp, davullar çalıp, âlemler [bayraklar] diktiler. Ceng yapmak için, bahadırlar hazırlandılar. Sonra iki asker birbirine girdi. İkisinin arasında mücadele ayuka çıktı. O gün geceye kadar bu şekilde ceng ettiler. Gece olunca asayiş davulu çaldılar. Her birisi çadırlarına döndüler. Bir rivayet de şudur ki o gece sabaha kadar muharebe ettiler. Hiç dinlenmediler. Yezdücürdün pehlivanlarından Rüstem bin Mihriban ki ermenidendir. Uzun zaman, muharebe meydanında bahadırlık yapıp, Arap yiğitlerinin birinin elinde helak oldu. Bunu helak eden Arap, şarap içtiği için, kumandanın çadırında mahbus idi. Bu mahbus, Rüstemin bir kılınç vurması ile müslümanların şehit olduğunu gördükçe, o dinsize diş bilerdi. Hazret-i Sadın makatında bir ağrı olduğundan o gün, muharebedeki yerine tahteravan ile gitti. Harp aletleri çadırda, cariyesinin yanında kalmıştı. O merd gazi cariyeye yalvarıp, mahbus olmaktan kurtuldu. Hazret-i Sadın atını ve harp aletlerini de cariyeden rica ile alıp, hemen meydandaki Rüstemin yanına gitti. İlk hücumunda nara atarak Rüstemi titretti ve göz açtırmayıp, ilk hamlede Rüstemi atından düşürüp, başını gövdesinden ayırttıktan sonra, sözünde durup, doğruca hazret-i Sadın çadırında mahbus olduğu yere geldi. Cariyeye, zinciri boynuna takdirdı. Sad bin Ebû Vakkas, o merd gaziyi tanıdı. Harp aletlerini ve atını da tanıdı. Çadırına gelerek vak’ayı cariyeden tafsilatı ile öğrendikten sonra, bu hadiseyi Fâruku Ekreme [hazret-i Ömere] arz etti. O da gazi merdin cezasını bağışladı. Ve sonra yapacağı hataları da göz yumula, şeklinde, Sad bin Ebû Vakkasa mektup yazdılar. O merd gazi Ömer-ül Fârukun “radıyallâhu anh” bu afv muamelesini öğrenince, hemen şarap içmekten vazgeçti. Rüstem helak olduğu zaman, kâfirler dağılıp, İslam askeri bunların ardına düştü. Kâfirleri kıra kıra şehirlerine götürdüler. Kale kapısını yıkıp, içeri girdiler. Rivayet ederler ki yüzbin kâfirin ellibinini kırdılar. Doğru Kisranın sarayına geldiler. Hazinesinin tamamını ele geçirdiler. O padişahın bir oğlu ve bir kızı var idi. Esir aldılar. Çok mal ve hazine alıp, feth ve nusret ve şâd olarak dönüp, Emir-ül müminin Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzur-ı şeriflerine geldiler. Bütün Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, emir-ül müminin Ömer hazretlerinin bu gazasını kutladılar, hayır dualar ettiler. Rivayet ettiler ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kızı, ezvac-ı tahırat ümmihatül mümininden [Peygamberimizin hanımlarından] “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Ümm-i Seleme hazretlerinin huzuruna gönderdiler. Zira, Ümm-i Seleme hazretleri tatlı dilli ve şefkatli ve mihriban idi. O kız, İslama gelir diye, Onun yanına gönderdiler. Çeyizini de Sad bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” getirip, hazret-i Ömere teslim etti. Hazret-i Ömer de o çehizi aynı ile Beyt-ül-mal eminine emanet verip, böylece hıfz eyle, buyurdu. Üç ay sonra o kız, müslüman oldu. Hazret-i Ömere müjdelediler. Sonra emretti. Çehizlerini geri verdiler. Hazine kapısını açtılar. Onun türlü çehizlerini ve altınlarını, inci ve cevahir ve atlas ve nice türlü donlarının [elbiselerinin] hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslim edin diye emretti. Şöyle ki Medine ahalisi bu malı görüp, hayret ettiler. Bu kız bu çehizini görünce sevinip, hazret-i Ömere duâ  etti. O kızın adı şehr-i Banu idi. Hikmet-i Rabbânî hazret-i Hüseyine “radıyallahü teâlâ anh” müyesser oldu, yani ona nikah ettiler.

32. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, bir bayram günü, bütün Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” evlatlarına hallerine uygun olarak, bayramlık elbiseler aldılar. O bayramda, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” çocuğunun elbisesi eski idi. Diğer çocukların elbiseleri yeni idi. Çocukluk sebebi ile olacak ki onunla bir miktar istihza ettiler. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oğlu kendisi ile istihza ettiklerini anlayınca, ağlaya ağlaya babasının huzuruna geldi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oğlunu ağlar şekilde görünce, sebebini sordular. O da çocuklar ile arasında geçen hadiseyi babasına anlattı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” da oğlunu böyle mahzun ve gamlı görünce, kalpten acıyıp, şefkat ve merhametinden, beytül-mal eminini huzuruna çağırdı. Dedi ki iyd-i şerif [bayram] gelmekte olup herkes çocuklarına yeni elbise aldılar. Bizim oğlumuzun elbisesi eski olmakla, diğer çocuklar istihza etmişler. Ağlaya ağlaya bana geldi. Ben de hâlini görünce, zaruri olarak şefkat ve merhametimden dolayı, sizi davet ettim ki beyt-ül-maldan bana tayin olunan gelecek aya ait olmak üzere bir kaç akça veresin ki buna bir elbise alayım. Beytül-mal emini dedi ki ya Emir-el-müminin, gelecek aya kadar yaşayacağınızı tahkik eddiniz mi [araştırdınız mı] ki hak etmeden önce, benden hak etmediğiniz paranızı istersiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretlerinden gayri kim bilir. Beyt-ül-mal emini dedi ki ya halife, siz bilmedikten sonra, ülufe almak size lâyık değil; bize de vermek makul değildir. Hazret-i Ömer söylediğine pişman olup istiğfar etti. O emini beğenip, hayır duâ  etti. Allahü teâlâ hazretleri kemal-i lütfundan hazret-i Ömerin oğluna da bir yol ile teselli verip, her biri gönülleri hoş olarak gittiler. Ey mümin kardeşlerim. Şimdi gelin, insaf edin. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” adline ve hilmine ki halife-i ruyi zemin iken, oğluna elbise alamayıp, beytül-maldan birkaç akça istedikte, beyt-ül-mal emini de bu yol ile mâni olduğuna huzursuz olmayıp, ayrıca duâ  eylemiştir. Var kıyas eyle ki nasıl bir Zât imiş.

33. Menakıb:  Medine ahalisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adaletini tecrübe etmek için anlaştılar. Aralarından bir yahudi çıktı. Ben sizin müşkilinizi halletmeye muktedirim, dedi. Onlar da buna bazı vaatlerde bulundular. Hazret-i Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok zayıf kalmıştı. O yahudi, kendisini hekim tanıtıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oğlunun yanına vardı. Hâlini ve hatırını sordu. O da, zayıfliğinden bir miktar hikaye yolu ile şikayet etti. Mel’un yahudi tebessüm ederek, bunun ilacı kolaydır, dedi. Bu da ilacını istedi. Zira kalplerinde kin ve hile yoktu. Yahudi, önüne düşüp, odasına götürdü. Sonra bir sürahi şarap doldurup, şerbettir diye önüne koydu. Bu senin derdine devadır. Bunu içtiğin gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü hakikat zannedip, şarap ne olduğunu görmediği için, o sürahideki şarabı içip, sarhoş oldu. O yahudinin güzel bir kızı vardı. O kızı arz etti. Şarabın tesiri ile sarhoş olduğundan, kıza sahip oldu. Bir zamandan sonra ayılıp, aklı başına geldikte, yaptığı işlere pişman oldu. Nedamet ile tövbe ve istiğfar edip, evlerine geldi. Hikmet-i Rabbânî, o kız hamile olup çocuk doğdu. Sonra, mel’un yahudi, bir çok yahudiyi ve o çocuğu yanına alıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yanına getirdiler. Dediler ki ya halife, senin oğlun, bizim kızımıza zorlıyarak sahip olup bu çocuk hâsıl oldu. Biz bunu beslemeye mecbur değiliz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu görünce, mübarek gönülleri perişan olup oğlunu çağırdı ve bu durumu sordu. Oğlu da meydana gelen hadiseyi anlattı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o masuma beyt-ül-maldan nafaka tayin etti. Sonra oğlunu aşağı alıp, dinin emri olan sopayı vurdurmaya başladı. Sopa sayısı 40 olduğu zaman, Ashâb-ı güzin, Ömer “radıyallâhu anh” hazretlerinin yanına gelip, rica ettiler. Ya halife, oğlunuz hastadır, bu şekildeki sopaya tahammül edemez. İhsan eyle, bunun suçunu bize bağışla. Zira sesi, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sesine benzerdi. Ashâb-ı güzin bunu, Ravda-i Mutahharaya götürüp, yüksek ses ile Kurân-ı azimüşşanı okutup, kendileri dışarıdan dinlerler idi. Hazret-i Habîbullahın hasıretinden ciğerlerini dağlarlar idi. Lütf eyle, sesi hürmeti için suçunu affeyle diye, ne şekilde söylediler ise, iltifat eylemedi. Allahü teâlânın hakkında hatır olmaz. Ahirette çekmekten, dünyada cezasını bulmak iyidir, buyurdular. Altmış değnek oldukta, babasına çağırdı ki ya baba, bir an mehil ver ki aziz annemin yüzünü göreyim, helallik dileyeyim. İltifat eylemeyip, 70 sopa oldukta, çağırıp, ya baba, işte ben ölüyorum. Mübarek yüzünü bana göster, görün ki hasıret gitmiyeyim, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mübarek yüzünü çevirip, gösterdi. Sopa sayısı 80 oldukta ruhunu teslim etti. Hazret-i Ömer’e öldüğünü bildirdiler. Buyurdu ki ölüsüne 20 değnek vurun ki Hak emri yerini bulsun. Ondan sonra da 20 değnek vurdular. Yüz tamam oldu. Sonra techiz ve tekfini yapıp, götürüp defnettiler. Sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, acaba babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım mı. Allahü teâlânın huzurunda halin nasıl oldu diye ağladı. O gece Ashâbdan birisi onu rüyada gördü. Sultan-ı kainat “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-u şerifinde oturup, zevk ve sefa ederdi. Bu sahabiyi gördüğü gibi, kalkıp, güle-güle yanına geldi. Dedi ki Allahü teâlâ babamdan razı olsun ki atalık hakkını yerine getirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki devamlı Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmet-i şeriflerinde olup bir an ayrılmıyorum. Dünya kahrından kurtulup, zevk ve safa içine düştüm. Ertesi günü o sahabi gelip, rüyada gördüğü hâli, hazret-i Ömere anlattı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ağlamayı bırakıp, Allahü teâlânın inayetine şükür secdesi etti “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

34. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hilafeti zamanında, bir gazadan çok mal getirmişlerdi. Bu malın 5’te 1’ini hakkı olanlara taksim ederken, hazret-i Hasan bin Ali bin Ebû Talib “radıyallahü teâlâ anhüma” gelip, dedi ki: Ya halife! Gaza malından bana da bir miktar ver. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona 1.000 dirhem gümüş verdi. Sonra hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” geldi. O da istedi. Ona da bin dirhem gümüş verdi. Sonra, hazret-i Ömerin kendi oğlu, hazret-i Abdullah “radıyallahü teâlâ anhüma” gaza malından istedi. Ona 500 dirhem gümüş verdi. Abdullah “radıyallâhu anh” dedi ki: Efendim, yetişmiş yiğit olan ve nice defa gazaya gidip ve hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde kılınç çekip, nice başlar düşürmüşken, bana 500 dirhem verirsin. Hazret-i Hasan ile hazret-i Hüseyin ki henüz taze yiğitlerdir. Onlara biner dirhem verirsin. Bu lâyık mıdır? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; ya Abdullah! Sen onlar ile beraber mi olmak istersin? Onların, hazret-i Ali gibi babaları vardır ve hazret-i Fâtıma-tüz-zehra gibi, anaları vardır. Hazret-i Fahr-i Âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gibi dedeleri vardır. Hazret-i İbrahim gibi dayıları vardır ki İbrahim, hazret-i Resûl-i ekremin oğludur. Hazret-i Ümm-i Gülsüm ve hazret-i Rukaya “radıyallahü teâlâ anhünne” gibi teyzeleri vardır. Hazret-i Cafer Tayar ve hazret-i Ukayl gibi amcaları vardır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” böyle söylediğini, hazret-i Ali “keremallahü vecheh” hazretleri işitti. O büyük Zât buyurdu ki Resûl-i Ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur.)  buyurmuş idi. Bunu boş yere buyurmamıştır. Böyle söyleyince, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma”, hazret-i Ömerin yanına varıp, Fahr-i âlem hazretlerinin böyle buyurduğunu müjdelediler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” da divit ve kalem ve kağıt getirip, bu hadis-i şerifi yazdı. Vasiyet etti ki vefat ettiğim vakit, bu kağıtı benim ile beraber defnediniz ki bana bu huccet kâfidir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefat ettikten sonra, o kağıtı da defnettiler. Sabah oldukta, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kabir-i şerifleri üzerinde, kudret kalemi ile yazılmış bir yazı buldular. O kağıtta şöyle yazılı idi. (Resûlullah doğru söyledi. Ali, Hasan ve Hüseyin doğru söyledi. Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur) . Bir rivayette, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin gelip, müjdelediklerinde, hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, sahabe-i güzinden bir cemaat ile yerinden kalkıp, Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kapısına gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ali dışarı çıktı. Hazret-i Ömer, sual buyurdular ki ya Ali, sen Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden (Ömer, ehl-i Cennetin siracıdır ve İslamın nurudur) diye işiddin mi? Hazret-i Ali de, evet dedi. Hazret-i Ömer, dedi ki şimdi bana bunu yaz. Hazret-i Ali de mübarek eline kalem alıp, yazdı: (Bu yazı Alinin Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Onun da Cebrâil aleyhisselâmdan, Onun da Allahü teâlâdan haber verdiği, Ömer Cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur , hadis-i şerifi hakkındadır.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o yazıyı alıp, evladından birine verdi ki ben vefat ettiğimde, bunu kefenime sarasın. Bununla Allahü teâlânın huzuruna çıkayım; buyurdu. Bir rivayette de, vefatlarından sonra, kabir-i şerifleri üzerinde bulunan, kudret kalemi ile yazılan şöyle idi: (Ali, doğru söyledi. Resûlullah, Cebrâil, ben doğru söyledik. En doğru söyleyen benim. Ömer Cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur.)

35. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilafeti zamanında, Sariye hazretlerini, İslam askeri ile bir gazaya gönderdiler. Gaza yapılacak yere varıp, bir dağın eteğinde konakladılar. Müslümanların mola verdikleri dağın arkasında bulunan kâfirler, onları gafil avlıyarak hücum etmek istediler. O sırada, hazret-i Ömer Medine-i münevverede Cuma günü minber üzerinde, hutbe okurken, Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretleri, kemali lutfünden, İslam askerine refetinden, hazret-i Ömerin mübarek gözünden perdeyi kaldırdı. Aralarında bir aylık mesafe var iken, İslam askerinin düşmandan gafletini müşahede etti. Yüksek sesle, üç kere nida ettiler; (Ya Sariye el-Cebel-el-Cebel). [Ya Sariye, dağa, dağa.] Allahü teâlânın kudreti ile hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” o sesini, o hal içinde bulunan Sariye hazretlerinin, mübarek kulaklarına işittirdi. O ses sebebi ile arkalarını dağa verdiler. Düşmana galip olup kâfirleri hezimete uğrattılar. Hazret-i Ali “keremallahü teâlâ vecheh” o günün ve o saatin tarihini koydu [Bir tarafa yazdı]. Hazret-i Sariye, İslam askeri ile muzaffer olarak ve ganimetler ile döndü. O maceradan sordular. Sariye o durumu açıklayıp, buyurdular ki kâfirler bize hile yapıp, ansızın basmak istedi. Cuma günü bir dağın eteğinde oyalanırken, bir ses işittim ki ya Sariye-el-Cebel, dedi. Biz de dağa arka verdik. Allahü teâlânın inayeti ile kâfirlere galip olup kâfirler hezimete uğradılar. Bazı rivayette, bu hadise Nihavend cenginde vaki olmuştur. Böyle beyan etmişler ki Nihavend velayetinde bir karye [belde] vardır. O karyenin adı Kandsihandır. Onun batısında bir dağ vardır. O dağın başında bir künbed [ocak] yapılmıştır. O künbedin orta yerinde haradan bir baca koymuşlar idi. Hazret-i Sariyenin mübarek kulaklarına gelen ses o bacadan geldi. Hala o bacayı teberrüken güzel kokular ile kokularlar. Erbabı ziyaret ederler.

36. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zaman-ı şeriflerinde bir gün Medine-i münevverede zelzele oldu. İnsanlar korkularından ızdıraba düştüler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısı ile yere vurdu. (Allahü teâlânın izini ile sakin ol) dedikte, o vakit arz [yer] sakin oldu.

37. Menakıb:  Yine hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilafetleri zamanında, Medine-i münevverede bir yangın çıktı. Sahabe-i güzin “Rıdvânullahı teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri korku ile durumu hazret-i Ömere ilettiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir saksı parçası alıp, üzerine yazdı ki (Ya nar [ateş], Allahü teâlânın izini ile sakin ol). Varıp onu ateşe bıraktılar. Allahü teâlânın izini ile soğudu.

38. Menakıb:  Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilafetleri zamanınde bir melik elçi gönderdi. Elçi gelip, hazret-i Ömerin sarayını sordu. Şöyle zannetti ki sair şahlar gibi, onun da sarayı vardır. Dediler ki onun asla nesnesi yoktur. Şu anda kendisi şehri muhafaza için, gezmektedir. Elçi onun gittiği mahalle doğru gitti. Hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” gördü. Toprak üzerine yatmış. Kamçısını başının altına koymuş, uyuyordu. Elçi bu hâli görüp, hayret etti. Dedi ki şark ve garb [doğu ve batı] ehli bu kişiden korkarlar. Bu korku, bu sıfat üzerinedir. Gönlünden dedi; ben bunu, yalnız buldum. Öldüreyim. İnsanları, bunun korkusundan halas edeyim [kurtarayım]. Kılıcını kaldırdığı anda, Allahü teâlâ, yerden bir arslan çıkardı. Bunun üzerine hamle etti. Korkusundan kılıcı elinden bıraktı. Hazret-i Ömer bu hâlde uyandı. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Elçiye, ne olduğunu sordu. Elçi de hadiseyi anlattı ve müslüman olup hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hizmet-i şeriflerinde bulunup, ölünceye kadar ayrılmadı.

39. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir kıtlık zamanında, bir deve kurban edip, Medine-i Münevverenin fakirlerine bölüştürün diye emretti. Bölüştürme işini yapan hizmetçi, o devenin kıymetli yerlerinden bir miktar alıkoyup, halife için güzel bir şekilde pışırip, iftar zamanında huzur-u şeriflerine getirdi. Ömer “radıyallâhu anh” bu et neredendir diye sual buyurdular. Hizmetçi dedi ki; ya Emir-el müminin! Emr-i şerifiniz ile fakirlere teslim olunan deve etinden sizin hissenizdir. Rengi değişip, buyurdu ki; Vay benim gibi vâliye ki fukaraya kötü yerini ayırıp, kendisi için en güzel yerinden alıkoyuyor. Şimdi, ya hizmetçi! Bir daha böyle etme. Kaldır bu yemeği, benim önümden. Fakirlerden, çoluk-çocuğu olan bir kimsenin evine götür. Ver, yisinler. Bana yine evvelki adet üzere yemek getir ki halife olan kimsenin haftada bir kere et yemesi kâfidir. Sonra, hizmetçi emr-i şerifleri üzere yemeği uygun bir fakire verdi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” eski adeti üzere, bir miktar zeytin yağı ile kuru ekmek parçası getirip, önlerine koydu. Hazret-i Emir-ül müminin, o ekmek parçasını yağa batırıp, gönül rahatlığı ile yiyip, yerlerin ve göklerin sahibi olan Allahü teâlâya şükür ve hamd etti.

40. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Medine-i Münevvereden “Allahü teâlâ şerefini arttırsın” hac yapmak üzere, Mekke-i mükerremeye gitti. Varıp gelinceye kadar hesap ettiler. 80 dirhem harcanılmış. Çok harcadım diye çok üzüldü. Nakledilir ki Kâbe-i Muazzamaya varıp-gelinceye kadar, yollarda bir gün çadır kurmayıp, bir köhne perde gölgelik edip, onun altında gölgelendi.

41. Menakıb:  Nakil olunmuştur ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” herhangi bir şeyden halkı men’ etse, ev halkının tamamını toplayıp, buyururdu ki Allahü teâlâ hazretlerinin buyurduğu üzere, Onun yasak ettiği bir nesneyi halkın işlemesinden men’ ettim. Ona uymaya siz herkesten daha çok uyanık olunuz. O fili işlememek gayrilerden daha çok size lazımdır. Şöyle bilmiş olunuz ki sizden biriniz o fili işlese, gayrilere edeceğim cezanın daha fazlasını ona yaparım, buyurur idi. Ondan halkı men’ ederdi. Yakınlarının kaçınması ve korkusu gayrilerden daha çok olurdu.

42. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halifeliği zamanında, Medine-i Münevverenin etrafında bir deve palanı düşmüş. Onu alıp, süratle giderken terlemişti. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” ile karşılaştılar. Ali “radıyallâhu anh” sordular ki ya Emir-el müminin! Bu ne haldir. Cevap verdiler ki ya kardeşim Ali. Bu deve müslümanların beyt-ül-malındandır. Palanını düşürüp, kaçmış. Onu bulup, yine arkasına vurmak (koymak) isterim. Böylece hilafet zamanımızda, beyt-ül-mala ziyan vermiş olmayalım. Hazret-i Ali dedi ki ya Emir-el müminin! Size ne hacet. Bir başka kimse gönderseniz, olmazmıydı. Cevap verdiler ki ya Resûlullahın amcasının oğlu! Bu iş benim ahtime lazımdır. Kıyamet günü olunca, bu işin kusurunu benden sorarlar. En iyisi budur ki kimseye ısmarlamayıp, işimi kendim görmeliyim. Böylece, dergah-ı izzette mahcubluk çekmiyeyim. Hazret-i Ali bu sözü işitti. Bir derinden ah çekip, ağlamaya başladı. Dedi ki ya Ömer, senden sonra gelenlere rahat koymadın. Zira onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya düşerler.

Nakledilir ki bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir cemiyette ağladı. Niçin ağladığı sual olundukta, buyurdular, niçin ağlamayayım ki eğer Fırat kenarında oğlak zayi olsa, yarın kıyamet gününde, o Ömerden sorulur. Yine nakil olunur ki bir gün Ömer “radıyallâhu anh” eline bir saman çöpü alıp, der idi ki ne olaydı, bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı mahluk olmaya idim, validem beni doğurmayaydı. Ne olaydı, hatırlanan nesne değil de, unutulan nesne olaydım. “Radıyallâhu anh”.

43. Menakıb:  Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” rum kayserinden elçi geldi. Bu elçi geri dönerken, hazret-i Ömerin hatunları, bir dinar ödünç alıp, onunla hoş kokulu nesneler satın aldı. Bir şişenin içine koyup, kayserin hatununa gönderdiler. Elçi vasıl oldukta, kokuları alanlar çok haz alıp ve memnun oldular. Gelen kapların içine cevahir [mücevher] doldurup karşılığında onlara gönderdiler. Gelen hediye şişeleri boşaltıp, bir tabak içine koyup, hatunları seyr ediyorlardı. O sırada hazret-i Emir-ül müminin “radıyallâhu anh” içeri girip, onlarda bu cevherleri gördü. Nereden geldi, diyerek sual buyurdular. Hatunları da hadisenin aslını anlatınca, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki eğer siz halife hatunu olmasa idiniz, size bu cevherlerin birisini göndermezler idi. Size gelen de, halifeye gelen de müslümanların beyt-ül-malınındır. Sizin hakkınız, karz [borç] aldığınız miktardır. O cevahirleri sattırıp, içinden, (borç aldığı kadarını) [cevahirlerin karşılığında gönderdiği malın karşılığı kadarını] hatunlarına teslim edip, geri kalanını beyt-ül-mala verdi. O hatunları da, hazret-i Ömere karşılık vermeyip, Emir-ül mümininin emrine tabi olmaları takdir edilir “radıyallahü teâlâ anhünne”.

44. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Irak velayetine Ashâb-ı güzinden “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” asker gönderdi. Az zamanda Allahü teâlânın izini ile velayetleri feth edip, kiliseleri cami, puthaneleri mescid yapıp, salimen ve ganimetler ile geri Medine-i Münevvereye geldiler. Halife ile buluştular. Lakin, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunlara asla iltifat etmeyip, ne yaptınız diye de sormadı. Onun bu muamelesi, Ashâb-ı güzine “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gayet güç gelip, Emir-ül müminin “radıyallâhu anhüm” oğlu Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma” ile mescitte buluşup, şikayet ettiler. O da dedi ki Emir-ül müminin hazretleri ile bu elbiseler ile mi buluştunuz. Meyer bunlar acem velayetinin güzel ipekli elbiselerinden giymişler idi. Abdullah ibni Ömerin işareti ile arkalarına evvelki elbiselerini giyip, geri hazret-i Emir-ül mümininin “radıyallahü teâlâ anh” huzurlarına geldiler. Ömer “radıyallâhu anh”, bunlara izzet ve ikram edip, her birinin hatır-ı şeriflerinden ayrı ayrı sorup, merhaba ya Ashâb-ı Resûlullah, merhaba ya Muhacirinin ve Ensarın meşhurları diye, bunları haddin üstünde taltif ettikte, Ashâbdan biri cür’et edip, sordu: Ya Emir-el müminin! Hikmeti ne idi ki evvelki görüşmemizde iltifat buyurmayıp, nefret eder şekilde karşılandık. Şimdi ise güzel suretle karşıladınız. Cevap buyurdular ki evvelki gelişinizde, değişik elbiseler giydiğinizi gördüm. Her birisi gözüme bela dikeni gibi görünüp, dedim ki Sübhânallah! Hilafet zamanımızda, Ashâb-ı güzin elbiselerini değiştirdiler. Birkaç günden sonra, kalpleri de değişip, dünya ziynetlerine meyl ve muhabbetleri çok olur. Yarın kıyamet gününde, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine kavuşunca; ya Ömer, senin hilafetin zamanında, benim Ashâbım elbiselerini değiştirip, sonra kalpleri değişti. Sen niçin nehy etmedin, mâni olmadın diye hitab ederek azarlamalarından korktum. Onun için sizlere iltifata mecalim olmadı. Allahü teâlânın izini ile evvelki elbiseleri görüp, o hâlden kurtulup, şimdiki hâle geldim, buyurdu. Rivayet edilmiştir ki iş bu hadise esnasında, getirdikleri ganimet mallarını arz ettiklerinde, Ashâb arasında eşit olarak taksim ettikten sonra, kablar ile acem tatlılarından bazı tatlılar getirmişler idi. Huzur-u şeriflerine koydular. Mübarek parmakları ile bir miktar tadıp, lezzet ve kokusuna bakıp, bu, şu yiyeceklerdendir ki bundan dolayı müminlerden oğlu babasını, kardeş kardeşini katl etseler gerektir, deyip, kaldırın bu yiyeceği, şu gazada şehit olan müminlerin çoluk-çocuğuna verin ki ayrılık acısı ile acılanmış ağızları tatlansın, buyurdular.

45. Menakıb:  Ülema-i ızamın [büyük âlimlerin] ve meşayih-i kiramın [evliyaların] imanın kamil olması için müminlere nasihatlarındandır. Her kişinin züht ve takvası ve Allahü teâlâ hazretlerinden havf ve recası [korku ve ümiti], şu şekilde ve itidalde olmalı ki ne bir an ümitsizlik hâli olsun. Ne de bir an korkusuzluk hâli olsun. Nitekim hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyururlar ki eğer Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretleri buyursa ki ben cümle kullarımın hepsini Cennete koyup, içlerinden bir kuluma azap ederim. Ben, kendi günahlarıma bakıp, korkarım ki Allahü teâlâ hazretlerinin o azap edeceği kul, ben olurum. Eğer Hak Sübhanehü ve teâlâ buyursa ki bütün kullarımı Cehenneme koyarım. Birisini Cennete koyarım. Ben o erhamerrahimin ve ekrem-ül ekremin Allahü teâlâ hazretlerinden ümit ederim ki o Cennete giren kul ben olurum. Nitekim büyükler buyurmuşlardır: Beyt:

Ey Allahım, madem ki buyurdun,
benden ümit kesmeyin.

Günahım çok olsa da,
Ümitimi keser miyim.

Şimdi mümine lâyık olan ve şanına muvafık olan budur ki ne Allahü teâlâ hazretlerinin mekrinden [azabından] emin ola ve ne rahmetinden ümitini kese. Yine o büyükler nasihat ederler ki muvahhid mümine lazım olan emirlerden biri de, her hâlde ölümü zikir etmesidir. Hiçbir vakit, gafil olmamasıdır. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuşlardır ki (Lezzetleri yıkanı  [eğlencelere son vereni] çok hatırlayınız!)  mânâ-i şerifi, Allahü teâlâ bilir, budur ki lezzetleri yıkanın zikrini çok edin ki o ölümdür. Nitekim, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir kimseye her gün birkaç kere gelip, ölümü hatırlatsın diye bir kaç akçe tayin etmiştir. Her vakit o kimse gelip, ölümü ona hatırlattı. Her gün o kimse gelip, hizmet eda ettikçe, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” tayin buyurdukları akçeyi verirlerdi. O şahsın vazifesine son verilince, vazife taleb etti. Buyurdular ki sen bundan sonra gelip, ölümü hatırıma getirme ki ihtiyacımız kalmadı. Zira sakalımıza ak düştü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Daima göz önünde olup mevti (ölümü) hatırlatır. Nitekim büyükler buyurmuşlardır. Beyt:

Sakal akı ölüme habercidir,
Yiğitlik tazeliği içinde feryattır.

46. Menakıb:  Medine-i Münevverenin taşrasına akşam namazı vakti bir kafile gelip, konmuştu. Hazret-i Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” giderken, Abdurrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine rast geldi. Dedi ki gel seninle bu gece, bu kafileyi bekleyelim. Böylece, bir hırsız gelip, bir zarar görmesinler. Rahat olsunlar ki yorgundurlar. Hilafet zamanımızda eğer bunlara bir zarar olacak olur ise, kıyamet gününde bizden sorarlar. O gece kafileyi beklerken, bir oğlancık, bir mahalde, bir evin içinde devamlı ağlıyordu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o evin kapısına varıp, anasına seslenip, şu ağlayanı ağlatma deyip, tenbih eyleyip, gelip, yine kendi ibadetine meşgul oldu. Çocuk gittikçe ağlamasını arttırdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” defalarca, şu masumu ağlatma diye gitti geldi. Ta ki seher vakti oldu. Kafile de uykudan uyandılar. Hazret-i Emir-ül müminin “radıyallahü teâlâ anh” o hatunun kapısına varıp, dedi ki ne yaramaz, merhameti olmayan anasın ki bu gece bu tıfıl [çocuk] rahat olmadı. Sabaha kadar bağırması dinmedi, dedi. O hatun cevap verdi ki ya Eba Abdullah! Niçin beni kötülersin ve beni azarlarsın. Benim halimden haberdar değilsin ki onun için bana böyle huzursuz olursun. Ben bu çocuğu sütten kestim. Evde yiyecek cinsinden bir nesne yoktur ki onun ile eğleyeyim [oyalıyayım, susturayım], rahat olsun, dedi. Emir-ül müminin hazretleri dedi ki bu çocuk kaç yaşındadır. Hatun da dedi ki henüz bir yaşını bitirmemiştir. Emir-ül müminin buyurdu ki; niçin vakti gelmeden sütten kestin. Hatun cevap verdi ki halifemiz olan hazret-i Ömere Allahü teâlâ insaf versin. Oğlancıklar sütten kesilmeyince nafaka takdir eylemez. Ona binaen vakitsiz kestim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geri dönüp, ağlayarak mescide geldi. Sabah namazını şiddetli ağlamaktan güçlük ile kılıp, selam verdikten sonra, ağlaya ağlaya (Sizin Ömerinize yazıklar olsun, yazıklar olsun!) dedi. Hemen o saat tellallar bağırdı ki her müslümanın, gerek oğlu ve gerek kızı doğar ise, gelsin halifeyi uyandırsın [bildirsin] ki beyt-ül-maldan ona nafaka takdir etsin. Şimdiden sonra kimse nafaka tamaıyla evladını vaktinden evvel sütten kesmesin ve bu türlü kimselerin evladı var ise, getirsinler, bugünden nafaka yazdırsınlar. Herkes işitti ki sürur ve safa içinde, sevinerek, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” adaletine ve insafına hayranlık duydular. “Radıyallahü teâlâ anh”.

47. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, bir Cuma günü, temiz [güzel] elbiseler giyip, Cuma namazına gidiyordu. Hazret-i Abbasın “radıyallahü teâlâ anh” saadethaneleri [evi] bu yol üzerinde idi. Hazret-i Abbas, bir güvencin yavrusunu boğazlıyıp, dam üzerinde yıkayıp, kanlı suyunu, oluktan yola dökmüş idi. O sırada hazret-i Ömer, oluğun altından geçerken, o kanlı su üzerine dökülüp, elbiseleri kirlendi. Bu oluk, burada müslümanlara zarar veriyor diye emretti, oluğu yerinden kopardılar. Geriye evine dönüp, diğer elbisesini giyip, Cuma namazına gitti. Cuma namazını kıldıktan sonra, hazret-i Abbasın “radıyallahü teâlâ anh” huzurlarına gelip, oluğu kopardığına özür diledi. Hazret-i Abbas dedi ki ya halife, o oluğu, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mübarek elleri ile oraya koymuş idi. Hazret-i Ömer’in, yüzünde bir değişiklik olup dedi ki ya Resûlullahın amcası. Ömer üzerine nezir [adak] olsun ki sen omuzuma basıp, o oluğu geri eski hâli üzere yerine koyasın. O saat yerinden kalkıp, o mahalle varıp, dediği gibi yaptılar.

48. Menakıb: Mesabih-i şerif’in, yahudilerin Arap yarımadasından çıkarılması babında, sahih olan hadis-i şerifte bildirilmiştir. Cabir bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Hazret-i Ömer-ibnül Hattab “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivayetle bana buyurdular ki Resûl-i ekremden işittim. Eğer ömrüm kifâyet eder ise, elbette yahudileri Arap yarımadasından çıkarırım. Hatta müslümanlardan başka kimseyi koymam. Bir rivayette de, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki eğer Allahü teâlânın izini ile fazla yaşar isem, elbette yahudi milletini Arabistan yarımadasından çıkarırım. İbni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhüma” rivayet olunmuştur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hutbede, buyurdu ki muhakkak, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber yahudisi ile malları üzerine aht etmişler idi ve de buyurmuşlardı ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin terkettiği şey üzerine sizi terkederiz. Madem ki sizin ihracınız ile bize emretmemiştir. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” buyurdular ki ben Hayber yahudilerinin çıkarılmasını istiyordum. Hazret-i Ömerin niyeti de böyle idi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzuruna Ebül Hakik kabilesinden birisi geldi. Dedi ki ya Emir-el müminin. Sen bizi ihrac eder misin [yani çıkarır mısın]. Halbuki Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bizi terketmiştir [çıkarmamıştır]. Bizi Hayber mahallindeki mallarımız üzerine amil kılmıştır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurduklarını benim unuttuğumu mu zannediyorsunuz. Size, Hayberden çıkarılınca haliniz ne olur. Deveniz sizin ile menzil menzil yarış eder, buyurmuş idi. Yahudi dedi ki Ebul Kasım böyle latife yapmıştı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki ey Allahü teâlânın düşmanı, şimdi yalan söyledin. Onları [yahudileri] Hayberden ihrac etti [çıkardı]. Onlara karşılık tayin olunan mal, deve, paralarının bedelini verdi.

49. Menakıb:  Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” şahadeti beyanındadır: Bir fârisî menakıbdan nakil olunmuştur. Kab’ül ahbar “radıyallâhu anh” bir gün hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” gelip, dedi ki ya Ömer! İnceleyin ki ben Tevratta okumuştum. Senin ömründen üç gün kalmıştır. Hazret-i Ömer, kendi vücut-i şeriflerinde bir ağrı, bir hastalık görmediler. Tasvir ettikleri feci bir hadise olması lazım. Buyurdular ki Hak sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin kazasına ve kaderine razı olduk. Bir yahudi olan Ebû Lülü, Mugire tebni Şubenin kölesi idi. Bir kavlde, Hâlid bin Velidin kölesi idi. Efendisini hazret-i Ömere gelip şikayet etti. Efendim benden haddimden fazla harc ister, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki ne miktar ister. Dedi ki; her gün iki dirhem, ister. Hazret-i Ömer buyurdu ki ne sanat bilirsin. Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer buyurdu ki bu sanatlar ile bu kadar harc çok değildir. Sonra, işittim ki sen yel değirmeni yaparmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapsan. Dedi ki senin için bir yel değirmeni yapayım ki şarkta [doğuda] ve garbda [batıda] onu söyleyeler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mecliste olanlara buyurdular ki bu kâfir beni katl etmek istediğini söylüyor. Eğer böyle demek istiyor ise, onu ortadan kalkması için emredin, dediler. Buyurdu ki katlden evvel kısas olmaz.

Ebû Lülü yahudi, Ömer “radıyallâhu anh” hazretlerini katl için fırsatı gözetti. Zilhiccenin 23. günü sabah namazını eda ederken, fırsat bulup, 6 yerinden yaraladı. Hazret-i Ömer’den başka on kimseyi yaraladı. 9’u bu yaralanmadan vefat ettiler. Beni Esed kabilesinden bir er Ebû Lülü mel’ununun başına bir ok atıp, yıktı. Birisi de bıçak ile boğazlayıp, öldürdü. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu ahvali gördü. Kab’ül ahbar hazretlerinin sözlerini hatırladı. Allahü teâlânın takdiri yerini buldu, buyurdular. Abdurrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine emretti. O imamlık yaptı. Sonra Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini toplayıp, buyurdu ki siz mi Ebû Lülüye benim katlimi emrettiniz. Hepsi, haşa bizim haberimiz yoktur, diye yemin ettiler. Hazret-i Ömer dedi ki Elhamdülillah ki ben bu ümmetin, katlettiği kimse olmadım. Bir yahudinin elinde şehit olurum. Hilafet emrini şuraya havale etti. Diri iken ve ölü iken hilafetin benim üzerimde olmasını istemem. Aşere-i mübeşşereden 6 serveri, müşavereye tayin buyurdular ki hilafete lâyık bunlardır. Lakin, her birinde bir husus müşahede ederim. O sebepten onların birini diğerine tercih edemem. O altı serverin biri Osman bin Affan ve biri Aliyül mürteda ve biri Talha ve biri Zübeyr ve biri Sad bin Ebû Vakkas ve biri Abdurrahmân bin Avf idi. Said bin Zeyd hazretleri hayatta idiler. Lakin hazret-i Ömer onu müşavereye dâhil kılmadılar. Zira amcası oğlu idi. Ama Ebû Ubeyde bin Cerrah hazretleri ahiret alemine göçmüşler idi. Onların hakkında buyurdular ki eğer Ebû Ubeyde hayatta olaydı, onu halife tayin ederdim. Zira Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ona “Ümmetin emini” buyurmuştu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. O sebepler bunlardır: Osman “radıyallahü teâlâ anh” akrabasını sevicidir. Onları iş başına getirir. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” gençtir. Tecrübesi ve halka muamelesi azdır. Hilafet emri ise çok tecrübe ve havâdis görmeye muhtaçtır. Talha “radıyallahü teâlâ anh” mültefittir, hilafete muhafaza gerektir. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” sert huyludur. Hilafete rıfk lazımdır. Sad bin Ebû Vakkas ve Abdurrahmân bin Avf kendilerini tutuculardır. Kimseyi incitmek istemezler. Hilafette darb ve şetm (azarlamak) zaruri vaki olur. 6 server aralarından 1’ini hilafete tayin etsinler. Bütün Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” de o kimseyi halife bilip, ona muti olurlar.

Bir rivayette hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” seher vaktinde mescid-i şerifte namaz kılmaya giderken, Ebû Lülü mel’un, karanlıkta bıçakla, mübarek karnını yardı. Emir-ül müminin çağırdı. Adamları haber aldı, geldiler. Emir-ül müminini bu hal içinde görüp, ağlaştılar. O kâfiri katl ettiler. Hazret-i Ömer’i o mahalden alıp, devlethanelerine getirdiler. Cerrah görüp, yarayı dikti. İyileşinceye kadar hareket etmesin, 3-4 gün yatsın, iyi olur, dedi. Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” gelip çevresinde oturdular. Hilafet emrini ve sair dini emirleri onlara vasiyet ederken, namaz vakti gelip, müezzin ezan okudu. Sonra yüzünü cerraha dönüp dedi ki şimdi abdest alıp, namaz kılsam ne olur. Cerrah dedi ki eğer yerinden hareket edersen, bu diktiğim yerden sökülür, vefat edersin. Emir-ül müminin “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Namazı terketmekten ise, karnım yarılsın ve öleyim daha iyi, elbette namaz kılsam gerektir. Sahabeden birini hazret-i Aişenin “radıyallâhu anha” huzuruna gönderdi ki destur verir mi ki [yani izin verir ise], biz de Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ravda-i mutahheralarına girelim ve O Servere iltica edelim. Hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” bu haberi işitince ağladı. Ah, kıymetli Ömer, atamın yadigarı da gidiyor. İşte o yeri ben kendim için saklardım. Ama onlara hibe ettim. Hazret-i Ömer’e söyleyin ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve babamın katına [yanına] varınca, benim selamımı onlara söylesin. Ve desin ki bu ayrılığım ne zamana kadar olacak. Hazret-i Ömer bu haberi işitince, oğlu Abdullah hazretlerine dedi ki benim cenaze namazını kıldıktan sonra, Aişe-i Sıddıka’nın huzuruna geri varıp, destur dileyesin [izin isteyesin]. Evvelce benden utanıp, izin vermiş olabilir ve pişman olmuş olabilir. Onun rızası ile defn olayım. Namaz vakti sonuna gelmişti. Müezzin ikâmet okudu. Emir-ül müminin, ayağa kalkıp, abdest almak ve namaz kılmak istedi. O anda dikilen yerler sökülüp, Emir-ül müminin yere düştü. Dostlarına, elveda elveda, esen kalın, hakkınızı helal ediniz, tekrar görüşmemiz kıyamete kaldı, dedi. Sahabeler arasında ağlama-inleme başladı. Hemen o saat hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şahadet kelimesini getirip, canını Allahü teâlâ hazretlerine teslim etti. Ondan sonra yıkadılar. Namazını kıldılar. Oğlu Abdullah hazretleri, Aişe-i Sıddıka hazretlerine gitti. Destur diledi [izin istedi]. Aişe “radıyallahü teâlâ anha” hazretleri ağladı. Dedi ki ey Ömer, adaleti hayatında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sana feda ettim. Ondan sonra mübarek cenazesini, Ravda-i mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselamü aleyke ya Resûlallah! Ömeri getirdik. Eğer destur var ise, ravda içine defnederiz, dedi. Cümle Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, yarimi benim katıma getirin, diye sesini işittiler. Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” sol yanında hazırlanmış bir yere koydular. Hatta ravdadan yana bir el gördük ki hazret-i Ömerin boynuna dolandı, diye bir rivayet edilmiştir.

50. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife olduktan sonra, o kadar adalet üzere hareket etti ki ne kimse yapmıştır ve ne yapabilecektir. Şu şekilde adl etti ki himmet-i kudsiyesi kuvvetiyle, kurdun koyuna zararı olmazdı. Rivayet ederler ki ne zaman ki hazret-i Ömer şahadet şerbetini içti. Bir çoban koyununun yanında dururken, bir kurt geldi. Koyuna saldırdı. Çoban hemen feryat edip, ağladı. Ve ah Ömer, “İnna lillah ve …” dedi. Çobanlar ona sordular ki hazret-i Ömerin vefat ettiğini nereden bildin. Dedi ki şundan bildim ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayatta iken, kurdun koyun sürüsüne baktığı hâlde zararı yok idi. Şimdi gördüm ki kurt koyuna saldırdı. Bildim ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu dünyadan göç eylemişlerdir. Bu menkıbe Tarih kitabından alınmıştır.

Rivayet olunmuştur ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ahirete sefer ettiği anda yeryüzü kapkara oldu. Hatta çocuklar korkularından bağırarak analarına varıp, dediler ki ya ana, yeryüzü siyah oldu. Dünyayı zulmet kapladı, acayibdir kıyamet mi kopacak. Anaları, hayır çocuklar, kıyamet kopma zamanı gelmemiştir. Fakat, hazret-i Ömeri bir bedbaht şehit ettiğinden dünyayı zulmet kaplamıştır, dediler. Şevahidü’n Nübüvve’den tercüme olunmuştur.

51. Menakıb:  Hazret-i Server-i kainat ve mefhar-ı mevcûdat, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir gün meclis-i şeriflerinde kabir azabını, münker ve nekirin ne yol ile gelip, heybet ile sual ettiklerini beyan buyurdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sordu ki ya Resûlallah! Biz kabre girdikten sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı sual olunuruz, yoksa verilmeden mi sual olunuruz. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki şimdi ne aklda isen, kabirde de böyle olursun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki böyle olduktan sonra, üzülmeye lüzum yoktur. Sonra, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefat etti. Kabre defnettikten sonra, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” falan zamanda, hazret-i Ömerin böyle söylemiş olduğu hatırına geldi. Göreyim davasının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mübarek gözlerini yumup, kalp-i şeriflerini hazret-i Ömerin ahvaline yöneltip, tam bir teveccüh ile murakabeye vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvali [durumu] müşahede ettiler. Gördüler ki Münker ve Nekir heybetle gelip, hazret-i Ömere dediler ki (Rabbin kim, dinin nedir, Peygamberin kimdir). Hazret-i Ömer onlardan sual buyurdular ki 7. gökten buraya kadar, ne miktar yol geldiniz. Dediler ki 7.000 yıllık yoldur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki ya siz 7.000 yıllık yoldan gelinceye kadar Halıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dinimi ve Peygamberimi nasıl unuturum. Melekler dediler ki ya Ömer biz de senin böyle cevap vereceğini bilirdik. Lakin bu heybetle gelip, sual etmeye memuruz. Sonra, hazret-i Ali “keremallahü teâlâ vecheh” mübarek gözlerini açıp, Allahü teâlâ mübarek etsin, Ömer davasının eri imiş, dedi.

Bazı rivayette mübalaga etmişler ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” meleklere cevap verdikten sonra, her birisini bir eli ile sağlam tuttu ki söz veriniz ki bundan sonra böyle, ümmet-i Muhammedden bir ferte bu heybetle gelmeyesiniz. Yemin teklif etti. O iki melek hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” iltimasına müsâade edip, ümmet-i Muhammede bu suretle gelmiyeceklerini iltizam ettiler. İnşaallahü teâlâ, bu heybet ile gelmezler. Allahü teâlâ her şeye kadırdir.

Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” hilafet müddetleri on sene, 6 ay, 7 gündür. Ömrü şerifleri 63 sene 10 gündür. Ömürleri müddetinde, 10 hac yaptılar. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Malum olsun ki hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” zikir olunan bu güzel menkıbeleri, kemal güneşinden zerre değildir. Lakin imanı olanlara bu kadar yeter. Eğer kalbinde taassub hastalığı yok ise, daha çok anlatılmasını ister ise, sabıkta zikir olunan (Bostanürriyad)  ve (Safvetüssafve)  adlı kitaplara baksın ve (Tefsir-i kebir) de, Kehf sûresinin onuncu âyetinin tefsirine baksınlar.

52. Menakıb:  İmam-ı Begavi “rahimehullahü teâlâ” (Mealim-üt-tenzil) de, Sûre-i Bakarada, meal-i şerifi (Ey müminler, siz makam-ı İbrahimi namazgah  [namaz kılınacak yer] ahz edin!)  olan (126.) âyet-i kerimesinin tefsirinde, rivayet etmişler ki; bize Abdülvahid el Melihi haber verdi. Ona Ahmed bin Abdullah Naimi, ona Muhammed bin Yusuf ve ona Muhammed bin İsmail ve ona Müsettid ve o da Yücadan ve o da Hamitten ve o da Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bildirmiştir. Ömer-ibnül Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki vallahi ben Allahü teâlâ hazretlerine üç şeyde muvafakat ettim ve Rabbim celle şanühü hazretleri de bana üç şeyde muvafakat etti.

1– Ya Resûlallah, ne olaydı makam-ı İbrahimi musalla ittihaz edeydiniz [namaz kılınacak yer yapsaydınız], dedim. Hemen Allahü tebareke ve teâlâ meal-i şerifi, (Ey müminler, siz makam-ı İbrahimi namazgah edinin!)  olan âyet-i kerimeyi gönderdi.

2– Dedim ki ya Resûlallah! Sizin yanınıza biz de geliyoruz. Fasıklar da geliyor. Ne olaydı ümmehat-ı müminine hicab ile emir buyursaydınız.Hemen Allahü teâlâ azze şanühü hazretleri hicab ayetini inzal etti.

3– Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bazı hanımları birbirleri arasında niza etmişler idi. Bu hadiseyi işitip, Onlara vardım. Böyle yapıp, Resûlullahı üzerseniz, Allahü teâlâ, kendi Resûlüne sizden hayırlı hatunlar verir, dedim. Hemen Allahü teâlâ; meal-i şerifi (Resûlüm, eğer sizi boşarsa, Onun Rabbi, sizi pek yakında, sizden hayırlı hanımlar ile değiştirir…)  olan Tahrim sûresi 5. ayetini gönderdi.

53. Menakıb:  Yine İmam-ı Begavi “rahimehullahü teâlâ” Mealimü’t tenzil’de sûre-i Bakarada; meal-i şerifi (Senden içki ve kumarı sorarlar ise, onlara de ki ikisi de büyük günahtır ve insanlara menfeatleri vardır. Günahı, zararı, faydasınden büyüktür, çoktur.)  olan 219. âyet-i kerimenin tefsirinde, beyan buyurmuşlardır ki bu âyet-i azime nazil oldu. Ömer bin Hattab ve Muaz bin Cebel ve ensardan bir fert “radıyallahü teâlâ anhüm” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine geldiler. Dediler ki ya Resûlallah! Bize içki ve kumar hakkında fetva ver. Zira içki aklı gidericidir. Kumardan murad kardır. Malın yok olmasına sebep oluyor. Hemen Allahü teâlâ azze şanühü bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. Cümlenin kavli ki içkinin kötülüğü hakkında müfessirlerin beyan buyurdukları üzere budur ki muhakkak ki Allahü tebareke ve teâlâ içki hakkında, Mekke-i Mükerremede 4 âyet-i kerime gönderdi. Meal-i şerifi (Size hurma ve üzümden elde edilenleri içiririz. İşte bunda da aklını kullanacak bir kavm için bir alâmet vardır.)  olan Nahl sûresi 67. âyet-i kerimesi, bunlardan biridir. Müslümanlar o sıralarda içki içerler idi. Müslümanlara helal idi. Sonra, Ömer ve Muaz “radıyallâhu anhüm” içki ve kumarın hükmünü sordu. Bakara sûresi 219. âyet-i kerimesi nazil oldu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki muhakkak Allahü teâlâ önce büyük günahtır buyurmakla, içkinin haramlığına işaret etti. Sonra, insanlara faydaları vardır buyurmakla, içkinin helallığına işaret etti. Bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra, Ashâb-ı kiramın bazısı büyük günah buyurulduğu için, içkiyi terketti. Bazısı insanlara faydası vardır buyurulduğu için, terketmedi. O sırada Abdurrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, birkaç sahabeyi ziyafete davet etti. Onlara içki getirdi. İçip, sarhoş oldular. Akşam namazı oldu. Cemaat ile namaz kıldılar. İmam olan, Kâfirun sûresini okudu. 2. âyet-i kerimedeki (La) lafzını okumadı, terketti. Allahü teâlâ bundan sonra meal-i şerifi (Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilmeniz için sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayınız)  olan Nisa sûresi 42. âyet-i kerimesini gönderdi. Sarhoşluğu, namaz vaktinde haram kıldı. Bu âyet-i kerime nazil olunca, bir kısmı tamamen içkiyi yasak ettiler. Dediler ki namaza mâni olan şeyde hayır yoktur. Bir kısmı da, namaz vaktinin haricinde içerler idi. Hatta bir kişi yatsı namazını eda ettikten sonra içki içer, sabaha kadar sarhoşluğu giderdi. Sabah namazını kıldıktan sonra içenin öğle namazında sarhoşluğu gider idi. Abbad bin Samit bir ziyafet hazırladı. Müslümanlardan birkaç kişiyi davet etti. Sad bin Ebû Vakkas onların içinde idi. Abbad ise, bir deve başı kızartmıştı. Yediler ve içki içtiler. Hatta sarhoş oldular. Sonra başladılar nesebleri ile iftihar etmeye ve şirler söylemeye. Sad bir kaside okudu ki o kaside Ensarı kötülüyor. Kendi kavmi Kureyşi methediyordu. Ensardan bir kişi devenin çene kemiğini alıp, başına vurup, başından muvattıha miktarı yardı. [Başın kemiğinin beyazlığına kadar yarılması.] Sad kalkıp, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-u şeriflerine varıp, ensardan o kişiden şikayet etti. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” orada hazır idi. Dedi ki (Ya Rabbi, bize içki hakkında kesin emrini bildir.) Hemen Allahü teâlâ hazretleri meal-i şerifi, (Ey iman edenler! İçki kumar, putlar, kumar okları, pistir, şeytan işidir. Bunlardan sakınınız ki felah bulasınız. Şeytan içki ve kumar ile aranızda düşmanlık, buğz meydana getirmek ister. Böylece Allaha ibadetten ve bilhassa namazdan alıkoyar. O hâlde onlara artık son vermez misiniz!)  olan Mâide sûresinin 90-91. âyet-i kerimelerini gönderdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki (Biz ona son verdik, ya Rabbi.)

54. Menakıb:  Yine İmam-ı Begavi “rahimehullahü teâlâ” (Mealimüttenzil) de sûre-i Bakaranın, meal-i şerifi (Kadınlarınız çocuk yetiştiren tarlanızdır. O hâlde tarlanıza dilediğiniz gibi varın…)  olan 223. âyet-i kerimesinin tefsirinde beyan etmiştir. Bize Ebû Said Ahmed bin İbrahim Şüveyhi haber verdi. Ona Ebû İshak Salebi, ona Abdullah bin Hamid İsfehani, ona Muhammed bin Yakup, ona ibnil Münadi, ona Yunus, ona Yakup Kumi haber verdi. O Cafer ibni Mugayreden rivayet eder. O Said bin Cübeyrden, o İbni Abbastan “radıyallâhu anhüma” rivayet eder. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-u şeriflerine geldi ve dedi ki ya Resûlallah! Ben helak oldum. Habîbullah hazretleri buyurdular ki nedir o şey ki seni helak etti. Dedi ki dün gece hanımım ile sünnete uygun olmayan bir şekilde beraber oldum. [Rahl lügatte devenin semerine derler. Bu makamda rahlin tahvilinden murad, avreti ile sünnete uygun olmayan şekilde muvakaa etmektir. Yani, ehlimle sünnete uygun olmayarak yakîn oldum, demektir.] Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri asla cevap vermedi. Allahü teâlâ hazretleri o vakit bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. (Bakara sûresi 223. âyet-i kerimesi.) (Kadınlarınız ile istediğiniz şekilde ve istediğiniz zaman cima edebilirsiniz. Yalnız livâta şeklinde ve hayız zamanında yaklaşmak haramdır.)

55. Menakıb:  Ömer-ül Fârukun “radıyallahü teâlâ anh” şanı ile alakalı inzal olan âyet-i kerimeler: Önce diyelim ki Onun şanını bildiren âyet-i kerimeler Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gönderilmiştir.

1– Bunlardan birisi; meal-i şerifi (Ey Resûlüm! Cebrâile düşman olanlara de ki ona düşmanlığa sebep yoktur. O, Allahü teâlânın emri ile Kur’ân-ı Kerîmi senin kalbine, daha önce inen kitaplara muvafık olarak, müminleri hak dine hidayet ve Cennete gireceklerini müjdelediği hâlde indirdi. Bir kimse Allahü teâlâya, Meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâile ve Mikâile düşman olursa, Allahü teâlâ kâfirlere düşmandır)  olan 97. ve 98. âyet-i kerimeleridir. Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi şu idi. Abdullah bin Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” der ki İbni Surya adlı bir yahudi, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerine geldi. Çok deliller söyledi. Hüccetleri [delilleri] bitti. Dedi ki ya Resûlallah! Gökten sana hangi melek gelir. Buyurdular ki Cebrâil gelir. Dedi, eğer Mikâil gelse idi, sana iman getirirdim. Zira Cebrâil düşmanımızdır. Bizim ile çok düşmanlıklar etmiştir. Bize kati düşmanlığı o oldu ki Allahü tebareke ve teâlâ bizim Peygamberimize Buhtunnasar adlı kişi tarafından Beyt-ül-mukaddes harab olsa gerektir diye vahyetti. Peygamberimiz de bize haber verdi. Biz de, Buhtunnasarı katl edecek kuvvetli bir kişiyi bulduk. O vakit Cebrâil aleyhisselâm gelip, onu katl olunmaktan kurtarmış. O merde demiş ki eğer Hüda-i Rabbil âlemin irâde etmiş ise, sizi onun üzerine musallat etmez. Eğer irâde etmemiş ise ne sebep ile onu katl edersiniz. O merd [yiğit] de bu sözü ondan kabul edip, geri dönmüş. O vakitten beri Cebrâili düşman tutarız. Bir kere de dediler ki onların Cebrâil ile düşmanlıklarına sebep odur ki inançlarınca, Cebrâil aleyhisselâma demişlerdi ki Peygamberliği bize getir. O gayriye götürmüş.

İmam-ı Süddi der ki Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir adeti var idi. Gidip-geldiği yolu yahudilerin toplandığı yere uğrardı. Varıp, onların yanına girerdi. Onların sözünü dinlerdi. Onlar ile konuşurdu. Onlar, ya Ömer! Biz seni Muhammedin Ashâbının hepsinden çok severiz. Zira onlar gelip-geçerken, bizim üzerimizden geçerler. Bizi rencide ederler. Sen bizi incitmezsin. Hatta dersimizi dahi dinlersin. Seni onun için severiz, derler idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Allahü teâlâ hakkı için ki ben sizin yanınıza dost olmak için gelmem. Size bir şeyler sormamdan maksat, haşa ki dinimden şüphem olduğundan değildir. Sualime sebep odur ki şirkinizin aslını iyice öğreneyim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin şanındaki eserlerini ve burhanlarını ve nimetlerini [üstünlüklerini] sizin kitaplarınızda çok görürüm. Siz bedbahtlığınızdan ve kötü düşünceli olduğunuzdan iman getirmezsiniz. Dediler ki: Ya Ömer! Hazret-i Muhammede devamlı hangi melek gelir. Hazret-i Ömer buyurdu: Cebrâil aleyhisselâm gelir. Dediler; biz Cebrâili sevmeyiz. Muhammedi bizim sırlamıza muttalih eder. Bir yere gelen azâbı veya kıtlığı veya yıldırımı Cebrâil getirir. Mikâil iyidir ki sulhu, emniyeti ve bol nimeti getirir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ey biçareler! Siz Cebrâil aleyhisselâmı bilirsiniz ve Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini inkar mı edersiniz. Ben şahadet ederim o kimseye ki hazret-i Cebrâili düşman tutar, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin düşmanı olur. Oradan Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerine geldi. Cebrâil aleyhisselâm ondan önce gelip, yukarıda bahs edilen âyet-i kerimeyi getirmişti. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Ömere okuyup, buyurdu ki (Ya Ömer! Senin Rabbin sana muvafakat etti). Hazret-i Ömer şâd olup Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine şükretti. Buyurdu ki; bundan sonra, kendimi din-i İslam üzerine taştan katı buluyorum.

İşaret:  Sübhânallah. Yahudiler, hazret-i Cebrâil aleyhisselâmı, bizim dinimiz velayetinin izzeti onun sebebi ile harab olmuştur, diye düşman tutarlar. Hak sübhanehü ve teâlâ hazretleri buyurur: Cebrâil her ne yaparsa, bizim emrimiz ile yapar. Rafiziler ve mübtediler [bidat sahipleri], Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerini niçin düşman tutarsınız. Onlar, hilafet hazret-i Alinin hakkı idi, ondan aldılar; diye düşman tutarlar. Bu sözleri yalandır ve bühtandır. Zira eğer onun hakkı olsa idi, kendileri alırdı. Ey yahudi! Sen Cebrâili düşman tutarsın. Biz onu dost tutarız. Eğer sizin helak ve azabınız, Cebrâilin elinde oldu ise, kâfirlerin helak olması layıktır. Bizim Resûlümüzün zaferi, nusreti Cebrâil ile oldu. (Rabbiniz size nişanlı, 5.000 melek ile imdad edecektir)  [Âli-i İmrân sûresi 125. âyet-i kerime meali.] Ya Rafizi! Siz Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerini düşman tutarsınız. Biz dost tutarız. Sizin helakınız onların sebebi ile olursa, layıktır. İslamiyetin nusreti onlar sebebi iledir. (Onlar gayba iman ederler!) (Ey Habîbim! Sana, Allah ve müminlerden sana tabi olanlar yetişir!)  [Enfal sûresi 64. âyet-i kerime meali.]

2– Bir âyet-i kerime de şudur: Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, dinde gayret sahibi, merd bir Zât-ı şerif idi. Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin harem-i şeriflerinde, bir gün dedi ki ne olaydı, emir geleydi de, Resûlullahın saadethanelerine destursuz girmeselerdi. Allahü tebareke ve teâlâ hazret-i Ömerin sözüne muvafık bu âyet-i kerimeyi gönderdi. (Ey iman edenler! Resûlümün evine yemeye davet olunmaksızın ve vaktine bakmaksızın girmeyin.)  [Ahzab sûresi 53. âyet-i kerime meali.] İbni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” buyurdular ki bu âyet-i kerime bir grub hakkında nazil olmuştur. Onlar Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin taamı vaktini gözleyip, o vakitte varıp, Resûlullahın yanında otururlar idi. Taam gelir yerler idi. Sohbet ederlerdi. Dışarı gitmezlerdi.

3– Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hizmetçisini, hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” çağırması için gönderdi. Kaylule vakti idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri uyumuştu. O hizmetçi bağırdı. Uyanmadı. Kapıyı açıp, içeri girdi. Hazret-i Ömerin teninden bir miktar açılmıştı. O hizmetçi hemen dışarı çıktı. Dedi ki ey Allahım, Ömeri sen uyandır. Bir kere daha bağırdı. Hazret-i Ömer uyandı. Hizmetçinin içeri girip, açılan yerini gördüğünü anladı. Üzüldü. Ne olaydı, sabah vakti ve kaylule vakti ve akşam vakti, bu üç vakitte, halk evlerinde uyurlar. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden buyruk nazil olsaydı da, birbirinin evine izin ile girselerdi. Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” sözüne muvafık Allahü teâlâ bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. (Ey iman edenler! Sizin mülk-i yemininizde olan kız, erkek, köle ve hür çocuklarınızdan, bülug çağına ermeyenler, üç vakitte yanınıza girerken, izin istesinler. Zira sabah namazından önce, öğle vaktinde ve yatsı namazından sonra örtünmeniz zor olur.  [Elbiseler değiştirilir.] Bu üç vaktin dışında, birbirinizin yanına girmenizde size, hizmetçi ve çocuklarınıza günah yoktur. Allah size hüküm ayetlerini böylece bildiriyor. Allah sizin halinizi bilir. Ve İslamiyetin hikmetini icra eder. Çocuklarınız bülug çağına erişince, onlardan önce baliğ olanların izin istediği gibi her vakitte izin istesinler.)  [Nur sûresi 58. âyet-i kerime meali.]

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” uyumuş idi. Hizmetçinin bağırması ile uyanmadı. Avret yerini gördü. Uyanmadı. Uyanınca üzüldü. Biz gafiller, bu kadar âsî ve biçare [çaresiz] kullarız. Allahü teâlâ çağırıyor, uyanmıyoruz. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” çağırıyor, uyanmıyoruz. Melekler daima günahlarımızı görüyor. Uyanmıyoruz. Allahü teâlâ hazretleri her gün, gafletten uyansınlar diye, binlerce günahımızı görür, örter. Nicelerini affeder, yine korkmuyor, uyanmıyoruz.

Nükte:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin gönlünün gamlanmasından dolayı bu üç vakitte, bütün çocukları, Allahü teâlâ anadan ve babadan geri tutmuştur. Kıyamet gününde asilerin gönlünün gamından dolayı, ayrılık ateşini gönüllerden uzak tutması acayip değildir.

4– Mekke-i mükerreme ileri gelenlerinden bir cemaat, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine uğradılar. Baktılar ki meclis-i şeriflerinde Suheyb-i Rumi ve Habbab bin Erat ve Bilal-i Habeşi ve Amar bin Yaser ve Selman-ı Fârisî oturmuşlar “radıyallahü teâlâ anhüm.” Bunlar, üzerinde yün elbise bulunan fakir sahabiler idi. O cemaat dediler ki ey Muhammed! Razı oldun mu, bir gruba ki senin etrafında oturmuşlardır. Biz gelelim, onlar ile oturalım mı? Halbuki bunlar bizim kullarımızdır [kölelerimizdir], hizmetçilerimizdir, cariyelerimizdir. Bunları kendinden uzak tut. Ta ki biz sana tabi olalım. Bir rivayette gelmiştir ki dediler, ya Muhammed! Sen sedirde otur. Biz senin etrafında oturalım. Onları uzak oturtup, bizler onların yününden ve hırkalarından rahatsız olmayalım. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Müminleri kendi yanımdan uzaklaştıramam) . Onlar da dediler ki bize ayrı meclis ile toplantı yap. Bizim senin yanındaki faziletimizi bilsinler. Onlar ile beraber olmamız, bize ar olur. Kavmimiz bizi bunlar ile oturmuş görmesin. Biz gelince onlar meclisten kalksınlar. Onlar gelince biz kalkarız. Sen yine onlar ile oturmaya devam edersin. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Peki!) Onlar dediler ki bu cümle üzerine bize bir name yaz. [Yani bir kağıta yaz.] Server-i kainat kağıt istedi. Name yazmak için Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çağırdı. Allahü teâlâ hazretleri, Cebrâil aleyhissalatü vesselâm hazretleri ile bu âyet-i kerimeyi gönderdi: (Sabah-akşam Rabbine ihlas ile duâ  eden kimseleri yanından uzaklaştırma. Müşriklerin imana gelme hesabı senden, senin hesabın da onlardan sorulmaz! Kâfirler imana gelsinler diye müminleri yanından kovarsan zalimlerden olursun!)  [Enam sûresi 52. âyet-i kerime meali.] Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yazıyı yazmadı.

Selman-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlullah, mescidin bir köşesinde oturmuştu. Bu âyet-i kerime nazil oldu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bize okudu: (Ayetlerimize inananlara selam ver ve de ki Rabbiniz size rahmet etmeyi üzerine almıştır. Sizden biriniz, zararını düşünmeden bir günah işlese, sonra bir daha yapmıyacağına azm ederek tövbe etse, hâlini düzeltse, Allahü teâlâ onun günahını bağışlar. Ve tövbesini kabul etmekle rahmet eder.)  [Enam sûresi 54. âyet-i kerime meali.] Resûlullah o şekilde oturur idi ki bizim dizlerimiz mübarek dizlerine değerdi. Kalkmak isterler idi. Evvela biz kalkardık. Resûlullahı oturur şekilde bırakırdık. Sonra o kalkardı. Buyurdu ki Allahü teâlâya şükürler olsun ki beni öldürmezden evvel, bana emretti ki (müslümanlardan bir grub ile beraber bulunmaya sabır et.)

İkrime “radıyallahü teâlâ anh” der ki Kureyşten bir taife geldiler. Ebû Talibin yanına varıp dediler: Halk bizi Muhammed ile oturur görürler ise, onlar da ona muti olurlar. Ondan sonra bizi o kullar [köleler] ile oturur görürler ve bizi kötülerler. Var Muhammede söyle ki onları yanından uzak etsin. Biz de Ona iman getirelim. Sonra Ebû Talib bu haberi Ona götürdü. Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” dedi ki böyle eyle ya Resûlallah, görelim dediklerini yaparlar mı ve sözleri üzere dururlar mı. Bunun üzerine bu âyet-i kerimeler nazil oldu. [Enam sûresi 52, 53, 54. âyet-i kerimeleri.] Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu âyet-i kerimeleri işittiği gibi, geldi, özür diledi. Söylediği sözlerden pişman oldu. Allahü teâlâdan hitab-ı izzet geldi ki ya Muhammed! Benden Ömere selam eyle ki senin menzilin ve merteben bizim katımızda yüksektir. Bu kadar zelle ile kendi dergahımdan seni reddetmem. Senin özür dilemeye geleceğini bildiğim için, selamımı önce gönderdim. O yerdeki senin günahını yazdım. Özürden evvel rahmetimi mukabilinde yazdım. Onun ile olan bağlılığımız çok kuvvetlidir. Zelle ile kesilmez, buyurdu.

(İşaret) : Hak sübhanehü ve teâlâ bu âyet-i kerimede, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini 5 defa andı [zikir etti]. (Sana geldiği vakitte) , (İman getirmek) , (günah işlemek) , (Tövbe etmek) , (Hâlini islah etti) . Allahü tebareke ve teâlâ, hazret-i Ömer’i 5 nesne ile yad etti [zikir etti]. (Selamün aleyküm)  diyerek selam etti. (Sizin Rabbiniz vâcip kıldı) , buyurarak haber verdi. (Kendi nefsi üzerine rahmet etmeyi) , buyurarak rahmet etti. (Cehalet ile bilmeyerek günah işledi) , diyerek günahtan mazur tuttu. (Allah affedici ve tövbeyi kabul etmekle rahmet edicidir) , buyurarak affetti.

(Nükte) : Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir günah işledi. Özür diledi. Allahü teâlâ, onunla böyle muamele etti. Hazret-i Ömerin dostları işitsinler ki şâd olsunlar. Allahü teâlâ dostlarını Ömere ortak eyleyip, bizim üzerimize selam söyledi. Ve rahmetine ortak etti. (Rahmetim her şeyi içine almıştır)  buyurdu. Meleklerini gönderdi. (Melekleri gönderdik)  buyurmuştur. Özrünü kabul etti. (Allah kullarının tövbesini kabul eder)  buyurmuştur. Mağfiret etti. (Ey Resûlüm! Nefslerini israf eden kullarıma, Allahın rahmetinden ümit kesmemelerini söyle!)  buyurmuştur.

5– Diğer bir âyet-i kerime şudur: Uhud cenginde Ebû Süfyan henüz müslüman olmamış iken bize dedi ki (bizim uzzamız var, sizin uzzanız yoktur.) Ömer ibnül Hattab cevap verip, buyurdu ki (bizim mevlamız var, sizin mevlanız yoktur). Allahü teâlâ hazretleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kavline muvafık bu âyet-i kerimeyi gönderdi. (… Müminlerin yardım görmesi ve kâfirlerin kahr olması, Allahü teâlânın müminlere velî olması ve yardım etmesidir. Kâfirlerin mevlası, onların azabını men’ eden bir yardımcıları yoktur.)  [Muhammed sûresi 11. âyet-i kerime meali.] Bu âyet-i kerime, ehl-i Mekkenin iman getirmeyenlerini korkutucu ve tehtid edici mahiyettedir.

6– Diğer bir âyet-i kerime şudur. Münafıklardan Abdullah bin Ebû Selül hasta oldu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” iyadetine [hasta ziyaretine] vardı. İbni Ebû Selül, Habîbullah hazretlerine dedi ki ben öldüğüm zaman namazımı kıl. Kabrim üzerinde dur. Bana duâ  et. Kendi kaftanını kefen et. Sonra İbni Ebû Selül öldü. Resûlullah hazretleri diledi ki namazını kılsın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki ya Resûlallah! Onun üzerine namaz mı kılacaksın. Halbuki o sana böyle böyle işler etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: Elini benden kaldır. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” de; gitme, dedi. Habîb-i ekrem yine o cevabı verdi. 3. kere, Server-i âlem buyurdu ki eğer bilse idim ki Allahü tebareke ve teâlâ rahmet eder. 70 kere Allahü teâlâ hazretlerinden ona istiğfar ederdim. Zira ben istiğfarda muhayer kılındım. Sonra, mübarek gömleğini kefen yapıp, kabre koydu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki bu hâlde ben hayrette kaldım. Allahü teâlâ ben kulunun kavline muvafık şu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu: (Münafıklardan ölen kimselerin namazını kılma. Kabri üzerinde durma. Çünkü onlar, Allaha ve Resûlüne iman etmeyip, münafık olarak öldüler.)  [Tevbe sûresi 84. âyet-i kerimesi meali.] Resûl-i ekrem hazretleri bu âyet-i kerimeden sonra, hiçbir münafık üzerine namaz kılmadı. Kabri üzerine durmadı. Yani, ey benim Resûlüm! Duâ  etme ki eğer duâ  etsen, icabet etmesem, senin şanına noksanlık olur. Eğer icabet etsem benim hikmetime lâyık olmaz. Kıyamet gününde ben derim ki ey benim Resûlüm! Sen şefaat eyle, ta ki ben bağışlayayım. Eğer şefaat etmez isen, senin haşmetine uygun olmaz. Eğer rahmet etmesem benim keremime naks olur. Sen şefaat et. Ta ben bağışlayayım.

7– Diğer bir âyet-i kerime şudur: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Aişe-i Sıddıka “radıyallahü teâlâ anha” hakkında, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile meşveret etti. Buyurdu ki ya Ömer! Sen hazret-i Aişe hakkında söylenenlere ne dersin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki ya Resûlallah! Bir daha bu sözü dinlemeyiniz. (Bu büyük bir iftiradır.) Bu sözü söylemek ve kalbine getirmek kimsenin haddi değildir. Hazret-i Aişe pak ve pakizedir. Onlar ehl-i imandır. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kavline uygun bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu: (Onu işittiğinizde, niçin bize o sözü söylemek yakışmaz! Ya Rabbi! Seni tenzih ederiz. Bu Server-i âlemin hanımına atılan büyük bir iftiradır, demediniz!)  [Nur sûresi 16. âyet-i kerime meali.]

8– Diğer bir âyet-i kerime şudur: Allahü tebareke ve teâlâ Adem safiyullahın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” zürriyeti şanında bu âyet-i kerimeyi irsal buyurdu: (Biz insanı  (Ademi) muhakkak ki çamurun hülasasından yarattık. Sonra, Ademin neslini sağlam bir yerde  (rahimde) bir nutfe  (az bir su) yaptık. Sonra, o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra, kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra, ona başka bir yaratılış  (ruh) verdik. Bak ki şekil verenlerin en güzeli olan Allahın şanı ne kadar yücedir.)  [Müminûn sûresi on iki on üç, ondördüncü âyet-i kerime mealleri.] Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu âyet-i kerimeyi okudu. Hayrette kaldı. (Kudreti ve hikmeti sebebi ile Allahü teâlânın şanı büyüktür. Kudretlilerin en güzelidir) dedi. Hazret-i Ömerin buyurduğu gibi, âyet-i kerime indi.

Bu zikir ettiğim âyet-i kerimeleri Kurân-ı azimüşşan tefsirlerinden, kudretim yettiği kadar aldım. Bundan sonra o haberleri zikir edelim ki hocalarımızdan ve üstadlarımızdan işittik. İnşaallahü teâlâ.

 

56. Menakıb:  Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkındaki hadis-i şerifler. https://dinisualler.com/dort-buyuk-halifenin-menkibeleri/hazreti-omer-hakkinda-hadis-i-serifler/

 

57. Menakıb:  Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkında çeşitli kitaplarda bildirilen haberleri açıklamaktadır. Ameş, Süfyan’dan ve Abdullah’tan “radıyallahü teâlâ anhüm” rivayet etmiştir. Dediler ki vallahi Ömerin amelini terazinin bir kefesine koysalar, diğer insanların amellerini de terazinin diğer kefesine koysalar, Ömerin amelinin ağır geleceğini zannederiz. Hakim arif Zeynüddin Ali bin Tâhir kendi tasnif ettiği kitapta demiştir ki: Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki münafık o kimsedir ki dünya onun ümidi olur. Hata ve günah onun ameli olur. Çok yemin onun sanatı olur. Ahiret işlerinde cahil, dünya işlerinde zeki olur.

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şefkatı ve rahmeti, mahlukat üzerine o mertebede idi ki Ebulleys-i Semerkandi Tenbih-ül gafilin’de yazmıştır: Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” bir yaşlı zimmi gördü ki kapılarda gezip, kapılarda dilenir. Ömer hazretleri buyurdu ki ey pir! Benim sana insaf etmemi istiyorlar. Gençlik vaktinde senden cizye aldım. Lâyık olan odur ki bugün seni affetmeliyim. Affedip, her gün kendinin ve ıyalinin [çoluk-çocuğunun] yiyeceğini beyt-ül-maldan versinler, buyurdu.

58. Menakıb:  Bir gün emir-ül müminin Aliyül-mürteda “radıyallahü teâlâ anh”, oturmuş, sohbet ediyordu. Söz arasında bir kimse, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini methetmeye başladı. Hazret-i Ali buyurdu ki hangi Ömer? Allahü tebareke ve teâlâ Enbiya aleyhissalatü vesselâmdan sonra, Ömere benzer kul halk etmemiş ve hiçbir babanın ve ananın Ömer gibi oğlu olmamıştır. O Ömerdir ki alimdir. Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin dininin sınırlarını bilir. Allahü teâlâ İslamı aziz etti, onunla adalet etti. Böylece kendisi emin oldu. İslamiyeti bilen fakihtir. Kendisinden sonra gelen halifeleri zor duruma düşürdü. Emirü’l müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, İslam dininde güzel adetler bıraktı. İslamda ilk kadı tayin etti. Şüreyhi kadı tayin etti. Postayı ilk kuran odur. Beyt-ül-mal binası yaptırdı. Zekat ve başka malları buraya koyardı. Zindanı ilk bina eden odur. Hududullahı icra etmek için, celladı o tayin etti. Mescid ve camileri şehirlerde o tertip etti. Serhadları [sınırları] o vaz’ etti. Müezzin ve gayrileri gibi tatavvu [hayırlı] iş işliyenlere ücret verirdi. İran toprağı üzerine haracı o tayin etti. Cemaat ile Ramazan ayında teravih namazını aşikare kıldı. Resûlullah teravih namazı kılardı, fakat aşikar etmezdi. Allahü teâlânın teravih namazını ümmeti üzerine farz edeceğinden ve onların meşakkat çekeceğinden çekinirdi. Hazret-i Ömerde “radıyallahü teâlâ anh” bu mertebe yükseklik var idi ki adaletin, heybetin, siyasetin, gayretinin sesi ufuklara yayılmış iken, bir zerre kibr ve ucb kendi nefsinde yoktu. Kendini cümleden aşağı görürdü. Kendi eli ile yaptığı işleri kimse gücü yetip, yapamadı. Kesb ederdi [çalışır idi]. Der idi ki ey müslümanlar, kesb edin [çalışın], başkaları üzerine yük olmayın. Pazarda, çoluk-çocuğumun nafakasını temin etmek için çalışırken öldüğüm yer, bana en sevimli yerdir. Elinizi kesbden kaldırıp da [çalışmayı bırakıp da] Allahü teâlâ rızkımı verir demeyiniz. Allahü teâlâ gökten altın ve gümüş göndermez. Adet-i kerimesini değiştirmez. Cümle mubahları gözler önüne sermiştir. Vera ve takvası o mertebede idi ki sadaka südünden bir içim hazret-i Ömere süt verdiler. İçti. Sonra anladı ki buna lâyık değil idi. Parmağını boğazına soktu. O südü kay etti. O kadar zorluk ve mihnet çekti ki mübarek ruhu bedeninden ayrılıyor, diye korktular. Sonra, ya Rabbi damarlarımda kalıp da çıkaramadıklarımdan sana sığınırım, buyurdu.

(Kimya-i saadet) de, hüccet-ül İslam imam-ı Muhammed Gazali “rahimehullahü teâlâ” nakil buyurmuşlar: Bir vakit, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin harem-i şeriflerine, ganimetten misk getirmişlerdi. Kendi ehline [hanımına] buyurdu ki bu miski satıp, dervişlere sarf edelim. Bir gün saadethanesine girdi. Hatununun sandığından misk kokusu duydu. Buyurdu ki bu ne kokusudur. Hatunu dedi ki miski satarken elime kokusu sindi. Sandığa dokundum. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o sandığı alıp toprağa o kadar sürdü ki asla kokusu kalmadı. Sonra hanımına verdi. Bu kadara müsamaha gösterilebilirdi. Lakin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bundan muradı şu idi ki küçük zararlara göz yumarak, büyük zarara yakalanmayalar. Veya haram korkusundan bir helali terketmiş olup müttekiler sevâbını bulmak için yapılmış olur.

59. Menakıb:  Tefsirde gelmiştir. Hazret-i Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” minber üzerinde buyurdu ki hanımların mehrinde ifrat etmeyiniz [yani fazla mehr tayin etmeyiniz]! Eğer bu dünyada ikram olsa idi veya Allahü tebareke ve teâlâ katında haramdan sakınmak olsa idi, ona uyacak kimse, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri olurdu. Halbuki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hiçbir hatununa ve kerimelerinden birine on iki buçuk vakıye gümüşten ziyade mehr kesmedi ki her vakıyesi 40 dirhemdir. Tamamı 500 dirhem olur. Bu sözü söyledikleri vakit, söz sahibi olan bir hatun, ayak üzerine kalkıp, dedi ki Allahü teâlâ bize kırba dolusu mehr verir. [Kırba: Saka tulumu demektir.] Meal-i şerifi, (Sizden biriniz, hanımını fuhştan başka bir sebeple boşayıp, başka bir hanım aldığında, önceki hanıma mehr olarak verdiği çok fazla miktardaki malı geri almasın)  olan Nisa sûresi 19. âyet-i kerimesinde, kadınlara çok ihsan, çok mal verileceği beyan buyurulmaktadır. Halbuki Hattab oğlu geri almak ister; dedi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dinde ve emanında büyüklüğünden ve insafından, bu sözü işitti. Anladı ki o kadının söylediği söz, doğrudur. Hak sözü kabul edip ve insaf edip, buyurdu ki (Bütün insanlar Ömerden iyi bilir. Bu kadın doğru söyledi. Ömer hata etti.)

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gün buyurdu ki ey kadınlar, başınızı kaldırın. Kendi hallerinize bakın. Hakikatte yol aşikare oldu. [gidilecek yol bellidir.] Zinhar halk üzerine yük olmayınız. Yani kesb ediniz. Kimseye muhtaç olmayınız. [Dinimize uygun şekilde kesb ediniz.] Yine Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki her kim ki dinde fakih değildir, bizim pazarımızda alış-veriş etmesin. Çünkü, faize düşüp, sıkıntı çeker. [Yani, alış-veriş ilmini bilmeyen, alış-veriş yapmasın!]

60. Menakıb:  Emir-ül müminin Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halife oldukları vakit, Hâlid bin Velid “radıyallahü teâlâ anh” serasker, yani başkomutan idi. Onu azl edip, Sad bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini onun yerine serasker tayin etti. Bir zaman sonra, Sad “radıyallahü teâlâ anh”, Kufede bir saray bina etmek arzu etti. Saray yapacağı yerin bir tarafı bir mecusinin evine bitişik idi. Sad “radıyallahü teâlâ anh”, mecusiyi çağırıp, dedi ki o evi bana sat. Sad çok para verdiği hâlde, mecusi satmadı. Hazır olanlar, dediler ki bu mecusiye bu kadar rica etmeye ne lüzum vardır. Sen o evi al ve behasını da ver. Mecusi de bunu işitip, korktu ki Sad böyle yapacak. Evine varıp, hanımına dedi ki ne tedbir alalım. Hanımı dedi ki onların bir emirleri var ki ona emir-ül müminin Ömer derler. Kalk onun yanına varıp, Sadı şikayet et. O emir buyurur, Sad elini senden çeker. Mecusi de kalkıp, Medine-i Münevvereye vardı. Sordu ki Emir-ül müminin sarayı nerededir. Dediler sarayı yoktur. Kendisi dışarıya, sahraya çıkmıştır. O mecusi sair emirler gibi şehir haricine avlanmaya gitmiştir zannetti. Şehir haricine çıkıp, etrafı gözetip, hangi tarafından haşmetle ve hizmetkarları ile gelecek diye baktı. Hiçbir taraftan bir toz eseri dahi kalkıp görülmedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise, kamçısını başının altına koyup, toprak üzerinde uyumuş idi. O mecusi onu gördü. Lakin onun Emir-ül müminin olduğunu bilmiyordu. Uyandırdı ve dedi ki Emir-ül müminin hangi tarafa gitmiştir. Hazret-i Ömer buyurdu: Onu niçin soruyorsun [ne yapacaksın] ve ne istersin. Mecusi dedi ki Sattan ona şikayete geldim. O evimi kasten ve cebren elimden almak ister. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oradan kalkıp, saadethanelerine geldiler. Hizmetçiye buyurdular ki bir parça kağıt getir, Sada bir name yazacağım. Hizmetçi aradı, kağıt bulamadı. Buyurdular ki bir parça deri de olursa, getir. Hizmetçi bulamadı. Buyurdular, bir parça kemik, getir. Bir koyun küreği bulup, getirdi. Üzerine (Bismillahirrahmanirrahim. Ya Sad! Bu name sana eriştiği zaman hasmını hoşnud et. Veya kalkıp huzuruma gel!) diye yazdı. O kürek kemiğini mecusiye verdi. Mecusi onu alıp, evine geldi. Hanımı dedi ki ne yaptın. Dedi ki hayret ki bu uzun yolu gittim. Bu kadar meşakkat ile; elime yazılmış bir parça kemik verdiler. Hanımı dedi ki madem ki getirdin, Sada onu götür arz et. Bakalım ne söyler. Mecusi de kalkıp, Sadın sarayı kapısına gitti. Sad hazretleri namazını kılıp, saray kapısında oturmuştu. Halk, karşısına saf bağlayıp oturmuşlar idi. Mecusi kürek kemiğini Sadın karşısında tutup, durdu. Sadın gözü onu gördükte, Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yazısı olduğunu anlayıp, çehresi değişti. Dedi ki her ne ister isen bana söyle. Beni Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzuruna çıkarma ki ben Ömerin siyasetine takat getiremem. Hemen o mecusi, aklı başından gidip, düştü. Bir zaman sonra ayıldı. Dedi ki ya Sad! Bana İslamı arz eyle, deyip, müslüman oldu. Evini ona, hüsn-i rızası ile bağışladı. O mecusiye dediler ki ne sebeple müslüman oldun. Dedi, bunların emirlerini gördüm. Bir köhne hırka örtünmüş. Ve ayağında iç donu yok. Kamçısını başı altına koyup, toprak üzerinde uyumuş, derviş suretinde. O şekilde ki onu gördüm. O kadar siyaset ve heybet ki halkın gönüllerinde yerleşmiş olduğunu gördüm. Kendi kendime dedim ki bu dinde böyle bir emir olsun, bu din mutlaka hak dindir. Anlamalıdır ki adalet ne mübarek nesnedir.

61. Menakıb:  Bir gün Ömer “radıyallâhu anh” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin arkasında namaz kılıyordu. Resûl aleyhisselâm sûre-i Vennaziat okuyordu. Meal-i şerifi (Firavun kavmine, ben sizin ulu tanrınızım dedi)  olan âyet-i kerimeyi okuduğunda, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin gayret damarı harekete gelip, mübarek bedeninde tüyleri elbisesinden dışarı çıkıp, (Eğer ben orada hazır olaydım, boynunu vururdum) dedi. Namaz eda edildikten sonra, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki (Ya Ömer, namazda konuştun. Namazını kaza et). Hemen Cebrâil aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın emrini eriştirip, buyurdu ki (Ya Muhammed! Ömere namazı kaza et diye söyleme! Biz o namazı kabul ettik. O namazı cümle ümmetin namazına beraber ettik ki biz çok gayretli, sevdiğini kayırıcı kimseleri severiz.)

62. Menakıb:  Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir bayram günü, hazret-i Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şeriflerine geldi. Mescide vardılar. Sonra yola çıktılar. Medine-i Münevverenin çocukları Server-i kainata yapışıp, bayramlık istediler. Hazret-i Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki ya Ömer! Beni bunlardan satın al [kurtar]. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri de gidip, bir parça et ve bir miktar hurma ve meyve getirip, çocuklara verdi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki ya Ömer! Sen beni Mâlik bin Zarin, Yusuf aleyhisselâmı aldığından daha ucuza aldın. Mâlik, Yusufu birkaç dirheme aldı. Sen beni meyveye ve ete aldın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ya Resûlallah! Her ne kadar Yusuf aleyhisselâmdan ucuz aldım ise de, ondan güzel ve şirinsin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir merd idi ki onun gölgesinden iblis kaçardı. Mısırdaki Nil nehri kurumuş iken, onun mektubu ile aktı. Onun kamçısı ile zelzele durdu. Heybetinden ve onun sesini Medine-i Münevverede hutbe okurken, Iraktan işittiler. Allahü tebareke ve teâlâ onun rey’ine uygun âyet-i kerime gönderdi. Rıdvân [Cennet meleği] onun evine odun iletti. Mikâil aleyhisselâm onun kokusunu alırdı. İslam onunla kuvvetlendi. Müslüman olduğu gün, Allahü teâlâ indinde makbul olduğu için, Cebrâil aleyhisselâm onunla oturmuş idi. Aslan onun yastığının bekçiliğini yapardı. Onun yükünü çekmekten yer ve gök âciz kalırdı.

63. Menakıb:  Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, saadetle otururlardı. Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri meclis-i şerifinde hazır oldu. Hazret-i Server-i âlem buyurdu ki (Ya Ömer, bana ilâhî emir gelmiştir ki adalet nurunu, Ömer bin Hattaba ver. Şimdi sana verdim. Cihanda adalet etmek senin nasibindir.) Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bu dünyadan göç etmek vakti yaklaştı. Bir vasiyetname yazdı. Halife olacak şahsın namını yazdı. Yerini açık koydu ki kimse incinmesin. Abbas bin Abdülmuttalib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri işitti ki halifenin adının yeri açık kalmıştır. Ebû Bekrden sonra ihtilaf vaki olur diye, varıp, vasiyetnameyi istedi. Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ismini o açık yere yazdı. Sonra Sıddık-ı ekberin aklı başına geldi. Abbas hazretlerine dedi ki: Vasiyetnameyi getir. O da getirdi. Aldı, baktı. Buyurdu ki o açık yeri göreyim. Abbas “radıyallâhu anh” buyurdu ki: Ben küstahlık ettim; ya halife-i Resûlallah! Ömer adını açık yere yazdım. Sıddık hazretleri şâd olup buyurdu ki Elhamdülillah, benim de muradım, bu idi. Ashâbdan bazıları gelip, dediler ki niçin böyle ettin. Ömer bin Hattab sert tabiatlı kimsedir. Allahü tebareke ve teâlâ huzurunda, Ömeri müslümanlar üzerine getirdiğinden dolayı, ne huccet getirirsin. Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Beni kaldırın, oturtun. Oturup, buyurdu ki eğer Hak Sübhanehü ve teâlâ, benden niçin Ömeri halife eddin diye sual buyurursa, ben cevap veririm ki ya ilahelalemin. O gün yeryüzünde, Ömerden âdil kimse bulamadım. O sebepten Ömeri halife tayin ettim. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilafet makamına oturdu. Etraftan insanlar gelip, sorarlardı emir kimdir diye. Kurt koyun ile beraber su içip, dolaşır, hiç ziyan etmez. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kadar âdil davrandı, adalet gösterdi ki müslümanlar maksatlarına kavuştular. Dul kadınlara suyu kendi çekerdi. Ve unu kendi satın alırdı ve kendi götürürdü. Hamallara yardım ederdi. Der idi ki bir miktar yol ben götüreyim ve bir miktar sen götür. Köle ve cariye su çekmekten veya un öğütmekten âciz kalmış ise, yardım ederdi. Geceleri Abdurrahmân bin Avf ile beraber şehri dolaşıp, bekçilik ederdi. “Radıyallahü teâlâ anhüma”.

64. Menakıb:  Abdurrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” der ki ben hazret-i Ömerden acayiplikler gördüm. Dediler, ne gördün. Buyurdu ki hayatta olsa, ben söylemeye kadir olmazdım. Birisi odur ki her gece ikimiz şehri dolanırdık. Bir mahalle varırdık. Ömer bana der idi ki sen burada dur. Ben de muhalefete kadir olamayıp, dururdum. Varıp, bir zamandan sonra, gelirdi. Sual etmeye de cür’et edemezdim. Vefatlarından sonra bir gece o mahalleye varıp, bir ev içine girdim. Bir ihtiyar kadın gördüm. Kendi kendine acaba ne oldu ki Ömer bu gece gelmedi, diyordu. Ben dedim, ey hatun! Ömer dünyadan göçtü. Kadın bunu işitince, bir ah çekip, bayıldı. Sonra aklı geri geldi. Dedi ki; ey Allahım! Bana yardımda bulunan Ömeri affet. Ona dedim ki ne yardım ederdi. Gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Onu dışarı atardı. Kirlenmiş elbisemi yıkardı. Beni temizlerdi. Bana yiyecekten ne nesne gerek ise, getirirdi. Dedim, ey hatun! Ben de Ömerin yariyim. Eğer o gitti ise ben sağım. Ben Ömerin yaptığı işleri yapayım. Beni çağırıp, dedi ki Ömerin yerini kim tutabilir. Eğer Ömerin yari isen, bana duâ  eyle, yardım et. Hemen başını yukarı tutup, dedi ki ya ilahel âlemin! Ben o hastalığı Ömerin yardımı ile çekerdim. Ömer gitti. Benim ruhumu kabz eyle ki ben Ömersiz ömr istemem. Bunu dedi, o saat duâsı makbul olup dünyadan göç etti. Ben ağladım. Techiz ve tekfinini yapıp, defnettim.

65. Menakıb:  Yine Abdurrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu. Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medine-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş. Ben dedim ki ey emir-el müminin, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim. Buyurdu ki eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günahımın yükünü kim götürür. Dedim, senin ne yükün var ki sen Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yolu üzerine yürüyorsun. Buyurdu ki ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zaman olurum ki bu hilafetten başabaş kurtulayım. [Yani zararsız olarak kurtulur isem, Resûlullahın dostu olurum.] Dünyadan göç etmezden evvel böyle buyururlar idi.

Oğulları Abdullah “radıyallahü teâlâ anhüma” babasının vefatlarından bir sene sonra onu rüyada görmüş. Sabahleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mescid-i şeriflerine vardı. Seslenip, dedi ki ey Sahabiler, toplanın. Babamın selamını size getirdim. Hepsi toplandılar. Orada Abdullah hazretleri buyurdu. Dün gece babamı rüyada gördüm. Dün geceye kadar, babamın ahirete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine babamı rüyada göreyim niyeti ile salavat getirirdim. Fakat, göremezdim. Ta dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş. Dedim, ey baba! Bu ne haldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi. Dedi, ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhasebede idim. Dedim. Ey baba nasıl muhasebe [hesap] olundun. Hesabın biri bitmeden biri başlıyordu. Hal bir yere erişti ki beyt-ül-mala ait sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamıştım. Artık deveye takacak yeri kalmamıştı. Dışarı atmıştım. Cenab-ı Rabbil aleminden azarlayıcı hitab geldi ki niçin o yuları attın. Müslümanların malını zayi eddin. Ey baba, bu itabdan ne sebeple kurtuldun. Dedi ki ey oğul! O mektup sebebi ile ki sana demiştim. Bu mektubu benim kefenim arasına koy. O mektup şu idi. Bir gün Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri babamın yanına geldiler. Selam verdiler. Oturdular. Babam, müslümanların işi ile meşgul idi. Selamlarını işitmedi. Sonra işi bitti. Buraya gelin. Onlar dediler, biz selam verdik. Babam dedi, işitmedim. Babam kalktı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalktılar. Babam ikisinin de elini öptü. Hazine ile meşgul olan hizmetkara buyurdu ki iki kaftan getir. Her birini birine giydir. Onlardan sonra özür dileyip, dedi ki bizden razı olun ki bilmedik, kusur ettik. Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma”, babalarının huzurlarına vardılar. Dediler ki Emir-ül müminin Ömer bize hil’at verdi [elbise verdi]. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” çok memnun oldu.

Nükte:  Her kim babalarının gönlünü almak isterse, evladına iyilik eyleye ki babalarının gönlünün meyvesi, evlatdır. Ali “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki geri Emir-ül müminin huzuruna gidiniz. Söyleyin ki bizim babamız der ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işittim. Resûlullah buyurdu ki (Ömer hayatta iken, İslamın nurudur. Dünyadan gidince de Cennet ehlinin çirağıdır.)  Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma” geldiler, haber verdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki siz ikiniz de onu babanızdan işiddiniz mi? Dediler, evet. Hazret-i Ömer oğluna dedi ki ya Abdullah! Divit ve kalem ve kağıt getir. Hasan ve Hüseyinin “radıyallahü teâlâ anhüma” babaları Aliden “radıyallâhu anh” işittikleri ve onun Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ömer hayatta iken İslamın nuru, dünyadan gidince de Cennet ehlinin çirağıdır)  buyurduğunu ve üçünün şahadetlerini yaz. Üçünün de şahadetlerini yazdılar. Sonra, oğluna: Ey Abdullah! Bunu, ben vefat edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki zaruret mahallinde [zor durumda kalınca] imdadıma yetişsin, buyurdu.

66. Menakıb:  Bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Medine-i münevverede gidiyordu. Bir ihtiyar kadın yol kenarında durmuş idi. Bir başka kadın ona dedi ki içeri gir, emir-ül müminin Ömer gidiyor. Acuze (ihtiyar) kadın, başını dışarı çıkarıp dedi ki kimdir, emir-ül müminin. Bir merd idi ki ona dün Ömer derler idi. Bu gün emir-ül müminin mi oldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o sözü işitti. Geri döndü, dedi ki Ömeri Ömere gösteren o kadın kimdir. Ömerin kendini tanımasına, anlamasına sebep oldu. Ondan sonra her gün o acuzenin [ihtiyar kadının] kapısına gelirdi ve derdi ki atilacak çöpün var ise atayım, hizmetin var ise göreyim. Destin boş ise ver, su getireyim. Zira Ömeri senden gayri kimse tanımadı.

67. Menakıb:  Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece Medine-i münevverede geziyordu. Bir kadın evi içinde kızına dedi ki kızım bir miktar su getir, südün içine kat. Kızı dedi ki Emir-ül müminin nida ettirmedi mi bugünden sonra, süde su katmayınız. Kadın dedi ki O şimdi burada değildir. Kız dedi, Ömer burada değil ise, Rabbi buradadır, O görüyor. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onun sözünü işitti. Evi nişan etti. Geldi, oğluna dedi ki senin için bir kız buldum. Onu sana alayım. Ertesi gün o kadının kapısına geldi. Dedi ki kızını benim oğluma ver. Kadın dedi ki bende o cür’et yoktur ki bunu kalbimden geçireyim. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben o kızdan işittim söylediği o sözü ki hoşuma gitti. O kızı kendi oğlu Asım hazretlerine aldı. Abdülaziz o kızın evladından oldu. Abdülazizden emir-ül müminin Ömer bin Abdülaziz hazretleri vücuda geldi. Onun hilafeti zamanında kurt koyun ile gezerdi.

68. Menakıb:  Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece şehri gezerken bir evden çeşitli sesler işitti. Ömer hazretleri dama çıktı. Damdan o eve girdi. Gördü ki bir kişi bir kadın ile oturmuş. Orta yerde de şarap var. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dedi: Niçin Allahü teâlâ hazretlerinin emrini tutmazsın. Bu kadar günahın cezasını çekmiyeceğini mi zannediyorsunuz! O kişi çok korkup, dedi ki ya Emir-el müminin! Hiç acele etme ki ben bir günah işledim ise, sen 4 günah işledin. Birincisi, Allahü tebareke ve teâlâ buyurdu ki (Evlere kapılarından giriniz.) Sen damdan girdin. İkincisi, Allahü teâlâ buyurdu ki (Evlerinizden gayri evlere izin alıp, ehli üzerine selam vermeyince girmeyiniz.) Sen ferman dinlemeden girdin. Üçüncü; Allahü teâlâ buyurur: (Tecessüs etmeyiniz.) Sen tecessüs eddin. Dördüncü; Allahü tebareke ve teâlâ buyurur, (Sui zannetmekten sakınınız.) Sen sui zanneddin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitti. Mübarek gönlüne çok tesir etti. Pişman oldu. Onun kefaretine bir köle azad etti. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adaleti ve siyaseti bereketi ile o kişi de tövbe edip, iyiler zümresinden oldu.

69. Menakıb:  Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bir gün, mescitte mübarek başını koyup, tam yatacaktı. Tam o sırada bir kara köle, seslenip, dedi: Kalk, ya Emir-el müminin. Önce bana insaf eyle. Rabbil âlemin kıyamet günü benim hakkımı senden alır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” acele kalkıp, onun sözü gönlüne fazla tesir etti. Buyurdu ki: Ne iş yaparsın. Yardım edeyim. O köle dedi ki ben düşkün bir kişiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin. Mübtelalara (düşkünlere), dervişlere, hastalara yardım etmek senin üzerine vâciptir. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Evet, Hak senin elindedir. Ne buyurur isen öylece yapacağım. O kendi esvablarını çıkardı ve dedi; ya Emir-el müminin! Sen esvabını bana ver; giyineyim ki çıplaklığa sabredemem. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri esvabını çıkarıp, ona verdi. Kendi beline bir peştemal bağladı. Kölenin elbisesini yıkadı. Ondan özürler diledi. Ona taltif gösterdi. Yumuşak sözler ile helallik diledi. Köle dedi, ya Emir-el müminin, eğer sana acımasam, helal etmezdim. Sen bilirsin ki kıyamet gününde, şarktan-garba müslümanların çıplakları ve açları ve zayıflari ve fakirleri ve mübtelaları haklarından seni sual ederler. Allahü teâlâ hazretleri bunlar haklarından sana sual eder, sen ne cevap verirsin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok ağladı. Yine köleden özürler diledi. Gönlünü hoş etti. Kendi elbisesini ona bağışladı. Ağlayarak geri döndü. “Radıyallahü teâlâ anh”.

70. Menakıb:  Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin zamanında bir kervan, bir gece vaktinde Medine-i münevvereye geldi. Kervandakilerin hepsi kâfir idiler. Konakladıkları gibi hepsi uyudular. Zira yorulmuşlardı. Develerini ve yüklerini himayesiz koydular. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu hâlde onları uyumuş gördü. Düşündü ki sakın olmaya ki bunların mallarını çalarlar, ben mesul olurum. Bu endişe ile Abdurrahmân bin Avfın “radıyallahü teâlâ anh” yanına vardı. Abdurrahmân bin Avf sordu, ya Emir-el müminin! Bu vakitte ne işe geldiniz. Buyurdu ki ya Abdurrahmân! Bir kervana uğradım. Konmuşlar ve hepsi uyumuşlar. Korktum ki onların malları çalınır. Bana muvafakat et, varalım, onları bekleyelim. İkisi, varıp, hıfz edip, beklediler. Sabah vakti oldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” (Es-salât, es-salât), deyip, seslendi. Uyandılar. Emir-ül müminin dönüp, saadethanelerine geldi. Kervan halkından bir kimse, Emir-ül mümininin, arkasından gitti. Bu kimdir ki bunları sabaha kadar bekledi. Onu başkalarından sual etti. Dediler, o emir-ül müminin Ömer hazretleridir. Yeryüzündeki insanların en iyisidir. O kişi de varıp, kervan halkına haber verdi ki emir-ül müminin Ömer kendisi gelip, biz uyurken bizi beklemiş. Dediler, onun kâfirlere bu derece (mertebe) şefkat ve merhameti olduğuna göre, müslümanlara ne derecede merhametlidir. Biz anladık ki onun dini hak dindir. Hepsi kalkıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” huzur-ı şeriflerine varıp, tamamı müslüman oldular.

71. Menakıb:  Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Selman-ı Farisiyi “radıyallahü teâlâ anh” Faris velayetine Vâli tayin etti. Ebû Musel Eş’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hakim tayin etti. Her birine beyt-ül maldan iki dank tayin buyurdu. [Bir dank, yarım gram gümüştür.] Buyurdular ki beyt-ül-maldan bir mescid bina ediniz. Selman vardı. Emirlik işleri ile uğraşmaya ve mescid bina etmeye başladı. Ebû Musel Eş’arî başka bir yerde oturup, müslümanlar arasında hüküm etmeye başladı. Selman kendi ücretinden iki dank aldı. Bir dankı ile Şami kilim aldı. Zira illeti [hastalığı] vardı. Şam yapısı o kilim hastalığa faydalı idi. Bir danka iki arpa ekmeyi aldı. Yemekten sonra, kendi kilimini döşeyip, üzerinde bir miktar uyudu. Ebû Musel Eş’arî, Emir-ül müminin katına mektup yazdı. Ya Emir-el müminin! Selman, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yaşayışını ve Ashâb-ı güzinin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hallerini bırakıp, çeşitli nefis yemekler ile meşgul olur ve yumuşak eşya üzerinde uyur. Müslümanların işleri ile meşgul olmaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o mektubu okudu. Bir kimse gönderip, Selmanı azl etti. Geri yanına çağırdı. Selman Medine-i münevvereye geldi. Ahali karşılamaya çıktı. Hazret-i Ömer de karşılamaya çıktı. Selman-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” görüp, deveden indi. Yanına varıp, müsafeha etti. Sonra, Selman dedi ki: Ya Emir-el müminin! Benim hakkımda ne işiddin ki beni azl eddin. Hazret-i Ömer iki arpa ekmeyini ve Şami kilim üzerinde uyuduğunu söyledi. Selman, kendi hastalığını söyledi ve tövbe etti. Bir daha etmem, dedi. Emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ya Selman! Allahü tebareke ve teâlânın izzü ve celali hakkı için, eğer benim ahvalimden sende bir nesne işiddin ise ki sana mekruh gelen [uygun gelmeyen] bir şey, bana haber ver, ta ben de tövbe edeyim. Selman “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Ya Emir-el müminin, işittim ki senin iki kaftanın vardı. Biri eski biri Cuma namazından dolayı yeni idi. Sen bilirsin ki bizim Peygamberimizin hiçbir vakit gömleği iki olmadı. Emir-ül müminin buyurdu: Ya Selman, bir zaman iki gömlek edinmiştim. Lakin, birisini fukaraya verdim. Tövbe etmiştim ve iki elbise kullanmıyacağıma da söz verdim.

72. Menakıb:  Bize bildirilmiştir ki emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Pers [İran] velayetini feth etti. Deveden, attan ve dirhemden ve koyundan ve sığırdan ve köle ve cariyeden çok mal ve ganimet getirdiler. Emir-ül müminin bütün o ganimeti taksim etti. Kendisine asla bir şey alıkoymadı. Saadethanelerine gece vakti geldiler. Ev ehli dediler ki niçin bizim için iki dirhem getirmedin. Yemek için, bu gece evde hiç taam yoktur. Hazret-i Ömer buyurdu, ey hatun! Korktum o taifeden olmaktan ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri kelamı mecidinde buyurur: (… Dünya hayatında güzel nimetleri yiyerek, iyi işlerinizin sevâbını giderdiniz. Onlar ile istimta edip, faydalandiniz, yeryüzünde kibrlenip, günah işlediniz. Bugün şiddetli azap ile cezalanacaksınız.)  [Ahkaf sûresi 20. âyet-i kerime meali.] Yine korktum o kimselerden de olurum diye. (Dünyaya mağrur olup aldandılar…)  ve Hak sübhanehü ve teâlâ buyurmuştur: (Sizi dünya hayatı aldatmasın…)  ve de kıyamet günü, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden uzak kalmaktan korktum, buyurmuşlardır. Resûlullah, (Ey Allahım! Beni miskin yaşat. Miskin olarak öldür. Kıyamet günü miskin olduğum hâlde, miskinler zümresi ile haşr eyle)  buyururdu. Ondan sonra Ömer “radıyallâhu anh” baktı ki evde yiyecek yok. Dışarı çıktı. Mescide varıp, minbere çıktı. Yüksek sesle (Essalat) deyip, hutbeye başladı. Hutbede dedi ki ey insanlar, kıyamet korkusu olmasa idi, bu korktuğunuz işlerden başka işler olurdu. Velakin, kıyamet korkusu bizi geri çekti. Hevamıza tabi olmadık. Sonra buyurdu: Bana iki dirhem kim borç verir. Ta ki bu gecenin ihtiyacını göreyim ki benim evimde bu gece yiyecek bir nesne yoktur. Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunu işittiler. Çok ağladılar. Sonra Abdurrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, iki dirhem verdi.

73. Menakıb:  Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretleri, Faris [İran] şehrinin fethini emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zaman-ı şerifinde müyesser etti. O gece hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” huzuruna vardı. Gördü ki acele ile mektup yazarlar. Hazret-i Osman selam verdiler. Emir-ül müminin cevap vermedi. Mektubu bitirdi. Çırağı söndürüp, selama cevap verdi. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” sordu: Neden selamın cevabını çırağı söndürdükten sonra verdiniz. Buyurdular ki ya Osman! Çırağı müslümanların maslahatları için ışıklandırdım. Korktum ki o zaman selamını alsam o çırağ ışığında, kıyamet gününde, müslümanlar bana hasm olurlar [haklarını isterler]. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri beni ondan sual edip, ben cevap vermeye takat getiremem.

74. Menakıb:  Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, anasır-ı erbea ki su, ateş, toprak, havadır, emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müsahhar kıldı [Emrine verdi]. Hilafetleri zamanında, Medine-i münevverede bir zelzele vaki oldu. Halk korktular. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halkı topladı. Minbere çıkıp, hutbe okudu. Hutbede buyurdu ki ey müslümanlar! Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmişim, buyurdular ki: (Yerin zelzelesi iki şeyden olur. Birisi, zina etmekten. Biri zulmetmekten. Zina ve zulüm aşikare olur ise, yer ona takat getiremez. Allahü tebareke ve teâlâ dergahına yalvarır, inler ve sallanmaya başlar. Ta ki Allahü tebareke ve teâlâ onları helak eder.)  Şimdi eğer günahkar ben isem, tövbe ettim. Siz de tövbe ediniz. Onlar da tövbe ettiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısını yere vurdu. Buyurdu ki ya yer! Sen tövbe edenlerin altında sallanıyorsun. Eğer sakin olup karar kılmazsan, ben sana bir vururum ki kıyamete kadar onu söylerler. Sonra yer sakin oldu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayatta iken, bir daha yer sallanmadı; sakin oldu, hazret-i Ömere boyun eğdi. Nitekim, hazret-i Musa aleyhisselâma boyun eğip, Karunu yuttu. Rüzgarın müsahhar olması [itaat etmesi] ise o hutbede, ya Sariye-el cebel [ya Sariye dağa] buyurdukları zamandadır. Bu sesi Nehaventte Sariye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin işitmesine vasıl oldu. Kıssa-i sabıkada beyan olunmuştur. Yel [rüzgar], Süleyman Peygamber “salavatullahi alâ nebiyina ve aleyh” hazretlerine de itaat etmiş idi. Ateşin müsahhar olması [itaat etmesi] şu şekilde oldu. Yemen yolu üzerinde bir kuyu var idi. Ona Cah-ı Aden derlerdi. Ateş ile dolu idi. Her kim o kuyu üzerinden geçse yanardı. Bu haberi emir-ül müminin hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ aleyh” götürdüler. Devlet ve saadetle kalkıp, o kuyunun başına vardı. Kamçısı ile kuyunun üzerine vurdu. Buyurdu ki Ömerin kamçısından korkmaz mısın ki ümmet-i Muhammedi yakarsın. O ateş, o kuyuya girip, kayboldu. Kıyamete kadar o ateş bir daha ortaya çıkmaz. Ulemadan bazıları demişler ki o ateş (Ashâb-ı Eyke)ye indirilen ateşten kalmıştır. [Ashâb-ül Eyke; Şuayb aleyhisselâmın kâfir kavmidir.]

75. Menakıb:  Bir gün Emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dervişlere bahşiş verdi, mal ihsan etti. Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu; Sübhânallah! Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu oğlan sana benzer. O kişi dedi ki: Ya emir-el müminin! Bu oğlanın acayip ahvalinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek murad ettim. Bunun anası hamile idi. Bana dedi, beni bu hâlde koyup, gider misin. Ben dedim ki karnında olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emanet ettim. Sonra seferten geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda mezarlıktan bir ateş gördüm. Sual ettim ki bu ateş nedir? Dediler bu ateş senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz. Dedim, Sübhânallah! O hatun namaz kılıcı ve oruç tutucu idi. Bu ateş ne haldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırağ yanar. Bu oğlan onun ışığında oynar. Bir ses işittim ki bana, bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu. Ben dedim, ne olaydı, anası da diri olaydı. Hatıftaki ses dedi ki eğer anasını da bize ısmarlamış olaydın, bu şekilde onu da geri verirdik.

76. Menakıb:  Bundan evvel anlatılmıştı. Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bekçi yerine, şehri kendi dolanırdı. Nerede bir noksanlık görür ise, onu tedarik ederdi. Bu kadar ihtiyat ile daima ağlar idi. Derler idi, ya Emir-el müminin! Bu kadar korku ve ağlamak neden dolayıdır. Buyurdu ki eğer bir koyun veya bir keçi Fırat kenarında gezer. Onun hastalığına ilaç yapmazlar ise, korkarım ki kıyamette onu benden sual ederler. O bu kadar takva ve vera sahibi idi. Abdullah bin Amr bin As “radıyallahü teâlâ anh” der ki hazret-i Ömerin vefatından sonra, ben daima duâ  ederdim ki ya Rabbel âlemin! Ömer hazretlerini rüyada bana göster. On iki aydan sonra duam kabul olup rüyamda gördüm. Gusül edip, peştemalini tutunmuş şekilde gördüm. Dedim, ya emir-el müminin! Allahü teâlânın huzurunda yerini nasıl buldun. Buyurdu ki ya Abdullah! Sizden ayrılalı ne kadar zaman oldu. Dedim: On iki ay. Buyurdu: Şimdiye kadar muhasebede idim. İşlerimden helak olmak korkusu var idi. Eğer, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin rahmeti gazabını aşmasa idi, çaresiz kalır, mahv olurdum. Şimdi ben ve sen bilelim ki defterleri günah ile siyah etmişiz. Ben ve sen tâat ve Hasenâtı rüzgara vermişiz. Ben ve sen yüz suyunu Allahü teâlâ ve Resûlü önünde yere dökmüşüz. [Huzurunda edebsizlik etmişiz.] Ben ve sen dünya malına mağrur ve meşgul olup ahiret hazırlığı yapmamışız. Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hâli böyle olan yerde ki dünyada geçinecek miktardan fazla eşya tutmazdı, ya biz âsî ve şer kulların ve ahireti dünyaya veren hasislerin, belki ahireti bir başkasının dünyasına veren düşük kimselerin hâli ne olur.

77. Menakıb:  Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Ebû Musa-el Eş’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini Pars velayetine Vâli tayin edip, göndermişti. Bir müddet sonra bir mektup yazıp, gönderdi. Mektupta: Bilmelisin ki idarecilerin en iyisi o kimsedir ki halkı onun sebebi ile iyidir. Kötü bahtlılar onun ile kötü bahtlıdır. Ve zinhar ya Ebû Musa, elini açık tutup, israf edici olma ki o vakit amillerin de öyle ederler. Senin misalin o hayvan gibidir ki otu çok yer. Onun semiz olması, boğazlanmasına sebep olur. Bir vakit hazret-i Ömer ve Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anhüma” oturmuşlar idi. Hazret-i Ömer buyurdu ki: Ya Huzeyfe! Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri münafıkların sırrını sana söylemiştir. Bende nifak eserinden ne görürsün. Huzeyfe dedi ki: Allahü teâlâ muhafaza etsin. Sen bunu nasıl söylüyorsun. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, sende nifak ile alakalı bir şey işitmedim. [Yani sende münafıklık alâmeti yoktur.] Bir vakitte de oturmuştu. Vera sözünü söylerdi. Sonra buyurdu; harama ve şüpheliye düşerim korkusu ile 70 helalden el çektim. (Kimya-i saadet) de de nakledilmiştir ki emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” 7 veya 9 lokmadan fazla yemezdi.

78. Menakıb:  Ebû İshak Gülabadi (Tearrüf)  kitabında demiştir ki emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Üveys-i Karninin “rahmetullâhi aleyh” sıfatını Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmişti. Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” söylemişti, Üveysi görmemişti. Fakat, Üveysi çok senâ ederdi. Ömere “radıyallahü teâlâ anh” Üveys hakkında vasiyet etti. Hilafet sırası hazret-i Ömere geldi. Arefe gününde halkı Arafatta toplanmış buldu. Minber üzerine çıktı. Seslendi: Her kim Iraklı ise ayağa kalksın. Bir miktar halk ayağa kalktılar. Her kim Yemenli ise, ayrı tarafta otursun. Bir kişi kalktı. Emir-ül müminin o kişiden sual buyurdu ki; Neredensin. O dedi, Karndanım. Buyurdu, Üveys-i Karniyi bilir misin. Bilirim, onu niçin soruyorsunuz. Halbuki içimizde ondan divane ve fakir yoktur. Emir-ül müminin bunu işitti ve buyurdu ki onu o sebepten isterim ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işittim, buyurdu ki: Kıyamet günü Râbia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının yünü adedince, Onun şefaatiyle benim ümmetimden Cennete girseler gerektir. Bu iki kabile Arabistanda büyük kabilelerdir. Koyunları çoktur.

Herem bin Hayandan “rahmetullâhi aleyh” bunu işittim: Kufeye varıp, onu taleb ettim [aradım]. Ta Fırat kenarında buldum, abdest alıp, kaftanını yıkardı. Selam verdim. Selamımı alıp, bana baktı. İstedim ki elini tutayım. Dedim: Allahü teâlâ sana rahmet etsin, seni affetsin, nasılsın. Bana onun muhabbetinden ve onun halinin zaifliğine acımamdan, bir ağlamak geldi. O da ağladı. Dedi: Ya Herem bin Hayan! Sen nasılsın, ya benim kardeşim. Sana benim tarafıma kim yol gösterdi. Ben sordum: Benim adımı ve babamın adını nasıl bildin, görmemiş iken, nasıl tanıdın. (O âlim ve habir ki hiçbir şey onun ilminden dışarı değildir) , bana haber verdi. Benim ruhum senin ruhunu tanıdı. Müminlerin ruhu birbirlerini görmemiş olsalar bile birbirleri ile aşina olurlar. Dedim, bana Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden bir haber ver, yadigar olsun. Dedi: Benim canım ve bedenim Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” feda olsun. Ben Onu görmemişim ve Onun hadisini gayriden işitmişim. Hadis rivayetinin yolunu kendimin üzerine kurulmasını istemem. Muhaddis ve müftü olmayı ve meşhur olmayı istemem [sevmem]. Benim bir meşguliyetim vardır ki ondan gayri ile meşgul olmam. Dedim; bana bir âyet oku. Ta senden işiteyim. Bana duâ  ve vasiyet et. Ta onunla amel edeyim ki seni Allah için çok severim. Benim elimi tuttu. Fırat kenarına götürdü. Dedi; (Euzü billahi mineşşeytanirracim) ve ağlayıp, sözlerin en doğrusu Allahü teâlânın sözüdür. Sonra Dühan sûresi 38. ayetinden 42. ayetine kadar okudu. (Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri abes olarak, batıl olarak yaratmadık. Bu ikisini hak olarak yarattık. Fakat çokları bunu bilmezler. Doğrusu hüküm günü hepsinin bir arada bulunacağı gündür. O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Yardım da görmezler. Yalnız Allahü teâlânın merhamet ettiği kimseler bunların dışındadır. O şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.)  Sonra bir bağırdı ki aklı başından gitti ve dedi, ya Hayan oğlu! Baban Hayan öldü. Sen dahi yakındır ki ölürsün! Ya Cennete gidersin veya Cehenneme! Baban hazret-i Âdem aleyhisselâm öldü ve Nuh aleyhisselâm öldü. İbrahim Halilullah öldü. Musa kelimullah öldü. Davud halife-i hüda öldü. [Hazret-i İsa ölmedi.] Hazret-i Muhammed Resûlullah “aleyhissalatü vesselâm” öldü. Resûlullahın halifesi Ebû Bekr öldü. Birâderim hazret-i Ömer de öldü. Ben Ömer henüz ölmedi, dedim. Hak Sübhanehü ve teâlâ bana Ömerin öldüğünü haber verdi. Ben ve sen de öleceğiz, dedi. Salavat getirip, kısa bir duâ  yaptı. Dedi ki benim sana vasiyetim odur ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin kelam-ı azimüşşanını ve ehl-i salih tarikını [salih kişilerin yolunu] önünde tutasın, ölümü anmaktan bir saat gafil olmayasın. Kendi kavmine varıp, onlara nasihat edesin. Onları nasihatsız bırakmayasın. Cemaatten bir adım ayrılmayasın ki bilmeden dinden çıkar ve Cehenneme düşersin. Sonra bir çok dualar etti ve dedi: Ya Herem bin Hayan! Bundan böyle ne ben seni görürüm. Ve ne sen beni görürsün. Beni duâ  ile yad et. Ta ki ben de seni duâ  ile yad edeyim. Sen bir tarafa git. Ben de bir başka tarafa gideyim. İstedim ki bir saat onunla gideyim. İstemedi ve ağladı, beni de ağlattı. Ardınca baktım. Sonra bir mahalleye girdi. Bir daha ondan haber alamadım. Ömrümün sonuna kadar hazret-i Ömerin ruhuna hayır duâ  ederdim ki bana onun tarafına yol gösterdi. Eğer onun irşadı olmasaydı, ben Üveysi bulup, feyiz alamazdım.

79. Menakıb:  Emir-ül müminin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir cariyesi var idi. Adı Zaide idi. Bir gün koşarak Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzurlarına geldi ve dedi ki: Ya Nebiyallah! Ben Ömerin evinde idim. Hamur yapıp, ekmek pişirmek istedim. Odun yok idi. Vardım hurmalığa odun getirmeye. Odunu topladım. Bağladım. Getirmeye kadir olamadım. Bir at ayağı sesi işittim. O hurmalıkta hiç atlı görmemiştim. Baktım, güzel yüzlü bir atlı gördüm. Yeşil kaftanlar giymiş. Bana dedi, ya Zaide! Hazret-i Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” nasıldır. Ben dedim, pek iyidir. Cennet ile müjde verir. Cehennem ile korku verir. Dedi, ya Zaide! Git, hazret-i Muhammedin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzuruna, ona benden selam söyle. Söyle ki Cennet Rıdvânı sana selam eder. Ve der ki hiç kimse senin Peygamberliğine ve Resûllüğüne benim kadar sevinen ve hurrem olan kimse olmadı. Zira ki hiçbir Peygamber ümmeti, onun ümmeti kadar Cennete girmek istemez. Senin ümmetin kıyamet günü üç bölük olsa gerektir. Zalimler, muktesıdlar ve sabıklar. Allahü teâlâ sabıkları hesaba çekmez. Hesapsız Cennete gönderir. Muktesıdların hesabı kolay olur. Yine Cennete gönderir. Zalimleri Senin şefaatin ile sana bağışlar. Ümit ederim ki senin ümmetinden kimse kıyamette, zayi olmaz. Bu üç güruh, senin bereketin ile Cennete girerler. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek başını secdeye koydu ve buyurdu ki Elhamdülillah ki beni dünyadan ahirete iletmeden, Rıdvânın dili üzerinden, benim ümmetimin affolacağını bana müjde verdi. Zaide dedi ki; ya Resûlallah! Bundan acayipini söyleyeyim! Ben odunu bağlamıştım. Ağır idi. Götürmeye kadir olamadım. Bana dedi, odunu götüremiyor musun. Dedim, evet, götüremiyorum. Elindeki kamçısı ile bir büyük taşa işaret etti ve ya taş kalk. Bu odunu Ömer bin Hattabın evine götür ve sen geri gel, dedi. O saat o taşı gördüm. Yerinden kalkarak, koşarak geldi. O odunu yerinden kaldırıp gitti. Ömerin kapısına koymuş, geri geldiğini gördüm. Geldi, yerinde karar etti. Sonra o atlıyı görmedim. Ey kardeşim! Eğer, Ömerin “radıyallâhu anh” faziletlerini bilmek istersen, onun hizmetçisinin haline bak! Hizmetçisinin fazileti böyle olur ise, kendinin faziletini kıyas eyle “radıyallahü teâlâ anh”.

80. Menakıb: Tenbihü’l gafilin’de nakledilmiştir. Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Şamdan kablar içinde zeytin getirmişler idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onu taksim ederdi. Oğlu önünde otururdu. Boş olan kaplara elini sürerdi. Eli yağlı olurdu. O yağlı elini saçına sürerdi. Ömer hazretleri baktı. Dedi ki ey oğul! Saçını yağlı görürüm. Oğlu dedi: Evet, elim zeytinlerin kabından, saçlarım da elimden yağlandı. Çabuk oğlunun elinden tutup, hamama götürdü. Saçlarını yıkattı. Buyurdu ki: Oğlum! Bu iş babanın azap görmesinden kolaydır.

Yine Tenbihü’l gafilin’de bildirilmiştir. Bir gün bir kişi Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzuruna hanımından şikayet etmeye gitti. Saadethanelerinin [evinin] kapısına vardı. İçeriden bir münakaşa sesi geliyordu. O kişi der ki kulağımla işittim ki harem-i muhteremleri [muhterem hanımları] Ümm-i Gülsüm ona çok sözler söyler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona asla karşılık vermez. Susar ve dinler. O kişi kendi kendine dedi ki ben isterim ki kendi hanımımdan hazret-i Ömere şikayet edeyim. Şimdi o benden de çok elemde ve cefadadır. Evine gitmek üzere geri dönmüş idi. Hazret-i Ömer dışarı çıktı, o kişiyi gördü ki gidiyor. Ona dedi ki ne iş için gelmiştin. O kişi, Ya Emir-el müminin! Hanımımdan sana şikayet etmeye gelmiştim. Sizin harem-i şerifinizde olan nesneyi işitince geri döndüm, dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki (Ben onu, üzerimde olan şu haklardan dolayı affederim. Birincisi, benim ile Cehennem arasında perdedir. Nefsim onun ile haramdan sakin olur. İkincisi, evden dışarı giderim, evimin bekçisi olur. Üçüncüsü, kassarımdır, esvabımı yıkar. Dördüncüsü, çocuklarımın bakıcısıdır. Beşincisi, ekmeğimi yapar, yemeğimi pişirir. Onun bu hakları onu azarlamama manidir.) O merd de dedi ki doğru söyleyen kişiyi ve doğru giden kişiyi Allahü teâlâ sever. Benim hanımımın da bu hakları var. Onu rızam ile affettim.

81. Menakıb: (Mesabih) den havz ve şefaat babının Hasan hadis-i şeriflerinde Enes “radıyallahü teâlâ anh” nakletmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Allahü teâlâ bana ümmetimden 400.000 kimseyi Cennete koyacağını vaat etti.)  Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bize ziyade et ya Resûlallah, dedi. Buyurdu: İki elini avuç yapıp, bunun kadar, buyurdu. Yine Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Bize ziyade et, ya Resûlallah! Yine öyle buyurdu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Bizim hepimizi Allahü teâlâ Cennete koymayı irâde etse idi, bir avuçta koyardı. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ömer doğru söyledi) buyurdular.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

Comments are closed.