Sual: Fukahâ-yı Seb’a’nın diğer fıkh âlimlerinden farkı nedir? Niçin tâbiînden ve sahâbîlerden farklı olarak ayrıca zikrediliyorlar? Zaten çoğu sahâbî veya tâbiînden değil mi?

Cevap: Fukahâ-yı seb’a Medine-i münevverenin yedi büyük fakihi demektir. Bir kaç tanedir. Eshâb-ı kirâmın, Hazret-i Peygamber’in irtihâlinden sonraki devirde en çok fetvâ veren yedi tanesi, Hazret-i Ömer, Ali, Abdullah bin Mes’ud, Hazret-i Âişe, Zeyd bin Sâbit, İbn Abbâs ve İbn Ömerdir. Bunlara fukahâ-ı seb’a-yı sahâbe (sahâbe-i kirâmın yedi fakîhi) denir. Sonraki fukahâ-ı seb’a ise Medine’nin yedi fakihidir. Sahâbe-i kirâmdan sonra Medine-i münevverede fetvâ verme salâhiyeti âdetâ bu yedi fakîhe mahsustu. Said bin el-Müseyyeb, Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr, Urve bin Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebû Seleme bin Abdürrahmân bin Afv, Ubeydullah ibni Utbe ve Ebû Eyyûb Süleymân idi.

 

Sual: Bazıları velâyete inanmadan bütün amellerimizin boşa çıkacağını söylüyor. Velâyeti, yani imâmeti Allah Kur’an’da söylüyor ve bir çok hadîs de bunu destekliyor. Biz şimdi nasıl inanmalıyız ki amellerimiz boşa çıkmasın?

Cevap: Şia mezhebi, velâyet diye Hazret-i Ali’nin Hazret-i Peygamber’den sonra halife olduğunu, bunu Kur’an-ı kerim ve hadîslerin bildirdiğini söylüyor. Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflere bu meyanda mânâ veriyor. Velâyeti Allah emrettiğine göre, kabul etmeyenlerin imanının gideceğini söylüyor. Bu sebeple Hazret-i Ali’yi değil de, Hazret-i Ebubekir, Ömer ve Osman’ı halife yaptıkları için diğer sahabileri imansız biliyor. Şurası bir gerçek ki, Kur’an-ı kerimde velâyetten bahsedilmiyor. Velâyet dostluk demektir. Veli veya mevlâ dost demektir. Aynı zamanda da yakın akraba mânâsına gelir. Hazret-i Peygamber, “Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir” buyurmuştur. Yani “Beni seven, Ali’yi de sevmelidir; çünki ben onu seviyorum” demektir. Müslüman bütün sahabileri sevdiği gibi, Hazret-i Ali’yi de sevmek mecburiyetindedir. Hazret-i Ali’yi sevmeyen günaha girer, ama imandan çıkmaz. Amelleri boşa çıkmaz; yani ahırette namaz kılmadın denmez; ama bu ibadetlere verilen sevaplardan mahrum kalır.

 

Sual: Müt’a nikâhı Hazret-i Ömer tarafından neden kaldırıldı? Câbir bin Abdullah’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerife göre: “Biz Hazret-i Muhammed ve Ebubekir zamanında bir avuç hurma karşılığında kadınlar ile geçici nikâhlar yapardık. Hazret-i Ömer bunu Amr bin Hurays hâdisesinden sonra kaldırdı.” Amr bin Hurays hâdisesinde neler oldu?

Cevap: Müt’a nikahı Câhiliye devrinde, yani Hazret-i Peygamberin peygamberliğini ilan edişinden evvel câri idi. Hazret-i Peygamber, böyle bir nikâh yapmadı. Yapılmasını emretmedi. Kur’an-ı kerimde Mü’minûn suresinin altıncı âyetinde üstü kapalı da olsa müt’a nikâhının câiz olmadığı bildirildi. Hayber gazâsında Hazret-i Peygamber müt’a nikahını yasakladı. Bunu başta Hazret-i Ali olmak üzere çok sayıda sahabi bildiriyor. Bunun yasaklandığını bilmeyenler, bilmediği için yapanlar da vardı. Hazret-i Ömer zamanında, sahabiler toplanarak, Hazret-i Peygamberin müt’a nikâhını yasakladığını, dolayısıyla müt’a nikâhının câiz olmadığını müzâkere ederek karara bağladılar. İcma’ya vardılar. Müt’a nikâhını Hazret-i Ömer yasaklamadı. Hazret-i Peygamber tarafından yasaklandığı onun zamanında ilân edildi. Hazret-i Ömer’e düşmanlıkları sebebiyle böyle şeyler uydurup kendisini suçlayanlar vardır.

 

Sual: Hazret-i Ömer, Sa’d ibni Ubâde’yi Hazret-i Ebu Bekr’e biat etmediği için katletmekle korkutmuş mudur?

Cevap: Sa’d ibn Ubâde’nin ictihadı halifenin Ensar’dan olmasıydı. Hazret-i Ebu Bekr halife olunca, Medine’de kalmadı. Şam’a gitti. Sa’d, Hazret-i Ömer’den korkacak biri değildi. Müctehid ictihadına uymalıdır.

 

Sual: Eshab-ı kiramdan Halid bin Velid’in bir kabile baskınında Müslüman olduklarını söyledikleri halde Mâlik isminde bir kabile reisini öldürttüğü, hatta aynı gece zevcesini câriye olarak aldığı; Hazret-i Ömer’in de buna öfkelendiği iddia ediliyor. İşin aslı nedir?

Cevap: Hazret-i Peygamber’in vefatından sonra irtidad edenleri yola getirmek için Halîfe Hazret-i Ebû Bekr tarafından görevlendirilen Hâlid bin Velid, vaktiyle Hazret-i Peygamber’in âmili (zekât memuru) olan ve daha sonra mürtedlerin arasında müslümanlara karşı çarpışan Mâlik bin Nüveyre’nin mürted olduğunu ve pekçok müslümanı katlettiğini anlayınca öldürmüştü. Esir düşen karısı cariye olarak Hâlid bin Velid’e düştü. Cariye ıddet beklemediği için; istibra da vacib olmadığından, Hâlid bin Velid bu cariye ile zifafa girdi. Mâlik’in kardeşi halîfeye gelerek, kardeşinin irtidad etmediği, dolayısıyla bu cezanın haksız olduğu hususunda itirazda bulundu. Öte yandan Eshâb’dan Hazret-i Ömer ve Ebû Katâde de buna iştirak etti. Halîfe, Hâlid’i çağırtıp vaziyeti sordu. Hâlid: “Resulullah‘ın (Hâlid Allahın kılıncıdır!) dediğini duymadınız mı? Allahın kılıncı ancak kâfir ve münâfıkların boynunu vurur” diye kendini savununca Halîfe, Hâlid’in sözünü kabul ve itirazı reddederek Hâlid’i beraat ettirdi. (İbni Abdilberr, II/429)

 

Sual: Hazret-i Ali’nin hutbede cemaate hitaben mahdumu Hazret-i Hasen’e kızlarını vermemelerini söylemesinin sebebi nedir?

Cevap: Hazret-i Hasen çok güzeldi. Herkes kızını ona vermek için yarışırdı. O da kendisine uzanan eli geri çevirmez, evlenip, yenileriyle evlenebilmek için öncekileri boşardı. Bir kızı alıp sebepsiz boşamak câiz ise de, hoş birşey olmadığı için Hazret-i Ali onları ikaz ediyor. Onlar da o öyle yüksek bir zâttır ki, bizim kızımızı alsın da, isterse boşasın dediler ve evlendirmeye devam ettiler. Zira Hazret-i Peygamber ile akraba olmak büyük bir şereftir.

 

Sual: İlk halifenin adeta seçim gibi tayin edilmesi, günümüz modern seçim usulünün hulefâ-i râşidînin biat şekline uygunluğu şeklinde tabir edilebilir mi?

Cevap: İslâm hukukunda ideal olan, halifenin seçimle gelmesidir. Ama bu seçimde halkın reyinin veya ekseriyetin sözünün ehemmiyeti yoktur. Ulemâ (âlimler), vüzera (vezirler) ve ümeradan (emirler, kumandanlar) arasından merkezde toplanması kolay olanların seçimi kâfidir. Halifeyi seçenlerin (ehlü’l-hall ve’l-akd) muayyen vasıfları taşıması lâzımdır. Bu seçimde herkes rey veremez. Modern demokrasiyle bu bakımdan ayrılmaktadır. Vaktiyle meselâ İngiltere’de vergi vermeyen ve mülk sahibi olmayanlar ve kadınlar rey veremezdi.

 

Sual: İlk halife seçiminde Hazret-i Ali’nin itiraz ettiği doğru mudur?

Cevap: Hazret-i Peygamber’in vefatı üzerine sahabe-i kiram devlet reisi seçmek üzere toplandı. Çünki devlet reisi olmadan bir an bile geçmesi caiz değildir. Hazret-i Ali bu sırada Hazret-i Fâtıma’yı teselli ve cenaze işleriyle meşgul idi. Sahabe-i kiram, Hazret-i Ebu Bekr’i halife seçti. Sonra Hazret-i Ali de gelip biat etti ve bulunmadığı için özür diledi. İtirazı olsa o zaman söylerdi. Nitekim Hazret-i Muaviye, kendisini halife ilan ettiği zaman, bunu sineye çekmemiş, muharebeden kaçınmamıştır.

 

Sual: Sahabe-i kiramın hayatını hangi kitaplardan okuyabiliriz?

Cevap: Türkiye Gazetesi’nin neşrettiği Eshab-ı Kiram ile Abdurrahman Neşet’in Sahabe Hayatından Tablolar ve Abdülaziz Şennavi’nin Hanım Sahabiler okunabilir.

 

Sual: Bazı tarih kitaplarında Hazret-i Muaviye’nin câmilerde Hazret-i Ali ve Ehl-i beyte küfür ve lânet ettirdiği yazıyor. Bir sahabenin böyle bir teşebbüste bulunması bana ne İslâmî, ne tarihî, ne de mantıkî geliyor. Ben bu kaynakların sıhhatinden şüphe etmekle beraber, sizin bu mevzudaki kanaatlerinizi öğrenmek istiyorum.

Cevap: Hazret-i Ali ile Muaviye radıyallahü anhümânın mücadelesi sırasında, Şam hükûmetine bağlı imamlar hutbede halife olarak Hazret-i Ali’nin ismini zikretmemeye başladı. Bunun üzerine Hazret-i Ali’ye bağlı Iraklı imamlar hutbede karşı tarafı ağır suçlayan sözler söylemeye başladı. Zamanla bu, sövmeye kadar gitti. Buna karşı taraf da cevap verdi. Harbde maalesef böyle şeyler olur. Bunun Hazret-i Ali ve Muaviye ile alâkası yoktur. Küfür ve lânet işi de abartılmaktadır. Ömer bin Abdülaziz, bunu yasaklamıştır.

 

Sual: Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek adlı kitabının (42. Baskı) 58. sahifesinde, “Saraya sızdığı öğrenilen Hurufilere karşı Veziriazam Mahmud Paşa ve Edirne’de Üç Şerefeli Câmi’de müderrislik yapan müftü Fahreddin-i Acemî derhal harekete geçmişler; müftü hem Hurufîlerin yakılması için fetvâ vermiş; hem de bizzat diri diri ateşte yakılmalarını gerçekleştirmiştir” diye yazıyor. Osmanlı Hukuku’nda teorik veya pratik olarak yakarak cezalandırma mevcut mudur?

Cevap: Zındıkların yakılacağına dair ictihadlar var ise de, makbul değildir. Nitekim Hazret-i Ali zındıkları yakmış; “Ateşle azap ancak Allaha mahsustur” hadis-i şerifini söyleyince, bunu işitseydim, yakmazdım buyurmuştur. Hurufîler yakılmamış, öldürülmüştür. Osmanlı klasik metinlerinde yakmak, zındığı öldürmek demektir. Çünki ölünce cehenneme gidecektir. Osmanlı hukuk tarihinde idam cezaları eşkiyalıkta asarak, bunun dışında en seri öldürme şekli olan başını keserek infaz olunuyor.

 

Sual: Peygamber efendimiz “aleyhissalâtu vesselâm” vefat ettiği zaman 20 bin kişinin mürted olduğu doğru mudur? Zira Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvan” efendilerimizin hepsinin cennetlik olduğu bildiriliyor.

Cevap: Bu meşhur bir hâdisedir. Hazret-i Peygamber’in vefatının ardından Arab kabilelerinden binlerce kişi mürted oldu. Zira iman kalblerine tam yerleşememişti. Ama sonra tevbe edip tekrar imana geldiler. Mürted olup tevbe etmeyenlerin vaktiyle münafık oldukları söylenmiştir. Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin gelişinden Eshâb-ı kiramın cennetlik olduğu anlaşılıyor; ama kimin sahâbî olduğunu katiyetle bilmek mümkün değildir.

 

Sual: Hazret-i Ali ve diğer sahâbiler arasındaki mücadeleyi sadece ictihad farklılığına bağlamak kâfi midir? Bunun ayaklanma gibi fıkhî hükmü yok mudur?

Cevap: Hazret-i Aişe, Talha, Zübeyr gibi sahâbiler, ayaklanmış değildi. İstemedikleri halde bir hercümercin içinde isyancı mesabesinde tutuldular. Şam Vâlisi Hazret-i Muaviye, Halife Hazret-i Osman’ın katillerine kısas yapmadığı için Hazret-i Ali’nin meşru halifelik hakkını kaybettiği ictihadına vardı. Hazret-i Peygamber’in “Halife olduğun zaman adaletle ve yumuşaklıkla hükmet” sözünden halifeliğinin zamanının geldiğine hükmetti ve kendisini halife ilan etti. Âlimler, Hazret-i Muaviye ilk zamanlar bâgî hükmünde idi; Hazret-i Hasen’in halifeliği kendisine devredip herkes kendisine biat etikten sonra meşru halife oldu demiştir. Çünki hadis-i şerifte Hazret-i Ali’nin ordusunda bulunan ve Sıffîn Harbi’nde şehid düşen Ammar bin Yâsir için “Seni bâgiler öldürecek” buyurulmuştu. Ehl-i sünnet itikadına göre sahâbe-i kiram udûldür. Yani günah işlemekle adalet vafsını kaybetmez. Sahâbiler hem müctehiddir; hem de onların dünyevî kusurlarının Resulullah ile sohbetlerinin hatırına affedildiği hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Bu bakımdan sair insanlarla aynı statüde mütalaa edilemezler. Bu sebeple malum hadiselere ictihad farklılığı deyip geçmek en iyisidir.

 

Sual: Hazret-i Ali’yi şehid eden İbni Mülcem müslüman mıydı?

Cevap: Hâricî bid’at mezhebinden bir müslüman idi.

 

Sual: Gadîr-i Hûm hutbesi ile alâkalı olarak Ehl-i sünnet kaynakları ne söylemektedir?

Cevap: Vâli olarak gittiği Yemen’den dönen Hazret-i Ali’nin bir muamelesinden dolayı halk arasında dedikodu çıktı. Bu dedikodu, kendisini kötülemeye kadar vardı. Vaziyete muttali olan Resulullah, Mekke ile Medine arasında Gadîr-i Hûm denilen mevkide “Ali benim dostumdur, ben onun dostuyum” mealindeki sözü söyledi ve Ehl-i beytine riayeti tavsiye buyurdu. Bu hadis-i şerifte geçen ve dost manasına gelen mevlâ kelimesi, aynı zamanda vâris, veli gibi ma’nâlara da geldiğinden, Şiîler bu sözün halifelik için olduğunu iddia ettiler. Bu sebeple Hazret-i Ali’nin yerine Hazret-i Ebu Bekr’i halife yapıkları için kendisine biat eden sahabilerin imanını kaybettiğini söylediler.

 

Sual: Hazret-i Ömer ve Amr ibnü’l-Âs hazretlerinin İran şahı Nuşirevan ile alâkalı menkıbesi doğru mudur?

Cevap: Menkıbedir. Her ikisi Nûşirevan’ın vefat ettiği 579’dan sonra dünyaya gelmiştir.

 

Sual: Kadın, orduda muharib olarak yer alıp, savaş idare edebilir mi? Bazıları Hazret-i Âişe’nin idare ettiği Cemel Vak’asından hareketle caizdir diyor.

Cevap: Umumi seferberlik olmadıkça, kadınlar harbe, cihada çıkamaz; orduda yer alamaz. Ordu kumandanı hiç olamaz. Cemel Vak’ası harp değil; Hazret-i Âişe kumandan hiç değildi.

 

Sual: Evliyanın kendi üstünlüklerini söyledikleri sözler kitaplarda geçiyor. Halbuki kendini övmemek, kendini büyük görmemek evliyalık hasletlerindir. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap: Âlimler ve mürşidler, insanların kendilerinden istifadesi için mertebe ve kemallerini söylerler. Bu caiz ve lâzımdır. Kendini öyle görmek başkadır. Kaldı ki evliya ile âlim ve mürşid aynı şeyler değildir. Her mürşid, âlim ve evliyadır; ama her evliya, âlim; her âlim de evliya değildir. Mevduatü’l-Ulum’da anlatıldığına göre, Hazret-i Ali buyurmuştur ki: “Benden istediğinizi sorunuz! Her âyet, gece mi, gündüz mü geldi, harbde mi, sulhde mi, ovada mı, dağda mı geldi bilirim. Her âyetin ne için geldiğini bilirim. Her âyetin manasını sordum, öğrendim, ezberledim, anlatırım. Bana sorun” buyurdu.

 

Sual: “Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bid’attir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür” ifdaleri arasındaki farkı nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Halifelik yapabilecek vasıfları vardı; ama Hazret-i Ali’nin halife olması gerektiği için bunların halife olmamaları lâzımdı derse ve yanlış da olsa bir delili te’vil ederek böyle söylerse küfr değil, bid’at olur.

 

Sual: Abdullah bin Mes’ud’un, Felâk ve Nas surelerini Kur’an’dan saymadığı iddiası doğru mudur? Şimdi bir âyeti inkâr küfr olduğuna göre, İbni Mes’ud’un bu tavrını nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Bu mesele, Kur’an-ı kerimin mushaf haline getirilişi sırasındaki ihtilaflara dairdir. Kat’i icmâyı inkâr küfrdür. İbni Mes’ud’un bu kanaatte olduğu rivayeti doğru ise, icmâdan evveldir. Kaldı ki bu rivayetin sıhhati şüphelidir. Senedinde zayıflık vardır. Kat’i icma dururken, böyle rivayetlere itibar edilemez. İbni Mes’ud sahabi ve büyük bir müctehiddir. Kur’an-ı kerimi en iyi bilen sahâbîlerden olduğu hadîs-i şerifle sabittir. Vahy-i ilahîye şâhid olmuştur. İlk Müslümanlardandır. İcma’ya muhalefeti tasavvur olunamaz. Böyle bir şey vârid olsaydı, diğer sahâbîler itiraz etmez miydi? İmam Bakıllânî, el-İntisar kitabında bunları uzun anlatıyor ve bu iddiayı reddediyor. Kevserî der ki, İbni Mes’ud’un mushafında, unutulması mümkün olmayan Fatiha ve Muavvizeyen sureleri yazılmamıştı. Bu, onları Kur’an’dan saymadığını göstermez. Yine Kevseri, İbni Mes’ud’a atf olunan şaz kıraatlerin ona ait olmayıp İbni Mes’ud’dan tefsir sadedinde rivayet edilen sözler olduğunu beyan eder. Mesela İbni Mes’ud, bir mushafta yanlış yazılmış Muavvizeteyn görüp de, “Bunlar Kur’an’dan değildir; bunları silin” demiş olsa, bu rivayet, dolaşa dolaşa bu şekilde intikal etmiş olabilir. ‘ büyük kıraat imamından âsım, Hamza ve Kisâî’nin silsilesi İbni Mes’ud’a uzanır. Hiçbirinde Fâtiha ve Muavvizeteyn eksik değildir. Sahih olan, bunların kıraatinde Muavvizeteyn ve Fâtiha sureleri mevcud; kunut duaları ise mevcud değildir. Şu halde İbni Mes’ud’un kavli de bundan başkası olamaz.

 

Sual: Asr-ı Saadet’te Hicaz’da hangi paralar kullanılıyordu?

Cevap: Hazret-i Peygamber zamanında Bizans, İran ve eski Arap altın ve gümüş paraları tedavül ederdi. Altın paraya dinar; gümüş paraya dirhem adı verilmiştir. Meskukat denen bu basılı paralar yanında, basılmamış altın ve gümüş parçaları da tartarak kullanılırdı. Hazret-i Ömer ortalama ağırlıkta tek bir dirhem kabul etti ve önceleri çekirdek şeklinde çıkan dirhemlerin de, bilinen şekilde ilk yuvarlak baskısını yaptırdı. Hazret-i Osman, hicretin 28. senesinde Taberistan’ın Hertek şehrinde bu hesap üzere ilk altın ve gümüş İslâm parasını bastırdı. Üzerinde bastıranın ismi yazan ilk parayı, Emevi halifesi Abdülmelik kestirtti.

 

Sual: Hazret-i Ali ya da başka sahâbilerdenden  kitap yazan var mıdır?

Cevap: Hayır. Bazısının hadis mecmuası vardır. Bugünki manada kitap yazan ilk Mekke’de İbni Cüreyc, Kûfe’de İmam Ebu Hanife, medine’de İmam Mâlik’tir.

 

Sual: Hazret-i Ebu Bekir’in bildiğim kadarıyla Bekir isminde çocuğu yok. O halde kendisine niçin Ebu Bekir denilmiştir?

Cevap: Ebu, Arapça’da her zaman babası manasına kullanılmaz için kullanılır. Aidiyet için de kullanılır. Bekr, ilk, erken davranan demektir. Yani ilk Müslüman olan demektir.

 

Sual: Sıffin muharebesinde sahabe olmayanlar da yer aldılar. Sahabe ile savaşmanın hükmü nedir?

Cevap: Sahabe, peygamberlerden sonra herkesten üstündür Ama bu, içtihat edemeyecekleri mânâsına gelmez. Sahâbe ictihadında isabet eder veya yanılır. Sahabe ile savaşmanın başka insanlarla savaşmaktan bir farkı yoktur. Çünkü sahabenin üstünlüğü umumidir Bunun dışındaki hususlarda diğer insanlardan farklı değildir. Sahabe olan birisi, bir başkasını öldürmek üzere üzerine yürüse kendisini koruyamayacak mı? Sahabeye zatından dolayı düşmanlık âfettir. Sıfatından dolayı ise, zarar vermez.

 

Sual: Abdullah ibn Sebe gerçekten yaşadı mı? Buna dair rivayetler sadece Seyf bin Ömer’e aitmiş ve Zehebi, İbn Hacer gibi âlimler bu şahsı hadis uydurur, zayıftır vs diyerek eleştirmişler.

Cevap: Pekçok âlimler yaşadığını söylüyor. Yaşasa ne olur, yaşamasa ne olur; ortada bir realite vardır. Hadis râvilerinin zaafı, ahkâm için ehemmiyet taşır; haberler için değil.

 

Sual: Hazret-i Ömer’in halifeliği zamanında, Hazret-i Ali’nin genç kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmesini nasıl anlamalıdır?

Cevap: Bu evlilik dine ve örfe aykırı değildir. Hazret-i Ömer, Hazret-i Peygamber’e akraba olmak için böyle bir evlilik yaptığını beyan buyuruyor.

 

Sual: Muhammed bin Ebu Bekr, sahabi midir?

Cevap: Sahabi değildir. Onuncu senede, Veda haccına giderken tevellüd etti. Annesi ile Hazret-i Ali evlendiği için onun terbiyesinde yetişmiştir. Hazret-i Osman’ı şehid edenler arasında idi. Deve ve Sıffin harblerinde Hazret-i Ali ile birlikte idi. Onun tarafından Mısır Vâlisi yapıldı. 38/659 senesinde Amr bin Âs ile yaptığı muharebede öldürüldü.

 

Sual: “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu” hadis-i şerifi, halifelerin üstünlük sırası nazara alınırsa nasıl değerlendirilebilir?

Cevap: 4 halifenin üstünlüğü sırasıyladır Ancak bu üstünlük fadl-ı kül cinsindendir. Umumi üstünlük cihetiyledir. Hususi üstünlükler olabilir. Bunlardan biri, diğerinden hususi bir şeyde üstün olabilir.

 

Sual: Hazret-i Ömer zamanında mümtaz eyâletlerden biri olan Tağlib nerededir?

Cevap: Bir Arab kabilesi olan Tağlibîler, evvelce Arabistan yarımadasında Kızıldeniz kıyılarındaki Tihame’de yaşardı. Ondan sonra Necd ve Hicaz’a; daha sonra da Suriye ve Irak yayıldılar. Hazret-i Ömer zamanında Cezire’de yaşıyorlardı. Musul ve Halep arası, hatta Nusaybin ve Mardin’e kadar Tağlibîlerin yurdudur.

 

Sual: İslâm hukukunda yakarak idam etmek caiz mi haram mı?

Cevap: Caiz değildir. Hazret-i Ali’nin zındıkları ateşte yakarak idam ettiğine dair bir rivayet var ise de, Abdullah bin Abbas, “Ateşle azap ancak Allah’a mahsustur” hadis-i şerifini haber verince, “Bunu evvelden duysaydım, öyle yapmazdım” buyurmuştur. Büyük bir sahabi de olsa, her hadis-i şerifi işitmiş olması beklenmez. Hazret-i Ali, Kur’an-ı kerimde zındıkların ateşle azab edilecekleri manasına gelen âyet-i kerimeleri onların ateşte yakılacaklarına dair delil almıştı. Sonra bu hükmünden vazgeçti.

 

Sual: Cebrailin Hazret-i Ali’ye verdiği söylenen suhuf ve urcuze hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Hazret-i Ali peygamber mi? Bunlar Şiî rivayetleridir.

 

Sual: Hazret-i Ali’nin suçluları yaktığı doğru mudur?

Cevap: Zındıkları ceza olarak yakmayı ictihad etti. Zira kur’an-ı kerimde buna işaret eden âyet-i kerimeler vardır. Abdullah ibni Abbas Peygamberimizin ateşle azap Allah’a mahsustur sözünü nakledince, “Bu sözü bilseydim yapmazdım, şimdiden sonra kimseyi yakmam” dediği meşhurdur. Her hadisi her âlimin duyması o zaman için beklenmezdi.

 

Sual: Hazret-i Ali’nin başa gelişi nasıl olmuştur?

Cevap: Halife Osman, evi asiler tarafından sarılı iken, bacanağını Cuma namazı kıldırmak üzere vekil etmişti. Halife şehid olunca da Hazret-i Abbas Ali’ye halife olarak biat etti. Diğerleri de önceki halifenin bu vekâletini de nazara alarak kendisini halife tanıdılar. Radıyallahü anhüm.

 

Sual: Hazret-i Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafta, “ki halifeden sonrakini öldürünüz” hadisini tatbik etmek yerine hakem tayinine gidildi?

Cevap: Harb bu sebeple çıkmıştı. Ali, bu sebeple Muaviye ile muharebe etti. Sıradan biri değildi ki tutup idam etsin; Şam valisi idi, ordusu vardı ve sahabenin ekserisi onun tarafında yer almıştı. Bunlar sahabenin ictihadına ait mevzulardır. Radıyallahü anhüma.

 

Sual: İlk dört halife devrine cumhuriyet demek yanlış mıdır?

Cevap: İslami sistem, Avrupaî sistemlerle izah edilemez. Dört halife, cumhurreisi değildir. Devirleri de cumhuriyet olarak adlandırılamaz. İslâmiyette halifenin nasıl başa geldiği mühim değildir. Şer’î ahkâmın tatbiki mühimdir. Halife ömür boyu başta kalır; bütün icraat onun elindedir; azledilemez. Cumhuriyet, Fransız ihtilalinden sonra dünyaya yayılmış ideal olmayan bir sistemdir.

 

Sual: Hazreti Ali’nin idarecilikte iyi olmadığını söyleyenlere ne cevap verilir?

Cevap: Hadis-i şerifte buyuruldu ki, eshabım hakkında dilinizi tutunuz. Bu sebeple edebli olmak icap eder.

 

Sual: Dört halife devrini anlatan hangi kitapları tavsiye edersiniz?
Cevap: Mir’at-ı Kainat (Nişancızade).

 

Sual: Hz. Muaviye halife olduğu zaman Hz. Osman’ın katillerini cezalandırdı mı?
Cevap: Bu katillerin bir kısmı, harblerde öldü. Kalanı da Hz. Ali ordusuna sığınıp, zamanla Şiîlerin arasında kayboldu.

 

Sual: Dört raşit halife devrinin birer cumhuriyet olduğu iddiasına ne dersiniz?
Cevap: Babadan oğula geçmediği için monarşi denemez. Ama seçim olmadığı, halife kayd-ı hayat şartıyla başa geçtiği ve fiillerinde muhtar olduğu için demokratik bir cumhuriyet de denemez.

Sual: Hazret-i Ali’den bahsederken İmam Ali denilebilir mi? Şiilere mahsus bir kullanım mıdır?
Cevap: Her ne kadar imamet, Şiîlere mahsus bir jargon ise de, Sünnî literatüründe de kullanılmıştır. İmamet, devlet reisliği demektir. Hatta, fıkıh kitaplarında devlet idaresine dair hükümler, kelam kitaplarından başka füru kitaplarının namaz imamlığı bahsinde geçer. Namaz imamlığı ve devlet reisliği imamet-i kübra ve imamet-i sugra adıyla anılır. İmam, aynı zamanda bir ilimde sözü hüccet âlim demektir. Yine de Şiî fikriyatını hatıra getirmemek için, İmam Ali yerine Halife Ali diye anmak münasiptir.

 

Sual: Hazreti Ali’nin kabri kesin belli mi?
Cevap: Evet. Neceftedir.

 

Tavsiye Yazı –> Asrı Saadete Dair Sualler

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler