MUKADDİME
Bugün dünyada bulunan üç büyük dinin, yani müslümanlık ve yahudilik ve hıristiyanlığın mensubları elinde, kendileri tarafından (Allah kelamı) kabul edilen, birer kitap vardır. Yahudiliğin [Mûsevîliğin] kitabı (Tevrat) dır. Hıristiyanlığın [İseviliğin] kudsi kitabı (Bible = Kitâb-ı mukaddes) dir. Bu kitap, (Ahd-i Atik) yani Tevrat ve (Ahd-i Cedid) yani İnciller ve bunlara mülhak risaleler olmak üzere iki kısımdan müteşekkildir. Müslümanların mukaddes kitabı ise (Kurân-ı Kerîm) dir.

Hıristiyanların tanrılaştırdıkları Îsâ aleyhisselâmı, biz müslümanlar Peygamber olarak tanırız. Peygamber olduğu için, Allahü teâlânın Ona bir kitap vermesi tabiîdir. Bunun içindir ki Îsâ aleyhisselâmın kitâbi olan hakiki İncil hiç şüphesiz (Allah kelamı) dır. Ama bugün, bu hakiki İncil mevcûd değildir. Bugün hıristiyanların elinde bulunan İncillerde, eski hakiki İncilden kalmış pek az parça vardır. Hakiki İncil, İbrani dilinde idi. Bu hakiki İncil, kısa zamanda, yahudilerin düşmanlıkları sebebi ile kayboldu. Hurafeler bulunan muhtelif İnciller ortaya çıktı. Bu kitaplar sonradan Yunancaya ve Latinceye yanlış, hatalı olarak tercüme edilmiş, zamanla bir çok parçalar ilave edilmiş, mütemadiyen değiştirilmiş, böylece pekçok İnciller yazılmıştır. Bunların çoğu çeşitli ruhban meclislerinde reddedilmiş ve nihâyet bugünkü dört İncil kalmıştır.

Bunun ispatı, ilerdeki sayfalarde görülecektir. Fakat hala değiştirmeler, tashihler, açıklamalar devam etmektedir. Buna mukabil Kurân-ı Kerîm, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” vahiy olunduğu günden bugüne kadar, bir harfi bile değişmeden aynen kalmıştır.

Buraya kadar söylediklerimiz, yalnız müslümanların îtikadı değildir. Bil’aks garb ilim adamları, teologlar [din adamları], bugünkü Tevrat ve İncilleri yeniden tetkik etmeye koyulmuşlar, onların (Allah kelamı) olmadığını ispat etmişlerdir. Unutmıyalım ki yirmibirinci asra girdik. Dünyada ilmin ve fennin son derecede inkişaf ettiği ve en câhil milletlerin bile üniversiteler kurduğu bir devirde, insanların herhangi bir îtikadı (babamdan böyle duydum), (sebebini bilmiyorum ama, hocam böyle söyledi) diye gözü kapalı kabul etmesine imkan yoktur. Bugünkü gençlik, her şeyin esasını, sebebini araştırmakta, aklının kabul etmediği bir şeyi derhal reddetmektedir.Türkiyede, her sene birmilyondan ziyâde genç üniversite duhul [giriş] imtihanlarına iştirak ediyor. Yeni ilimlerle yetişmiş olan bu gençlerin, din hususunda da söylenilen, öğretilen şeyleri akıl ve mantık süzgecinden geçireceğine de şüphe yoktur. İşte, bu sebepten, bugün batılı din adamları da, ellerindeki Tevrat ve İncillerin kusurlarını ortaya koymaktadırlar.Biz de, onların neşriyatlarından faydalanerek, bugünkü Tevrat ve İnciller ile Kurân-ı Kerîm arasındaki büyük farkı müslüman kardeşlerimize bir kere daha bildirmek istedik. Bu kısmı hazırlarken, Amerikalı dini eserler müellifi Houserden de faydalandik. Bundan başka, Anselmo Turmedâ, meşhur İspanyol papazı idi. 823 [m. 1420] senesinde İslam dinini kabul etti. Abdullah-ı Tercüman ismini alan bu âlimin İncilde bulduğu hataları bildiren (Tuhfet-ül-erib) kitabını ve Pakistanlı S.Merran Muhyiddin sâhip İkbalin (Pearls of Bible = İncilden İnciler) ismindeki eserini ve 1309 [m. 1891] da vefât etmiş olan, müderrisin-i kirâmdan ve meclis-i meârif azasından Harputlu İshak Efendinin (Diya-ül-kulûb) ismindeki 1295 [m. 1878] de neşredilmiş olan türkçe eserinde Tevrat ve İnciller üzerinde yaptığı izahları tetkik ettik.Bu kitap, 1407 [m. 1987] senesinde, İstanbul’da latin harfleri ile bastırılmıştır. Yine Hâce İshak efendinin, İstanbul’da Süleymaniye umumî kütüphanesi, Düğümlü baba kısmında 204 numarada kayıtlı olan 1278 [m. 1861] tab’lı türkçe (Şems-ül-hakika) kitabı da, 290 sayfa olup Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı olduğunu ve hıristiyanların İncil dedikleri kitaplarının sonradan yazılmış bir tarih kitâbi olduğunu, kuvvetli vesikalarla ispat etmektedir.Bunlardan başka, Bosnalı hacı Abdullah bin Destan Mustafa efendinin yazdığı türkçe (İzah-ul-meram) kitabı, 1288 [m. 1871] de, İstanbul’da, Edirnekapı hâricinde Mustafa paşa tekkesi şeyhi Yahya efendinin matbaasında basılmış olup Süleymaniye kütüphanesi, Nafiz paşa kısmında, 771 rakamı ile kayıtlıdır. Hıristiyan dininin tamamen batıl, bozuk olduğunu muhtelif deliller ile ispat etmektedir. Hıristiyanlığa en büyük darbeyi vuran ve aslı, esâsı olmadığını ortaya koyan, Hindli Rahmetullah efendinin (İzhar-ül-hak) kitabından da istifade ettik.

Fârisî (Makamat-i ahyar) kitabının 390. sayfasında diyor ki (Protestan papazı Fander, hıristiyanlar arasında çok meşhur idi. Protestan misyoner teşkilatı, seçtikleri papazlar ile Fanderi Hindistan’a gönderdi. Hıristiyanlığı yaymak için çalışacaklardı. 1854 senesinin Rebîülâhir ayında ve Recebin on birinci günü, bu misyoner heyeti, âlimler ve seçilmiş zatlar arasında, Delhinin büyük İslam alimi Rahmetullah efendi ile münazara, ilmi mücadele yaptılar. Uzun münakaşalar neticesinde, Fander ve yardımcıları cevap veremez hâle geldiler. Dört sene sonra, ingiliz hükümeti Hindistan’ı işgal edince [ve müslümanlara ve bilhassa sultana ve din adamlarına korkunç işkenceler yapınca] Rahmetullah efendi, Mekke-i mükerremeye hicret etti. 1878 senesinde, bu misyoner heyeti İstanbul’a gelerek, hıristiyanlık propagandasına başladı. Sadr-ı Âzam Hayrüddin paşa, Rahmetullah efendiyi İstanbul’a davet etti. Misyonerler, karşılarında Rahmetullah efendiyi görünce çok korktular. Suallere cevap veremeyerek, firar etmekten başka çare bulamadılar. Paşa, bu büyük İslam alimine çok ihsanda bulundu. Hıristiyanları nasıl red ve perişan ettiğini yazmasını rica etti. Bu da, Recebin onaltıncı gününden Zilhicce sonuna kadar, Arabî (İzhar-ul-hak) kitabını yazdı ve Mekkeye gitti.Hayreddin paşa, bunu türkçeye tercüme ettirip, ikisini de bastırdı. Avrupa dillerine de, tercüme ve tab’ ve her memlekete neşredildi. İngiliz gazeteleri, (Eğer bu kitap yayılırsa, hıristiyanlık çok zarar görecektir) şeklinde neşriyat yaptılar. Bütün müslümanların halifesi olan sultan ikinci Abdülhamid Han “rahmetullâhi aleyh”, 1304 Ramazan ayında tekrar davet edip, sarayında çok hürmet ve ikram yaptı. Rahmetullah efendi 1308 [m. 1890] Ramazan ayında Mekke-i mükerremede vefât etti.

Bütün bu eserlerden başka Kurân-ı Kerîm hakkında, bundan 100 sene evvel yazılmış bazı garblıların eserlerini de tetkik ettik. O zaman şu kanaate vardık ki bu iki mukaddes kitap tamamen tarafsız olarak tetkik edilecek olursa, hangisinin (Allah kelamı) olduğu [en inatcı bir insanın bile], hangi dinden olursa olsun aşikar olarak kabul etmeye mecbur olacağı bir tarzda meydana çıkmaktadır.

Bu bölümü iki kısım olarak tertip ettik. Birinci kısımda, yukarıda ifade ettiğimiz gibi Kurân-ı Kerîm ve şimdi elde bulunan Tevrat ve İnciller ve Kurân-ı Kerîm üzerindeki ilmi tetkikleri bildirdik.

İkinci kısımda, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mucizeleri, faziletleri ve güzel ahlakı yazılıdır. Bunların hepsini, Osmanlı devletinde yetişmiş İslam âlimlerinin meşhurlarından Nişancı zade Muhammed efendinin “rahime-hullahü teâlâ” (Mîr’at-ı Kainat) ismindeki türkçe tarih kitabından intihab ettik. Kendisi 1031 [m. 1719] de vefât etmiştir. Kitabı, 1269 [m. 1853] de İstanbul’da basılmıştır.

Allahü teâlâ hepimize hidayet versin. Cümlemizi doğru yolda bulundursun. Âmin!

Kış günleri gidip, bahar gelince,
açılır gafletten, gözü dağların.
Donanır, süslenir, gonca güllerle,
geçmez bülbüllere, nazı dağların.
Gece gündüz, tesbîhledir işleri,
Allah, Allah söyler, daim kuşları.
Göklere uzanmış, sanki başları,
duâ kıblesine, yüzü dağların.
Kudretten, hepsine, hulle biçilir,
Hak rahmeti, üstlerine saçılır.
Türlü türlü, çiçekleri açılır,
Cennet-i aladır, yazı dağların.
Bakıp doyulmaz, yeşil alanlara,
hidayetler olur, Haktan anlara.
Esen yeli, safa verir canlara,
miskü anber kokar, tozu dağların.
Bir yanda, zanbaklar, bir yanda lale,
ırmakları benzer, ab-ı zülale.
(Sebbe-ha) mânâsı, geliyor dile
şükür Hakka, daim sözü dağların.

BUGÜNKÜ TEVRAT VE İNCİLLER

Bugün dünyada, Allahü teâlânın varlığına inanan üç büyük din vardır: Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet. Dünyada tahminen 900 milyon hıristiyan, 600 milyon müslüman ve 15 milyon yahudi bulunduğu, 1979 senesi milletlerarası istatistiklerinde yazılıdır. Geriye kalan insanlar [2 milyardan fazla] ya Allah mefhumu bilmeyen Buda, Hindu, Brahman ve benzeri dinlere mensub bulunmakta veya putlara, ateşe, güneşe tapmakta, yahut hiç bir dini kabul etmemektedir. Son günlerde, Amerikan neşriyatında, müslümanların 600 milyon değil, 900 milyon olduğu bildirilmektedir. Nihâyet Romada bulunan CESİ [Centro Editoriale Studi İslamici = İslam Teharriyatı ve Neşriyatı Merkezi]nin 1980 yılındaki neşriyatına göre, dünyada:Asyada 592,3 milyon, Afrikada 245,5 milyon, Avrupada 21 milyon, Amerika ve Kanada’da 6 milyon, Avustralyada 0,5 milyon olmak üzere 865,3 milyon müslüman bulunmaktadır. (The Muslim Educational Trust) İslam merkezinin 1984 senesindeki ingilizce neşrettiği (İslam) kitabında, dünyadaki müslümanların miktarının 1.057.000.000 olduğu bildirilmekte, 46 İslam devletinde ve diğer dünya devletlerindeki müslümanların miktarları verilmektedir. Bu miktarın her sene artmakta olduğunu istatistikler göstermektedir. Nüfusunun % 50’sinden fazlası müslüman olan devletlerin sayısı ise 57 ye bulmaktadır. 21. asra girdiğimiz bugünlerde, insanların içinde hala puta tapanların bulunması, acınacak bir haldir. Bunun yanında, Allahü teâlânın varlığına îman eden üç büyük dine mensub olanların bir kısmı da, inançlarını tamamen gayb etmiştir. Çünkü, onların ellerinden tutan hakiki mürşid kalmamıştır. İlim ve fen öğrenerek yetişen gençleri, din ve fen bilgilerinden mahrum, câhil din adamları vasıtası ile din sevgisine kavuşturmak imkanı yoktur. Onları saadete kavuşturabilmek için, zamanımızın fen bilgilerinde mütehassıs, açık fikirli, dinini iyi bilen rehberlere ihtiyaç vardır. Biz, bu kısımda, tamamile bi-taraf olarak hakiki Allah dinini arayıp bulmak ve dünyada bulunan iki büyük kitabın, yani bugünkü Tevrat ve İnciller ile Kurân-ı Kerîmden hangisinin hakiki Allah kitâbi olduğunu, ilmi usûllerle tetkik ve tesbit etmek ve bu hususta tereddüte düşen kimselere doğru yolu göstermek istiyoruz.
Okuyucularımız şuna emin olsunlar ki bu tetkikler yapılırken, tamamen bi-taraf olarak hareket edilmiştir. Tetkik ettiğimiz iki büyük din kitabı, Kitâb-ı mukaddes, yani Tevrat ve bugünkü İnciller ile Kurân-ı Kerîmdir. (Ahd-i Atik) ismi altında, Kitâb-ı mukaddese ilave edilmiş olan, Tevrat da İncil ile birlikte tetkik edilmiştir. Yani tetkik için ele aldığımız kitap, bugün Hıristiyan aleminde (Kitâb-ı mukaddes = Evangelium) ismi altında, hakiki İncilin yerine konmuş olan kitaplardır.

Kitâb-ı mukaddes tek kitap değildir. İçinde evvela, (Ahd-i Atik = Eski Ahd) kısmı vardır. (Ahd-i Cedid = Yeni Ahd) denilen ikinci kısmı ise, Matta, Markos, Luka ve Yuhannanın yazdığı İncil kitaplarını ve Lukanın Resûllerin işleri kitabı ve havariler ile Pavlosun, Yakupun, Petrusun, Yuhannanın yazdıkları mektupları ile Wohy kitabını ihtiva etmektedir. (Ahd-i Atik) üç kısımdan müteşekkildir. Birinci kısım, Mûsâ aleyhisselâma indirilen (Tevrat) zannedilen beş kitap olup Tekvîn, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniyidir. İkinci kısım, (Neviim) yani Peygamberlerdir. Bu kısım da, ilk peygamberler ve son peygamberler olmak üzere ikiye ayrılır.Bunlar Yeşu, Hakimler, Samuel, Melikler, İşaya, Yeremya, Hezekiel, Hoşea, Yoel, Amos, Obadya, Yunus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefanya, Haggay, Zekeriya ve Malakidir. Üçüncü kısım (Ketuvim) , yani kitaplar, yazılardır. Bunlar, Davud aleyhisselâm tarafından yazıldığı zannedilen Mezmurlar ile Süleymanın meselleri, Neşideler neşidesi, Vaiz,Rut, Ester, Eyub,Yeremyanın mersiyeleri, Daniel, Ezra, Nehemya ve Tarihler gibi kitaplardır.

Bütün bu kitaplarda mevcûd olan hususları kim bildiriyor?Müteassıb yahudiler ve hıristiyanlar ki aynı kitaplara inandıkları hâlde, aralarında pek çok ihtilaflar vardır. Bunlar, bu kitaplarda mevcûd olan sözlerin Allah kelamı olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki iyice tetkik edilirse, bu kitaplarda mevcûd olan sözlerin üç menbadan geldiğini kabul etmek icap eder.

1) Bunların bir kısmı Allah kelamı olabilir. Çünkü, burada bizzat Allahü teâlâ insanlara hitab etmektedir. Mesela:

(Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir Peygamber çıkaracağım ve kelamımı onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek). [Tesniye, 18:18]

(Ben Rabbim! Benden başka halaskar, kurtarıcı yoktur). [Eş’iya [İşaya]: 43:11]

(Ey dünyanın nehayetleri, hepiniz bana teveccüh edin, yönelin de kurtulun! Çünkü, Allah benim. Benden başkası yoktur). [Eş’iya: 45:22]

Bu cümlelerin Beni İsraile gönderilen Peygamberlerin kitaplarından alındığını zannediyoruz. Zira, dikkat ediniz, Allahü teâlâ bu sözlerle, BİR olduğunu (Oğul ve Ruh-ül-kuds gibi ilahların olmadığını), Peygamberleri kendisinin gönderdiğini ve kendisinden başka HİÇBİR İLAH BULUNMADIĞINI beyan etmektedir.

Şimdi Kitâb-ı mukaddesin ikinci menbaını izah edelim:

2)Bu ikinci kısımda yazılı olan sözler Peygamberler tarafından söylenilmiş olabilir. Mesela:

(Saat dokuza doğru Îsâ, feryat ederek (Eli, Eli, Lama, Sabaktani). Yani Allah’ım, Allah’ım, beni niçin terkettin? diye yüksek sesle bağırdı.) [Matta, 27:46]

(Îsâ ona cevap verdi:Dinle ey İsrail! Allah’ımız Rab, bir tek olan Rab’dir.) [Markos 12:29] [Dikkat edin, yine Oğuldan ve Ruhülkudsten bahs edilmiyor.]

(Îsâ ona dedi: Niçin bana kerim, iyi diyorsun?Allahtan gayrı kerim, iyi yoktur). [Markos 10:18]

Îsâ aleyhisselâm tarafından söylendiği rivayet edilen bu sözler, Peygamber kelamı olabilir. O hâlde Kitâb-ı mukaddeste Allahü teâlânın kelamı ile Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kelamları birbirine karışmış bulunmaktadır. Halbuki müslümanlar Allahü teâlânın kelamı ile Peygamberin kelamlarını birbirinden ayırmışlar ve Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kelamlarını (Hadis-i şerif) ismi altında ayrı kitaplarda toplamışlardır.

Şimdi Kitâb-ı mukaddesin üçüncü kısmındaki sözlere gelelim:

3)Buradaki sözlerin bir kısmı Îsâ aleyhisselâmın havarileri tarafından, Îsâ aleyhisselâm hakkında kayd edilmiş vak’alardan, bir kısmı bazı kimselerin sözlerinden, bir kısmı bazı tarihçilerin rivayetlerinden, bir kısmı ise, kimin tarafından ve niçin söylendiği malum olmayan rivayetlerden ibarettir. Bir misal verelim:

(Uzakta yapraklı bir incir ağacı gördü. Belki onda bir şey bulurum diye onun yanına geldi. Yanına varınca, üzerinde yapraklardan başka bir şey bulamadı. Çünkü incir mevsimi değildi). [Markos 11:13]

Burada bir kimse, diğer bir kimseden bahs ediyor. Anlatanın kim olduğu belli değildir. Ancak, incir ağacının yanına giden Zâtın Îsâ aleyhisselâm olduğu beyan edilmektedir. Bu satırları yazan Markos ise, Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiştir. Buradaki diğer bir husus da, bu ayetin devamı olan 14 üncü ayette, Îsâ aleyhisselâmın, incir ağacına bir daha hiç meyve vermemesi için, bettua etmesidir. Böyle bir şey asla düşünülemez. Zira, mevsimsiz incir vermek, ağacın elinde değildir.Bir Peygamberin, Allahü teâlânın yarattığı âciz bir ağaca, mevsimsiz meyve vermediği için bettua etmesi, akla, ilme, fenne ve dinlere zıttır.

Bugün elde bulunan Kitâb-ı mukaddesin büyük bir kısmında, kim tarafından söylenildiği bilinmeyen, fakat muhakkak insan sözü olduğu hemen anlaşılan sözler çoktur. Bunları Allah kelamı olarak kabul etmenin imkanı yoktur.

Şimdi lütfen elimizi kalbimizin üzerine koyarak iyice bir tefekkür edelim:İçinde bir kısım Allah kelamı, bir kısım Peygamber sözü, fakat büyük bir kısmı insanların muhtelif rivayetleri bulunan bir kitap (Allah Kelamı) olarak kabul edilebilir mi? Hele (insan sözü) olan kısımlarında türlü türlü yanlışlıklar bulunması, aynı hususu anlatanların birbirinden çok farklı ifadeleri, verilen rakamların birbirini tutmayışı -ki bunlardan aşağıda bahs olunacak, yanlışlar gösterilecektir- bugünkü Tevrat ve İncillerin tamamiyle bir insan eseri olduğunu açıkça ispat etmektedir.

Müslümanların kitâbi olan Kurân-ı Kerîmde, Nisa sûresi 82. âyet-i kerimesinde meâlen, (Onlar, hala Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı olduğunu ve mânâsını düşünmiyecekler mi? [Kurân-ı Kerîm Allah kelamıdır.] Eğer böyle olmasaydı, içinde muhakkak ihtilaflar bulunurdu) buyurulmuştur. Bu ne kadar doğru bir sözdür! Kitâb-ı mukaddeste bulunan ayrılıklar, onun bir insan eseri olduğunu göstermektedir. Aşağıda ayrıca anlatacağımız gibi, Tevrat ve İnciller birçok defalar dini heyetler, sinod [synode = meclis-i ruhani]ler tarafından tetkik edilmiş, tashih edilmiş, değiştirilmiş, islah edilmiş, kısaca şekilden şekle girmiştir. Allahü teâlânın kelamı tashih edilebilir mi? Kurân-ı Kerîm, vahiy olduğu günden bugüne kadar, bir tek harfi dahi değişmemiştir.Kurân-ı Kerîm bahsinde göreceğiniz gibi, bu hususun temini için her türlü çareye başvurulmuştur.Kurân-ı Kerîmin bugüne kadar değişmeden geldiğini en müteassıb hıristiyan din adamları bile hasedlerinden çatlayarak, itiraf etmektedirler. Allah kelamı böyle olur! Hiç değişmez. Bugünkü İncillerin Allahü teâlânın kelamı mı, yoksa insan eseri mi olduğu hakkında sözü, hıristiyan din ve fen adamlarına bırakalım:

Moody İncil Enstitüsünden Dr. Graham SCROGGİE, (İncil Allah kelamı mıdır?)adlı kitabının 17. sayfasında diyor ki:

(Evet, Kitâb-ı mukaddes insan eseridir.Bazı kimseler, neden olduğunu anlamadığım sebeplerden ötürü, bunu inkâr etmektedirler. Kitâb-ı mukaddes, insanların dimağında teşekkül etmiş, insanlar tarafından, insan dili ve insan eli ile yazılmış ve tamamen insan karakteri taşıyan bir eserdir.)

Kenneth Cragg, hıristiyan din adamı olmasına rağmen, şöyle demektedir:

(Kitâb-ı mukaddesin Ahd-i Cedid kısmı, Allah sözü değildir. Burada doğrudan doğruya insanların anlattıkları hikayeler ve her hangi bir işin nasıl yapıldığını gören insanların görgü şahitliği vardır.Sırf insan sözü olan bu kısımlar, kilise tarafından insanlara Allahü teâlânın kelamı gibi nakledilmektedir.)

Teolog Prof. Geyser: (Kitâb-ı mukaddes Allah kelamı değildir. Fakat, buna rağmen kutsal bir kitaptır) demektedir.

İncilde yazılı hususlara, bilhassa Allah, oğul ve ruhulkuds gibi üçlü tanrıya inanmayan papalar bile zuhûr etmiştir. Bunlardan biri olan Papa HONORİUS, üçlü tanrıyı katiyetle reddettiği için, ölümünden 48 sene sonra İstanbul’da toplanan ruhban meclisi tarafından, m. 680 senesinde resmen lanetlenmiştir.

Îsâ aleyhisselâmın havarilerinden biri olan ve Pavlos ile birlikte hıristiyan dinini neşretmek için seyahatlar yapmış bulunan Barnabasın yazdığı İncil ise, birdenbire yok edilmiş ve bu İncilde yazılı olan, (Îsâ aleyhisselâm, benden sonra bir Peygamber daha gelecek, onun ismi Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” olacak ve size birçok şeyler öğretecektir dedi), hakikati, müteassıb hıristiyanlar tarafından gizlenmiştir. [Bu hususta daha geniş bilgiyi, bu kitabın (Müslümanlık ve Hıristiyanlık) kısmında bulabilirsiniz.]

Demek oluyor ki bugünkü Kitâb-ı mukaddes hakkında, bütün garblı ilim adamları ile birlikte vereceğimiz karar şudur:Kitâb-ı mukaddes Allah kelamı değildir. Allah kelamı olan hakiki Tevrat ve İncil, bugünkü şekli ile tamamen başka bir kitap haline dönüşmüştür. Bugünkü İncilde Allah kelamı olması düşünülebilen sözler yanında, başka kimseler tarafından ilave edilen birçok sözler, tahminler, rivayetler ve hikayeler vardır. Hele üçlü tanrıdan bahs eden kısımlar, imanın esâsı olan (Allah birdir) akidesine ve insanların akıl-ı selimlerine hiç uymayan iddialardır.

Tevrat ve İncil yunancaya ve latinceye tercüme edilirken, o zamana kadar yüzlerce tanrısı olan putperest Romalılar ve Yunanlılar, tek tanrıyı çok az görerek, onu çoğaltmak istemişlerdir. Bazı âlimlere göre, hakiki İncildeki tek Allah îtikadının yunanca tercümede üçe çıkarılmasına Yunanlıların Eflatun felsefesine bağlı olmaları sebep olmuştur. Eflatun felsefesi, her şeyi üçe böler. Mesela edep üç his kuvvetine dayanır:Ahlak, akıl ve tabiat. Tabiat da, nebat, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Eflatun, esasta dünyayı yaratan kudretin tek olduğunu düşünmekle beraber, onun iki yardımcısı daha olabileceğini ileri sürmüştür. Bu da, (teslis = Üçlü tanrı) fikrinin doğmasına sebep olmuştur.Bu nazariyeyi kabul eden birçok tarihçi vardır.Halbuki bugünkü Tevrat ve İncillerde bile birçok yerlerinde, aşağıda göreceğiniz gibi, (Allah benim! Allah tektir. Benden başka Allah yoktur) sözleri bulunmaktadır. Bugünkü Kitâb-ı mukaddesler bile zorla içine sokuşturulan üç tanrı akidesini, îtikadını reddetmektedir.Bu üç tanrı fikrinin tercüme hatası olduğu da iddia edilmektedir. Bilhassa son günlerde, üçlü tanrıya artık hiç bir kimsenin inanmadığını gören hıristiyan kilisesi, (baba) ve (oğul) kelimelerinin büsbütün başka manalara geldiğini öne sürmekte ve Tek Allah inancı üzerinde durmaktadır. Aşağıda bu tercüme meselesini tekrar ele alacağız.

Bugünkü Tevrat ve İncillerin, Allah kelamı olmadığı anlaşıldığı ve birçok hıristiyanlar da bunu bildirdikleri hâlde, hala bazı müteassıb hıristiyanlar, (İncilin her sözü Allah kelamıdır) diye iddia etmektedirler. Bu gibi müteassıblar için ancak şu sözleri söyleyebiliriz:Bakara sûresi, 18. âyet-i kerimesinde meâlen, (Onlar [hakkı dinlemekten ve kabulden] sağırdırlar, [imanı ve hakkı söylemeyen] dilsizdirler, [doğru, hak yolu görmeyen] kördürler. Bu hallerinden rücu edip, doğru yola dönmezler) buyurulmuştur. Matta İncilinin 13. babının, 13. âyetinde, (Gördükleri hâlde görmezler, işittikleri hâlde işitmezler ve anlamazlar) demektedir.

Şimdi İncili tekrar tetkik edelim:

Her şeyden evvel, bütün hıristiyanların elinde bulunan İncillerin tek bir İncil olmadığını söyleyelim.Bir katolik ile İncil hakkında konuşmak isterseniz, size (Hangi İncil?) diye sorar. Çünkü, katoliklerin, protestanların ve ortodoksların muhtelif İncilleri vardır. Siz (Nasıl oluyor da, Allah kelamı olan İncilin birçok cinsleri var?) diye sorarsanız, onlar biraz tereddüt ettikten sonra, (Efendim, esasta İncil birdir. Fakat tefsirlerinde farklar olabilir) diye soru ile alakası olmayan garib bir cevap verirler. Eğer tarihi tetkik edersek görürüz ki ilk Romen Katolik İncili, Jeromeun latin İncili, Vulgatanın tercümesi ile 990 [m. 1582] senesinde Reimste meydana çıkmış, 1609 senesinde Douayde tekrar basılmıştır. Bugün de İngilizce olarak RCV (Roman Catholic Version = Romen Katolik İfadesi) ismi altında mevcuttur. Fakat bugün İngilizlerin elinde bulunan İncil, bu eski İncilin çok değişmiş bir şeklidir. Çünkü 1600 senesinden bugüne kadar İncil birçok tebeddüllerden geçmiş, içindeki bazı kısımlar (apocrypha), yani (doğruluğundan şüphelenilen kısımlar) olarak çıkarılmış, bazı kısımları, mesela Jüdit, Tobias, Baruh, Ester v.s. büsbütün kaldırılmıştır. Nihâyet AV (Authorised Version = Resmen kabul edilmiş ifade) ismi ile (son ve doğru İncil) olarak neşr olunmuştur. Fakat birçok ilim adamları, hatta meşhur başvekil Churchill bile (Bu İncilin ifadesi son derecede bozuktur) dedikleri için, bir müddet, 1611 senesinden kalan ve KJV (Kral James İfadesi) ismi altında meşhur olan eski İncile dönülmüştür. Nihâyet 1952 senesinde İncil yeniden düzeltilmiş ve RSV (düzeltilmiş ve gözden geçirilmiş ifade) isminde yeni bir İncil hazırlanmış, fakat bu da kâfi derecede düzeltilmemiş kabul edildiğinden, bundan kısa bir zaman sonra 1971’de (Çifte tashihli İncil) ortaya konulmuştur.

Katoliklerin İncili de pek çok tahrifata [değişikliklere] uğramiştir. Şöyle ki İbraniceden yunancaya ve ondan da latinceye çevrilen İncil, 325 senesinde Büyük Konstantinin emri ile toplanan İznik meclisi, 364 senesinde Ludicia meclisi, 381 de İstanbul meclisi, 397 senesinde Kartaca ruhban meclisi, 431 de Efesus [Efes] meclisi, 451 de Kadıköy meclisi ve daha birçok meclisler tarafından tetkik edilip, her defasında yeniden tertip edilmiş, her defasında bazı kısımlar tebdil edilmiş, Ahd-i Atikte bulunan bazı kitaplar çıkarılmış, bazı meclislerde reddedilen bazı kitaplar ise kabul edilmiştir. Fakat 1524 senesinde Protestanlık meydana çıkınca, bu kitaplar tekrar incelenmiş, yine değişiklikler yapılmıştır.

Bütün bu müddet zarfında, pek çok hıristiyan din adamı, yapılan tercüme ve değişikliklere itiraz etmiş, Kitâb-ı mukaddesin bazı kısımlarının ilave edildiğini ileri sürmüşlerdir.

Yukarıda da bahs ettiğimiz gibi, İncilin en eski şekli olan, İbranice nüshasından yanlış tercüme edildiğini iddia edenler çok haklıdırlar. Zira İbranicede (Baba) kelimesi, yalnız bir çocuğun kendi babası değil, aynı zamanda (Hürmete lâyık büyük bir şahsiyet) mânâsına da gelmektedir.Bunun içindir ki Kurân-ı Kerîmde, İbrahim aleyhisselâmın amcası olan Azere (Azer denilen babası) denilmektedir. Çünkü, asıl babası olan Taruh ölmüştü. Amcası Azerin yanında yetişmiş ve o zamanki adete uyarak, ona baba demişti. Türkistanda, hürmet edilen, merhamet edilen kimselere de (baba) denildiğini, (Reşehat) kitabındaki konuşmalar göstermektedir. Biz türkçede de, (Ne baba adam!) diye bir kimseye duyduğumuz hayranlığı ifade ederiz.

(Oğul) kelimesi de İbranicede çok kereler, bir şahsın rütbece veya yaşça kendisinden daha küçük olan, fakat kendisine son derece bir sevgi ile bağlı bulunduğu bir şahsı tasvir etmek için kullanılmaktadır. Matta İncilinin beşinci babı, dokuzuncu âyetinde, (Ne mutlu sulh edicilere! Zira onlara Allah’ın OĞLU denecektir) denilmektedir. Görülüyor ki burada (Oğul) kelimesi, (Allah’ın sevgili kulu) mânâsına kullanılmaktadır. O hâlde, hakiki İncilde (Baba), mübarek bir mevcûd ve (oğul) da sevgili bir kul olarak beyan olunmuştur. Yani maksat, üç tanrı değildir. (Baba) ve (Oğul) kelimelerinin kullanıldığı yerlerden çıkan mânâ, her şeyin hakimi ve maliki Allahü teâlânın, Îsâ aleyhisselâm gibi sevgili bir kulunu insanlara peygamber olarak gönderdiğidir. Akılları ancak bu günlerde başlarına gelen hıristiyanların büyük kısmı, (Hepimiz Allah’ın kulu, çocuğuyuz. Allah hepimizin rabbi, babasıdır. İncillerdeki (Baba) ve (Oğul) kelimelerini böyle anlamak lâzımdır) demektedirler.

İbranice olan en eski İncil nüshalarından birçok kelimelerin de yanlış tercüme edildiği, aşağıdaki misallerden anlaşılmaktadır.

Şöyle ki:

1) Ahd-i atikin ilk kitabı Tekvînin İbranice aslında Cenâb-ı Haktan (ALLAH) yani bir (L) harfi eksik olarak (ALAH) diye bahs olunmaktadır. Halbuki ikide birde tashih edilen, değiştirilen İncilde, bu kelime çıkarılmıştır.Yani hıristiyanlar Müslümanların Allah’ına yakın olmaktan korkmuşlardır.

2) Ahd-i atikin İbranice aslında (bakire = kız) kelimesi yoktur. Îsâ aleyhisselâmın doğumu hakkında eski İbranice nüshalarının, İşaya kitabı, 7. babı 14. âyetinde, (Rab, size bir alâmet verecek, işte kız gebe kalacak ve bir oğlu olacak ve onun adını İmmanuel koyacak) demektedir. Burada İbranice (Kız) mânâsına (ALMAH) kelimesi kullanılmıştır. Halbuki İbranice (Bakire) BETHULAH kelimesi ile ifade edilir. Bakire kız kelimesi hıristiyanların daha işine geldiğinden (Kız) yerine (Bakire kız) kelimesi kullanılmış ve hıristiyanlık alemine (Kudsi Bakire) mânâsı aşılanmıştır.

3) Koyu müteassıb İngiliz papazları, daha ileriye giderek, Yuhanna İncilinin 3. babının 16. ayetindeki (Zira Allah dünyayı o kadar sevdi ki biricik oğlunu [yani çok sevdiği kimseyi] verdi [yani oraya gönderdi], ta ki ona îman eden her adam helak olmasın, ancak ebedî [sonsuz] hayatı olsun) cümlesini, (Zira, Allah dünyayı o kadar sevdi ki (Kendisinin doğurmuş olduğu) biricik oğlunu verdi, ta ki ona îman eden herkes helak olmasın, ancak ebedî hayatı olsun) şekline sokmak bedbahtlığında bulunmuşlardır.Burada, İngilizce (begotten) kelimesini kullanmışlardır ki bu kelime doğrudan doğruya (doğurmuş) mânâsına gelir. Halbuki bugünkü Kitâb-ı mukaddesin birçok yerlerinde Allahü teâlânın BİR olduğu, Îsâ aleyhisselâmın ise, (Peygamber) olarak gönderildiği yazılıdır. Bunların bir kısmını aşağıda zikir ediyoruz:

(Dinle ey İsrail! Allah’ımız Rab bir olan Rabdir) [Markos, 12:29]

(Allah birdir. Ondan gayrı yoktur.) [Markos, 12:32]

Tesniyenin 4. babının 39. âyetinde, (Ve bugün bil ve yüreğine koy ki yukarıda göklerde ve aşağıda yerde RAB O ALLAH’dır, başkası yoktur) demektedir.

Tesniyenin 6. babının 4. ve 5. ayetlerinde ise, (RAB, BİR OLAN RABDİR ve ALLAH’ın olan RABBİ bütün kalbinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin) demektedir.

Yine Tesniyenin 32. babının 39. âyetinde de, (Şimdi görün ki BEN, BEN Oyum ve nezdimde [başka] ilah yoktur) demektedir.

İşayanın 40. babının 25 ve 26. ayetlerinde, (Beni kime benzeteceksiniz ki BEN Ona müsavi olayım?Kuddus [olan Allah] diyor. Gözlerinizi yukarı kaldırın ve görün, bunları [gökleri] kim yarattı)demektedir.

Yine İşayanın 43. babının 10. ve devamındaki ayetlerinde, (RAB diyor:Siz şahitlerim ve seçtiğim kulumsunuz, ta ki bilip bana inanasınız ve benim O olduğumu anlayasınız. BENDEN ÖNCE (ALLAH) OLMADI ve BENDEN SONRA OLMAYACAK. Ben, ben Rabbim ve Benden başka kurtarıcı yoktur. RAB diyor ve BEN ALLAH’IM) demektedir.

Yine İşayanın 44. babının 6. âyetinde, (Rab diyor, ilk benim ve son benim ve benden başka ALLAH yoktur) demektedir.

Yine İşayanın 45. babının 5. âyetinde, (RAB benim ve başkası yoktur. BENDEN BAŞKA ALLAH YOKTUR) demektedir.

Yine İşayanın 45. babının 18. âyetinde, (Çünkü gökleri yaratan RAB, dünyaya şekil veren ve onu yaratan, onu pekiştiren ve onu boşuna yaratmayan, üzerinde oturulsun diye ona şekil veren ALLAH şöyle diyor:RAB benim ve başkası yoktur)demektedir.

Aynı babın 21 ve 22. ayetlerinde ise, (Ben RAB değil miyim?Ve benden başka ALLAH yoktur. Benden başka hak ALLAH ve kurtarıcı yoktur. Ey yeryüzünde olanlar, hepiniz bana dönünüz de kurtulun. Çünkü ALLAH benim ve başkası yoktur) demektedir.

Yine İşayanın 46. babının 9. âyetinde ise, (ALLAH benim, başkası yoktur. Ben ALLAH’ım ve benim gibisi yoktur)demektedir.

Îsâ aleyhisselâmın peygamber olduğuna dair İncillerden beyanlar:

Matta İncilinin 21. babının 10. ve 11. ayetlerinde, (Îsâ Yeruşalime [Kudüse] vardığı zaman bütün şehir, bu kimdir?diyerek sarsıldı. Ve kalabalıklar, Galilenin Nasra şehrinden ÎSÂ PEYGAMBER budur dediler) demektedir.

Yuhanna İncilinin 5. babının 30. âyetinde, (Îsâ dedi ki ben kendiliğimden bir şey yapamam, işittiğime [yani bana verilen vahye] göre hüküm ederim. Kendi irâdemi [bir şeyi yaptırmak arzusu] değil, ancak beni gönderenin [yani Allah’ın] irâdesini ararım)demektedir.
Matta İncilinin 13. babının 57. âyetinde Îsâ aleyhisselâm onlara, (Bir Peygamber, kendi vatanından ve evinden gayrı yerlerde de itibarsız değildir dedi) demektedir.

Yuhanna İncilinin 8. babının 26. âyetinde, (Beni irsal eden [gönderen] Allahtır. Ben dünyaya ancak Ondan işittiklerimi söylerim) demektedir.

Yuhanna İncilinin 14. babının 24. âyetinde, (İşittiğiniz sözler benim değil, ancak beni gönderen babanındır [yani büyük bir varlık olan Allah’ındır]) demektedir.

Yuhanna İncilinin 17. babının 3. âyetinde, (Ey Baba, ebedî hayat [Cennet hayatı, hakiki bir ALLAH olan] Seni ve gönderdiğin Îsâ Mesihi bilmektir)demektedir.

Yuhanna İncilinin 14. babının 28. âyetinde Îsâ aleyhisselâmın, (Baba benden büyüktür) dediği yazılıdır.

Resûllerin işlerinin 2. babının 22. âyetinde, (Ey İsrail erleri, bu sözleri dinleyin:Nasralı İsayı ve onun tarafından tasdik edilmiş olan adamı, siz kendiniz de bilirsiniz) demektedir.

3. babının 26. âyetinde ise, (Allah her birinizi kötülüklerinden döndürmekle mübarek kılsın diye, kulunu kıyam ettirip, önce size gönderdi) demektedir.

4. babının 30. âyetinde de, (Mukaddes kulun İsanın ismi ile alâmetler ve harikalar olsun diye..) demektedir. Bu ayetlerde, Îsâ aleyhisselâmın peygamberliği ve Allahü teâlânın vahyetmesi ile konuşmuş olduğu, açıkça bildirilmektedir.

Bütün bu cümleler bugün hıristiyanların elinde bulunan Kitâb-ı mukaddesten alınmıştır. Yani ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, hala bugünkü Tevrat ve İncillerde muhakkak hakiki İncilden kalma doğru sözler bulunmaktadır.

Allahü teâlânın, Îsâ aleyhisselâmı Allah’ın oğlu olarak göstermek isteyenlere, hatta bu maksat ile Tevrat ve İncildeki cümleleri değiştirmek küstahlığında bulunanlara karşı ne kadar gazaba geldiği, Kurân-ı Kerîmde Meryem sûresinin 88-93. ayetlerinde meâlen şöyle beyan buyurulmuştur:

( [Yahudiler ve Hıristiyanlar], Rahmân çocuk edindi dediler. [Ey Resûlüm sen onlara de ki] ortaya büyük bir yalan attınız. İsnad ettikleri o sözden, nerede ise, gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar dağılacaktı. Halbuki Rahmanın çocuk edinmesi, Onun Âzametine lâyık değildir. Çünkü göklerde ve yerlerde hiçbir kimse yoktur ki Rahmana kul olarak gelici olmasın. ) Kurân-ı Kerîmin İhlas sûresinin 3. âyetinde Allahü teâlâ meâlen buyuruyor: (Allah doğmamış ve doğurmamıştır.) Nisa sûresinin 171. âyetinde meâlen, (Ey ehl-i kitap [Yahudiler ve Hıristiyanlar]! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allahü teâlâ hakkında doğruyu söyleyin [Ona iftirâ ederek Îsâ “aleyhisselâm” Allah’ın oğludur demeyin], Meryem oğlu Îsâ, Allahü teâlânın resûlüdür. Ol emri ile yaratılmış mahlukudur. Onu Meryeme ilka etti. [Ey hıristiyanlar] Allahü teâlâya ve resûlüne îman edin, ilah üçtür ve Allahü teâlâ üçüncüsüdür demeyin. Bundan sakınmanız sizin için hayırlıdır. Allah ancak bir TEK mabuttur. Çocuğu olmaktan münezzehtir) buyurulmuştur.

Allahü teâlâ Kurân-ı Kerîmde, İncili değiştirenlere karşı, Bakara sûresinin onuncu âyetinde meâlen şöyle hitab etmektedir: (Kalplerinde [şek ve nifak] hastalığı vardır. Allahü teâlâ hastalıklarını arttirmiştir. Yalancılıklarından dolayı elem verici azâba uğrıyacaklardır).

Bakara sûresi 79. âyetinde meâlen, (Vay, [tahrif olunmuş] kitabı kendi elleri ile yazıp da, onu birkaç kuruşa satmak için, Allah tarafındandır diyenlere! Vay, ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!) buyurularak, onların elim bir azâba uğrayacağını haber vermiştir.

KİTAB-I MUKADDESTEKİ (Tevrat ve İncillerdeki) HATALARDAN BÂZILARI

Tevratta ve İncilde değiştirilmiş yerleri bildiren kitaplardan en meşhuru (İzharu tebdilil-yehud vennasara fittevrati vel-İncil ve beyanü-tenakudi mâ-bi eydihim) dir. Bu kitabı hicri 456’da vefât eden Ali bin Ahmed Emevi yazmıştır.

Bugün, hakikaten, (Kitâb-ı mukaddes) i mütemadiyen değiştirerek yeni İnciller neşretmek, bu kitapları satmak, çok büyük bir kazanç kaynağıdır. Çünkü, ister inansın, ister inanmasın, her Avrupalının evinde bir Kitâb-ı mukaddes [Tevrat ve İncil] vardır. Hele Avrupalı köylülerin çoğu, Kitâb-ı mukaddesten başka bir kitap bilmez, bundan başka hiçbir kitap okumazlar. Avrupalıların kültür seviyesi, çoğumuzun zannettiği kadar yüksek değildir. Köylerde oturanlar okuma yazma bilirler ise de, dünyadan haberleri yoktur. Ancak, Kitâb-ı mukaddes okurlar. Onun için, her yeni (gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş) Kitâb-ı mukaddes, milyonlarca nüsha basılmakta ve bu Kitâb-ı mukaddesi basanlara her sene milyonlar kazandırmaktadır. O hâlde, Kitâb-ı mukaddesi ikide birde değiştirerek yeniden basmaktan daha karlı bir iş yoktur.

Garblı mecmualar, ikide birde (Kitâb-ı mukaddeste hata var) diye yazmaktan geri kalmazlar. İçlerinde, meşhur ilim adamlarının veya teologların ibret ile okunacak ciddi makaleleri de bulunur. Aşağıda bunlardan birini göreceksiniz:

Şimdi siz de, (Allahü teâlânın kelamı nasıl yanlış tercüme edilir? Allahü teâlânın kelamı nasıl insanlar tarafından tashih edilir? Allahü teâlânın kitabı nasıl tetkika tabi tutulur? Böyle mütemadiyen değiştirilen, düzeltilen bir kitap mümkün değil (Allahü teâlânın kelamı olamaz) diyeceksiniz. Hele 1971 senesinde ikinci defa değiştirilen İngiliz İncilinin mukaddemesinde bulunan şu kelimeleri okursanız, büsbütün hayret edeceksiniz. En son tashihi yapan dini heyet, önsözde şunları söylüyor: (…… Kral James tarafından hazırlatılan Kitâb-ı mukaddesin ifadesi hakikaten son derece mükemmeldir. İngiliz neşriyatının en yüksek bir eseri olarak kabul edilebilir. Fakat, ne yazık ki bu kitapta gâyet ağır hatalar vardır ve bu hatalar, o kadar çok ve o kadar cittidir ki bunların muhakkak düzeltilmesi lâzımdır.)

Düşünün bir kere, bir dini heyet toplanıyor ve İngilterede 1611’den 1971’e kadar (Allah kelamı) diye inanılan kitapta birçok ciddi hatalar buluyor ve bunların muhakkak tashihi lâzımdır diye karar veriyor! Artık bu kitabın (Allah Kitabı) olduğuna kim inanır?Aşağıda size hoş bir hikaye nakledeceğiz. Bu hikayeyi anlatan, hıristiyan din ve fen adamları ile hıristiyanlık akideleri ve Kitâb-ı mukaddes üzerinde münazaralar yapan ve bunların tahrif edilmiş olduğunu ispat eden Güney Afrikalı Ahmed Didattır. [Hıristiyanlık ve tahrif edilmiş İnciller üzerinde çalışmalar yapan bu Zât, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış bir mezhepsizdir.] Ahmed Didat diyor ki:

(Amerikada neşr olunan AWAKE (Uyan!) mecmuasının 8 Eylül 1957 tarihli nüshasında şöyle bir makale çıktı:(Meyerse Kitâb-ı mukaddeste tamam 50.000 hata varmış! Geçenlerde bir genç hıristiyan, KJV (Kral James Beyanı) olan Kitâb-ı mukaddesten bir tane satın almıştı. Tabiî İncili (Kitâb-ı mukaddesi) Allah kelamı olarak kabul ettiğinden, içinde hiçbir hata bulunmadığını zannediyordu. Fakat eline geçen bir Look mecmuasında (İncil Hakkında Hakikatler) ismindeki bir makalede, 1133 [m. 1720] tarihinde kurulan bir dini meclisin Kral James tarafından hazırlatılan Kitâb-ı mukaddeste 20.000 hata bulunduğunu meydana çıkardığını okuyunca şaşırıp kaldı. Çok üzüldü. Bu meseleyi ruhani arkadaşlarıyla görüştüğü zaman, onlar kendisine, (Bugünkü Kitâb-ı mukaddeste, 20.000 değil, 50.000 hata vardır) demezler mi?Genç adam kendinden geçti. Şimdi bize soruyor: Allah aşkına söyleyin bana, bizim Allah kelamı zannettiğimiz Tevrat ve İncil, böyle hatalarla dolu bir eser midir?

Ben bu mecmuayı dikkat ile okumuş ve saklamıştım. Bundan beş altı ay evvel, bir gün evimde otururken, kapım çalındı. Kapıyı açtığım zaman, karşımda kibar tavrlı, güler yüzlü, tatlı dilli bir genç adam gördüm. Beni hürmet ile selamladıktan sonra, hüviyetini uzattı. Hüviyetinde (Yehova Şahiti) diye yazılı idi. Bu isim, bir kısım misyonerlere verilen bir lakab idi. Bu genç misyoner, bana çok tatlı bir sesle, (Biz her şeyden önce, hak yolundan çıkmış, sizin gibi tahsilli insanları hak din olan hıristiyanlığa çağırmak için çalışıyoruz. Size Allah kelamı olan Tevrat ve İncilden bazı güzel bahsleri ihtiva eden kitaplar getirdim. Size bunları takdim edeyim. Bunları okuyunuz, düşününüz ve kararınızı veriniz) dedi. Kendisini içeri davet ettim. Kahve ikram ettim. (Herifi galipa yarı yarıya kandırdım) diye düşündüğünü tahmin ediyordum. Kahveleri içtikten sonra, ona (Aziz dostum, siz Tevrat ve İncili Allah kelamı olarak kabul ediyorsunuz değil mi?)diye sordum. (Muhakkak) diye cevap verdi. (O hâlde, Tevrat ve İncilde hiç bir hata yoktur değil mi?)dedim. (Olamaz) dedi. O zaman kendisine Awake mecmuasını gösterdim ve (Bu mecmua, hıristiyan memleketi olan Amerikada çıkmış bir eserdir.Bu mecmua, İncilde tamam 50.000 hata olduğunu yazıyor. Eğer bu mecmuadaki makaleyi yazan bir müslüman olsaydı, ona inanıp inanmamakta serbest olurdunuz. Sizin dininizde olan kimselerin çıkardığı mecmuanın sözlerini kabul etmeniz gerekmez mi?Siz bu iddiaya karşı ne dersiniz?) dedim. Adamcağız birdenbire hayrete daldı. (Şu mecmuayı verin de bir okuyayım) dedi. Okudu, tekrar tekrar okudu. Yüzünün nasıl tegayür ettiğini, ne kadar mahçup olduğunu görüyor ve içimden kıs kıs gülüyordum. Nihâyet bana verilecek bir cevap buldu: (Bakınız, dedi, bu mecmua 1957 senesinde basılmıştır. Biz şimdi 1980 senesindeyiz. Aradan tamam 23 sene geçmiştir. Herhalde bu arada hataları bulunmuş ve tashih edilmiştir.) Ben büyük bir cittiyet ile (Peki ama acaba bu 50.000 hatadan kaç bini düzeltildi?Düzeltilen hatalar hangileridir?Nasıl düzeltılmıştır?Bunlar hakkında bana malumat verebilir misiniz?)diye sordum. Başını öne eğdi ve (Maatteessüf bunu yapamam) dedi. Ben ilave ettim:(Aziz misafirim! İçinde 50.000 hata bulunan, ikide birde değiştirilen veya düzeltilen bir kitabın Allahü teâlânın kitâbi olduğuna nasıl inanırım?Bizim Allahü teâlânın kitâbi olarak inandığımız Kurân-ı Kerîmin bir harfi bile bugüne kadar değişmemiştir. İçinde tek hata yoktur. Siz beni hidayete eriştirmek istiyorsunuz ama, rehberiniz olan İncil ve Tevrat hatalı, seçtiğiniz yol şüphelidir. Bunu bana nasıl izah edersiniz?). Zavallı perişan olmuş, hayrette kalmıştı. (Bana müsaade ediniz de, büyük papazlar ile görüşeyim. Birkaç gün içinde size uğrar ve sorduklarınıza cevap veririm) dedi ve acele ile yanımdan firar etti. Gidiş o gidiş. Aylardan beri kendisini bekleyorum. Ne gelen var, ne giden!)
Şimdi Tevrat ve İncilde tesadüf edilen birçok hatalar, birbirinden farklı ifadeler ve aynı husus hakkında verilen birbirlerine mugayir beyanlar hakkında biraz daha izahat verelim.

Evvela şunu söyleyeyim ki Tevrat ve İncilin hatalı kısımlarını arayan ve bulan, en çok kilise mensublarıdır. İçine düştükleri tezadlardan kurtulmak için çare aramaktadırlar. Londrada (İngilizceye tercüme edilmiş modern İncil) ismindeki eseri 1970 senesinde neşreden Philips, Matta İncili hakkında şöyle diyor:

(Mattaya ait olduğu kabul edilen İncilin, hakikatte onun tarafından yazılmadığını ileri sürenler vardır. Bugün birçok kilise mensubları, bu İncilin sırlarla örtülü bir şahıs tarafından yazıldığını ileri sürmektedirler. Bu esrarengiz kişi, Mattanın İncilini eline almış, onu istediği gibi değiştirmiş, içine başka birçok sözleri de ilave etmiştir. Üslubu açık ve akıcıdır. Halbuki hakiki Matta İncilinin üslubu daha ağır, fakat sözleri daha muhakemelidir. Matta, gördüklerini, duyduklarını zihninde bir muhakemeden geçirdikten ve duyduğu sözlerin Allah kelamı olduğuna tamamen inandıktan sonra, bunları kaleme alıyordu. Halbuki şimdi Matta İncili olarak elimizde bulunan metin, dikkat ile yazılmamıştır.)

Allahü teâlânın kelamı mütemadiyen değişemeyeceğine göre, yalnız yukarıdaki sözler, bugünkü Matta İncilinin insan eli ile yazıldığını ispata kâfidir. Matta İncili ortadan kaybolmuş, onun yerine meşhur olmayan bir kişi yeni bir İncil yazmıştır. Bu kişinin kim olduğunu kimse bilmemektedir.

Bugünkü Kitâb-ı mukaddesin (yeni Ahd) kısmında bulunan dört İncil, bilindiği gibi, Mattadan başka, Yuhanna, Luka ve Markos tarafından yazılmışlardır. Bunlardan yalnız Yuhanna [ki Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu idi] Îsâ aleyhisselâmı görmüş, fakat, İncilini Onun semaya kaldırılmasından sonra Samosta yazmıştır. Luka ile Markos ise, Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemişlerdir. Bunlardan Markos, Petrusun tercümanı idi. Yalnız Matta İncili değil, Yuhanna İncili de başkası tarafından yazılmış ve değiştirilmiştir. Bunların ispatı 271. sayfadan itibaren bildirilmiştir. Kısaca bu dört İncil hakkında birbirlerinden farklı birçok rivayetler vardır. Bütün dünyanın birleştiği bir husus vardır. O da, bu dört İncil (aşağıda göreceğiniz gibi), aynı hadiseleri başka anlatan ve insan eliyle yazılmış hikayelerden ibarettir. Allahü teâlânın kelamı değildirler. Bugünkü Kitâb-ı mukaddesin yani Tevrat ve İncillerin içindeki bazı hataları anlatmadan evvel, Tevrat ve İncillerin başka bir hususiyetinden de bahs etmek istiyoruz. Hıristiyanlarla münazara eden ve onları cevaptan âciz bırakan Ahmed Didat şu hikayeyi anlatıyor:

(Bir gün, hıristiyan komşularıma rica ettim. (Ben şimdi Kitâb-ı mukaddes ile meşgul oluyorum. Size ondan bir parça okumak istiyorum) dedim. Benim Kitâb-ı mukaddes ile alakadar olduğuma pek memnun kaldılar. (Galipa hidayete kavuşuyor) diye sevindiler. Sürat ile etrafımda toplandılar. Ellerine birer Kitâb-ı mukaddes verdim ve (İşaya) kitabının 37. babını açmalarını rica ettim. (Şimdi ben size kendi elimdeki Kitâb-ı mukaddesten bu bahsi okuyacağım. Lütfen beni takip edin ve doğru okuyup okumadığıma dikkat edin) dedim. Hepsi beni dikkat ile dinlemeye ve okuduğum parçayı ellerindeki Kitâb-ı mukaddesten takip etmeye başladılar. Okuduğum parça şöyle idi:

(Vaki oldu ki Kral Hizkiya bunu işitince, esvabını yırttı ve çul sarınıp Rabbin evine girdi. Ve Kral, evi üzerinde olan Elyakimi ve Katib Şebnayı ve kahinlerin ihtiyarlarını çula sarılmış olarak, Amatsun oğlu Peygamber İşayaya gönderdi. Ve ona dediler: Hizkiya şöyle diyor:Bugün sıkıntı, tektir ve rüsvalık [aşağılık] günüdür. Çünkü çocuklar doğum vaktine geldi, fakat doğuracak kudret yok.) Bir müddet daha okudum.

Ben devam ederken onlara, (Nasıl, harfi harfine doğru okuyor muyum?) diye soruyordum. Onlar da (tam tâmina, harfi harfine doğru okuyorsun) diye tasdik ediyorlardı. Birdenbire kendilerine:(Şimdi size bir şey söyleyeceğim:Sizin elinizde dinlediğiniz kısım Ahd-i atikin [Tevratın] İşaya kitabının 37. bâbıdır. Benim okuduğum parça ise yine Ahd-i atikin İkinci Melikler [Krallar] 19. babıdır. Yani, iki kitabın bu iki bahsi harfi harfine birbirinin aynıdır. Demek ki bunlardan biri tamamen diğerinden sirkat edilmiş, çalınmıştır. Ama hangisi, hangisinden aşırmış, bunu ben bilmiyorum.Bu hususta karar vermek size aittir. Fakat, sizin kutsal zannettiğiniz bu kitaplar birbirinden sirkat edilmiştir. İşte ispatı!) dedim. Bir kıyamettir koptu. (Böyle şey mümkün değildir!) feryatları yükseldi. Hemen elimdeki Kitâb-ı mukaddesi aldılar. Dikkat ile tetkik ettiler. Okuduğum bahsin hakikaten İkinci Meliklerin 19. babının, ellerinde bulunan İşayanın 37. babının harfi harfine aynı olduğunu görünce, ağızları açık kaldı. Onlara, (Bana darılmayın ama, bir Allah kitabında böyle yazı aşırma [intihal] keyfiyeti olur mu?Ben nasıl olur da, böyle kitaplara inanırım?) dedim. Hepsinin başı öne düşmüştü. İster istemez bana hak veriyorlardı.)

Şimdi aşağıda, Tevrat ve İncillerde anlaşılmayan birkaç parça gösterelim:Matta İncilinin 9. babının 9. âyetinde, (Îsâ, oradan geçerken gümrük mahallinde oturan ve Matta denilen bir adam görüp ona, ardımca gel dedi. O da kalkıp ardınca gitti) demektedir.
Şimdi iyice dikkat ediniz, bu cümleleri yazan Mattanın kendisi ise, niçin kendisi olduğunu söylemeyip, bir başka Matta gibi söylemiştir. Eğer bu İncili yazan Mattanın kendisi olsaydı, (Ben gümrük mahallinde otururken Îsâ oradan geçiyordu. Beni gördü, ardımca gel dedi. Ben de Onun ardınca gittim) diye yazması icap ederdi. Bu da gösteriyor ki Matta İncilini yazan Matta değildir.

Luka İncilinin 1. babı başında, (Ey faziletli Teofilos, kelâmin vekilleri, hizmetçileri olup gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre, aramızda vaki olan şeylerin hikayesini tertip ve tahrir etmeye birçok kimseler giriştiğinde, ben de ta başından beri [olanları] hepsini dikkatle araştırıp, tahkik ederek, olduğu gibi, sırası ile sana yazmayı uygun gördüm) demektedir.

Bu ibareden anlaşılıyor ki:

Luka, kendi zamanında daha birçok kimseler İncil yazdıkları bir sırada bu İncili yazmıştır.

Luka havarilerin kendi elleri ile yazdıkları hiçbir İncil bulunmadığına işaret etmektedir. Zira (kelâmin vekilleri ve gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre) cümlesi ile İncil yazanları gözleri ile görenlerden yani havarilerden tefrik etmiş, ayırmıştır.
Kendisi için havarilerden birinin şakirdi, talebesiyim demez. Çünkü, o asırda havarilerden birine isnad edilen pekçok telifler, yazılar, risaleler bulunduğundan öyle bir senedin, yani havarilerden birinin talebesi olduğunu bildirmesinin, kendi kitabı için başkalarının itimatına sebep teşkil edeceğini, ümit etmemiştir. Belki her hususu kendisi tahkik ederek, esasından öğrendiğini bildirerek, daha kuvvetli bir delil olarak göstermek istemiştir.

Yuhanna İncilinin 19. babının 35. âyetinde, (Gören şahadet etti ve onun şahadeti doğrudur ve îman edesiniz diye kendisi doğruyu söylediğini bilir) demektedir. Şayet bu ibareyi Yuhanna yazmış olsa idi, hadiseyi (gören şahadet etti ve onun şahadeti doğrudur) diye yazmazdı.

Neticede, Matta, Luka ve Yuhannanın kendilerinden değil, ismi bilinmeyen, kim olduğu belli olmayan bir kimseden bahs ettiklerini görürsünüz. Bu kimdir? Peygamber mi? Kelâmin hizmetçileri kimdir? Yerinden kalkıp Îsâ aleyhisselâmı takip eden kimdir? Şahadet eden kimdir? Bu kadar esrar dolu ve anlaşılmaz bir din kitâbi olur mu? Kim kime ve niçin şahadet ediyor, o da belli değil!
Şimdi Kitâb-ı mukaddesteki muhtelif bahsler arasındaki ihtilaflardan, farklardan bahs edelim:

İkinci Samuelin 24. babının 13. âyetinde, (Gad, Davuda geldi ve Ona dedi, Sana memleketinde yedi kıtlık senesi mi gelsin? Yoksa düşmanların seni kovalarken onların önünde üç ay mı kaçarsın) demektedir.

Şimdi aynı meseleden bahs eden Birinci Tarihlerin 21. babının 11. ve 12. ayetlerinde ise, (Böylece Gad, Davuda gelip, Ona dedi, RAB şöyle diyor:Bunlardan istediğini seç. Üç sene kıtlık, yahut düşmanlarının kılıcı sana erişerek seni sıkıştıranların önünde üç ay bitip tükenmek, yahut da üç gün Rabbin kılıcı ve Rabbin meleği, İsrailin bütün sınırlarında insanları helak edecek vebâ hastalığı) demektedir.

Allah kelamı denilen bir kitabın, bu iki bahsinde aynı mesele arasındaki büyük farkı görüyorsunuz.Hangisine inanalım?Allahü teâlâ iki türlü beyanda bulunur mu?

Bugünkü Kitâb-ı mukaddesin muhtelif kitapları arasındaki farklar o kadar çoktur ki bunların hepsini yazmaya kalksak, muazzam bir kitap olur. Biz burada okuyuculara umumî bir fikir vermek için, birkaçından daha bahs edeceğiz:

İkinci Tarihlerin 36. babının 5. âyetinde, (Yehoyakim melik olduğu zaman 25 yaşında idi ve Yeruşalimde [Kudüste] on bir sene meliklik etti) demektedir.

İkinci meliklerin [kralların] 24. babının 8. âyetinde, (Yehoyakim melik olduğu zaman 18 yaşında idi) demektedir.
Arada tam 7 sene yaş farkı var! Anlaşılan bu kudsi kitabı yazanlar, adı geçen iki kişinin, aynı şahıs olup olmadıklarına dikkat etmemişlerdir.
Başka bir misal:
İkinci Samuelin 10. babının 18. âyetinde, (Suriyeliler, İsraillilerin önünden kaçtılar. Davud Suriyelilerden cenkçileri ile [beraber] 700 araba ve 40.000 atlı telef etti ve ordu kumandanı Şobakı vurdu ve o arada öldü) demektedir.

Şimdi aynı muharebe manzarası, Birinci Tarihlerin 19. babının 18. âyetinde, (Ve Suriyeliler, İsrailin önünden kaçtılar.Davud Suriyelilerden cenkçileri ile [beraber] 7000 arabayı perişan etti ve 40.000 yaya asker öldürdü. Ordunun kumandanı Şobakı da telef etti.)

Şimdi aradaki farklara dikkat ediniz:Birinci kitaba göre 700 harp arabası, ikinciye göre tam on misli 7000 harp arabası, birinci kitaba göre 40.000 süvari öldürülmüş, ikinci kitaba göre bunlar süvari değil, piyade askeri imiş!

Kitâb-ı mukaddesin içindeki kitaplar böyle birbirinden farklı malumat verirse, bunların Allahü teâlânın kelamı olduğuna kim inanır?Haşa, Allahü teâlâ, piyade ile süvariyi birbirinden ayıramaz mı?700 ile 7000 arasındaki 10 misli fark olduğunu bilemez mi?Böyle birbirini nakz eden beyanlarda bulunmak ve sonra bunları Allahü teâlânın kelamı kabul etmek, Allahü teâlâya yapılan en büyük iftirâ, en büyük küstahlıktır.

Birkaç misal daha verelim:

Burada bahs konusu, Süleyman aleyhisselâmın sarayında yaptırdığı büyük kurban kesme yeri, yani (kurban havuzu)dur.

Birinci Meliklerin 7. babı 26. âyetinde, (Kalınlığı bir karış idi. Ve onun kenarı bir kase kenarı gibi, zanbak çiçeği gibi işlenmişti. 2000 bat su alırdı) demektedir. (1 bat = 37 litre)

Şimdi aynı kitabın İkinci Tarihlerin 4. babı 5. âyetinde, (Süleymanın yaptığı mezbahın kalınlığı bir avuç idi ve kenarı bir kase kenarı gibi zanbak çiçeği gibi işlenmişti. İçi 3000 bat su alırdı) demektedir.

Görüyorsunuz, yine arada tamam 1000 bat, yani 37000 litre su farkı var! Anlaşılıyor ki bu cins kitapları yazanlar, birbirlerinin farkında olmadan, akllarına geleni kayd etmişler, tekrar tetkik zahmetinden de kaçmışlar ve ortaya böyle birbirini nakz eden fikiralar çıkmış ve bunlara, utanmadan (Allah Kelamı) demişlerdir.

Bir misal daha verelim:

İkinci Tarihlerin 9. babının 25. âyetinde, (Süleymanın atları ve cenk arabaları için 4000 ahırı vardı ve 12.000 atlısı vardı. Onları, araba şehirlerine ve melikin yanına, Yeruşalime [Kudüse] koydu.)

Aynı hikayeyi Birinci meliklerin 4. babının 26. ayetinden okuyalım.

(Ve Süleymanın cenk arabaları için 40.000 ahırı vardı.)

Görüyorsunuz, burada ahir miktarı tam 10 misli artmaktadır!

Belki denilebilir ki (En çok rakkam farkları var, acaba rakkam farkı, o kadar mühim midir?)Buna meşhur Alberts Schweizer’in beyanı ile cevap verelim. Schweizer diyor ki:(En büyük mucizeler bile iki kere ikinin dört ettiğini veya bir dairenin çemberinde açılar bulunduğunu ispat edemez. Yine en muazzam mucizeler, ne kadar çok olursa olsun, her hangi bir hıristiyanın batıl îtikadı içinde bulunan bir eksiği, bir yanlışlığı düzeltemez).

Son olarak, birbirinden farklı birkaç metin zikir edelim:

Matta İncilinin 27. babının 44. âyetinde, Îsâ “aleyhisselâm” ile birlikte asılan iki hırsızın, ona karşı yahudiler gibi kötü sözler söyledikleri yazılıdır.

Luka İncilinin 23. babının 39. ayeti ve devamında, hırsızlardan birinin Îsâ aleyhisselâma kötü söz söylediği ve bunu işiten ikinci hırsızın onu azarladığı ve (Sen aynı hüküm altında olduğun hâlde Allahtan korkmuyormusun) dediği ve Îsâ aleyhisselâmın ikinciye, (Bugün sen benimle beraber Cennette olacaksın) dediği yazılıdır.

Bu iki ibare arasındaki farklılık meydandadır.

Yine Markosa göre, Îsâ aleyhisselâm haçtan indirildikten sonra, ölüler arasında kaldığı sırada, havarileri ile görüşmüş ve hemen, o gün semaya kaldırılmıştır. Luka İncilinde de böyle yazılıdır. Halbuki yine Lukanın yazmış olduğu (Resûllerin İşleri) kitabının birinci babının 3. ayetine göre, hazret-i Îsâ, ölüler arasında 40 gün kaldıktan sonra semaya kaldırılmıştır.

Bu misaller böyle devam etmektedir.Yukarıda da söylediğimiz gibi, hepsini kayd etmek için, bu kitabın hacmi kâfi gelmez. Önsözde, kendisini tanıttığımız, Müslüman olan eski bir rahib Turmedâ, yani Abdullah-ı Tercüman, İncillerin her birinin kendi âyetleri arasındaki tenakuzlarına birkaç misal veriyor:

Matta İncilinin 3. babının 4. âyetinde, (Yahyanın taamı [yiyeceği] çekirgeler ve yaban balı idi) demektedir.

11. babının 18. âyetinde ise, (Yahya ne yer, ne içerdi) demektedir.

Eski rahib, bir noktaya daha işaret ediyor:

Matta İncilinin 27. babı 50., 51., 52. ve 53. ayetlerinde, (Îsâ, ruhunu teslim etti. İşte o zaman mabedin perdesi yukarıdan aşağı kadar [yırtıldı], iki parça oldu. Yer sarsılıp kayalar yarıldı. Kabirler açılıp uykuda olan nice mukaddeslerin cesetleri kıyam ettiler. Onlar kabirlerinden çıkıp İsanın kıyâmindan sonra mukaddes şehre girdiler ve birçok kimselere göründüler) demektedir. Müslüman olmuş olan bu rahib Anselmo Turmedâ diyor ki (Okuduğunuz bu facia tasviri, tamamen eski bir kitaptan alınmıştır. Bu tasvir, Titus Kudüsü zabt ve tahrib ettiği zaman, bir yahudi tarihçisi tarafından kaleme alınmıştır.Bu ibareleri şimdi Mattada görmekteyiz. Bunun mânâsı, her hangi bir kimse, bu sözleri Matta İnciline sonradan eklemiştir). Bu da, yukarıda (Matta İncili, hakiki Mattanın yazdığı İncil değildir) sözünün doğru olduğunu bir kere daha ispat etmekte ve bu ilaveleri yapan Matta İncilini yazannesrarengiz kimseyi hatırlatmaktadır.
Bir tarihi hatadan daha bahs edelim:

Tekvînin 16. babının 15. âyetinde, (Ve İbrahimin “aleyhisselâm” cariyesi Hacerden bir oğlu oldu. İbrahim bunun adını İsmail koydu) demektedir.Yine Tekvînin 22. babının 2. âyetinde ise, (Allah İbrahime dedi, şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshakı al ve Moriya diyarına git!)denilmektedir. Yani, İbrahim aleyhisselâmın ayrıca bir de İsmail aleyhisselâm isminde oğlu olduğu unutulmuştur.
Okuyucuları da rahatsız etmeye başlayan bu hataları bir tarafa terkedip, biraz da, bugünkü hıristiyan ve yahudilerin inandıkları (Kitâb-ı mukaddes)i yani Tevrat ve İncilleri teşkil eden kitapların nereden geldiklerini araştıralım:

(Kitâb-ı mukaddes)in ilk kitapları, Tekvîn, Huruc, Levililer, Sayılar ve Tesniyidir.Bu beş kitaba (Tevrat) demektedirler. Mûsâ aleyhisselâma indirilen Tevratın bu kitaplardan meydana geldiğini zannetmektedirler.

İşaya için neler söylenildiğini yukarıda zikir ettik.Rivayete göre başka biri tarafından yazılmıştır.

Hakimler kitabının İsmail tarafından yazıldığı düşünülebilir.

Rut (Raut): Yazan belli değil

Birinci Samuel: Yazan belli değil.

İkinci Samuel:Yazan belli değil.

Birinci Melikler:Yazan belli değil.

İkinci Melikler:Yazan belli değil.

Birinci Tarihler:Galipa Îsâ aleyhisselâmdan 350 sene evvel yaşamış olan İbrani haham ve din adamı AZRA tarafından yazılmış.

İkinci Tarihler:Bunun da, Azra tarafından yazıldığı düşünülebilir. Azra, Uzeyr demek olduğu (Müncid) de yazılıdır. Fakat, bu kitapları yazan kimse Uzeyr aleyhisselâm değildir. Azra ismindeki bir yahudidir.

Azra:Azranın bizzat yazdığı kitap.

Ester:Yazan belli değil.

Eyüp:Yazan belli değil.

Mezamir: Zeburun sureleri demektir. Davud aleyhisselâma ait olan sureler oldukları beyan edilmekte ise de, içinde Beni Korah, Asaf, Ezrahi, Heman ve Süleyman aleyhisselâmın mezmurları da vardır.

Yunus:Kimin tarafından yazıldığı bilinmiyor.

Habakuk:Kim olduğu, nerede bulunduğu, şeceresi, ne iş yaptığı kimse tarafından bilinmeyen bir şahsiyetin yazdığı kitap.
İşte size Kitâb-ı mukaddesin (Ahd-i Atik = Eski Ahd) kitaplarının mahiyetleri hakkında kısa bir malumat.

(Ahd-i Cedid = Yeni Ahd) kısmına gelince, bunun hakkında ve bunu yazanlar ve içindeki farklılıklardan yukarıda malumat verdiğimiz için bunları tekrara lüzum görmedik.

Kitâb-ı mukaddesin içinde, daha birçok mânâsız sözler vardır:Mesela, Allahü teâlânın tufana nedâmet edişi, Yakup aleyhisselâmın rüyasında Allahla güreş tutarak onu yenmesi, Lut aleyhisselâmın kızları ile zina etmesi gibi. Bunların ne kadar habis şeyler olduğu hıristiyanlar tarafından da kabul edildiği için, bu bahsleri yavaş yavaş Kitâb-ı mukaddesten çıkarmaya başlamışlardır.

Şimdi, bugünkü Kitâb-ı mukaddesin ifade şekli ve insanlara neler telkine çalıştığını tetkik edelim:

Tavsiye Yazı: Tevrat ve İncillerde Gayrı Ahlaki Kısımlar mı Var?

 

Dr. Stroggie, Kitâb-ı mukaddes hakkında yazdığı kitapta, Dr. Parkere atfen şöyle demektedir: (İnsan Kitâb-ı mukaddesi okuduğu zaman, birbirini tutmaz bahsler içinde kaybolup gidiyor. Kitâb-ı mukaddesin içinde fazla miktarda muhtelif acayip isimler vardır. Hele Tekvîn kısmında, yalnız şecereler dikkate alınmış. Kim kimden doğdu, nasıl doğdu? Hep bunlardan bahs ediliyor. Bunlardan bana ne? Bunların ibâdet ve Allahü teâlâyı sevmek ile ne alakası var? Nasıl iyi bir insan olunabilir? Kıyamet günü nedir? Kime ve nasıl hesap vereceğiz? Sâlih bir insan olmak için neler yapmak lâzımdır? Bunlardan pek az bahsolunuyor. Ekseriya, muhtelif efsaneler var. Daha gündüz anlatılmadan, geceye geçiliyor.)

Prof. F. C. Burkitt (Canon of the New Testament = Yeni Ahtin resmen kabul edilen kısmı) ismindeki eserinde şöyle diyor:(Îsâ aleyhisselâmın dört İncilde dört ayrı tasviri vardır. Bunlar birbirinden farklıdır. Bunları yazanlar bu dört kitabı bir araya getirmek istememiştir. Onun için yekdiğerinden farklı malumat vermekte, bunlar arasında hiçbir râbıta bulunmamakta, yazılardan biri noksan kalmış bir hikayeye, diğeri ise meşhur bir eserden alınmış bir parçaya benzemektedir.)

(Encyclopedia of Religion and Ethics = Din ve Ahlak Ansiklopedisi)nin ikinci cildinin 582. sayfasında:(Îsâ aleyhisselâm, hiç yazılı bir eser bırakmadığı gibi, şakirdlerinden hiç birisine herhangi bir şey yazması için de emir vermemiştir)diye yazılıdır. Yani bu büyük ansiklopedi, dört İncilin hiçbir dini kıymeti olmayıp, başkaları tarafından yazılan birbirinden farklı hikayelerden ibaret olduğunu tasdik etmektedir.

Avrupalı ilim adamları, tarihçiler, hatta hıristiyan din adamları, bugün elde mevcûd Tevrat ve İncillerin bozuk olduklarını ilan ederken, mânevî kuvvetleri inkâr eden, maddedeki terakkînin sarhoşu olup ruh bilgilerinden haberleri olmayan din düşmanları da, Tevrat ve İncillerdeki bozuk yerleri ileri sürerek, dinlere saldırıyorlar.Bu meyanda mucizeleri inkâr etmelerini haklı göstermeye kalkışıyorlar. Halbuki hıristiyan ve müslüman, kısacası dindar olmanın birinci şartı, mucizelere inanmaktır. Aklın anlayamadığı din, îman bilgilerini akıl ile ispat etmeye kalkışan, bunları inkâr etmeye sürüklenir. İnsan bilmediği, anlamadığı şeye düşman olur. Mucizeleri inkâr etmek felaketine duçar olan zavallılardan biri, tanınmış Amerikalı dini eserler yazarı Ernest O. Hauserdir. 1979 senesinde neşredilen yazısında dindarlara hücum etmekte çok ileri giderek, mucizeleri te’vîle çalışmaktadır. Gençleri igfal edebilmek için birkaç ateistin [münkirin] yazılarını da kendine şahit göstermektedir. Bu makaleyi birlikte okuyalım: (Matta İncilinde şöyle yazılıdır: (… Ve Îsâ halka çayır üzerine oturmalarını emretti ve kendilerine beş somun ekmek ile iki balığı aldı ve şükran duâsı etti ve ekmekleri kırıp şakirdlere verdi. Şakirdler de halka verdiler. Hepsi yiyip doydular ve parçalardan artanı on iki Kûfe dolusu olarak kaldırdılar. Yiyenler, kadınlar ve çocuklardan başka, beş bin erkek kadar idiler)[Matta bab 14, âyet 19 ve devamı.]

İşte Matta, bugün Îsâ aleyhisselâmın en çok münakaşa edilen bir mucizesinden böylece bahs etmektedir.

Mucize, bir peygamber tarafından, kuvvet ve kudretini izhar için,tabiat kanunlarına muhalif olarak yapılan harik-ül’âde bir iştir. Fakat, bugün en yeni ilim ve fen bilgilerini öğrenen ve böyle bir muhit içinde yetişen bir hıristiyanın bu mucizelere îman etmesini nasıl teklif edebiliriz? Fakat, bunları İncillerden ihrac etmeye imkan yoktur. O hâlde, bunları daha iyi tetkike mecburuz. Biz çocukken, Îsâ “aleyhisselâm”ın, birçok mucizelerini dinleye dinleye büyüdük. Bunların arasında, Kana şehrindeki düğünde suyu şarape çevirmesi, Galile denizindeki korkunç fırtınayı dindirmesi, körlerin gözlerini açması, havarilerin kayığına kadar denizde yürümesi, ölmüş olan Lazarı diriltmesi, hepimizin hafızasına nakş edilmiştir. Esasen İncilin büyük bir kısmı bu mucizelerle doludur. Dört İncilin de, en güzel yerlerini bu mucizeler teşkil eder. Îsâ “aleyhisselâm”, yahudilerin yanına geldiği zaman, Peygamber olduğunu ispat etmek için, onlara mucize göstermek zorunda idi. Çünkü yahudiler, ona (Sen Peygamber olduğunu söylüyorsun.Sana îman etmemiz için, bize mucize göstereceksin!) diye inat etmişlerdi. Hatta, çok kereler şüpheye düşen kendi havarilerine bile bâzen mucizeler göstermeye mecbur olmuştu. Mesela, denizde kayık içinde giderlerken çıkan korkunç fırtınada, havariler Îsâ aleyhisselâmı (Kurtar ya Rab, helak oluyoruz)diyerek uyandırmışlardı. O esnada Îsâ aleyhisselâmın bir işareti üzerine fırtına durdu. Bu hareket havarilerin üzerinde son derecede büyük bir tesir yapmış, Îsâ aleyhisselâmın ayaklarına kapanarak afv dilemişler, Ona inandıklarını teyid etmişlerdi. Sonra, bu hikayeyi başka yahudilere anlattıkları zaman, onlar da hayran kalmışlar ve nasrani olmuşlardı. [Matta bab 8]

Yuhanna İncilinin 10. babı 37. ayeti ve devâminda Îsâ aleyhisselâmın şöyle dediği yazılıdır:(Eğer, Babâmin işlerini yapmıyorsam bana îman etmeyin. Fakat yaptığım hâlde siz bana îman etmezseniz bile işlere îman edin ki Babanın bende ve benim Babada olduğumu bilip anlayasınız!)İşte bu mucizeler, o kadar büyük bir tesir yapıyordu ki meşhur yahudi din adamı Nicodemus, Îsâ aleyhisselâma hiç inanmazken, onu bir gece ziyaret ettiği zaman gösterdiği mucizelerin büyük cazibesine kapılmış ve Ona (Artık inanıyorum ki sen Allah tarafından gönderilmişsin. Çünkü, Allah’ın yardımı olmadan bu mucizeleri yapamazsın) demişti. Biz biliyoruz ki Îsâ aleyhisselâm, bu mucizeleri yapmaktan hiç hoşlanmıyor, hatta adeta haya ediyordu. Elinin dokunmasıyle iyi ettiği cüzzamlıya, (Seni iyi ettiğimi sakın kimseye söyleme) demişti. Mucizeleri yaparken, ufak bir hareket veya birkaç sözle iktifa ediyordu. İncile göre, ölmüş çocuğunu dirilttiği kadına, (Yoluna devam et, çocuğun yaşıyor) demiş, iyi ettiği hastalara yalnız (Yataktan kalk ve yürü) demişti. Esasen mucizeler, ufak bir el hareketi, bir dokunma ile tamamlanıyordu. Bu mucizelere ekseriya Îsâ aleyhisselâmın merhamet ve şefkati sebep oluyordu. Bir gün, yol kenarında iki amaya rastlamıştı. Kendisinden yardım istediler. Îsâ “aleyhisselâm” onlara acıdı ve ellerini gözlerine sürünce, yeniden göz nuruna kavuştular. Lukanın anlattığı mucizeye gelince, bu da Îsâ aleyhisselâmın ne kadar merhametli olduğunu göstermektedir. Îsâ aleyhisselâm, bir zavallı kadına tek oğlunun cenaze merasiminde rastlamış. Kadına çok acıdığından çocuğunu diriltmiştir. Bugün bu mucizeleri inkâr eden pek çok hıristiyan vardır. Bir fen adamı, Îsâ aleyhisselâma îman etse bile onun böyle mucizeler yapamayacağını ileri sürmektedir. Daha 1162 [m. 1748] de meşhur tarihçi İskoçyalı David Hume, şöyle yazıyordu:(Mucize demek, tabiat kanunlarının ihlali demektir.Tabiat kanunları katî ve Sâbit esaslar üzerine kurulmuştur.Bunları tebdil etmeye imkan yoktur. Onun için, mucizelere inanılmaz.)

Fakat, en mühim olanı bugünün din adamlarından Rudolf Butmannın sözleridir:Bu teolog:(Evinde elektrik bulunan, radyo ve televizyon kullanan bir adâmin artık İncillerde yazılı olan hayal mahsulü mucizelere inanması imkanı yoktur) demektedir.

Bu mucizelerin esasına varmak ve onları mantıki bir tarzda izah edebilmek için, birçok tecrübeler yapılmıştır:Mesela, iki balıkla 5000 den fazla insanın doyurulması, hakikatte, büsbütün başka bir tarzda cereyan etmiştir. Îsâ aleyhisselâm, diğer nasranilerle beraber gezmeye çıkmış, yemek zamanı gelince, herkes birlikte getirdiği yemeği ortaya koymuş, Îsâ aleyhisselâm da, birlikte getirdiği iki balıkla beş somun ekmeyi bunlara ilave etmiş ve hepsi birlikte yemek yimişlerdir. Îsâ aleyhisselâmın deniz üzerinde yürüyerek havarilerin gemisine gitmesi ise, tamamen bir optik hatadır.Sisli havalarda, deniz kenarında yürüyen insanların, sanki denizde yürüyormuş gibi göründüklerini hepimiz biliriz. Fırtınanın kesilmesine gelince, Îsâ aleyhisselâmın işaret ettiği zamanda, fırtına esasen kesilmeye başlamıştı. İşaret etmese de kesilecekti diye düşünülebilir. Esasen bütün bu mucizeler, bunları görenler tarafından nakledilmektedir. Böyle bir hadiseyi gören bir kimse, kendi hislerine mağlub olarak, o hadiseyi küçültebilir veya mubalağa edebilir, yahut tam hakikate uygun olmayarak, kendi gördüğü gibi değil, zannettiği gibi anlatabilir. Fakat, şunu da unutmayalım ki bugün bu mucizeler etrafında yapılan münakaşalar, artık kaybolmuş gibidir ve artık İncillerdeki mucizelere inananlar hemen hemen kalmamıştır. Bir tanınmış başpiskopos geçenlerde:(Bir insan, bu mucizelere inanmasa da, hakiki bir hıristiyan olabilir. Çünkü, hıristiyanlığın esâsı, Allaha inanmak ve insanlara acımaktır) diyordu. Demek oluyor ki biz İncili okurken, ister onun bir masal kitâbi olduğunu ve onda anlatılan mucizelerin ancak hayal aleminde meydana geldiğini kabul edelim veya etmiyelim, bunun dindarlıkla alakası yoktur.
Şurası şayan-ı dikkattir ki Îsâ aleyhisselâmın mucizeleri, onu, bir taraftan dünyaya tanıtırken, bir taraftan da, bir çok kimsenin düşmanlığına sebep oldu. Yahudi din adamları, Îsâ aleyhisselâmın Beytanyada hasta adamı iyileştirdiğini, Lazarı dirilttiğini haber alınca, (Bu adam bu mucizelerle bütün insanları kendisine cezb ediyor.Artık kendisini Allah yerine koymaya başladı.Bunun şerrinden kendimizi muhafaza etmek için Onu öldürtmeliyiz)diye karar verdiler ve Onu Romalılara şikayet ettiler. Îsâ aleyhisselâm, bu sıralarda son mucizesini yapıyor ve kendisini yakalamak için gelen askerlerin içinde bulunan ve Petrus tarafından kulağı kesilen başkahinin hizmetçisinin, kulağını tekrar yerine koyuyor ve böylece bütün dünyaya, (insanların düşmanlarına bile merhamet etmesi lazım olduğunu) gösteriyordu.

[Bir yahudi din adamı olan, H. Hirsch Graetzin (History of the Jews) kitabındaki beyanına göre, yahudiler, kendi cemaatlerinin, Tevratın emirlerine tam ittiba edebilmelerini temin için, (Yetmişler Meclisi) ni kurdular. Bu meclisin reisine (Baş kahin) dediler. Yahudi gençlerine, mekteplerde dinlerini öğreten, Tevratı açıklayan yahudi din adamlarına (Yazıcılar) denilir. Bunların, Tevrata yaptıkları açıklamaların, ilavelerin bir kısmı, sonradan yazılan Tevratlara karıştirlimiştir. İncillerde geçen yazıcılar, işte bunlardır. Bunların bir diğer vazifesi de, yahudilerin Tevrata ittiba etmelerini sağlamaktır.]

Îsâ aleyhisselâmın mucizeleri, bundan sonra bitti.Romalılar Onu yakalayıp, Hirodesin önüne götürdükleri zaman,Hirodes Ondan mucizeler göstermesini isteyince, Îsâ aleyhisselâm cevap vermeyerek sustu ve önüne baktı. Çünkü, artık vazifesi bitmiş, Allahü teâlânın kendisine verdiği vazife sona ermişti. Başkasına her nev yardımı yapan bu Peygamber, kendisine yardım edemezdi. Çünkü O, insanları kurtarmak için gönderilmişti. Kendisini kurtarmak için değil! Allahü teâlânın Onun bu hareketinden ne kadar hoşnud olduğu, Onu semaya kaldırmasıyle sabittir.

(Mucizelere inanıyor musunuz?) suali her zaman tekrar edilmişti. Evet bugünkü neslin mucizelere îman etmesi müşkildir. Fakat unutmıyalım ki îman tam mantık ile ifade edilemez. İman aşktır ve mantık ile başı hoş değildir. İnsanlara bir parça da mânevî hak bırakılmalıdır. Biz çocukken masalları ne kadar lezzet ile dinlerdik ve büyüdükçe masallardaki konuşan hayvanların, perilerin, sihrbazların, cücelerin hakikat olmadığını öğrenince, ne kadar üzülmüştük! Mucizeler üzerinde çok durmıyalım. En mantıki düşünen bir insanın bile hıristiyanlığın mucize kanatları üzerinde dünyaya indiğini, masal da olsa, düşünmekten zevk alacağını sanırım.) Hauserin yazısı burada tamam oldu.

Bu makale bizi düşündürmektedir.Zira zamanla Kitâb-ı mukaddes içindeki kusur ve hataları bulan hıristiyanlar, artık Kitâb-ı mukaddesin hiçbir sözüne inanmamakta, mucizelerini bile inkâr etmektedir. Hıristiyan olduğu hâlde, okudukları Tevrat ve İncillerin Allah kelamı olamayacağını anlayan İngiliz filozofu David Hume ve Rudolf Butmann ismindeki papaz, hıristiyanlığa ve ellerindeki Tevrat ve İncillere karşı haklı olarak duydukları nefretlerini beyan etmişlerdir.Bu arada, ilim ve edep esaslarına tecavüz ederek, hakiki Allah kelamı olan Kurân-ı Kerîmde bildirilmiş mucizeler üzerinde de, hayâlî fikirler beyan etmekten çekinmemişlerdir. Bu, insafsızca ve ilmi bir esasa istinat olunmayan, fakat ilim nâmina yazılmış satırları okuyan gençler, bunların yazarları gibi, yanlış bir fikre sürükleneceklerdir.Temiz gençleri, bu tehlikeden korumak, insanlara hizmet etmeyi mukaddes vazife bilen, vicdan sahipleri için birinci vazife olmaktadır. Biz de, bu niyet ile ve iyilik, ihsan etmeyi emreden Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, İslam âlimlerinin büyüklerinden Ahmed Kastalaninin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Mevahib-i ledünniye) kitabından, aşağıdaki bilgiyi naklediyoruz:
Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olduklarını, hakikati söylediklerini gösteren harikul’âde şeye (Mucize) denir. Peygamberin, Mucize gösterirken, (İnanmıyorsanız, siz de yapınız! Fakat, yapamazsınız)demesi lâzımdır. Mucize, adete, fen kanunlarına muhalif olan bir şeydir. Bunun için, fen adamları mucize yapamaz. Böyle harikul’âde bir şey gösteren kimse, bunu önceden söylemez ve siz yapamazsınız demezse, bunun Peygamber olmayıp, Velî olduğu anlaşılır ve yapılan şeye (Kerâmet) denir. Başkalarının yaptığı böyle şeylere (Sihir) yani büyü denir. Büyücülerin yaptıkları şeyler, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyâdan “rahime-hümullahü teâlâ” da hâsıl olabilir. Firavunın sihrbazları, iplikleri yılan şekline sokunca, Mûsâ aleyhisselâmın asasının, daha büyük bir yılan olup onları yutması böyledir. Sihrlerinin bozulduğunu ve kendilerinin yapamayacağı mucizeyi görünce hepsi, Mûsâ aleyhisselâmın Peygamber olduğuna îman ettiler. Firavunın ölümle tehtidi ve zulmleri karşısında, imanlarından dönmediler. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mucizelerini ve Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” kerâmetlerini hep Allahü teâlâ yaratmaktadır. Fen kanunlarına, tabiat hadiselerine uyan işleri, belli sebeplerin tesirleri ile yarattığı hâlde, mucizeleri böyle sebepler olmadan yaratmaktadır. (Mucize) ye (Burhan) ve (Âyet) de denir. Sihir, cisimlerin fizik özelliklerini, şekillerini değiştirir. Maddenin yapısını değiştirmez. Mucize ve kerâmet, ikisini de değiştirebilir.

Peygamberlerin sonuncusu Muhammed aleyhisselâmın geleceği ve bazı sıfatları ve Arap yarımadasında zuhûr edeceği ve gelme zamanı yaklaşınca, görülecek harikul’âde şeyler Tevratta ve İncilde bildirilmişti. Bunların haber verilmesi, Mûsâ ve Îsâ “aleyhimesselam” için mucize olduğu gibi, Muhammed “aleyhisselâm” için de büyük mucizedir. Allahü teâlâ, her Peygambere, o zamanda meşhur olup kıymet verilen şeylere benzer mucizeler ihsan etmiştir. Muhammed aleyhisselâma ise her Peygambere vermiş olduğu mucizelerin benzerlerini verdiği gibi, başka mucizeler de ihsan eylemiştir.Hayatta iken gösterdiği mucizelerin üçbinden ziyâde olduğu, türkçe (Mirat-ı kainat) kitabında yazılıdır.

Ehl-i sünnet olmayan müslümanlardan bir kısmı ve fen adamı olarak tanınan bazı din cahilleri, mucizelerin bir kısmına veya hepsine îman etmiyorlar. Bunlar, fen bilgilerimize uygun değildir, diyorlar. Bunlardan kâfir olanlara, İslamiyeti tanıtmak, önce bunları imana kavuşturmak lâzımdır. İmanı olanlar ise, mucizelere îman eder. Çünkü, kıyamet zamanı, yerlerin, göklerin, canlıların, cansızların değişeceklerini, yapılarının bozulacaklarını Kurân-ı Kerîm haber veriyor. Fen bilgilerinin dışında kalan bu tebeddüllere inanan kimsenin, mucizelere de inanması lâzımdır. Biz, (Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mucize yapar. Veliler “rahime-hümullahü teâlâ” de, kerâmet yapar) demiyoruz. Böyle deseydik, inanmayanlara söz hakkı tanınırdı. Fakat biz, Allahü teâlâ, (Peygamberlerinde “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mucizeler, Velilerinde “rahime-hümullahü teâlâ” de kerâmetler yaratır) diyoruz. Yeni fen ilimlerini tahsil etmiş, biyolojik ve astronomik hadiselere vakıf olan aklı başında, insaflı bir kimse, zerreden Arşa ve atomdan güneşe kadar, canlı cansız her varlığın hesaplı yaratılmış olduklarını ve hep birbirlerine merbut [bağlı], tek bir makinanın parçaları gibi çalıştıklarını hemen anlar. Gören, bilen, sonsuz bir kuvvet sâhibinin bunları, dilediği gibi yarattığına, hepsini idare ettiğine hemen îman eder. Bu muazzam halıkın [yaratıcının] mucizeler, kerâmetler halk etmesini de tabiî olarak karşılar. Fen adamı olarak deriz ki mucizeler haktır ve ancak Allahü teâlâ tarafından yaratılır ve Peygamberlerine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” yaptırılır. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kendi başlarına Allahü teâlânın müsaadesi olmadan mucize yapamazlar. Îsâ aleyhisselâmın hastaları iyi etmesi, ölüyü diriltmesi mucizeleri, Allahü teâlânın yarattığı mucizelerdir. Böyle olduğu Kurân-ı Kerîmde beyan buyurulmuştur. Fakat bugün ellerindeki İncillerin doğruluğu hakkında tam bir hezimete tutulmuş olan hıristiyanlar, bu kitaplarının bildirdikleri hiçbir şeye inanmamakta ve dinsiz olmaktadırlar.

Zavallı hıristiyanlar, bugünkü Kitâb-ı mukaddeslere nasıl inansınlar. Sizin de şimdiye kadar açıkça gördüğünüz gibi:

1)Kitâb-ı mukaddeste Allah kelamı olarak kabul edilecek çok az parça vardır.

2)Kitâb-ı mukaddesteki bazı sözlerin Allah kelamı değil, Peygamber sözü olduğu, onların ismi ile zikir edilmektedir.

3)Kitâb-ı mukaddese kimin tarafından söylendiği malum olmayan birçok sözler ilave edilmiştir.

4)Havarilerin hikayelerine birçok masallar, efsaneler karıştırıldığı bizzat hıristiyan din adamları tarafından itiraf edilmektedir.

5)Havarilerin Îsâ aleyhisselâm hakkındaki haberleri birbirinden farklıdır.

6) İçinde hakiki İncilden beyanlar bulunan (Barnabas İncili) gibi bazı İnciller hıristiyanlar tarafından imha edilmiştir.

7) Kitâb-ı mukaddes bugüne kadar pek çok defalar dini heyetler tarafından tetkik ve tebdil edilmiştir. Bu tetkikler hala devam etmektedir. Bir rivayete göre, bugün elde birbirinden farklı tamam 4000 Kitâb-ı mukaddes vardır. Her tetkik heyeti, bir evvelki Kitâb-ı mukaddesin içinde çok ağır hatalar bulunduğunu iddia etmektedir.

8)İmperatörler, krallar Kitâb-ı mukaddeste tadilat yapılması için emirler vermişler ve bu emirleri yerine getirlimiştir.

9)Kitâb-ı mukaddesin ifadesi bir Allah kelamı ifadesi olmaktan çok uzaktır. Hele Eski Ahd’in bazı parçaları, yukarıda numunesini gördüğünüz gibi, çocukların yanında okunamayacak kadar müstehcendir.

10)Kitâb-ı mukaddesin içinde 50.000 hata bulunduğunu, Avrupalı hıristiyan mecmuaları yazmaktadır. Bu hataların en mühimmi olan üç tanrı mefhumunu düzeltmek için, bugün hıristiyanlar hummalı bir gayret sarf etmektedir.

11)Kitâb-ı mukaddesin bir Allah kelamı değil, (insan eseri) olduğu hıristiyan din adamları tarafından da kabul edilmiştir.

Sevgili okuyucularımız! Yukarıdan beri, bugünkü Kitâb-ı mukaddesi bizimle beraber tetkik eddiniz. Kabul edeceğiniz gibi, bu incelemede hiçbir taraf tutmadık. İslam âlimlerinin değil, ancak HIRİSTİYAN DİN ADAMLARININ mütalaalarını zikir ettik. Bunlar, eldeki Kitâb-ı mukaddeslerin içlerindeki farklı ifadeleri zaman zaman ihrac ettiler. Herkes bugün satılan Kitâb-ı mukaddeslerden bir aded alıp bunları tetkik ve murakabe edebilir.Bildirdiğimiz kısımların Kitâb-ı mukaddesteki hangi kitabın hangi babının hangi ayeti olduğunu yazdık ve bunların doğruluğunu uzun uzadıya tetkik ettik.

Böyle bir kitap ile vahyedildiği günden bugüne kadar, bir harfi dahi değişmemiş olan Âzametli, fesâhat ve belâgatlı ve muciz olan Kurân-ı Kerîm nasıl mukayese edilebilir?Hepimiz, herhalde şu kanaate vardık:

Allah kelamı asla tebdil edilmez. Noksan, yanlış, hatalı kısımları bulunan, ikide birde insanlar tarafından değiştirilen ve insan eli ile yazıldığı papazlar tarafından da itiraf edilen bir kitap “Allah’ın kelamı” OLMAZ.

Allahü teâlânın kitabında bulunması icap eden nasihat, irşad, iyiyi kötüyü tefrik, dünyayı ve ahireti tarif, teselli gibi hususların acaba hangisi, bugünkü Kitâb-ı mukaddeslerde mevcuttur?

Plain Truth mecmuasının 1975 senesi Temmuz nüshasında şöyle denilmektedir: (İtiraf edelim ki hıristiyan olmayan okumuş kimselere, onların fikrine nüfuz edebilecek kudrette bir kitap gösteremiyoruz. Onlar bize birbirinden farklı İncilleri göstererek: Görüyorsunuz ya, siz daha kendi aranızda bile ittifak edememişsiniz. Bizi ne ile irşad etmek istiyorsunuz? demektedirler.)

Yukarıda zikir ettiğimiz Ahmed Didat şöyle anlatıyor:

(1939 senesinde Adams Missionda bir rahib mektebi civarında bulunan bir müessesede vazifeli idim. 20 yaşındaydım. Rahib mektebinde okuyanlar, ikide bir çalıştığım yere gelirler,bana ve müslüman arkadaşlarıma İslam dini, Muhammed aleyhisselâm ve Kurân-ı Kerîm hakkındaki kin ve nefretlerini en kaba kelimelerle izhar ve bizimle istihza ederlerdi. Onların îtikadına göre, müslümanlar dünyanın en âdi mahluklarıdır ve İslam dini batıl bir dindir. Çok hassas bir insan olduğumdan, onların bu hücumlarına çok üzülüyor, geceleri uyku uyuyamıyordum. Kendilerine cevap veremiyordum. Zira, hıristiyanlık şöyle dursun, kendi dinim hakkında bile esaslı bir malumata sâhip değildim. Bunun üzerine, her şeyden evvel Kitâb-ı mukaddesi ve Kurân-ı Kerîmi esaslı sûrette tetkike, hıristiyanlık ve müslümanlık hakkındaki malumatımı arttırmaya, bu hususta yazılmış kitapları okumaya karar verdim. 40 senedir bunlarla uğraşıyorum. Bu hususta en büyük yardımcım, Hindli Rahmetullah Efendinin “rahime-hullahü teâlâ” İstanbul’da yazdığı Arapça (İzhar-ül-Hak) kitâbi oldu. [Bu meşhur kitap, 1864’de Mısırda basılmış, birçok dillere, bunların arasında türkçeye de tercüme edilmiştir. Rahmetullah Efendi, 1889’da, 75 yaşında, Mekke-i mükerremede vefât etti.] Nihâyet bir müddet sonra hakikat, gözümün önünde güneş gibi parladı. Artık her şeyi, teferruatı ile biliyor ve anlayordum. Bundan sonra, bana gelen papaz namzedleri benden icap eden cevapları aldılar ve ağızları açık kalarak ve önlerine bakarak geldikleri yere gittiler.Ben onlara cevap verirken, onlar gibi kaba kelimeler kullanmıyor, bil’aks Allahü teâlânın emrettiği gibi, tatlı dille konuşuyordum.Kitâb-ı mukaddesi o kadar itina ile tetkik etmiş ve kusurlarını o kadar titizlikle meydana çıkarmıştım ki bana verecek cevap bulamıyorlar, hele Kitâb-ı mukaddesi onlardan daha iyi bilmeme hayrette kalıyorlardı. Artık bana büyük hürmet gösteriyorlardı.

O sırada elime, Protestan misyoner papazlarından Geo G. Harris ismindeki misyonerin hazırladığı bir kitap geçti. Bu kitap, (Müslümanlar Nasıl Hıristiyan Yapılır?) ismini taşıyordu. Kitapta papaz şunları tavsiye ediyordu:(Müslümanları hıristiyan yapmak çok müşkildir. Çünkü müslümanlar, ân’anelerine bağlıdır ve çok inatçıdırlar. Bunları hıristiyan yapmak için aşağıdaki üç vasıtaya müraceat lazım gelir.

1)Müslümanlara, bugünkü Kitâb-ı mukaddesin yani Tevrat ve İncilin hakiki Tevrat ve İncil olmadığı, hakiki İncilin tagyir edildiği, tahrif edildiği öğretilmektedir. Onlara hemen şunları sorunuz:

a) Elinizde, hakiki Tevrat ve İncilden bir nüsha var mıdır?Varsa bize gösterin!

b)Bugünkü Tevrat ve İncil ile hakiki olduğunu söylediğiniz İncil arasında, ne gibi farklar vardır?Bu farklar neresinde ve ne kadardır?

c)Bahs ettiğiniz bu farklar, kasten mi yapılmıştır, yoksa ifade farkları mıdır?

d) Size, bir Kitâb-ı mukaddes gösteriyorum.Burada bana tagyir edilen mahalleri gösterin.

e)Size, şurada gösterdiğim yer, acaba eskiden nasıl okunurdu?

2)Kitâb-ı mukaddeste tahrif edildiğini söylediğiniz kısımlar, kimin tarafından ve ne vakit yapılmıştır?

3)Müslümanlar, elimizde bulunan Kitâb-ı mukaddesin, ya hakiki Tevrat ve İncillerin birer uydurma benzeri, yahut insanlar tarafından yazılan başka bir kitap olduğuna inanmaktadırlar. Müslümanlara göre, bugün elimizde bulunan Kitâb-ı mukaddesin Îsâ aleyhisselâmın getirdiği İncil ve de Tevrat ile hiçbir alakası yoktur. Fakat, kendilerine yukarıdaki sualler sorulunca, şaşırıp kalacaklardır. Zira, müslümanların çoğu cahildir. Kitâb-ı mukaddesin hakiki olmadığı hakkındaki fikirleri, yalnız kulak dolgunluğundan ibarettir. Onlar, (Ahd-i atik = Eski Ahd), yani, Tevrat ve (Ahd-i cedid = Yeni Ahd) yani, İnciller hakkında bilgi sâhibi olmak şöyle dursun, kendi dinlerini bile lüzumu kadar bilmezler. Kendilerine sorulacak birkaç ciddi sual karşısında şaşırıp kalacak, ne cevap vereceklerini bilemeyeceklerdir. O zaman onlara, (Size bu hususlarda bazı malumat verelim)diyerek, Kitâb-ı mukaddesten hemen anlayabilecekleri güzel parçalardan birkaçını yavaş sesle, güler yüzle, tatlı dille okuyunuz. Onlara, anlayabilecekleri açık bir ifade ile yazılmış ve hıristiyanlığın faziletini bildiren risale ve kitaplardan birkaç tanesini veriniz. Onları hıristiyan olmak için kat’ıyen zorlamayınız. Dâima düşünmek ve ondan sonra karar vermek zamanı bırakınız. Emin olunuz ki eğer bu tarzda hareket ederseniz onları hıristiyan yapmaya muvaffak olursunuz. Hiç olmazsa, kalplerine bir şüphe salarsınız).

(Öyle zannediyorum ki bugün benim Hıristiyanlık ve bugünkü İnciller hakkında İngilizce olarak neşrettiğim kitapları okuyan müslümanlar, papaz Geo G.Harrisin yukarıda yazılı suallerine kolayca cevap verebilecektir.Ben, tam yirmi sene uğraşarak bugünkü Tevrat ve İncillerdeki birçok hataları buldum ve onların Allah kitabı olmadığını ispat ettim.Yalnız ben değil, bizzat hıristiyan ilim ve din adamları da, aynı kanaatteler. Ancak, onların yazdığı eserleri ve makaleleri okumak için ecnebi lisanı bilmek ve bu eserleri bulmak lâzımdır. Müslümanların çoğu yabancı dil bilmez ve pahalı kitap almak için paraları yoktur.Bunun için, bu noksanları tamamlamak maksadıyla bu kitapcıklarımı müslümanların kullandığı lisanlarla yazarak, dünyaya neşrediyor, bazılarını parasız hediye ediyorum) demektedir.

Bir misyoner şöyle demektedir:

(Müslümanları hıristiyan yapmak, gerek katolikler, gerek protestanlar tarafından çok makbul sayılan bir iştir. Çünkü, müslümanları hıristiyan yapmak, çok müşkildir. Zira müslümanlar, her şeyden evvel ân’anelerine son derecede sâdıktır. Ancak aşağıda yazılı olan hususlar iyi netice vermektedir:

1 – Müslümanlar umumîyet ile fakir kimselerdir. Fakir bir müslümana bol para, hediye ve eşya vererek veya ona bir hıristiyan yanında iş imkanı sağlayarak, kendisini hıristiyanlığa teşvik etmelidir.

2 – Müslümanların çoğu, din ve fen bilgilerinde cahildir. Ne Kitâb-ı mukaddes, ne de Kurân-ı Kerîm hakkında malumatları yoktur. İbâdet etmek için kendilerine gösterilen bir tarzı, şartlarını anlamadan ve hakiki ibâdetin ne olduğunu bilmeden, gâfil olarak tatbik ederler. Çoğu Arabî bilmediği ve İslam ilimlerinden haberdar olmadığı için, Kurân-ı Kerîmin münderecatından ve İslam âlimlerinin kitaplarındaki ince bilgilerden tamamen habersizdir. Ezberledikleri bazı ayetlerin tefsirini bilmeden, okurlar. Hele Kitâb-ı mukaddesi hiç bilmezler. Onlara hocalık eden müslüman din adamlarının çoğu da, İslam alimi değildir. Müslümanlara, yalnız ibâdetin nasıl yapılacağını gösterirler. Onların ruhuna hitab edemezler. Böyle yetişen müslümanlar, din hakkında derin bilgi sâhibi olmadan, dinin esaslarını bilmeden, gösterilen tarzda ibâdet ederler. Müslümanlığa muhabbetleri, müslümanlığın esaslarını bildiklerinden değil, ana ve babalarından gördükleri ve hocalarından öğrendikleri şeylere olan kuvvetli imanlarından ileri gelir.

3 – Müslümanların çoğu, kendi dillerinden başka lisan bilmezler. Hıristiyanlığın lehinde veya aleyhinde yazılmış kitapları okumak şöyle dursun, dünyada böyle kitapların mevcûd olduğundan bile haberleri yoktur. Onlara kendi dillerinde yazılmış ve hıristiyanlığı bol bol metheden kitaplar verin, okusunlar. Bu kitapları verirken, bunların içinde yazılı olan şeylerin onların anlayabilecekleri kadar basit ve açık ifadeli olmasına son derecede dikkat edin. İçinde ağır cümleler, büyük fikirler bulunan kitaplardan hiçbir fayda hâsıl olmaz. Bunları anlamazlar ve okurken sıkıldıkları için, bir tarafa atarlar. Sade söz, sade cümle, sıkmayacak ifade esastır. Karşınızdaki insanların çok câhil olduğunu ve kafalarının ancak basit ifadeleri anlayabileceklerini unutmayın.

4 – Onlara dâima şunu anlatın:(Mademki hıristiyanlar ve müslümanlar Allahü teâlâya îman ediyorlar, o hâlde rableri birdir. Fakat, Allahü teâlâ, hıristiyanlığı hakiki din olarak kabul eder. Bunun ispatı meydandadır. Bakınız bir kere, görüyorsunuz ki dünyada en zengin, en medeni, en bahtiyar insanlar hıristiyanlardır. Çünkü Allahü teâlâ, onları yanlış yolda olan müslümanlara tercih etmiştir. İslam memleketleri fakr ve zaruret içinde iken, hıristiyan memleketlerinden yardım dilenirken, ilim ve fende çok geri kalmışken, hıristiyan memleketleri medeniyetin en yüksek mertebesine vasıl olmuş, her gün daha da ilerlemektedirler. Birçok müslüman, hıristiyan memleketlerinde iş bulmak için, oralara gitmektedir. Sanayide, ilimde, fende, ticarette, kısaca her şeyde hıristiyanlar müslümanlardan üstündür. Bunu kendi gözlerinizle görüyorsunuz.Demek ki Allahü teâlâ, İslam dinini doğru bir din kabul etmiyor. Onun batıl bir din olduğunu size, bu hakikat ile göstermek istiyor. Allahü teâlâ, hakiki din olan hıristiyanlıktan ayrılanları cezalandırmak için, onları dâima sefil, hakir, perişan bir hâlde bırakacak ve müslümanların hiçbir zaman iki yakası biraraya gelmiyecektir.)

İşte misyonerler, bu yalan cümleler ile müslümanları aldatmaya, hıristiyan yapmaya uğraşmaktadırlar. Ellerinde bol para olduğundan, bu paraları büyük miktarda, bu maksat için kullanmakta, müesseseler, hastahaneler, aşhaneler, mektepler, idman salonları, eğlence yerleri, kumarhaneler, fuhuş evleri kurarak müslümanları iğfal etmeye, ahlaklarını bozmaya çalışmaktadırlar.

Zamanımızda, (Yehova şahitleri) denilen hıristiyan misyonerler, yukarıda yazılı tatlı, okşayıcı dillerle müslüman yavrularını aldatmaya, hıristiyan yapmaya çalışıyorlar.Telefon rehberlerinden aldıkları adreslere, broşürler, kitap ve risaleler gönderiyorlar. Şık, süslü giyinmiş güzel kızlar, kapı kapı dolaşarak evlere bu kitap ve risalelerden bırakıyorlar. Halbuki 1879’da Beyrutta açılmış olan (Matbaat-ül-katolikıye) matbaası, çeşitli dillerde, İnciller bastırdığı gibi, 1908 de basmaya başladığı ve zamanla müteattid baskılarını yaptığı (El-müncid) ismindeki Arabî lügat kitabında (Yehve [Yehova] şahitleri denilen bidat fırkasını, Ch. Taze Russell, 1872 senesinde Birleşik Amerikada meydana çıkarmıştır. Mukaddes kitaptan kendine göre yanlış mânâlar çıkarmış, 1916’da ölmüştür. Yehve, Allah sübhânehü ve teâlâ için Tevratta yazılı olan bir ismdir) denilmektedir. Bunların da bozuk oldukları ve (Yehova) sözünün yanlış olduğu, bu hıristiyan kitabından anlaşılmaktadır. Çok şükür ki müslümanlar, bu yaldızlı, hileli yalanlara aldanmıyor. Hıristiyanlığa karşı olan nefretlerinin, itimatsızlıklarının artmasına sebep oluyor. Allahü teâlâya hamd-ü sena olsun ki müslümanlar onların zannettikleri gibi câhil insanlar değildir. Evet, bundan kırk-elli sene evvel bir avrupa lisanı bilen, bir yüksek okulu bitirmiş olan müslümanların miktarı çok değildi. Fakat buna karşılık, her memlekette, her şehirde, hatta her köyde, sübyan mektepleri, medreseler vardı. Bu medreselerde din bilgileri ile beraber, zamanlarının fen, matematik ve astronomi bilgileri de okutulurdu. O zamanlardan kalma kitaplar ve medreselerin programları bu açıklamamızın vesikalarıdır. Camileri, mektepleri ve zekat, miras taksimi gibi ibâdetleri ve alışveriş, şirketlerin ve vakfların hesaplarını yapabilmek için kuvvetli riyaziye [matematik] bilmek lâzımdır. Analar babalar çocuklarını daha küçük yaşlarda bu medreselere göndermek için, birbirleri ile müsabaka [yarış] ederlerdi. Çocuğunu medreseye verirken, tantanalı, şaşaalı merasimler yapılır, ziyafetler verilirdi. Çocuğun yaldızlı, sırmalı elbiselerinin ve süslü çantalarının ve bindirildiği arabaların ziynetleri ve yapılan mevlüt cemiyetlerinde ilme, bunları öğrenmeye verilen kıymetin ve ehemmiyetin hatıraları, çocuğa ömrü boyunca bir şeref ve iftihar vesilesi olurdu. Medreseleri iyi derece ile bitirenlerin askerlikten muaf tutulması ve yüksek vazifelere tayin edilmeleri, gençleri tahsile teşvik ediyordu. Köylerde yaşıyan çobanların bile din ve ahlak bilgileri şaşılacak kadar çoktu. Bu mesut hâl, mason olan ve İslamiyeti bozmak için ingilizlerle işbirliği yapan Reşid paşanın, hariciye nazırı iken, hazırladığı (Tanzimat) kanununun kabul edildiği 1839 senesine kadar devam etti. Bunların bir kısmını Avrupa lisanlarına tercüme ederek neşrettik. Bu kitapların gerek yurdumuzda ve gerek bütün dünyada yaptıkları tesiri görerek iftihar etmekteyiz. Dünyanın her tarafından aldığımız takdir ve teşekkür mektupları, bunları hazırlamak için çektiğimiz meşakkati bize unutturmaktadır. Aldığımız sayısız mektupların çoğunda bize (Hakiki müslümanlığı bu kitaplarınızdan öğrendim)denilmektedir ki biz bundan daha büyük bir mükafat düşünemiyoruz. Bu kitapları okuyan her müslüman, dinler hakkında kendisine bilgi soran herkese icap eden cevabı kolayca verebilir ve karşısındakini bu husustaki bilgisine hayran bırakır.

Hıristiyanlığın refah, servet, bereket, saadet getirdiği hakkında söyledikleri sözler, hiçbir zaman doğru değildir.Hıristiyanlığın bir memleketin gelişmesine, ilerlemesine, zengin olmasına hizmet ettiği şöyle dursun, tamamen aksine olarak, bütün bunlara mâni olduğu, hıristiyanlığın avrupa devletlerine hâkim olduğu Kurun-ı vüsta [Orta çağ]da görülmüştür. Müteassıb hıristiyanlar, terakkîye mâni olmuşlar, ilim ve fennin bulduğu her şeyi günah saymışlar, insanların dünyaya ancak çile çekmek için geldiğini ileri sürerek, eski Yunan ve Roma fen adamlarının eserlerini ortadan kaldırmışlar, eski medeniyet eserlerini yakıp yıkmışlar, dünyayı karanlığa sokmuşlar, harabeye çevirmişlerdir. Ancak, İslamiyetin zuhûrundan ve dünyaya intişarından sonra, eski medeniyet eserleri tekrar meydana çıkarılmış, eski fen bilgileri, müslümanlar tarafından elde edilen yeni buluşlarla zenginleştirilerek, okutulmaya başlanmış, İslam üniversiteleri kurulmuş, sanayi, ticaret gelişmiş, insanlar sulh ve refaha kavuşmuştur. İlm, fen ve tıp yalnız müslümanlarda olduğundan, Papa II. Silvester, Endülüs İslam Üniversitesinde okumuş, İspanya krallarından Sancho, hastalığını tedâvi ettirmek için, İslam hekimlerine müraceat etmiştir. Avrupada yeni bir devir olan (Rönesans) ın müessisleri, müslümanlardır. Bugün insaflı bütün Avrupalı ilim adamları, bunu kabul etmektedir.

Hıristiyanlığın beşeriyete ne getirdiği hakkında en güzel ifadeyi meşhur Alman filozofu Nietsche söylemiştir:

(Hıristiyanlığın, dünyayı çirkin ve fenâ görmek arzu ve hükmü, dünyayı hakikaten çirkin ve fenâ yapmıştır).

Misyonerlerin ileri sürdükleri ikinci hususa, yani bugün hıristiyanların refah içinde olmasına karşı, müslüman memleketlerinde bulunan halkın fakir ve perişan olmasına gelince, doğru olan bu keyfiyetin din ile hiçbir alakası yoktur. Aklı başında olan herkes, eğer bugün müslümanlar fakr ve zaruret içinde iseler, bunda kabahatin kendi büyük dinleri İslamiyette değil, bu dinin esaslarını bilmeyen veya bildiği hâlde tatbik etmeyen kimselerde olduğunu görür. Hıristiyanların fen sahasında ilerlemesinde ise, nasıl bir kitap olduğunu yukarıda gördüğümüz Kitâb-ı mukaddesin, Tevrat ve İncilin değil, îman etmedikleri hâlde, Kurân-ı Kerîmin gösterdiği saadet yoluna sarıldıkları, böylece kendi çalışkanlıklarının, gayretlerinin, doğruluklarının ve sebatlarının sebep olduğunu derhal fark eder. Bizim dinimizde, çalışmak, dürüst ve sebat sâhibi olmak, her şeyi öğrenmek tekrar tekrar emrolunduğu hâlde, bunu yapmayanlar şüphesiz ki Allahü teâlânın gazapına uğrayacaklardır. Yoksa, müslümanların geri kalmalarının sebebi, hıristiyan olmadıklarından değil, tam tersine, hakiki müslüman olmadıkları içindir.

Bakınız, Japonlar hıristiyan olmadıkları hâlde, Kurân-ı Kerîmin emrettiği gayret, çalışma azmi ve dürüstlük neticesi olarak optikte Almanları, otomobil sanayiinde Amerikalıları geçtiler. 1985 senesinde, Japonyada beşbuçuk milyon otomobil yapıldı ve bütün dünya buna hayret etti. Japon halkı, maddi refah içindedir. Elektronik sanayiinde de, dünyayı geçmiştir.Hepimizin evinde bir Japon hesap makinesi vardır.Yalancı misyonerler acaba buna ne buyururlar?Dünyayı kaplayan Japon bisikletlerinin, Japon mikroskoplarının, Japon daktilo makinelerinin ve bilgisayarlarının, Japon teleskoplarının, Japon fotoğraf makinelerinin hıristiyanlıkla bir alakası var mı?
Bu meseleyi ilerde tekrar ele alacağız ve bugün bir hakiki müslümanın yapması gereken hususları bir kere daha inceliyeceğiz.
Kıymetli okuyucularımız! Bugünkü Kitâb-ı mukaddesi gördünüz. Biz, bu kitabı sizin gözleriniz önünde kısaca tetkik ettik. Tarafsız olduğumuza herhalde siz de inandınız. Şimdi sıra, bizim dinimizin mukaddes kitâbi olan Kurân-ı Kerîme geldi. Onu da tamamen tarafsız olarak birlikte inceliyeceğiz. Bu tetkikimiz bittikten sonra, hakiki Allah kelâminın hangi kitap olduğunu siz de bütün açıklığı ile bir kere daha görmüş olacaksınız.

Hakkın yüz dört kitabı ki nebîler üzre inmiştir,
kütübdür onların dördü, suhuf yüzü, kelamullah.
Zeburu verdi Davuda, dahi Tevratı Musaya,
ve hem İncili İsaya, getirmiş Cebrâil vallah.
Habîbullaha Kuranı getirdi, hâcet oldukça,
yirmi üç yıl itmam eyleyip kesildi vahyullah.
Dahi hem nebîler hakkında bildim ismetü fitnet,
nezafet hem emânet, sıdkla tebliğu hükmillah.
Gadrle, zenbü humk ve kizbü ketmü hıyanetten,
münezzehtir, müberradır cemii Enbiyaullah.
Nebîler ismini bilmek, didiler bâzıları vâcib,
yirmi sekizin bildirdi, Kuranda bize Allah.
Cemii Enbiyanın evvelidir hazret-i Âdem,
kamudan efdalü ahir, Muhammeddir resûlullah.
İkisinin arasında, katî çok Enbiyâ gelmiş,
hesabın kimseler bilmez, bilir anı hemen Allah.
Resûllerin dinleri mevtle batıl olmaz kat’a,
ve efdaldir meleklerin hepsinden, Enbiyaullah.
Bizim Peygamberin ahkâm-ı şeri, öyle bakidir,
ki ehl-i mahşeri, bu şer’ ile fasledecek Allah.
Ne ki kılmış Habîbullah, bize tebliğ-i ahkamı,
kabul ettim anı, amentü billah ve hükmillah.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler