İKİNCİ MAKALE

MUHAMMED ALEYHİSSELAMIN PEYGAMBER OLDUĞU İSBAT EDİLMEKTEDİR

Yapılması emrolunan işlerde, hadiselerde birçok faydalar olur ki akıl bunu anlayamaz. Hatta, bu faydaların var olduklarına inanmaz. Bunların varlıklarını gösteren alâmetleri bildireceğiz. Bazı ilaçların az miktarları, bazı insanları öldürdükleri hâlde, daha çok miktarları, başkalarına zarar vermiyor. Tecrübe ile anlaşılmış olan bu hâle çok kimse inanmaz. Aksini ispat etmeye kalkışır. Peygamberlerin varlığına inanmayan ve bunun için bir takım sebepler ileri süren eski yunan felsefecileri ve maddeye tapanlar da böyledir. Onlar, Allah ve Peygamber ve cin, melek, Cennet, Cehennem hakkındaki bilgileri, akllarının erebildiği şeyler gibi sanıyor ve bu tasarladıkları şeyleri inkar ediyorlar. Hiç rüya görmemiş olana, rüya anlatılsa ve bütün hislerin, aklın ve düşüncenin durduğu bir hal vardır ki insan bu hâlde iken aklın eremediği şeyleri görüyor denilse, inanmaz. Böyle şey olamaz der. Eğer denilse ki dünyada küçük bir şey vardır. Bir şehre konulsa, şehrin hepsini yer. Sonra, kendini de yer denilse, hemen, böyle şey olamaz cevabını verir. Halbuki bu sözler, ateşi, yangını tarif etmektedir. Dinlere ve ahiret hayatına inanmayanlar da bunun gibidir. Doğru sözlü olup olmadığı bilinmeyen bir fen adamı, kendi zan ve şüphesi ile belli zamanda, bir felaket olacağını haber verince, buna inanıyor ve gerekli tedbirleri alıyorlar da, doğruluğu ile meşhur olan ve mucizeler gösteren bir Peygamberin haber verdiği dünya ve ahiret tehlikelerine inanmıyorlar. Çok acı ve sonsuz azaplara yakalanmamak için, tedbir almıyorlar. Peygamber tarafından, faydaları bildirilmiş olan ibadetleri, çocuk oyununa, deli hareketlerine benzetiyorlar.

Sual: Felsefecilerin, maddecilerin ve tabiblerin haber verdikleri faydalı şeyler, tecrübe ederek anlaşıldığı için, bunlara inanılır. Bu ibadetlerin faydaları tecrübe edilmediği için, inanılmıyor.

Cevap: Fen adamlarının tecrübelerine, işitilerek inanılmaktadır. Evliyanın bildirdikleri ve tecrübe ettikleri şeyler de, böyle işitilmektedir. İslamiyetin bildirdiği çok şeylerin faydaları de görülmekte, tecrübe edilmektedir.
[Halbuki fen adamlarının, doktorların tecrübe ederek faydalı olduklarını anladıkları ve herkesin, bunlara inanarak kapıştıkları, çok para vererek satın aldıkları bazı teknik ve tıbbi ilaçların zararlı oldukları sonradan anlaşılıyor. Bu ilaçların isimleri listeler halinde sağlık müdürliklerinden eczahanelere bildirilerek, satışları yasak ediliyor. Böyle ilaçların fabrikaları hükümetler tarafından kapatılıyor. Çok kıymet verilen bazı ilaçların zararlı olduklarının sonradan anlaşıldığı, günlük gazete haberleri haline geldiğini görüyoruz. Antibiyotik denilen ve son senelerin en kıymetli ilaçları olan, yüzlerce çeşit ilacın kalp hastalığına ve kansere sebep olduklarını ve deterjanlı bazı temizlik maddelerinin sıhhate zararlı olduklarını günlük gazetelerde yine okuduk].

İslamiyetin ahkamının faydaları tecrübe ile anlaşılmasa da, bunlara inanmak ve gereklerini yapmak akla uygundur. İlacları tanımayan akıllı bir gencin babası tabib olsa ve babasının başarılarını çok kimseden işitmiş, hatta gazetelerde okumuş olsa, bu genç hasta olsa, babasının kendisini çok sevdiğini de bilse, babası kendisine ilaç verse ve bunu içince hastalığının hemen geçeceğini, bunu çok tecrübe etmiş olduğunu bildirse, ilaç, iğne yapılacak, canı yanacak olduğunu bilse bile çocuğun babasına nasıl cevap vermesi akla uygun olur? Eğer, bu ilacı ben tecrübe etmedim. Hastalığıma iyi geleceğini bilmiyorum. Senin sözünün doğru olduğuna inanamıyorum derse, bu cevabı akla uygun olur mu? Çocuğun böyle cevap vermesini beğenen bir kimse var mıdır?

Sual: Bir babanın oğlunu sevdiği kadar, Peygamberin de ümmetini sevdiği ve emirlerinde ve yasaklarında faydalar bulunduğu, kesin olarak nasıl anlaşılır?

Cevap: Babanın oğluna olan sevgisi nasıl anlaşılır? Bu sevgi, görünür, tutulur bir şey değildir. Ancak, oğluna karşı olan muamelesinden, hallerinden, sözlerinden anlaşılır. Aklı başında olan insaflı bir kimse, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sözlerine dikkat ederse ve insanları irşad için uğraşmalarını ve herkesin hakkını korumaktaki titizliğini ve güzel ahlakı yerleştirmek için lütf ile merhamet ile çalışmalarını bildiren haberleri incelerse, Onun ümmetine olan merhametinin, sevgisinin, babanın oğluna olandan katkat fazla olduğunu açıkça görür, iyi anlar. Onun şaşılacak işlerini ve Onun mübarek ağzından çıkan, Kur’ân-ı Kerîmdeki şaşılacak haberleri ve dünyanın sonunda olacak şaşılacak şeyleri bildiren sözlerini anlayan kimse, Onun, aklın üstünde bulunan yüksek derecelere erişmiş olduğunu ve aklın erişemeyeceği, anlayamayacağı şeyleri anlamış olduğunu hemen görür. Böylece, Onun söylediklerinin hep doğru olduğu meydana çıkar. Kur’ân-ı Kerîmde bulunan bilgileri öğrenip düşünen ve Onun hayatını inceliyen insaflı bir kimse, bu hakikati açıkça görür. İmam-ı Muhammed Gazali buyuruyor ki: (Bir şahsın Peygamber olup olmadığında şüphesi olan kimse, onun yaşayışını görmeli veya yaşayışını bildiren haberleri, insafla incelemelidir. Tıb veya fıkıh ilmini iyi bilen kimse, tıb veya fıkıh aliminin hayatını bildiren haberleri incelemekle, onun hakkında bilgi edinir. Mesela, imam-ı Şâfiînin fıkıh alimi veya Calinosun tabib olup olmadığını anlamak için, bu ilimleri iyi öğrenmek, sonra bunların bu ilimler üzerindeki kitaplarını incelemek lazımdır. Bunun gibi, Peygamberlik üzerinde bilgi edinen ve sonra Kur’ân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri inceliyen kimse, Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu ve Peygamberlik derecelerinin en üstünde bulunduğunu iyi anlar. Hele, Onun sözlerinin kalbi temizlemekte olan tesirlerini öğrenince ve hele Onun bildirdiklerini yaparak kendi kalp gözü açılınca, Onun Peygamber olduğuna imanı, yakin hâlini alır. (Bildiklerine uygun hareket edene, Allahü teâlâ, bilmediklerini bildirir!) ve (Zalime yardım eden, ondan zarar görür) ve (Sabahları, yalnız Allahü teâlânın rızasını kazanmayı düşünen kimseyi, Allahü teâlâ, dünya ve ahiret arzularına kavuşturur) hadis-i şeriflerinin doğru olduğunu her zaman görür. Böylece, bilgisi ve imanı kuvvetlenir. İmanın zevki olması, yani görmüş gibi olması, tasavvuf yolunda çalışmakla olur).

İslam âlimleri, Muhammed aleyhisselâmın Allahın Peygamberi olduğunu çeşitli yollarla ispat etmişlerdir. Bunlardan birkaçını bildirelim:

Muhammed aleyhisselâm Peygamber olduğunu söylemiş ve sözünün doğru olduğunu bildirmek için mucizeler göstermiştir. Böyle olduğu, tevatür ile yani söz birliği ile bizlere kadar, haber verilmiştir. Mucizelerinin en büyüğü Kur’ân-ı Kerîmdir.

Kur’ân-ı Kerîm mucizdir. Yani, Onun gibi söz kimse söyleyemez. (Buna benzer siz de söyleyiniz!) diyerek, meydan okumuştur. Arabistanın meşhur şairleri uğraşmışlar, benzerini söyleyememişlerdir. Tur sûresi 34. âyetinde meâlen, (Öyle ise, bir benzerini söyleyiniz!) ve Hud sûresinin 13. âyetinde, meâlen, (Onlara söyle ki kendimden söylediğimi sandığınız bu Kuranın sureleri gibi, on sûre de siz söyleyiniz!) ve Bakara sûresinin 23. âyetinde, meâlen, (Kulumuza [yani Muhammed aleyhisselâma] gönderdiğimiz Kuranda, [yani bizim gönderdiğimizde] şüphe ediyorsanız, siz de Ona benzer bir sûre söyleyiniz! Bunu yapabilmek için bütün güvendiklerinizden yardım isteyiniz. Buna benzer bir sûre söyleyemezsiniz!) buyurulmuştur. O zaman, Araplar şire çok kıymet verirdi. Aralarında çeşitli şairler yetişti. Birbirleri ile şiir yarışı yaparlardı. Kazananlarla övünürlerdi. Kur’ân-ı Kerîme benzer kısa bir sûre söyleyebilmek için, elele verdiler. Çok uğraştılar. Hazırladıkları şirleri, Muhammed aleyhisselâma götürecekleri zaman, Kur’ân-ı Kerîmden bir sûre ile karşılaştırdılar. Suredeki belâgati iyi anladıkları için, kendi sözlerinden kendileri utandılar. Resûlullaha götüremediler. Bu zavallılıkları karşısında, ilim ile karşı koymaktan vazgeçip, kaba kuvvete başvurmaktan başka çare bulamadılar. Kılıca sarıldılar. Müslümanlara saldırmaya başladılar. Resûlullahı öldürmeye karar verdiler. Bunun için hazırladıkları planı gerçekleştirmeye kalkıştılar ise de, tarihte herkesin okuduğu gibi, mağlub ve rezil oldular. Muhammed aleyhisselâmın böyle meydan okuması karşısında ve böyle elele vererek uğraşmaları sonunda, bir sûre gibi veciz, beliğ bir söz söyleyebilselerdi, Resûlullaha gelir, okurlar, gürültü, patırtı koparırlardı. Bu taşkınlıkları dillere yayılır, tarihlere geçerdi. Bir konferanscının kürsüde öldürülmesi gibi, meşhur olurdu. Bu başarısızlıkları, Kur’ân-ı Kerîmin muciz olduğunu, insan sözü olmadığını açıkça göstermektedir.

Sual: Meal-i şerifleri, (Bir benzerini siz de söyleyiniz) gibi âyetleri ve Muhammed aleyhisselâmın bu yolda meydan okumasını, Mekke şehrinin dışında bulunan şairler işitmemiş olabilirler. Belki de, menfaat karşılığı, yahut başka türlü bir anlaşma veya bizim bilmediğimiz bir niyet ile bu işe karışmamış olabilirler. Mesela, Onun kuracağı devlette koltuk sahibi yapılmakla aldatılmış olabilirler. Yahut, önceleri Onun sözlerini küçük gördüler, cevap vermeye kalkışmadılar. Sonradan kuvvetlendiğini, Ona inananların çoğaldığını görerek, cevap vermekten korktular. Yahut da, değerli şairler maişet derdine, geçim sıkıntısına düşmüş olduklarından, cevap vermeye vakit bulamamış olabilirler. Belki de, cevap verilmiştir. Bazı sebeplerle, bu başarıları unutulmuş, sonraki zamanlara ulaşamamıştır. Mesela, müslümanlar çoğalıp, kuvvetlenip, üç kıta üzerine yayılınca, bu başarı haberlerini yok etmişlerdir. Yahut da, bu haberler, uzun zamanlar kendiliğinden unutulup yok olmuşlardır.

Cevap: Bu çeşitli şüphelerin cevaplarını önceki makalede kısaca bildirmiştim. Allahü teâlânın âdeti olarak yarattığı şeylerin, yani his organlarımız ile ve tecrübe ile edindiğimiz bilgilerden bazılarının, akla uygun olmaması, bunları bilgi olmaktan çıkarmaz demiştim. His organları ile hâsıl olan bilgilerin böyle olduğunu bildirmiştim. Şimdi, yukarıda yazılı şüphelerin her birine ayrı ayrı cevap verelim. Evvela, Peygamber olduğunu söyleyen bir kimse, Peygamber olduğunu gösteren mucize getirir ve (Bunun gibi, siz de yapınız) diyerek meydan okur ve karşısına çıkılamazsa, Onun doğru söylediği anlaşılır. Yani, böyle şeylere inanmak lazımdır. Buna karşı, sonradan söylenecek şeyler safsata, batıl, değersiz olur. Önceden, ehemmiyet vermemiş, sonradan da korkudan, cevap verememiş olabilir demek de yersizdir. Çünkü, kıymetli bir şey yapıp, bunu başkası yapamaz diyen kimseye karşı o şeyi yapmak, herkesin arasında büyük şeref, övünülecek üstünlük olur. Herkes onu över, sever, arkasından gider. Bunu kim istemez? Bunu yapabilecek kimsenin yapmak istememesi, karşısındakinin haklı olduğunu, doğru söylediğini gösterir. Üçüncü zannın cevabına gelince, kudreti olanın cevap vermesi lazım olduğu bilindiği gibi, bunu göstermesi de lazım olur. Çünkü, bunu ancak göstermekle maksat tamam olur. Bazı zamanda, bazı yerde, bazı kimseler için mâni bulunması, her zaman, her yerde mâni bulunmasını göstermez. Hatta, böyle olmadığı açıkça bilinmektedir. Yazılmış olan cevabın gizli kalması mümkün değildir. Böylece, sualdeki şüphelerin hepsi aslsızdır.
Din adamları, Kur’ân-ı Kerîmin icazını başka başka bildirdiler. Çok kimse, Kur’ân-ı Kerîmin nazımı garib, üslubu acibdir. Arap şairlerinin nazımlarına, üslublarına benzemediği için mucizdir dediler. Surelerin başındaki ve sonundaki ve kıssalarındaki nesr kısımlar da böyledir. Ayetlerin aralıkları, onların Sec’leri gibidir. [Sec’, kumru kuşunun devamlı ötüşüne denir. Nesrde, cümle sonlarının kafiye şeklinde birbirlerine uygun olmalarına denir.] Bunların Kur’ân-ı Kerîmde mevcut olmaları, onların sözlerinde olanlar gibi değildir. Bunları Kur’ân-ı Kerîmdeki gibi yapamadılar. Arapçayı iyi bilen kimse, Kur’ân-ı Kerîmin icazını açıkça anlar. Kadı Bakıllani dedi ki icaz, hem belâgatinin yüksek olmasından, hem de nazımının garib olmasındandır.

Yani, hiç görülmemiş nazımı olduğu içindir. Bazıları, icaz, gaybdan haber vermesidir, dedi. Mesela, Rum sûresi 3. âyetinde meâlen, (Onlar galip geldiler ise de, on seneye varmadan mağlub olacaklardır) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, rum kayseri Herakliusun on seneden az zamanda, İran şahı Husrev Perviz ordusuna galip geleceğini önceden haber vermektedir. Haber verdiği gibi de olmuştur. Bazı âlimlere göre, Kur’ân-ı Kerîmin icazı, çok uzun ve tekrarlı olduğu hâlde, hiçbir yerinde ihtilaf, uygunsuzluk bulunmamasıdır. Bunun içindir ki Nisa sûresi 82. âyetinde meâlen, (Bu Kuran, Allahtan başkasının sözü olsaydı, içinde çok uygunsuzluklar bulurlardı) buyuruldu. Bazılarına göre, Kur’ân-ı Kerîmin icazı, mânâsından olmaktadır. Peygamberimizden evvel, Araplar Kur’ân-ı Kerîm gibi söz söyleyebilirlerdi. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm gibi söylemekten onları men’ etti. Nasıl men’ ettiğini de çeşitli şekillerde açıklamışlardır. Ehl-i sünnetten üstad Ebû İshak İbrahim İsferaini ve Mutezileden Ebû İshak Nizam-ı Basıri, dünya menfeatlerinden ayrılmak korkusu buna mâni oldu, dediler. Şiî âlimlerinden [Hüsniye kitabının yazarı] Ali Mürteda, Kur’ân-ı Kerîm gibi söyleyebilmek için lazım olan bilgilerini, Allahü teâlâ unutturdu dedi.

Kur’ân-ı Kerîmin muciz olduğuna karşı olanlar diyor ki icazın açık, meydanda olması lazımdır. İcazın ne olduğunda çeşitli sözler bulunması, açıkça bilinmediğini göstermektedir. Buna cevap olarak dediler ki bazı bakımlardan sözlerin ayrılması, bütün Kuranın muciz olmadığını gösteremez. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîmin belâgati ve hiç benzeri görülmemiş nazımı ve gaybden haber vermesi ile ilim ve amel bakımından hikmetlerle dolu olması ve daha bildirdiğimiz icaz sebepleri meydandadır. İnsanların görüş ve anlayışlarındaki ayrılıklardan dolayı, sözlerde hâsıl olan ayrılıklar, muciz olmadığını göstermez. Bildirdiklerimizden birine bakan bir kimsenin bunu muciz görmemesi, hepsinin muciz olmadığını göstermez. Çok şair vardır ki gayet beliğ nazım ve nesr söyler de, başka zamanda bunların benzerini söyleyemez. Yani, bir defa söylemeleri her zaman söyleyebileceklerini bildirmez. Bir topluluğu meydana getiren birliklerin her birinin özelliklerinin toplumda da bulunması lazım değildir. Bu cevap, Kur’ân-ı Kerîmin bütününün muciz olduğunu, fakat kısa surelerinin böyle olmadığını gösteriyor. Doğrusu böyle değildir. Çünkü, en kısa sûresinin de, muciz olduğunu yukarıda bildirdik. Evet, cevabın, Kur’ân-ı Kerîmin hepsi, her bakımından mucizdir. Sureler ise, bazı bakımlardan mucizdir demek olduğu söylenebilir ise de, böyle olursa, sualin cevabı verilmiş olmaz. Sualde, icazın sebebinin açıkça ortaya konulması istenilmektedir. Cevabın böyle yorumlanması, icazın sebebinin örtüsünü kaldırmıyor.

İkinci olarak diyorlar ki Ashâb-ı kirâm, Kur’ân-ı Kerîmin bazı yerlerinde şüpheye düştüler. Abdullah ibni Mesud “radıyallâhu anh” Fâtiha ve Muavvizeteyn, [yani, iki Kul-euzü] surelerinin Kurandan olmadığını söyledi. Halbuki bu üç sûre Kuranın en meşhur sureleridir. Bunlardaki belâgat, icaz derecesinde olsaydı, Kurandan başka sözlere açıkça benzemezler, Kur’ân-ı Kerîmden olduğunda kimsenin şüphesi olmazdı.

Cevap: Buna cevap olarak denildi ki Ashâb-ı kiramın bazı surelerin Kur’ân-ı Kerîmden olduklarında şüphe ettikleri, bunların belâgatleri ve icazları bakımından değildir. Birer kişinin haber verdikleri içindir. Hadis üsulu esaslarına göre, birer kişinin haber verdiği bilgi, kesin olmaz. Şüpheli olur. Tevatür ile bildirilen şey, kesin bilgi olur. Kur’ân-ı Kerîmin hepsi tevatür ile yani söz birliği ile haber verildi. Bunun için, Kur’ân-ı Kerîmin Allah kelamı olduğu kesin olarak bilinmektedir. Birer kişinin haber verdiği surelerin de, Allahü teâlâ tarafından Muhammed aleyhisselâma indirilmiş oldukları ve belâgat bakımından icaz derecesinde oldukları, kesin olarak bilinmektedir. Yalnız, Kur’ân-ı Kerîmden olup olmadığını bildiren sözlerde ayrılık olmuştur. Bunun da, davamıza zararı yoktur.
Üçüncü olarak diyorlar ki Kur’ân-ı Kerîm [Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından sonra, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık halife iken] cem edilirken, tanınmayan biri bir âyet getirince, adalet sahibi olduğu bilinmediği için, bundan yemin veya iki şahit istenir, ancak ondan sonra, Kurandan olduğu anlaşılarak, Mıshafa korlardı. Ayetlerin belâgati icaz derecesinde olsaydı, âyet olup olmadıkları, belâgatlarından anlaşılır, Mıshafa konulabilmeleri için, getirenin âdil olması veya yemin, iki şahit gibi şartlara başvurulmazdı.
Cevap: Bu şartları aramaları, âyet-i kerimelerin Mıshaftaki yerlerini anlamakta, birbirlerinden önce veya sonra olduklarını bilmekte idi. Kur’ân-ı Kerîmden olup olmadıklarını anlamak için değildi. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı Kerîmi okur ve okuyanları dinlerdi. Her getirilen ayetin Kur’ân-ı Kerîmden olduğu kesin olarak belli idi. Yemin veya şahit istenmesi, ayetlerin sıralarını anlamanın kesin olması için idi. Bundan başka, belâgatlerinin icaz derecesinde olması da, âyet-i kerime olduklarını göstermektedir. Bir-iki ayetin belâgatinin icaz derecesinde olmamasının zararı yoktur. En kısa bir sûre, en az üç âyet olduğu için, Kur’ân-ı Kerîmin bütün sureleri mucizedir.

Dördüncü olarak diyorlar ki her sanatin bir haddi, bir sınırı vardır. Bu sınırda durulur. Aşılmaz. Her zaman, sanatinde, benzerlerinden üstün olan bir üstad bulunur. Muhammed aleyhisselâm da, zamanındaki şairlerinin en fasihi, en beliği olabilir. Zamanındaki şairlerin söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebilir. Buna muciz denirse, her zaman, her sanatta benzerlerinden üstün olan sanat sahibinin, benzeri sanatkarların yapamayacakları bir şeyi yapmasına da muciz demek lazım olur. Bu ise, saçma bir söz olur.

Cevap: Muciz demek, bir zamanda bulunan ve o zaman insanlarının çoğunun yapamadıkları için çok değer taşıyan ve yapabilenlerce de, en yüksek dereceye ulaştırılmış olup insan gücü ile bunun üstünü yapılamayacağında söz birliğine varılmış olan ve bu derecenin üstünde bir yapan bulunursa, bunun ancak Allahü teâlâ tarafından olduğuna inanılan şeydir. Böyle olmayan şeye mucize denmez. Musa aleyhisselâm zamanında sihir böyle idi. O zaman, sihir yapanlar, aslı ve vücudu olmayan şeyleri, vehmde ve hayalde, var imiş gibi göstermenin, sihrin en yüksek derecesi olduğunu biliyorlardı. Musa aleyhisselâmın asasının [Bastonunun] büyük yılan olup kendi sihrleri olan yılanları yuttuğunu görünce, bunun sihrin sınırının dışında ve insan gücünün üstünde olduğunu anladılar. Musa aleyhisselâma iman ettiler. Firavun, bu sanattan habersiz olduğu için, Musa aleyhisselâmın, sihir yapanların başı olduğunu, onlara sihir öğreten olduğunu zannetti. İsa aleyhisselâmın zamanında, tıb ilmi de böyle idi. Çok ilerlemişti. Tabibler, başarıları ile övünürlerdi. Ünlü mütehassısları, kendi tıb bilgileri ile ölülerin diriltilemeyeceğini, anadan kör doğanların gözlerinin açılamayacağını söylerlerdi. Bunların, ancak Allahü teâlâ tarafından iyi edileceklerine inanırlardı. Muhammed aleyhisselâm zamanında, Arabistan yarım adasında, şairlik ve belâgat sanatı en yüksek derecesine varmıştı. Yaptıkları şirlerin belâgatları ile birbirlerine övünürlerdi. Hatta, yedi kasidenin belâgattaki üstünlüğü, şairlerin takdirlerini kazanarak, bunlar Kabenin kapısına asılmışlardı. Bunların benzerlerini söyleyen bulunmamıştı. Tarih kitapları, bunu uzun uzun yazmaktadır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı Kerîmi getirince, aralarında çok çekişmeler oldu. Bir kısmı, bunun Allah kelamı olduğunu inkar etti. Kâfir olarak öldüler. Bir kısım şairler, Kur’ân-ı Kerîmin belâgatinin icazı karşısında, bunun Allah kelamı olduğunu anlayarak, müslüman oldu. Bir kısmı da, bunları görerek, istemeyerek müslüman oldu. Bunlara (münafık) denildi. Bir kısmı da, karşı koymaya kalkıştı. İğri büğrü karşılıklar getirerek, aklı başında olanlar yanında, gülünç duruma düştüler. Mesela, (Vezzariyat-i zer’an) âyet-i kerimesine karşılık olarak (Fel hasılat-i hasten vettahinat-i tahnen vettabihat-i tabhan felakilat-i eklen) dediler. [Bunu kendileri de beğenmedikleri için, Muhammed aleyhisselâmın karşısında okuyamadılar.] Bir kısmı da dövüştüler. Muhammed aleyhisselâmdan intikam almak, Onu öldürmek için, mallarının, canlarının, ehl ve evlatlarının yok olmasını göze aldılar. Böylece, Kur’ân-ı Kerîmin Allah tarafından gönderilmiş olduğu kati olarak [kesinlikle] anlaşıldı.

[Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki mucizeyi Allahü teâlâ yaratmaktadır. Her şeyi Allahü teâlâ yaratmaktadır. Allahü teâlâdan başka yaratıcı yoktur. Şu kadar ki bu dünyanın ve dünya işlerinin düzgün olması için, Allahü teâlâ, her şeyin yaratılmasını sebeplere bağlamıştır. Bir şeyin yaratılmasını isteyen kimse, o şeyin sebebini kullanır. Sebeplerin çoğu, düşünmekle, tecrübe ile hesapla bulunacak şeylerdir. Bir şeyin sebebi yapılınca, Allahü teâlâ, o şeyi, dilerse yaratır. Mucize ve keramet böyle değildir. Allahü teâlâ bunları sebepsiz olarak, harika olarak yaratır. Sebebe yapışmak, Allahü teâlânın adetine uymaktır. Allahü teâlânın sebepsiz yaratması, adetin haricine çıkmak olur, harika olur. Mucize, yalnız Peygamberde hâsıl olur. Başkasında hâsıl olmaz. Herhangi bir kimseyi övmek için (Mucize yaptı) demek, (Mucize olarak kurtuldu) demek, Onun Peygamber olduğunu söylemek olur. Bunda niyete bakılmaz, söze bakılır. Herhangi bir kimseye peygamber demek küfür olur. Söyleyenin imanı gider. Allahü teâlâdan başkasına yaratıcı demek, (falanca yarattı) demek de böyledir. Müslümanlar, böyle tehlikeli şeyler söylememelidir].

Beşinci olarak diyorlar ki Kur’ân-ı Kerîmin, okunmasında da, mânâsında da, İslam âlimleri arasında ayrılık oldu. Halbuki Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîmde hiç ayrılık bulunmadığını haber veriyor. Nisa sûresi, 81. âyetinde meâlen, (Bu Kuranı Allahtan başkası göndermiş olsaydı, bunda elbette çok ayrılıklar bulurlardı) buyuruluyor. El-Karia sûresinin 5. ayeti, (Kel’ıhnil menfuş) dur. Bazıları, bunu (Kessafil menfuş) okumuştur. Cuma sûresi 9. ayeti, (Fesav ila zikrillah) dır. Bazıları, buna (Femdu ila zikrillah) dedi. Bakara sûresi 74. ayeti, (Fe-hiye kelhıcareti) dir. Buna (fekanet kelhicareti) diyenler oldu. Bakara sûresinin 61. ayeti, (aleyhimüzzilletü velmeskenetü) dir. Bunu ((aleyhimülmeskenetü vezzilletü) okuyanlar oldu. Kur’ân-ı Kerîmin mânâsındaki ayrılıklara misal olarak denir ki Sebe sûresi 19. ayeti, (Rabbena baid beyne esfarina) dır. Ey Rabbimiz! Kitaplarımızı bizden uzaklaştır demektir. Allaha duâ etmektedir. Bazıları, bunu (Rabbüna baade beyne esfarina) okumuştur. Rabbimiz kitaplarımızı bizden uzaklaştırdı, demektir. Mâide sûresi 115. ayeti, (Hel yestetiu Rabbüke) Rabbin duanı kabul eder mi, demektir. Bazıları bu ayeti, (Heltestetiu Rabbeke) okumuşlardır ki Rabbine duâ eder misin? demektir.

Cevap: Bildirilen ayrılıkları yapan birer kişidir. Tefsir ve Kıraat âlimleri bu ayrılıkları yapanların okumasını reddetmişlerdir. Söz birliği ile olan okumayı almışlardır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Kur’ân-ı Kerîm yedi harf üzerine indirildi. Bunların hepsi şifa ve kâfidir) buyurdu. Bunun için Kur’ân-ı Kerîmin okunmasında ve mânâsında hâsıl olan ayrılıklar, Onun muciz olmasına leke düşürmez.

[Hadis-i şerifteki harf, lugat, kıraat demektir. Hazret-i Ebû Bekrin topladığı Mıshafta, yedi çeşit okumanın hepsi vardı. Hazret-i Osman halife iken, Ashâb-ı kiramı topladı. Yeni yazılacak Mıshafların Resûlullahın son senesinde okuduğu şekilde olmaları söz birliği ile kabul edildi. Kur’ân-ı Kerîmi bu şekilde okumak vâciptir. Diğer altı şekilde okumak da caizdir. (Rıyad-un-nasıhin) ].

Altıncı olarak diyorlar ki Kur’ân-ı Kerîmde faydasız teganni ve tekrarlamalar vardır. Mesela, (İnne hazani le-sahirani) böyle tegannidir. Okumadaki tekrara misal, Rahman suresidir. Manadaki tekrara misal, Musa ve İsa aleyhimesselamın kıssalarıdır.

Cevap: [(Hazani ile sahirani) âyet-i kerimesinin, belâgat ilmine göre, icaz derecesinde olduğunu bildirmek için, İmam-ı Rabbânî “kuddise sirruh”, Şerh-i mevakıf kitabından alarak, burada uzun yazmıştır. Bunları tercüme etmedik.] Tekrarlara gelince, manayı zihinlere iyi yerleştirmek için, bunun faydası inkar edilemez. Bir manayı çeşitli ifadelerle anlatmak sanatinin kıymeti, belâgat ilmini bilenlerce malumdur. Tek bir kıssada çeşitli olaylar bulunur. Tek kıssa çeşitli yerlerde tekrarlanırken, başka başka olaylara ağırlık verilir.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek parmağı ile işaret edince, ayın ikiye bölünmesi, taşların, ağaçların kendisi ile konuşmaları ve kendisi ile beraber gitmeleri, hayvanların konuşmaları, az yemekle çok kimselerin doyurulması, mübarek parmakları arasından devamlı su akması, geçmişte ve gelecekte, kimsenin bilmediği şeyleri haber vermesi ve bunlara benzeyen daha nice mucizeleri vardır. Bu mucizelerinin her biri söz birliği ile bildirilmiş değil ise de, söz birliği ile bildirilmiş olan mucizeleri çoktur. Hazret-i Alinin kahramanlığı, Hatem-i Tainin cömertliği [ve Roma imperatorlarının 5.si olan Neron’un zulümleri, işkenceleri] gibi dillerde destan olmuşlardır. Peygamberliğini ispat için, bize bu kadarı da yetişir.

Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu ispat eden yollardan ikincisi, peygamber olduğu bildirilmeden önceki ve Peygamberliğini bildirirken ve Peygamber olduğu anlaşıldıktan sonraki hallerini, güzel ahlakını, hikmet dolu sözlerini incelemektir. Mesela, ne dünya işleri için, ne de ahiret işlerinde hiçbir zaman yalan söylememiştir. Ömründe bir yalan söylemiş olsaydı, azılı düşmanları, bunu her yere yaymak için, yarışırlardı. Peygamberliğinden önce ve sonra çirkin bir şey yaptığı hiç görülmedi. Ümmi olduğu hâlde [yani kimseden bir şey öğrenmediği hâlde], pek fasih, yani açık ve tatlı konuşurdu. Bunun için, (Bana cevamiul kelim) verildi, buyurdu. [Cevamiul kelim, az kelime kullanarak, çok şey anlatmak demektir.] Allahü teâlânın, dinini bildirmek için, meşakkatlere katlandı. Hatta, öyle oldu ki (Hiçbir Peygamber, benim çektiğim işkenceleri çekmemiştir) buyurdu. Bunların hepsine katlandı. Vazifesinde hiç gevşeklik göstermedi. Düşmanlarına galip gelip, insanların hepsi emrine girince, güzel ahlakında, merhametinde, tevazuunda hiç değişiklik olmadı. Ömrünün her zamanında, herkesin gönlünü alırdı. Kendini kimseden üstün görmezdi. Ümmetinin hepsine baba gibi çok şefkatli idi. Aşırı merhametinden dolayı, kendine Fatır sûresinin, (Onların yanlış hareketlerinden dolayı üzülme!) mealinde olan 8. âyet-i kerimesi ve Kehf sûresinin, (Onların yanlış işlerine üzülüp kendini helak mı edeceksin?) mealinde olan 6. âyet-i kerimesi geldi. Cömertliği hatten aşmış idi. Bunu frenlemesi için, İsra sûresinin, (Malının hepsini verecek kadar eli açık olma!) mealinde olan 29. âyet-i kerimesi geldi. Dünyanın geçici ve aldatıcı güzelliklerine hiç bakmazdı. Peygamberliğini bildirmeye başladığı zamanlarda, Kureyşin ileri gelenleri, yanına gelip, (Sana istediğin kadar mal verelim. İstediğin kızı verelim. İstediğin yere başkan yapalım. Bu işten vazgeç!) dediler. Yüzlerine bile bakmadı. Fakirlere ve kimsesizlere karşı merhametli, mütevazi, mal ve mülk sahiplerine karşı ise, ağır başlı ve ciddi idi. Uhud gazvesi ve Hendek yani Ehzab gazvesi ve Huneyn gazvesi gibi en ümitsiz muharebelerin en korkunç zamanlarında bile hiç geri dönmedi. Bu da, mübarek kalbinin kuvvetini ve cesaretinin derecesini göstermektedir. Allahü teâlânın koruyacağına, mesela, Mâide sûresi 70. ayetindeki (Allahü teâlâ, seni insanların zararlarından korur!) meal-i şerifi ile vaade tam inanmış olmasaydı, böyle harika kahramanlık göstermesi imkansız olurdu. Hallerin, şartların değişmesi, Onun güzel ahlakında, herkese karşı olan davranışlarında, ufak bir değişme yapmadı. İnsaflı ellerin yazdıkları doğru, tarafsız tarihleri okuyanlar, bu yazdıklarımızı daha iyi anlar. Bunlardan biri, peygamberlik için vesika değil ise de, yani bir kimsenin, bu üstünlüklerden biri ile başkalarından ayrılması, onun peygamber olacağını göstermez ise de, bu üstünlüklerin hepsi, ancak peygamberlerde toplanır. Bu üstünlüklerin hepsinin Muhammed aleyhisselâmda toplanması, Onun, Allahın peygamberi olduğunu gösteren vesikaların kuvvetlilerindendir.

[Muhammed aleyhisselâmın güzel hayatını okuyup anlamak isteyenlere, Türkçe Kısas-ı Enbiya ve Mevahib-i ledünniye kitaplarını okumalarını tavsiye ederiz.]

Muhammed aleyhisselâmın Allahın Peygamberi olduğunu ortaya koyan vesikalardan üçüncüsü, imam-ı Fahrüddin-i Razinin seçtiği yoldur. Muhammed aleyhisselâm, ilâhî kitaplardan haberi olmayan, ilİmde, fende geri kalmış bir topluluk arasında Peygamber oldu. Öyle bir topluluk ki hak yoldan uzaklaşmış, müşrikleri putlara, [yani taştan, metalden yaptıkları heykellere, insan şekillerine] tapınıyor, bir kısmı yahudilere aldanarak onların yalan ve hurafe olan hikayelerini kendilerine din edinmişler, az bir kısmı da, mecusi olup iki tanrıya tapınıyor ve kızları ve yakın akrabaları ile karı-koca oluyorlar, bir kısmı da, hıristiyanlardan öğrenip, hazret-i İsaya Allahın oğlu diyor veya üç tanrıya tapınıyorlardı. Muhammed aleyhisselâm, böyle şaşkın insanlar arasında Peygamber oldu. Allah tarafından, kendisine Kur’ân-ı Kerîm isminde bir kitap gönderildi. Güzel huyları, çirkinlerinden, saadete götüren iyi işleri, felakete götüren kötü işlerden ayırttı. Hak olan imanı ve ibadetleri bildirdi. Buna inananlar, bu iman ve ibadetlerle nurlandılar. İnsanları bozuk ve uydurma dinlerden kurtardı. Allahü teâlânın vaat ettiği zafere kavuştu. Düşmanlarının hepsi az zamanda yok oldu. Bozuk, bölücü, kışkırtıcı sözler, çalışmalar sona erdi. İnsanlar, diktatörlerden, sömürücülerden, zâlimlerin işkencelerinden kurtuldu. Tevhid güneşinin ve tenzih bedrinin nurları ile her yer aydınlandı. Peygamberlik de, bu demektir. Çünkü Peygamber, insanların ahlakını güzelleştiren, kalp, ruh hastalıklarının ilacını sunan üstün insan demektir. İnsanların çoğu, nefslerinin esiridir. Ruhları hastadır. Bunları tedavi edecek bir ruh ve ahlak mütehassısı lazımdır. Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din, bu hastalıklara ilaç oldu. Kalplerdeki kötülükleri, bozuklukları kökünden temizledi. Bu hal, Onun Allahın Peygamberi olduğunu ve Peygamberlerin en üstünü olduğunu kesinlikle göstermektedir (sallallâhü teâlâ aleyhi ve aleyhim ve ali ve Ashâbı küllin ecma’în). Bu halin, Onun Peygamber olduğunu gösteren vesikalardan, en açık biri olduğunu imam-ı Fahrüddin-i Razi hazretleri, El-Metalib-ül’-aliyye kitabında bildiriyor.

Kitabımın başında, Peygamberliğin ne demek olduğunu bildirdim. Bunun, Muhammed aleyhisselâmda, hâsıl olduğu gibi, başka hiçbir kimsede görülmediğini ortaya koydum. Böylece Onun, başkalarından üstün olduğu anlaşıldı. Bu üstünlük, mucizelerinin incelenmesi ile de ispat edilir. Fakat bu yol, peygamberliği ispat için hükemanın, [yani fikir adamlarının] tuttukları yola yakındır. Yollarının özeti, insanların dünyada ve ahirette rahata, huzura kavuşabilmeleri için, Allah tarafından bildirilmiş olan kanun lazımdır.

Kitabımın ikinci makalesi burada tamam oldu. Böylece, eski yunan felsefecilerinin yanlış yolda oldukları, bunların, din ve Peygamberlik üzerinde, kendi görüşlerine göre, yazmış oldukları zararlı kitapları okuyanların din bilgilerinin bozuk olacağı, felakete sürüklenecekleri anlaşıldı.

989 Hicri AHMED bin ABDÜL-EHAD
1581 Miladi

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler