Sual: İslam dininin esasları nelerdir?

Cevap: İslam dini, bütün hurafelerden, efsanelerden temiz olan, yalancıları reddeden, insanları günahkar değil, bilakis Allahü teâlânın kulu olarak kabul eden, onlara hayatta çalışma ve iyi yaşama imkanını veren, beden ve ruh temizliğini emreden bir dindir. İslam dininin esâsı, BİR olan Allahü teâlâ ile Onun Peygamberi, bizim gibi bir insan ve Allahü teâlânın sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselâma inanmaktır. İslam dininde Muhammed “aleyhissalatü vesselâm”, (Mâ’sûm) kusursuz bir insandır. Allahü teâlâ Onu kendi emirlerini insanlara bildirmek için seçmiştir. İslam dini, bütün Peygamberleri kabul ve tasdik eder “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Bunların hepsini sever ve hürmet eder. Esasen eski din kitaplarında ve hakiki Tevrat ile İncilde bir son Peygamberin “aleyhissalatü vesselâm” geleceği yazılıdır. Muhammed aleyhisselâm en son Peygamberdir ve Ondan sonra bir daha Peygamber gelmeyecektir.

Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın Peygamberi olduğuna inanmak demek, Onun bildirdiği Kurân-ı Kerîmde yazılı olan emirlerin ve yasakların hepsinin, Allahü teâlânın emirleri ve yasakları olduğuna inanmak, hepsini kabul etmek, beğenmek demektir. Böyle inanan kimse, bunlardan bazılarına uymazsa, imanı bozulmaz. Müslümanlıktan çıkmaz. Fakat, bunlardan birine bile uymadığına üzülmez ve bu hâli ile övünürse, Peygambere inanmamış olur, imanı bozulur, kâfir olur. Uygunsuz hareketinden dolayı Allahü teâlâya karşı boynu bükük, kalbi üzüntülü olursa, imanının kuvvetli olduğu anlaşılır.

Aşağıda İslam dininin esaslarından bahsolunacaktır. İslamiyette türlü ayinler, dinde reformlar, türlü türlü yortular yoktur. İslam dini, insanların dürüst ve namuslu yaşamalarını ve hayattan da zevk almalarını emretmiştir. İbadet için emrettiği zamanlar kısadır. İbadette esas, kalbini tamamıyla Allahü teâlâya bağlamaktır. İbadet, bir adet olarak değil, Allahü teâlânın huzuruna çıkıp, Ona can ve gönülden şükretmek ve Ona yalvarmak için yapılmaktadır. Riya [gösteriş] olarak yapılan bir ibâdeti Allahü teâlâ kabul etmez. Kurân-ı Kerîmde de Maun sûresinde meâlen, “Ey Resûlüm, kıyamet gününü inkâr eden, yetimi sertlik ve sitemle def edip hakkını gasp eden, fakiri doyurmayan ve başkalarını da fakire iyilik yapmaya teşvik etmeyen o kimseyi gördün mü? Namazlarını gaflet ile kılanlara ve riya, gösteriş yapanlara ve zekatı [fakirin hakkını] vermeyenlere şiddetli azap vardır” buyurulmaktadır.

İslam dininin kitabı, “KURÂN-I KERİM”dir. Kurân-ı Kerîm, Muhammed aleyhisselâma, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş ve kendisi tarafından Ashâbına tebliğ olunmuştur. Kurân-ı Kerîm neşrolunurken büyük bir dikkat ile zaptedilmiş ve hiç bir kelimesi, hiç bir harfi değişmeden, bugüne kadar gelmiştir. Hiç bir semavi kitap, Kurân-ı Kerîm kadar beliğ değildir. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen, bugün de, o berraklığını, icaz, belâgat ve fesâhatını muhafaza etmektedir.

Dünyanın meşhur ediplerinden olan Goethe (1749-1832), Kurân-ı Kerîm hakkında (West-Östlicher Divan = Batı-Doğu Divanı) adlı eserinde şu sözü söylemiştir: “Kuranın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğumuz zaman, bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor. Fakat biraz sonra, bu kitap bizi kendisine çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda, büyük saygı ve hürmete götürüyor”.

Goethe’den başka birçok meşhur fikir adamları da, Kurân-ı Kerîme hayran olmuşlardır. Birkaçını daha tanıtalım:

Prof. Edouard Monté: “Allah’ın birliğini en temiz, en yüksek, en kutsal ve inandırıcı ve başka hiç bir din kitabının üstün gelemeyeceği bir dil ile anlatan kitap, Kurân-ı Kerîmdir” demektedir.

Kurân-ı Kerîmi Fransızcaya çeviren Dr. Maurice, “Kurân-ı Kerîm insanlığa hediye edilen din kitaplarının en güzelidir” demektedir.

Gaston Karr, “İslam dininin kaynağı olan Kuranda, cihan medeniyetinin dayandığı bütün temeller bulunmaktadır. O kadar ki bugün bizim medeniyetimizin Kurân-ı Kerîmin bildirdiği temel hükümler üzerine kurulduğunu kabul etmemiz lâzımdır” demektedir.

İslam dini, ruh ve beden temizliği esâsı üzerine kurulmuştur. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini İslamiyet kendinde toplamıştır.

İslam dinine girmiş olanlara, yani müslümanlara farz olan, muhakkak yapılması gereken 5 esas vazife vardır: Bunlardan birincisi tek Allaha ve Onun Peygamberi ve kulu olan Muhammed aleyhisselâma inanmak, ikincisi namaz kılmak, üçüncüsü Ramazan ayında oruç tutmak, dördüncüsü hacca gitmek, beşincisi zekat vermektir.

Namaz, günde 5 defa, vakitleri gelince, yapılan dini vazifedir. Namaza başlamadan evvel abdest almak, yani elini, yüzünü, kollarını yıkamak, başını meshetmek ve ayaklarını yıkamak lâzımdır. Abdesti bozan sebepler olmadıkça, bir defa abdest alarak birkaç kere namaz kılınabilir. Günde 5 defa bu vazifenin yapılması, dünya işleri için çalışmaya mâni olmaz. Esasen kısa süren namaz camie gitmeden her yerde yalnız kılınabildiği gibi, abdest tazelemek için ayakkabı çıkarmadan abdest almayı mümkün kılan, mest üzerine (mesh) usulü de vardır. Hatta, su bulunmayan yerlerde ve hastaların toprak ile (teyemmüm) ederek abdestli sayılmaları da mümkündür. Zaruri hallerde ve seyahatte mal ve can tehlikesi olunca, namazı kazaya bırakmak câiz olur. Fakat, bu namazları özür bitince, bir defada hemen kılmalı, yani kaza etmelidir.

Namaz, adaleyi ve sinirleri kuvvetlendiren hareketler topluluğu olduğu gibi, kalbi ve ahlakı temizlemektedir.

Oruç, senede bir ay, yani Ramazan ayında, yalnız gündüzleri orucu bozan şeylerden uzaklaşmak demektir. Orucun, dünyadaki faydalarından biri insanlara açlığın ve susuzluğun ne demek olduğunu öğretmektir. Tok, hiç bir zaman açın halinden anlamaz ve ona merhamet etmez. Oruç, bundan başka, nefse hakimiyeti talim eder. Oruç tutma zamanı, Arabî aya göre tayin edildiğinden, her sene evvelki seneye göre takriben on gün evvel başlar. Bu sebepten bâzen yaza, bâzen kışa isabet eder. Yaz orucuna dayanamayan hasta kimseler, orucu kışın kaza edebilecekleri gibi, oruç tutamayacak olan çok ihtiyar kimseler, oruç mukabilinde (Fidye), yani fakirlere sadaka vererek bu borçlarını edâ edebilirler. Bunu da veremeyenleri Allahü teâlâ mesul tutmaz.

İslam dininde, zor, işkence yoktur. Sıhhatini fedâ ederek, hastalanarak ibâdet etmeyi Allahü teâlâ hiçbir zaman istememiştir. Allahü teâlâ, çok kerim, gafur ve rahimdir. Tövbe edenleri affedici ve merhametlidir.

Zekat, kazancı yerinde ve ihtiyacından fazla malı (Nisâb) denilen miktarı, sınırı aşan müslümanın elindeki toplu servetin %2,5’ini, yani 40’ta 1’ini senede bir defa muhtaç olan müslümanlara vermesi demektir. Bu farz, varlıklı müslümanlar içindir. Kazancı ancak kendi geçimine kifâyet eden müslümanlar zekat vermez.

Hac ise, hiç bir borcu bulunmayan ve seyahatte iken ailesinin nafakasını onlara bırakabilen zengin müslümanların ömürlerinde bir kere Mekke şehrine gidip Kâbe’yi ziyaret ve Arafat meydanında Allahü teâlâya duâ etmeleri demektir. Hac, bu şartları haiz olan müslümanlara farzdır. Mekkeye gidip gelmekte hayat tehlikesi, hasta olmak korkusu veya hacca gitmek isteyenin bedenen dayanamayacağı müşkilat varsa, hacca gitmez. Yerine başkasını gönderir.

Bu ibâdetlerin teferruatını, şartlarını ve doğru olarak nasıl edâ edileceklerini öğrenmek için, dört mezhebin, ayrı ayrı (ilmihal) denilen kitapları vardır. Her müslümanın, kendine kolay gelen bir mezhebi seçerek, ibâdetlerini bu mezhebin kitaplarından okuyup öğrenmesi lâzımdır.

İslâmın ibâdet kısmı Allahü teâlâ ile kul arasında kalır. Bu ibâdette, ihmal veya kusuru olanları ancak Allahü teâlâ affeder veya cezalandırır. Cezalanacak olanlar, (Cehennem) denilen yerde, ateşte yakılarak azap olunacaklardır.

Cehennemde kimler sonsuz kalacak? Namaz kılmayanlar mı? Günah işleyenler mi? Hayır! Cehennemde, Allahü teâlânın düşmanları, sonsuz yanacaktır. Günah işleyenler, Allahü teâlânın düşmanı değildir. Kabahatli kullarıdır. Bunlar, yaramaz, suçlu çocuğa benzer. Yaramaz çocuğa, anası, babası düşman olur mu? Elbette olmaz. Yalnız onu biraz azarlar, fakat sevmekte devam ederler.

Müslümanlar, başlıca 6 şeye, yani Allahü teâlâya, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, kitaplara, meleklere, hayır ve şerrin Allahtan geldiğine ve ölümden sonra tekrar dirilme olacağına inanırlar. Bütün hak dinler de, bunlara inanmaktadır.
Yukarıda, ibâdetin Allahü teâlâ ve kul arasında kaldığını söyledik. Fakat başkasını aldatanlar, başkasının hakkını yiyenler, yalan söyleyenler, hilekarlık yapanlar, zulüm edenler, adaletsizlik yapanlar, riyakarlar, anasına babasına ve büyüğüne itaat etmeyenler, amirlerine, hükümete isyan edenler, kısaca Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeyen ve kendi nefsi için başkasının hakkını yiyen veya başkasını aldatanlar, hak sahipleri ile helalleşmedikçe affedilmeyeceklerdir. Yani, üzerinde kul veya hayvan hakkı bulunan kimseleri Allahü teâlâ affetmez ve bunlar ibâdet etseler bile Cehenneme girecekler, cezalarını göreceklerdir.

Kul haklarından birisi, boşadığı kadına mehr parasını hemen ödemektir. Ödemezse, dünyada cezası ve ahirette azâbı çok şiddetlidir. Kul haklarından en mühimi ve azâbı en çok olanı, akrabasına ve emri altında olanlara emr-i mâ’rûf yapmamaktır. Bunlara İslam bilgilerini öğretmeyi terketmektir. Onların ve bütün müslümanların dinlerini öğrenmelerine ve ibâdetlerini yapmalarına, işkence ederek veya aldatarak mâni olanın kâfir olduğu, İslam düşmanı olduğu anlaşılır. Dört mezhepten birinde olmayan müslümana (Bidat sâhibi) denir. Bidat sahiplerinin, sözleri ile yazıları ile Ehl-i sünnet îtikadını değiştirmeleri, dini, imanı bozmaları, müslümanlar için büyük tehlikedir.

Bu gibi kimseler, daha dünyada iken, pişman olarak, o kulun hakkını ödeyip, önce kendini ona affettirmeli, sonra Allahü teâlânın merhametine sığınmalı, bir daha böyle kötü harekette bulunmaktan çekinmeli, birçok iyilikler yaparak günahlarını affettirmeye çalışmalıdır. O zaman, Allahü teâlâ, onların kusurlarını bağışlayacaktır.

Beşeriyete hizmet düşüncesi ile çalışarak faydalı bilgiler ve eserler bırakmış olanlar, başka dinden olsalar bile ömrlerinin sonunda Allahü teâlânın hidayetine nail olmaları umulur. Eski müslümanlar, bu gibi insanlar için (gizli din tutar) derlerdi. Bu gibi hayır ve ihsan sahiplerinden küfrü belli olmayanların neye inanarak can verdiklerini biz bilmiyoruz. Yalnız, Allahü teâlânın kendilerine verdiği akıl silahını iyi kullanmışlarsa, hiçbir kimseye fenâlık etmeden, bütün insanların iyiliğini düşünerek, hizmet etmişlerse, bütün dinlerin esaslarını incelemişlerse, umulur ki hidayete ermişler, müslüman olmuşlardır.

Mesela asrımızın meşhur ediplerinden biri olan Bernard Shaw (1856-1950), yazılarından birinde, “Her asra hitab edecek kudrette olan biricik din, İslam dinidir. Ben, müslümanlığın, yarınki Avrupa’nın kabul edeceği din olduğuna inanıyorum” demiştir ki bu da onun kalben İslamiyeti kabul ettiğini göstermektedir.

Alman fikir adamı ve yazarı Emil Ludwig (1881-1948) bir eserinde şöyle yazmaktadır: “Mısır’ı ziyaret etmiştim. Bir akşam üstü Kızıldeniz’in kenarında yürüyordum. Birdenbire sessizlik içinde bir ezan sesi işittim. Bütün vücudum Allah korkusu ile ürperdi. Birdenbire içimden derhal suya atılıp müslümanlar gibi abdest almak, sonra onlar gibi secdeye kapanarak Allaha yalvarmak arzusu geldi”. Bu da, yazarın kalbinde geçici bile olsa, bir hidayet nurunun parladığını göstermez mi?

Kalbinde böyle bir hidayet nuru hissetmiş olan Lord Hadley, “İslamiyetin sade, fakat nur içinde parlayan büyüklüğünü gördükten sonra, insan karanlık dehlizden, gün ışığına kavuşan bir kimse gibi oluyor” demiş ve İslam dinini kabul etmiştir. Eğer îman etmeden ölenlerini Allahü teâlâ ahirette cezalandıracaksa da, insanlara yaptıkları iyilikleri sebebiyle cezalarını hafifletecektir. Kurân-ı Kerîmde Allahü teâlâ Zilzal sûresinin 7 ve 8. ayetlerinde meâlen, “Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun mükafatını görecek, kim zerre kadar kötülük yaparsa onun cezasını görecektir” buyurmaktadır. Müslüman, yaptığı iyiliklerin mükafatlarına, hem dünyada, hem de ahirette, kâfir ise, yalnız dünyada kavuşacaktır. Kötülüklerin en kötüsü, kâfir olmaktır. İnsanlara iyilik etmek düşüncesi ile çalışarak, beşeriyete faydalı keşifler veya işler yapmış, insanlara yardım için hayatını, sıhhatini tehlikeye koyarak, en müşkil şartlar altında çalışmış olan bir kimse, müslüman olmayıp, kâfir olarak ölürse, iyilikleri onu küfrün cezasından kurtaramaz. Fakat, Allahü teâlânın nezdinde her türlü fenâlığı ve hilekarlığı yapan, riya ile ibâdet eden münâfıkların cezası, muhakkak böyle kâfirlerin cezalarından daha çok olacaktır. Bunların müslüman görünmeleri, kendilerini, kalplerindeki küfrün karşılığı olan azaptan kurtarmayacaktır.

Osmanlı tarihinde, evvelce hristiyan iken İslam dinini kabul eden ve İslamiyete büyük hizmetleri dokunan pek çok kumandan, ilim ve fen adamı vardır.

Bursalı İsmail Hakkı efendi “rahime-hullahü teâlâ” 1725 yılında Bursa’da vefât etmiştir. 10 cilt Ruhu’l-beyan Kurân-ı Kerîm tefsiri, bütün dünyadaki İslam âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” yanında çok kıymetlidir. 6. cüzün tefsirini bitirdikten sonra diyor ki “Zamanın allamesi olan şeyhimin yanında, bazı hristiyan ve yahudilerin, herkese merdce, cömertce davrandıkları, iyilik ettikleri söylendikte, böyle olmak, ebedî saadet sahiplerinin alâmetidir. Böyle olanların imana ve tevhide kavuşmaları, sonlarının felah olması umulur, buyurdu”. Tefsir kitabının bu yazısı, yukarıdaki sözümüzün senetlerinden biridir.

Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği yeni dini yaymak için, Allahü teâlânın seçtiği yüce Peygamber, Muhammed “aleyhissalatü vesselâm”dır.

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin miladın 571 senesinde tevellüd etmesinden 43 sene sonra, tebliğ etmeye başladığı İslam dini [İslamiyet], yahudi ve hristiyan dinlerinin islah edilmiş, doğru olmayan kısımları çıkarılmış, tam ilâhî ve mantıki şekle sokulmuş ve akıl-ı selime sığmayan sonradan insanlar tarafından ilave edilmiş olan kısımları kaldırılmış, Allahü teâlânın gönderdiği hakiki dindir. Bu dinin ismi İslamiyetdir. Çünkü, bu kitabın başından beri bildirdiğimiz gibi, Âdem aleyhisselâm zamanından beri bilinen İslam dini, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselamdan sonra en son ve en kâmil şekli ile Muhammed aleyhisselâma bildirilmiştir. Âdem aleyhisselâmdan, en son Peygamber Muhammed aleyhisselâma kadar bütün Peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerin esâsı (Tevhid) dir. Yani, bir olan Allahü teâlâya inanmaktır. Hristiyanların kitaplarında yazılı olan, diğer Peygamberlerin hayatları ve tebliğ ettikleri dinler tetkik edilirse onların da, başlangıçta (Tevhid) dini olduğu görülür. Bu da, “Teslis, Îsâ aleyhisselâmın dinine sonradan yahudiler ve Romalılar tarafından karıştırılmıştır” sözümüzün ispatıdır.

İslam dininin kitabı (Kurân-ı Kerîm) dir. Kurân-ı Kerîm, hakiki Allah kelamıdır. Diğer dinlerin kitaplarının zamanla değişmelerine ve içerisine insan eliyle parçalar ilave edilmesine rağmen, Kurân-ı Kerîm, ilk indirildiği günden bugüne kadar, tertemiz kalmış, bir kelimesi bile değişmemiştir. İslam dininin getirdiği îman bilgileri, diğer Peygamberlerin dinlerinin bildirmiş oldukları imanın aynıdır. Yani (Tevhid)dir. Bir olan Allahü teâlâya imandır. Fakat, diğer dinlere sonradan hurafeler, mantık ve akıl-ı selime uymayan parçalar ilave edilerek, çoğu (Müşrik) oldular.

Bugün bütün dünya, İslam dininden takdir ile bahsetmektedir. Halbuki Kurun-ı vüstada [Orta çağda] hristiyan din adamları, ne olduğunu öğrenmeden, bir parçacık bile vakıf olmadan, İslam dinine (şeytanın kurduğu din) diye hücum etmişler, yukarıda zikir ettiğimiz gibi, en büyük hristiyan din adamı olan papalar, müslümanları imha etmek için, Ehl-i salib [haçlı] seferleri kurmuşlardı. Ancak, 18. asırdan sonra, tarihçiler yavaş yavaş İslam dinine nüfuz etmeye, Kurân-ı Kerîmi kendi dillerine tercüme etmeye başladılar.Bu tercümelerin bir kısmı, müteassıb hristiyanlar tarafından yapıldığı için, aslına uymamakta ise de, insaflı tarihçiler tarafından yapılmış doğru tercümeler de vardır. Bir yandan da, müslümanlar tarafından yapılmış Kurân-ı Kerîm tefsirleri de bulunmaktadır. Kurân-ı Kerîmin, doğru yapılmış tercüme ve tefsirlerini okuyan ve İslam dinini az çok anlayanlar, İslamiyete hayran olmuşlardır. Bunların arasında, Goethe, Carlyle, Lamartine, Tagore gibi bütün dünyada tanınmış, meşhur şahsiyetler vardır. Bunlar İslam dinine olan hayranlıklarını açıklamaktan çekinmediler.. Şimdi, size o kısımda bulunmayan ve 1850 tarihinden sonra Türkiye’ye gelmiş olan bazı devlet adamlarının İslam dini ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm hakkındaki yazılarından birkaçını bildireceğiz.

Hicri 1311-1316 [m. 1898] seneleri arasında İstanbul’da İngiltere sefareti 1. katibi olan Sir Charles Eliot 1900 senesinde basılan (Turkey in Europe = Avrupa’da Türkiye) adlı eserinin (Müslümanlık dini) kısmında şöyle demektedir: “Îsâ aleyhisselâmın mülkü, bu dünya değildi. Eğer hristiyanlık, belli bir hükümet veya teşekküle bağlı olsaydı, bu din arada kaynar giderdi. Müslümanlıkta ise, bunun tamamen aksi olduğu görülür. Muhammed aleyhisselâm, yalnız bir din adamı değil, aynı zamanda, çok büyük bir liderdi. Kendisini ziyarete gelenler, Ona karşı, Papa’ya ve Sezar’a duyulan saygıların birleşimi halinde bir saygı duyarlardı. Muhammed aleyhisselâm, dâima dikkatli bir devlet adamı olmuş, yaptığı fevkalede işlere ve bütün mucizelerine rağmen, kendisinin tevazu sâhibi bir insan olduğunu söylemiştir. Hususi hayatında hiç bir hatası yoktur.”

Kitabın başka bir yerinde ise, “Îsâ aleyhisselâmın yaşadığı zamandaki insanların hallerini, yaptıkları hataları, günahları düşünecek olursak, İncilde, bunların men edilmemiş olması hayret vericidir. İncil, yalnız bu günahların işlenmemesini tavsiye eder. Bunları işlemiş olanlara ne yapılacağından hiç bahsetmez. Halbuki Kurân-ı Kerîm, günahları, mesela puta tapmak veya doğan kız çocuklarını diri diri gömmek gibi işleri, Allah’ın nasıl cezalandıracağını açıkça bildirmiş, böylece Arabistan’da, o zamanlar hüküm süren batıl putperestliği ve adetleri tamamıyla ıslah ederek millete beha biçilmez bir iyilikte bulunmuştur” demektedir.

Sir Eliot devam ederek; “Müslümanlığın en güzel bir tarafı da, vatandaşları ve ecnebîleri birbirinden tefrik etmeyişidir. Müslümanlıkta Allah ile kul arasında bir vasıta yoktur. İslamiyet, hristiyanlıktaki papazlar gibi, vasıtaları ortadan kaldırmıştır.

İslamiyetin insana verdiği ehemmiyet çok büyüktür. Mesela, İslamiyete inananların en güzel numunelerinden olan Türk askeri, son derecede emir dinler. Şahsi teşebbüs [kendi başına, kimseden yardım görmeden iş görme] sâhibidir. Diğer milletlerde böyle bir asker hemen hemen yoktur. Türk askerinin disiplini, amirlerine itaat etmesi, cesareti, onun müslüman oluşundan ileri gelmektedir. Bu güzel huyları ona müslümanlık öğretmektedir. Müslümanlık aynı zamanda, zekat vermek sayesinde, insanlar arasında servet birliğini de kurmakta, birçok felaketlere sebep olan zengin fakir farkını kaldırmaya gayret etmektedir. Bu haşmetli din, herkesin anlayacağı kadar basittir. Muhammed aleyhisselâmın hayatı üzerinde insaflı ve etraflı tetkik yapmış olanlar, Ona karşı büyük bir muhabbet ve hürmet duyarlar” demektedir.

Şimdi başka birinin eserini tetkik edelim. Fransa’nın Touraine şehrinde doğmuş olan İtalyan asıllı Fransız devlet adamı Henri A. Ubicini, senelerce Türkiye’de kalmış olup 1851’de Paris’te yayınlanan (Lâ Turquie Actuelle = Bugünkü Türkiye) eserinde, İslam dini hakkında şöyle demektedir:

“İslam dini, insanlara şefkat ve idrâk emreder. Avrupa’nın (dinsiz) diye sinesinden attığı bahtsız insanlar, padişahın misafiri oldular ve müslüman Türk dünyasında, vatanlarında mahrum oldukları, hürriyet ve emniyet içinde yaşadılar. Bütün din mensubları, burada aynı adaleti ve şefkati gördüler. Türklere ve müslümanlara barbar diyen Avrupalı, onlardan misafirperverlik ve insanlık dersi aldı. 16. asırda yaşamış olan bir yazar, ‘Ne garibdir, ben İslam memleketlerini gezdim. Barbar dediğimiz müslümanların şehirlerinde ne kaba kuvvet, ne de cinayet gördüm. Herkesin hakkına saygı gösteriyorlar. Gariblere melce, yardımcı oluyorlar. Büyük küçük, hristiyan, yahudi veya müslüman, hatta imansız [müşrik] olsun, aynı adaleti ve merhameti buluyor’ demektedir. Ben de ona katılıyorum” demektedir.

Ubicini kitabının başka bir yerinde şunları yazmaktadır:

“İstanbul’da, müslümanların oturduğu “İstanbul” kısmında senede ancak 1-2 polis vakası meydana gelmektedir. Halbuki hristiyanların oturduğu “Pera” [Beyoğlu] kısmında, her gün yüzlerce hırsızlık, dolandırıcılık ve cinayet vakaları zuhûr etmekte, insanlar birbirini dolandırmakta, birbirini öldürmekte ve burası Avrupanın büyük şehirleri gibi, bir batakhane şekline girmektedir. İstanbul kısmında yüzbinlerce müslüman sulh ve sükûnet içinde namusu ile yaşarken, Pera’da bulunan tahminen 30.000 hristiyan, bütün dünyaya bir namussuzluk, iffetsizlik ve serserilik numunesi olmaktadır. Pera için İtalyanlar, (Pera, dei sulirati il nido = Pera, serseriler yatağı) adlı bir şarkı yapmışlar ve bu şarkı oradakilerin ağzından düşmez olmuştur.”

Burada bir de Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” hakkında bir dinsizin ne söylediğini de bildirmek istiyoruz. Yahudi asıllı bir komünist ve marksist olan, hiçbir dini tanımayan, bütün Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” saraya tutulmuş, gözlerine hayaller görünen, hasta kimseler olarak kabul eden Maxime Rodinson ismindeki kâfir, bundan kısa bir zaman evvel neşrettiği ve 25 dile çevrilmiş olan (Muhammed) ismindeki eserinde, Kurân-ı Kerîmden aldığı birçok ayetlerin mânâsını kendi düşüncesine göre değiştirdiği hâlde, Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” için, “Düşüncesi ve hareketleri ile dünyayı yerinden sarsmış olan bu Zât hakkında, aslında az şey biliyoruz. Ama, Muhammedin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” başka hiçbir kimsede rastlanmayan bir şahsiyet ışığı ile parıldadığını görmek mümkündür. Etrafında toplanmış olan insanları parlatan da, işte bu ışıktır. Bunu kabul etmek zorundayız. Ben de, kitabımda bu ışığı [nuru] görebildiğim kadar tesbite çalıştım” demek zorunda kalmıştır.

Görülüyor ki artık Avrupalı muharrirler de, İslam dininin mükemmeliyetini kabul etmekte, Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hakkında methiyeler söylemekte, Kurân-ı Kerîmi bir mükemmel kitap olarak tanımaktadırlar. Fakat, bu kitabın Allah tarafından gönderilmediğini, Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” tarafından yazıldığını, yani Ona gelen vahiyden değil, kendi karihasından [düşünme gücünden] geldiğini, fakat son derecede dürüst olan Muhammed aleyhisselâmın, bunların hakikaten Allahü teâlâdan geldiğine inandığını zannetmektedirler. Bu tarihçilerden bir kısmı, Muhammed aleyhisselâmın okuma yazma bildiğini, bazı hristiyan [veya yahudi] din adamlarından din bilgisi aldığını iddia etmektedirler. Yukarıda zikir ettiğimiz komünist Rodinson, Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” için, Kurân-ı Kerîmin açıkça bildirdiği ve müslümanların kullandığı (Ümmi) kelimesinin (okuma yazma öğrenmemiş) mânâsına değil, büsbütün başka bir manaya geldiğini ispata çalışmaktadır. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”in rahib (Bahira)dan ilim öğrendiğinden bahsetmektedir.

Bahira, bir hristiyan rahibidir. Bazı kaynaklar asıl adının Georgius veya Sergius olduğunu söylerler. Bahira [veya Behira] arami dilinde (seçkin) mânâsına gelmekte olup bu rahibin lakabı olsa gerektir.

Tavsiye Yazı: Peygamberimizin rahip Bahira ile görüşmesi

Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”in Bahira ile karşılaşması ilk ve son olarak, bu kısa görüşmeden ibarettir ki 12 yaşında bir çocuğun kısa bir zaman içinde, bütün dinler hakkında bilgi alması imkanı yoktur.

Hristiyan tarihçilerden bâzıları da, Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Nastura isminde bir rahibden ders aldığını iddia ederlerse de [kendilerinin de itiraf ettikleri gibi] bunun hakkında hiçbir delil yoktur ve bunun da, ancak kısa bir karşılaşmaktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Çok muazzam bir kitap olan Allah kelamı Kurân-ı Kerîmin bir insan tarafından yazıldığı nasıl iddia olunabilir? Kurân-ı Kerîm tetkik edilince, içinde ancak bugünlerde sırrını çözebildiğimiz, tabiat kanunlarının ve hayati tekamülün [mesela ilk hayatın sudan geldiği, insan yiyeceklerinin ancak semadan inen maddeler ile hâsıl olduğu v.b.] bildirildiği, bunun yanında, ancak bugün kurmaya çalıştığımız sosyal, ictimai nizâmın en mükemmel, en mantıki tarzda açıklandığı, (zekat) emri ile servet adaletinin temin edildiği, en yüksek ahlak kaidelerinin, en mükemmel ibâdet tarzının öğretildiğini görüyoruz. Bütün bunların, çok zeki de olsa, hiç kitap okumamış bir kimse tarafından bundan 1400 sene evvel bilinip kaleme alınması imkanı yoktur. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Kurân-ı Kerîmin âyetleri geldiği zaman, bunları Ashâbına açıklıyordu. Kurân-ı Kerîmin hepsinin tefsirini Ashâbına bildirdiğini İmâm-ı Süyuti haber vermektedir. Avrupalılar, bir de Onun Peygamberliğini kabul etseler, kendilerinin de müslüman olacakları ve saadete kavuşacakları muhakkaktır. Ümit ederiz ki bir gün gelecek, hak dinini seçerek, ebedî saadete kavuşacaklardır.

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler