İLM-İ FIKH

(Fıkh), lügatda birşeyi bilmek manâsınadır. Usûl-i fıkh âlimlerinin ıstılâhında, tafsîlî delîllerden çıkarılan ahkâm-ı şer’ıyyeyi fer’ıyyeyi bilmek manâsınadır. Fıkıh âlimlerine göre ise, fer’î meseleleri hıfz etmektir. Ehl-i hakîkate göre, ilim ile amel arasını birleştirmek, ilim ile amel etmektir.

Fıkıh ilminin mevzû’u; mükellefin işidir.

Fıkıh ilminin gâyesi; dünyâ ve âhıret se’âdetine kavuşmaktır. Fıkh ilmi, (Kitâb), (sünnet), (icmâ’) ve (kıyâs)dan çıkarılır.

Fıkıh ilminin fazîlet ve şerefinin diğer ilimlerden çok olduğunda, fıkıh âlimleri ittifâk etmişlerdir.

Şiir tercemesi:

Kıymetlendiği zamân âlim bir ilim ile,

Dahâ lâyıkdır kıymetlenmek fıkıh ilmi ile.

Nice güzel kokular var ki misk gibi değil,

Nice uçan kuşlar var ki doğan gibi değil.

Bakara sûresinin 269. âyet-i kerîmesinde meâlen, “… kime hikmet verilmişse muhakkak ona çok hayır verilmiştir” buyurulmuşdur. Bu âyet-i kerîmede geçen “hikmet” lafz-ı şerîfi, tefsîr âlimleri tarafından “ilm-i füru’”, ya’nî “ilm-i fıkh” diye tefsîr edilmiştir. Bu sebeble fıkıh ilminin Allahü teâlâ tarafından medh olunduğu âlimler tarafından beyân edilmiştir.

Şiir tercemesi:

İlimlerin en hayrlısı fıkıh ilmidir,

Zâten bütün ilimlere o vesîledir.

Muhakkak ki vera’ sâhibi bir fakîh,

Bin zâhidden üstün, hem fazîletlidir.

Ma’lûm olduğu üzere, ilimlerin öğrenilmesi yâ farz-ı ayn, yâ farz-ı kifâye, yâ mendûb, yâ harâm, yâ mekrûh, yâhud mübâhdır.

(Farz-ı ayn) olan ilimler, islâmiyyetde farz olan husûslardan, insa- nın din ve amel bakımından muhtâc olduğu ilimlerdir. İnsanın dînen muhtâc olduğu ilimler, “İ’tikâdî” meselelerdir. Amel bakımından muhtâc olduğu ilimler, abdest, gusl, namâz, oruc, zekât, hac, bey’ ve şirâ ve diğer zarûrî ilimlerdir.

(Farz-ı kifâye) olan ilimler, dünyâ işlerinin yürütülmesi, muntazam olması için lâzım olan ilimlerdir. Bu ilimlerin öğrenilmesi farz-ı kifâyedir. Bu ilimler; tıb ilmi, hesâb ilmi, nahv ilmi, lügat ilmi, kelâm ilmi, kırâat ilmi, hadîs isnâdları ilmi, ilm-i kısmet, ilm-i vesâya, ilm-i mîrâs, kitâbet, meânî, bedi’, beyân ve usûl ilimleri, nâsıh ve mensûh ilmi, ilm-i âsâr ve ahbâr, ilm-i usûl-i sınâ’at ve felâhât ve diğer benzeri ilimlerdir. Farz-ı ayn, farz-ı kifâyeden efdâldir. Çünki farz-ı ayn herkese farz olması bakımından dahâ mühîm ve nefse dahâ ağırdır. Farz-ı kifâye böyle değildir. Çünki farz-ı kifâye umûmen farzdır. Umûmî olan emrler dahâ hafîf, husûsî olan emir ise dahâ ağırdır. Bir kavle göre farz-ı kifâye dahâ üstündür. Çünki farz-ı kifâyenin yapılması bütün ümmetden meşakkati ve zorluğu giderir. Farz-ı kifâyenin terki ile bir beldenin bütün sâkinleri günâhkâr olur. Bu durum farz-ı kifâyenin mühim olduğunda şüphe bulunmadığına dalâlet ederse de, güvenilir olan kavlin farz-ı aynın üstün olduğudur.

(Mendûb), lügatda beğenilen ve güzel görülen manâlarınadır. Fıkh âlimlerine göre, terki câiz olmakla berâber, şâri’ katında yapılması terkinden dahâ iyi olan şeydir. İlimde mendûb olan, fıkıhta ve kalb ilminde tebahhur etmektir. Tebahhurun manâsı, fıkıh ilminde derinleşmek ve bu ilmin zor meselelerine vâkıf olmaktır. Diğer şer’î ilimlerde tebahhur etmek de böyledir. Kalb ilmi ahlâk ilmi demektir. Ahlâk ilmi, güzel ahlâkın çeşidlerini ve bunların nasıl elde edileceğini, kötü ahlâkın çeşitlerini ve bunlardan nasıl sakınılacağını bildiren ilimdir.

(Harâm) olan ilimler, ilm-i felsefe, şa’beze [hokkabazlık], ilm-i tencîm, ilm-i reml, ulûm-i tabî’iyye, ilm-i sihr, ilm-i kehânetdir.

(Felsefe), yunanca bir kelime olup, arabîsi, “el-Hikem-ül-mümevvehe”dır. “Müzeyyenet-üz-zâhir fâsidet-ül-bâtın”, [yanî dışı süslü, içi bozuk] demektir. Bunun misâli, felsefecilerin âlemin kadîm olduğunu, başlangıcı olmadığını söylemeleri ve diğer küfrü gerektiren, îmânı gideren ve harâm olan şeyler gibi. (İhyâ-ül-ulûm) kitâbında şöyle bildirilmektedir: Felsefe aslında ilim olmayıp, 4 kısımdan ibâretdir.

Birinci kısmı hendese ve hesâbdır. Bu ilimler mübah olup, kimse bunlardan men olunmaz. Ancak hesâb ve hendese ilimlerinden felsefenin kötülenen ilimlerine kaymasından korkulan kimseye yasaklanır. İkinci kısmı, mantık ilmidir. Bu ilim, delîl ve şartları ile ta’rîf ve şartlarından bahseder. Bunlar ilm-i kelâma dâhildir. Üçüncü kısmı, ilâhiyyâtdır. Bu ilim, Allahü teâlânın zâtından ve sıfatlarından bahseder. İlâhiyyât bahsinde felsefecilerin yollarının, görüşlerinin bazısı küfr, bazısı bid’atdir. Felsefenin dördüncü kısmı ise, tabî’iyyâtdır. Bunların bazısı şer’i şerîfe muhâliftir. Bazısı cisimlerden, özelliklerinden, cisimlerin uğradığı değişikliklerden bahseder. Bu durum tabîblerin insana bakışı gibidir. Çünki tabîbin, insan bedenine hastalık ve sıhhat yönünden baktığı gibi, felsefeciler de bütün cisimlere uğradığı değişiklikler ve hareketleri yönünden bakar. Fakat tıb ilmi, tabî’iyyât ilminden üstündür. Çünki tabî’iyyâtda tıb ilmine ihtiyâc gâyet açık olup, felsefecilerin ilimlerine ihtiyâc yoktur.

(İlm-i tencîm), “gökteki yıldızların şekillerine ve durumlarına bakarak, yeryüzündeki hâdiseler hakkında bilgi elde etmeyi sağlayan ilimdir” diye ta’rîf edilmiştir. Havâdis-i süfliyeden murâd, havâdis-i dünyâ demektir. Fıkıh âlimleri tarafından beyân edildiğine göre, ilm-i nücûmun kendisi ilim olarak güzel olup, kötülenmemiştir. Çünki bu ilim iki kısımdır. Biri (hisâbî), diğeri (istidlâlî)dir. Hisâbî olan ilm-i nücûm hak olup, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Rahmân sûresinin 5. âyet-i kerîmesinde meâlen: (Güneş ve ayın hareketleri bir hesâba göredir) buyurmaktadır. İstidlâlî olan ilm-i nücûm, yıldızların ve feleklerin hareketleri ile, Allahü teâlânın kazâ ve kader olarak yaratacağı şeyleri anlamaya çalışmak olup, bu da câizdir. Bu anlamaya çalışma tabîbin nabza bakarak sıhhati ve hastalığı anlaması gibidir. Müneccim eğer, kazâ ve kadere inanmayıp, bizzat kendisi gaybı anladığını iddia ederse, kâfir olur, îmânı gider. Âlimlere göre, ilm-i nücûmun, nemâz vaktlerini bilecek ve kıble ta’yînini yapacak kadarını öğrenmenin mahzûru olmayıp, câizdir. Bundan fazlasını öğrenmenin harâm olduğunu bildirmişlerdir. Bu câiz ve harâm olma durumunun ilm-i nücûmun hisâbî kısmına değil, isditlâlî kısmına âid olduğunu söylemişlerdir.

(İlm-i reml), “noktalardan ve çizgilerden meydâna gelerek bir bütün oluşturan ve işlerin netîcelerini gösteren çeşitli şekilleri bilmektir” diye ta’rîf edilmiştir. Bu ilim, kat’î olarak harâmdır. (Fetavâ-i ibni Hacer) kitâbında, reml ilmini öğrenmenin ve öğretmenin şiddetle harâm olduğu beyân edilmiştir.

(İlm-i tabî’î), “değişiklik kabûl edip etmemeleri bakımından, duyu organlarıyla hissedilen cisimlerin hâllerinden bahseden ilimdir,” diye ta’rîf edilmişdir. (Fetavâ-i ibni Hacer)de beyân edildiğine göre, ilm-i tabî’îden, felsefecilerin usûlleriyle elde edilen (dîne uymayan) meseleler öğrenmek harâmdır. Çünki o bilgiler âlemin kadîm olduğuna, başlangıcı olmadığına ve diğer bozuk inançlara götürür. İlm-i tabî’înin harâmlığı ilm-i nücûmun harâmlığı gibidir. Her ikisinde de harâmlığın sebebi, bozuk i’tikâda düşürmesidir.

(İlm-i sihr), “tabî’at kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kanûnları dışında, gizli sebepler kullanarak, garîb şeyleri yapma melekesini elde etmeyi sağlayan ilimdir,” diye ta’rîf edilmiştir. Bu ilmi öğrenmek ve öğretmek harâmdır.

(İlm-i kehânet), “gelecekte olacak şeylerden haber vermek ve gaybı, gizli şeyleri bilirim iddiâsında bulunmaktır,” diye ta’rîf edilmiştir. Bu ilim harâmdır.

(İlm-i hıref ve mûsıkî), bu ilimler de öğrenilmesi harâm olan ilimlerdendir. “İlm-i hıref”, “İlm-i kâf” olup, onun da kimyâya işâret olduğu muhtemeldir. Bunda ise malı zâyi’ etmek ve faydasız şeylerle meşgûl olmak bulunduğundan, harâmlığında şüphe yoktur. “İlm-i hıref”den maksadın, ilm-i tılsımât ve benzeri diğer ilimlere işâret olması ihtimâlî bulunduğu âlimler tarafından bildirilmiştir.

(Mekrûh olan ilim), şer’an harâm ve mekrûh olan sözlerin bulunduğu şiirler ve hicivdir.

(Mübah olan ilim), şer’an men’ edilmeyen sözler ile yazılan şi’rlerdir.

Fıkh-ı şerîf, hadîs-i şerîfin semeresi ve netîcesidir. Fakîh olan zâtın ecri ve mükâfâtı, muhaddisinkinden dahâ az değildir.

Fıkh ilmini, Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ekmiş, hazret-i Alkama sulamış, İbrâhîm Nehâî hazretleri hasad etmiş, Hammâd bin Müslim el-Kûfî hazretleri harman yapmış, ayıklayıp, geniş olarak açıklamış, İmâm-ül-ümmet ve sirâc-ül-millet Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit hazretleri öğütmüş, yanî kısımlara, kollara ayırmış, usûller ve metodlar koymuş ve İmâm-ı a’zam hazretlerinin talebesi, Ebû Yûsüf Ya’kûb bin İbrâhîm kâdıl kudât hazretleri de, İmâm-ı a’zam hazretlerinin ortaya koyduğu usûl ve kâideleri genişletmiş, İmâm-ı Muhammed bin Hasen Şeybânî hazretleri de fıkıh ilmini ekmek hâline getirmiş ve diğer insanlar da, bu büyük âlimlerin çalışarak, ictihâdları ile bildirdikleri ahkâm-ı şer’iyyeyi hâzır bularak, ondan faydalanmışlardır.

Şiir tercemesi:

Abdüllah ibni Mes’ûd, fıkhı ekti,

Alkama hasat, İbrâhîm harmân etti.

Nu’mân öğüttü, Ya’kûb hamur yaptı,

Muhammed (Şeybânî) ekmek edip, insanlar yidi.

Büyük âlimler, selef âlimlerinin ahkâm-ı şer’iyyeyi, edille-i erbe’adan istinbât ve istihracta [çıkarmakta] büyük gayret gösterdiklerini, fakat zarûrî sebeblerle aralarında çok ihtilâfın meydâna geldiğini beyân buyurmuşlardır. Zîrâ edille-i şer’iyyenin ekseriyyeti (Kur’ân-ı kerîm) ve (Hadîs-i şerîfler) olup, bunlar da arabî lisan üzere nâzil ve vârid olmuştur. Arabî lafızların ise çok ve geniş manâlar taşımalarından ve husûsiyle ahkâm-ı şer’iyyeye dâir pekçok manâları ifâde etmelerinden dolayı, müctehîd-i kirâmın arasında ihtilâf meydâna geldiği ma’lûmdur. Bu durum müctehîdler arasında ictihâd farklılığına sebeb olmuştur. Bundan başka sünnetin ve hadîs-i şerîflerin Peygamberimizden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” değişik yollarla gelmesi, hadîs-i şerîflerin çoğundaki hükümlerin zâhiren birbirine zıt gibi görünmesi, bunlar arasında tercîhin gerekmesi ve bu tercîh sebebleri de âlimler arasında farklı olmuşdur. Yine Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde olduğu gibi, edille-i şer’ıyyenin diğerlerinde de ihtilâf bulunduğundan, müctehid imâmların re’yleri, ictihâdları muhtelîf olmuşdur. Zamânla ortaya çıkan yeni hâdiselerin hükümlerinin (Kitâb) ve (Sünnet)de açıkca bulunmaması, böyle hakkında nâs bulunmayan meselelerin hükümlerini, bunlara benzeyen ve hakkında nâs bulunan meselelerin hükümlerine benzeterek hükme bağlamak da ictihâd farklılığına sebeb olmuştur.

İşte bahsedilen bu husûslar, müctehid âlimlerin ictihâdlarının birbirinden farklı olmasına sebep olmuştur. Eshâb-ı kirâmın tamâmı müctehid idi. Ahkâm-ı dîniyye hâmil-i Kur’ân olan, nâsih ve mensûhu, muhkem ve müteşâbihi ve Kur’ân-ı kerîm ile alâkalı diğer ilimleri bilen Eshâb-ı kirâmdan alındı. Bu büyük Sahâbîler de Kur’ân-ı kerîme âit bilgileri ve ahkâm-ı rabbâniyyeyi, yâ bizzat Peygamberimizden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yâhud Ondan işiten Eshâb-ı kirâmın diğer büyüklerinden almışlardır. Eshâb-ı kirâmdan böyle olanlara kurrâ adı verilmiştir. Bunlar Kur’ân-ı kerîmin kırâati husûsunda mütehassıs olmuşlardır. Zîrâ arablar aslen okuma ve yazma bilmeyen bir kavim idi. Okuma yazma bilenleri çok az idi. Bu sebeble Eshâb-ı kirâmın büyüklerine kurrâ denilmiş ve asr-ı se’âdetde bu isim ile meşhûr olmuşlardır. Eshâb-ı kirâm arasında okuma ve yazma yayılıp, hüküm çıkarma gücü ve melekesi kazanılarak fıkh-ı şerîf ilim hâlini alınca, fıkıh hükümlerini bilen büyük zâtlara kurrâ ismi yerine fukahâ ve ulemâ denildi. [Eshâb-ı kirâmın hepsi müctehid idi. Kendi ictihâdlarına göre hareket ederler idi. Eshâb-ı kirâmın en alt mertebede olanı bile, tâbi’înin en üstünü olan, Veysel Karânî’den dahâ üstün idi. Dört mezheb imâmı, Eshâb-ı kirâmdan öğrendiklerini kitâplarına yazmışlardır. Eshâb-ı kirâmın ictihâdları kitâblara geçmediğinden, dört mezheb imâmının topladıkları ve kitâplara geçtikleri ahkâma uymak lâzımdır.]

Fıkıh âlimlerine göre fıkıh ilmi iki yola ayrılır. Birinci yol, ehl-i re’y ve ehl-i kıyâs olan âlimlerin yoludur. Bunlar Irâk âlimleridir. İkinci yol, hadîs ehli olan âlimlerin yoludur. Bunlar Hicâz âlimleridir. Irâk âlimlerine göre isnâdın sıhhati için pekçok şartlar gerektiğinden, onlarda hadîs rivâyeti azdır. Ahkâm-ı şer’ıyyeyi ekseriyâ kıyâs yoluyla çıkarmışlar ve bu işte mâhir olmuşlardır. Bu sebeble onlara (ehl-i re’y) denmiştir. Ehl-i re’y ve ehl-i kıyâsın reîsi İmâm-ı a’zâm Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit el-Kûfî hazretleridir. Hicâz ehlinin imâmı, Mâlik bin Enes hazretleri ve ondan sonra Muhammed bin İdrîs Şâfi’î hazretleridir. Bundan sonra kıyâs yoluyla hüküm çıkarmayı ulemâdan bir topluluk red ve inkâr edip, onunla amel etmeyi ve huccet saymayı kabûl etmemişlerdir. Bunlar (zâhiriyye mezhebi) mensûbları olup, din bilgilerinin kaynağı olarak sâdece âyet-i kerîmeleri, hadîs-i şerîfleri ve icmâ’ı kabûl etmişlerdir. Kıyâs-ı celîyi ve açık olan illeti ise, nâssa dâhil edip, “illeti bildirmek, hükmü bildirmektir” demişlerdir. Zâhiriyye mezhebinin imâmı Dâvüd bin Alî ve oğlu ve onların talebeleridir. Hanefî mezhebi, Şâfi’î mezhebi ve Dâvüd-i Zâhirî’nin mezhebi, fıkıh imâmları arasında cumhûrun mezhebi olarak meşhûr olup, ehl-i islâmın umûmu bu üç mezhebin âlimlerini taklîd etmişlerdir. Fakat, Ehl-i beytin izinde olduğunu söyliyen şî’a, usûl ve fürû’ ahkâmında kendilerine mahsûs yeni bir mezheb kurmuşlar ve o mezhebe göre amel etmişlerdir. Bu mezheblerini, bazı Sahâbîleri kötülemek, kendi imâmlarını ma’sûm ve sözlerini doğru bilmek üzere kurmuşlardır. Bunların hepsi asılsız şeylerdir. Şî’a gibi hâricîler de ortaya çıkıp, cumhûra muhâlefet etmişlerdir. Ancak ehl-i islâmın çoğu, onların bu bozuk yollarına i’tibâr etmeyip, red ve inkâr etmişlerdir. Bu sebeble onların bozuk yollarından hiç bir şey kalmayıp, sözleri de nakl ve rivâyet olunmamıştır. Şöyle ki, şî’a ve hâriciyye mezheblerinin izleri, i’tikâd ve amele dâir kitâpları sâdece kendi beldelerinde mevcûddur. Zâhiriyye mezhebi de, imâmlarının kalmaması ve cumhûru ehl-i islâmın onları red ve inkârı sebebiyle gayb olup, görüşleri eski kitâblarda kalmışdır. Bir takım kimseler zâhiriyye mezhebini öğrenmek maksadıyla onların kitâblarını okuyarak o mezhebe tâbi’ olmaya çalışmışlardır. Ancak cumhûru ehl-i islâmın tâbi’ olduğu dört mezhebe muhâlefetten başka bir şey elde edememişler, ilmi, kitâptan öğrenmeye tahsîs ve âlimlerden almayı terk etmeleri sebebiyle ehl-i bid’atden sayılmışlardır. Endülüs âlimlerinden İbni Hazm, hadîs ezberlemekle meşhûr iken, zâhiriyye mezhebine girdi. Bu mezhebin kitâplarını okuyarak, ona tam bağlandı ve zâhiriyye mezhebine göre ictihâdda bulunduğunu iddi’a etdi. Zâhiriyye mezhebinin imâmı Dâvüd-ı Zâhirî’ye bazı meselelerde muhâlefet etti. Dört mezheb âlimlerinden bir çoğuna hücûm ettiğinden, insanlar ona buğz edip, mezhebini red ettiler. Kitâblarını zararlı görerek terk ettiler. Hattâ İbni Hazm’ın yazdığı kitâplarının satılmasına mâni’ oldular ve bazen da yırttılar ve yakdılar. Böylece islâm beldelerinden Irâk’da ehl-i re’yin mezheblerine, Hicâz’da ehl-i hadîsin mezheblerine [yanî hanefî, mâlikî, şâfi’î, hanbelî mezheblerine] uyuldu.

Irâk ehlinin mezhebinin [yanî ehl-i re’yin] reîsi, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit el-Kûfî hazretleridir. Onun fıkıh ilmindeki yüksek derecesine hiçbir âlim ulaşamamıştır. İctihâdda en önde olduğuna talebeleri ve bilhâssa İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Şâfi’î hazretleri şehâdet etmişlerdir.

Hicâz ehlinin tâbi’ olduğu [yanî ehl-i hadîsin] mezhebinin imâmı, İmâm-ı Mâlik bin Enes el-Esbahî hazretleridir. Hicâzda ictihâd makâmına yükselip, din ilimlerini ihyâ eden muallim olmuştur. İmâm-ı Mâlik hazretleri, şer’î hükümleri istinbâtda [çıkarmakta] bütün müctehid imâmlarca mu’teber olan şer’î delîllerin yanında, ayrıca Medîne-i münevverenin o zamânki halkının amelini de sened olarak almıştır. Çünki Medîne-i münevvere Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hicret ettiği ve yaşadığı bir yerdir. Ayrıca hülefâ-i râşidîn ve Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” büyükleri de orada yaşamışlardır. Bu sebeple Medîne-i münevvere halkı dînî meselelerde ittifâk ettikleri veyâ terk ettikleri şeylerde, hep kendilerinden öncekilere tâbi’ olmuşlardır. Böylece onların dîne dâir bütün işleri Peygamber efendimizi, Onun mubârek hâllerini ve işlerini gören Eshâb-ı kirâma dayanmaktadır. İşte İmâm-ı Mâlik hazretleri, bütün bunları dikkate alarak, Medîne-i münevverenin o zemânki halkının amelini sened olarak kabûl etmiştir. Ancak âlimlerin çoğu onun bu delîlini icmâ’ mes’elelerinden sayarak kabûl etmemişler, icmâ’ın bütün ümmete şâmil olduğunu ve ümmetin onunla amel ettiğini, Medîne halkına mahsûs olmadığını söyleyerek i’tirâz etmişlerdir. Ma’lûm olduğu üzere, icmâ’i şer’î, aynı asrda yaşayan müctehidlerin dînî bir meselenin hükmünde birleşmeleri olup, hüküm çıkarmakda delîl olduğunda ittifâk edilmişdir. İmâm-ı Mâlik hazretlerinin Medîne halkının amellerine i’tibâr etmesi, ictihâd ile hâsıl olan icmâ’ olduğundan değil, bilâkis asr-ı se’âdete kadar, sonra gelenlerin öncekilerden görerek alıp, onların amellerine uymaları sebebiyledir. Ancak bu mesele ile şer’î icmâ’ arasında mutlak ittifâk bakımından benzerlik ve uygunluk vardır. Bu bahs, icmâ’ bâbında zikr edilmeye, diğer bâblarda zikredilmekden dahâ lâyık ve uygun olduğundan, Mâlikî mezhebinin usûl-i fıkh kitâblarında icmâ’ bâbında zikredilmiştir. Fakat icmâ’ ehlinin ittifâkları edille-i şer’ıyyeye bakarak ictihâd ile meydâna geldiği hâlde, Medîne halkının bir işi yapmakda ve yapmamaktaki ittifâkları ise sonra gelenlerin öncekilere, görerek uymaları ile meydâna gelmiştir. Âlimler bu bahsin icmâ’ bâbında zikredilmeyip, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin işleri ve takrîrleri bâbında, yâhud çeşitli delîlleri ihtivâ eden bâblarda zikredilmesinin dahâ uygun olduğunu bildirmişlerdir.

Ma’lûm olduğu üzere, İmâm-ı Mâlik bin Enes “rahmetullahi aleyh” hazretlerinden sonra, Muhammed bin İdrîs eş-Şâfi’î hazretleri Irâk’a gitti. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin talebeleri ile görüşüp, onlardan ilim aldı. Ehl-i Hicâz yolu ile ehl-i Irâk yolu arasını birleştirdi. Böylece yeni bir mezheb kurup, birçok meselede İmâm-ı Mâlik hazretlerinden farklı ictihâdlarda bulundu.

İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Şâfi’î hazretlerinden sonra, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel “rahimehullah” hazretleri yetişmişdir. Ahmed bin Hanbel, hadîs âlimlerinin büyüklerinden olup, talebeleri hadîs ilminde en yüksek dereceye ulaşmışlar ve İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin talebelerinden de ilim alarak yükselmişler ve onlar da Hanbelî mezhebini kurmuşlardır. Böylece, islâm memleketlerinde yalnız bu dört mezhebe uyulmuş, diğer mezhebler terk olunmuşdur. Zîrâ, dînî ilimlerde pekçok ıstılâhın bulunması ve ictihâd mertebesine ulaşmaya mâni olan sebeplerin zuhûr etmesi, re’yi sağlam olmayanlara uyma korkusu sebebiyle islâm âlimleri, müslümânların dört mezhepten başkasına uymalarını men etmişlerdir. Böylece [ehl-i sünnetin] fıkıh mezhebleri dört mezhebden ibâret olup, her mukallid, tâbi’ olduğu imâmın mezhebine göre amel eder. Bu husûsta yapılacak birşey kalmamıştır. Bu sebeble ictihâd kapısı kapalıdır.

Âlimler, dört mezheb arasında da İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit hazretlerinin mezhebinin en doğru ve en iyi olduğunu bildirmişlerdir.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri, fıkıh ilminde meselelere derin vukûfiyyeti, re’yinin kuvvetliliği, yüksek zekâsı, Kitâb ve sünnete dâir geniş ilmi, isâbetli görüşleri ve diğer üstün hasletleri sebebiyle, müctehid imâmlar arasında müstesnâ bir zât idi. Dört mezhebden birine tâbi’ olan mukallid bir kimse, seçdiği mezhebin doğru olduğunu, hatâ ihtimâlinin de bulunduğunu, diğer mezheblerin hatâlı olup, doğru olma ihtimâlinin de bulunduğunu kabûl etmelidir. Bu durum zannî şeylerde olup, i’tikâdî konularda olmaz. İ’tikâdî meselelerde kesin bilmek lâzımdır. Çünki i’tikâdî meselelere âid delîller kat’î olan aklî delîllerdir. İ’tikâdda kendi mezhebinin hak olduğuna, muhâlif mezheblerin ise yanlış olduğuna kat’î olarak inanılır.

Dört mezheb imâmlarının ilki ve en üstünü, İmâm-ül-müslimîn, tâbi’înin büyüğü, ümmetin ışığı, müctehid âlimlerin iftihârı, Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretleridir. Yüksek hâlleri ve fazîletleri sayılamayacak kadar çokdur. Burada teberrüken âlimlerin naklettiklerinden bir kısmı yazılacaktır.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin, zamân, üstünlük, ilim ve ma’rifet bakımından diğer imâmlardan önde olduğu husûsunda âlimler ittifâk etmişlerdir. Bir rivâyete göre hicrî 80 [m. 699], bir rivâyete göre ise 61 [m. 680] senesinde doğdu. İmâm-ı Mâlik hazretleri hicrî 95 [m. 713] de doğdu. Bu durumda İmâm-ı Mâlik hazretleri, İmâm-ı a’zam hazretlerin- den sonra doğmuşdur. Yine İmâm-ı fiâfi’î hazretleri de meşhûr rivâyete göre, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin vefât ettiği gün doğdu. O da İmâm-ı a’zam hazretlerinden sonradır.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin şeref bakımından da diğer imâmlardan önde olduğu, hakkında rivâyet edilen hadîs-i şerîf ile sâbittir. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hadîs-i şerîfinde Ebû Hanîfe hazretlerini dünyâya gelmeden önce “Sirâc-ül-ümme [ümmetin ışığı]”, “Muhyi’ş-şer’i [dîni ihyâ eden]” ve “Es-sâbık [önde olan]” vasflarıyla vasf buyurmuşdur. Bu şeref, İmâm-ı a’zam hazretlerinin diğer imâmlar üzerine tercîh edildiğine ve onlardan üstün olduğuna kat’î bir delîl olduğu, âlimler tarafından beyân buyurulmuştur. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının 440. ve 441. sahîfelerindeki hadîs-i şerîflere bakınız!]

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin sâhib oldukları şerefin biri- si de, müctehid imâmlar arasında ondan başka tâbi’înden bir zât bulunmamasıdır.

İbni Salâh hazretlerinin bildirdiğine göre, İmâm-ı Mâlik hazretleri tebe-i tâbi’îndendir.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, diğer müctehid imâmlar tarafından da dâimâ medh-i senâ ile yâd edilmiştir.

İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretleri, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden dahâ fakîh, dahâ âlim bir kimse bilmediğini, fıkıhta derinleşmek isteyen kimsenin onun ve talebelerinin yoluna tâbi’ olması lâzım geldiğini ve bir rivâyete göre diğer insanların kıyâs ve istihsânda onun ıyâli hükmünde olduğunu bildirerek, medh-i senâ eylemişdir. Bunu büyük âlimlerden Hârûn bin Sa’îd rivâyet etmişdir.

İmâm-ı Mâlik hazretlerinin de, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerini bu şekilde medh ettiğini, İmâm-ı Vâkıdî hazretleri bildirmiştir. İmâm-ı Mâlik hazretlerinin, meselelerin çoğunda, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin kavlini tercîh ettiği de, büyük âlimlerden İshak bin Muhammed hazretleri tarafından zikr ve beyân buyurulmuşdur.

Yine İmâm-ı Şâfi’î hazretleri, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini şöyle medh etmişdir: “İlm-i megâzîde İmâm-ı Muhammed bin İshak hazretleri, ilm-i fıkhda İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri, nahv ilminde İmâm-ı Kisâî hazretleri, tefsîr ilminde Muhammed bin Mukâtil hazretleri, şiir ilminde Züheyr en önde ve kendilerine uyulacak kimselerdir. Bu ilimlerde derinleşmek isteyen kimsenin bu zâtlara uymaları lâzımdır. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin kıymetli kitâblarını okumayan kimse fıkh ilminde derinleşemez.”

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin 60.000 şer’î mesele ortaya koymuş olduğu nakledildiği gibi, 500.000 mesele ictihâd buyurduğu da İmâm-ı Ebû Bekr bin Atîk hazretleri tarafından rivâyet olunmuştur. Hatîb-i Harezmî hazretleri de İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin 300.000 meselenin ictihâdına muvaffak olduğunu, bu kadar meseleden 38.000 meselenin ibâdete, diğer kısmının mu’âmelâta âid olduğunu ve bu meseleleri ortaya koyup ve ictihâdlarıyla insanların dalâletten ve müşkilâtdan kurtardığını bildirmiştir.

Hülâsâ, Sultân-ül-eimme vel-müctehidîn ârif-i esrâr-il-muhakkıkîn halîlür-rahmân Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yüksek hâllerinin ve fazîletlerinin haddi ve nihâyeti yokdur. Abdüllah ibni Mubârek hazretlerinin, İmâm-ı a’zam hazretlerini medh için yazdığı belîg şiiri teberrüken buraya yazıldı.

Arabî şiir tercemesi:

Süsledi halkı ve memleketleri,
İmâm Ebû Hanîfe hazretleri.
Ahkâm, âsâr ve fıkıhda sözleri,
Hoşdur tıbkı Zebûr sahîfeleri.

Ne şarkda ne garbda ne de Kûfede,
Bütün dünyâda bulunmaz benzeri.
Allah korkusundan namâz, orucla,
Geçerdi hep gündüz ve geceleri.

Bütün uzuvları iffetli idi,
Dili hiç olmazdı iftirâ yeri.
Harâmlardan, mekrûhlardan uzakdı,
Allah rızâsıydı vazîfeleri.

Yükseklikde onun gibisi var mı?
O halkın imâmı, gerçek rehberi.
Aklsızdır ona kusur söyleyen,
Haksızdır, za’îfdir delîlleri.

Ezâ etmek bir fakîhe câiz mi?
Var iken her yerde şeref izleri.
İmâm Şâfi’înin sahîh nakl ile,
Meşhûrdur herkesce sözleri.

İnsanlar fıkhda çoluk çocuğu,
Gibidir. Bu söz bağlar bizleri.
Hakkın cezâsına havâle etdik,
Onun sözlerini red edenleri.

 

Müctehidîn-i kirâmdan Ebû Abdüllah Mâlik bin Enes bin Mâlik Âmir el-esbahî hazretleri [mâlikî mezhebinin kurucusu], hicrî 90 [m. 708] veyâ 94 yâhud 95 senelerinde doğdu. Hicrî 178 [m. 794] veyâ 179 [m. 795] senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. İmâm-ı Mâlik hazretleri Medîne’nin âlimi olup, pekçok zâtdan ilm almışdır. Kendisinden de pekçok kimse ilm öğrenmişdir. Hadîs-i şerîf ve fıkıh ilminde imâm, en önde gelen âlimlerden olup, dîne ve ilme son derece ta’zîm ederdi. İmâm-ı Mâlik hazretlerinin büyüklüğü, üstün hâlleri ve fazîletleri sayılamayacak kadar çoktur. Bunlar menâkıb ve târîh kitâblarında yazılıdır.

Müctehidîn-i kirâmdan, İmâm-ı Ebû Abdüllah Muhammed bin İdrîs bin Abbâs bin Osmân bin Şâfi’ bin Sâyib bin Ubeyd bin Ubeyd Yezîd bin Hâşim bin Muttalib bin Abdi Menâf el-Kureşî el-Muttalibî hazretleri [şâfi’î mezhebinin kurucusu], İmâm-ı a’zam Ebû Hanife hazretlerinin vefât ettiği senede yâhud o günde, hicrî 150 [m. 767] senesinde Yemen’de veyâ Askalan’da [Gazze’de] doğdu. İmâm-ı Şâfi’î hazretleri ilim ve fazîlette ender rastlanan zâtlardan olup, pekçok âlimden ilim öğrenmiştir. 7 yaşında hâfız oldu. Hicrî 195 [m. 810] senesinde Bağdâd’a gidip, birkaç ay orada kaldı. [Usûl-i fıkh ilmini ilk yazan budur.] Sonra Mısra gitti. Hicrî 204 [m. 820] senesinde 54 yaşında vefât etti. Bütün âlimler onun emîn, âdil, zâhid, vera’, takvâ ve güzel hâller sâhibi, mubârek bir zât olduğunu sözbirliği ile bildirmişlerdir. Onun yüksek hâlleri, fazîletleri, meziyyetleri sâdece bu bahsedilenlerden ibâret değildir. Menâkıb kitâblarında geniş olarak yazılıdır. [Hadîsde (Sünen) ve (Müsned)i, fıkhda (Kitâb-ül- ümm)ü çok kıymetlidir.]

Müctehidîn-i kirâmdan Ebû Abdüllah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel eş-Şeybânî hazretleri [hanbelî mezhebinin kurucusu], hicrî 164 [m. 780] senesinde Bağdâdda doğdu. 241 [m. 855]de yetmişyedi yaşında Bağdâd’da vefât etti. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri, hadîs-i şerîf ve fıkıh ilminde imâm, en önde gelen âlimlerden idi. Zühd, vera’ ve ibâdette benzerine ender rastlanan zâtlardan idi. Bağdâd’da yetişdi. Bağdâd’ın büyük âlimlerinden hadîs-i şerîf öğrenip, ilim ve fazîlet sâhibi olduktan sonra, Kûfe, Basra, Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevvere, Yemen, Şâm ve Cezîre taraflarına gitti. Oralarda asrın büyük âlimlerinden ilim öğrendi ve öğrendiklerini yazdı. Pekçok âlime ilimde sened oldu. İslâm âleminde kıymetli eserleriyle meşhûr oldu. Dinde yüksek derecelere ulaştı. Fazîleti ve üstün hâlleri her tarafa yayıldı. Cenâze nemâzında bulunan ehl-i islâm sayılamayacak kadar çoktu. Vefât haberi duyulunca her tarafdan gelip, cenâze namâzı kılanların haddi hesâbı yoktu. Vefâtında bazı şaşılacak hâllerin görüldüğü meşhûrdur. Bunlar menâkıb ve târîh kitâblarında geniş olarak yazılıdır.

Müctehid âlimlerin büyüklerinden, İmâm-ı Ebû Yûsüf Ya’kûb bin İbrâhîm bin Habîb bin Sa’d hazretleri, hicrî 113 [m. 731] senesinde Kûfe’de doğdu. Sonra Bağdâd’a yerleşip, orada İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinden ve diğer büyük âlimlerden ilim öğrenip, fazîlet kazandı. İlimde ve fazîlette pekçok kimsenin kendisine mürâce’at etdiği bir âlim oldu. Bir rivâyete göre hicrî 182 [m. 798] senesinde Bağdâd’da vefât etti.

İmâm-ı Ebû Yûsüf hazretleri, tefsîr-i şerîf, hadîs-i şerîf ve eyyâm-ı arabı ezberlemeye önem verirdi. Müslümânların gözbebeği ve iftihârı olan büyük bir âlim idi. Yüksek hâlleri, fazîletleri, güzel yaşayışı, üstün ahlâkı, fıkıh ve diğer ilimlerde ulaştığı yüksek dereceler, menâkıb ve târîh kitâblarında yazılıdır.

Müctehid âlimlerden biri de, İmâm-ı Ebû Abdüllah Muhammed bin Hasen eş-Şeybânî hazretleridir. Kûfe’de yetişti. Sonra Bağdâd’a gidip, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinden ve diğer büyük âlimlerden ilim ve feyz aldı. Kendisinden de çok kimse ilim ve feyz aldı. 135 [m. 752]de Vâsıt şehrinde tevellüd etti. 189 [m. 805] senesinde Rey şehrinde vefât etti. Rey şehrinde aynı gün İmâm-ı Kisâî’nin de vefât ettiği rivâyet olunmuştur. İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretleri güzel yüzlü olup, gâyet güzel giyinirdi. Fazîlet ve yüksek hâller sâhibi bir zât idi. Üstün hâlleri menâkıb ve târîh kitâblarında geniş olarak yazılmıştır.

(İctihâd: Lügatda, bütün gücünü sarf etmek manâsınadır. Istılâhda, fakîh olan zâtın kendisinde şer’î bir hüküm husûsunda zan hâsıl olması için bütün gücünü sarf etmesidir. Yine ictihâd, delîl vâsıtasıyla anlama bakımından istenilen manâyı bulmak için bütün gücünü sarf etmektir.) [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı 50. sahîfeye bakınız!]

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler