(Kelâm), nahv âlimlerine göre, tam isnâd ile 2 kelimeyi içinde bulunduran cümleye denir. “Zeyd ayakdadır” cümlesi bu ta’rîfe misâldir. İsnâd, ayakda olmak fiilini Zeyd üzerine hükm ve nisbet etmektir. Bu husûs nahv kitâblarında geniş olarak açıklanmıştır.

(Kelâm), akâid âlimlerine göre, islâm esâsları üzere Allahü teâlânın zâtından ve sıfatlarından, mebde’ ve meâd [başlangıç ve son] bakımından mümkinâtın [mahlûkâtın] ahvâlinden bahs eden ilme denir. Diğer bir ta’rîfe göre ilm-i kelâm; delîllerden çıkarılan i’tikâda dâir şer’î kâideleri bilmekdir.

İlm-i kelâmın bahislerinin çoğunun “kelâm-ı ilâhî” meselesi olması ve şer’î meseleleri tahkîk, delîller ile isbât etmesi, muârızları susdurmak husûsunda söz söyleyebilme gücünü kazandırması ve diğer benzeri münâsebetler sebebiyle, ilm-i usûl-i dîne “ilm-i kelâm” adı verilmişdir.

İlm-i kelâmın mevzû’u, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarıdır.

İlm-i kelâmın fâidesi, ebedî se’âdete kavuşmakdır.

İlm-i kelâmın esâsları, ulûm-i şer’ıyye ve mantık kâideleridir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetlerinin bereketleri ve asr-ı se’âdete yakınlıkları sebebiyle Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i i’zâmın i’tikâdları saf ve temiz idi. O asırda hâdiseler ve ihtilâflar az idi. Ortaya çıkan müşkil mes’eleler de Hulefâ-i râşidîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile diğer büyükler tarafından hâlledilirdi. Bu sebeble akâid-i dîniyyeyi isbât için münâzaraya ve tevhîd ilminin tedvînine ihtiyâc yokdu. Eshâb-ı kirâmın ve herkesin mürâce’at etdiği büyük âlimlerin asrı geçince, insanlar arasında çeşid çeşid fitneler zuhûr etdi. Günden güne farklı görüşler, hevâ ve hevese uymalar ve bid’atler ortaya çıkdı. Hâdiseler ve fetvâlar çoğaldı. Dînî mes’elelerde âlimlere mürâce’atlar artdı. Bunun üzerine müctehîd âlimler, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden çıkardıkları hükmleri muhâfaza için kâideler, usûller, bâblar ve fasllar tertîb etdiler. Tafsîlî delîllerden amel ile alâkalı hükmleri bilmeyi sağlayan ilme “ilm-i fıkh”, delîllerin durumlarını icmâlen [kısaca] bilmeyi sağlayan ilme ise “usûl-i fıkh” ve kat’î delîllerden akâid bilgilerini öğrenmeyi sağlayan ilme de “ilm-i kelâm” adını vermişlerdir.

İlm-i kelâmda Ehl-i sünnet vel-cemâ’atin reîsi iki büyük âlimdir. Biri Ebû Mansûr Mâturîdî, diğeri Ebül-Hasen Eş’arî hazretleridir.

Bu iki âlimden İmâm-ül-hüdâ Ebû Mansûr Muhammed bin Muhammed bin Mahmûd el-Mâturîdî “radıyallahü anh” hazretleri hanefî mezhebinde idi. Bu zât (Kitâb-üt-tevhîd), (Kitâb-ül-makâlât), (Kitâb-ü te’vîlât-il-Kur’ân), (Kitâb-ü meâhiz-iş-şerâi’fî usûl-il-fıkh), (Kitâb- ül-cedel fî usûl-il-fıkh) adlı kitâbları te’lîf buyurmuşdur. Ayrıca Mu’tezîlenin ve diğer bozuk fırkaların reddine dâir kitâblar da yazmışdır. 333 [m. 944] senesinde Semerkandda vefât etdi. (Mu’tezîle, i’tizâl lafzından ism-i fâil olup, fırka-i mu’tezîle demekdir. İ’tizâl lugatde, ayrılmak manâsınadır. Fırka-i mu’tezîle, fırka-i nâciyyeden ayrı bir fırka olup, reîsleri Vâsıl bin Atâdır. Hasen-i Basrî “rahimehullah” hazretlerinin meclisine devâm ederdi. Birgün karşılıklı konuşma esnâsında, (büyük günâh işleyen, mü’min ve kâfir değildir) deyip, küfr ve îmân arasında bir yol olduğunu söyledi. Hasen-i Basrî hazretleri, (Vâsıl bizden i’tizâl eyledi [ayrıldı], buyurdu. Mu’tezîle fırkasını Ehl-i sünnetden ayıran i’tikâd bozuklukları, Ehl-i sünnet âlimleri tarafından açıklanmış ve gerekli cevâblar verilmişdir.)

Ebül-Hasen Eş’arî el-Basrî “radıyallahü anh” hazretleri Şâfi’î mezhebinde idi. 260 [m. 873] senesinde doğdu. Sahîh rivâyete göre, 320 ile 330 seneleri arasında, diğer bir rivâyete göre 324 [m. 936] da, başka bir rivâyete göre 330 senesinde vefât etdi.

Müctehîd âlimlerin, kelâm ilmiyle meşgûl olmayı men’ etdikleri ve sakındırdıkları bildirilmişdir. Bu men’ ve sakındırma, felsefecilerin sözlerine ve gayr-i meşru’ münâzara ve mücâdeleye dalınacağı, yapılan münâzara ve mücâdelenin de ucb ve gurûra sebeb olacağı içindir. Yoksa ilm-i kelâm islâm dîninin esâslarına uygun olarak, Allahü teâlânın zâtından ve sıfatlarından, nübüvvetden ve benzeri i’tikâd bilgilerinden bahs eder.

İ’tikâd mes’eleleri ise, şer’î ilmlerin aslı olduğundan, i’tikâdî konuları kısaca öğrenmek her müslümâna farz-ı ayndır. İ’tikâd mes’lelerini geniş olarak öğrenmek Hanefî mezhebinde farz-ı kifâye, Şâfi’î mezhebinde farz-ı ayn olduğu âlimler tarafından bildirilmişdir.

Hadîs-i şerîfde, ümmet-i Muhammedin, i’tikâd bakımından 73 fırkaya ayrılacağı, bunlardan bir fırkanın Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın i’tikâdları üzere olacağı bildirilmişdir. Bu fırkaya (fırka-i nâciye) ve (ehl-i sünnet vel-cemâ’at) denir. 72 fırka ise (bid’at ve dalâlet) fırkalarıdır.

Bid’at ve dalâlet fırkalarının aslı, 7 fırkadır. Bunlar, mu’tezîle, şîa, havâric, mürcie, neccâriyye, cebriyye ve müşebbihedir. Bu 7 fırkanın kolları olup, hepsi 72 fırkaya ulaşır.

Büyük âlim, Muhammed bin Abdülkerim Şihristânî hazretlerinin (Milel ve nihâl) adındaki kitâbında, fırka-i nâciyenin ve sapık fırkaların i’tikâdları geniş olarak beyân edilmişdir. Ayrıca, ilm-i kelâma dâir geniş ma’lûmât da, kelâm kitâblarında yazılıdır.

Ehl-i sünnet i’tikâdını anlatan kıymetli kitâblardan biri, büyük islâm âlimi, din ve milletin sirâcı, Alî bin Osmân Ûşî “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin, âlimler ve talebeler arasında meşhûr olan (Emâlî) adındaki manzûm eseridir. Bu kasîde, ehl-i sünnet i’tikâdını tam ve çok güzel bir şekilde anlatdığından, teberrüken bu bölüme ilâve edildi. Herkesin kolayca istifâde etmesi için her beytin türkçe ma’nâları da yazılmışdır:

1– Yekûl-ül-abdü fî bed-il-emâlî, Li tevhîdin bi nazmin kel-leâlî.

Bu manzûmeyi yazan bu âciz kul, tevhîd ilmini, akâid bilgilerini beyân etmek için, inciler gibi dizerek, nazm ile yazdığı eserinin evvelinde söze başlar.

Tevhîd: Âlemin yaratıcısı olan Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları bakımından hakîkî bir, yanî şerîk ve nazîrden, ortağı ve benzeri olmakdan münezzeh olduğunu kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr etmekdir. Burada tevhîd kelimesinden maksad, tevhîd ilmi olup, kelâm ilmi diye meşhûrdur.

2– İlâhül-halkı mevlânâ kadîmün, Ve mevsûfün bi evsâfil-kemâli.

Bütün mahlûkâtın yaratıcısı ve ma’bûdü olan Allahü teâlâ kadîmdir. Varlığı kendinden olup, başkasından değildir. Bütün sıfatları kâmildir.

Kadîm: Varlığından önce yokluk bulunmayan, bekâsı devâmlı olan varlığa denir. Ya’nî evveli ve âhıri olmayan varlıkdır.

3– Hüvel-hayyül-müdebbirü külle emrin, Hüvel-hakkul-mukaddirü zül-celâlî.

Allahü teâlâ hazretleri hayât sıfatı ile muttasıfdır. Hayât, dirilik, zâtından aslâ zâil olmaz. Hayr, şer, fâide, zarar ve her ne varsa hepsini O yaratdı. Onun varlığı lâzımdır, ya’nî vâcib-ül-vücûddur. Herşeyi belli miktâr ve takdîr üzere yaratmışdır. O azâmet sâhibidir. Hiç kimseye muhtâc değildir.

4– Mürîdül-hayri veş-şerril-kabîhi, Ve lâkin leyse yerdâ bil-muhâli.

Sıfat-ı zâtiye-i ilâhiyyeden birisi irâdedir. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri, hayrı ve şerri irâde eder. Lâkin, şerre rızâ-ı şerîfi te’alluk etmez.

5– Sıfâtüllâhi leyset ayne zâtin, Ve lâ ğayren sivâhü zenfisâli.

Allahü teâlânın sıfatları zâtı ile kâimdir. Sıfatları zâtının aynı da değil, gayrı da değildir.

6– Sıfâtüz-zâti vel-ef’âli turran, Kadîmâtün mesûnâtiz-zevâli.

Allahü teâlânın bütün sıfatları kadîm, ezelîdir. Yok olmazlar.

7– Nüsemmillâhe şey’en lâ kel-eşyâi, Ve zâten an-cihâtis-sitti hâlî.

Allahü teâlâya şey denir. Fakat zâtında ve sıfatlarında diğer eşyâya ve yaratdıklarına benzemez. Ona zât denir, fakat o, bütün cihetlerden münezzehdir.

8– Ve leysel-ismü ğayren lil-müsemmâ, Ledâ ehlil-besîrati hayr-i âli.

Ehl-i sünnete göre ism, müsemmânın, ya’nî zâtın gayrı olmayıp, belki aynıdır.

9– Ve mâ in cevherün Rabbî ve cismün, Ve lâ küllün ve ba’dun zü’ştimâli.

Allahü teâlâ, cevher, cism, bütün ve bütünün parçası değildir.

10– Ve fi-l ezhâni Hakkun kevnü cüz’in, Bilâ vasfit-temekküni yebne hâli.

Cüz’i lâyetecezza, cevher-i ferdden ibâretdir. Bu cevher-i ferdin varlığı sâbitdir.

11– Ve mel-Kur’ânü mahlûkan teâlâ, Kelâmür-Rabbî an cinsil-mekâli.

Kur’ân-ı kerîm Allahü teâlânın kelâmıdır. Hâdis ve mahlûk değildir. Allahü teâlânın zâtı ile kâim olan sıfatıdır.

12– Ve Rabbül-arşi fevkal-arşi lâkin, Bilâ vasfit-temekküni vet-tisâli.

Allahü teâlâ arşın [ve herşeyin] üstündedir ve arşın yaratıcısıdır. Arşda mekân tutmamış ve ona bitişik değildir.

13– Ve me-t-teşbîhü lir-Rahmâni vechen, Fe sun an zâke esnâfel ehâlî.

Allahü teâlâ zâtında ve sıfatlarında yaratdıklarına benzemez. Aklî ve naklî delîller ile ehl-i islâmın bu i’tikâd üzere kalmalarına ihtimâm edip, müşebbihe tâifesi gibi Allahü teâlâyı yaratdıklarına benzetme sapıklığına düşmemeleri için gayret göster.

14– Ve lâ yemdî aled-Deyyâni vaktün, Ve ehvâlün ve ezmânün bi hâli.

Allahü teâlâ üzerinden vakt, hâller ve zemânlar geçmez. [Zemân ve hâlleri O yaratmakdadır.] Allahü teâlâ, mekândan münezzeh olduğu gibi, zemândan, değişikliğe uğramakdan ve terakkıyât ve tenezzülâtdan da münezzehdir.

15– Ve müsteğnin ilâhî an nisâin, Ve evlâdin inâsin ev ricâlin.

Allahü teâlâ, zevc edinmekden ve evlâdı olmakdan münezzehdir.

16– Kezâ an külli zî avnin ve nasrin, Teferrede zül-celâli ve zül-kemâli.

Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında, mülk ve kudretinde, celâl ve azâmetinde tekdir. Emrlerini ve hükmlerini yerine getirmekde yardımcıya muhtâc değildir. Bütün mahlûkât, bütün zemânlarda ve mekânlarda Allahü teâlâya muhtâcdır. İhtiyâc, acz alâmetidir. Allahü teâlâ aczden münezzeh olup, kâdir, ganî ve kayyûmdur.

17– Yümîtül-halka kahren sümme yuhyî, Fe yeczîhim alâ vefkıl-hısâli.

Allahü teâlâ, bütün mahlûkâtı kahr ve galebe ile yok edip, sonra hepsini diriltir ve kıyâmetde amellerine karşılık verir.

18– Li ehlil-hayri cennâtün ve nü’mâ, Ve lil küffâri edrâkün-nekâli.

Allahü teâlâ, ehl-i hayrı ya’nî ita’atkâr mü’mini Cennet ve ni’met ile mükâfâtlandırır, ni’metlendirir. Kâfirlere Cehennemin tabakalarında azâb eder ve cezâlandırır.

19– Ve lâ yefnel-cahîmü ve lel-cinânü, Ve mâ ehlühümâ ehlün-tikâli.

Cennet ve Cehennem hâlihâzırda vardır ve devâmlı var olacaklardır. Cennet ve Cehennem ve sâkinleri yok olmadıkları gibi, başka bir mahâlle intikâl etmezler. Ebedî kalıcıdırlar.

20– Yerâhül-mü’minûne bi ğayr-i keyfin, Ve idrâkin ve darbin min misâli.

Allahü teâlâ Cennetde mü’minlere görünür. Mü’minler, nasıl olduğunu bilmeden, hiçbir mahlûka benzemeksizin Allahü teâlânın cemâlini görmekle şerefleneceklerdir.

21– Fe yensevnen-neîme izâ reevhü, Fe yâ hüsrâne ehlil-i’tizâli.

Mü’minler Cennetde, Allahü teâlânın cemâlini görmekle mesrûr olurlar ve Cennetin bütün ebedî ni’metlerini unuturlar. Zîrâ Cennet ve bütün ni’metleri, Cemâl-i ilâhîye nisbetle hiç mesâbesindedir. Mu’tezîle fırkası Cennetde Allahü teâlâyı görmeyi inkâr etdi.

22– Ve mâ in fi’lün eslehu züftirâdın, Alel-hâdil-mukaddesi zit-teâlî.

Allahü teâlâya, kulları için îmân ve diğer sâlih ameller gibi iyi şeyleri dilemesi ve yaratması vâcib değildir. Zîrâ Allahü teâlâ fâil-i muhtârdır, ya’nî dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.

23– Ve ferdun lâzimun tasdîku rusülin, Ve emlâkin kirâmin bin-nevâli.

Âkıl ve bâlig olan mükellef üzerine, vahdâniyyet-i ilâhiyye [Allahü teâlâya] îmân etmek farz olduğu gibi, Peygamberlere “aleyhimüsselâm” ve meleklere de îmân etmek farzdır.

24– Ve hatmür-ruslî bis-sadril-muallâ, Nebiyyün Hâşimiyyün zî cemâli.

Muhammed aleyhisselâm Hâtem-ül-enbiyâ ve mürselîndir. Nübüvvet ve risâlet Onun mubârek zâtıyla son bulmuşdur.

25– İmâmül-enbiyâi bilâhtilâfin, Ve tâcül-esfiyâi bilâhtilâlin.

Muhammed aleyhisselâm Peygamberlerin imâmı ve muktedâ-i esfiyâdır. [Meleklerin ve Evliyânın reîsidir.]

26– Ve bâkın şer’ühu fî külli vaktin,
İlâ yevmil-kıyâmeti ver-tihâli.

Resûl-i ekremin “sallallahü aleyhi ve sellem” şerî’ati nesh ve tebdîlden âridir ve değişdirilmeden kıyâmete kadar devâm edecekdir.

27– Ve Hakkun emru mi’râcin ve sıdkun, Fe fîhi nassun ahbârın avâli.

Muhammed aleyhisselâmın mi’râcı hakdır ve doğrudur. Zîrâ doğruluğu mütevâtir ve meşhûr haberlerle sâbitdir. [Mi’râc, rûh ve beden ile olmuşdur.]

28– Ve innel-enbiyâe le fî emânin, Anil-ısyâni amden ven-izâli.

Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hepsi, kasd ile sâdır olan küfr ve ma’siyyetlerden ma’sûm ve korunmuşdurlar. Peygamberlikden azl olunmazlar. [İsmet ve emnül-azl sıfatları vardır.]

29– Ve mâ kânet nebiyyen kattu ünsâ, Ve lâ abdün ve şahsun züftiâli.

Kadınlardan ve kölelerden aslâ Peygamber gelmez. Peygamberler “aleyhimüsselâm” sihrbaz ve gözboyacı olmaz.

30– Ve Zülkarneyni lem yu’ref nebiyyen, Kezâ Lokmânü fahzer an cidâli.

Zülkarneyn ve Lokmân hazretlerinin nübüvvetleri sâbit olmadığından [ya’nî ihtilâfı olduğundan], bu husûsda mücâdeleden sakınıp, ilm-i ilâhiye havâle etmek en sâlim yoldur.

31– Ve Îsâ sevfe ye’tî sümme yetvî, Li deccâlin şakıyyin zî habâli.

Kıyâmet alâmeti olarak Muhammed Mehdî “aleyhirrahme” çıkacak. Sonra Deccâl zuhûr edip, 40 gün şarkda ve garbda fesâd kıvılcımını yaydıkdan sonra, hazret-i Îsâ “aleyhisselâm” gökden inecek, şakî Deccâlı öldürecekdir.

32– Kerâmâtül-veliyyi bidâri dünyâ, Lehâ kevnün fehüm ehlün nevâli.

Dünyâda Evliyâdan zuhûr eden kerâmetler hakdır ve sâbitdir. Zîrâ Evliyâ-i kirâm husûsî rabbânî lütflara mazhardırlar. (Nübüvvet davâsında bulunmıyan Evliyâda hârikul’âde meydâna gelen işlere kerâmet denir. Îmân ve sâlih ameli olmıyanlarda meydâna gelirse istidrâc, Peygamberlerde olur ise, mu’cize denir.)

33– Ve-lem yefdûl veliyyün kattu dehren, Nebiyyen ev-resûlen fintihâli.

Evliyâ-i kirâm, Resûllerin ve Nebîlerin “aleyhimüssalâtü vesselâm” derecesine aslâ ulaşamaz.

34– Ve lissıddîkı rüchânün celiyyün, Alel eshâbi min gayri ihtimâli.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ilk halîfesi olan Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, diğer Eshâb-ı kirâmın hepsinden üstündür. Bu üstünlüğü kat’î olup, şek ve şübhe yokdur.

35– Ve lil fârûki rüchânün ve fadlün, Alâ Osmâne zinnûreyni âlî.

Fârûk-i a’zam Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” hazretleri de Osmân bin Affân “radıyallahü anh” hazretlerinden üstündür. (Ömer-ül Fârûk’a “radıyallahü anh”, hak ve bâtılın arasını ayırt etdiğinden, Fârûk denildi. Zinnûreyn, iki nûr sâhibi demekdir. Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” iki kızı Rukayye ve Ümmü Gülsüm ile ard-arda evlendiği için, kendisine zinnûreyn denildi.)

36– Ve Zünnûreyni Hakkan kâne hayran, Minel kerrâri fî saffil kıtâli.

Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri de Haydâr-ı kerrâr Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden efdâldir.
37– Ve lil-kerrâri fadlûn ba’de hazâ, Alâl-egyâri durran lâ tübâlî.

İmâm-ı Alî de “radıyallahü teâlâ anh” diğer Sahâbe-i kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” efdâldir. Bu husûsda ba’zı kimselerin farklı sözlerine i’tibâr olunmaz.

38– Ve lissıddîkati er-rüchânü fa’lem, Alâz zehrâi fî ba’dıl hilâli.

Ümmül-mü’minîn, zevce-i seyyid-il-mürselîn hazret-i Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri, ba’zı hasletlerde Fâtıma-ı Zehrâ’dan “radıyallahü teâlâ anhâ” üstündür.

39– Ve lem yel’an Yezîden ba’de mevtin, Sivâl müksâri fil-igrâi gâli.

Selef-i sâlihînden hiç kimse Yezid bin Mu’âviyeye la’net etmedi. Sâdece haddi aşan râfizîler ve hâricîler gibi bazı kimseler la’net etdi.

40– Ve îmânül-mukallidi zü i’tibârin, Bi envâ’ıd-delâili kannisâli.

Mukallid olan mü’minin îmânı mu’teberdir. Böyle olduğu kat’î delîllerle sâbitdir.

41– Ve mâ özrün li zî aklin bi cehlin, Bi Hallâkıl-esâfili vel eâlî.

Âkıl ve bâlig olan kimse, cehâleti sebebiyle, ma’rifet-i ilâhîden mahrûm kalsa, huzûr-u Rabb-ül-âlemînde özrü makbûl değildir.

42– Ve-mâ îmânü şahsın hâle ye’sin, Bi makbûlin li fakdil imtisâli.

Ömrünü küfr ve dalâletde geçirmiş olan kâfir, ölürken kendisi için hâzırlanan azâbı görerek îmâna gelse, buna îmân-ı ye’s denir. Böyle îmân Allahü teâlâ indinde makbûl değildir. Zîrâ dahâ önce emr-i ilâhîye uymamış ve îmân etmemişdir.

43– Ve-mâ ef’âlü hayrin fî hısâbi, Minel îmâni mefrûdal-visâli.

Namâz ve oruc gibi sâlih ameller îmândan değildir. Fakat îmânla irtibâtı vardır. Çünki îmânın kemâli ameller iledir.

44– Ve-lâ yükdâ bi küfrin ve irtidâdin, Bi ahrin ev bi katlin vehtizâli.

Zînâ, katl ve gasb gibi yasak olan işleri yapanlara kâfir ve mürted denmesi câiz değildir.

45– Ve-men yenvi irtidâden ba’de dehrin, Yesır an dîni hakkın zensilâli.

İleride kâfir olmaya niyyet eden kimse (Allahü teâlâ muhâfaza buyursun) o ânda dinden çıkıp, kâfir olur.

46– Ve-lafzul-küfri min gayri i’tikâdin, Bi tav-ın reddü dînin bigtifâli.

Bir kimse cehâleti sebebiyle, küfr olduğunu bilmeyerek, zorlama olmadan, kendi isteği ile küfrü gerekdiren, îmânı gideren bir sözü söylese, o kimse dinden çıkıp, kâfir olur.

47– Ve-lâ yuhkem bi küfrin hâle sekrin, Bi-mâ yehzî ve-yelgû birticâli.

İçki ile serhoş olan kimse, serhoşluk sırasında, îmânı gideren bir söz söylese, ona kâfir denmez.

48– Ve-mel-ma’dûmü mer’iyyen ve şey’en, Li fikhın lâha fî yümnil-hilâli.

Ma’dûma [var olmayana] yok iken rü’yeti ilâhî tealluk etmez. Ma’dûma şey de denmez. Çünki mevcûd değildir. Böyle olduğu gâyet açıkdır.

49– Ve gayrânil mükevvenü lâ-ke şey’in, Meattekvîni huzhü liktihâli.

Tekvin ve mükevven farklı iki şeydir. Böyle inananların görüşü kuvvetlidir. (Bunu böyle bil.)

50– Ve innessühte rızkûn mislü hıllin, Ve in yekreh mekâlî küllü kâli.

Harâm da halâl gibi muhakkak rızkdır. Her ne kadar kabûl etmiyenler olsa da, bu söz doğrudur.

51– Ve dünyânâ hadîsün vel-heyûlâ.

Adîmül kevni fesma’ bictizâli.

Bu âlem sonradan yaratılmışdır. Felsefecilerin âlemin aslı dedikleri “heyûlâ”nın aslı yokdur, mevcûd değildir.

52– Ve-lil Cennâti ven-nîrâni kevnün, Aleyhâ merrü ahvâlün havâli.

Cennet ve Cehennem şu ânda vardır. O ikisinin üzerinden çok seneler geçdi. Her ikisi de mahlûkdur.

53– Ve-lidda’vâti te’sîrün belîgûn, Ve kad yenfîhî eshâbüddalâli.

Sâlihlerin ve diğer mü’minlerin, ölüler ve diriler için yapdıkları düâları te’sîrlidir, fâidesi onlara ulaşır. Lâkin, mu’tezîle fırkası inkâr etdiler.

54– Ve-fil ecdâsi an tevhîdi Rabbî, Seyüble küllü şahsın bissüâli.

Bütün insanlar ölüp, kabre defn olundukdan sonra, tevhîd-i ilâhîden süâl olunacakdır.

55– Velilküffâri velfüssâkı yükdâ, Azâbül-kabri min sü-il fiâli.

Kabr azâbı vardır. Birinci sûrun üfürülmesine kadar, kâfirlere ve tevbesiz vefât eden günâhkâr mü’minlere kabrde azâb olunacakdır.

56– Hisâbünnâsi ba’del ba’si Hakkun, Fekûnû bitteharrüzi an vebâli.

İkinci sûrun üfürülmesiyle bütün ölüler dirilip, Mahşer yerinde herkes sözlerinden ve işlerinden hesâba çekilecekdir. Buna inanmak ve islâmiyyete uymayan işlerden sakınmak lâzımdır.

57– Ve yü’tal kütbü ba’dan nahve yümnâ, Ve ba’dan nahve zahrin vel şimâli.

Dirildikden sonra, herkesin hayr ve şer bütün işlerini gösteren ve dünyâda iken Kirâmen Kâtibin melekleri tarafından yazılmış olan amel defterlerinin, mü’minlere sağ, kâfirlere arka ve sol taraflarından verilmesi hakdır ve olacakdır.

58– Ve hakkun veznü a’mâlin veceryün, Alâ metnissırâtı bilâ ihtibâli.

Mahşer yerinde, herkesin hayr ve şer bütün amellerinin tartılması hakdır. Yine bütün kulların Cehennem üzerine kurulan Sırat üzerinden geçmeleri, hakdır ve olacakdır.

59– Ve mercüvvün şefâ’atü ehl-i hayrın, Li eshâbil kebâiri kel-cibâli.

Şefâ’at vardır. Peygamberlerin “aleyhimüsselâtü vesselâm”, Evliyâ-i kirâmın, âlimlerin ve diğer sâlih kimselerin, Kıyâmet gününde dağlar gibi büyük günâh sâhiblerine şefâ’at edip, müstehak oldukları azâbdan kurtulmalarına vesîle olacakları umulur.

60– Ve zül-îmâni lâ yebkâ mukîmen, Bişümizzenbi fî dâriştiâli.

Büyük günâh sâhibi tevbesiz ölüp, günâhları sebebiyle Cehenneme girse de, kâfirler gibi ebedî kalmayıp, mutlaka çıkacak ve Cennete girecekdir.

61– Ve mêl maktûlü maktûan aleyhi, Sivâ zêınde eshâbid-dalâli.

Katl olunan kimse eceliyle ölür. Eceli kesilmiş olmaz. Ölüm ecelden önce gelmez.

62– Lekad el-bestü littevhîdi nazmen, Bedîaşşekli kessıhril halâli.

Tevhîdi, i’tikâd bilgilerini, gönülleri çeken bir tarzda, nazm ile yazdım.

63– Yüsellîl kalbe kel büşrâ bi ravhın, Ve yuhyîr rûha kelmêizzülâli.

Bu manzûme, ehl-i îmânın gönlünü, büyük bir müjde gibi ferâhlandırır. Âb-ı zülâl gibi rûhun ebedî se’âdetine vesîle olur.

64– Fe hûdû fîhi hıfzan ve i’tikâden, Tenâlû cinse esnâfil menâli.

Bu manzûmeyi okumakla iktifâ etmeyip, bilâkis ezberlemek ve bu manzûmede bildirildiği gibi i’tikâd etmek lâzımdır. Böylece ilâhî ni’metlere ve se’âdetlere kavuşmak müyesser olsun.

65– Ve kûnû avne hêzêlabdi dehrân, Bi zikril hayri fî hâlibtihâli.

Allahü teâlâya düâ edip, yalvardığınız zemânlarda, bu manzûmeyi yazan abd-i za’îfi de hâtırlayıp, onun için hayr düâ ve istigfâr ederek yardımcı olunuz.

66– Leallallahe ya’fûhü bi fadlin, Ve yu’tîhis-se’âdete filmeâli.

Ümmîd edilir ki, hayr düâlarınızın bereketleriyle, Allahü teâlâ bu hakîr kulunun seyyiâtını, fadlı ve keremi ile afv eder ve âhıretde en büyük ni’met olan dîdârını görmek se’âdetini nasîb eyler.

67– Ve innidehra ed-û künhe vüs-î, Limen bilhayri yevmen kaddeâlî.

Bir kimse, bir gün, bir vakt bana hayr düâ ederse, hayâtda kaldığım müddetce, ben de bütün gücümle ona hayr düâ ederim.
Merhameti, lütf ve ihsânı herşeyi kuşatan Allahü teâlâdan Resûl-i emîni hurmetine bizi ve bu kasîdeyi yazan zâtı afv etmesini, bize ve ona, babalarımıza, annelerimize, hocalarımıza, sevdiklerimize ve bütün mü’minlere merhamet eylemesini dileriz. Allahü teâlâya dâimâ hamd olsun.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler