Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin bazı kerâmetleri:

Bütün âlimler, velîler ve sonsuz feyzlerin tâlibleri açıkca bilirler ki; hiçbir kerâmet ve hârika, Allahü teâlâyı sevmek ve Seyyid-i Enbiyâya “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi olmak gibi olamaz. Bu iki temel husûs, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinde kemâl üzere idi. Yanî, kerâmetten üstün olduğu bildirilen istikâmet üzere idi. Onun kerâmetlerinin en büyüğü ve hârikalarının en üstünü, tâliblerin kalblerine tasarruf etmesi, hakkın feyz ve bereketlerini kalblerine akıtması idi. Bu büyük iş, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinde o kadar çok oldu ki, anlatması ve misâlleri cildlerle kitâp olur. Binlerce tâlibin kalbini devâmlı Allahü teâlâyı zikreder hâle getirdi. Yüzlercesini cezbelere ve ilâhî feyzlere kavuşturdu. Çoklarını yüksek hâllere ve makâmlara eriştirdi. Bütün bunların yanında dünyâya âit kerâmetleri, ilâhî ilhâmlarla gaybdan haber vermeleri ve haber verdiği gibi hâdiselerin vukûu çok idi. İnsanların müşkillerini çözer, dertleri ve istekleri için duâ ederdi. Çoklarının işleri onun duâları ile hâllolurdu.

Beyt:

İşlerin olması mutlak Allahdandır.

Sakın zannetmeyin ki, Abdullahdandır.

O yüksek makâmlar sâhibinin her sözü, hârika olup, Allahü teâlânın Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” mucizelerinin şuâları idi.

Birçokları Abdullah-ı Dehlevî hazretlerini rüyâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile huzûruna gelir, yüksek makâmlara kavuşarak memleketlerine dönerlerdi. Tâliblerin sayısı çok olmasına rağmen, teveccüh ederek, herbirini makâmdan makâma geçirir, hâlden hâle ulaştırırdı. Teveccühünün kuvvetli olması sebebiyle, senelerce sürecek işleri günlere sığdırırdı. Çok fâsık ve fâcir kimse onun teveccühleri sebebiyle tevbe edip, doğru yola girmişdir. Bazı kâfirler onun küçük bir iltifâtı ile müslümân olmakla şereflenmiştir.

Hind brehmenlerinden birinin gâyet güzel yüzlü, yakışıklı bir oğlu vardı. Bu gayr-i müslim genç birgün Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin meclisine geldi. Severek sohbetini dinlemeye başladı. O meclisde bulunanlar, onun bu hâline hayret ettiler. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin başlıkları o gencin üzerine düşünce, gencin kalbinde birdenbire bir değişiklik oldu. Hemen küfürden tevbe edip, müslümân oldu. Böylece yüz güzelliğine bir de islâmın ve îmânın güzelliğini, nûrunu ekledi.

Beyt:

Evliyâ ile onları candan severek otur,

Onlarla oturan köle, kalkınca sultân olur.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine hizmet edenlerden Mevlevî Kerâmetullah, zâtülcenb hastalığına yakalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri elini onun üzerine koyarak himmet etti. Allahü teâlânın izniyle hastalık o ânda geçti.

Bir def’asında gitmekde olan bir gemiye teveccüh etti. Gemi olduğu yerde kaldı.

Talebelerinin ileri gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çıkmıştı. Dönerken yolda hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerini birdenbire yanında gördü. Ona, hızla git, kâfileden uzaklaş, yolda soyguncalar vardır. Kâfileyi basmak istiyorlar, buyurdu ve gözden kayboldu. Ahmed Yâr şöyle anlatmıştır: Süratle kâfileden uzaklaştım. Ben uzaklaşıp gitdikten sonra, yol kesiciler gelip, kervânı soymuşlar. Ben kurtuldum ve sağ sâlim evime ulaştım.

Muhlis talebelerinden Zülf Şâh şöyle anlatmıştır: İlk zamânlarımda, hocam Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna (talebe olmaya) gidiyordum. Onu hiç görmemiştim. Çölde yolumu kaybettim. Heybetli bir zât karşıma çıktı ve bana yolu gösterdi. Siz kimsiniz, dedim. Ben ziyâreti için yanına gitmek istediğin kimseyim, buyurdu. Bu hâl bir kaç defa başıma geldi.

Meyân Ahmed Yâr şöyle anlattı: Bir gün hocam Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ile, kızı vefât etmiş olan ve hocama muhabbeti olan yaşlı ve sâlihâ bir hanımın evine tazîyeye gittik. Hocam o hanıma hitâben: Allahü teâlâ sana vefât eden kızına karşılık dahâ iyisini ihsân eder, buyurdu. Kadın, efendim ben ihtiyârım, kocam da çok ihtiyârdır. Bizim çocuğumuzun olması mümkün değil, dedi. Sonra hocamla birlikte o evden çıktık. O kadının evinin bitişiğindeki mescide gittik. Hocam abdestini tâzeledi ve iki rekat namâz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü teâlâya duâ etdi. Sonra bana dönüp: Allahü teâlâya o kadına çocuk vermesi için duâ etdim. Duâmın kabûl olunduğuna dâir alâmetler gördüm. İnşâallah çocuğu olacaktır, buyurdu. Dahâ sonra hocamın buyurduğu gibi Allahü teâlâ o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı.

Bir gün bir kadın huzûruna gelip, hastasını şifâya kavuşturulması için Allahü teâlâya duâ etmesini arz etti. O kadına kendi sofrasını verdi.

İçinde ekmek ve kebap sarılı idi. Kadın evine gidince sofra bezini açıp, içindeki ekmeğin ve kebabın helvaya dönüştüğünü gördü. Anladı ki, hastasının eceli gelmişti. Hastası vefât etti.

Talebelerinin büyüklerinden Mîr Ekber Alî’nin akrabâsından bir kadın hastalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden onun hastalığının geçmesi için duâ istedi. Fakat duâ etmedi. Defalarca duâ etmesini istirhâm edince: Bu kadın 15 günden çok yaşamaz, buyurdu. Allahü teâlânın takdîri ile 15. gün vefât etdi. Mîr Alî, kadına teveccüh edip, hastalığının iyileşmesi için uğraştı. Fakat yaşaması için fayda vermedi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri o kadının cenâzesinde bulundu ve Mîrin teveccühlerinin bereketleri bu kadının üzerinde açıkca görülmektedir, buyurdu.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin dergâhının yakınında râfizî bir kadına âit yer vardı. Dergâh küçük geldiğinden genişletilmesi gerekiyordu. O yeri sâhibi olan kadından istediler. Fakat kadın inad edip, vermedi. Nihâyet Delhî’nin ileri gelenlerinden olan Hakîm Şerîf Hânı ona gönderdiler. Eğer satıp, para almaktan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak gönderelim. Sen nezr, hediye gibi bize verdiğini söylersin, dediler. Allahü teâlânın velî kullarına düşman olan bu kadın, Hakîm Şerîf Hânın sözünü kabûl etmedi. Ayrıca Abdullah-ı Dehlevî hazretleri hakkında, râfizîlerin âdetleri olduğu üzere çirkin ve kaba sözler söyledi. Hakîm Şerîf Hân oradan kalkıp, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna geldi ve durumu anlattı. Bunun üzerine ellerini açarak: Yâ Rabbî! Söyledikleri senin indinde ma’lûm, dedi. Allahü teâlânın takdîri ile o evde bir çocuk hâriç, hepsi kısa zamânda öldü. Çocuk da hastalandı. Yakınları başlarına gelenlerin yaptıkları kötü iş sebebiyle olduğunu anladılar. O hastalanan çocuğu Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna gönderdiler. O yeri de hediye ettiler.

Hakîm Rükneddîn Hân başvezîr olunca, Abdullah-ı Dehlevî, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddîn Hân onunla ilgilenmedi. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra, hiç bir sebeb yok iken Rükneddîn Hân o vazîfeden atıldı. Bir dahâ o yüksek makâma gelemedi.

Başka bir seferinde de Delhî vâlîsine kalbi kırıldı ve o gün vâlî de görevinden alındı.

Bir defasında, halîfelerinden bir kaç kişi, uzak bir yoldan Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzuruna dönüyorlardı. Yolda kendi aralarında şöyle konuştular: Huzûruna gelenlere teberrüken bir hediye vermek hocamızın âdetidir. Biri dedi ki: Bana bir seccâde vermesini arzû ederim. Öbürü bana da bir takke vermesini arzû ederim, dedi. Üçüncüsü de başka bir şey söyledi. Huzûruna vardıklarında herkese temennî etdiği şeyi ikrâm etdi. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden böyle kerâmet çok vukû bulmuştur. Defalarca kalbden geçenleri ihsân etmiştir.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, bir gün Hakîm Nâmdâr Hânı hastalığı sebebiyle ziyârete gitti. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamış ve şuûru gitmiş bir hâlde buldu. Yakınları hastalığının geçmesi için teveccüh buyurmasını arz ettiler. Hastaya bir baktı ve o ânda hastanın şuûru yerine geldi, gözlerini açtı. Hasta râhatladı. Bir müddet onunla konuştu. Sonra Abdullah-ı Dehlevî hazretleri gitmek üzere kalktı. Adımını kapıdan dışarı atar atmaz, hasta vefât etti.

Bir şahıs Buharâ’dan Hindistân’ın Kâbil şehrine gidiyordu. Bir nehri geçerken devesi, üzerindeki ticâret malları ile birlikte suya battı. O kimse eğer devem ve ticâret mallarım kurtulursa Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine bir çörek hediye edeceğim, dedi. Allahü teâlânın yardımıyla devesi ve malları kurtuldu. Huzûra gelip, hâdiseyi anlatdı. Bize vereceğini ver, buyurdu. O da verdi.

Ahmed Yârın amcasını sultân habsetmişdi. Ahmed Yâr ağlayarak hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna geldi ve durumu arz etti. Birkaç kişi yanınıza alıp, gidin onu hapisten çıkarıp geliniz, buyurdu. Kal’anın etrâfı nöbetçi askerlerle kuşatılmış, onu nasıl alıp getirebiliriz, deyince, siz orasını düşünmeyin. Sözümü dinleyiniz, onu kurtarırsınız, buyurdu. Bunun üzerine kal’aya gitdiler. Nöbetçiler onları hiç göremediler. Bunlar kimdir, nereye gidiyorlar demediler. İçeri girip, hapisteki kişiyi kurtardılar. Nöbetcilerden hiçbirisi onlara müdâhale etmedi.

Mevlevî Fadl İmâmın oğlu çok hasta idi. Rüyâsında Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin teşrîf ettiğini ve hastaya birşey içirdiğini gördü. Sabâhleyin hasta iyileşti. Bunun üzerine bir hediye götürüp, takdîm etti. Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir, buyurdu.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna bir şahıs gelip; Efendim, oğlum iki aydan beri kayıptır. Beni çocuğuma kavuşturması için Allahü teâlâya duâ eder misiniz, dedi. Bunun üzerine, çocuğunuz evdedir, buyurdu. O kimse çok şaşırarak, ben evden dahâ şimdi geldim, dedi. Tekrâr evinize gidiniz, çocuğunuz evdedir, buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitti ve gerçekten çocuğunu evde buldu.

Bir gün bir hanım Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna gelip: Oğlum doğru yoldan ayrılıp, uygunsuz kimselerin emrine girdi. Yanlış işler yapıyor, dedi. Oturup beklemesini söyledi ona ve oğlunun hâline teveccüh etti. Oğlu aralarına karıştığı kimselerden ayrılıp, doğru yola girdi.

Garîbullah Saka, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin feyzlerinden istifâde edenlerdendi. Bir gün şiddetli bir hastalık sebebiyle neredeyse ölmek üzere idi. Akrabâları onu seher vakti Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna götürdüler. Hastaya bir teveccühde bulundu, hasta o ânda iyileşti.

Mevlânâ Kerâmetullah Sâhib şöyle anlatmıştır: Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin şerefli huzûrunda bulunduğum zamânlar, acâib ve garîb şeyler müşâhede ederdim. Bir defasında sabâh namâzından sonra murâkabe ve zikir zamânında, kitâbı koltuğumun altına alıp, okumak niyeti ile geldim. Bakışlarını bana çevirdi ve otur, meşgûl ol, buyurdu. Büyük küstâhlık edip, sizin huzûrunuza gelmemin sebebi zahmet ve zorluk çekmeden öğrenmek istememdendir. Sıkıntı ve zorluk çekdikten sonra her yerde mümkündür, dedim. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn’in hurmetine sana sıkıntısız ve zahmetsiz vereceğim, otur buyurdu. O sırada bana teveccüh etti. Kendimden geçip, düştüm. Sanki kalbim göğsümden dışarı çıkmıştı. Bir müddet sonra kendime geldim. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri zikri bitirmişdi. Güneş de doğmuştu. Şâh Ebû Sa’îd gibi seçkin talebeleri hâlâ orada idiler. Mahcûb oldum. Ne oldu buyurdular. Uyku bastırdı dedim. Tebessüm ettiler.

[Bu yazı Hüvelgani Risalesi‘nden alınmıştır]

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler