Kemâlât sâhibi, büyük âlim ve hâfız, mürşidimiz ve efendimiz Şâh Ebû Sa’îd hazretlerinin nesebi şöyledir: Şâh Ebû Sa’îd bin hazret-i Safî bin hazret-i Azîz bin hazret-i Muhammed Îsâ bin hazret-i Seyfeddîn bin hazret-i Muhammed Ma’sûm bin hazret-i Müceddid-i elf-i Sânî “radıyallahü anhüm”.

Zilkâde ayının ikisinde 1196 [m. 1782] senesinde Mustafââbâd beldesinin Rampûr nâhiyesinde doğdu. Dahâ çocuk iken sâlih bir kimse olacağının alâmetleri gözüküyordu. Buyurdu ki: Çocukluğumda Luknov beldesinde, akrabâlarımdan Meyân Ziyâünnebî sâhib ile bayır bir yerden geçip, namâz kılmak için mescide giderdik. Derviş bir zât gelip giderken benimle alâkadar olurdu. Bir kimse bunun sebebini sordu. Bu bir gün gelir yüksek bir dereceye kavuşur. Akrabâsının mürâcaat ettiği kimse olur, dedi. O dervişin işâret etdiği gibi oldu. 10 yaşında iken Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra tecvîd ilmini, kırâat âlimi Kârî Nesîm’den öğrendi. Kur’ân-ı kerîmi tertil üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenler kendilerinden geçerdi. Buyurdu ki: Benim Kur’ân-ı kerîmi gâyet hoş okuduğum bilinmezdi. Tâ ki, Kâ’bede harem-i şerîfde Kur’ân-ı kerîm okuduğum zamân dinleyenler hayrân olup, arab olmayanın bu kadar güzel Kur’ân-ı kerîm okuması görülmemiştir, dediler.

Kur’ân-ı kerîmi ezberledikden sonra, aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye başladı. İlim öğrenmek için okunan ders kitâplarının ekserîsini müftî Şerefüddîn’den ve Şâh Veliyyullah muhaddisin oğlu Mevlânâ Refîuddîn muhaddisden okudu. Kâdî Beydâvî tefsîrini ve Sahîh-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîh-i Buhârî’yi ise, yine Mevlânâ Refîuddîn’den ve hocası Abdullah-i Dehlevî’den ve kendi dayısı Sirâc Ahmed’den okuyup, rivâyet, nakletme icâzeti aldı.

Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, tasavvuf ilmine yönelip, bu yolda yetişti. Tasavvufda önce babasından feyz aldı. Babası; ecdâdı müceddidiyye büyüklerinin yolunda tam istikâmet üzere idi. Dünyâdan yüz çevirmişti. Öyle ki, Nevvâb Nasrullah Hân devlet işinde vazîfe vermek istedi. Mâzeret göstererek kabûl etmedi. Dâimâ kendi virdleriyle meşgûl olurdu. Hadîs-i şerîf ilmini kendine zevk edinmişti. Fısk ve fücûr ehlinden yüz çevirmişti. Hicrî 1236 senesinde Luknov’da vefât etti. Ebced hesâbına göre vefât târihi için “Fâze rıdvânü’l-mevdûd” ifâdesi söylendi. Seyyid Ahmed Sâhib ve Mevlevî İsmâ’îl Şehîd ve diğer azîzler techîz ve tekfîn hizmetini yaptılar…

Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin babası, onu tasavvufda bir müddet yetişti. Sonra babasının izni ile nisbeti iki vâsıta ile Hâce Muhammed Zübeyre ulaşan Şâh Dergâhî’nin sohbetine gitti.

Şâh Dergâhî hazretleri, son derecede istiğrak hâlinde (ilâhî aşk ile tamâmen kendinden geçmiş) idi. Hattâ namâz vakti gelince, onu uyarırlardı ve namâzını kılardı. İlâhî aşk ateşi kendisini o kadar kaplamıştı ki, eğer yüz kişiye birden teveccüh etse, onları kendilerinden geçirirdi. Bir defasında, cemâat ile namâz kılarken, şevk-i ilâhî sebebiyle vücûdu öyle titredi ki, bu titreme önce imâma sonra cemâate geçdi. Dahâ sonra da mahalle halkını etkileyip, onları bir vecd (kendinden geçme) hâli kapladı. Yerlerinde duramaz olup, raks ettiler.

Şâh Dergâhî hazretleri doğuştan evliyâlık hâllerine sâhip idi. Pencab’ın Hezare kasabasında hicrî 1162 senesinde doğdu. Doğum târihi ebced hesâbına göre: “Ma’deni feyz-i Hak” ifâdesidir. Çocukluğunda kendisini cezbe hâli kapladı. Vatanından uzaklaşıp, sahrâlara gitti. Ergenlik çağına girince cezbe hâlinden bir miktâr kurtulup, kendine geldi. Bir kimseden namâzı kılacak kadar Kur’ân-ı kerîm okumasını öğrendi. Tekrâr kendinden geçme hâline girdi. Ağaçların yapraklarını yiyerek yaşadı. Namâz vakti girince, kendine gelir, namâzını kılardı. Sonra yine kendinden geçerdi. Nihâyet sahrâda Bedânven beldesinde Mezâr-ı Sultânü’t-tarikîn denilen yere gitti. Orada Hâfız Cemâlullah’a “rahmetullahi aleyh” Kâdiriyye tarîkatında bî’at edip, bu yolda yetişti. Zenginlerle görüşmekten çok kaçınırdı. O uyurken birisi çadırına para bağlayıp gitse, ondan burnuna necâset kokusu gelirdi. Onu alıp, denize atardı. Hiçbir sûretle onlara el sürmezdi.

Şâh Dergâhî’yi sevenlerinden birisinin karşısına bir aslan çıkdı. Şâh Dergâhî hazretlerini hâtırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Birden bire gözüküp aslana tokat vurarak oradan uzaklaştırdı.

Nevvâb Ahmed Yâr Hânın hanımının hiç çocuğu olmazdı. Çocuğu olması için Şâh Dergâhî hazretlerinden duâ istedi. Duâsı bereketiyle çok çocuğu oldu.

Bir bakkal Şâh Ebû Sa’îd hazretlerinin huzûruna gelip, ayaklarına kapanarak şöyle dedi: Bir defasında bir yerin kapısı düştü. O sırada Şâh Dergâhî hazretleri kapının düşeceği yeri kaydırdı. Ben hiçbir zarara uğramadan kurtuldum.

Şâh Dergâhî hazretleri bir şahsa; senin evin yanacak, dedi. O şahsın evi yandı.

Şâh Dergâhî hazretlerinin vefât târihi ebceb hesâbına göre, insanların kutbu, Allahü teâlânın emri ile vefât etdi anlamında, “Mâte kutbü’l-verâ an emr-illah” cümlesiyle ifâde edilmiş olup, hicrî 1226 târihini gösterir. Kabri Rampûr beldesindedir.

Asıl maksada dönüp, Şâh Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin hayâtını anlatmaya devâm edelim. Şâh Dergâhî hazretleri onu kısa zamânda yetiştirip, hilâfet verdi. Tasavvuf hâllerine dalıp, kemâl derecelerine ulaştı. Etrâfına pekçok mürîd toplandı. Zikir halkalarında vecd, kendinden geçme hâlleri oldu. Hâlbuki Müceddidiyye yolunda böyle şeyler kaldırılmış olup, raks ve benzeri hâller onlarda bulunmazdı. Onlar Eshâb-ı kirâm gibi kemâl ve sükûnet üzere ömür sürmüşlerdir. Onların simâ’ı Kur’ân-ı kerîm okumak, huzûrları namâz, usûlleri emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerdir. Hazret-i Şehîd Mazher-i Cân-ı Cânânın “aleyhirrahme” eshâbı da bu minvâl üzere idiler.

Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra tasavvuf ilmini de öğrenip, tasavvuf yolunda yetişti. Önce babasından feyz aldı. Babası onu tasavvufda bir müddet yetiştirdikden sonra, “Oğlum senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır” buyurdu. Yukarıda anlatıldığı gibi, Kâdiriyye yolu şeyhi Şâh Dergâhî’nin hizmetine girip, 12 sene derslerine ve sohbetlerine devâm etdi. Çok mücâhede ve riyâzet çekerek, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etdi. Yetişmek için ne lâzımsa yaptı. Dünyadan yüz çevirdi. Çok oruc tutdu. Nihâyet Şâh Dergâhî hazretlerinden Kâdiriyye yolunun icâzetini ve hilâfetini aldı.

Bundan sonraki hâlini kendisi şöyle anlatmıştır. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât)ını okurken anladım ki, tasavvufda bu derecelere kavuşmama rağmen, kemâlât-ı nisbet-i Ahmediyyeye kavuşmamışım. Bu sebeble Dehlî şehrine gidip, oradan Pânipût şehrinde bulunan Senâullah-i Pânipûtî’ye bir mektûb yazdım. Bu nisbete kavuşma arzûmu bildirdim. Bana cevâb olarak yazdığı mektûbda Şâh Gulam Alî’nin, yanî Abdüllah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi bildirdi.

Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri 1810 [h. 1225] senesi Muharrem ayının yedinci günü Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine kavuşdu. Çok izzet ve ikrâm gördü. Abdullah-i Dehlevî hazretleri ondan talebe yetişdirmesini isteyince: “Efendim, ben huzûrunuza bunun için değil, bilâkis istifâde etmek için geldim” dedi. Bunun üzerine dahâ fazla iltifât ve teveccühe mazhâr oldu.

Birkaç ay sohbetinde bulunduktan sonra Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet verip, mezûn eyledi. Talebelerinin çoğunu ona havâle etdi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid İsmâ’îl Medenî gibi âlim zâtlar ondan istifâde ettiler. Hocası Abdullah-i Dehlevî talebelerine hitâben: “Talebenin irâdesi Ebû Sa’îdin irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığılı bırakıp, talebeliği tercîh etdi” buyurdu.

Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri tam 15 sene Abdüllah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine devâm etdi. Onun vefâtından sonra yerine geçip, talebe yetiştirmeye başladı. Hak âşıklarının kalblerini Allahü teâlânın ma’rifetiyle doldurdu. Bütün ecdâdı gibi islâm dînini yaymağa çalıştı. Bazı talebelerinin istirhâmı üzerine yazdığı (Hidâyetü’l-tâlibîn) kitâbı fârisî olup, pek kıymetlidir. Dahâ önce geçmiş ve insanların saâdeti için herşeylerini fedâ etmiş büyüklerin yaşayış ve ahlâkı ile ahlâklanmışdı.

Abdüllah-i Dehlevî hazretleri vefât hastalığında Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd hazretlerini çağırmak için birkaç mektûb yazdı. Maksadı onu kendi yerine oturtmaktı. Bu mektûblardan biri şöyledir:

“Nesebi ve hasebi yüksek Sâhibzâde Ebû Sa’îd! Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Bu günlerde za’îfliğim, nefes darlığım ve kaşıntım arttı. Oturmak ve kalkmak çok güçleşti. Ayrıca bunlara bel ağrıları da eklendi. Namâzları ayakta kılamıyorum. Şu ânda ağır hastayım. Oturmaya dahî tâkatim yok. Sizin gelmeniz çok uygun olur. Mevlevî Beşaretullah Sâhib, evindekiler hasta olduğu için, evine gitti. Gelip, gelmeyeceği belli olmaz. Bundan önce sizi yine buraya çağırmak için birkaç mektûb yazıp göndermiştim. Buraya gelmeyi düşünmediğinize hayret ettim. Görünüşe göre, bu fakîrin sıhhat bulması imkânsız gibidir. Çok yazık ki, siz bu kadar gecikebiliyorsunuz.

Mısra’:

Bu işte güzeller naza çekerler.

Görüyorum ki, bu yüksek hânedânın makâmına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım sırasında görmüşdüm ki, siz bizim makâmımızda oturuyorsunuz ve kayyûmluk size verildi. Bu garîb teveccühlere kâbiliyyetli sizden başka biri yoktur. Bu mektûbumu alır almaz bu tarafa hareket ediniz ve olgun oğlumuz Ahmed Sa’îd’i, orada kendi yerinize bırakınız. Hüsn-i hâtemeye, Rabbime severek kavuşmama ve Habîbullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” ittiba’ etmeme, duâ buyurunuz. Vesselâm.”

Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri hocasının bu emri üzerine kendi yerine oğlu Ahmed Sa’îd Fârûkî’yi bırakıp, Dehlî’ye gitdi. Hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin vefâtından sonra, onun yerine irşâd makâmına oturdu. 9 sene kadar talebelerin irşâdı ile meşgûl oldu. Güzel yollarının îcâbı olan acıları, şiddetleri, yoksulluk ve sıkıntıları hep çekti. 1833 [h. 1249] senesinde hacca gitti. Yerine oğlu Ahmed Sa’îd hazretlerini bırakdı.

Uğradığı her şehrin halkı onun teşrîfini ni’met ve bereket bilip, sohbetine koştular. Ramazân-ı şerîfde Bander Münebbîde idiler. Burada terâvîh namâzında bir hatim okudu. Zilhicce ayının başında Cidde’ye ulaştı. Mevlânâ Muhammed Cân hazretleri o zamân sanki Haremeyn’in en büyük âlimi idi. Karşılamaya geldi. Zilhicce ayının ikisinde veyâ üçünde Mekke’ye gitdi. Haremeyn halkı, kâdîları, müftîleri, umerâ ve ulemâsı ile birlikte son derece tazîm ve hürmetle huzûruna geldiler. Şeyh Abdüllah Sirâc, Şâfi’î müftîsi Şeyh Ömer, müftî Seyyid Abdullah Mirgânî Hanefî, amcası Şeyh Yâsin Hanefî, Şeyh Muhammed Âbid Sindî ve diğer meşhûr zâtlar onunla görüşmek için geldiler. Haremeyn-i şerîfeyni ziyâretden sonra, memleketine dönmek üzere yola çıktı. Yolda hastalığı günden güne şiddetlendi. Ramazân-ı şerîfin ilk günü oruc tuttu. Zarar vermezse tamâmını tutarım buyurdu. O gün hastalığı arttı. Gerçi hastaya ve yolcuya fidye yoktur ama, tabiatım istiyor ki, tutamadığım oruclar için fidye vereyim, buyurdu. Ramazânın 22’sinde Tonk beldesine geldi. Nevvâb Vezîrüddevle çok hurmet ve ikrâm gösterdi. Bayram günü sekarât hâli görüldü. Öğle namâzından sonra hâfızın Yâsin-i şerîf okumasını istedi. Üç defa dinledi. Sonra, yeter buyurdu. Az kaldı dedi ve bugün Nevvâb Emîrüddevle eve gelmesin. Umerânın gelmesinden zulmet hâsıl oluyor, buyurdu. Ramazân bayramı günü öğle ile ikindi arasında vefât etdi. Günlerden Cumartesi idi. Nevvâb ve şehir halkı toplandı. Mevlevî Habîbullah ve kâfilede bulunan diğer kimseler gasl işi ile meşgûl oldular. Şehrin kâdîsı Mevlevî Halîlürrahmân imâm oldu. Cenâze namâzını kıldırdı. Cenâzesini Dehlî’ye naklettiler. Tabutunun nakli 4 gün sürdü. Açtıklarında yeni yıkanmış gibi hiç değişmemişti. Hoş kokuları ile insanlar teberrük etti. Hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin ve Mazher-i Cân-ı Cânân hazretlerini kabirleri yanına defnedildi. Vefât târihi için arabî ve fârisî ibâreler düşürüldü. Vefâtı 1250 [m. 1834] senesindedir.

Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin bazı kerâmetleri de şöyledir.

Bir defasında Rampûr’dan Sünbül’e gidiyordu. Yolu gece vakti sâhile ulaştı. Karşıya geçmek için gemi kalmamıştı. Kendisini sâhile kadar bir arabacı götürmüştü. Kirâladığı arabanın sâhibi gayr-i müslim idi. Sâhile gelip, durduklarında arabacıya “Arabayı suya sür” buyurdu. O da heybeti karşısında ürperip, arabayı suya sürdü. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda olduğu gibi sürüp karşıya geçdiler. Arabacı onun bu kerâmeti karşısında hayrete düşüp, müslümân oldu.

Meyân Ahmed Asgâr şöyle anlatmıştır. Bazen uyuyup kalır, teheccüd namâzım geçerdi. Bu hâlimi Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki: Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamânında bize hâtırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âit olsun. Bundan sonra teheccüd vakti gelince, sanki birisi gelip, beni kaldırırdı. Artık teheccüd namâzını hiç kaçırmadım.

Talebelerinden Şeyh Ahmed Bahş, vefâtından sonra kabrini ziyârete gitmişti. Ona uykusunda buyurdu ki, Senin bahçende bir sened üzerinde kâfir bir kimsenin ismi yazılı onu yırt. O zât şöyle demiştir. Böyle bir senedin bende bulunduğunu unutmuştum. İşâret buyurduğu yeri aradım ve o kâğıdı bulup yırttım. Böylece kalbimde gayrı müslim kimselere ilgi kalmadı.

[Bu yazı Hüvelgani Risalesi‘nden alınmıştır]

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler