8. BÖLÜM

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretlerinin, hazret-i Hâfız Şeyh Muhammed Âbid’den “rahmetullahi aleyh” istifâdesi:

Buyurdular ki: Üç vilâyet ve bunların keyfiyetlerini ve vâridâtlarını hazret-i Seyyid’den “kuddise sirruh” aldım. Üç kemâlâtı, hakâyık-ı seb’ayı ve diğerlerini hazret-i Şeyh’in teveccühleriyle 7 yılda elde ettim. Ondan sonra baştan sona kadar bir sene seyr-i murâdî ile bütün makâmlardan geçirildim. Her makâmın keyfiyetlerinde ve hâllerinde başka bir kuvvet hâsıl oldu.

Müceddidiyyenin yüksek makâmlarında ele geçen keyfiyyetlerinden şöyle buyururlardı: Tevhîd zevkleri, şevkleri ve vâridâtlarının zuhûru vilâyâtta oldu. Bu makâmlarda bütün hâller ve mevâcid kayboldu. Tecelliyât-ı sıfatın îcâbı olan aşk ve muhabbet coşkunluğu ve hurûşu, tecelliyât-ı zâtînin satvetinde yok oldu. İftikâr ve ubûdiyyetten başka hiçbirşey ele geçmedi. Allahü teâlânın yüce zâtını son derece tenzîhten dolayı, âlem ile onun sânii hakkında söylenilen zıllıyet sâninin gölgesi olduğu münâsebeti kurularak, ortaya atılan ayniyyet ve ittihât nisbeti (âlem ile sâninin aynı olduğu inancı) meslûb oldu. (Benden soyuldu, alındı). Burada hakâyık ve ma’rifetler, islâmiyyetteki doğru akîdeler, şerî’at ve ahkâmdır. Bunlara yakînin olması, keyfiyetsize, belirsiz hâllere ve nisbetin latîfliğine kavuşmak sermâyedir. Nitekim imâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî “radıyallahü anh” Mektûbât’ında şöyle buyurmaktadır: Bu makâmlarda, her mertebede, keyfiyetsizlik ve belirsizlik ele geçer. Aşağı makâmlarda iri damlalı yağmur gibi olan feyzlerin gelişi burada latîfelere çekilir. Sonunda şebnem (çiy) olur. Belirsizliğin çokluğundan o hazretin teveccühlerinin bereketleri çok az anlaşılıyor. Hattâ hâllerin sonunda Îşân’ın kıymetli sohbetlerinde bir çeşit safâ hâsıl oldu ve hiç zevk ve keyfiyet kalmadı. Fakîr, keyfiyetleri anlamadığımı onlara (hocama) arz ettim. Bu yolda endîşe hâtıra getirilmemeli. Gerçi belirsizliğin çokluğundan anlaşılmasa da. Feyz-i ilâhi devâmlı hâtıra gelir. Oluktan dolan havuz bir müddet boş kalınca, su sesinden, suyun geldiği anlaşılır. Havuz dolup olukluğa bitişince, su oluğa gider ve artık ses ve su sesinin çalkantısı ve hareketliliği kalmaz.

Buyurdular ki: Muhammed Âbid hazretlerinin teveccühleriyle bâtın nisbetinde derinlik ve genişlik hâsıl oldu. Keşf yoluyla onu anlamak ve görmek mümkün değildir. Yine onların teveccühüyle tarîkat makâmlarında, sülûkde öyle bir kuvvet hâsıl oldu ki, onu açıklamak ucb ve övünme olur.

Buyurdular ki: Hazret-i Şeyh, bu bendenin hâline çok inâyet buyurdular. Talebeleri arasında hiç kimse bu imtiyâza kavuşmadı. Fakîri kendi zımmiyeti ile şereflendirdi. Kendi feyz ve bereketlerine ortak etti. Bir gün şöyle buyurdular: Allahü teâlâ dün gece bize yeni kemâller ve tâze feyzler ihsân eyledi. Öyle ki, önceki kemâllerin bu kemâller ve vâridâtlar yanında hiç kıymeti yoktur. Bu fakîr o gece epeyce zamân kaldı. Zât-ı âlinizin bâtınında bu ilâhî lütuflar zuhûr etti. Zât-ı âlinize olan muhabbet ve manevî berâberlikten bu fakîr de bâtınımda şaşılacak hâllere kavuştum, diye arz ettim. Doğru söylediniz, size de ondan tam bir pay hâsıl oldu, buyurdu.

Buyurdular ki: Allahü teâlâ Muhammed Âbid hazretlerini birkaç kerâmetle, (lütuf ve ihsânla) mümtâz kıldı. Biri, Zimmiyyet-i kübrâdır. Bu çok büyük bir makâmdır ki, hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e “radıyallahü anh” mahsûstur. Hadîs-i şerîfte şöyle buyruldu: (Allahü teâlâ benim göğsüme ne akıtdıysa onu Ebû Bekr’in göğsüne akıttım.) Bu hadîs-i şerîf bu ma’nâyı bildirmekdedir.

Muhammed Âbid hazretlerinin mümtâz kılındığı ikinci husûs ise, onun kabrinin civârında gözün görebildiği yere kadar defnolunanlar afv olur. Üçüncüsü onu gören afv olur. Dördüncüsü, onun seyri, murâdî yapılmıştır. Beşincisi, bu zamânda onun halkasında tecelli-i zâtiye kavuşulur.

Bu fakîr, Elhamdülillah ki, bu halkada bulunmaktadır diye arz ettim. Buyurdular ki, sizin seyriniz murâdî yapıldı. Sizin halkanızda da tecelli-i zâtî vâriddir. Bu ihsânın şükrünü yerine getirmek gerekir.

Buyurdular ki: Bu fakîr Kâdirî hânedânının icâzetini almak için Muhammed Âbid hazretlerine arzda bulundum. Sizin için bu hânedânın icâzeti olur. Biz bu hânedânın icâzetini Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” almakla müşerref oluruz, buyurdular. Server-i âleme müteveccih olarak oturdular. Bu fakîr de onların emriyle murâkabede bulundum. Bu esnâda Habîb-i Hüdâyı “sallallahü aleyhi ve sellem” yüksek bir makâmda eshâb-ı izâm ve evliyâyı kirâmla “radıyallahü anhüm ecma’în” otururken gördüm. Hazret-i Gavsüs-sakaleyn, huzûr-ı pürnûrda ayakda duruyordu. Hazret-i Şeyh Muhammed Âbid hazretleri, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” Mirzâ Cân-ı Cânân Kâdîriyye hânedânından icâzet için ümîdvâr diye arz etti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu husûsta Seyyid Abdülkâdir’e söyleyiniz buyurdu. Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Muhammed Âbid hazretlerinin bu talebini kabûl edip, icâzet hırkasını teberrüken vermekle bu bendeyi mümtâz kıldı, şereflendirdi. Bâtınımda Kâdiriyye nisbet-i şerîfesini, hâllerini ve bereketlerini hissedip, göğsüm o nisbetin nûrlarıyla doldu. Nakşibendiyye nisbetinde izmihlâl ve kendinden alınıp götürülmek, Kâdiriyye nisbetinde ise safâ ve nûrların parlaması vardır.

Buyurdular ki: Hazret-i Şeyh Muhammed Âbid, fakîri, Kâdiriyye, Çeştîyye ve Sühreverdiyye tarîkatlarının icâzetleriyle şereflendirdi. Hâce Kutbüddîn’in “kuddise sirruh” rûhundan Çeştiyye nisbeti bize ulaştı.

Buyurdular ki: Çeştîyye hânedânının nisbeti zuhûr etdiğinde o zamân bize, simâ’ hoş geliyor. O büyüklerin nisbetinin temel özelliği olan aşk ve muhabbet erimesi bâtınımı aynı şekilde yapıyor.

Bu satırları yazan fakîr (Abdüllah-i Dehlevî “kuddise sirruh”) yatsıdan sonra, Muhammed Âbid hazretlerinin huzûruna vardım. Başbaşa kaldık. Keyfiyetlerin ve hâllerin çokluğundan o hazret yalnız tegannî yapıyorlardı (kasîde okuyorlardı). Kendisini ağlama kaplamışdı. Bu hâl üzerinden geçince, buyurdu ki: Şu ânda Çeştîyye büyüklerinin nisbeti zuhûr etmişti “rahmetullahi aleyhim”.

Buyurdular ki: Hazret-i Hâfız Sa’dullah’ın “rahmetullahi aleyh” vefâtından sonra, Nevvâb Hân Firûzcenk istifâde için, Muhammed Âbid hazretlerinin sohbetlerine gelmek istedi. Bu fakîr durumu kendilerine arz ettim. Bundan râhatsız olup: Bizim dergâhımızın, hazret-i Hâfız Sa’dullah’ınki gibi bereketsiz olmasını mı ister. Ehl-i dünyânın ayağı uğursuzdur. Bâtının bereketsizliğine sebeb olur, buyurdu.

Buyurdular ki: Bir gün Muhammed Âbid hazretlerinin huzûrunda bir kimse, falan kimse çok dünyâlığa sâhib ve son derece bahtiyârdır dedi. Bunun üzerine buyurdu ki: Böyle kimseler aslından muhtâc kimselerdir. Bahtiyârlığa, ni’mete ve saâdete erbâb-ı nisbet-i mâallah olanlar sahîhtir. (Zenginlik gönül zenginliğidir) hadîs-i şerîfdir “sallallahü aleyhi ve sellem”.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler