Bu mektûb, Hind kâfirlerinin âyinleri hakkındadır.

Hind kâfirlerinin arab müşrikleri gibi aslı olmayan bir dinleri var. Veyâ dinlerinin aslı var, fakat nesh edilmiştir. Onların geçmişleri hakkında nasıl itikâd etmeli diye soruyorsunuz. Bu husûsu inceleyerek doğru ve kısa bir şekilde yazıyorum.

Biliniz ki, Hindlilerin eski kitâblarından anlaşılan şudur: Allahü teâlâ rahmetiyle insan nev’ini yaratmaya başladığı vakit, onların dünyâ ve âhiret saâdetleri için emir ve yasakları ihtivâ eden ve dört kısımdan meydâna gelen ve Bîd denilen bir kitâbı melek vâsıtasıyla gönderdi. Onların müctehidleri o kitâbtan dört mezhep kurdular. Îmânın esâslarını bu kitâptan çıkardılar. Îmân bilgilerini anlatan ilme, dehrûm-i şayister yanî ilm-i kelâm demek olan fenn-i îmâniyân denildi. İnsanları da dört fırkaya ayırdılar. O kitâptan dört yol çıkarıp, her fırkaya o yollardan birini tahsîs ettiler. Amel ile ilgili bilgileri de o kitâptan çıkardılar. Bu ilme kereme-i şayister yanî fıkh ilmi manâsında fenn-i ameliyât denildi. Ancak onlar ahkâmın neshini inkâr ettiler. Hâlbuki, her asırda gelen insanların tabiatlarına göre işlerde değişiklik olacağını câiz görmek zarûrîdir. Bu aklın gereğidir. Âlemin uzun ömrünü dört kısma ayırıp, herbirine cuk adını vermişler. Her cukta yaşayanlar için, o dört defterden bir yaşama tarzı çıkarmışlar. Sonra gelenlerin yaptıkları değişiklikler muteber değildir. Onların bütün fırkaları Allahü teâlânın bir olduğuna inanıyorlar. Âlemin sonradan yaratıldığını biliyorlar. Âlemin yok olacağını, iyi ve kötü işlerin karşılığının görüleceğini kabûl ediyorlardı. Aklî ve naklî ilimlerde riyâzât ve mücâhedelerde, marifetler ve keşfler husûsunda çok derin idiler. Onlardan seçkin kimseler, insan ömrünü dört kısma ayırmışlar. Birinci kısmını ilimlerin öğrenilmesine, ikinci kısmını geçim sağlamaya ve çoluk çocuk sâhibi olmaya, üçüncü kısmını amelleri düzeltmeye ve nefsin ıslâhına, dördüncüsünü insanın kemâlinin zirvesi olan dünyevî alâkalardan irtibâtı kesip, âhirete yönelmeye ve âhirette kurtuluş için sarf ediyorlar. Dinlerinin kuralları son derece düzenlidir. Bundan anlaşılıyor ki, din onları terbiye etmiş ve sonradan bu dînin hükmü kaldırılmıştır. İslâmiyette hükmü kaldırılan dinler olarak yahûdîlik ve nasrânîlik bildirilmiştir. Hâlbuki böyle çok neshedilmiş ve hükmü kaldırılan din olmuştur. Âyet-i kerîmede meâlen (Hiçbir ümmet yokdur ki, içlerinde Cehennem ile korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın) (Fâtır sûresi: 24) buyuruldu. Diğer âyet-i kerîmelere göre de, Hindistân’a da nebîler ve resûller gönderilmişdir. Bunların kitâplarında o peygamberlerle ilgili bilgiler vardır. Onların kitâblarından kemâl ve kemâle erdirme mertebesine sâhib oldukları, rahmet-i ilâhî buralara da ulaşmıştır. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğinin bildirilmesinden önce, her kavme kendilerine gönderilen peygambere tâbi olmaları mutlaka gerekli idi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün insanlara peygamber olduğu bildirilmesinden ve islâmiyetin bütün dinlerin hükmünü kaldırmasından sonra, herkesin Ona îmân etmesi şart oldu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zamânından günümüze kadar geçen zamânda Ona îmân etmeyen herkes kâfirdir.

İslâmiyet, meâlen ((Ey Resûlüm) Gerçekten biz senden önce peygamberler gönderdik, onlardan kimi sana haber verdik, kimini de sana haber verip anlatmadık) (Mü’min sûresi: 78) buyurulan bu âyet-i kerîme hükmünce peygamberlerden çoğunun ahvâlini bildirmemiştir. Hindistân’da gelen peygamberler hakkında sükût evlâdır. Bize, onlara tâbi olanların kurtulacakları husûsunda ve küfrü, helâkları husûsunda kesin konuşmak lâzım değildir. Fars milleti hattâ islâmiyetten önceki her memleket halkı hakkında, taassub karıştırmadan hüsn-ü zanda bulunmalıdır. Çünki islâmiyet onlar hakkında bilgi vermemiştir. Onların kitâpları ve hükimleri itidâl yoluna uygundur. Evlâ olan böyle inanmaktır. Kat’î delîl olmadan bir kimseye kâfir demeyi kolay bilmemelidir. Onların putperestliğinin hakîkatı şudur: Allahü teâlânın emriyle dünyâda tasarruf sâhibi olan bazı melekler veyâ vefât edip, bedenleri ile bağlantıları kesildikden sonra, dünyâdaki tasarrufları devâm eden bazı kâmil kimselerin rûhları, yâhud onların Hızır aleyhisselâm gibi devâmlı hayâtta bulunan bazı diri kimselerin resimlerini yapıp, onlara yöneliyorlar. Bir müddet sonra onlarla irtibât kuruyorlar. Din ve dünyâ işlerini bu münâsebete bağlıyorlar. Onların bu işi tasavvuf ehlinin yapageldiği râbıta zikrine benzemektedir. Sôfî kendi pîrinin sûretini düşünür ve böylece feyze kavuşur. Bu râbıta ile hindlilerin yaptıkları arasındaki fark şudur: Zâhirde şeyhin sûretini heykel şeklinde yapmazlar. Bu sebeble sôfîlerin yaptıklarının arab müşriklerinin yaptıkları ile bir alâkası yoktur. Çünki onlar, putların ilâhî tasarrufa bir vâsıta değil, bizzat tasarruf sâhibi olduğunu söylüyorlardı. Putları yeryüzünün, Allahü teâlâyı da gök tanrısı olarak biliyorlardı. Bu ise şirkdir. Hindlilerin secdesi selâm secdesidir. İbâdet secdesi değildir. Onların âdetlerinde anneye, babaya, hocaya selâm yerine secde edilir. Onların tenâsüh inancı küfürdür. Vesselâm.

 

Sonraki Mektup –> 15. Mektup

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler