Sual: Mutezilenin Ehli Sünnetten ayrılan görüşleri nelerdir?

Cevap: Türpüşti Risalesinde deniyor ki;

Ehl-i sünnete göre, Allahü teâlâ üzerine hiçbir şey vâcib değildir. Mu’tezîle diyor ki, kulların iyiliğini korumak Allahü teâlâya vâcibdir. Deriz ki, vâcib, vâcib kılanın emri ile olur. Hâlbuki Allahü teâlâya emredecek bir kişi yoktur. Vâcibi yapmayınca, ya azarlıyacak, yâhud da azâb edecek biri olması lâzımdır. Allahü teâlâ ise, ayıplanmaktan münezzeh ve hakkında fâide ve zarar isbâtından çok yücedir. Bilakis, dilediğini yapmış, istediğini yapar. Onun hakkı olan ve Ona yakışan, herkese yaptığını sormakdır ve hiç kimse ona niçin şöyle yaptın diye soramaz. Enbiyâ sûresi 23. âyetinde meâlen, “Allaha yapdığından suâl olunmaz, kullar ise yaptıklarından sorumludurlar” buyuruluyor.

Bu âyet-i kerîmeye dayanarak, iyilik yapana sevâb vermek, kötülük yapana azâb etmek Allahü teâlâ üzerine vâcibdir dediler. Ammâ Ehl-i sünnet âlimleri, Allahü teâlâ üzerine vâcib kelimesini kullanmak câiz değildir dediler. Sebebi yukarıda bildirildi. Hadîs-i şerîflerde, Allah üzerine haktır gibi kullanılan ifâdeler, vaadine vefâsının kuvvetli olduğunu bildirmek içindir. Kul, Allahü teâlânın hakkını yerine getirince, sevâba hak kazandığından ona hak denmiştir. Nitekim mekrin karşılığını mekir, hud’anın karşılığını hud’a [hîle], istihzânın karşılığını istihzâ [alay etme] olarak bildirmiştir. Ammâ bu sözlerden hiç birisini Allahü teâlâ için kullanmak doğru değildir. Ancak Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği gibi. Şöyle ki, Enfâl sûresi, 30. âyetinde meâlen, “Onlar mekr [hîle] yapıyor, Allah da onlara mekr ediyor [hîlelerini bozuyor], Nisâ sûresi, 142. âyetinde meâlen, “Zanlarınca Allaha huda’ [hîle] yaparlar, Allah da onlara hîle yaparak [hîlelerini başlarına geçirir]., Bakara sûresi, 15. âyetinde meâlen, “Allah, münâfıkları etdikleri istihzânın cezâsı ile cezâlandırır” buyurulmuşdur.

Buradan anlaşıldı ki, iyiliğe karşılık, vâcib değildir, ammâ Allahü teâlâ iyiliğe iyilikle karşılık vereceğini vaad etdi ve Allahü teâlânın vaadi doğrudur, hiç şaşmaz. Ra’d sûresi 31. âyetinde meâlen, “Doğrusu Allah vaadinden dönmez” buyuruldu.

Ameli kötü olanlara, eğer kâfir iseler, verilecek cezâ korktukları şey ile olacaktır. Çünki onlar, cezâlarının hafîfletilmesine müstehak değillerdir. Çünki Allahü teâlâ, onları bağışlamıyacağını bildirmiştir. Ammâ îmânı olup da günâhkâr olanlar için haber verilen azâbların hafîfletilmesi, yâhud hiç azâb olunmamaları mümkündür. Şer’an da, aklen de böyledir. Nitekim Nisâ sûresi 48. âyetinde meâlen, “Doğrusu, Allah kendine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını dilediği kimse için bağışlar ve magfiret buyurur” ve Zümer sûresi 53. âyetinde meâlen, “Ey Resûlüm, benim tarafımdan insanlara de ki, Ey günâh işlemekle nefslerine karşı haddi aşmış kullarım! Allahın rahmetinden [sizi bağışlamasından] ümmîdi kesmeyiniz. Çünki Allah [şirk ve küfürden başka dilediği kimselerden] bütün günâhları magfiret buyurur. Şüphesiz ki, O Gafûrdur [çok bağışlayıcıdır], Rahîmdir [çok merhametlidir] buyuruyor. Çünki ibâdî [kullarım] sözünden murâd, mü’minlerdir.

Azâbların hafîfletilmesi veyâ tamâmen bağışlanması hakkında Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” o kadar sahîh hadîsleri vârid olmuştur ki, ilim ve marifet sâhibleri bunları temel esâslar saymışlardır.

Azâbın hafîfletilmesi veyâ tamâmen bağışlanmasını akıl da öngörür. Şöyle ki, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanıp, Peygamber efendimizin peygamberliğini kabûllenen, en büyük kulluk alâmeti sayılan îmânla şereflenen, eğer bir takım amelî şeylerde nefsine ve şehvetine uyarsa, böylesini bağışlamak münâsib olur ve onun azâbını hafîfletmek kerîm olana yakışır. Çünki azâbı hafîfletmek, ne sözünden dönmek, ne de hikmetin hâricinde bir iş yapmak olur.

Bu meselelerden biri de, akıl, şerî’atin yol göstermesi olmazsa bilemez. Hatar ve ibâhâyı [yasak olan ve olmayanları] anlayamaz. İyi, şerîatin iyi dediği beğendiğidir, kötü ise şerî’atin kötülediğidir. Aklın iyi veyâ kötü demesine bakılmaz. Zîrâ bunlar akla bağlı olsalardı, Allahü teâlâ insanlara akllarına uymadıkları için azâb ederdi de, azâbı Peygamberlerin gönderilmiş olmasına bağlamazdı. Nitekim Allahü teâlâ İsrâ sûresi 15. âyetinde meâlen, “Biz bir kavme, peygamber göndermedikce, azâb etmeyiz” buyurmaktadır.
Bütün âlemleri yaratanı tanımak ve bu âlemlerin hâdis [sonradan var edilmiş] olduğunu bilmek, bir peygamberin bildirmesi olmadan hâsıl olamaz da diyemeyiz. Zîrâ Resûlullah fer’ [tâli]dir ve aslın fer’ine muhtâc olması câiz değildir. Evet isim ve sıfatlar Onun tarafından telakkı olunur. Kullara emir kısmından vâcib olanlar, peygamberlerin vâsıta olmaklığı bulunmadıkca bilinemezler. Akıl, teklîfin kendisiyle sâbit [var] olduğu bir âlet ve aracdır. Akl yoksa, mükellef [sorumlu-vazîfeli] olmak da yoktur. Şerî’atin beğendiği iyiliği ve beğenmediği kötülüğü bilmekde bir şart olabilir. Eğer her işte akıl esâs olsaydı, akıl, ana ve babasının dîni uğruna ölmeği, bir altın, hattâ dahâ da az [çalınan] bir mal için elin kesilmesini öngöremezdi.

O meselelerden biri de Münker ve Nekir meleklerinin kabirde suâl sormaları ve kabir azâbının hak olmasıdır. Bu husûsta bir çok sahîh hadîs-i şerîfler vardır. Ammâ Mu’tezîlenin bir çoğu bunları inkâr edip, güyâ red etmek için bir takım şüpheler ileri sürdüler. Bu husûsta onların asılsız şüphelerini cevâplandırmakla uğraşmak, vakti boş yere harcamaktan başka bir şey olmaz. Çünki müslümân olan, Resûlullahın bildirdiklerini almak ve kabûllenmek zorundadır. Kabir azâbı Kur’ân-ı kerîmde Mü’min sûresi 46. âyeti ile bildirilmişdir ki, “Onlar [kabirlerinde kıyâmete kadar] sabâh ve akşam ateşe arz edilirler. Kıyâmet koptuğu gün de, (Fir’avn kavmini en şiddetli azâba sokun) denilecekdir” buyurulmuştur. Diğer âyet-i kerîmede Peygamber efendimizin açık beyânı ile kabir azâbı, hiç şüphe bulunmayacak şekilde yorumlanmıştır.

Münker ve Nekir hadîs-i şerîfde böyle açık ve sahîhdir. Yalnız islâm dîninde değil, geçmiş bütün semâvî dinlerin hepsinde Münker ve Nekirden bahsolunduğu için, tevâtür derecesine ulaşmıştır. Hiçbir şekilde inkâra açık tarafı yoktur. Ancak kendileri için sened ve delîl, sâdece aklın ve duyguların mukaddimelerinden ileri geçmemiş olanlara sözümüz yoktur.

Cennet ve Cehennem yaratılmışlardır, vardırlar. Cennetlikler ve Cehennemlikler için hâzırlanmışlardır. Mu’tezîlenin ekserî, kıyâmette yaratılacaklardır dedi. Onların bu husûsta dayandığı tevâtür derecesine varan âyet ve hadîsleri vardır. Meselâ, Bakara sûresi 35. âyetinde meâlen, “Ve biz demişdik ki, ey Âdem, sen eşinle Cennetde sâkin ol. Onun ni’metlerinden bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın!” buyuruldu ki, bunlardan biridir. Onların bu âyetdeki şüpheleri, âyetde adı geçen Cennetin, dünyâ bahçelerinden olup, Âdem, Havva ve İblîsin onda bulunmalarıdır. Hakîkî ve bâkî Cennet değildir dediler.

Bu şübhelerine şöyle cevâb veririz: Âdem aleyhisselâmın içinde bulunduğu Cennet, Kur’ân-ı kerîmde birçok yerde elîf-lâmlı, ma’rife [belgili] olarak zikr olunuyor. Bu ise, bildirilen Cennetden başkası olamaz. Bunun için bilinen Cennetden başkasına yorumlanması câiz değildir. Şunu da söyliyelim ki, Allahü teâlâ, Tâhâ sûresi 118 ve 119. âyetlerinde meâlen, “Çünki senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak Cennetdedir. Ve sen orada susamazsın, güneşde de yanmazsın” buyuruyor. Herkes bilir ki, bu sayılan hâller, bu dünyâda hiçbir bağ ve bahçede ve yerde bulunmaz.

Eğer böyle nassları böyle ihtimâllerle ileri sürüp, delîl olarak kullanmak gerekseydi, bir başkaları da çıkar, âyet-i kerîmede geçen Âdem, bütün insanların babası olan Âdem aleyhisselâm değildir, bir başka Âdemdir ki, bir bahçede emre itâatsizlik etdi derdi. Bu ise, icmâ’a muhâlifdir. Ve yine Allahü teâlâ Âl-i İmrân sûresi 133. âyetinde meâlen, “O Cennet, takvâ sâhibleri için hâzırlanmışdır” buyuruyor. Henüz var edilmemiş, ortaya çıkmamış bir şey için, hâzırlanmışdır [yaratılmışdır] denmez. Ve yine Necm sûresi 13-14-15. âyetlerinde meâlen, “Yemîn olsun ki, o [Cebrâîli hakîkî sûretinde] bir dahâ da [Mi’râcdan] inerken gördü. Sidret-ül müntehânın [yedinci göğün] yanında, [Takvâ sâhiblerinin bulunacağı yer olan] Mev’â Cenneti onun [Sidrenin] yanındadır” buyuruldu. Peygamberin Sidret-ül-müntehâ yanında yok olan bir şeyi gördüğü söylenemez.

Hâlbuki bu nasslarda şüphe edilecek bir şey yoktur. Olsa bile, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bir çok hadîslerle beyânından sonra hiç kalmamışdır. Açıkca bildirilmiş olanlara uymamak dalâletdir. Peygamber efendimiz Cennetin ve Cehennemin eb’adından haber verdi. Yok olanın eninden, boyundan konuşulur mu? Ve yine, “Cennete sokuldum” buyurdu. Ve yine, “Cehennem, Rabbine şikâyetde bulundu” buyurdu. Ma’dum [yok olan] nasıl şikâyet eder ve yine kışın ve yazın nefes alır? Nitekim hadîs-i şerîfde Cehennemden bahs ederken, “Ona iki nefesle izin verilir. Kışın bir nefes verir ve bu nefesi zemherîr soğuğundan şiddetlidir, yazın bir nefes verir ve bu bildiğiniz bütün sıcaklardan dahâ sıcakdır” buyurdu.

Hadîs-i şerîfde bu şekilde açıklamalar olmasa dahî, ümmetin bu husûstaki icmâ’ı kâfî gelirdi.

Biri de, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” büyük günâh işlemiş olanlara şefâati câizdir. “Allaha şirk koşmamış olanlara şefâat edeceğime söz veriyorum” buyurmuştur. Magfiret edilmesi [bağışlanması] câiz olana şefâ’at da câizdir.

Dahâ önce, şirke düşmeyen zâlimlerin, îmân dâiresinden çıkmadıklarını bildirmişdik. Allahü teâlâ onları afv edebilir. Azâb ederse de, sonsuz olarak devâm etmez. Günâhda ısrâr etmiş olsalar ve tevbesiz ölmüş olsalar da, Cehennemde ebedî kalmazlar. Bekara sûresi 255. âyetinde [yanî Âyet-el kürsîde], “Onun izni olmadıkca, katında kim şefâ’at edebilir?” buyuruldu. Hak teâlânın müsâde etmediği şefâat, müşrikler [kâfirler] için olan şefâattir. Burada o haber veriliyor. Yanî onların magfiretden nasîbleri olmadığı gibi, “Şefâat edicilerin şefâatlarının da onlara faydası yoktur” [Müddessir sûresi, 48. âyeti] buyuruldu.

Dünyâdan küfr üzere gitmek şefâat olunmamağa sebeb olursa, dünyâdan îmânlı gitmek de şefâat olunacağını gösterir. Câbir bin Abdüllah Ensârî “radıyallahü anh”, “Şefâat, Allahü teâlânın Kitâbında açıkca belirtilmektedir. Anlaması zor değildir” buyurup, bu âyet-i kerîmeyi okudu.

Şefâat olunacağına dâir hadîs-i şerîfi, Sahâbe-i kirâmdan büyük bir kalabalık rivâyet etmiştir. Hulefâ-i Râşidîn hazretleri, Ukbe bin Âmir, Ebû Sa’îd Hudrî, Ebû Hüreyre, Ebû Ümâme, Avf bin Mâlik Eşce’î, Ma’dâd bin Ma’dîkreb, Abdüllah bin Ebûl-Cüz’a ve benzerleri “radıyallahü anhüm” bunlardandır. Câbir bin Abdullah Ensârî ve Enes bin Mâlik “radıyallahü anhümâ” Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirirler, “Şefâatim, ümmetimden büyük günâhları olanlar içindir” buyurdu.

Bu kadar delîller var iken ve müslimânlardan günâhkâr olanlar hakkında, ilk asır âlimlerinin şefâat hakkında sözbirliği bulunduğu hâlde, bu mezhebe [Ehl-i sünnet ve cemâ’ate] muhâlif olanların dayanacak bir mesnedleri yoktur. Bilhâssa büyük günâh işleyene şefâat yoktur diyenler, aklın iyi dediği şey iyidir diyorlar. O hâlde kötü işler yapanları bağışlamak ve onlar için şefâati kabûl etmek, akıllılarca iyi bir iştir ve hiçbir akıl bunu çirkin görmez.[1]

Biri de sâlih ve velî kullardan kerâmetin görülmesidir. Kerâmet, hârikulâde bir hâl olup, sıradan insanların elinde meydâna gelmez. Su üzerinde yürümek, havâda uçmak, çıkışı olmayan yerden geçmek, kısa zamânda uzak mesâfelere ulaşmak, ihtiyâc ânında yiyecek ve içecek bulmak, yırtıcı kuşlara, vahşî hayvanlara hükmetmek, yılan, akreb gibi hayvanları tesîrsiz bırakmak ve emri altına almak ve benzeri olağan üstü ve âdet dışı şeyleri yapmak böyledir.

Mu’tezîle ve kelâmcılardan çoğu böyle şey olmaz dediler ve böyle şeyler olursa, mu’cize ile karışır da, o zamân, peygamberliğin alâmeti olan mucize kerâmetten ayrılmaz, bunun için böyle hârikulâde hâllerin peygamberlerden başkasının elinde meydâna gelmesi mümkün değildir. Böyle bir takım şeyler görünmüyorsa, gözboyacılığından ve aldatma oyunlarından başka bir şey değildir. Sâlih kulların elinde zuhûr eden kerâmet, onların duâ etmesi ve Allahü teâlânın kabûl buyurmasıdır. Yağmurun yağması ve hastaların şifâ bulması gibi hâller bunlardandır derler.

Onlara cevâb olarak deriz ki, biz iyi-kötü bütün müslümânlarda kerâmet vardır demiyoruz ki, burası ihtilâf odağı olsun ve iddia sâhibleri onu, yalancı peygamberlik iddiasında kendileri için delîl alsınlar ve böylece haklı ile haksız, doğru söyleyenle yalan söyleyen ortaya çıksın. Hâyır, biz, kerâmet, Allahü teâlânın seçkin kulları olan evliyâsında görünür diyoruz. Evliyâ, peygamberlere çok tâbi olmuş sevgili ve seçilmiş kullardır. Peygamberlerin peygamberliklerini doğrulayan âyinelerdir. Böyle bir velînin elinde hârikulâde [olağanüstü] bir şey zuhûr ederse, peygamberinin büyüklüğündendir. Çünki o velî, peygamberine tâbidir, adım adım onun peşinden gitmektedir. Bunun için velînin kerâmeti, peygamberinin mucizesini kuvvetlendirmektedir, onu bozmak, sulandırmak değildir. Kerâmet, velî tarafından da istenmeyen bir hâldir. Çoğu zamân istemeden meydâna gelir. Mucize öyle değildir. Mucize peygamberin bürhânıdır, alâmetidir ki, peygamberliğini söyleyince, onunla izhâr eder. Evliyânın kerâmeti hakkında Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde haber verdiği hazret-i Meryem’in kerâmetleri, delîl olarak yeterlidir. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 37. âyetinde meâlen, “Bunun üzerine Rabbi, Meryem’i güzel bir kabûl ile kabûl buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi ve [eniştesi] Zekeriyyâ aleyhisselâmı da Ona kefîl [himâyesine me’mûr] kıldı. Zekeriyyâ aleyhisselâm ne zamân Meryem’in bulunduğu mihrâba girse, yanında bir yiyecek buldu ve (Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?) dedi. O da, bu Allah tarafından geliyor. Şüphe yok ki, Allah dilediğini hesâpsız olarak rızıklandırır dedi” buyuruyor.

Hazret-i Meryem’in ibâdet etdiği odanın anahtarı Zekeriyyâ aleyhisselâmda idi. Oraya başka hiç kimse giremezdi. Zekeriyyâ aleyhisselâm böyle ikrâm ve kerâmetlerine şâhid olmadığından hayret etti. Bir peygamberin huzûrunda, bir kadından böyle bir kerâmet, yanî hiç bir insan eli değmemiş yemek veyâ meyve bulunması zuhûr eder de, bütün ümmetlerin en iyisi olan bu ümmet içinde bulunan Allahü teâlânın seçkin, sevgili kullarından bunun gibi hâller, hattâ dahâ büyükleri niçin görülmesin!

Evliyânın kerâmetinin hak olduğuna bir delîl de, Neml sûresi 40. âyet-i kerîmesidir. Allahü teâlâ burada buyuruyor ki, “Kendinde ilâhî Kitâbdan [Levh-il mahfûzdan] bir ilm [ism-i a’zam] bulunan biri [Âsâf bin Berhiyâ] dedi ki, Ben gözünü kırpmadan önce onu sana [Belkıs’ın Yemendeki tahtını Kudüsde bulunan Süleymân aleyhisselâma] getiririm, derken Süleymân “aleyhisselâm” tahtı yanında duruyor görünce, dedi ki: Rabbimin fazlından, ihsânındandır…”

Bir delîl de, Eshâb-ı Kehfin hikâyesidir. Bu hikâyede nice garîb ve acîb hâller, olağan dışı hâdiseler vardır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbından bu husûsda nakledilmiş olanlar, zamânındaki ve ondan sonraki ümmetinden meydâna gelen hârikulâde hâlleri yazmağa kalkışsak, söz çok uzar. Ammâ çok kısa birkaç örnek verelim:

Abbâd bin Bişr ve Esyed bin Hudayr’ın “radıyallahü anhümâ” karanlık gecede asâları [bastonları] ışık saçıp, evlerine kadar öyle gitdiler. Tufeyl-i Devsî hazretlerinin kamçısının ucunda bir ışık parlardı. Ümmü Eymen hazretleri Mekke’den Medîne’ye hicret ederken çok susamıştı. Gökden bir kova indirilip, ona azar azar su içirip, doyunca kovayı tekrâr göğe kaldırdılar. Ümm-i Şüreyk’ten de benzeri rivâyet olundu. Hazret-i Ebû Bekr vefât edeceği zamân kızı hazret-i Âişe’ye, “Onlar senin iki erkek kardeşin ve iki kız kardeşindir” buyurdu. Hâlbuki o zamân hazret-i Âişe’nin bir kız kardeşi [hazret-i Esmâ] vardı ve hazret-i Ebû Bekrin hanımı hâmile idi. Hazret-i Ebû Bekr’in vefâtından sonra bir kız çocuğu dünyâya getirdi.

Hazret-i Ömer’in “radıyallahü anh” hazret-i Sâriye’ye seslenmesi hâdisesi de büyük bir kerâmetdir. Hazret-i Ömer Medîne’de, hazret-i Sâriye ise, sayılı kumandanlarından olup, Îrân taraflarında Nihâvend’de bulunuyordu. Düşmân kendilerine dağın eteğinde pusu kurmuşdu. Hazret-i Ömer Medîne’den bunu görüp, “Yâ Sâriye, dağa dikkat et, dağa dikkat” diye seslendi. Sâriye hazretleri Nihâvend’den sesini işitip, tedbîrini aldı. Ve yine Saffâl hâdisesinde bildirilir. Hazret-i Ömer kendisine Nil nehrine verilmek üzere şöyle mektûb yazar. “Mektûbuma, Rahmân ve Rahîm olan Allahü teâlânın ismi ile başlarım! Allahın kulu mü’minlerin emîri Ömer’den Mısır’daki Nil nehrinedir. Eğer kendi irâdenle akıyorsan, akma, sana ihtiyâcım yok. Eğer Azîz ve Cebbâr olan Allah lütfü ve kudreti ile seni akıtıyorsa, aşağılanmış olarak ak. Hidâyet üzre olanlara selâm olsun!” Bu mektûbu Nil nehrine atın buyurdu. [Azalmış olan Nil nehrinin suyu çoğaldı.]

Biri de Alâ bin Hadramî hâdisesidir ki, islâm ordusunu denizden geçirip, gemilerle Bahreyn adalarına kaçmış Îrânlılara ulaştırdı ve Bahreyn adalarını islâm topraklarına katdı. Atını suyun üzerinde koşturduğu zamân, kimden suya birşey düşerse, bana bildirsin dedi. Birisi, tahtadan çanağım denize düştü dedi. Kamçısının ucuyla kaldırıp ona verdi.

Biri de Hâlid bin Velîd hazretlerinin hâdisesi olup, Sa’îd’in verdiği suyu içmesi ve içerken de, bu su zehirlidir buyurup, Besmele çekerek ağzına alıp, yutmasıdır.

Sahâbe devrinden birkaç örnek verdik. Sonra Tâbi’în ve Tebe-i Tâbi’în devirleri gelir. Bunların zamânındaki Sıddîklardan ve evliyâdan bu tür o kadar hâdise vuku’a geldi ve o kadar çok adâlet sâhibi [sözüne güvenilir ve inanılır] kimseler bildirdi ki, yazmağa kalkışırsak cildlerle kitâp olur.

Bütün bu kadar delîller, örnekler, açık beyân ve haberler ortada iken, kerâmeti inkâr etmek, islâm dînini anlamamak ve ondan nasîpsiz olmanın alâmet ve işâreti değil de, nedir? Bundan Allahü teâlâya sığınırız.

Biri de, Mu’tezîleye göre, ma’dûm [yok] bir şeydir [vardır]. Ehl-i sünnet ve cemâ’ate göre, ma’dûm hiçtir. Onların bu husûstaki şüpheleri çoktur, ammâ bunları bildirmeğe lüzûm yoktur. Hepsine cevâb olarak şu yetişir: Kesin huccet [sened, delîl]lerle doğrulanmıştır ki, Allahü teâlâ kadîmdir ve kadîmlikde ortağı yoktur. Onunla birlikte bir başkasının olması da lâzım değildir. Sizin söylediğiniz, bazı şeylerin Onunla birlikte olması lâzımdır sözünüzden, âlemin kadîm olduğu anlaşılır. Bu ise bâtıldır, sırf asılsızdır. Onlar, “Biz bir şeyi dilediğimiz zamân, ona sözümüz, sâdece “ol” dememizdir. Böyle deyince, o da hemen oluverir” âyetini delîl gösteriyorlar.

Cevâb olarak deriz ki, ona, “şey” buyurması, bir şey olacağı içindir.

İnsanlara anlatmak böyle olur. Kur’ân-ı kerîmde birkaç yerde ma’dûmun birşey olmadığı bildirilmektedir. Meselâ Meryem sûresi 9. âyet-i kerîmesinde meâlen, “Bundan önce Seni yarattım, hâlbuki hiçbir şey değildin” buyuruldu ki, böyledir. Meâl-i şerîfi, “Gerçekten insan üzerine zamândan bir vakit geçti ki, o zamân insan denen bir şey yoktu” olan, İnsan sûresi, 1. âyetini okuyup, kendinden bahsedilecek bir şey değildi, derse, Cevâbında deriz ki, nassın zâhir manâsı, zarûrî bir sebeb bulunmadan, hakîkatten mecâza çevrilmez ve burada bunu gerekdirecek hiçbir sebeb ve delîl yoktur. Mecâz manâ vermekte de bir zarûret yoktur.

 

[1] Peygamber efendimizin kıyâmet günü ümmetinden büyük günâhı olanlara şefâati haktır, doğrudur. Şefâat, lügatda vesîle [sebeb ve vâsıta olma, bir de taleb [isteme] manâsında olup, dinde, başkası için hayır [iyilik] istemek demektir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri şefâati makbûl olan bir şefâatcıdır. Ve bütün peygamberlerden, resûllerden ve mukarreb meleklerden önde ve öncedir. En büyük şefâati, arasat meydânında insanlar uzun zamân kaldığında olacaktır. Bu ise Makâm-ı Mahmûdun ilkidir.

2. şefâati, kavminin hesâpsız Cennete girmeleri içindir. Bu da Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize mahsûsdur. Nitekim (imâm Nevevî) böyle bildirir.

Resûlullahın 3. şefâati, Cehenneme girmeğe müstehak olanlara olup, şefâatiyle Cehenneme girmezler. (Nevevî), bunun Resûlullaha mahsûs olmasında tereddüd etdi.

4. şefâati, muvahhidlerin [îmânı olanların] Cehennemden çıkarılması için olacakdır. Bunda diğer peygamberler, melekler, sâlihler [evliyâ], âlimler, şehîdler ve belâya sabr etmiş mü’minlerin çocukları onunla ortakdır. Eğer bu kalbinde zerre kadar îmânı olanın Cehennemden çıkarılmasına âit şefâat ise, Kâdî Iyâd hazretleri, bu Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” mahsûsdur, değilse, yukarıda sayılanlar ona ortakdır demiştir. “Şefâatim ümmetimden büyük günâhı olanlar içindir” hadîs-i şerîfi meşhûrdur. İsrâ sûresi 79. âyetinde meâlen, “Ey Resûlüm, sana mahsûs, fazla bir namâz olarak, gece uykudan kalk da, Kur’ân ile teheccüd kıl. Rabbinin seni Makâm-ı Mahmûda [âhıretdeki büyük şefâ’at makâmına] göndermesi [kavuşturması] yakındır” buyuruldu. Hadîs-i kudsîde, “Ey Habîbim, şefâat et, şefâ’atin kabûl olunsun, iste, istediğin verilsin” bildirildi.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, kalbinde zerre kadar îmân bulunan Cehennemden çıkmadıkca râzı olmayacak. İşte bu şefâ’at-i kübrâ [büyük şefâ’at] makâmı olup, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize mahsûsdur. Makâm-ı Mahmûd, bir bakıma bu büyük şefâatin bir ismidir.

Onun bütün insan, cin ve meleklere şefâ’ati vardır. Kâfirler hakkındaki şefâ’ati, hesâblarının çabuk görülmesi ve kıyâmetin korkunç hâllerinin hafîfletilmesindedir. Mü’minler hakkında, günâhlarının afvı ve derecelerinin yükseltilmesi gibi husûslardadır. Nitekim Enbiyâ sûresi 107. âyetinde meâlen, “Ey Resûlüm, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” ve Vedduhâ sûresi 5. âyetinde meâlen, “Kıyâmetde Rabbin sana [şefâ’at makâmını] verecek ve sen râzı [hoşnud] olacaksın” buyuruldu.

5. şefaati, derecelerin yükselmesi için olacakdır ve bu şefâat da Resûlullaha mahsûsdur.

6. şefaati, Allahü teâlânın magfireti, bağışlaması olup, tâ’at ve ibâdetde kusûru olanlaradır.

7.şefaati, devâmlı Cehennemlikler için, bazı zamânlarda, Ebû Tâlib gibilere azâbın hafîfletilmesi şeklinde olacakdır.

8.si, kâfir çocuklarına olacakdır. Süyûtî ve başkaları bunu bildirmişlerdir. “Büyük günâhı olan, şefâatime kavuşamaz” hadîsi uydurmadır. Aslı yoktur. (Sirâc-ül-akâid)

Mevlânâ Müineddîn “kuddise sirruh” (Meâric-ün-nübüvve) adlı tefsîrinde şöyle yazar: Mi’râc gecesi, Cebrâîl aleyhisselâma, “Ey Cebrâîl, biz Muhammedin güzellikde eşsiz cemâlini, 70.000 izzet perdesi ile örttük. Bu gece o perdelerden birini kaldır da, onun güzelliğine hasret ve özlem duyanlar onu doya doya seyretsin” hitâbı ulaşır. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselâm, o perdelerden birini kaldırır. Öyle bir nûr zuhûr eder ki, onun şa’şaasında, ne Arşın, ne Kürsînin, ne güneşin, ne ayın nûru ve ışığı görünür. Yıldızlar ve Kerûbiyânın nûrları [ışıkları] da örtülür. Ardından bir hitâb gelirdi ve “Ey Muhammed, ümmetin için neden üzülürsün. Bugün senin hüsn-ü cemâlinden bir perde kaldırdım da, gökyüzünde ışık veren, nûr saçan ne varsa, yanî yıldızların, güneşin, ayın, Arşın, Kürsînin, Levhin ve Kalemin nûrları görünmez oldu. Kıyâmet günü 70.000 perdenin hepsini kaldırdığımda, ümmetinin günâh ve hatâlarının zulmeti, o nûrla görünmez olursa, bunda şaşılacak bir şey bulunmaz” buyurur.

Tavsiye Yazı —> İslamiyette Felsefe Var mıdır?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler