ÖNSÖZ

Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyor. Faydalı şeyleri herkese gönderiyor. Zararlardan korunmak, saadete kavuşmak için yol gösteriyor. Ahirette, Cehenneme girmesi gereken suçlu müminlerden dilediğini affederek, ihsan yapacaktır. Her canlayı yaratan, her varı her ân varlıkta durduran, hepsini korku ve dehşetten koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allah’ın şerefli ismine sığınarak, bu kitabı yazmaya başlıyoruz.

Allahü teâlâya hamd ederiz. Herhangi bir kimse, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ederse, bu hamdlerin, şükürlerin hepsi Allahü teâlâya olur. Çünkü her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran, gönderen, hep Odur. Kuvvet, kudret sâhibi yalnız Odur. O hatırlatmazsa, iyilik ve kötülük yapmayı kimse irâde, arzu edemez. Kulun irâdesinden sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve fırsat vermedikçe, kimse kimseye iyilik ve kötülük yapamaz. Merhamet ettiği kulları, kötülük yapmak irâde edince, O irâde etmez ve yaratmaz. Böyle kullardan hep iyilik meydana gelir. Gazap ettiği düşmanlarının kötü irâdelerinin yaratılmasını O da irâde eder ve yaratır. Bu kötü kullar, nefslerine uydukları için, iyilik yapmak istemezler. Bunlardan hep fenâlık hâsıl olur.

Allahü teâlânın çok sevdiği Peygamberi Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm ederiz. O yüce Peygamberin Ehl-i beytine, Ashâbının her birine “radıyallahü teâlâ anhüm” hayırlı duâlar ederiz.

Allahü teâlâ müslümanlara, Kurân-ı Kerîme sarılmalarını, Kurân-ı Kerîm etrafında birleşmelerini emrediyor. Ashâb-ı kirâm, her emre tam uydukları için, birleştiler, seviştiler, kardeş oldular. Onların bu sevişmelerini, Allahü teâlâ, (Feth) sûresinde haber veriyor ve övüyor. Birleşmekten kuvvet hâsıl olur. Ayrılık, felakete sebep olur. Biz de Ashâb-ı kirâm gibi olalım. Onların güzel ahlakı ile ahlaklanalım. Sevişelim. Kurân-ı Kerîmin gösterdiği doğru yolda birleşelim. Bu yoldan sapanların, bölücülerin yalanlarına aldanmıyalım. Herkese iyilik edelim. Herkese tatlı dilli, güler yüzlü olarak, müslümanlığın şerefini bütün dünyaya tanıtalım. Hükümete, kanunlara karşı gelmemek her müslümanın vazifesidir. Fitne, karışıklık çıkarmak büyük günahtır. Mezhep ayrılıkları dövüşmeye sebep olmamalıdır. Bizi parçalamak isteyen yabancılar, her dilde kitap bastırıyorlar. Hadis-i şerifleri değiştirerek, âyet-i kerimelere yanlış, bozuk mânâlar vererek ve acıklı hikayeler uydurarak, temiz gençleri aldatıyorlar.

İslamiyeti içerden yıkmak isteyenleri bildirmek ve yalanlarını, iftirâlarını cevaplandırmak için, İslam âlimleri bin senedenberi binlerce kitap yazmışlar, müslümanları bu belaya sürüklenmekten korumuşlardır. Bu faydalı kitaplardan biri, Hindistan’ın büyük âlimlerinden Şâh Veliyullah Ahmed Sâhibin “rahmetullahi teâlâ aleyh” fârisî olarak yazdığı (Kurret-ül-ayneyn) kitabıdır. Şâh Veliyullah hazretleri [m. 1702] de Delhide tevellüd ve [m. 1762] da orada vefât etmiştir.

Bu kitaptaki yazıların hepsinin senetleri, vesikaları, (Tuhfe-i isna aşeriye) kitabında uzun yazılıdır. Mesela, 7. babda, hazret-i Alinin birinci halife olacağını ispat için, bazı kimselerin beş âyet-i kerimeye ve on iki hadis-i şerife verdikleri mânâların yanlış olduğunu bildirdikten sonra diyor ki (Ehl-i sünnete göre, Kurân-ı Kerîmden sonra, en kıymetli kitap (Buhârî-i şerif) dir. Bu kitapta Peygamberimizin hadis-i şerifleri yazılıdır. Bazı kimselere göre, Kurân-ı Kerîmden sonra, en kıymetli kitap, (Nehc-ül-belaga) dır. Bu kitapta, Radi ismindeki kimse, hazret-i Alinin hutbelerini yazmıştır. Bu hutbeleri yazarken, hazret-i Alinin Şeyhaynı öven sözlerini çıkarmış, başka eklemeler, değiştirmeler yapmıştır. Hazret-i Alinin hutbeleri o kadar değişmiş, o kadar bozulmuş ki (Nehc-ül-belaga) yı şerh eden şiî âlimleri birçok yerlerine mânâ verememişler, olduğu gibi yazmak zorunda kalmışlardır). (Tuhfe-i isna aşeriye) kitabı fârisîdir. Arabîye tercüme edilmiştir. Mahmud Şükri Alusi, bu Arabî tercümeyi kısaltmış ve (Muhtasar-ı Tuhfe) demiştir. Zâhiri ilimlerdeki ve tasavvuf bilgilerindeki yüksek derecesi ile tanınmış olan büyük velî Seyyid Abdüllah-i Dehlevî hazretleri, fârisî (Mektûbât) kitabının 61. mektubunda, (Nehc-ül-belaga) kitabındaki hutbeler sahih değildir buyurmaktadır. Bazı kimseler bu bozuk kitabı (İstinat-ı Nehc-ül-belaga) adı ile bastırıp, her memlekete parasız gönderiyorlar. Muhammed bin Hüseyin Mûsevî Radi, Mürtedâ ismindeki yahudinin kardeşidir. Ali bin Hüseyin Mûsevî Mürtedâ da, (Hüsniye) kitabında, çok çirkin, iğrenç kelimelerle Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmaktadır. Her ikisi de acem seyyididir. Muhammed Radi [m. 1016] ve Mürtedâ [m. 1044] senesinde Bağdatta ölmüşlerdir. (Tuhfe-i isna aşeriye) kitabının yazarı, hafız Gulâm Halim Abdülaziz bin Kutubüddin Şâh Veliyullah Ahmed Sâhip Dehlevî [m. 1824] da vefât etmiştir.

Her müslümanın Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı (İlm-i hâl) kitaplarından birini okuyup öğrenmesi ve çocuklarına öğretmesi lâzımdır. Hepimizin nefs-i emmaresi kâfirdir. İmanımızın gitmesini, doğru yoldan sapmamızı istiyor. Dinsizlerin, sapıkların bozuk, zararlı kitaplarını, dergilerini okumamız, yabancıların radyolarını, televizyonlarını dinlememiz için bizi sürüklüyor. Haram olan şeyleri yapmak, sapıkların yalanlarına inanmak ve kâfirlerin adetlerine, modalarına uymak, nefslerimize tatlı geliyor. İbadet yapmak ona güç geliyor. İşte bunun için, kâfirlik ve sapıklık her yere kolayca yayılıyor. Allahü teâlâ, hadis-i kudside buyuruyor ki (Nefsinizi düşman biliniz! Nefsleriniz bana düşmandır). Nefsin sevdiklerini yapmamak büyük cihatdır. Çok sevaptır.

Nefs-i emmaremizin ve sapıkların, mezhepsizlerin ve kâfirlerin tuzaklarına düşmemek için biricik ilaç, İlmihal kitaplarını okumak, imanı ve ibâdetleri doğru olarak bu kitaplardan öğrenmektir. Müslümanlar, çocuklarını ilk mektebe vermeden önce, Kuran hocasına göndermeli, Kurân-ı Kerîm okumasını, namaz kılmasını, imanın, İslâmin şartlarını, onlara muhakkak öğretmelidir. Nefs-i emmare, burada da karşımıza çıkar. (Önce ekmek parası kazanmasını öğrensin. Onları sonra da öğrenir) diyerek aldatır. Çocuğunun müslüman olmasını isteyen, dünyada ve ahirette saadete kavuşmasını dileyen ana ve baba, nefsin ve insan şeytanlarının yalanlarına aldanmamalı, çocuklarını, elbette Kurân-ı Kerîm hocasına göndermelidir. Mektebe başladıktan sonra göndermek çok güç, hatta imkansız olur. Ağaç yaş iken bükülür. Kartlaşınca bükmeye kalkılırsa, kırılır, zararlı olur. İslam bilgileri verilmeyen çocuk, sapık veya kâfir olur. Ananın, babanın, sonra ah etmeleri, dizlerini dövmeleri, kendilerini ve çocuklarını Cehennemden kurtarmaz. Sevgili Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu pek acı hakikati anlatmak için, (Helekel-müsevvifun!) buyurdu. Bunun mânâsı, (Hayırlı işlerinizi hemen yapınız. Yarına bırakmayınız) demektir. Hayırlı işlerin birincisi, en mühimmi, çoluk-çocuğuna İslamiyeti öğretmektir. Her müslümanın bu birinci vazifeyi hemen yapması, yarına bırakmaması lâzımdır.

Kimseye Bâkî değildir, mülk-i dünya simü zer,
bir harab olmuş kalbi tâmir etmektir hüner.
Buna fânî dünya derler, durmayıp daim döner.
Adem oğlu bir fenerdir, akıbet bir gün söner!

MÜSLİMANLARIN İKİ GÖZBEBEĞİ (Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer)

Aşağıdaki yazı, büyük İslam alimi Şâh Veliyullah-ı Dehlevînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Kurret-ül ayneyn fi-taftil-iş-şeyhayn) ismindeki fârisî kitabından tercüme edilmiştir. Bu kitap, 270 sayfa olup [m. 1892] de Pişaverde basılmıştır.

(Kurret-ül-ayneyn) kitabında bir Mukattime ile iki fasl vardır. Mukattimede, Şeyhaynın üstünlükleri, nakle ve akla

dayanılarak bildirilmektedir. Birinci faslda, şiî âlimlerinden Nasireddin-i Tusinin (Tecrid) kitabındaki yazılarına cevap verilmektedir. Muhammed Nasireddin-i Tusi, [m. 1201] de Tus şehrinde tevellüd ve [m. 1274] da Bağdatta vefât etti. İkinci faslda, hased edenler ve zındıklar tarafından Şeyhayne yapılan iftirâlara, yalanlara cevap verilmektedir.

Şeyhayn, yani hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallâhu anhüma”, Ashâb-ı kirâmın en üstünleridir. Zamanımızda bidat sahipleri, yani sapıklar çoğaldığı için, bu üstünlükte şüpheler hâsıl olmaya başladı. Hatta, Selef-i sâlihinin doğru inanışları unutuluyor. Halbuki Şeyhaynın üstünlüğü, hem akıl ile hem de nakil yolu ile meydanda olan bir gerçektir. Nakil, üç yoldan gelmektedir. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine mümin ve sâlih halifeler vereceğini, dinini bunlarla kuvvetlendireceğini, Nur sûresinin 55. âyetinde vaat buyurdu. Resûlullahın gördüğü ve Ashâb-ı kirâmın görüp Resûlullahın açıklamış olduğu rüyalar da bunu bildirmiştir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kendinden sonra, Şeyhaynın halife olacaklarını, hem açık olarak, hem de işaret ederek, çok bildirmiştir. Hak halife olduklarını bildiren bu vesikalar, tevatür yolu ile bizlere gelmiştir. O hâlde Şeyhayn, müslümanların en üstünleridir. Tirmüzinin ve Hakimin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Benden sonra, Ebû Bekre ve Ömere iktida ediniz!) buyuruldu. Bu hadis-i şerifi, Huzeyfe ve İbni Mesut haber verdiler. Hakimin kitabında, Enes bin Mâlik diyor ki Beni Mustalak kabilesi, beni, Resûlullaha gönderdi. Senden sonra, zekatlarımızı kime vereceğimizi sor dediler. Gelip sordum. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ebû Bekre veriniz!) buyurdu. Tekrar gönderdiler. Gelip, Ebû Bekrden sonra kime verelim dediklerini söyledim. (Ömere!) buyurdu. Bir daha gelip, Ömerden sonra kime verelim dediklerini söyledim. (Osmana!) buyurdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, son hastalığında kendi yerine hazret-i Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” imâm yaptı. Başkasının imâm olmasını açıkça reddetti. Ashâbın büyüklerinden hazret-i Ömer ve hazret-i Ali, hazret-i Ebû Bekrin halife olacağını buradan da anladılar. Ashâb-ı kirâmdan hiçbiri, buna karşı olmadı. Buhârîde diyor ki Resûlullahın emri ile Ebû Bekr-i Sıddîk, Ashâb-ı kirâma sabah namazı kıldırıyordu. Resûlullah, ansızın oda kapısının perdesini aralayıp, Ashâbını namazda görünce tebessüm etti. Ebû Bekr-i Sıddîk Resûlullahı namaz kıldırmaya geliyor sanarak geri çekildi. Ashâb-ı kirâm da, anlayarak sevindiler. Mübarek eli ile işaret ederek, (Namazınızı tamamlayınız!) buyurdu. Perdeyi indirdi. O gün vefât etti. Hadis âlimleri, söz birliği ile bildiriyorlar ki bir kadın, Resûlullahtan bir şey sordu. (Sonra gel, sor!) buyurdu. Ya Resûlallah! Gelince, seni bulamazsam ne yaparım deyince, (Gelince beni bulamazsan, Ebû Bekre sor!) buyurdu.

Sual: Hazret-i Ömer ve hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anhüma”, Resûlullah, kendinden sonra, kimin halife olacağını bildirmedi dediler. Buna ne dersiniz?

Cevap: Bu iki imâm, Resûlullah, Ashâbını toplıyarak, kendinden sonra Ebû Bekre biat edilmesini emir buyurmadı dediler. Çünkü, her ikisi de, namaz kıldırması için emrolunması, halife olacağını göstermektedir demişlerdir. Ebû Vail diyor ki hazret-i Ali yaralanıp yatınca, kimi halife yapacaksın dediler. Allahü teâlâ, size iyilik irâde buyurdu ise, en iyinizi başınıza seçersiniz buyurdu. Hazret-i Ali’nin bu sözü de, hazret-i Ebû Bekrin en üstün olduğunu bildirmektedir. Hakimin kitabında, hazret-i Ali’nin “radıyallahü teâlâ anh” bildirdiği hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, Ebû Bekre çok rahmet eylesin! Bana kızını verdi. Hicrette beni Medineye götürdü) buyuruldu. Nizal bin Sebre “radıyallâhu anh” diyor ki Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh”, neşeli bir zamanında, kimleri arkadaş edindin dedim. (Resûlullahın Ashâbının hepsi benim arkadaşlarımdır), buyurdu. Ebû Bekr için ne dersin dedim. (O, öyle bir insandır ki Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâm vasıtası ile ve Peygamberi Muhammed aleyhisselâm vasıtası ile ona (Sıddîk) ismini vermiştir) dedi. Saîd bin Müseyeb “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki (Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullahın veziri idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bütün işlerinde onun ile meşveret ederdi. İslamda Resûlullahın ikincisi idi. Mağarada Resûlullahın ikincisi idi. Bedr gazasında çardak altında Resûlullahın ikincisi idi. Kabirde de Resûlullahın ikincisi oldu. Resûlullah, hiçkimseyi onun önüne geçirmez idi). Abdurrahmân bin Ganem’in bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömer’e dedi ki (İkinizin söz birliği ettiğiniz hiçbir işte sizden ayrılmam.)

Allahü teâlâ, İslam dinini hazret-i Ömer ile kuvvetlendirdi. Tirmüzinin ve Ebû Davudün ve Hakimin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, hakkı Ömerin diline ve kalbine yerleştirmiştir) buyurdu. Buhârînin ve Müslimin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Şeytan Ömerin gölgesinden kaçar) buyuruldu. Buhârînin ve Müslimin bildirdikleri hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Miraçta, Ömere verilecek olan köşkü gördüm) buyurdu. Makâm-ı İbrahim için ve kadınların örtünmesi için ve Bedr gazasında alınan esirler için, Allahü teâlâ hazret-i Ömerin sözüne uygun âyet-i kerime göndermiştir. Hakimin bildirdiği hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ kıyamet günü evvela Ömere selam verecektir) buyuruldu. Ebû Saîd-i Hudrinin bildirdiği hadis-i şerifte, (Cennette ümmetim arasında derecesi en yüksek olan budur) buyurarak, Ömeri gösterdi. Hazret-i Ömer, ömre yapmak için Resûlullahtan izin istedikte, izin verdi ve (Ey kardeşim, duâ ederken bizi unutma!) buyurdu. Abdullah ibni Abbasın bildirdiği hadis-i şerifte, (Ömer îman ettiği gün, Cebrâil aleyhisselâm geldi ve melekler birbirlerine Ömerin müslüman olduğunu müjdelediler) buyurdu. Tirmüzide yazılı Akabe bin Âmirin bildirdiği hadis-i şerifte, (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer bin Hattab Peygamber olurdu) buyuruldu. Tirmüzide yazılı hadis-i şerifte, İmâm-ı Zeynel Âbidin Ali, babası hazret-i Hüseyinden, o da babası hazret-i Aliden haber veriyor: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile birlikte oturuyordum. Ebû Bekr ile Ömer geldiler. (Bu ikisi, Peygamberlerden başka, Cennette olanların en üstünleridir) buyurdu. İbn-i Macede, Enes bin Mâlik diyor ki en çok kimi seviyorsun ya Resûlallah denildikte, (Aişeyi) buyurdu. Erkeklerden kimi denildikte, (Aişenin babasını) buyurdu. Tirmüzide yazılı, Huzeyfenin ve Abdullah ibni Mesudun bildirdikleri hadis-i şerifte, (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere iktida ediniz!) buyuruldu. Tirmüzide Enes bin Mâlik diyor ki Ashâb-ı kirâm otururlarken, Resûlullah da gelip aralarında otururdu. Ayağa kalkmalarına izin vermezdi. Hiçbiri Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yüzüne bakamazdı. Yalnız Ebû Bekr ve Ömer bakarlardı. Resûlullah da onlara bakar, karşılıklı gülüşürlerdi. Hakimin kitabında yazılı Huzeyfe-i Yemaninin bildirdiği hadis-i şerifte (Ashâbımı her memlekete gönderip sünnetlerin ve farzların her yerde öğretilmesini istiyorum. Îsâ aleyhisselâm da Havarilerini bunun için göndermiştir) buyurdu. Ebû Bekri ve Ömeri de gönderirmisin denildikte, (Bu ikisini yanımdan ayırmam. Bunlar benim kulağım ve gözüm gibidirler) buyurdu. Abdullah ibni Ömerin bildirdiği ve Tirmüzi ile Hakimde yazılı hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescide girdi. Sağında Ebû Bekr, solunda Ömer vardı. Ellerinden tutmuştu. (Kıyamet günü kabirden böyle kalkarız) buyurdu. Hakimin bildirdiği hadis-i şerifte, Ebû Erva diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile oturuyorduk. Ebû Bekr ile Ömer geldiler. (Allahü teâlâya hamd olsun ki beni bu ikisi ile kuvvetlendirdi) buyurdu. Tirmüzide ve ibni Macede yazılı, Ebû Saîd-i Hudrinin haber verdiği hadis-i şerifte, (Cennette yüksek derecelerde olanlar, aşağıdan, gökteki yıldızlar gibi görünürler. Ebû Bekr ve Ömer onlardandır) buyuruldu.

Hadis âlimleri söz birliği ile bildiriyorlar ki Ebû Musel-Eş’arî “radıyallâhu anh” dedi ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir bahçede oturuyorduk. Birisi kapıya vurdu. Resûlullah (Kapıyı aç ve gelene Cennetlik olduğunu müjdele!) buyurdu. Kapıyı açtım. Ebû Bekr içeri girdi. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” müjdesini kendisine söyledim. Kapı yine vuruldu. (Kapıyı aç ve gelene Cennetlik olduğunu müjdele!) buyurdu. Kapıyı açtım. Ömer içeri geldi. Ona da müjdeyi söyledim. Kapı yine vuruldu. (Kapıyı aç! Gelene Cennetlik olduğunu müjdele ve başına belalar geleceğini de söyle!) buyurdu. Kapıyı açtım. Osman içeri girdi. Müjdeyi ve Allahü teâlânın kaderini kendisine söyledim. Allahü teâlâya hamd olsun. Kazalarda, belalarda ancak Allahü teâlâya sığınılır dedi.
Hakimde ve İmâm-ı Ahmed’in Müsnedinde yazılı, hazret-i Alinin haber verdiği hadis-i şerifte, (Başınıza Ebû Bekr geldiği zaman, onu dünyada zâhid ve ahirete ragıb bulursunuz. Başınıza Ömer geldiği zaman, onu kuvvetli, emin ve Allah yolunda kimseden çekinmez görürsünüz. Başınıza Ali geldiği zaman, hadi ve mühti olur. Sizi doğru yola götürür bulursunuz) buyuruldu.

Tirmüzide ve ibni Macede yazılı, Saîd bin Zeydin “radıyallahü teâlâ anh” haber verdiği hadis-i şerifte, (On kişi Cennettedir: Ebû Bekr ve Ömer ve Osman ve Talha ve Zübeyr ve Abdurrahmân bin Avf ve Ali bin Ebû Talib ve Sad bin Ebû Vakkas ve Ebû Ubeyde bin Cerrah). Saîd bin Zeyd 9 sahabinin isimlerini saydı. Onuncusunun ismini söylemedi. Bunu sordular. Ebül Aver diyerek kendisi olduğunu işaret etti.

İbni Macede ve Tirmizide yazılıdır ki İrbat bin Sariye diyor ki Ashâb-ı kirâm toplanmıştık. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Allahü teâlâdan korkunuz. Başınızdaki emir, Habeş köle olsa bile itaat ediniz! Benden sonra müslümanlar arasında ayrılıklar olacaktır. O karışıklık zamanlarında benim sünnetime ve Hulefâ-i râşidînin sünnetlerine sarılınız. Benim halifelerim doğru yolu gösterirler. Onların gösterdiği yolda olunuz! Sonradan çıkarılan şeylerden sakınınız! Bidatlerin hepsi dalâlettir, sapıklıktır). Resûlullaha senelerce hizmet etmiş olan Sefine hazretleri diyor ki Resûlullahtan işittim: (Benden sonra halifelerim 30 sene benim yolumu yaşatırlar. Ondan sonra, ümmetimin başına melikler gelir) buyurdu. Ebû Bekrin hilafeti iki sene, Ömerin hilafeti on sene, Osman’ın hilafeti 12 sene ve Alinin hilafeti altı sene oldu dedi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

Ebû Bekrin ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhüma” üstünlüklerini ve Cennetlik olduklarını bildiren bunlar gibi daha nice hadis-i şerifler vardır. Ashâb-ı kirâmın ve Muhacirlerin ve Bedr, Uhud, Biatür-Rıdvân ve diğer gazalarda bulunanların üstünlüklerini bildiren yüzlerce hadis-i şerif, bu iki halifeyi de, meth ve sena etmektedir.

Bu ümmetin en üstünü Ebû Bekr ve ondan sonra Ömer olduğunu, Ashâb-ı kirâm ve Tabiîn-i izam söz birliği ile bildirmişlerdir. Hazret-i Ebû Bekr halife seçildikten sonra, Ashâb-ı kirâmdan hiçbiri buna karşı bir şey söylemedi. Hazret-i Ebû Bekr, kendisinden sonra hazret-i Ömerin halife olmasını vasiyet ettiği zaman, Ashâb-ı kirâmdan hiçbiri buna karşı bir şey söylemedi. Abdurrahmân bin Avf, hazret-i Osmanı halife seçerken, Şeyhaynın yolunda bulunmasını şart etti. Hazır olanların hiçbiri buna karşı bir şey söylemedi. Ali, Osman’ın “radıyallahü teâlâ anhüma” kendinden daha üstün olmasına karşı oldu ise de, bu şarta karşı olmadı.

Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” halife iken çeşitli yerlerde, Şeyhaynın kendinden üstün olduklarını çok söylerdi. Bu sözüne karşı şüpheye düşenleri azarlardı. Ashâb-ı kirâmın büyükleri bunu işitirlerdi. Hiçbiri karşı gelmezdi. Buhârî’de diyor ki Enes bin Mâlik (Ebû Bekr, Resûlullahın en yakınıdır. Birçok yerde Resûlullahın ikincisi olmuştur. Başımıza onun gelmesi lâzımdır. Kalkınız ona biat ediniz!) dedi. Yine Buhârî’de Enes bin Mâlik diyor ki bir kimse, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” kıyamet alâmetlerini sordu. (Kıyamet için ne hazırladın?) buyurdu. Hiçbir şey yapamadım. Yalnız, Allahü teâlâyı ve Onun Resûlünü “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok seviyorum dedi. (Kıyamette, sevdiklerinin yanında olursun!) buyurdu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu sözünü işitince çok sevindim. Ben de Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekri ve Ömeri çok seviyorum. Onlar gibi olamadı isem de, bu sevgimin, beni onların yanında bulundurmasını istiyorum dedim.

Hazret-i Ali, (Allahü teâlâ Ebû Bekre rahmet eylesin. Kurân-ı Kerîmi o topladı. Resûlullah hicret ederken, o hizmet etti. Ömer mescidlerimizi aydınlattığı gibi, Allahü teâlâ, Ömerin kabrini nur ile aydınlatsın) diye duâ etti. Salim bin Ebil-Cad diyor ki Necran’da 40.000 kişi barınıyordu. Hazret-i Ömer onları vatanlarından çıkardı. Hazret-i Ali’ye gelip, şefaat etmesini yalvardılar. Bunları kovdu. (Ömerin her işi doğrudur) dedi. Hazret-i Ali, hazret-i Ömeri kötüleyici olsaydı, Necranlılara karşılık olarak söylerdi. Halbuki söylemedi. Onu övdü. Ebû Yalanın haber verdiği rüya tabirinde, hazret-i Hasan, hazret-i Ömeri methetmiştir. Hakim, kitabında diyor ki Abdullah bin Cafer-i Tayar, (Ebû Bekr bize Vâli olduğu zaman, onu insanların en iyisi ve en merhametlisi bulduk) derdi. Zeyd-i Şehit, savaşa giderken, (Babalarım, Şeyhaynı çok severlerdi) demiştir. Hakimin kitabında, Abdullah ibni Abbasın hazret-i Ömeri öven sözleri uzun yazılıdır. İmâm-ı Ahmed’in Müsnedinde, Hasan bin Zeyd diyor ki babam Zeyd, babası Hasanden işiterek dedi ki babam hazret-i Aliden işittim. Dedi ki Resûlullah ile oturuyordum. Ebû Bekr ile Ömer geldiler “radıyallahü teâlâ anhüma”. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ya Ali! Bu ikisi, Cennette bulunanların en üstünleridir. Peygamberlerden başka, bunlardan üstün kimse yoktur!) buyurdu.
Bir kimsenin başkasından efdal olması demek, birçok iyiliklerde ortak olup birincisinde başka iyiliklerin de bulunması demektir. Bütün kemâlâtın kaynağı, Resûlullahın sohbetidir. Ashâb-ı kirâmın hepsi, bu sohbette bulunmakla şereflendiler. Böylece, bütün ümmetten üstün oldular “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Ebû Bekr-i Sıddîk, sohbette hepsinden çok bulundu. Hepsinden üstün oldu. Şeyhaynde ayrıca, hakkı anlamak ve bildirmek üstünlüğü de herkesten çok idi. Abdullah bin Mesûd diyor ki Arabistan halkının bilgileri terazinin bir kefesine, Ömerin ilmi de öteki kefesine konsa, Ömerin bilgisi ağır gelir. Bugün bilinen hadis-i şeriflerin hemen hepsinde Şeyhaynın rivayetleri vardır. Şeyhaynın bildirdiği hadisleri, yalnız ravileri arasında Şeyhaynın isimleri bulunan hadisler sanmamalıdır. Kitaplarda bulunan Merfu hadislerin hepsini Şeyhayn rivayet etmiş olup bunları başka Sahabiler irsal eylemiştir. Şeyhayn “radıyallâhu anhüma”, Ashâb-ı kirâmı, feth olunan memleketlere gönderdiler. Hadis-i şerifleri yaymalarını emrettiler. Hakimin kitabında, Mûsâ bin Ali bin Rebah haber veriyor: Hazret-i Ömer, hutbede dedi ki (Kurân-ı Kerîmde müşkili olan, Übey bin Kaba sorsun. Helalı haramı Muaz’dan, Feraiz bilgisini Zeyd bin Sabit’ten, mal kazanmak yollarını da benden sorup öğreniniz!). (İstiab) kitabında diyor ki: Filistine ilk tayin edilen kadı [yani hakim] Ubade bin Samittir. Filistin valisi olan Muaviye, kadınin bir hükmünü beğenmedi. Beğeneceği gibi hüküm etmesi için, sıkıştırdı. Ubade, böyle yerde adalet yapılamaz diyerek, Medineye geldi. Halife Ömer, istifasını kabul etmeyip, geri gönderdi. (Senin ve senin gibi emin hakimlerin bulunmadığı yerde adalet olamaz) buyurdu. Muaviye’ye emir yazıp, (Ubadenin işine karışma!) dedi. İstiab kitabında, Hasan diyor ki (Halife Ömer’in, fıkıh öğretmek için, bizim memlekete gönderdiği on alimden biri, Abdullah bin Magfel idi). Dariminin kitabında, Ömer bin Eşca diyor ki (Halife Ömer buyurdu ki bir zaman gelir, Kurân-ı Kerîme yanlış, bozuk mânâ verenler görülür. Doğrusunu, hadis âlimlerinden öğreniniz! Çünkü, Kurân-ı Kerîmi en iyi hadis âlimleri bilir). Dariminin kitabında, Meymun bin Mehran diyor ki (Hazret-i Ebû Bekre davacı gelince, Kurân-ı Kerîme göre hüküm ederdi. Kurân-ı Kerîmde bulamazsa, hadis-i şerife göre hüküm ederdi. Hadis-i şeriflerde de bulamazsa, Ashâb-ı kirâma anlatır, Resûlullahın böyle davaya cevap verdiğini bilen varmı derdi. Söz birliği ile cevap verilirse, hamd edip, öylece hüküm ederdi. Haber verilmezse, Ashâbın büyüklerini toplar. Onlara anlatır. Söz birliğine varırlarsa, öylece hüküm ederdi). Hazret-i Ömer de, kadı Şüreyhe, böyle yapmasını, hiç cevap bulamazsa, kendi ictihadı ile hüküm etmesini emretmişti. Yine Darimi’de Abdullah ibni Yezid bildiriyor ki (Abdullah ibni Abbas’a bir şey sorulunca, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde bulamazsa, hazret-i Ebû Bekr’in ve Ömer’in sözlerine uyarak cevap verirdi. Onların sözlerinde de bulamazsa, kendi ictihadı ile söylerdi). Darimi’de, Huzeyfe buyurdu ki fetva verecek kimsenin, mensuh ve nasih olan âyetleri bilmesi lâzımdır. Bunları bilen kim vardır dediklerinde, Ömer bin Hattab onlardandır dedi. Darimi’de, Ziyad bin Cedir diyor ki hazret-i Ömer’le konuşuyordum. İslamiyeti yıkan şey nedir dedi. Siz söyleyiniz dedim. (Din adamlarının yanlış söylemesi ve münâfıkların bozuk fikirlerini âyet ile ve hadis ile ispata kalkışarak müslümanları aldatmaları ve sapıkların hüküm sâhibi olmaları, İslamiyeti yıkar) buyurdu. Yine Darimi’de, Amr bin Meymun, hazret-i Ömer ölünce ilmin 3’te 2’si gitti dedi. Bunu İbrahim’e söylediklerinde, Ömer ilmin 10’da 9’unu götürdü dedi. Darimide, Amr bin Ebû Süfyan dedi ki hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” (Bildiklerinizi yazarak, unutulmaktan koruyunuz!) buyurdu. Hadis ilminin temeli, hazret-i Ömer’in bu sözüdür.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında ve hazret-i Ebû Bekr zamanında açıklanmamış olan çok mesele vardı. Hazret-i Ömer, bunların hepsini icmaa bağladı. Bunlarda şüphe bırakmadı. Hazret-i Ömerin bildirmediği meselelerde kıyamete kadar söz birliği olmaz. Hazret-i Ömerin gayreti olmasaydı, İslam âlimleri kıyamete kadar güç durumda kalırlardı. İslamiyetin bayrağını ellerinde yürüten Ehl-i sünnetin temeli, hazret-i Ömer Fârukun söz birliği yaptığı meselelerdir.

İmâm-ı Ahmed’in (Müsned) kitabında, Abdürrezzak diyor ki İbni Cüreyhten daha iyi namaz kılan görmedim. İbni Cüreyh, böyle kılmayı Atadan, o da Abdullah bin Zübeyrden, bu da Ebû Bekr-i Sıddîktan, Ebû Bekr de Resûlullahtan görerek öğrendiler. Hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin, fıkıhın bütün kollarındaki sözlerini, Şâh Veliyullah-ı Dehlevî sayfalar dolusu naklediyor. Bunları okuyan insaflı kimse, her iki halifenin İslam memleketlerini genişletmekteki hizmetleri gibi, İslam ilimlerini yaymakta da, büyük gayretleri ve hizmetleri olduğunu iyi anlar. Bunun içindir ki hazret-i Ali, (Ömerin buluşları hep doğrudur) buyurdu. Bir kere de, (Ömerin kamçısı, bizim kılıçımızdan daha faydalıdır) dedi. Hadis-i şerifte, (Zamanların en hayırlısı, benim zamanımdır. Sonra, bundan sonraki asırdır) buyuruldu. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, kendilerinden sonra gelenler ile Resûlullahın arasında vasıta oldukları için, onlardan üstün oldular. Her asrın müslümanları, sonraki asırlardakilere İslamiyeti bildirmekle, onların üstadları olmuşlar. Onlardan daha hayırlı, daha üstün olmuşlardır. Aynı asırda yaşıyanlar arasında da, öğretici olanlar, öğrettiklerinden daha üstündür. Şeyhaynın fadl-ı küllisi buradan gelmektedir. İmâm-ı Ahmed’in kitabında hazret-i Ali buyuruyor ki birisinden hadis işittiğim zaman yemin ettirirdim. Yemin edince kabul ederdim. Yalnız Ebû Bekri hemen tasdik ederdim. Ebû Bekr dedi ki Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim. Buyurdu ki (Günah işlemiş kimse, abdest alır. Sonra iki rekat namaz kılar. Sonra istiğfar ederse, günahı affolur). Hazret-i Ömeri yaraladıkları zaman, Abdullah bin Abbas ziyaretine gelip, (Ya Emrel-müminin! Sana Cenneti müjdelerim. Herkesin inanmadığı zaman, müslüman oldun. Herkes Resûlullaha düşmanlık ederken, sen Onunla beraber cihat eddin. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, senden râzı olarak vefât etti. Senin halife olmana kimse karşı çıkmadı. Şehit olarak can veriyorsun) dedi.
Resûlullaha ilk îman eden adam, Ebû Bekr-i Sıddîktır. Hazret-i Ali îman ederken çocuk idi. Resûlullahın evinde ve himayesinde idi. Hazret-i Ebû Bekrin hazret-i Aliden de önce îman ettiğini bildirenler vardır. İman ettiğini ilk önce herkese duyuran ve başkalarının da îman etmesine sebep olan, Ebû Bekrdir. Ebû Amrin (İstiab) kitabında, Afirenin kölesi Ömer diyor ki (Hazret-i Ali îman ettiğini babası Ebû Talibden bile sakladı. Ebû Bekr ise, îman ettiğini arkadaşlarına bildirip, onları da îman etmeye çağırdı). Şabi diyor ki önce kimin îman ettiği, Abdullah ibni Abbasa soruldu. Hassan bin Sabitin şirini işitmedin mi dedi. Bu şirde, (Resûlullahı tasdikte insanların birincisi Ebû Bekrdir) denilmektedir. Bu kaside, Ashâb-ı kirâm arasında yayılmıştı. Bunu hazret-i Ali de okurdu. Cerir, Ebû Nadradan haber veriyor. Ebû Nadra dedi ki hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ali’ye (Ben senden önce îman ettim) dedi. Hazret-i Ali bunu reddetmedi. Hazret-i Ebû Bekr îman ettiği zaman 40.000 dirhem gümüş parası vardı. Bunların hepsini Resûlullaha ve îman edenlere sarf etti. İman ettikleri için işkence yapılan 7 köleyi bu paradan satın alıp azad etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Mekkede kaldığı on üç sene içinde, her gün sabah ve akşam Ebû Bekrin evine gelirdi. Bunu Buhârî haber veriyor. Hazret-i Hadice vefât edince, Resûlullah çok üzüldü. Hazret-i Ebû Bekr, kızı Aişeyi elinden tutup, (Ya Resûlallah! Kızımı zevceliğe kabul buyur. Sana hizmet ederek hüznünü azaltsın) dedi. Resûlullah, hazret-i Aişeyi Medinede kabul buyurdu. Miracı ilk tasdik eden, Ebû Bekr-i Sıddîktır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeden Medineye hicret ederken, hazret-i Ebû Bekr beraber gidip, gece gündüz hizmet etti. Bedr gazasında Resûlullahın yanından ayrılmadı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, zafer için çok duâ etti. Ebû Bekr, duanın kabul olduğunu anlayınca, (Ya Resûlallah! Artık üzülme! Allahü teâlâ bize yetişir) dedi. Çok yerde, Vahiy gelmeden önce, Ashâb-ı kirâma, böyle ilhâm olmuştur. Ezan için Abdullah bin Zeydin rüyası ve hazret-i Ömerin kıyası da Vahyden önce olmuştu.

Uhud gazasında, hazret-i Ebû Bekr, Resûlullahı korumak için, son gayretle çalıştı. Hendek gazasında hendeğin bir kısmını korumak vazifesi hazret-i Ebû Bekre verildi. Şimdi (Mescid-i Sıddîk), o kısımda bulunmaktadır. Hayber gazasında birkaç kalenın alınması için Ebû Bekr savaştı. Hakimin kitabında, Beride-i Eslemi diyor ki Resûlullahta şakika denilen başağrısı olduğu zaman, bir iki gün dışarı çıkmazdı. Haybere gelince, şakika başladı. Çadırından çıkmadı. Bayrağı Ebû Bekr alıp şiddetli savaş yaptı. Resûlullah Mekkeyi alıp, Mescide girince, Ebû Bekr, babasını bağlı olarak Resûlullaha getirdi. İman etmesini söyledi. Resûlullah, (Ya Eba Bekr! Bu ihtiyarı buraya yormasaydın iyi olurdu. Biz onun evine giderdik) buyurdu. Ebû Bekr de, Ya Resûlallah, onun senin ayağına gelmesi lâzımdır dedi. Resûlullah, Ebû Bekrin babasını, mübarek dizleri önüne oturtup, göğsünü sıvadı ve (Müslüman ol!) buyurdu. O da, hemen îman etti. Babasının ve oğullarının îman etmeleri, Ashâb-ı kirâm arasında Ebû Bekrden başkasına nasip olmadı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

Hicretin 9. senesinde, Resûlullah hazret-i Ebû Bekri hac için emir yaptı. Hazret-i Alinin oğlu Muhammed bin Hanefiye diyor ki (Ebû Bekr hacca gittikten sonra, (Beraet) sûresi indi. Hazret-i Ali’ye okuyup, bunu Nahr günü Minada hacılara oku buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr, Mekkede hazret-i Aliyi görünce, Emir olarak mı, yoksa memur olarak mı geldin dedi. Hazret-i Ali de, memur olarak geldim dedi. Hazret-i Ebû Bekr, herkese hac vazifelerini yaptırdı. Nahr günü gelince, hazret-i Ali hacılara ezan okuyup, Beraet sûresini ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” emirlerini okudu).

Vedâ haccında, Resûlullahın eşyası ile Ebû Bekrin eşyası bir devede idi. Resûlullah hasta olunca, mescide geldi. Uzun hutbe okudu. Önce, Uhud şehitleri için duâ ve istiğfar etti. Sonra, (Allahü teâlâ, bir kulunu dünyada kalmak ile ahirete gitmek arasında serbest bıraktı. O da, Allahü teâlânın nimetlerine kavuşmayı istedi) buyurdu. Bu sözlerin, Resûlullahın yakında vefât edeceğini gösterdiğini yalnız Ebû Bekr anlayıp ağladı ve (Ya Resûlallah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sen ölme! Senin yerine biz ölelim. Çocuklarımız ölsünler!) dedi.

Hazret-i Ömer, Resûlullahtan önce, 20 Sahabi ile birlikte, Medineye hicret etti. Hazret-i Ebû Bekrin müşaviri ve kadısi idi. İlk İslam hakimi hazret-i Ömerdir. Resûlullahın iki işi vardı. Biri Kitabı ve Sünneti öğretmek idi. İkincisi, tedbir-i menzil ve siyaset-i medine idi. Yani İslamiyeti yürütmek, yaptırmak idi. Hazret-i Ömer halife olunca, bu iki vazifeyi tam yaptı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, rüyasında, bir kadeh sütten içti. Artanını hazret-i Ömer’e verdi. Bunu ilim ile tabir buyurdu. Hazret-i Ömer’in, zamanının en alimi olduğunu, Ashâb-ı kirâm söz birliği ile bildirdiler. Onun halife olması, Allahü teâlânın müslümanlara büyük rahmeti oldu. Hicretin 15. senesinde Hums şehri alınınca, rum kayseri Heraklius buradan Kostantiniye’ye [yani İstanbul’a] kaçtı. Kadsiye muharebesinde 7.000 müslüman, 60.000 mecusi aceme gâlip geldi. 16. senede Haleb ve Antakya sulh ile alındı. Bu senede Ebû Ubeyde, Kufe şehrini yaptı. Hazret-i Ömer, Beytü’l-mukaddese geldi. 21. senede, Mısır alındı ve Nehavend zaferi kazanıldı. 22. senede, Mugire bin Şube, Azerbaycan’ı ve Amr ibni As, Trablusgarb’ı aldı. (Ravdat-ül-ahbab) da diyor ki hazret-i Ömer zamanında 1.036 büyük şehir alındı. 4.000 câmi yapıldı. 4.000 kilise harab oldu. Cuma namazı için 1900 minber yapıldı. İlk İslam ordusunu kuran, asker talim ve terbiye eden, hazret-i Ömerdir “radıyallahü teâlâ anh”.

Peygamberler “aleyhimüsselâm”, bütün insanlara rahmet olarak gönderilmişlerdir. Cehaleti ve zulmü kaldırmışlardır. Bu hayır ve rahmet, Şeyhayn zamanında da tam hâsıl oldu. Halifelik de bu demektir. Tarih gösteriyor ki Şeyhaynden sonra, hiç kimse bu dereceye çıkamadı. Ayrılıklar, kan dökülmesi başladı. Şeyhayn, İslamiyeti en zayıf hâlden, en kuvvetli hâle yükselttiler. Bu hizmet, başkalarına nasip olmadı. Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” zamanında icmâ yapılan bilgilerin hiçbirinde 4 mezhep arasında ayrılık yoktur. Onların bildirmediklerinde ihtilaflar hâsıl olmuştur. Bu sözümüzü, usûl âlimleri anlar. Câhil din adamları anlamaz.
Her müslüman düşünmeli! Kâfirden, mecusilerden kendisini ayıran şeref nedir? Bu şereflerin birincisi, Kuran yoludur. Kurân-ı Kerîmi toplıyan, Şeyhayndır. Akâid ve fıkıh bilgilerini toplıyan, icmâ bilgilerini ortaya koyan, gizli kalmış bilgileri açıklayan ve Ashâb-ı kirâmı toplayıp Kıyas yapan, hazret-i Ömerdir. Her şehre Kuran hafızı ve hadis alimi tayin etti. Bugün bilinen İslam ilimlerinin hepsini, Şeyhayn ortaya koydu. Arabı, acemi hidayete getiren, Şeyhayndır “radıyallahü teâlâ anhüma”. Arap ve acem de, bütün insanların hidayete kavuşmasına, medeniyete ermelerine vasıta oldu. Bunu kimse inkâr edemez. Şeyhayna bütün insanlar minnettardır. Bunu anlayamamak, güneşi görememeye benzer.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, Şeyhaynın üstün olduğunu, iki damadı da sevmek lazım olduğunu bildirdi. Çünkü müslümanın birinci vazifesi, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uymayı istemektir. İkinci vazife, bunları öğrenmektir. Bunları öğrenmezse, İslamiyete uyamaz. Mülhid olur. Bu bilgileri toplıyan, ortaya koyan, Şeyhayndır.

4 mezhepten birinde bulunan kimse, kendi mezhebi imâminın daha üstün olduğunu bildirmeye çalışır. Böyle bilmezse, o mezhebe uyması sahih olmaz. Bunun gibi, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri ortaya koyanların ve her ikisinin mânâlarını bildirenlerin üstün olduklarına inanmayan kimse, onların bildirdiği dine uymuş olamaz. Şiîlere göre halifenin bütün ümmetten efdal olması ve Mâ’sûm olması ve Allahü teâlâ ve Resûlullah tarafından seçilmiş olması lâzımdır. Bu sözleri hem doğru, hem de yanlış manaya çekilebilir. Bütün ümmetten üstün olmak, Peygamber vekili olan halifeler için sahihtir. Çünkü, bunlar, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden mânâ çıkarır ve İslamiyeti bildirirler. İslamiyeti her yere yayarlar. Bunlar bütün ümmetten üstün olmazsa, yaptıklarına güvenilmez. Mâ’sûm yerine mahfuz demek lâzımdır. Yani Allahü teâlâ onları korur ve kuvvetlendirir. Allah ve Resûlü tarafından seçilmek yerine de, nass ile işaret olunmak demek lâzımdır. Ehl-i sünnet vel-cemaat böyle söylemiştir. Böylece Şeyhaynın, hatta 4 halifenin hak halife olduklarını bildirmişlerdir. İslamiyetin başlangıcında halifelerin böyle olması lâzımdır. Çünkü, İslamiyeti kurdular ve her yere yaydılar. 4 halifeden sonra gelenler ise, (Melik-i adud) idi. Devlet ve hükümet reisi idiler. İlm başka ellerde idi. Müftüler de böyledir. İlk zamanlarda, müftülerin âlim olması lazım idi. Şimdi ise müftü olmak için, eskilerin kitaplarını okuyup anlayabilmek kâfidir. Mâ’sûm olmak da, adet olarak yapılan işlerde masumluktur. Çünkü, şimdi insanların muameleleri, kazanmaları, geçimleri adete göredir. Akla dayanan temel bilgilere göre değildir.

Hazret-i Osman da, hakiki halifedir. Resûlullahın halası olan Bida, hazret-i Osmanın anasının anasıdır. Cahiliyet zamanında zina ve içki ile hiç kirlenmedi. İlk imana gelenlerdendir. Dinden çıkarmak için amcasının yaptığı işkencelere dayandı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki kızı ile evlenmek şerefine kavuştu. Allah yolunda evini, barkını, malını, mülkünü ve ticaretini bırakıp Habeşistana hicret etti. Sonra Medineye de hicret etti. Kurân-ı Kerîmi toplıyan Muhacirlerden birisidir. Vazife ile başka yere gönderildiği için, Bedr, Uhud gazalarında ve Hudeybiye biatinde bulunmadı. Diğer bütün gazalarda bulundu. Bedr zamanında Medinede Resûlullahın sevgili kızının tedâvisine çalışması emrolunmuştu. Bedrde bulunanların sevâbına ve ganimetine kavuşacağı bildirilmişti. Uhudda bulunmayanların affoldukları, âyet-i kerime ile bildirilmiştir. Hudeybiyede Osmanın Allah işinde ve Resûlullah işinde olduğu hadis-i şerifte bildirildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kendi mübarek eline, Osmanın elidir diyerek öteki eli ile musâfaha etti. Ashâb-ı kirâmı susuzluktan kurtarmak için bir kuyu satın aldı. Tebük gazasında 950 deve ve 50 at ve sayısız para vererek yardım yaptı. (Osmana bugünden sonra yapacakları hiç zarar vermez) hadis-i şerifi ile şereflendi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Mescidimizi genişletene, Cennette daha iyisi vardır) buyurunca, etrafındaki altı arsayı satın alıp mescide ekledi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr ve Ömer ve Osman ile (Sübeyr) dağının üstünde iken zelzele olunca, (Ey Sübeyr! Sallanma! Üzerinde Nebî, Sıddîk ve Şehit var!) buyurdu. Böylece Ömer ve Osmanın şehit olacaklarını müjdeledi. Bir hadis-i şerifte, halife olacağı bildirilerek, (Allahü teâlâ sana bir gömlek giydirir. Onu çıkartmak isterlerse, çıkarma!) buyuruldu. Kurân-ı Kerîmi toplamak ve yer yüzüne yaymak şerefi ona nasip oldu. Kabile kadar Asya ve İstanbul’a kadar Anadolu, onun zamanında müslüman oldu. Resûlullah, hazret-i Osmanın boynuna sarılarak, (Sen benim dünyada ve ahirette sevgilimsin!) buyurdu. Talhaya karşı da, (Ey Talha! Her peygambere ümmetinden biri arkadaş olacaktır. Benim Cennette arkadaşım Osmandır) buyurdu.

Dinleri, imanları zayıf olan birçok kimse, Mısırdan Medineye geldi. Bunlar Ashâbdan ve Tabiînden değildi. Ashâb-ı kirâma karşı kin besliyorlardı. Üç şeyden birini kabul etmesi için hazret-i Osmanı sıkıştırdılar. Hilafetten çekil veya amirlerin, valilerin tayin ve azl edilmelerini bize bırak. Yahut seni öldürürüz dediler. Hazret-i Osman, Resûlullahın vasiyetine uyarak, halifelikten çekilmedi. Tayinleri onlara bırakmak da, hilafet vazifesini bırakmak olacağından, buna da râzı olmadı. Mısırlılar halifenin evini sardılar. Medinede bulunan Ashâb-ı kirâmın bir kısmı, işin ölüme varacağını zannetmedi. Mısırlıları geri gidecek sandılar. Bir kısmı da, azgınlara karşı koyacak güçte değildi. Osman “radıyallâhu anh” Âdem aleyhisselâmın iki oğlundan hayırlısının yolunu tuttu. Sıkıntılara katlandıktan sonra şehit edildi. Bu habere Ashâb-ı kirâm çok üzüldü. Başka felaketler de başlamasın diye harekete geçtiler. Mısırlılar korkarak, kurtuluşu hazret-i Aliyi halife yapmakta buldular. Ashâb-ı kirâm da, buna karşı gelmediği için, hazret-i Ali halife seçildi. Ashâb-ı kirâmdan hazret-i Âişe, Talha, Zübeyr ve Beni Ümeyeden birçoğu, katilleri yakalamak için, arkalarından Basraya gitti. Halife seçimi, katillerin öncülüğü ile yapıldığı için fitneli seçim dediler. Halife de arkalarından gitti. Mısırlılar halifenin etrafında idi. Anlaşma olamadı. Halife Kufeye gitti. Asker toplayıp, Basraya yürüdü. Cemel vak’ası oldu. Bunun üzerine Şam valisi Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” işe karıştı. Sıffin harbi başladı ise de, iki tarafın hakemleri hazret-i Muaviyeyi halife yaptı. Ashâb-ı kirâmın çoğu ve müslümanların çoğu buna uydu. Niyeti bozuk olan fitneciler (Harura) denilen yerde toplandı. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” bunların üzerine yürüyüp, bu (Hârici) leri öldürdü. Kurtulanlarından [Abdurrahmân ibni Mülcem isminde] biri, hazret-i Ali’yi, sabah namazına giderken şehit etti.

İslam âlimlerine göre, hazret-i Osmanın şehit edilmesinde, hazret-i Alinin bir ilişiği yoktur. Bunu kendisi de çeşitli hutbelerinde söylemiştir. İmâm-ı Nevevî buyuruyor ki (Hazret-i Osman, hak halife idi. Zulüm olunarak şehit edildi. Fasıklar tarafından şehit edildi. Bu zulme hiçbir Sahabi karışmamıştır. Alçaklar, Mısırdan geldi. Medinedeki Sahabiler bunlara karşı koyamadı. Hazret-i Alinin hilafeti de, söz birliği ile sahihtir. O hayatta iken başka bir halife yoktur. Hazret-i Muaviye de adildir, üstündür. Ashâb-ı kirâmdandır. Aradaki savaşlar, şüphe üzerine oldu. Taraflardan her biri, kendinin hak yolda olduğunu bilmişti. Bu harbler, hiçbirinin adaletten düşmesine sebep olmamıştır. İctihatta ayrıldılar. Bunların hâli, mezhep imamlarının ayrılmaları gibidir. Bu ayrılıkları, hiçbirini sevmemeye sebep olmamıştır). Bu muharebeler zamanında, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihadları üç türlü oldu: Birinci kısım, hazret-i Alinin hilafetini haklı gördü. Karşı tarafı baği bildi. Bunlara, bağilerle harp etmek vâcib oldu. İkinci kısım, karşı tarafı haklı gördü. Hazret-i Aliyi bütün müslümanlar seçmedi. Medine ahalisi de zor ile korku ile kabul etti. Kufeliler ise, ictihad ile değil, kötü maksat ile katıldı dediler. Üçüncü kısım, bir tarafı tercih edemedi. Bunların harbe karışmamaları vâcib oldu. Çünkü, baği olmayan müslüman ile harp etmek helal değildir.

Abdülkâdir-i Geylânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” (Gunye) kitabında diyor ki (İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, hazret-i Talhanın ve Zübeyrin ve hazret-i Aişenin ve hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anhüm” muharebelerini konuşmamalıdır. Çünkü, Allahü teâlâ, kıyamet günü Ashâb-ı kirâm arasında hiçbir geçimsizlik bulunmayacağını, Cennette karşılıklı oturup sohbet edeceklerini bildirmektedir dedi. Hazret-i Ali, bu muharebelerde hak üzere idi. Çünkü, kendinin sahih halife seçildiğine inanıyordu. Kendine karşı olanlara baği diyordu. Onlarla harp etmesi câiz oldu. Hazret-i Ali ile harp eden hazret-i Muaviye ve Talha ve Zübeyr “radıyallâhu anhüm” ise, şehit edilen halifenin katillerine kısas yapılmasını istiyorlardı. Katillerin hepsi, hazret-i Alinin askeri içinde idi. Müslümanların, bu büyüklerin işine karışmamaları, işin çözülmesini Allahü teâlâya bırakmaları lâzımdır).

Hadis-i şerifte (Ammâr bin Yaseri bağiler şehit edecektir. Onları Cennete çağırır. Onlar ise, onu Cehenneme çağırmaktadır) buyuruldu. Hadis-i şeriften bu fakir [yani Şâh Veliyullah Ahmed Sâhip Dehlevî] şöyle anlayorum ki (Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, zamanının en üstünü idi. En üstün olan halife seçilirse, İslamiyet daha iyi yürütülür. Başkası halife olursa, İslamiyetin yürütülmesinde gevşeklik olur. Birincisinde millet Cennete, ikincisinde Cehenneme sürüklenir. Ammâr bin Yaser birincisini istiyordu. Hadis-i şerifi böyle anlamak, hazret-i Alinin şerefini arttırmakta, karşı taraftakileri de mazur göstermektedir). Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Müctehid bâzen doğruyu bulur. Bâzen da yanılır) buyurdu. Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden Sad bin Ebû Vakkas ve Abdullah bin Ömer ve Üsame bin Zeyd ve Ebû Musel Eş’arî ve Ebû Mesut ve daha birçok Sahabi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bu muharebelere katılmadı. Bunlar, (Fitne zamanında oturunuz!) , yani fitneye karışmayınız hadis-i şerifine uydular. Fakat bunların hepsi, hazret-i Aliyi çok sever ve çok överlerdi ve hilafete lâyık olduğunu söylerlerdi. Bazısının sözleri, onun hilafete hakkı olmadığını değil, halife seçilmesinde uygunsuzluk bulunduğunu göstermektedir.

Tenbih: Çok kimseler sanıyor ki Ashâb-ı kirâmdan bu muharebeye katılmayanlar “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, (Müslümanlarla harp etmeyiniz!) emrine uymuşlardır. Halbuki bu emir, hükümete karşı harp etmeyiniz demektir. Harbe karışanlara gelince, bunlara göre, hükümete yardım etmemek, fitne, fesad çıkmasına sebep olur. Fesadı önlememiz emrolundu dediler. Bu fakirin anladığına göre, fesadı önlemek, cana kıymadan ve karışıklık çıkarmadan yapılamaz. Bunun için şartlarına uygun olmadan seçilmiş olan halife ile birlikte harp etmemeli ve böyle halifeye karşı gelmemelidir.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, firaset nuru ile anladı ki bu fesad durmayacaktır. Bunun için, (Benden sonra fitneler olacaktır. O zaman oturanlar, fitneye karışanlardan iyidir) buyurdu.

Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki sevdiği kullarından her birini bir üstünlükle, ötekilerinden ayırmıştır. Hazret-i Ebû Bekrin merhameti, hazret-i Ömerin şiddeti, sertliği fazladır. Davud ve Süleyman “aleyhimesselam” devlet reisi idiler. Îsâ ve Yunus ve Yahya “aleyhimüsselâm” ise, yalnızlığı severlerdi. Hassan bin Sâbit, şiir ile Resûlullahı överdi. Bu yoldan Cennet ile müjdelendi. Ubey bin Kab Kurân-ı Kerîmi ezberlemekte, Abdullah bin Mesûd, fıkıh bilgilerinde, Hâlid bin Velid savaşmakta meşhur oldu. Sevgi ve ihlas ile sohbette en çok bulunmak ve kendini Resûlullahın rızası için her ân fedâ etmek ve Resûlullah için ve İslamiyeti yaymak için canını, malını ve makâmını fedâ etmek üstünlüğü de en çok hazret-i Ebû Bekre ihsan edildi. İslamiyeti yaymak, hazret-i Ömere nasip oldu. Her sıkıntıda mal ile imdada yetişmekte ve hayada ve gazapını yenmekte ve taharet, kıraat ve fakirlere yardımda, hazret-i Osman cümleden ileri idi. Resûlullahın kanından olmak, Onun elinde büyüyüp, terbiyesi ile yetişmek, cesaret, züht, vera ve zeka ve fesâhatta hazret-i Ali, hepsinden ileri idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâbının bu üstünlüklerini bildirmiş ve her birini övmüştür “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, tercüman-ı gayb idi. İlerde olacak şeyleri haber verirdi. Ashâbının yapacakları üstün vazifeleri bildirirdi. Hepsi, dediği gibi oldu. Olmayacak şeyi haber verdiği hiç görülmedi. (Hilafet, Alinin ve çocuklarının hakkıdır) demek doğru değildir. Böyle bir hak bildirilmiş olsaydı meydana gelirdi. Hilafeti onlar alır, ellerinden kimse kapamazdı. Halife olmamaları, Resûlullahın haber vermemiş olduğunu gösteriyor. Şiîlerin haber diye söylediklerinin hep yalan olduğunu ispat ediyor.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, herkesin hakkını gözetmekte, herkesten ileride idi. Bunun için, hazret-i Abbası (Amca, baba gibidir) diyerek övdü. Hazret-i Fâtıma için (Onu üzen, beni üzmüş olur) buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr için, (Niçin arkadaşımı inciterek, benim hatırımı saymıyorsunuz?) buyurdu. Hazret-i Ali için, (O bendendir. Ben de ondanım) ve (Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır) buyurdu. Aklı ve insafı olan kimse, akrabalık bakımından olan övmek ile dinde üstünlük ve hilafete liyakat bakımından olan övmeyi birbirine karıştırmaz. (Ben ondanım. O da bendendir) sözü akrabalık bakımındandır. Akrabalık hakkını yerine getirmektir. (Fadl-i külli) ye, yani her bakımdan üstün olmayı bildirmez. Çünkü, bu sözler, hazret-i Ali ve hazret-i Fâtıma için söylenildiği gibi, hazret-i Abbas için de söylendi. Hatta, Ebû Lehebin kızı olan Dürre için de söylendi. İmâm-ı Ahmed bin Hanbelin kitabında Dürre diyor ki (Aişenin odasında idim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geldi. (Abdest alacağım su getirin!) buyurdu. Âişe ile leğen ve ibrik getirdik. Abdest aldı. Bana dönüp, (Sen bendensin. Ben de sendenim!) buyurdu). Bu sözün, akrabalık hakkı için olduğu, üstünlüğü göstermek için olmadığı, buradan pekiyi anlaşılmaktadır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, çok kimse için (seviyorum) buyurdu. Hâle, vakte ve o kimseye göre, bu söze başka başka mânâlar verilmiştir. Zaten sevmek çeşit çeşit olur. Zevceyi, evladı, arkadaşı, üstadı sevmek birbirine benzemez. İnsan birini sever. Başka bakımdan, diğer birini daha çok sevebilir. Bunun içindir ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Aişe’yi çok seviyorum) buyurdu. Başka bir yerde (Üsameyi çok seviyorum) dedi. Üçüncü bir yerde (Ebû Bekr’i çok seviyorum) dedi. Dördüncü bir yerde de (Aliyi çok seviyorum) buyurdu. Bu sevgilerin başka bakımlardan oldukları meydandadır.

Bir kimsenin başkasından daha üstün olması, aynı üstünlüğün onda daha çok bulunması demektir. Bu çokluk, bir üstün sıfatın bütününde olacağı gibi, parçalarında da olabilir. Birinde bir parçası, ötekinde başka parçası bulunabilir. Mesela cesaretin bir kısmı, pehlivanın, [sporcunun] cesaretidir. Bir kısmı da, hükümet reisinin cesaretidir. Melikin cesareti, pehlivanın cesaretinden elbet daha kıymetlidir. İlm sıfatının kolları çoktur. Suali iyi anlamak, bunu başka mesele ile karıştırmamak bunlardan bir parçadır. Züht de iki kısımdır: Evliyânın zühtü, haramlardan sakınmaktır. Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” zühtü ise, İslamiyeti yaymaktan başka bir şey düşünmemektir.

İslamiyetin yayılması, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri yaymakla olur. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bunun için, Ashâb-ı kirâm arasında bazılarının Kuran hafızı ve ilmi çok olduğunu bildirerek, bunlardan öğrenilmesini diledi. Bu övmeler, onlar için diploma gibi oldu. Bunları sözlerinden tanıyamayanlar, bu sûretle tanıdılar. Ashâb-ı kirâmın âlimlerinden hepsi, bu üstünlükte ortakdırlar.

Mekke’nin fethinden önce, Allah yolunda mal verenlerin ve cihat edenlerin daha üstün olduklarını Kurân-ı Kerîm bildiriyor. Ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerimenin Ebû Bekr-i Sıddîk için geldiğini bildiriyor. Çünkü, herkesten önce mal veren ve cihat eden o idi. Bu vazifeyi bütün ömrünce yaparak, sonra başlayanlardan veya önce başladı ise de, şehit olarak uzun zaman yapmak nasip olmayanlardan daha üstün oldu.

Bir hadis-i şerifte, “Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere uyunuz!” buyuruldu. Uyulacak kimsenin âlim olması lâzımdır. Hazret-i Ömer, bir sual sorulunca, Ashâb-ı kirâmın âlimlerini toplar. Söz birliği sağlardı. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” zamanında böyle olmadı. O “radıyallâhu anh”, keskin zekası, derin bilgisi ile hemen cevap verirdi. Hatib ve edip olduğu için, sözlerini yanlış anlayanlar da olurdu. Hatta, hazret-i Osmanın şahadeti ile ilişiği olduğunu anlayanlar da oldu. Fıkıhta, Müt’a nikahının haram olmasını ve ayakları yıkamanın farz olduğunu ve birçok meseleleri bildiren ince sözlerini yanlış anlayanlar çok oldu. Âlimler arasında ayrılıklara sebep oldu. Hazret-i Ömer’in, söz birliği yaparak verdiği cevaplar ise, iyi anlaşıldı. 4 mezhep bilgilerine esas oldu. Mesela, (Kur’a çekmek) , hakları müsavi kimseler arasından birini seçmek için yapılır. Birisini haklı göstermek için yapılmaz sözünü Ömer “radıyallahü teâlâ anh” söylemiştir.

İmâm-ı Alinin sözlerini Ehl-i sünnet ve İmamiye ve Zeydiye fırkaları incelemiştir. Her biri başka türlü anlamıştır. Zeydiye ile İmamiye, evliyâlığı inkâr etti. Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” zamanında, müslümanlar arasında ayrılık olmadı. Hep birlikte kâfirlerle cihat ettiler. Ali “radıyallahü teâlâ anh” zamanında ayrılıklar olunca, kâfirlerle dövüşmeyi bırakıp birbirlerini kırmaya başladılar. Hazret-i Ali, fitneyi önleyemedi. Hatta, hilafeti de elinden kaçırdı.

Sual: İlk iki halife zamanında Ashâb-ı kirâm çoktu. Halifeye yardımcı oldular. Hazret-i Ali zamanında, Ashâb-ı kirâm azaldı. Çeşitli memleketlerde yeni îman eden câhiller, sapık kimseler fitne çıkardı. Bu fitneleri ilk iki halife de önleyemezdi. Bu bakımdan üstünlüklerini söylemek doğru olur mu?

Cevap: Allahü teâlânın feyizleri, nimetleri, fark gözetmeksizin herkese gelmektedir. Fakat, Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki feyizlerini, nimetlerini bir sebeple, bir kimse ile gönderir. Bu sebebin, o nimete vasıta olabilmesi lâzımdır. İyiliğe sebep olanın iyi olduğu, felakete, azâba sebep olanın iyi olmadığı anlaşılacağı gibi, iyiler arasındaki üstünlük dereceleri de, buradan anlaşılır. İlk halife zamanında, câhil ve sapık, bozuk kimseler yoktur demek doğru değildir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât eder etmez, Arabistan halkının çoğu irtidad etti. Ashâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kendilerine vazife ile gelmiş olanları şehit ettiler. İki halifenin tedbir ve gayretleri, büyük bir felaketi önledi. Aklı olan kimse, bu hadiselere tesadüf diyemez. Takdir-i ilâhî böyle imiş diyerek, hizmetleri inkara kalkışmak da, Emr-i mâ’rûfü ve Nehy-i münkeri inkâr etmek olur. Hazret-i Alinin üstünlüğünü inkâr etmeye de yol açar.

Sual: Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” müslümanlarla harp etmesi, hakkı savunmak idi. Batılı yok etmek için idi. Bunun için, bu harbleri de cihat sayılmaz mı?

Cevap: Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” hak için, iyilik için uğraştığı ortadadır. Bunun için ona bir leke sürülemez. Fakat, bu savaşları Resûlullahın emri ile yaptı demek doğru değildir. Çünkü, onun fitneleri bastırması takdir edilmiş olsaydı, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona emrederdi. O da, bu hayırlı işe sebep olurdu.

Bilindiği gibi, Şâmin ve Irakın feth olunacağını haber vermişti. Bunun için, iki halifenin bu çalışmaları meyveli oldu. Bu fesadlar ise, kaldırılamadı. Alinin “radıyallahü teâlâ anh” söndürmek için aldığı tedbirler, fitneyi daha da körükledi. Allahü teâlâdan Resûlüne vaat edilmiş olmadığı anlaşılmaktadır. Hazret-i Alinin haricilerle harp etmesi, öyle değildir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu muharebesini bildirmiş ve zafer kazanacağını müjdelemişti.

Şeyhayn zamanında “radıyallahü teâlâ anhüma” fıkıh bilgilerine uymakta ve ihsan ve tarîkat denilen mârifetleri almakta müslümanlar birlik halinde idi. Kusuru olanları halife cezalandırırdı. Halbuki kendileri gibi, onların çoğu da, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmuşlardı. Sad ibni Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” evinin kapısını acemler gibi yaptırınca, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yıktırdı. Hâlid bin Velid gibi ünlü bir kumandanı azl etti. Mısır valisi Amr ibni Ası payladı. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” zamanında, halifeyi kabul etmekte bile ayrılıklar oldu. Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” katillerine kısas yapmaktaki ve halifelik için hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” hakem talebini kabul etmesindeki fikirlerini müslümanların çoğuna kabul ettiremedi. Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” sohbetinde bulunanlar, Sahabi olmasalar bile İslamiyete uyar, kalplerini temizlerlerdi. Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” yanında bulunanların çoğu ise, asker idi. Kalpleri bozuktu. Kendisini bile sevmeyenler vardı. Halife minberde bunlardan şikayet ederdi. Hazret-i Hasana “radıyallahü teâlâ anh” cefa edenler ve hazret-i Hüseyini “radıyallahü teâlâ anh” vahşice şehit edenler, hep Kufe ahalisinden oldu. Halifeyi sevenlerin çoğu da, bu sevgide taşkınlık yaptı. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, bunlardan da şikayet ederdi.

Sual: Hazret-i Alinin rûhâniyeti çoktu. Melek gibi idi. Onun için insanlarla anlaşamadı. Şeyhayn ise, herkes gibi insandı. Benzerleri ile kolay anlaştılar. Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” akrabaları bile inanmadı. Bu kusur, Resûlullaha değil, inanmayanlara ait oldu?

Cevap: Ehl-i sünnet âlimlerine göre “rahime-hümullahü teâlâ” hazret-i Ali “radıyallâhu anh” için hiçbir kusur söylemek câiz değildir. Biz bu kitapta, Ehl-i sünnete uyarak, kusur değil, üstünlük farklarını belirtmek istiyoruz. Allahü teâlâ, Habîbine “sallallâhü aleyhi ve sellem” münâfıklarla müdarat etmesini, câhillere ince meseleleri anlatmamasını, herkesin haline uygun davranmasını emretti. Böylece, onları terbiye etmek, feyiz vermek kolay oldu. Allahü teâlâ, zaten bunun için, Peygamberleri “aleyhimüsselâm” insan olarak gönderdi. Melek olarak göndermedi. Halifeler içinde de böyle olan, elbet daha üstün olur. İslamiyeti yayması ve insanları terbiye etmesi başarılı olur. Her ne şekilde olursa olsun, böyle yapmaya mâni olan şeyler, hatta şiddet, vera, edebiyat, halktan uzaklaşmak gibi kıymetli şeyler bile halifenin derecesini azaltır. Hayır ve Hasenât yapanların kazandığı sevaplar, bunların üstadlarına da ve sebep olanlara da verilir. Bu bakımdan da Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma”, Aliden “radıyallahü teâlâ anh” üstün olması lazım gelmektedir.

Hicretten evvel kâfirler Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve müslümanlara akla gelmedik eziyet ve işkence yaptılar. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” onlara karşı çıktı. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” o zaman çocuktu. Hicretten sonra hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” düşmanla dövüşmekte, Şeyhayn da “radıyallahü teâlâ anhüma” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile meşveret etmekte daha ileri oldular. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” zamanında, İslamiyetin yayılması, memleketlerin alınması, o kadar çok ve o kadar çabuk oldu ki hiçbir zaman ve hiçbir yerde böyle tesirli ve devamlı başarı görülmemiştir. Ali “radıyallahü teâlâ anh” zamanında ise, hiçbir şehir alınmadı. Hatta cihat tamamen durdu.

Hazret-i Aliden “radıyallahü teâlâ anh” hadis rivayet edenlerin çoğu, öteden beriden toplanan askerlerdi. Kimlikleri belli değildi. Onların bildirdikleri sağlam değildir. Medinedeki ve Şamdaki âlimlerden, hazret-i Aliden “radıyallahü teâlâ anh” hadis bildiren pek azdır.

Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden sonra İslamın temel bilgisi (Fıkıh) dır. Fıkıhtan ana bilgiler, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” söz birliği yaparak ortaya koyduklarıdır. Müslümanların çoğu Hanefi, Maliki ve Şâfiîdir. Mâlikî mezhebinin kaynağı (Muvatta) kitabıdır. Muvatta kitabında, hazret-i Aliden “radıyallahü teâlâ anh” gelme ancak birkaç mesele bulunmaktadır. Hanefi mezhebinin kaynağı olan İmâm-ı Ebû Hanîfenin “rahime-hullahü teâlâ” Müsnedi ve İmâm-ı Muhammedin “rahime-hullahü teâlâ” eserleri de böyledir. İmâm-ı Şâfiînin “rahime-hullahü teâlâ” Müsnedinde ise, onlardakilerden daha az vardır. Fıkıhtan sonra (Siyer) bilgileri gelir. Burada da, hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, öteki Sahabiler gibidir. Tasavvufa gelince, (Sülûk) ve kalbi temizleme olan bu ilmde, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” sözleri, mesela Abdullah bin Mesudun veya Abdullah bin Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” sözlerinden daha çok değildir.

Sual: Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri herkesten iyi biliyordu. Ondan işitenlerin çürük olmaları, Mezhep imamlarına doğru olarak iletememeleri, bu yüce imama kusur olur mu?

Cevap: Onların kusurları, İmam hazretlerinin yüksekliğini elbet sarsamaz. Onun halife olmak hakkını elbet gidermez. Fakat, halifenin hakim, gâlip olması lâzımdır. Halife olmaya hakkı olanlar arasından, Allahü teâlâ, bilinmeyen sebeplerle, birini bu makâma seçince, onun için elbet, ayrı bir üstünlük olur. Kendinde olan üstünlüğe, bir de iş yapmakla olan üstünlük eklenir. Hizmeti çok olanın, üstünlüğü artar. Allahü teâlâ, bu üstünlüğü, kendinde üstünlük olana ve ayrıca çalışana verir.

Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” kalp temizliği, yani tasavvuf bakımından üstünlüğü, iki yoldan anlatılabilir: Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” zühtü, Velilerin “rahime-hümullahü teâlâ” zühtü gibi idi. Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” zühtleri ise, Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” zühtü gibi idi. Veraları da böyle idi. Tarihler söz birliği ile bildiriyor ki hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” zühtü, hilafetinin düzenini bozdu. Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” zühtleri ise, hilafetlerini düzene koydu. İkinci yoldan deriz ki züht, nefsin istediğini yapmamaktır. İslamiyetin izin verdiği şey olsa da, yapmamaktır. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, halife olmak için çok kan dökülmesine sebep oldu. Bu işinde elbet haklı idi ve İslamiyetin izin verdiği işi yaptı. Fakat Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” zühtlerinden dolayı, halifeliği istemediklerini söylediler. Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma”, ilim sahiplerine ve hilafete hakkı olanlara hep tevadu gösterdi. Züht, az şeyle geçinmek ise, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” bu bakımdan da Şeyhayndan “radıyallahü teâlâ anhüma” ileri olduğu söylenemez. İmâm-ı Ahmed’in “rahime-hullahü teâlâ” kitabında, Muhammed bin Kab-ı Kurazi diyor ki hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” (Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” zamanında açlıktan karnıma taş bağladığım oldu. Şimdi ise, malımın zekatı 4.000 altın oluyor) dedi.

Hiç şüphe yok ki hazret-i Ali “radıyallâhu anh” kâmil ve mükemmil idi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Kimse rızkını bitirmeden ölmez. Fakat, rızkınızı iyi yerlerde arayınız!) buyurdu.

BİRİNCİ FASL
Kitabın başından buraya kadar, Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” daha üstün olduğunu nakle ve akla dayanarak bildirdik. Şimdi muhaliflerin şüphelerini gidermeye çalışalım. Burada İmamiye ve Zeydiye fırkalarına cevap verecek değiliz. Onlara âyet-i kerime ile hadis-i şerifler ile değil, başka türlü cevap verilir. Bu meselede doğru düşünenler de, yanlış düşünenler de, üç kısımdır. Nasir-i Tusi bunları şaşırtmiştir.

Nasir-üddin-i Tusi, (Tecrid) kitabında, hazret-i Alinin Şeyhayndan daha üstün olduğunu bildiriyor. Cihatlarda yaptığı kahramanlıkları ve Resûlullahın hizmetinde çektiği sıkıntıları yazıyor. Bedr, Uhud, Ahzab [yani Hendek] ve Hayber ve Huneyn gazalarındaki hizmetlerini, başka hiçbir Sahabi yapmamıştır diyor. (Âlimlerin ilimleri ondan gelmektedir. Böyle olduğunu kendi de haber vermiştir. (Mubahele) âyetinde (Ve enfüsena) buyuruldu ki bu onun şanını bildirmektedir. Çok cömert idi. Resûlullahtan sonra, insanların en zahidi idi. İbadeti en çok olanı idi. En alimi, en şereflisi idi. İlk îman eden odur. En fasih konuşan o idi. Reyi, keşfi en doğru olan, Allahü teâlânın emirlerinin yapılması için en çok uğraşan, Kurân-ı Kerîmi en iyi ezberliyen o idi. Gaybdan haber verirdi. Duâları kabul olurdu. Çok kerâmetleri görüldü. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yakîn akrabası ve ahiret kardeşi idi. Onu sevmek, ona yardım etmek her müslümana vâcib oldu. Peygamberlere müsavi olduğu bildirildi. Kuş olayı, onun şerefinin yüksek olduğunu gösteriyor. Mûsâ yanında Harun gibi idi. Halife olacağı, (Gadır) denilen yerdeki hadis-i şerifle bildirildi. Küfür üzere bir ân yaşamadı. İslama çok hizmet etti. Ruhu da, bedeni de kâmil idi) diyor.

Cevap: (Fadl-i cüzi), yani birkaç şeyde üstün olmak ile (Fadl-i külli), yani her şeyde üstün olmak başkadır. İnsanı Peygambere benzeten çeşitli sıfatlar vardır. Bunları birbirine karıştırmamalıdır. Millete reis olmak, Peygambere halife olmak üstünlüğü ile başka üstünlükleri iyi anlamak lâzımdır.

Allahü teâlâ, (Mâide) sûresinin 3. âyetinde, (Bugün, dininizi kemâle getirdim. Size nimetimi tamamladım) buyurdu. Bunun için, din ve millet işlerinde, Peygamberden başkasına bakılmaz. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine ihsan ettiği nimetlerin çoğunu hayatta iken vermiş, bir kısmını da, sonra vereceğini vaat etmiş, bunları, bazı Sahabiler elinde yaratmiştir. Bu Sahabiler, Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, peygamberlik vazifesinde benzemekle şereflenmişlerdir. Ashâb-ı kirâmın, bu bakımdan Resûlullaha benzemeleri farklıdır. En çok benzeyenleri Şeyhayn oldu. Bunu iyi açıklayabilmek için, (Tecrid) kitabının yazıları birer birer aşağıda yazılacak, her biri cevaplandırılacaktır:

Sual 1: Hazret-i Ali, din uğrunda çok cihat yaptı. Onun kadar kahramanlık gösteren oldu mu?

Cevap 1: Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” gazalarda kahramanlık göstermesi, Resûlullahın yardımı ile idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Şeyhayne de bu yardımı yaptı. Hicret ile vefât arasındaki zamanda, Hazret-i Ali’ye olan yardımı daha çok idi. Hicretten önce ve vefâttan sonra ise, Şeyhayne olan yardımı daha çok idi. Fakat, peygamberlik vazifesinde benzeyiş, Şeyhaynde daha çok oldu.

Sual 2: Ashâb-ı kirâm çok şeyi Hazret-i Ali’ye sorup öğrenirlerdi. Bu onun daha üstün olduğunu göstermiyor mu?

Cevap 2: Hazret-i Ömer de, ilminin çok olması ile müjdelenmiş idi. Tirmüzi bildiriyor ki hazret-i Ali, irtidad eden birkaç kişiyi yaktı. Bunu, Abdullah ibni Abbas işitince, ben olsaydım, yakmazdım, öldürürdüm. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Dinden çıkanı öldürünüz!) buyurdu. Bir kere de, (Allahü teâlânın yapacağı azap ile siz azap yapmayınız!) buyurdu dedi. Hazret-i Ali bunu işitince, Abdullah ibni Abbas doğru söylüyor buyurdu. Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” Mâ’sûm olmadığını, yanıldığını gösteren böyle haberler, Müslimde ve başka kitaplarda yazılıdır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Aliyi övdüğü gibi, Ashâb-ı kirâmdan çoğunu da sena buyurmuştur. Şeyhayn için, (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere itaat ediniz!) ve (Cennetteki adamların en üstünü, Ebû Bekr ve Ömerdir) hadis-i şerifleri meşhurdur. (Ömerin geçtiği yoldan şeytan kaçar) hadis-i şerifi ve gömlek rüyasını ve süt rüyasını söyleyerek, ilim ve din ile tabir buyurması, hazret-i Ömeri müjdelemiştir. Ubey bin Kab için de, (Kurân-ı Kerîmi en iyi okuyanınız Ubey bin Kaptır) buyuruldu. (İbni Ümm-i Abdin râzı olduğu kimseden ben de razıyım) ve (Helali ve haramı en çok bileniniz Muazdır!) ve (Her ümmetin emini vardı. Bu ümmetin emini Ebû Ubeydedir) ve (Her Peygamberin havarisi vardı. Benim havarim Zübeyrdir) ve (İlmin dörtte birini Aişeden öğreniniz!) hadis-i şerifleri, çeşitli Sahabileri bir üstünlükle övmektedir. İnsaf ile düşünülürse, bu üstünlükleri içinde, en üstün olanı, itaat olunmak ve Cennet adamlarının en üstünü olmaktır. Hazret-i Ali de, bunu bildirerek, (Benim size vezir [yani müşavir] olmam, size emir olmamdan daha iyidir) buyurmuştur.

Âlimlerin ilimleri ondan geldiği gibi, Şeyhaynden de gelmektedir. Din âlimleri, kıraat, fıkıh, hadis, tefsir, usûl, tasavvuf, kelam ve lisan âlimleridir. Kıraat âlimlerinden yedisi meşhurdur. Bunların hepsinin ilmi, hazret-i Osmanın yazdırdığı Kurân-ı Kerîmden alınmıştır. Bu Kurân-ı Kerîmi ise, Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” topladı. Bunu da, hazret-i Ömerin gönderdiği âlimler, her yere ulaştırdı. Hazret-i Aliden “radıyallahü teâlâ anh” ise, yalnız iki rivayet gelmiştir. Fıkıh âlimlerinden, Hanefi, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinin temelleri, hazret-i Ömerin yaptığı icmâ bilgilerine dayanmaktadır. Bunların ana kitaplarında, hazret-i Aliden gelme rivayet pek azdır. Hadis âlimlerine gelince, bunların bildirdikleri hadis-i şeriflerin çoğunu, Ebû Hüreyre ve Abdullah ibni Ömer ve Âişe ve Abdullah bin Mesûd ve Abdullah bin Abbas ve Enes bin Mâlik ve Ebû Saîd-i Hudri ve Cabir bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anhüm” haber vermişlerdir. Bunların da çoğu Şeyhaynden rivayet etmektedir. Medine, Şam, Yemen ve Mısır âlimlerinin hazret-i Aliden rivayetleri azdır. Kufelilerin rivayeti çok ise de, bunların halleri bilinmemektedir.

Usûl ilmini İmâm-ı Şâfiî “rahmetullahi teâlâ aleyh” kurdu. Bunun Kitap, sünnet, icmâ ve kıyas üzerindeki temel bilgileri ise, hep Şeyhaynden gelmektedir. Sonra, her mezhep imamı, kendi mezhebi için usûl koydu. Bu usûllerin, Ashâb-ı kirâmın sözleri ile hiç ilgileri yoktur.

Kelam âlimlerinin temel bilgileri, Ehl-i sünnet ve cemaat îtikadıdır. Bu bilgiler de Şeyhaynden “radıyallahü teâlâ anhüma” gelmektedir. Zamanla eklenen bilgilerin ise, Ashâb-ı kirâmın sözleri ile bir ilgisi yoktur.

Tefsir ilmini kuran Ömerdir “radıyallahü teâlâ anh”.

Tasavvuf ilmine gelince, kalbin sohbetle temizlenmesi, Şeyhaynden gelmektedir. Hasan-ı Basırinin hazret-i Aliden feyiz alması ve hırka giymesi doğru değildir diyenler de vardır.

Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh”, kendi üstünlüklerini söylemesi câizdir. Büyük bir Zâtın, iyi niyetle, başkalarının kendinden feyiz alabilmeleri için, üstünlüklerini bildirmesi câizdir. Hazret-i Ali, hutbede, (Kurân-ı Kerîmden dilediğinizi bana sorunuz! Vallahi her bir ayetin, gece mi gündüz mü geldiğini ve ovada mı, dağda mı indiğini bilirim) buyurdu. Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” tevazuu pekçoktu. Mesela, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, dalda bir kuş görünce, (Ne mutlu sana ey kuş! Dilediğin dala konarsın. Dilediğin meyveleri yirsin. Kıyamet günü hesaba çekilmez, azap görmezsin. Keşke senin gibi bir kuş olsaydım) dediği meşhurdur. Hazret-i Ömerin de, bir avuç toprak olmak için söyledikleri, kitaplarda yazılıdır. Allahü teâlâya yakîn Evliyânın halleri birbirine uymaz. Kimi övünmüş, kimi yok olmak istemiştir. Îsâ aleyhisselâm inbisat halinde, neşeli idi. Yahya aleyhisselâm ise, çok zaman korku içinde, üzüntülü idi. Hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” (Ey Allah’ın halifesi!) dediler. (Ben Resûlullahın halifesiyim ve buna razıyım) dedi.

Sual 3: (Ve-enfüsena) âyet-i kerimesi, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” üstünlüğünü göstermiyor mu?

Cevap 3: Tefsirlerde bildirildiği üzere, bu âyet-i kerimeye (mubahele ayeti) denir. Mubahele yapmak ve mubahele yaparken, çocukları ve akrabayı da yanında bulundurmak, Arabistanda adet idi. Resûlullah da “sallallâhü aleyhi ve sellem” mubahele yaparken, bu adete uyarak, çocuklarını ve akrabasını topladı. Bu âyet-i kerime, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” akraba olmak şerefini göstermektedir. Bu şerefin büyüklüğüne hepimiz inanıyoruz. Fakat bu şeref, (Fadl-i külli) yani her bakımdan üstün olmayı göstermez. Bunun gibi, (Sen bendensin. Ben de sendenim) gibi hadis-i şerifler, akrabalık şerefini göstermektedir. Çünkü, hazret-i Abbas için ve Ebû Lehebin kızı Dürre için de böyle buyurulmuştur. Böyle sözler, (Fadl-ı cüzi) ye, yani bir bakımdan üstünlüğü gösterir. Her bakımdan üstünlüğü göstermez. Hamamda bir arslan gördüm demek gibidir. Hamamda arslan gibi kuvvetli bir insan görmüş olduğunu bildirmektedir. Yoksa dişleri, pençesi ve yelesi arslanınkiler gibi demek değildir.

Sual 4: Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” çok cömert idi. Bu üstünlüğü âyet-i kerime ile meth olundu.

Cevap 4: Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, elbet çok cömert idi. Bunun gibi, daha nice üstünlükleri de vardı. Hazret-i Alinin bu üstünlüklerine ve Ashâb-ı kirâmın çoğundan daha üstün olduğuna hepimiz inanıyoruz. Biz burada Şeyhaynın daha üstün olduğunu bildirmek istiyoruz. Cömertlik iki türlüdür. Birisi, kendi malını muhtaç olanlara bol bol vermektir. İkincisi, (Beyt-ül mal) denilen devlet hazinesi memurlarının, beyt-ül maldan hakkı olanlara haklarını eksik vermemesidir. Şeyhayn, iki bakımdan da daha çok cömert idi. Hazret-i Ebû Bekrin, hicretten evvel ve hicretten sonra, Resûlullah için verdiği malların çokluğunu, siyer kitapları söz birliği ile bildiriyor. Bir gece Allah için onbin altın, ertesi gün onbin altın ve ayrıca gizlice onbin altın ve herkesin yanında onbin altın dağıtınca, Nisa sûresinin 36. ayeti gelerek, Allahü teâlâ tarafından meth ve sena buyuruldu. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ashâbım arasında bana sohbeti ile ve malı ile en çok hizmet eden, Ebû Bekrdir) buyurdu.

Tebük gazvesinde, malının hepsini verdi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” de, Allah yolunda malını verdiği çok olmuştur. Tebük gazvesinde malının yarısını verdi. Hazret-i Alinin bu kadar mal verdiği hiç işitilmemiştir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ona bakıyordu. Hicretten sonra da malı yoktu. Şeyhayn halife iken, Beyt-ül-maldan ancak geçinecek kadar ücret alırdı. Hazinenin hepsini millete dağıtırlardı. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, millete dağıttığı, onlarınkinin binde biri olamaz. Ukaylın, geçim sıkıntısından Hazret-i Ali’ye kızdığı, bu yüzden Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” yanına gittiği meşhurdur.

Sual 5: Hazret-i Ali, Resûlullahtan sonra insanların en zahidi idi.

Cevap 5: Evet, hazret-i Alinin zühtünün çok olduğu meydandadır. Ashâb-ı kirâmın çoğundan daha zâhid idi. Züht, dünyaya düşkün olmamaktır. Bunun en kıymetlisi, halifeliği de istememektir. Şeyhaynın halifeliği bırakmak istediklerini, Ashâb-ı kirâm söz birliği ile bildiriyor. Hazret-i Ali ise, halife olmak için uğraştı. Dine ve müslümanlara hizmet için istedi diyenlerin, Şeyhaynı da, halife oldukları için, kötülememeleri lazım olur. Fakat Şeyhayn, halife olmak için uğraşmadılar. Hazret-i Ali ise, çok uğraştı. Hazret-i Ömerin zühtünün mükemmel olduğunu Sad ibni Ebû Vakkas bildiriyor. Şeyhaynın zühtünü, kanaatini bildiren haberler sayılamayacak kadar çoktur. Zahidlerin en üstünü, Resûlullahtır “sallallâhü aleyhi ve sellem”. Şeyhayn halife iken, tam Ona benzediler. Allahü teâlânın emirlerini yerleştirmek, yaymak için, her şeyi yaptılar. Böyle olduğunu hazret-i Ali de bildirdi ve (Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hepimizden ileridedir. Ebû Bekr de öyle oldu. Ömer, bunların üçüncüsü oldu. Sonra, her şey bozuldu. Allahü teâlânın dilediği şeyler başgösterdi) dedi.

Hazret-i Alinin çok ibâdet yaptığı için, Ashâb-ı kirâmın çoğundan ileride olduğu meydandadır. Fakat, Şeyhaynden ileride olduğu söylenemez “radıyallahü teâlâ anhüm”.

Sual 6: Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” önce îman etti. Bundan büyük şeref olur mu?

Cevap 6: Önce îman eden, bazı âlimlere göre hazret-i Alidir. Bazılarına göre ise hazret-i Ebû Bekrdir. Hazret-i Hadicenin bunlardan önce îman ettiği, söz birliği ile bildirilmiştir. Önce îman etmek daha üstün olmaya sebep olsaydı, hazret-i Hadice ile Zeyd, Ashâb-ı kirâmın en üstünü olurlardı. Önce îman etmenin bir üstünlük olması, başkalarının imana gelmelerine sebep olduğu içindir. Bu da, ancak baliğ olmuş, yetişmiş kimsede olur. Hazret-i Ali, îman ettiği zaman çocuktu. İman ettiğini babasından bile sakladı. Önce îman ederek başkalarını imana getirmek üstünlüğü, yalnız Ebû Bekrde “radıyallahü teâlâ anh” hâsıl oldu.

Sual 7: Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Ashâb-ı kirâmın en fasih konuşanı idi.

Cevap 7: Hazret-i Alinin fasih, beliğ ve edip olduğu ve bu bakımdan Ashâb-ı kirâmın çoğundan üstün olduğu meydandadır. Fakat, Şeyhaynden daha üstün olduğu söylenemez. Çünkü, Şeyhaynın çok fasih hutbelerini, Ashâb-ı kirâmın büyükleri haber vermiştir. Hazret-i Ebû Bekrin çok fasih olan kasideleri, İbni İshak tarihinde yazılıdır. Bununla beraber, çok fasih olmanın halifelikle bir ilgisi yoktur. Evet İslamiyeti bildirirken fesahet lâzımdır. Şeyhayn “radıyallâhu anhüma”, her şeyi gâyet fasih bildirdiler. Ayrılıkları, anlaşmazlıkları tamamen ortadan kaldırdılar. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” zamanında hâsıl olan anlaşmazlıkların hiçbiri çözülemedi. Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” sözü ile ictihadını değiştiren bir Sahabi bulunduğu işitilmemiştir.

Sual 8: Hazret-i Alinin reyi, keşfi en doğru değil mi idi?

Cevap 8: Evet, hazret-i Alinin ictihadının doğru olduğuna ve nasslardan hüküm çıkarmaktaki ve suallere cevap vermekteki süratine kimsenin bir diyeceği yoktur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, bunu bildirerek: (Hüküm vermekte en ileride olanınız, Alidir) buyurmuştur. Hazret-i Ömer, Ashâb-ı kirâmın üstünlüklerini sayarken (Hüküm etmekte en üstünümüz Alidir) demiştir. Fakat, bu üstünlüğü, Şeyhaynden önce halife olmasına sebep göstermek doğru olamaz. Çünkü, hazret-i Ebû Bekr halife olunca, Arapları mürted olmaktan vazgeçirmek için neler hüküm etti ise, hepsi faydalı oldu. İrana ve Rumlarla yapılan cihatlarda hazret-i Ömerin düşünceleri ve emirleri hep zafer sağladı. Hazret-i Ali halife iken, yaptıkları zararlı oldu. Meşveret edilenlerin reylerini beğenmezdi. Abdullah ibni Abbas bunu açıkça bildiriyor. Hazret-i Osman şehit edilince, Hazret-i Ali’ye, oğlu hazret-i Hasanın söyledikleri, kitaplarda yazılıdır. Reyin, ictihadın doğru olması demek, faydalı sonuçlar getirmesi demektir. Bu da, yalnız Şeyhaynın rey ve ictihadlarında tam olarak hâsıl olmuştur.

Sual 9: Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Allahü teâlânın emirlerinin yapılması için en çok uğraşan değil midir?

Cevap 9: Allahü teâlânın emirlerinin yapılması ve İslamiyetin yayılması için Şeyhaynın da, hazret-i Alinin de “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” var kuvvetle çalıştıkları şüphesizdir “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Fakat, nass ile açıkça bildirilmemiş işlerde acele etmemek, meşveret etmek, icmâ elde etmek lâzımdır. Böyle yerlerde acele etmek hatadır. Had cezalarında böyle yapılmazsa, fitne uyanır. Şeyhayn, her emirlerinde, Resûlullahın bu sünnetini gözetirlerdi. Bunu, Ömer bin Abdülaziz çok güzel haber vermektedir. Hazret-i Ali böyle yapmadı. Hatta bir gece, Mugire bin Şube ile konuşurken, (Anlaşmazlık ve fitne korkusu olunca, zaniyi hemen recm ederim) demiş, Mugire de, o gece kaçarak, hazret-i Muaviyenin yanına gitmiştir. Denilebilir ki hazret-i Ali zamanındaki karışıklıklara kısımen acelesi sebep olmuştur. Hazret-i Alide sekr ve acele çoktu. Şeyhaynde ise, Sahv, teenni ve uzağı görmek çoktu. Böyle olduğunu, Abdullah ibni Abbas, açık olarak bildirmiş, (Hazret-i Ömer, ileriyi görür, yavaş hareket ederdi. Hazret-i Ali, istediğini hemen yapabilecek sanır, harekete geçerdi. Çoğu yapılamazdı) demiştir.

Sual 10: Kurân-ı Kerîmi en iyi ezberliyen hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” değil midir?

Cevap 10: Kurân-ı Kerîmi ezberlemek şerefi, yalnız Hazret-i Ali’ye mahsus değildir. Şeyhayn ve Zinnureyn ve Abdullah ibni Mesut ve Übey bin Kab “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” da, Kurân-ı Kerîmin hepsini ezberlemişlerdi. Şeyhayn halife iken, Cuma ve beş vakit namazı kıldırırlardı. Sabah namazında Bakara ve Yusuf gibi uzun sureleri okurlardı. Hazret-i Ali ve diğer hafızlar, cemaat arasında idiler. Hiçbir namazda yanlış okundu dedikleri işitilmemiştir. Bu namazlar, cemaatin hıfzlarının kuvvetlenmesine yardım etti.

Sual 11: Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” gaybden haber verirdi ve duâları kabul olurdu.

Cevap 11: Gaybden haber vermek ve duanın kabul olması, hazret-i Alide de, Şeyhaynde de çok görüldü. Şeyhaynın bu kerâmetleri, sahih haberlerle bizlere geldi. Hazret-i Alinin kerâmetlerini bildirenler arasında yalancıların bulunduğunu hazret-i Ali de bildirmiş, çoğunu yanından kovmuştur. Birbirlerinin kötülüklerini de bildirmişlerdir. Buhârîde diyor ki Şeyhaynın duâsı ile yenilen yemek azalmazdı, artardı. Yine Buhârîde diyor ki hazret-i Ömerin, böyle olacağını zannederim dediği şeyler, hep zannettiği gibi olmuştur. Hazret-i Ömerin, İranda harp eden askerini Medinede hutbe okurken görerek, kumandanları Sariyeye (Dağ tarafına dikkat et!) dediği meşhurdur. Hazret-i Ömerin, öldürüleceğinden birkaç gün önce, öleceğini haber verdiği, İmâm-ı Ahmed’in (Müsned) kitabında yazılıdır. Hazret-i Ebû Bekrin îman edeceği ve öleceği zaman gördüğü rüyalar sahih kitaplarda yazılıdır. Nil nehrinin hazret-i Ömerin mektubuna uyarak akışını değiştirdiği bildirilmiştir. Böyle daha nice kerâmetleri bildirilmiştir. Böyle olmakla beraber, Ashâb-ı kirâmın yüksek dereceleri, kerâmet derecesinden daha üstündü. Hilafet makâmında kerâmetin az olması lazım olduğunu (Füsus) kitabı, Süleyman aleyhisselâmın mucizesini anlatırken bildirmektedir.

Sual 12: Hazret-i Ali Resûlullahın yakın akrabası ve ahiret kardeşi idi. Bundan daha büyük şeref olur mu?

Cevap 12: Evet, hazret-i Ali, Resûlullahın çok yakın akrabasıdır. Buna kimsenin bir diyeceği yoktur. Şeyhayn de, Kureyş kabilesindendir ve kızları, Resûlullaha zevce olmakla şereflenmiştir. Fakat bu yakınlıklar, en üstün olmaya sebep olamaz. Akrabanın birbirinden yakın olduklarını bildiren âyet-i kerime, miras için gelmiştir. Halifelikle, hakimlikle ve imamlıkla ilgisi yoktur. Eğer halifelik akrabalıkla olsaydı, hazret-i Alinin değil, hazret-i Abbasın “radıyallahü teâlâ anhüma” halife seçilmesi lazım gelirdi. Kralların, diktatörlerin adetleri buna senet olamaz. Halifeliğin miras gibi, babadan oğula kalmayıp, kabiliyeti, liyakati olanın seçilmesi, Tevratta da bildirilmişti. Allahü teâlâ, hazret-i Musadan sonra, Yuşa aleyhisselâmı Peygamber yaptı. Harun aleyhisselâmın oğullarını yapmadı. İslamiyette de halifenin Kureyş kabilesinden olacağı bildirildi. Bu kabilenin hangi kolundan olacağı bildirilmedi. Bu kabileden olup hilafetin 9 şartı kendinde bulunan kimsenin halife olmaya hakkı olur. Fakat halife olmak için, söz birliği ile seçilmek veya önceki halifenin vasiyet etmesi veya güç ile darbe ile ele geçirilmiş olması lâzımdır. Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma”, hilafetin şartlarına mâlik idi ve söz birliği ile seçildiler.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” için, (Kardeşimdir ve yakîn arkadaşımdır) buyurdu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” için de, (Kardeşim bana da duâ et!) buyurdu. Ahiret kardeşi yalnız Ali “radıyallahü teâlâ anh” oldu ise de, bunun halifelikle bir ilgisi yoktur. Ashâbını birbirleri ile kardeş yaparken, hazret-i Ali ağlayarak geldi. (Ashâbını birbirleri ile kardeş yaptın. Beni kimse ile kardeş yapmadın) diyerek üzüldüğünü bildirdi. Resûlullah da “sallallâhü aleyhi ve sellem”, onun haline acıyarak, (Sen benim dünyada ve ahirette kardeşimsin!) buyurdu. Beni Neccarın reisi Esad bin Zerare ölünce, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yanına gelip, bize bir reis tayin et dediklerinde, (Siz benim kardeşlerimsiniz! Sizin başkanınız ben olayım!) buyurdu. Bu kardeşlik, onların Şeyhaynden daha üstün olduklarını göstermez.

Sual 13: Her müslümanın hazret-i Aliyi sevmesi, Şura sûresinin23.  âyetinde emrolundu.

Cevap 13: Bu âyet-i kerimede meâlen, (Sizden karşılık olarak, yalnız akrabamı sevmenizi istiyorum) buyuruldu. (Aliyi sevmek, imanın alâmetidir. Ona düşmanlık, münâfıklık alâmetidir) ve (Seninle harp edenle harp ederim. Seninle sulh eden ile de sulh ederim) hadis-i şerifleri de böyledir. Evet, Ehl-i beyti sevmek ve saymak ve Resûlullahın zevcelerine saygı göstermek, her müslümana vâcibdir. Hazret-i Abbas “radıyallahü teâlâ anh” da buna dâhildir. Hadis-i şerifte, (Amcamı inciten, beni incitmiş olur) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Ensarı sevmek, îman alâmetidir, Ensara düşmanlık etmek, münâfıklık alâmetidir) buyuruldu. Ashâb-ı kirâmın hepsi için de, (Ashâbımı seven, beni sevdiği için sever. Ashâbıma düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur) buyuruldu.

Sual 14: Hazret-i Ali’ye yardım etmek her müslümana vâcibdir. (Tahrim) sûresi bunu gösteriyor.

Cevap 14: Evet, (Tahrim) sûresinin 4. âyet-i kerimesinde meâlen, (Sâlih müminler Ona yardımcıdır) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, sâlih müminlerin Hazret-i Ali’ye yardımcı olduklarını değil, Resûlullaha yardımcı olduklarını bildirmektedir. Sâlih müminlerin de, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer olduğunu, Ashâb-ı kirâm söz birliği ile bildirmişlerdir. Bu âyet-i kerime, Şeyhaynın şanlarını göstermektedir.

Sual 15: Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Alinin Peygamberlere müsavi olduğunu bildirdi.

Cevap 15: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” yalnız hazret-i Aliyi değil, başka Sahabileri de Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” benzetmiştir. Bununla, o Peygamberin üstün sıfatlarından birinin onda da bulunduğunu haber vermiştir. Böylece, Ebû Zerin zühtünü Îsâ aleyhisselâma ve Ebû Bekrin merhametini de Îsâ aleyhisselâma ve Ömerin şiddetini, Nuh aleyhisselâma ve Ebû Musel-Eş’arînin güzel okumasını, Davud aleyhisselâma benzetmiştir.

Sual 16: Kuş kebabı olayı, Allahü teâlânın Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” çok sevdiğini göstermiyor mu?

Cevap 16: Resûlullahın yanında kuş kebabı vardı. (Ya Rabbi, sevdiğin kullarından birini gönder. Bu kuşu onunla beraber yiyelim!) buyurdu. Hazret-i Ali geldi. Birlikte yediler. Bu haber, elbet doğrudur. Hazret-i Ali, elbet Allahü teâlânın sevgili kullarından biridir. Fakat, bu müjde yalnız ona gelmiş değildir. Hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere de böyle müjde verilmiştir. (Allahü teâlâ, Ebû Bekre yalnız tecellî eder. Başkalarının hepsine birden tecellî eder) ve (Ömerden daha hayırlı bir kimse üzerine güneş doğmamıştır) hadis-i şerifleri meşhurdur.

Sual 17: (Benim yanımdaki yerin, Musanın yanında Harunun yeri gibidir) hadis-i şerifi de, onun halife olacağını göstermiyor mu?

Cevap 17: (Tecrid) kitabı bunu yazarken, Tebük gazasındaki (Sen, benim yanımda, Mûsâ yanındaki Harun gibisin! Fakat, benden sonra Peygamber yoktur!) hadis-i şerifine işaret etmektedir. Bu hadis-i şerifteki (Benden sonra), (Benden başka) demektir.
Kurân-ı Kerîmde, Casiye sûresinin 22. âyetinde de, böyle demektedir. Çünkü, Harun aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmdan sonra yaşamadı. Daha önce öldü.

Bu hadis-i şerif, Tebük gazvesine giderken, Medinede, Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” kendi yerine bıraktığı için söylendi. Çünkü, hazret-i Mûsâ da, Tur dağına giderken, yerine Harun aleyhisselâmı vekil bırakmıştı. Bu hadis-i şerif, hazret-i Ali için büyük şereftir ve çok üstünlüktür. Fakat Şeyhaynden “radıyallahü teâlâ anhüma” daha üstün olduğunu göstermez.

Sual 18: Hazret-i Alinin Resûlullahın halifesi olduğu, (Gadır-i hum) daki hadis-i şerifte bildirilmedi mi?

Cevap 18: (Gadır-i Hum) hadisine gelince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Aliyi Yemene hakim [Vâli] yapmıştı. Beyt-ül-malde olan bir cariyeyi hazret-i Ali kullandı. Bu hareketi, dedi-kodu hâlini aldı. Bu dedi-kodu Resûlullahın mübarek kulağına kadar geldi. Fitneyi önlemek için, hazret-i Aliyi sevmeyi emir buyurdu. (Kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır) buyurdu ki (Beni seven, Aliyi de sevsin) demektir. Mevla kelimesi, Kurân-ı Kerîmin birçok âyetinde vardır. Sevilen kimse mânâsı verilmiştir. Bu hadis-i şerif, (Allaha inanan, misafirine ikram etsin!) hadis-i şerifi gibidir. Bu hadis-i şerif, yalnız hazret-i Ali için değildir. Hazret-i Hasan için, (Ya Rabbi! Onu seviyorum. Onu sen de sev! Onu sevenleri de sev!) buyuruldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekke ile Medine arasında bulunan (Gadır-i Hum) ismindeki yere gelince, hazret-i Alinin elini tutup, (Kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır! Ya Rabbi, onu seveni sev! Onu sevmeyeni sevme!) buyurdu. Sonra, hazret-i Ömer, hazret-i Alinin yanına gelip, (Ne mutlu sana ya Ali! Bütün müminlerin sevgilisi oldun) dedi. (Müslim) kitabında, Zeyd bin Erkam diyor ki (Gadır-i Hum) denilen su başında, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hutbe okudu. (Ben de insanım. Bir gün ecelim gelecek. Size Allah’ın kitabını ve Ehl-i beytimi bırakıyorum. Kurân-ı Kerîmin gösterdiği yola sarılınız! Ehl-i beytimin kıymetini biliniz!) buyurdu. (Timizi) de, İmran bin Hasin diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bizi hazret-i Alinin emrinde cihâtâ gönderdi. Hazret-i Ali, esir denilen cariyelerden birini kendine aldı. 4 kişi, bunu Resûlullaha söylediler. Resûlullah çok üzüldü. (Aliden ne istiyorsunuz? Ali bendendir. Ben de ondanım. Benden sonra, O her müminin velisidir) buyurdu. Bu hadis-i şerifler, Ehl-i beyti sevmeyi emretmektedir. Mevla, velî, sevilen kimse demektir. Zeyd bin Erkam, (Tirmüzi) de bildiriyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Size iki şey bırakıyorum. Bunlara yapışırsanız, benden sonra doğru yolda kalırsınız. Biri, ötekinden daha büyüktür. Bu, Allah’ın kitabıdır. İkincisi, Ehl-i beytimdir. Havz başında bana kavuşuncaya kadar, ikisi birbirinden ayrılmaz!). Birbirinden ayrılmaz demek, Kurân-ı Kerîme sarılan kimsenin, Ehl-i beyti sevmesi lâzımdır demektir. Ehl-i beyte yapışmak, onları sevmektir. Kurân-ı Kerîme uymak sevap olduğu gibi, Ehl-i beyti sevmenin de böyle sevap olduğunu bildirmektedir. Bu hadis-i şeriflerin hiçbiri, hazret-i Alinin halife, imâm olacağını göstermiyor. Bu hadis-i şerifleri ileri sürerek, Ehl-i sünneti kötülemek, müslümanlar arasında bölücülük yapmak, pek haksız ve çok yanlıştır. Cenâb-ı Hak, hepimize Ehl-i beyti ve Ashâb-ı kirâmın hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevmek nasip eylesin! Âmin!

Sual 19: Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, îman etmeden önce küfür üzere bir ân yaşamadı.

Cevap 19: İman etmeden önce, küfür üzere olmamak üstünlük olsaydı, sonra gelen müslümanların hepsinin, Ashâb-ı kirâmdan daha üstün olmaları lazım gelirdi. Hadis-i şerifte (İman edenin geçmiş suçlarının hepsi affolur) buyuruldu.

Sual 20: Hazret-i Ali İslamiyete pekçok hizmet etti.

Cevap 20: İslamiyete çok hizmet edenin Şeyhayn olduğu güneş gibi meydandadır. Çünkü, Kurân-ı Kerîmi cem’eden, Şeyhayndır. Hadis-i şerifleri rivayet etmek çığrını açan, din bilgilerini, kısımlara ayıran, Arabistanı feth eden, İslamiyeti Rum ve İran topraklarına yerleştiren Şeyhayndır. Yer yüzündeki müslümanların çoğu, Maliki Hanefi ve Şâfiî mezhebindedir. Bu mezheplerin temel bilgileri, hazret-i Ömerin elde ettiği icmâ meseleleridir. Bu mezheplerde hazret-i Aliden gelen bilgiler pek azdır. Hazret-i Ali zamanında hiç kâfir memleketi feth edilmedi. Müslümanlar arasında birlik ve huzur sağlanamadı. Bu ümmetin Şeyhaynden istifadesi, hazret-i Aliden olan istifadesinden çok fazladır. Çığır açanların sevâbı, bunlara uyanların çokluğu kadar çok olur. (Ehl-i sünnet) olan müslümanların hepsi, Şeyhaynın gösterdikleri yoldadır. Yer yüzündeki müslümanların çoğu, Ehl-i sünnettir. Hazret-i Aliyi seviyorum diyenlerden üç sapık fırka meydana geldi. Üçü de İslamiyeti parçalamak için çalıştılar. Allahü teâlâ merhamet etmeseydi, İslamiyeti yok edeceklerdi. Bunlardan biri (İmamiye) fırkasıdır. Bunlara göre, Kurân-ı Kerîmi toplıyanlar, sağlam kimseler değilmiş. Çünkü, İmamiye fırkasında olanlar, Ashâb-ı kirâma ve meşhur yedi kıraat imâmina inanmıyor. Onların inandıkları on iki imamdan gelen bir haber de yoktur. Merfu hadisler de bildirmedikleri için, güvenecekleri bir hadis kitapları da yok. (Zeydiye) fırkası da, hadis-i şeriflerden alınmış olan din bilgilerinin çoğuna inanmıyorlar. İslam tarihinde kanlı ayrılıklara sebep oldular. (İsmailiye) kısmı ise, hepsinden daha kötüdür. Tam İslam düşmanıdırlar. Müslümanların imanlarında ve amellerinde sayısız bozuk bidatleri, hep bu üç fırka ortaya çıkardı. Evet, bunların kötülükleri, hazret-i Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” lekelemez. Bunun gibi, Yezidin ve Emevi hakimlerinin kötülükleri de, hazret-i Muaviyeyi “radıyallahü teâlâ anh” lekelemez. Zulmleri, günahları kendilerinedir. Hazret-i Ali’ye bunlardan hiçbir sevap gelmemektedir. Halbuki yer yüzündeki Ehl-i sünnetin sevaplarından, kıyamete kadar her gün, Şeyhayne sayısız sevap hâsıl olmaktadır.

Sual 21: Hazret-i Alinin bedeni de, ruhu da kâmil idi. Bunun için de Şeyhaynden daha üstündür.

Cevap 21: Bedeni ve ruhi üstünlüğe cevap vermeden önce, (Mevakıf şerhi) yazısını da bildirmek, hepsini birlikte cevaplandırmak uygun görüldü. (Mevakıf) diyor ki (Üstünlüğe sebep olan yükseklikler, hazret-i Alide toplanmıştır. Hazret-i Ali, Ashâbın en alimi idi. Resûlullahın yanında büyüdü. Ona damad oldu. Çok zeki idi. Resûlullahtan, onun öğrendiğini, başkaları öğrenemedi. Hazret-i Ebû Bekr ise, büyük yaşta [38 yaşında] imana geldi. Resûlullah ile her gün bir kere görüşürdü. Hazret-i Alinin zühtünü bilmeyen yoktur. İhsanı da çoktu. Namazda bile yüzüğünü sadaka verdi. Bunun için, âyet-i kerime ile övüldü. Nezir orucu tuttuğu gün iftar edeceği zaman, yemeğin hepsini, gelen fakire, yetime ve esire verdi. Bunun için de, âyet-i kerime ile methedildi. Hazret-i Alinin gazvelerdeki şecaati, kahramanlığı da, herkesten çoktu. Hendek gazvesinde, (Alinin bir kılınç vurması, bütün ins ve cinnin ibâdetlerinden daha kıymetlidir) hadis-i şerifi ile övüldü. Hayberde ve başka gazvelerdeki kahramanlıkları ve meth olunmaları da meşhurdur. Güzel ahlakı da, o kadar meşhur olmuştur. Kuvveti de çoktu. Hayber kalesının kapısını kopardı. Bu kapıyı adalemin kuvveti ile değil, Allahü teâlânın verdiği başka kuvvetle kopardım dedi. Hazret-i Ali, soy ile ve nikah ile Resûlullaha çok yakındı. Abbas, yalnız babadan Abdullahın kardeşi idi. Ebû Talib ise, anadan ve babadan kardeşi idi. Hazret-i Ali, kadınların en üstününün zevci idi. Cennet gençlerinin en üstünü olan Hasan ve Hüseyinin babaları idi).

Cevap olarak deriz ki hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, elbet bu üstünlüklerin sâhibidir. Bütün müslümanların buna inanmaları ve onu çok sevmeleri lâzımdır. Fakat, halife olmak için, başka üstünlükler de vardır. Çeşitli mesleklerde, çeşitli sanatlarda en üstün olmak için aranılan üstünlük, başka başkadır. Âlimlerin en üstünü olmak için, soya, sûrete, mala bakılmaz. Bunlara bakılsaydı, Ebû Hanîfenin, Şâfiînin, Malikin ve Ahmed bin Hanbelin talebeleri arasında, kendilerinden daha üstünleri bulunurdu. Askerlikte en üstün olmak için, tıb ilmi, güzel yazı, şiir yazmak gibi üstünlüklere bakılmaz. Peygamberlere halife olmak için aranılan üstünlük, peygamberlik vazifesini yapmak için, Peygamberlere verilmiş olan üstünlüklere benzeyen üstünlüklerdir. Bunun içindir ki Âlimler, Veliler ve Emr-i mâ’rûf ve Nehy-i münker ve cihat yaparak dinin yayılmasına çalışanlar, kendilerinden daha kuvvetli olan sporculardan ve tüccarlardan ve hesap uzmanlarından daha kıymetli, daha üstündürler. Bunun için, halife seçilmekte, Resûlullahın ehemmiyet verdiği ilmde, ahlakta ve işlerde en üstün olmak lâzımdır. Hatta, bu üçü arasında, işe daha çok bakılır. Çünkü, ümmet arasında, istidlal ederek [araştırarak] veya ilhâm olunarak, yeni bilgilere kavuşanlar bulunabilir. Fakat, bu bilgiler, Peygamberin ilmi kadar kıymetli olmaz. Peygamberlik ilmi, İslamiyeti yaymaya, bunlardan ahkâm çıkarmaya, bunları açıklamaya, şüpheye düşülenler arasında, sağlâmını seçmeye, söz birliği elde etmeye yarıyan ilmdir. Üstün olan iş ise, ümmet arasında rahat, düzen ve huzur sağlayan iştir. 4 halifenin zamanları iyi incelenirse, hazret-i Alinin, peygamberlik bilgilerinde ve işlerinde Şeyhaynden daha üstün olduğu asla görülemez. Hazret-i Alinin ilmi, çabuk cevap vermekte üstün olduğu gibi, Şeyhaynın ilimleri de, sabır ve araştırarak, söz birliği yaparak cevap vermekte daha üstündür. Hazret-i Alinin zühtü çok olduğu gibi, Şeyhaynın zühtü de çoktu. Şeyhaynın kerem ve ihsanları, hazret-i Alinin ihsanından kat-kat çoktu. Namazda yüzüğünü vermesi ve iftarlığını vermesi de sağlam olarak bildirilmiş değildir. Sağlam dersek de, hazret-i Ebû Bekrin sadakaları ve ihsanları ve âyet-i kerimelerle meth olunmaları yanında daha üstün olmadığı meydandadır. Hazret-i Alinin bilek kuvveti üstün ise de, Şeyhaynın mürtedlerle, İran ve Rum devletlerine meydan okumalarındaki kuvvetleri daha üstündür. Şeyhaynın bütün ümmeti râzı etmeleri ve geçimsizlikleri gidermekteki güzel ahlakı, katkat daha çoktu. Hazret-i Ali, soydan çok yakın ise de, Şeyhayn kabirde, mahşerde ve Cennete giderlerken, Resûlullaha daha yakındırlar. Hazret-i Ali, hazret-i Fâtımanın zevci olmakla şereflendiği gibi, hazret-i Ebû Bekr de, Resûlullahın sevgili zevcesi ve Cennetteki arkadaşı olan hazret-i Aişenin babası olmakla şereflenmiştir. Kurân-ı Kerîmde on âyet, hazret-i Aişeyi methetmektedir. Fıkıh ilminin dörtte biri ondan öğrenılmıştır. Hazret-i Ömerin kızı hazret-i Hafsa da, Resûlullahın dünyada ve Cennette zevcesidir ve Cebrâil aleyhisselâm, onu (çok namaz kılıcı ve çok oruç tutucu) diye övmüştür. Hazret-i Alinin çocukları arasında, insanların en iyileri bulunduğu gibi, İslamiyete çok zarar verenleri de vardır. (İsmailiye), (Zeydiye) ve (İmamiye) sapık fırkaları, onun çocuklarından hâsıl oldu. Etrafına cahilleri toplıyarak, sayısız müslümanı yoldan çıkaran yüze yakîn torununun kanlı maceraları, tarih kitaplarında uzun yazılıdır. Şeyhaynın çocukları arasında böyle din yıkıcıları hiç görülmedi. Abdullah bin Ömer, hazret-i Âişe, Salim, Kasım ve Ubeydullah bin Ömer Ömeri ve başka evlatları, insanları hidayete, saadete kavuşturdular. On iki imamdan sonra gelen Şihâbüddîn-i Sühreverdî ve Fahrüddin-i Sühreverdî gibi tasavvufçular ve Fahrüddin-i Razi Veliyüddin gibi kitap sahipleri, hep Şeyhaynın evlatlarından feyiz alarak hidayete kavuştular. Bir insanın anasının ve babasının Hâşimî olması veya çocuklarının çok olması, en üstün olmaya sebep olsaydı, hazret-i Alinin Resûlullahtan [haşa] daha üstün olması lazım gelirdi. (Bu üstünlüklerin, peygamberlik derecesi yanında tesirleri olmaz. Başkalarından daha üstün olmaya tesiri olur) denirse, bu üstünlüklerin, peygamberliğe tesiri olmadığı gibi, peygamberlik sıfatlarında Peygambere benzemeye de tesiri olmayacağı meydandadır. Evet, bunlardan başkasının üstünlüğüne tesir eder. Bunun için de, hazret-i Ali, kendi hilafeti zamanında bulunan Ashâb-ı kirâmın hepsinden daha üstündür. Ehl-i sünnet âlimleri böyle inanmaktadır. Buraya kadar yazılanlar, Nasirüddin-i Tusinin (Tecrid) kitabına cevaptır.

Sual 22: Halife olmak için, efdal olmak, daha üstün olmak lâzımdır sözü, nasıl doğru olabilir? Hazret-i Ali daha üstün olduğu hâlde, Resûlullah ile gaza yaparken, Kureyşlilerin babalarını, arkadaşlarını öldürdüğü için ve dine davet ederken kimsenin gözyaşına bakmadığı için ve ceza vermekte acele ettiği için, câhiller onun emrine girmek istemez. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ruh hastalıklarının mütehassısı olduğundan, bu sebeple başkalarını halife yapmış olabilir.

Cevap 22: Milletleri islah etmek, rahata ve huzura kavuşturmak için, Allahü teâlâ Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” göndermiştir. Peygamberin de, peygamberlik sıfatlarında en üstün olanı halife seçmesi lâzımdır. Başkasını seçerse, sefahet ve zulüm yapmış olur. Kureyşliler, babalarını, arkadaşlarını öldürenlerin emrine girmek istemezlerdi demek yanlıştır. Doğru olsaydı, hazret-i Aliden daha ziyâde Resûlullahı istemezlerdi. Çünkü, değil hazret-i Alinin, bütün Ashâbın gazalarda Kureyşlileri öldürmeleri, hep Resûlullahın emri ile oldu. Halbuki îman edenleri, Resûlullahı canlarından çok sevdiler.

Sual 23: Resûlullaha yardım etmek ve İslamiyeti yaymak ve Arabistanda, Acem ve Rum memleketlerinde cihat etmek ve Kurân-ı Kerîmi toplamak ve memleketler almak, müslümanlara yardım etmek, peygamberlik sıfatlarıdır diyerek, Şeyhaynı daha üstün bilmek, çeşitli sorulara sebep olur. Şöyle ki (Şerh-ı mevakıf) ve (Şerh-i akâid) gibi, Ehl-i sünnetin en kıymetli kitaplarında, üstünlük sevâbın çok olmasıdır diyor. Yukarıda bildirilen üstünlük, bu kitapların söz birliğini değiştirmek olmazmı? Sonra, o tarife göre, kâfir memleketlerini ele geçiren hazret-i Muaviye ve başka kumandanların, hazret-i Aliden daha üstün olmaları lazım gelmezmi? Üçüncü olarak deriz ki o üstünlükler, sonradan ele geçen şeylerdir. İnsanın kendinde bulunan üstünlüklerle birlikte bulunurlarsa, daha üstün olur. Hem de, hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, bu dini, facir [kâfir] kimse ile de kuvvetlendirir) buyuruldu. Ayrıca deriz ki kendilerine yalnız bir iki kişi inanmış olan Peygamberler vardı. Bu ise, memleketler ele geçirmenin, dini yaymanın, peygamberlik sıfatları olmayacağını gösteriyor. Yok eğer bizim Peygamberimize benzemek düşünülüyor ise, Peygamberler, birbirlerine elbet benziyorlardı. Demek ki Peygamberimize benzemek başka sıfatlarda benzemek imiş! Sonra, memleketleri almak, daha üstün olmayı gösterseydi, hazret-i Ömerin, hazret-i Ebû Bekrden daha üstün olması lazım olurdu. Peygamberimizin zamanında yapılan gazvelerde, hazret-i Alinin hizmeti, hepsinden daha çoktu. Peygamberimizden sonra yapılacak fethler ve hizmetler de, ilk halife seçilirken bilinmiyordu. O hâlde, hazret-i Ebû Bekrin daha üstün olduğu ve halife seçilmesinin, söz birliği ile olduğu nasıl kabul olunabilir?

Cevap 23: Bu şüpheler, sözümüzün iyi anlaşılmadığını göstermektedir. Üstünlük, yalnız dini yaymak, cihat etmek, memleketler ele geçirmek ve Kurân-ı Kerîmi cem’etmektir demedik. Bunlar, üstünlüğe sebep olan iyiliklerden birkaçıdır. Bu sebepleri üçe ayırabiliriz. Birincisi, Peygamberlik sıfatlarına benzemektir. Resûlullaha yardımda üstün olmaktır. Resûlullahtan sonra, Onun vazifelerini tamamlamaktır. Ehl-i sünnet âlimleri, vazife taksimi yaptı. Biri, hadis-i şerif bilgilerini, ikincisi kelam [îtikat] bilgilerini yaydı. Ehl-i sünnet aliminin sözü deyince, iki kısımdakilerin de söz birliği anlaşılır. Ehl-i sünnet âlimleri, Şeyhaynın üstün olduğunu söz birliği ile bildirdi. Cihat deyince, kılınçla cihat anlaşıldığı gibi, sözle, yazı ile cihat da ve nefs ile cihat da anlaşılır. İkinci ve üçüncü cihatda, hazret-i Ebû Bekr daha üstün idi. Cihat ayeti gelmeden önce, on üç sene Mekkede ve bir sene Medinede, hep cihat yaptı. (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer elbette Peygamber olurdu) hadis-i şerifi, Şeyhaynın peygamberlik sıfatlarına mâlik olduklarını açıkça bildirmektedir. Facirlerin dine hizmet etmeleri, onlara elbet fayda vermez. Fakat, bu ileri sürülerek, Emr-i mâ’rûfun ve cihatın üstünlüğü ve sevâbının çokluğu da inkâr edilemez. Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” facir olmadığı, sâlih oldukları da, âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Buna inanmayanın, kendi imanından şüphe etmesi lazım olur. Resûlullaha benzemek üç türlü olur: Birincisi, peygamberlik makâmında benzemek olup böyle benzemek yalnız Peygamberlere mahsustur. İkincisi, peygamberlik vazifelerini yapmakta benzemektir. Şeyhaynın bu bakımdan benzediklerini önceki sayfalarde uzun bildirdik. Üçüncüsü, Onun yaptığı ibâdetleri yapmakta benzemektir. Bu benzeyiş, zamana ve dinlere göre değışır. Dinlerin çoğunda cihat emrolunmamıştı. O Peygamberlerin cihat yapması, ibâdet olmazdı. Nerede kaldı ki üstünlük olsun. Bizim dinimizde cihat etmek, memleket almak emrolundu. Peygamberlik vazifesi oldu. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrden üstün olurdu sözü yanlıştır. Doğru denirse, Şeyhaynın Resûlullahtan üstün olmalarını söylemeye yol açar. Şeyhayn, Resûlullahın başladığı ve tamamlanacağını bildirdiği cihatları ve fethleri yaptılar. Hayatında olduğu gibi, vefâtından sonra da Onun cihatında hizmet ettiler. Hazret-i Ömer de, hazret-i Ebû Bekrin başladığı cihatı tamamladı. Bunun için, (Ben Ebû Bekrin halifesiyim) dedi.

Sual 24: Resûlullah, (Ebû Bekr namaz kıldırsın!) dediği zaman, hazret-i Ali orada yoktu. Orada olsaydı, (Ali kıldırsın) derdi. Yahut da, yaşlı olduğu için imâm olmasını emretti. Şeyhaynın, Cennettekilerin en üstünü olmaları ve Ebû Bekrin Cennete önce girmesi de, hazret-i Aliden başkası için olabilir. Hazret-i Alinin (Bu ümmetin en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir) demesi de, benden sonra üstünü demek olmaz mı? Çünkü, hazret-i Ali çok yüksek olduğundan, Resûlullah gibi, ümmetin dışında, üstündedir.

Cevap 24: Hazret-i Ebû Bekrin üstün olduğunu biz söylemiyoruz. Bunu hazret-i Ömer ve hazret-i Ali ve Ebû Ubeyde ve Abdullah ibni Mesut gibi Ashâb-ı kirâmın büyükleri ve Ensarın çoğu söylediler. Onu halife seçtiler. Kays bin Ubade diyor ki (Hazret-i Ali bana dedi ki Resûlullah hasta iken, namaz vakti geldi. (Ebû Bekre söyleyiniz! Namazı kıldırsın!) buyurdu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât edince, düşündüm. Dinin direği olan namazda Resûlullahın önümüze geçirdiğini önümüze geçirerek Ebû Bekri halife seçtik). Hazret-i Alinin bu sözünü, Ebû Amrin (İstiab) kitabında, Hasan-ı Basrî bildirmektedir. [İstiab kitabını yazannebu Amr Yusuf bin Abdullah Kurtubi, ibni Abdilberr ismi ile meşhur olup [463]de vefât etmiştir. İstiab kitabı, 1328 de Mısırda basılmış ve 1379 [m. 1960] da Beyrutta fotokopisi yapılmış olan (El-isabe) kitabının kenarında basılmıştır. Hasan-ı Basırinin haber verdiği, hazret-i Alinin bu sözü, (İstiab) kitabının 2. cildinin 251. sayfasında, Abdullah bin Ebû Kuhafe isminde yazılıdır. İmâm-ı Rabbânî’nin (Retti revafıd) kitabında ve Abdülkâdir-i Geylânînin (Gunyet-üt-talibin) kitabında da yazılıdır.]

Yine (İstiab) kitabında Hakem bin Hacer dedi ki hazret-i Aliden işittim, (Kim beni Ebû Bekrden ve Ömerden üstün tutarsa, iftirâ etmiş olur. İftira edenleri döğdüğüm gibi, onu döverim) “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

İKİNCİ FASL
Dünyada hiçkimse, kötülerin iftirâlarından kurtulamamıştır. (Mutezile) sapıkları, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve meleklere bile dil uzattı. Bu iftirâlar, akıl ve insaf sahiplerine, kötülenenlerin temizliğini ve yüksekliğini gösterir. Şeyhaynın üstünlüklerini gösteren vesikalardan biri de, hasedcilerin, inatcıların, asırlardan beri sürüklenegelen kalıplaşmış kelimelerden başka bir şey söyleyememeleridir.

Bu iftirâlardan biri, hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Fâtımaya miras vermemesidir “radıyallahü teâlâ anhüma”.

Hazret-i Ebû Bekr, (Biz, Peygamberler miras bırakmayız. Bize kimse vâris olmaz) hadis-i şerifine uyarak miras vermedi. Davud, Süleyman, Yahya ve Zekeriya “aleyhimüsselâm”ın sözlerinde miras kelimesini kullanmış olduklarını Kurân-ı Kerîm haber vermektedir. Kurân-ı Kerîmin mânâsını en iyi anlayan Peygamberimizdir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu âyet-i kerimelerin mal verasetini değil, ilim ve hilafet verasetini bildirdiklerini anlayarak, yukarıdaki hadis-i şerifi söylemiştir. Bu hadis-i şerif, Kurân-ı Kerîmin mânâsını açıklamaktadır. Ebû Davud diyor ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Beni Nadırde ve Hayberde ve Fedekte hurmalıkları vardı. Birincisinin gelirlerini memurlarına, Fedek gelirlerini fakirlere verirdi. Hayberdekinin gelirini üçe ayırırdı. İkisini müslümanlara, birini Ehl-i beytine, yani ailelerine verirdi. Fazlasını Muhacirlerin fakirlerine dağıtırdı. Hazret-i Ebû Bekr halife olunca, Resûlullahın yaptığını değiştirmedi. Hazret-i Ömer halife olunca, hazret-i Aliyi ve Abbası çağırdı. (Yukarıdaki hadis-i şerifi Resûlullahtan işiddiniz mi? Allah aşkına doğru söyleyiniz!) dedi. İşittik dediler. Hazret-i Fâtımanın, bu hadis-i şerifi işittiği hâlde, miras verilmeyince üzülmesi insanlık icâbı idi ve İslamiyetin verdiği, tam helal olan malı almakla bereketlenmek istemişti. Hazret-i Ali de, halife iken, bunları kendi çocuklarına vermedi. Şeyhaynın yaptığını değiştirmedi. Ömer bin Abdülaziz de böyle yaptı.

Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, hırsızın sol elini kesti. Bu, İslamiyete uygun değildir diyorlar. (Muvatta) kitabı, bunu uzun anlatıyor. O hırsızın sağ eli ve ayağı kesilmişti. Sıra sol eline gelmişti. Maliki ve Şâfiî mezheplerinde, hazret-i Ebû Bekr gibi yapılmaktadır. Hanefi ve Hanbeli mezheplerinde ise, hazret-i Aliden gelen habere uyarak, bir eli ve bir ayağı kesilmiş kimsenin, artık bir yeri kesilmez. Habs olunur.

Hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh”, Mâlik bin Nuveyrenin kısasını yapmadığı için de dil uzatıyorlar.

Hâlid bin Velid, Malikin sözlerinden, onun mürted olduğunu anladı. Bunun için, onu da öldürdü. Hazret-i Ebû Bekrin ictihadı, hazret-i Hâlidin doğru söylediğini gösterdiği için, Hâlide kısas yapmadı. Ebû Bekrin bu hareketine hata diyenler, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Osmanın katillerine kısas yapmadığına acaba ne derler?

Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” halife olması, ne açıkça, ne de işaret ile bildirilmedi. Bildirilmiş olsaydı, ictihad ile seçilmez, ictihada lüzum kalmazdı diyorlar. Buna cevap vermek için, yedi önsöz bildirmek iyi olur:

1) Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (Vahiy) birkaç türlü gelirdi. Azap haberlerinin bir kısmı çan sesi gibi, geldi. Cebrâil aleyhisselâm insan şeklinde görünüp söylerdi. Rüyada da vahiy olurdu. Vahyin bir çeşiti de, firaset idi. Bu vahylerin çoğu, Kurân-ı Kerîmde yoktur. Bunun sebebini sormak câiz değildir. Mesela oruç emirleri Kurân-ı Kerîmde bildirildi de, namazın birçok emirleri Kurân-ı Kerîmde niçin bildirilmedi denilemez. Bunun gibi, filan emir niçin Kurân-ı Kerîmde bildirilmedi de, rüyada bildirildi denilemez. Bunun gibi, hazret-i Ebû Bekrin halife olacağı Kurân-ı Kerîmde bildirilmedi de, rüyada bildirildi denilemez. Bunun gibi, hazret-i Ebû Bekrin halife olacağı Kurân-ı Kerîmde niçin açıkça bildirilmedi de, rüyada işaret olundu diye sorulamaz.

2) Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, emirlerden, yasaklardan bir kısmını açıkça bildirdi. Bir kısmını ise, bunu yapana Allah rahmet, şunu yapana Allah lanet eylesin diyerek, işaret ile bildirmiştir. Bunun sebebini sormak câiz değildir. Bunun gibi Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” halife olacaklarını da, niçin rüya anlatarak bildirdi de, benden sonra, Ebû Bekrle Ömeri halife yapınız demedi diye sorulamaz.

3) Bazı emirler, haber vermek sûreti ile bildirildi. Îsâ aleyhisselâmın ve Deccalın gelecekleri ve Deccalın kötülüğü bildirildi. Bu haber, Îsâ aleyhisselâm gelince ona uyunuz! Deccal gelince, ona uymayınız demektir. Şunları yapanları Cennette gördüm. Şöyle yapanları Cehennemde gördüm demek de böyledir. Emir ve nehy, nass ile açıkça bildirildiği gibi, nassın iktizası ile de bildirilmiştir. Filan kimse, Ahmedi azad etti sözünden, Ahmed onun kölesi idi demek de anlaşılır ki buna iktiza ile anlamak denir. Bunu size hakim yaptım demek, onun emirlerine uyunuz demektir ki bu da iktiza ile anlaşılmaktadır. Bunun gibi, Allahü teâlâ, bu ümmet içinde halife yapacağını açıkça bildirdi. Halifelerin Şeyhayn olacağını da rüya ile bildirdi. Bunun gibi, ahir-zaman Peygamberinin geleceğini Îsâ aleyhisselâma müjde etmekle, geldiği zaman Ona itaat ediniz demiş oldu. (Benim yoluma, benden sonra da Hulefâ-i râşidînin yoluna yapışınız!) hadis-i şerifi, Şeyhayna “radıyallahü teâlâ anhüma” itaati emretmektedir. Onların halife olacakları, buradan iktizaen anlaşılmaktadır.

4) Şeyhaynın halife olacaklarının haber verilmesi, hilafetlerinin hak ve doğru olduğunu da göstermektedir. Îsâ aleyhisselâmın, ahir-zaman Peygamberinin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” geleceğini müjdelemesi de böyledir.

5) İki mübhem nass birleştirilince, kesin hâl alır. (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere uyunuz!) hadis-i şerifi, Şeyhaynın isimlerini açıkça bildiriyor ise de, halife olacakları anlaşılmayor. (Benden sonra, Hulefâ-i râşidînin yoluna sarılınız!) hadis-i şerifi de, halifeliği açıklıyor. İkisi biraraya gelince, Şeyhaynın halife olacakları açıkça anlaşılıyor. Ayrı ayrı bildirilmesinin sebebini, hikmetini ancak sözün sâhibi bilir.

6) (Edille-i şer’iyye) dörttür. Bunlardan üçüncüsü, (İcmâ) dır. İcmâ hâsıl olması için, (Kitap) dan veya (Sünnet) den bir (Delil), yani senet bulunması lâzımdır. Ashâb-ı kirâm, birbirlerine delilleri hatırlatarak icmâ hâsıl oldu. Bu icmâ ile Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” halife yaptılar. Alinin “radıyallahü teâlâ anh” (Onun bu işe daha lâyık olduğunu biliyoruz) sözü de, böyle olduğunu göstermektedir.
7) İmâm-ı Nevevinin ve başka âlimlerin, (istihlaf) ve (Sarih nass) sözleri, çeşitli mânâlar bildirirler. Ölüm yaklaşınca, hâl ve akt sahiplerini, yani devlet işlerinde söz sâhibi olanları toplayıp, buna (Biat) ediniz demek, sarih nass ile istihlaf olur. Yahut, bu kimsenin halife olmaya lâyık olduğunu bildirmek, istihlaf olur. Burada ölümün yakın olması ve devlet adamlarını toplayıp söylemesi lazım değildir. Emir değil, haber vermek olur. Birini böyle istihlaf etmek, başkasının halife olmasına mâni olmaz. İstihlaf, bâzen açıkça bildirilmez. Sözün [Nassın] muktezasından anlaşılır. Yahut, iki nassın terkibinden [birleştirilmesinden] anlaşılır. Fıkıh âlimleri, nassın muktezasını başka başka anlayabilirler.

Yukarıdaki yedi önsöz anlaşılınca, asıl cevaba başlayabiliriz: İmâm-ı Nevevinin mezhebinin reisi, hatta bütün hadis ve fıkıh âlimlerinin reisi olan İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh”, (Geldiğin zaman beni bulamazsan, Ebû Bekre sor!) hadis-i şerifinin, Ebû Bekrin halife olacağını açıkça bildirdiğini anlamıştır. İmâm-ı Şâfiînin ilmi pek derin, idraki ve muhakemesi çok kuvvetli idi. Allahü teâlânın ayetlerinden bir âyet idi. O buyuruyor ki bu hadis-i şerif hernekadar bir kadına emir idi ise de, hazret-i Ebû Bekrin halife olacağını kinaye yolu ile göstermektedir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bunu haber verirken bir hoşnutsuzluk, üzüntü göstermedi. Bu hâli, haber verilen şeyin meşru olduğunu göstermektedir. Çeşitli yerlerde bildirilen hadis-i şerifler, hazret-i Ebû Bekrin halife olacağını daha açık haber vermektedirler. Hepsi bir araya gelince, (tevatür), yani kesinlik hâsıl olmaktadır. İmâm-ı Nevevinin (Nass olsaydı, onu söyler ve ona uyarlardı. Bir nass söylemediler) sözü yerinde değildir. Çünkü, çeşitli (Nass) ları, yani açık haberleri söylediler. Mesela, namazda imâm yapılan, halife olur dediler. Bunu Ashâb-ı kirâmın hepsi bildiği için, başka nassları araştırmaya, söylemeye lüzum görmediler. Zaten, Resûlullah vefât ettiği için, hepsi üzüntülü, sersem hâlde idi ve Arapların mürted olup Medineye yürüdükleri haberleri geliyordu. Halife seçiminin acele olması icap etti. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hasta oldu. Ebû Bekre söyleyiniz! Namazı kıldırsın buyurdu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât edince düşündük. İslâmin bayrağı ve dinin direği olan namazda Resûlullahın önümüze geçirdiğini başımıza halife yapmaya râzı olup Ebû Bekri halife seçtik).

Sual: Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömeri ve Ebû Ubeydeyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” göstererek, bu ikisinden birine biat ediniz, dedi. Bu davranışı, kendinin halife olacağını gösteren bir nass bulunmadığını göstermiyor mu? Nass varken başkasını tercih etmek haram olmaz mı?

Cevap: Hazret-i Ebû Bekrin bu hareketi, kendisinin halife yapılması için bulunan nassı başkalarına da söyletmek için, kurnazca ve nazikçe yapılan bir davranıştır. Kendi bildiğini, başkalarının ağzından herkese duyurmak içindir.

Bu ümmetin en üstünü hazret-i Ebû Bekr olduğunu, İslam âlimlerinin çoğu bildirdi. Hazret-i Osmandan sonra en üstün de, hazret-i Ali olduğu söz birliği ile bildirildi. Hazret-i Alinin, hazret-i Osmandan, hatta Şeyhayndan üstün olduğunu bildirenler de oldu. (İstiab) kitabında, Abdullah bin Ebû Kuhafe isminin bulunduğu sayfada, Nizal bin Sebre diyor ki hazret-i Ali (Peygamberimizden sonra, bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir) dedi. Hazret-i Alinin böyle söylediğini, kendi oğlu Muhammed bin Hanefiye ve Abd-i Hayır ve Ebû Cuheyfe de haber verdiler. Hazret-i Ali yine buyurdu ki (Resûlullah ileriye geçti. Ondan sonra Ebû Bekr geçti. Hazret-i Ömer üçüncü oldu. Sonra fitne çıktı). Abd-i Hayır diyor ki hazret-i Aliden işittim: (Allahü teâlâ, Ebû Bekre rahmet eylesin ki bu ümmeti bir araya ilk toplıyan o oldu) dedi. Abdullah bin Cafer Tayar dedi ki (Ebû Bekr bize halife oldu. O çok hayırlı ve çok merhametli idi). Mesruk dedi ki (Ebû Bekr ile Ömeri sevmek ve üstünlüklerine inanmak, Ehl-i sünnet alâmetidir). (İstiab) dan alınan yazı burada tamam oldu. İbni Hacer-i Mekki buyuruyor ki (Hazret-i Alinin üstün olduğunu söyleyenler, birkaç bakımdan üstün olduğunu bildirmişlerdir. Bu üstünlük, fadl-i külli değildir). Bu ise, üç halifeden başka olanlardan daha üstün olduğunu gösterir.

Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin ayrı ayrı üstünlükleri vardı. Tabiînin çoğu müctehid değildi. (İcmâ) , müctehidlerin söz birliği demektir. Bir meselede icmâ varken, mukallidin sözüne uymak câiz değildir. İcmâ bulunmayan işlerde çeşitli ictihadlar bulunur. Münazara ve müraceat olunarak, bu ihtilaflar ortadan kalkar. İcmâ hâsıl olur. Selef-i sâlihinin bütün icmâları böyledir. Selman-ı Fârisînin, (Ebû Bekrin hilafetinde isabet oldu ve hata oldu) sözü, Ebû Bekrin üstünlüklerinde, çeşitli ictihadlar olup seçilmesine icmâ hâsıl oldu demektir. Ebû Cuheyfe diyor ki (Benim ictihadım, hazret-i Alinin herkesten daha üstün olduğunu gösteriyordu. Hazret-i Ali, minberde bu ümmetin en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir deyince, bu ictihadım yok oldu). İmâm-ı Malikin (Ben kimseye Peygamberin parçasından daha üstün diyemem) sözü de, fadl-i cüzi göstermektedir. Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” daha üstün olduğunu bildiren azınlığın sözleri hep böyledir.

Sual: Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” daha üstün olduğunu bildiren kelam âlimlerinin sözlerinin kesin olmadığı, zannettikleri anlaşılmayor mu?

Cevap: Evet, kesin bildirenler olduğu gibi, zannedenler de oldu. Zan ile bildirenler de, bu zanlarını ters olarak kullanmamış, yine müsbet olarak bildirmişlerdir. Bu da Ebû Bekrin üstünlüğünden dönmenin mümkün olamayacağını göstermektedir. Ehl-i sünneti açıklıyanların reisi olan Ebül-Hasan-ı Eş’arî, Ebû Bekrin üstünlüğünü katî olarak bildirmektedir. Başkalarının zan ile ictihad ile seçildi demeleri, bu kesinliği değiştiremez. (Eşaire), yani Ehl-i sünnet âlimleri, iki kısımdır: Birinci kısmı, münazarada hep kazanmışlardır. Bunlar hadis ilmiyle çok uğraşmamışlardır. Ebû Bekr-i Bakıllani ve İmâm-ı Razi, Kadı Beydavi ve Kadı Adud ve Sadeddin-i Teftazani böyledir. İkinci kısım, hadis âlimleridir. Bunlar da münazaraya, derinliğe dalmamışlardır. Acüri ve Beyheki bunlardandır. Biz mukallidler, her iki sınıf âlimlerin sofralarının artıkları ile geçiniyoruz. Bu yüksek âlimlerin kaselerini yalamakla besleniyoruz. Hazret-i Ebû Bekrin üstünlüğü zannîdir diyenlerin sözlerine dikkat edilirse, Selef-i sâlihinden, zıd haberler geldiği için, böyle söylemişlerdir. Halbuki bu haberlerin hakikatte zıd [ters] olmadıklarını yukarda açıkladık. Bâzıları da, üstünlüğü halife seçimindeki söz birliği ile ölçmüştür. Halbuki üstünlüğün daha nice şeylere bağlı olduğunu yukarda bildirdik. Bunlardan biri, önce îman etmek idi. Selef-i sâlihinin sözlerinden anlaşılıyor ki halife seçimi, üstünlük anlaşıldıktan sonra oldu. Üstünlük, (Hilafet-i nübüvvet) de, yani Peygamberin halifesi olmakta şarttır. Bu halifeliğin zamanı da 30 senedir. Bundan sonra gelen halifelerde üstünlük şart değildir. (Şerh-ı mevakıf) bunu güzel anlatıyor. Kitabın sonunda diyor ki:

(Üstünlük, kesinlikle anlaşılabilen şey değildir. Çünkü, yalnız akıl ile ölçülüp anlaşılamaz. Mesela sevâbın çokluğu görülerek üstündür denilemez. Nakle dayanarak anlamak lâzımdır. Fıkıh bilgisi de değildir ki (zann-ı gâlib) ile amel olunabilsin. Bu mesele ilim işidir. Bunda yakîn, kesinlik lâzımdır. Birbirlerine uymayan nasslar, yakîn bilgi vermez. Faziletin, sevâbın çokluğuna sebep olan şeylerin çok olması da kesinlik ifade etmez. Çünkü, sevap, Allahü teâlânın ihsanıdır. İbadet yapan birine sevap vermeyebilir. Başkasının ibâdetine ise, çok sevap verir. Halife seçilmek, kesin olsa bile üstünlüğü kesin olarak göstermez. Olsa olsa, zan hâsıl eder. O hâlde, nasıl olur da, üstün varken üstün olmayanın imameti [yani halife seçilmesi] sahih olmaz sözü kesin olarak söylenebilir? Bununla beraber, hazret-i Ebû Bekrin, sonra hazret-i Ömerin, sonra hazret-i Osmanın ve sonra hazret-i Alinin üstün olduklarını, Selef-i sâlihin bize haber verdi. Selef-i sâlihine hüsn-i zannederek, bunu bilmeselerdi, bildirmezlerdi deriz. Bunun için, onlara tâbi olmamız vâcib olur. Doğrusunu Allahü teâlâ bilir deriz.

Amidi [Seyf-uddin Ali bin Muhammed] diyor ki efdal olmak, birinin câhil, ötekinin âlim olması veya ötekinin birinciden daha âlim olması gibi iki türlü olur. Ashâb-ı kirâm için, böyle üstünlük, kesinlikle söylenemez. Çünkü, çoğunda hususi fazilet olduğu gibi, müşterek faziletleri de vardır. Bir fazilet, birkaç faziletten daha kıymetli olabilir. Bunun için, faziletleri çok olana en üstün denilemez). Şerh-ı mevakıfın yazısı burada tamam oldu. [Amid şehri, Diyar-ı Bekrin eski ismidir. (Dürr-ül-muhtar) da şahitliği anlatırken ve (Fevaid-ül-behiye) de diyor ki (Selef-i sâlihin), hadis-i şerifte meth olunan ilk iki asrın âlimleri demektir. Bunlara (Sadr-ül-evvel) de denir.]
(İcmâ), dört delilden biridir. Hiç hilaf olmadığı zaman, katî kesin olur. Bir hilaf bulunursa, bu hilaf şaz ve nâdir olsa bile bu icmâ, zannî olur. Katî olmaz. Ehl-i sünnete göre, hazret-i Osmanın hilafeti haktır. Bu söz icmâ ile bildirilmiştir. Fakat hazret-i Osmanın, hazret-i Aliden üstün olduğunda icmâ yoktur. Görülüyor ki hilafetin katî olması, üstünlüğün katî olmasına sebep olmuyor. Üstünlüğün zannî olması da hilafetin zannî olmasına sebep olmuyor. Hakiki üstünlük, Allahü teâlânın çok sevmesidir. Bu ise, ancak vahiy ile anlaşılır. Meth olunmak, üstünlüğü göstermez. Çünkü, Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” meth olunmuştur.
Sual: Hazret-i Ebû Bekrin halife olacağını gösteren hadis-i şerifler, Allahü teâlânın yaratacağı şeyleri önceden haber vermek gibidir. Hak olduğunu göstermez. Gösterir desek bile câiz olduğunu gösterir. Çünkü üstünlükleri müsavi olan veya üstünlüğü az olan, halife olabilir. (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere itaat ediniz!) hadis-i şerifi, Allahü teâlâ bunların halife olmasını irâde ettiği için itaat ediniz demektir. Çünkü halife seçilene, üstün olmasa bile itaat etmek vâcibdir. (Ebû Bekr ile ve Ömer ile birlikte mezardan kalkarız) hadis-i şerifi de, tesadüfen olacak şeyi haber vermektedir. Bu haberler üstünlüğü göstermez. Diğer hadis-i şerifler ve rüyalar da, olacak şeyleri haber vermektedirler denirse:

Cevap: İrade-i teşrii, irâde-i tekvîniye tâbidir. Allahü teâlâ, belli zamanda, belli insanları yaratacağını ezelde bildi. Bunlar için faydalı olacak işleri de bildi. O insanları, o zamanda yaratmayı irâde etti. Haramları ve helalleri ve emirlerini ayırttı. Bunları takdir etmiş oldu. Zamanları gelince yaratmaktadır. Şeyhaynın halife olacaklarını ezelde irâde etti. Bu irâdesini Resûlüne bildirdi. Resûlullah da (Benden sonra) buyurarak, (İrade-i tekvîni) ye ve (İtaat ediniz!) buyurarak, (İrade-i teşrii) ye bildirdi. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gelmesini ve Ona imanın farz olmasını, ezelde irâde etmesi gibi oldu. Resûlullaha imanın farz olması, halifelere itaat etmenin vâcib olması, onların faziletlerini gösterir. Bu faziletten üstün bir fazilet olamaz. Şeyhaynın halife olacaklarını haber veren 50’den fazla delil vardır. Bunların çoğu açık bildirilmiştir.

Sual: Hazret-i Ömer ve hazret-i Osman, Müt’a ve Kıran haclarını yasak ettiler. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bunlara karşı geldi. Buna ne dersiniz?

Cevap: Dört mezhep âlimleri bildiriyor ki hazret-i Ömer Müt’a haccını inkâr etmedi. Mekkeliler için, ifrad haccı daha sevaptır buyururdu. Haccın birçok nüsükünde, dört mezhep arasında da ihtilaflar vardır. Bunlar ictihad ayrılıklarıdır. İctihad ayrılıkları bidat değildir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” haccı nasıl yaptığını, Ashâb-ı kirâm, bütün ayrıntıları ile haber verdiler. Bu haberler arasında hiç ayrılık yoktur. Bazı işleri ne niyetle yaptığını anlamakta ihtilaf olmuştur. Şâfiî ve Maliki Resûlullahın haccı, (İfrad) idi dediler. Hazret-i Ömer ve Osman da bunu söylemişlerdir.

Sual: Müt’a nikahı Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” zamanında vardı. Hazret-i Ömer halife olunca yasak etti. Bu, sünneti değiştirmek değil midir?

Cevap: Bunun için olan hadis-i şeriflerde Ashâb-ı kirâm ihtilaf halinde idi. Hazret-i Ömer ihtilafa son verdi. İcmâ hâsıl oldu. Hazret-i Ömerin, Resûlullahın halifesi olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Müt’a nikahının haram edildiğini bildiren hadis-i şerif Buhârîde, Müslimde ve Muvattada yazılıdır. Bunu haber verenlerden biri de hazret-i Alidir.

Sual: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, vefât edeceğine yakîn kağıt, kalem istedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hastalık ağrıları ile söylüyor. Bize Allah’ın kitabı yetişir diyerek, bu emre karşı geldi denilirse:

Cevap: Müşavere ayeti gelince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, birçok işleri, Ashâbına danışırdı. Birçok işte, Ashâb-ı kirâmın dediklerine uygun vahiy gelirdi. Abdullah bin Ubeyin cenaze namazını kılmak da böyle olmuştu. Hazret-i Ömerin fikrini söylemesi, bunun için idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ömerin sözünü doğru bulup, bir daha istemedi. Perşembeden pazartesiye kadar, bir daha bunu tekrar etmedi. Arzu etseydi, bu günlerde yine emrederdi. Yazılması lazım olsaydı, tekrar istemesi lazım olurdu. Bu iş, hazret-i Ömerin, Resûlullah yanındaki kıymetini, şerefini gösteren vesikalardan biridir. Kağıt getirmeyi isteyenlere karşı, (Sorunuz. Acaba sayıklamış olmasın) demesi de suç olmaz. O sayıklamaz. Hep doğru söyler. Bunun için, iyi anlamak için sorunuz, demektir. Bununla beraber, sayıklıyormu sözünü hazret-i Ömerin dediğini bildiren sağlam haber yoktur. (Resûlullah, hazret-i Alinin halife olmasını yazacaktı. Hazret-i Ömer, bunun için mâni oldu) demek, boş sözdür. Gaibden haber vermek olur. Halife yazmak isteseydi, hazret-i Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” yazardı. Çünkü, hastalık günlerinde, hazret-i Aişeye (Bana baban Ebû Bekri çağır! Ona yazacağım ki biri çıkıp, kendisinin Ebû Bekrden hilafete daha lâyık olduğunu söylemesinden korkuyorum. Allahü teâlâ ve müminler, yalnız Ebû Bekrden razıdırlar) buyurdu. Bu hadis-i şerif (Müslim) de yazılıdır. O sırada (Yanımdan gidiniz!) buyurması, (Refîk-i a’lâ) yı istediğini göstermektedir.

Sual: Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” iş başına akrabasını getirdi. Bu doğru mudur?

Cevap: Hazret-i Ali de böyle yaptı. Bu işleri için, bu büyüklere dil uzatılamaz. Bunun gibi, hazret-i Ali, hazret-i Osmanın katillerine kısas yapmadı. Ebû Musel-Eş’arîye ve Ebû Mesut-i Ensariye saygı göstermedi. Müslümanların kanlarının dökülmesine mâni olmadı. Tebük gazvesinde bulunmadı. Bunlar, hazret-i Alinin şerefini azaltmaz. Hazret-i Osmanın kendi akrabasına ihsanda bulunması da, İslamiyetin emrettiği bir şeydir. (Sıla-i rahm) sevâbına kavuşmuştur. Bunları hep kendi malından verdi. Beyt-ül-maldan verseydi, suç denilebilirdi. Fakat, beyt-ül-malda olan hakkını almayıp, müslümanlara dağıtmak, suç değil, fazilettir. Hazret-i Osmanın akrabası cihat ettiler. Çok kahramanlık yaptılar. Her mücahit gibi, bunlara da haklarını verdi. Hazret-i Osman zamanında, İslamiyetin Asyaya, Afrikaya yayılmasında, onun bol ihsanlarının çok faydası oldu. Resûlullah da, ganimetten, Kureyş kabilesinden olanlara başkalarından daha çok verirdi. Haşim oğullarına bunlardan da çok verirdi. Hazret-i Ömerin (Korkarım ki Osman, Beni Ümeyeyi müslümanların başına geçirir) demesi, onun işlerini beğenmediği için değil, faydası olmaz demektir. Müctehidin, kendi ictihadı ile hareket etmesi suç olmaz. Halifenin, dilediğini, dilediği işin başına geçirmesi hakkıdır. Hatta vazifesidir. Akrabası, kendisine daha itaatli oldukları için, onları tercih etmesi iyi oldu. Onların yaptığı yanlış işler, onun emri ile değildi. Halifenin gaybı bilmesi lazım gelmez. Velid bin Ukbeye kısas yapmaması, şikayetleri değerlendirebilmek içindi. Kufeliler, Velid şarap içti diye haber verdiler. Doğrusunu anlayınca, Hazret-i Ali’ye emredip, Velide had cezası vurdurdu. Abdullah bin Mesudün hazırladığı Mushafı yakarak, müslümanları Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” Mushafı üzerinde birleştirdi. Bu işi, ona hakaret değildir. İslamiyete büyük hizmettir. Ebû Zer İcmaa uymadığı için, onu Medineden çıkardı. Keyfi için çıkarmadı.

Sual: Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” Muhammed bin Ebû Bekrin feryatına yetişmedi.

Cevap: Muhammed bin Ebû Bekr, hatadan ve günahtan Mâ’sûm değildi. Halifenin onu cezalandırması vazifesi idi. (İkisini öldürünüz!) mektubunu hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” yazmadı. Bunu, kabilelerin, aşağı insanların yaptığını (Yafii tarihi) yazmaktadır.

Sual: Hazret-i Osman, Abdullah bin Ömere “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kısas yapmadı.

Cevap: Halife, maktulün varislerine bol mal vererek onları râzı etti. Fitneyi kaldırdı. Bu da, hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” güzel idareciliğinin bir örneğidir.

Sual: Hazret-i Osman, çayır, çiftlik yaptı.

Cevap: Evet yaptı. Fakat, kendine mülk olarak yapmadı. Beyt-ül-mal hayvanları için yaptı. Böylece, Beyt-ül-mala büyük hizmet etti.
Hazret-i Alinin hazret-i Osmanın şehit edilmesi ile ilgisi olduğunu gösterecek hiçbir delil yoktur. Buna hiçbir ihtimal de yoktur. Katiller çok ve kuvvetli oldukları için, hazret-i Ali hemen kısas yapamadı. Hazret-i Osmanın varisleri de kısas yapılmasını istemedi. Katil de belli değildi. Katiller, hazret-i Osmana karşı baği, âsî idi. Hazret-i Ali’ye itaat ettiler.

Hazret-i Alinin halife seçilmesi meşru idi. Söz sahipleri biat etti. Talha ve Zübeyr de hilafete karşı değildi. Kısasın yapılmasını istemişlerdi. (İstiab) kitabında diyor ki (Hazret-i Ali’ye, hazret-i Osmanın şehit edildiği gün biat olundu. Muhacirler ve Ensar biat ettiler. Hazret-i Muaviye ile Şamlılar biat etmedi. Allahü teâlâ, hepsini affedeceğini bildirdi.)

(İmamiye) fırkasına göre, Mâ’sûm imâmin yaptığı şeyleri, Peygamber yaptı diye haber vermek câizdir. Böyle inandıkları için, çok hadis uydurdular. Deylemi ve Hatib ve İbni Asakir, kendilerinden önce gelen âlimlerin sahih ve Hasan hadisleri toplamış olduklarını gördüler. Kendileri de zayıf hadisleri topladılar. (Buhârî) ve (Müslim) hadislerinin doğru olduklarını, bütün Ehl-i hak, söz birliği ile bildirmektedir.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” kucağında vefât ettiği ve Hazret-i Ali’ye vasiyet yaptığı sözleri doğru değildir. Hazret-i Alinin harp ettikleri ile siz de harp ediniz sözü hadis değildir.

İmameyenin hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” için geldi dedikleri âyet-i kerimelerin hiç birinde hazret-i Alinin ismi olmadığı gibi, onun için olduğuna bir işaret de yoktur. Halbuki mağara âyetinin ve bazı ayetlerin hazret-i Ebû Bekr için “radıyallahü teâlâ anh” olduklarına açık işaretler vardır. Böyle olduğunu şiî kitapları da yazmaktadır. Tathir ayeti, hazret-i Ali için olmayıp, zevcat-ı tahirat içindir. Mubahele ayeti de böyledir. (Akrabamı sevmenizi istiyorum) mealindeki âyet-i kerime de, hazret-i Ali için olmayıp, mümin olan bütün akrabası içindir.

(Gadır-i hum) denilen yerdeki hadis-i şerif, Ehl-i beyti sevmeyi emretmektedir. Bu hadis-i şerifin sonunda (O, benden sonra halifedir). (O, benden sonra sizin velinizdir) ve bunlara benzer şeyler yoktur. Bunlar uydurulmuştur. Böyle uydurulmuş yüzlerce hadis vardır. Bunları bildirenlerin arasındaki yalancıları İslam âlimleri ortaya koymuşlardır.

Sual: Hadis-i şerifte (Kıyamet günü, tanıdığım çok kimseyi havzımdan uzaklaştırırlar: Ashâbım, diyerek onları çağırırım. Fakat, bir ses işitilir ki: Senden sonra, onların neler yaptığını bilmezsin) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” çoğunun yoldan sapacaklarını göstermiyor mu?

Cevap: Vedâ haccı hutbesinde, (Benden sonra kâfir olmayınız! Birbirinizin boynunu vurmayınız!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” ve müslümanlarla harp etmeyenler, bunun dışındadırlar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Şeyhaynı ve Ashâb-ı kirâmdan çoğunu Cennet ile müjdeledi. Bu müjde, onların îman ile öleceklerini ve Resûlullahın havzı yanında ve Cennette, Onun yanında bulunacaklarını bildirmektedir. Bundan başka, Mâide sûresinin 57. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Dinden çıkarsanız, Allahü teâlâ, sizin yerinize başkalarını getirir. Onları sever. Onlar da Allahü teâlâyı severler) buyuruldu. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki mürted olanların karşısında bulunanları Allahü teâlâ sevmektedir. Bu da, hazret-i Ebû Bekr zamanında oldu. Cennetlik oldukları isimleri ile sıfatları ile bildirilen mübarek insanları kötü bilmek ve kötülemek büyük felakettir. Bedr gazasında bulunanların Cennete gidecekleri açıkça bildirildi. Bunlara dil uzatmak, büyük cahilliktir.

Sual: (Allahü teâlâ, on iki halife gönderecektir. Bunların hepsi Kureyş kabilesindendir) hadis-i şerifi on iki imamı “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” göstermiyor mu?

Cevap: İlk bakışta, bu hadis-i şeriften, İmamiye fırkasının haklı olduğu anlaşılıyor. Halbuki hadis-i şerifler, âyet-i kerimelerde olduğu gibi, birbirlerini açıklamaktadırlar. Abdullah bin Mesud’ün haber verdiği hadis-i şerifte, (İslam değirmeni 35 sene döner. Sonra helak olanlar bulunur. Daha sonra gelenler, İslamiyeti 70 sene kuvvetlendirirler) buyuruldu. Bizim [yani Şâh Veliyullah-ı Dehlevînin], bu hadis-i şeriften anladığımız şudur: Bildirilen vaktin başlangıcı, ilk cihatın başladığı, hicretin 2. senesidir. 35. senede, hazret-i Osman şehit edilerek, müslümanlar arasında ayrılık oldu. Cihat ve İslamiyetin yayılması durdu. Deve ve Sıffin muharebelerinde, müslümanlar birbirlerini öldürdü. Allahü teâlâ, hilafete tekrar düzen verip, cihat tekrar başladı. Beni Ümeye [yani Emevi] devletinin sonuna kadar devam etti. Abbasi devleti kurulurken, ortalık yine karıştı. Çok müslüman öldü. Sonra Allahü teâlâ, hilafete düzen verip, Hülagunün Bağdatı yakıp yıkmasına kadar sürdü. Sad ibni Ebû Vakkasın haber verdiği hadis-i şerifte, (Allah’ıma duâ ediyorum ki ümmetimin kuvvetini, yarım günün sonuna kadar sürdürsün) buyuruldu. Yarım gün ne kadar zamandır denilince Sad, beşyüz senedir dedi. Bu hadis-i şerif, Abbasi devletinin ömrünü [yani 524 seneyi] göstermektedir. Birinci hadis-i şerif (Hilafet-i nübüvvet) i haber veriyor. Bunun 30 sene olduğunu bildiriyor. Bundan sonra gelen halifelere (Melik-i adud) yani (Sultan) ismini veriyor. Her iki hilafetteki halife sayısının 12 olacağını bildiriyor. Bu on iki halifeyi on iki imâm sanmak hiç doğru değildir. Çünkü, hadis-i şerifte, (Hilafet) diyor. (İmamet) demiyor. Şiîler de söylüyor ki 12 imâmın çoğu halife değildi. Hadis-i şerifte, 12 halifenin Kureyş kabilesinden olduğu bildirildi. Bu ise, hepsinin Hâşimî olmadığını göstermektedir. İmamiye fırkası, on iki imâmin, İslamiyeti yaydığını, memleketler aldıklarını söylemiyorlar. (Resûlullah vefât edince, din örtüldü. İmamlar (Takıye) yaptı, doğru yolu gösteremediler. Hazret-i Ali bile bildiklerini söyleyemedi) diyorlar. (Hadis-i şerif, on iki imamdan sonra İslamiyette gevşeklik olacağını haber veriyor. İmamiye ise, on iki imâm tamam olunca, Îsâ aleyhisselâm gökten inecek ve dini kuvvetlendirecek) diyorlar. Bizim anladığımıza göre, bu on iki halife, dört (Halife-i raşid) ve bunlardan sonra, hazret-i Muaviye ve Abdülmelik ve dört oğlu ve Ömer bin Abdülaziz ve Abdülmelikin torunu Velittir. Abdullah bin Zübeyrin bunun dışında kalması lâzımdır. Çünkü, hazret-i Ömerin bildirdiği hadis-i şerif, Abdullah bin Zübeyrin halife olarak ortaya çıkması ve Mekke-i mükerremede kan dökülerek, Kâbe-i muazzamaya hürmetsizlik yapılmasına sebep olması, bu ümmete gelecek musibetlerden biri olacağını göstermektedir. Yezid ve Emevilerin diğer halifeleri, İslamiyete hizmet etmedikleri için, on iki halifeden sayılmazlar.
Sual: Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” çok kerâmetleri vardı. Bunlar, Onun üstünlüğünü göstermiyor mu?
Cevap: Şihâbüddîn-i Sühreverdî “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki (Ashâb-ı kirâmda kerâmet az göründü. Hazret-i Alinin kerâmetleri kadar hatta daha çok, Şeyhaynde de görüldü). [Bu kerâmetlerin çoğu, Yusuf-i Nebhaninin (Camiu keramat-il-Evliyâ) kitabında yazılıdır.]
Sual: (Ben ilim şehriyim. Ali “radıyallahü teâlâ anh” bunun kapısıdır) hadis-i şerifine ne denilir?
Cevap: Bu hadis-i şerif, elbet bir üstünlük gösteriyor. Fakat, bunun gibi (İlmin dörde birini bu Humeyradan alınız!) ve (Benden sonra, Ebû Bekre ve Ömere tâbi olunuz!) ve (İbni Ümm-i Abdin râzı olduğu kimseden ben de razıyım!) ve daha nice hadis-i şerifler de vardır. (Hümeyra), Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Aişeye “radıyallahü teâlâ anha” verdiği ismdir. Hazret-i Alinin din bilgilerindeki üstünlüğü ve Neseb ilminde, Ashâb-ı kirâmın çoğundan ileride olduğu meşhurdur. Fakat bunlar, Şeyhaynden daha üstün olduğunu göstermez.
Hazret-i Alinin soyundan İmâm-ı Muhammed Bakır ile İmâm-ı Cafer Sâdıkın “radıyallahü teâlâ anhüm” ilmde, verada ve ibâdetlerdeki kemâlleri şüphesizdir. Küleyni, İmâm-ı Cafer Sâdıkın tasavvufçulara düşman olduğunu yazıyor. [Ebû Cafer Muhammed Razi Küleyni, 329 [m. 940] da Bağdatta vefât etti. (Kâfi) kitabında onaltı bin hadis vardır.]
Zeydiye fırkası da turuk-ı aliyeye düşmandır. Evliyânın büyüklerinden Abdullah-i Ensârî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki (Binikiyüz Velî gördüm. İçlerinden yalnız Sadun ve İbrahim, Seyyidlerden idi). Bunların ikisi de meşhur değildir. Sonraki asırlarda gelen Evliyâ arasında Seyyidler varsa da, bunlar Seyyid olmayan mürşidlerden feyiz almışlardır.
Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler açık olarak İslamiyete uymayı emretmektedir. Tasavvuf yolunda hâsıl olan şeyler hiç bildirilmemiştir. Bunun için tam üstünlük, tasavvuf ile değil, İslamiyete hizmet etmekteki ziyâdelikle ölçülür.
Sual: Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” tâbi olanlarda, Fenâ, Bekâ, mârifetler, Vahdet-i vücûd bilgileri gibi kıymetli şeyler hâsıl oluyor. Kerâmetler veriliyor. İslamın beş şartını ise, her müslüman yapıyor. İmâm-ı Gazâlî ve Celâleddîn-i Rumi “rahime-hümullahü teâlâ” gibi büyük âlimler, Tevhid-i vücudînin çok kıymetli olduğunu bildiriyor. O hâlde tasavvuf yollarının kaynağı olan hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” daha üstün olması lazım gelmez mi?
Cevap: (İslamın beş şartı, insanı Allahü teâlâya yaklaştırmaz. Bunlar, insanların dünyada iyi huylu olmalarını, iyi geçinmelerini sağlar) diyen kimse (Zındık) dır. İslamiyeti yıkmak istemektedir. İslamiyet, Allahü teâlânın rızasına kavuşturur. İslamiyete uymayanları Allahü teâlâ sevmez. Bunlara azap yapacaktır. Fakat, tasavvuf yolu, daha kolay kavuşturur derse, bu kimseye sözünü ispat etmesini söyleriz. Tasavvuf yolunun temeli, İslamiyettir. İslamiyete uymayan kimse Velî olamaz. İslamiyete uymakta ve uydurmakta Şeyhaynın en ileride olduklarını yukarıda uzun bildirmiştik. Zikir ve Murakabe ile kalbi temizlemeye çalışmak, İslamiyete uymak demektir. İslamiyetin delili, (Kitap), (Sünnet), (İcmaı selef) ve (Kıyas-ı fukaha) dır. (Kurân-ı Kerîm) de beş ilim vardır.
1 — Mahlukları inceliyerek, Allahü teâlânın var olduğunu ve bir olduğunu anlamayı göstermektedir. [Fen bilgileri bu kısımdadır.]
2 — Tarihi inceliyerek, îman edenlerin, İslamiyete uyanların mesut olduklarını, imansızların ise dünyada azap içinde yaşadıklarını anlatmaktadır.
3 — Ahiretteki nimetleri ve azapları bildirerek, imanlı olmaya teşvik etmektedir.
4 — Dünyada ve ahirette saadete kavuşmak için, nasıl yaşamak lazım olduğunu öğretmektedir.
5 — Müşriklerle, münâfıklarla, yahudilerle, hıristiyanlarla ve 72 fırkadaki sapık müslümanlarla nasıl geçinileceği bildirilmektedir.
Tekrar edilmişlerden başka, onbin kadar hadis-i şerif vardır. Tekrar edilenleri de sayarsak, milyonu aşmaktadır. Bütün bu (Hadis-i şerifler) , on iki ilmi bildirmektedirler:
1 — Kitab-ullaha ve sünnete yapışmak.
2 — İslâmin beş şartı, zikrler ve ihsan, yani kalp bilgileri. Tasavvuf, bu ihsanı elde etmektir.
3 — Muamelattır. Nafaka için ticaret, sanat ve ziraat bilgileri ve sosyal haklar bunun içindedir.
4 — İyi ahlak bildirilmekte ve övülmektedir.
5 — Köle azad etmek.
6 — Fadail olan ameller ve Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” üstünlükleri.
7 — Peygamberlerin ve mühim kimselerin tarihi.
8 — Kıyamete kadar olacak mühim olaylar.
9 — Kıyamet halleri. Haşr, neşr, Cennet ve Cehennem.
10 — Resûlullahın hayatı “sallallâhü aleyhi ve sellem”.
11 — Kurân-ı Kerîmi okumak ve tefsir etmek.
12 — Melekler, şeytanlar, tababet gibi çeşitli ilimler.
(Kıyas), ahkâm-ı İslamiyede, yani emir ve yasaklarda olur. Bütün bu saydığımız ilimlerde, Tevhid-i vücûdî bilgileri yoktur.
(İslamiyet), Ashâb-ı kirâmın ve Tabiîn-i izâmin [yani, Ashâb-ı kirâmı görenlerin] îman ettikleri ve yaptıkları şeylerdir. Bunlar zamanında bulunmayıp, sonradan ortaya çıkan din bilgileri, müslümanlık değildir. (Benim ve Ashâbımın yolunda olunuz!) hadis-i şerifi, bunu göstermektedir. Vahdet-i vücûd bilgilerinin birinci kısımda olmadığı meydandadır. Bu bilgiler, Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî zamanında da yoktu. (Mutezile), (İmamiye), (Zeydiye), ve (İsmailiye) gibi sapık fırkalar da böyledir. Bunlar da, Selef-i sâlihinden sonra ortaya çıktı.
Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” başlayarak, Ashâb-ı kirâma ve Tabiîne ve kalpten kalbe akarak ta zamanımıza kadar gelen feyizler ise İslamiyette vardır. Buna (İhsan) ismi verilmiştir. [Sonradan (Tasavvuf) denildi.]
İslamiyetten olan şeyler, ihlas ile temiz niyet ile yapılırsa, kıymetli olurlar. Nefsin arzularına kavuşmak ve şöhret için olurlarsa, Allahü teâlâdan uzaklaştırırlar. Cehenneme sürüklerler.

Sual: Tasavvuf büyüklerinin sözleri, tasavvuf bilgilerinin daha üstün olduklarını göstermiyor mu?

Cevap: Bir kimseyi Allahü teâlâya [yani Allahü teâlânın rızasına, sevmesine] yaklaştıracak işler İslamiyette bildirilmiştir. Bunlar arasından insanın haline ve zamanına göre seçilir. Tasavvuf büyükleri, talebesini terbiye ederken [yani yetiştirirken], onun çeşitli hallerine göre, ona çeşitli vazifeler vermişlerdir. Faydalı işlerden birini ötekine tercih etmesi, ötekinin faydasız olduğunu göstermez. Her faydalı işte iyi niyete ehemmiyet verirler. İmâm-ı Gazâlî “rahmetullâhi aleyh”, her işte ihlasa ehemmiyet vermektedir. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, İslama hizmet etmeyi emrediyor. Cihatın ve ilim öğretmenin faziletine inanmayan, (Zındık) dır.

Sual: Şeyh Muhyiddin-i Arabî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki (hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yaratıldığı topraktan kalandan yaratıldı. Resûlullah ile ahiret kardeşi yapılması da bundandır). Bundan daha üstün bir şey olur mu?

Cevap: Şeyhaynın daha üstün olduğu, İslam bilgilerinden anlaşılmaktadır. Burada (Edille-i şer’iyye) olan Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas bilgilerine bakmak lâzımdır. Tasavvuf büyüklerinin kalpleri ile keşfleri, şeri şeylere delil olamaz. İslamiyetin hiçbir hükmü, bu keşflere dayanmaz. Şeyh Muhyiddin-i Arabî “rahime-hullahü teâlâ”, Allahü teâlâya yaklaştıran şeyleri sayıyor. Bunlardan en yüksek olan Sıddîkiyet derecesinin hazret-i Ebû Bekre, Muhaddisiyet derecesinin hazret-i Ömere, Uhuvvet derecesinin de Hazret-i Ali’ye mahsus olduğunu bildiriyor. Havariyet derecesinin Zübeyre, Emânet derecesinin de Ebû Ubeydeye verildiğini yazıyor. Böyle daha nice dereceler bildiriyor. Bunlar, fadl-ı külliyi göstermez. (Fütuhat) kitabının birçok yerinde, Ashâb-ı kirâmın, velâyet derecelerinden başka, Peygamberlere benzettiği derecelerini de bildiriyor. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra bu derecelerin devam ettiğini, ancak peygamber olmadıklarını uzun yazıyor. Bizim anladığımız üstünlük de, işte bu Peygamberlere “aleyhimüsselâm” benzeyen üstünlüktür. Şeyhaynın “radıyallâhu anhüma” üstünlüğü buradan gelmektedir. Bu üstünlüğe (Fadl-ı külli) denir. (Fütuhat) kitabının birçok yerinde, bu üstünlük anlatılmaktadır. 69. babının sonunda diyor ki (Allahümme salli alâ) okurken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İbrahim aleyhisselâma benzetiliyor. Halbuki Ondan daha üstündür. Bunun inceliğini, sayfalarle açıklarken Sıddîklık derecesinin üstünlüğünü uzun anlatıyor.

Allahü teâlâ, hususi feyizlerini, seçtiği, çok sevdiği kullarına çeşitli sebeplerle, vasıtalarla göndermektedir. Önce o kullarını bu feyizlere müsteid, elverişli yaratmaktadır. Hazret-i Alinin bedenindeki toprak maddelerini de, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” toprak maddeleri gibi, nübüvvet feyizlerini almaya müsteid yaratmıştır. Fakat, bu üstünlük, fadl-ı külli değildir. Fadl-ı cüzidir. Velâyet derecesinin üstünlüğünü göstermektedir. Peygamberliğe benzemek değildir.

Sual: Tasavvuf büyükleri, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” üstünlüğünü gösteren rüya gördüklerini bildiriyorlar. Hadis-i şerifte (Müminin rüyası, peygamberliğin 46 kısmından biridir) buyuruldu. Bu da, hazret-i Alinin daha üstün olduğunu göstermez mi?

Cevap: Dinin hiçbir hükmü rüya ile bildirilmiş değildir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâya hamd olsun ki beni, Ebû Bekr ile ve Ömer ile kuvvetlendirdi) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Ebû Bekr ve Ömer, benim kulağım ve gözüm gibidirler) buyuruldu. Fadl-ı külli böyle olur. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” halifesinin, onun gibi olması lâzımdır. Bu fakire göre, Şeyhayn “radıyallâhu anhüma”, güneş etrafındaki ışık saçan tabaka gibidir. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, bu ışıkları alıp aks ettiren kamer [ay] gibidir. Şeyhayn “radıyallâhu anhüma” (Nübüvvet yolu) nun ışıklarını, hazret-i Ali de “radıyallâhu anh”, (Velâyet yolu) nun ışıklarını saçmaktadırlar. Bunun içindir ki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Eğer halîl [dost] edinseydim, Ebû Bekri halîl edinirdim) ve (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer elbet peygamber olurdu) ve (Ali bendendir. Ben de ondanım) buyurdu. Bu fakir [Şâh Veliyullah-ı Dehlevî hazretleri, murakabede], Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” rûhâniyetine sordum: Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” nesebi daha şerefli ve hükümleri daha kuvvetli ve tasavvuf yolunun önderi olduğu hâlde, Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhüma” daha üstün olmasının sebebi nedir? Ruhuma şöyle cevap ihsan buyurdu ki (Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir zâhir [görünen], bir de bâtın [görünmeyen] yüzü vardır. Zâhir yüzü ile insanlar arasında adalet yapar, kardeşliği sağlar ve doğru yolu gösterir. Bu vazifeyi yapmasında Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma”, Onun elleri, ayakları gibidirler. Bâtın vechinden kalplere feyiz vermektedir. Şeyhayn, bunda da ortakdırlar!) “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.
Menba-ı feyizu meani meclis-i Abdülhakîm,
menzil-i kurb-ı ilâhî, sohbet-i Abdülhakîm.
Melce-i bi-çare-gandır, derde dermandır Hakim.
maden-i irfan, nur-ı Sübhân, sırr-ı Kurandır Hakim!

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler