Sual: Selefiyye isimli bir mezheb var mıdır?

Cevap: Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitaplarında, Selefiye denilen bir isim ve Selefiyye Mezhebi diye bir yazı yoktur. Bu isimler sonradan uydurulmuş ve câhil din adamları tarafından, mezhepsizlerin kitapları Arabîden Türkçeye tercüme edilirken, Türkler arasında da yayılmaya başlamıştır. Bunlar şöyle diyorlar;

“Eş’arî ve Mâtürîdî mezhepleri kurulmadan evvel bütün sünnilerin tâbi oldukları mezhebe Selefiyye adı verilmektedir. Bunlar Sahabe ve Tabiînin izinde yürümüşlerdir. Selefiyye mezhebi Ashâbın, Tabiînin ve Tebei tabiînin mezhebidir. Dört büyük imâm bu mezhebe mensub idi. Selefiyye mezhebini müdafaa için ilk eser, Fıkhu’l-ekber ismi ile İmâm-ı Âzam tarafından yazılmıştır. İmâm-ı Gazâlî, İlcamü’l avam-an ilmi’l-kelam eserinde Selefiyye mezhebinin esaslarını yedi olarak bildirmektedir. İmâm-ı Gazâlî’nin zuhûru ile müteahhirinin İlm-i kelamı başlar. İmâm-ı Gazâlî, önce gelen kelamcıların mezheplerini ve İslam filozoflarının fikirlerini tetkik ettikten sonra, kelam ilminin metotlarında değişiklikler yaptı. Felsefi düşünceleri, red maksadıyla kelama soktu. Razi ve Amidi, kelam ile felsefeyi mezc ederek bir ilim haline koydular. Beydavi ise, kelam ile felsefeyi birbirinden ayrılmaz hâle koydu. Müteahhirinin İlm-i kelamı Selefiye mezhebinin yayılmasına mâni oldu. İbni Teymiyye ve talebesi İbnü’l-Kayyımi’l-cevziyye, Selefiye mezhebini ihyaya çalıştılar. Selefiye mezhebi sonradan ikiye ayrılmıştır: Eski Selefiler, Allah’ın sıfatları ve müteşâbih nassları hakkında tafsilata girmemişlerdir. Sonraki Selefiler bunlar hakkında tafsil cihetine ehemmiyet vermişlerdir. İbni Teymiyye ve İbni Kayyım Cevziyye gibi sonraki Selefilerde bu hâl açık olarak görülmektedir. Eski ve yeni Selefilerin hepsine birden (Ehl-i sünnet-i hassa) denir. Ehl-i sünnet kelamcıları bazı nassları te’vil etmişlerse de, Selefiye buna muhaliftir. Selefiye, Allah’ın yüzü ve gelmesi, insanların yüzüne ve gelmesine benzemez diyerek müşebbiheden ayrılmıştır.”

Eş’arî ve Mâtürîdî mezhepleri sonradan kurulmuş demek doğru değildir. Bu iki büyük imâm, Selef-i sâlihinin bildirdikleri îtikad, îman bilgilerini açıklamışlar, kısımlara bölmüşler, gençlerin anlayabileceği bir şekilde yaymışlardır. İmâm-ı Eş’arî, İmâm-ı Şâfiî’nin talebesi zincirinde bulunmaktadır. İmâm-ı Mâtürîdî de, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin talebeleri zincirinin büyük bir halkasıdır. Eş’arî ve Mâtürîdî, hocalarının îtikattaki müşterek olan mezheplerinden dışarı çıkmamış, mezhep kurmamıştır. Bu ikisinin ve hocalarının ve dört mezhep imâmının tek bir îtikadı vardır. Bu da Ehl-i sünnet vel cemaat ismi ile meşhur olan îtikad mezhebidir. Bu fırkada bulunanların îtikadları, inanışları, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin ve Tebe-i tabiînin inanışlarıdır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin yazdığı, Fıkhu’l-ekber kitabı, Ehl-i sünnet mezhebini müdafaa etmektedir. Bu kitapta ve İmâm-ı Gazâlî’nin, İlcamü’l-avam kitabında “Selefiyye” kelimesi yoktur. Bu iki kitap ve Fıkhu’l-ekber kitabının şerhleri arasında Kavlü’l-fasl kitabı, Ehl-i sünnet fırkasını bildirmekte ve bidat fırkaları ile felsefecilere cevaplar vermektedir. Kavlü’l-fasl ve İlcâmü’l-avam kitâbını Hakîkat Kitâbevi Arabi olarak bastırmıştır.

İmâm-ı Gazâlî, İlcamü’l-avam kitabında, “Bu kitapta îtikattaki fırkalardan, Selef mezhebinin hak olduğunu, bildireceğim. Bu mezhepten ayrılanların bidat sâhibi olduklarını anlatacağım. Selef mezhebi demek, Ashâbın ve Tabiînin îtikatları demektir. Bu mezhebin esasları yedidir” diyor. Görülüyor ki İlcam kitabı, Selef mezhebinin yedi esasını yazmaktadır. Buna Selefiyyenin yedi esâsı demek, kitabın yazısını değiştirmek ve İmâm-ı Gazâlî’ye iftirâ etmek olur. Ehl-i sünnet kitaplarının hepsinde, mesela, çok kıymetli fıkıh kitâbı olan, Dürrü’l-muhtar’ın Şahitlik kısmında, Selef ve Halef dedikten sonra; “Selef, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin ismidir. Bunlara (Selef-i sâlihin) de denir. Halef de, Selef-i sâlihinden sonra gelen Ehl-i sünnet âlimlerine denir” yazılıdır. İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Razi ve tefsir âlimlerinin baş tacı olan İmâm-ı Beydavi, hep Selef-i sâlihin mezhebinde idiler. Bunların zamanında türeyen bidat fırkaları, İlm-i kelama felsefeyi karıştırdılar. Hatta imanlarının esasını felsefe üzerine kurdular. Milel ve Nihal kitabında bu bozuk fırkaların inançları geniş anlatılmaktadır. Bu üç imâm, bu bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet îtikadını müdafaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, onların felsefelerine de geniş cevaplar verdiler. Bu cevapları, Ehl-i sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak değildir. Bilakis kelam ilmini, kendisine karıştırılan felsefi düşüncelerden temizlemektir. Beydavi’de ve bunun şerhlerinin en kıymetlisi olan Şeyhzade tefsirinde hiçbir felsefi düşünce, hiçbir felsefi metod yoktur. Bu yüce imamlara felsefe yolunda idiler demek, çok çirkin iftirâdır.

Ehl-i sünnet âlimlerine bu iftirâyı ilk olarak, İbni Teymiyye, (Vasıta) kitabında yazmıştır. İbni Teymiyye’nin ve talebesi İbn Kayyım el-Cevziyye’nin Selefiye mezhebini ihyaya çalıştıklarını söylemek ise, hak yolda olanlar ile batıl yola sapmış olanların ayrıldığı mühim bir noktadır. Bu iki şahıstan evvel Selefiyye mezhebi, hatta Selefiyye kelimesi yok idi ki bu ikisinin ihyaya çalıştığı söylenilebilsin. Bu ikisinden evvel yalnız ve tek hak îtikad olarak (Ehl-i sünnet vel-cemaat) ismi verilmiş olan Selef-i sâlihinin mezhebi vardı. İbni Teymiyye, bu hak mezhebi bozmuş, birçok bid’atler meydana çıkarmıştır. Şimdi dinde reformcuların, kitaplarının, sözlerinin, yanlış düşüncelerinin kaynağı, hep İbni Teymiyye’nin bid’atleridir. Bunlar, kendilerinin hak yolda olduklarına gençleri inandırmak için, korkunç bir hile ortaya çıkardılar. İbni Teymiyye’nin bid’atlerini, yanlış fikirlerini haklı göstererek, gençleri onun yoluna sürüklemek için, Selef-i sâlihine Selefiyye ismini verdiler. Selef-i sâlihinin halefleri olan İslam âlimlerine felsefe ve bid’at lekelerini bulaştırdılar. Bunları, Selefiyye dedikleri uydurma isimden ayrılmakla suçladılar. İbni Teymiyye’yi Selefiyyeyi yeniden canlandıran bir kahraman, bir müctehid olarak ortaya koydular. Halbuki Selef-i sâlihinin halefleri olan Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, zamanımıza kadar, hatta bugün bile yazdıkları kitaplarında Selef-i sâlihinin mezhebi olan (Ehl-i Sünnet) îtikad bilgilerini savunmuşlardır. İbni Teymiyye’nin, Şevkani’nin ve benzerlerinin Selef-i sâlihinin yolundan ayrıldıklarını, müslümanları felakete ve Cehenneme sürüklediklerini bildirmişlerdir. (Et-tevessül-ü-bin-Nebî ve bis-Sâlihin), (Ulemaü’l-müslimin vel-muhalifun) ve (Şifa-üs-sikam) ile bunun ön sözü olan (Tathiru’l-füad min-denisi’l-îtikad) kitaplarını okuyanlar, yeni Selefiyye denilen bu inanışları ortaya çıkaranların, müslümanları felakete götürdüklerini ve İslam dinini içerden yıkmakta olduklarını çok iyi anlar.

Son günlerde, bazı ağızlardan (Selefiyye) ismi işitilmeye başlandı. Her müslüman şunu iyi bilmelidir ki İslamiyette (Selefiyye mezhebi) diye bir şey yoktur. İslamiyette yalnız (Selef-i sâlihin) mezhebi vardır. Selef-i sâlihin, hadis-i şerif ile meth ve sena buyurulmuş olan, ilk iki asrın müslümanlarıdır. 3. ve 4. asırlarda gelen İslam âlimlerine (Halef-i sâdıkin) denir. Bu şerefli insanların îtikadına, (Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi) denir. Bu mezhep, îman, inanış mezhebidir. Selef-i sâlihinin (Ashâb-ı kirâm ile Tabiîn-i izâmin) imanları hep aynı idi. İnanışları arasında hiç fark yoktu. Şimdi yer yüzünde bulunan müslümanların çoğu, Ehl-i sünnet mezhebindedirler. 72 sapık bid’at fırkalarının hepsi hicri 2. asırdan sonra ortaya çıktı. Bunların bir kısmının kurucuları daha önceden yaşamış iseler de, kitaplarının yazılması ve toplu olarak ortaya çıkmaları ve Ehl-i sünnete karşı baş kaldırmaları Tabiîn-i izamdan sonra oldu.

Ehl-i sünnet îtikadını ortaya koyan Resûlullahtır “sallallâhü aleyhi ve sellem”. İman bilgilerini Ashâb-ı kirâm bu kaynaktan aldılar. Tabiîn-i izam da bu bilgilerini, Ashâb-ı kirâmdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece, Ehl-i sünnet bilgileri bizlere nakil ve tevatür yoluyla geldi. Bu bilgiler akıl ile bulunamaz. Akıl bunları değiştiremez. Akıl, bunları anlamaya yardımcı olur. Yani, bunları anlamak, doğruluklarını, kıymetlerini kavramak için akıl lâzımdır. Hadis âlimlerinin hepsi, Ehl-i sünnet îtikadında idiler. Amelde 4 mezhebin imamları da bu mezhepte idi. İtikatta mezhebimizin 2 imamı olan İmam Mâtürîdî ve İmam Eş’arî de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Bu her iki imâm, hep bu mezhebi yaydılar. Sapıklara karşı ve eski yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet aliminin zamanları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metotları ve tenkidleri birbirinden farklı olmuş ise de, bu hâl, mezheplerinin ayrı olduğunu göstermez. Bunlardan sonra gelen yüzbinlerle derin âlim ve veliler, bu iki yüce imâmın kitaplarını inceleyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz birliği ile bildirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri, mânâları açık olan nassları, zâhirleri üzere almışlardır. Yani, böyle âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere açık olan mânâları vermişler, zaruret olmadıkça böyle nassları te’vil etmemişler, bu mânâları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile hiç bir değişiklik yapmamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve mezhepsizler ise, yunan felsefecilerinden ve din düşmanı olan fen taklitçilerinden işittiklerine uyarak, îman bilgilerinde ve ibâdetlerde değişiklik yapmaktan çekinmemişlerdir.

Misyonerlerin asırlar boyu devam eden çalışmaları ile ve İngiliz imparatorluğunun iğrenç siyaseti ve her türlü maddi güçlerini kullanması ile İslam dininin bekçisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hizmetçisi olan Osmanlı devleti parçalanınca, mezhepsizler meydanı boş buldular. Bilhassa, Ehl-i sünnet âlimlerine söz hakkı tanınmayan memleketlerde, mesela Suudi Arabistan’da, şeytani yalan ve hilelerle, Ehl-i sünnete saldırmaya, İslamiyeti içerden yıkmaya başladılar. Suudi Arabistan’dan dağıtılan sayısız altınlar, bu saldırganlığın dünyanın her yerine yayılmasını sağladı. Pakistan’dan, Hindistan’dan ve Afrika milletlerinden gelen haberlerden anlaşıldığına göre, din bilgisi ve Allah korkusu olmayan bazı din adamları, bu saldırganlara destek olarak mevkilere ve apartmanlara kavuşmuşlardır. Bilhassa gençleri aldatarak, Ehl-i sünnet mezhebinden ayırmak için yaptıkları hıyanetleri, bu habis kazançlarına sebep olmakta imiş. Medreselerdeki talebeyi, müslüman yavrularını aldatmak için yazdıkları kitaplardan birini getirttik:

Kitabın bir yerinde, “Bu kitabı, mezhep taassubunu kaldırmak ve herkesin kendi mezhebi içinde kavgasız yaşamasını sağlamak için yazdım” diyor. Bu adam, mezhep taassubunu kaldırmayı, Ehl-i sünnete saldırmakta, Ehl-i sünnet âlimlerini küçültmekte gördüğünü söylemektedir. İslam dinine hançer saplamakta, bunu müslümanların kavgasız yaşaması için yaptığını söylemektedir. Kitabın bir yerinde, “Düşünen bir insan, düşüncesinde isabet ederse, 10 misli ecîr alır. Hata ederse, 1 ecîr alır” diyor. Buna göre her insan, yani ister hıristiyan olsun, ister müşrik olsun, bir kimse, her düşüncesinde ecîr alacak. Hem de doğru olanlarında 10 sevap! Bakınız, Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hadis-i şerifini nasıl değiştiriyor? Nasıl hile yapıyor? Hadis-i şerifte, “Bir müctehid, âyet-i kerimeden ve hadis-i şeriften [amele ait] bir hüküm çıkarırken, isabet ederse, buna 10 sevap verilir. Hata ederse, 1 sevap verilir” buyuruldu. Hadis-i şerif, bu sevapların her düşünene değil, ictihad derecesine yükselmiş olan İslam alimine verileceğini, buna da, her düşünmesine değil, Nasslardan [amele ait] ahkâm çıkarmak için çalışmasında verileceğini göstermektedir. Çünkü, bu çalışması ibâdettir. Her ibâdete verildiği gibi, burada da sevap verilmektedir.

Selef-i sâlihin zamanında ve bunların halefleri olan müctehid âlimlerin zamanında, yani hicri 400 senesinin sonuna kadar, yaşama şartlarında değişmeler olunca, yeni hadiseler ortaya çıkınca, müctehid olan âlimler, gece gündüz çalışarak, bu işin nasıl yapılması lazım geldiğini, (Edille-i şer’iyye) ismindeki dört kaynaktan bulup çıkarmışlar, bütün müslümanlar da, bu işi, kendi mezhep imamlarının bulup anladığına uyarak yapmışlardı. Yapanlar da, 10 veya 1 sevap kazanırdı. 400 senesinden sonra da, bu müctehidlerin bulduklarına uyuldu. Bu uzun zamanlarda, hiçbir müslüman, hiçbir işinde çaresiz kalmadı, sıkıntıya düşmedi. Daha sonra müctehidlerin 7. derecesinde de bir âlim, bir müftü yetişemediği için, şimdi dört mezhepten birinin âlimlerinin kitaplarını okuyup anlayabilen bir müslümandan ve onun tercüme ettiği kitaplardan öğrenip, ibâdetlerimizi buna göre yapmamız ve bunlara uygun yaşamamız lâzımdır. Allahü teâlâ, her şeyin hükmünü Kurân-ı Kerîm’de bildirdi. Onun yüce peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm da, bunların hepsini açıkladı. Ehl-i sünnet âlimleri de, bunları, Ashâb-ı kirâmdan öğrenip kitaplarına yazdılar. Şimdi bu kitapları dünyanın her yerinde mevcuttur. Dünyanın her yerinde, kıyamete kadar ortaya çıkacak olan her yeni şeyin nasıl kullanılacağı, bu kitapların bir bilgisine benzetilebilir. Bunun mümkün olması, Kurân-ı Kerîm’in mucizesi ve İslam âlimlerinin bir kerâmetidir. Yalnız mühim olan şey, karşılaşılan işin nasıl yapılacağını, Ehl-i sünnet olan hakiki bir müslümandan sorup öğrenmek lâzımdır. Mezhepsiz din adâmına sorulursa, fıkıh kitaplarına uymayan cevap vererek, insanı yanlış yola sürükler.

Arap memleketlerinde birkaç sene kalıp da, Arabî konuşmasını öğrenip, orada zevk ve safa ile eğlenerek ömrünü günah işlemekle çürütüp, sonra bir mezhepsizden, bir Ehl-i sünnet düşmanından mühürlü bir kağıt alarak, Pakistan’a, Hindistan’a dönen câhillerin, gençleri nasıl aldattıklarını yukarıda bildirmiştik. Bunların sahte diplomalarını gören ve Arabî konuştuklarını işiten gençler, kendilerini din adamı sanır. Halbuki bunlar bir fıkıh kitabını anlamaktan acizdirler. Kitaplardaki fıkıh bilgilerinden hiç haberleri yoktur. Zaten, bu İslam bilgilerine inanmazlar, gericilik derler. Eskiden İslam âlimleri kendilerine sorulan şeylere, fıkıh kitaplarından cevap bulup, sual edenlere bunları söylerlerdi. Mezhepsiz din adamı ise fıkıh kitabını okuyup anlayamadığı için, câhil kafasına ve noksan aklına gelenleri söyleyerek sual sâhibini aldatır. Onun Cehenneme gitmesine sebep olur. Bunun içindir ki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü insanların en kötüsüdür” buyurdu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki Ehl-i sünnet alimi, insanların en iyisidir. Mezhepsizler de, insanların en kötüsüdür. Çünkü, birinciler, insanları Resûlullaha uymaya, yani Cennete, ikinciler ise, insanları kendi sapık düşüncelerine uymaya, yani Cehenneme sürüklemektedirler.

Mısır’daki Camiu’l-ezher İslam üniversitesinden mezun üstaz ibni Halife Alîvî (Akîdetü’s-selef-i vel-halef) kitabında diyor ki “Allame Ebû Zühre, Tarihu’l-mezahibi’l-İslâmiyye kitabında yazdığı gibi, hicretin 4. asrında, hanbeli mezhebinden ayrılan bazı kimseler, kendilerine (Selefiyyin) ismini verdiler. Yine Hanbeli mezhebinde olan Ebülferec İbnülcevzi “rahmetullahi teâlâ aleyh” ve başka âlimler, bu selefilerin selef-i sâlihinin yolunda olmadıklarını, bidat ehli, mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. 7. asırda, İbni Teymiyye, bu fitneyi tekrar alevlendirdi”. Bu kitapta, selefilerin ve vehhâbîlerin çeşitli bidatleri ve Ehl-i sünnete karşı yaptıkları iftirâları uzun yazılmış ve cevapları verilmiştir. Kitap 1978’de Şam’da basılmıştır. 340 sayfadır.

Mezhepsizler kendilerine, Selefiyye ismini takmışlar. İbni Teymiyye, Selefilerin büyük imamıdır diyorlar. Bu sözleri bir bakımdan doğrudur. Çünkü, İbni Teymiyye’den önce (Selefi) ismi yoktu. Selef-i sâlihin vardı. Bunların îtikadları da Ehl-i sünnet mezhebi idi. İbni Teymiyye’nin sapık fikirleri vehhâbîlere, diğer mezhepsizlere ve radikal terör örgütlerine kaynak oldu. İbni Teymiyye, Hanbeli mezhebinde olarak yetişti. Yani Ehl-i sünnet idi. Fakat ilmi çoğalıp, fetva makâmına yükselince, kendi fikirlerini beğenmeye, kendini Ehl-i sünnet âlimlerinden “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” üstün görmeye başladı. İlminin çoğalması, dalâletine, sapıtmasına sebep oldu. Hanbeli olması kalmadı. Çünkü, dört mezhepten birinde olabilmek için, Ehl-i sünnet îtikadında olmak lâzımdır. Ehl-i sünnet îtikadında olmayan kimse için Hanbeli mezhebindedir denilemez.

Mezhepsizler, bulundukları memleketteki Ehl-i sünnet din adamlarını “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, her fırsatta kötülüyorlar. Bunların kitaplarının okunmasını, Ehl-i sünnet bilgilerinin öğrenilmesini önlemek için her hileye başvuruyorlar.

Mısır’da camiul-ezher Üniversitesi müderrislerinden büyük hanefi alimi Muhammed Bahitü’l-mutii, (Tathirü’l-füad min-denisi’l-i’tikad) kitabında diyor ki insanlar içinde ruhları en yüksek ve en olgun olanları, Peygamberlerdir “aleyhimüssalâtü vesselâm”. Bunlar hata etmekten, şaşırmaktan, gafletten, hıyanet etmekten, taassup ve inattan ve nefse uymaktan ve garez, kin bağlamaktan masumdurlar. Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm”, Allahü teâlânın kendilerine bildirdiği şeyleri söylerler ve açıklarlar. Onların bildirdikleri din bilgileri, emirler ve yasaklar hep doğrudur. Hiçbiri batıl, bozuk değildir. Peygamberlerden “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra insanların en yüksek ve en olgun olanları, Peygamberlerin sahabileridir. Çünkü bunlar, Peygamberlerin sohbetinde yetişmiş, olgunlaşmış, temizlenmişlerdir. Hep, Peygamberlerden işittiklerini bildirmişler ve açıklamışlardır. Bunların da bildirdiklerinin, hepsi doğrudur. Bunlar da yukarıda bildirdiğimiz kötülüklerden mahfuzdurlar. Taassub ile inat ile birbirlerinin sözlerine karşı gelmemişler, nefslerine uymamışlardır. Bunların, âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri açıklamaları, Allahü teâlânın dinini Onun kullarına bildirmek için ictihad etmeleri, Allahü teâlânın bu ümmete büyük bir ihsanıdır ve sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma merhametidir. Kurân-ı Kerîm, Ashâb-ı kirâmın kâfirlere karşı sert olduklarını ve birbirlerine çok merhametli olduklarını, seviştiklerini, namazları titizlikle edâ ettiklerini, her şeyi ve Cenneti Allahtan beklediklerini bildiriyor. İctihadlarında icmâ hâsıl olanların hepsi doğrudur. Hepsi sevaba kavuşmuşlardır. Çünkü, hak birdir.

Ashâb-ı kirâmdan sonra, insanların en üstünleri, Ashâb-ı kirâmı gören ve onların sohbetinde yetişen müslümanlardır. Bunlara, (Tabiîn) denir. Bunlar, bütün bilgilerini Ashâb-ı kirâmdan almışlardır. Tabiînden sonra, insanların en üstünleri, Tabiîni gören ve onların sohbetinde yetişen müslümanlardır. Bunlara (Tebeı tabiîn) denir. Bunlardan sonra gelen asırlarda, kıyamete kadar bulunan insanların en üstünleri, en iyileri de, bunlara tâbi olan, bunların bildirdiklerini öğrenip, yollarında bulunan müslümanlardır. Selef-i sâlihinden sonra gelen din adamlarının arasında sözleri, işleri Resûlullahın ve Selef-i sâlihinin bildirdiklerine uygun olup îtikatta ve amelde bunların yolundan hiç ayrılmayan zeki akıllı ve İslamiyetin hududlarını aşmayan bir kimse, başkalarının kötülemesinden korkmaz. Onlara uyarak doğru yoldan ayrılmaz. Câhillerin sözlerine uymaz. Aklına uyarak, müctehid imamların dört mezhebinden dışarı çıkmaz. Müslümanların, böyle bir alimi bulması, bilmediklerini bundan sorup öğrenmesi, bütün işlerini bunun sözlerine uygun yapması lâzımdır. Çünkü, böyle bir âlim, Allahü teâlânın kullarını hatadan korumak ve her şeyi doğru yapmalarını sağlamak için yaratmış olduğu mânevî ilaçları, yani ruhun tedâvisi bilgilerini bilir ve insanlara bildirir. Ruh hastalarını, idraksiz olanları tedâvi eder. Böyle bir âlimin her sözü, her işi ve inanışı, İslamiyete uygundur. Her şeyi doğru olarak anlar. Her soruya doğru cevap verir. Her işinden Allahü teâlâ razıdır. Allahü teâlâ, rızasına kavuşmak isteyenlere, rızasına kavuşturan yolları gösterir. Allahü teâlâ, îman edenleri ve imanın icaplarını yapanları zulmetlerden, sıkıntılardan kurtarır. Bunları nura, huzura, saadete kavuşturur. Bunlar, her zaman ve her işlerinde, rahat ve huzur içinde olurlar. Bunlar, kıyamet gününde, Peygamberlerin, Sıddîkların, şehitlerin ve sâlih müslümanların yanında bulunurlar.

Bir din adamı, hangi asırda bulunursa bulunsun, Peygamberin ve Ashâbının bildirdiklerine uymazsa, sözleri, işleri ve îtikadı bunların bildirdiklerine uygun olmazsa ve nefsine, düşüncelerine uyarak İslamiyetin dışına taşarsa ve aklına uyarak İslamiyetin inceliklerine karşı gelir, anlayamadığı bilgilerde dört mezhebin dışına taşarsa, bu kimsenin kötü din adamı olduğu anlaşılır. Allahü teâlâ bunun kalbini mühürlemiştir. Gözleri hak yolu göremez. Kulakları doğru sözü işitemez. Buna, kıyamette büyük azap vardır. Allahü teâlâ, bunu sevmez. Bunun gibi olanlar, Peygamberlerin düşmanıdırlar. Bunlar, kendilerini doğru yolda sanır. Yaptıklarını beğenirler. Halbuki bunlar şeytanın yolundadırlar. Bunlardan aklını toparlayıp doğruya dönebilen çok azdır. Bunların her sözü tatlı olur. Yaldızlı olur. Faydalı görünür. Halbuki düşündükleri, beğendikleri şeyler hep kötüdür. Ahmakları aldatarak kötü yola, felakete sürüklerler. Sözleri, kar yığınları gibi parlak, lekesiz görünür. Fakat, hakikat güneşi karşısında eriyip giderler. Allahü teâlânın kalplerini kararttığı ve mühürlediği bu kötü din adamlarına bidat ehli denir. Bunlar, îtikadları ve amelleri, Kurân-ı Kerîme ve Hadis-i şeriflere ve icma-i ümmete uymayan kimselerdir. Bunlar doğru yoldan sapmış olup müslümanları da felakete sürüklemektedirler. Bunlara uyanlar, Cehenneme gideceklerdir. Selef-i sâlihin zamanında ve sonra gelen din adamları arasında böyle bozuk olanlar çok vardı. Müslümanlar arasında bunların bulunması, insanın bir uzvunun kangren [veya kanser] olmasına benzer. Bu yarayı yok etmedikçe, sağlam kısımlar da felaketten kurtulamaz. Bunlar, bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan hastalar gibidir. Bunlara yaklaşanlar zarar görür. Bunların zararına yakalanmamak için yanlarına yaklaşmamak lâzımdır.

 

Tavsiye Yazılar —> İbni Teymiyye’nin Görüşleri Nelerdir?

İbni Teymiyye Müteber Bir Alim mi?

Vehhabilerin Başlıca Fikirleri Nelerdir?

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler