Vehhâbîliği kuran, Muhammed bin Abdülvehhab’tır. 1699’da, Necd’de, Hureymile kasabasında dünyaya gelmiş, 1791’de, Der’iye’de ölmüştür. Önceleri, seyahat ve ticaret için, Basra, Bağdat, İran, Hind ve Şam taraflarına gitmiş, 1713’de Basra’da, ingiliz casuslarından, Hempher’in tuzağına düşerek, ingilizlerin İslamiyeti imha etmek çalışmalarına alet olmuştur. Eline geçirdiği, İbni Teymiyye’nin, Ehl-i sünnete uymayan kitaplarını okumuş, Şeyh-i Necdi diye meşhur olmuştur. Düşünceleri, ingiliz paraları ve ingiliz silahları karşılığında, köylüler ve Der’iye ahalisi ile reisleri Muhammed bin Suud tarafından desteklendi. İbni Teymiye’nin fikirleri ile Hempher’in yalanlarının karışımına Vehhâbîlik denir. Mîr’atü’l-Haremeyn kitabının basıldığı 1888 senesinde Necd emri, Abdullah bin Faysal idi.

Aşağıdaki bilgilerin çoğu Mîr’atü’l-Haremeyn’den alınmıştır:

Muhammedin babası Abdülvehhab, iyi bir müslüman idi. Bu ve Medinedeki âlimler, Abdülvehhab oğlunun sözlerinden, yeni bir yol tutacağını anlamış, herkese, bununla konuşmamasını nasihat etmişlerdi. Fakat, 1737’de, Vehhâbîliği ilan etti. Yazdığı kitaplarda ve hele bunların en meşhuru olan Kitabü’t-tevhid’de ve torunu Abdurrahmân bin Hasan’ın buna yaptığı Fethu’l-mecid adındaki şerhte, 250’den fazla, bozuk inanışları vardır. Bunlardan bazısı Usulü’l-erbea kitabı 2. sayfasında yazılıdır. Bozuk inanışlarının temeli, üç meseledir:

1 — Amel, ibâdet, imanın parçasıdır diyor. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı hâlde, bir namaz kılmayan kâfir olur diyor. Bunu öldürmeli, mallarını taksim etmelidir diyorlar. Bunlar Fethu’l-mecid’in 17, 48, 93, 111, 273, 337 ve 348. sayfalarında yazılıdır.

2 — Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek duâ eden kâfir olur diyorlar. Fethu’l-mecid kitabının 503. sayfasında diyor ki “Resûlullah hayatta iken, duâ etmesini istemek câizdir. Hatta, diri olan her sâlih kimseden, duâ etmesi istenir. Nitekim, hazret-i Ömer, Mekke’ye umre yapmaya gideceği zaman, Resûlullah, (Ya Ömer, bizi duandan unutma!) dedi. Dirilerin, cenazeye ve kabirde olanlara da duâ etmeleri câizdir. Fakat, kabirde olandan duâ istemek câiz değildir. Allahü teâlâ, işitmeyenlerden duâ istemenin şirk olduğunu bildirdi. Ölüler ve gaib olan, uzakta olan diriler, işitmez ve cevap vermezler. Bunların fayda ve zararları olmaz. Ashâbdan ve onlardan sonra gelenlerden hiçbiri, Resûlullahın kabrinden bir şey istemedi. Peygamber öldükten sonra, ondan bir şey istemek câiz olsaydı, Ömer “radıyallâhu anh” yağmur yağmasını Ondan isterdi. Halbuki kabrine gelip, Ondan duâ , yardım istemedi. Diri ve hazır olan hazret-i Abbas’tan duâ istedi”. 70. sayfasında diyor ki “Ölüden ve yanında bulunmayanlardan bir şey istemek, onu Allaha şerik yapmak olur”.

Vehhâbîlerin bu sözlerini, yine kendi kitapları yalanlayor. Fethu’l-mecid’in 201. sayfasında, “Buhârî’de, Abdullah ibni Mesud diyor ki yediğimiz taâmın tesbîh sesini işitirdik. Ebû Zer diyor ki: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, avucuna taş parçaları aldı. Bunların tesbîh sesleri işitildi. Resûlullahın hutbe okurken dayandığı odunun inlemesi haberi sahihtir” diyor. Demek ki Resûlullahtan başka müminler de, herkesin işitemeyeceği sesleri işitirmiş. Bu taşlar hazret-i Ebû Bekr’in elinde iken de tesbîhlerinin işitildiği, aynı haberin sonunda bildirilmektedir. Hazret-i Ömer’in, Medine’de hutbe okurken, İran’da harp eden ordu kumandanı Sariye’yi görerek, “Sariye, dağdaki düşmandan korun!” dediğini ve Sariye’nin işiterek, dağı ele geçirdiğini bütün kitaplar bildirmektedir. Puta tapanlar için gelmiş olan âyet-i kerimelerle, bu sözlerini ispata kalkışıyorlar. Halbuki müminler [yani Ehl-i sünnet], Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyâya “aleyhirrahme” ibâdet etmez. Allahü teâlânın sevgili kulları olduğuna ve Allahü teâlânın, bunların hatırı ve hürmeti ile kullarına merhamet edeceğine inanır. Zararı, faydayı yaratan, ancak Odur. Ondan başka ibâdete kimsenin hakkı yoktur, der. Kabir ziyaretine gidip, kabirdeki Zât vasıtası ile Allahü teâlâya duâ eder.

İbni Âbidin nikah sözleşmesinin son sayfasında diyor ki (Allah ve Resûlullah şahit olsunlar diyerek evlenmek câiz değildir. Hatta böyle söylemek küfür olur diyenler vardır. Resûlullah gaybı bilir demek olur. Allahtan başkası için gaybı bilir diyen kâfir olur dediler. Halbuki Tatarhaniye’de, Hucce’de ve Multekıt’da küfür olmaz diyor. Çünkü, Allahü teâlâ her şeyi Resûlünün ruhuna bildirir. Peygamberler, başkaları için kaybolan birçok şeyi bilirler. Cin sûresinin 26. âyetinin meali, “Allahü teâlâ, gaybdan bildiği şeylerden bazılarını yalnız Peygamberlerden dilediğine bildirir” ise de, akâid kitaplarında, Evliyânın kerâmetlerinden biri, gaybların çoğunu bilmeleri olduğu yazılıdır. Mutezile fırkası [ve onların izinde olanlar], bu âyet-i kerimeye dayanarak, Evliyâ gaybı bilemez diyorlar. Bunlara cevap olarak deriz ki bu âyet-i kerime, gaybın vasıtasız olarak ve yalnız vahiy getiren meleğe bildirilmesini haber veriyor. Peygamberlere ve Evliyâya diğer melekler vasıtası ile veya başka vasıta ile bildirilmektedir. (Sellü’l-hisam-il-Hindi li-nusrat-i seyyidina Hâlidi’n-nakşbendî) ismindeki kitabımda Evliyânın kerâmetleri uzun yazılıdır. Lütfen oradan okuyunuz!)

Tefsir-i Mazhari’de bu âyet-i kerimenin tefsirinde buyuruyor ki (Allahü teâlâ, Evliyâsına vasıtasız da bildirir. Hazreti Ömer’e Sariye’yi gösterdi “radıyallahü teâlâ anhüma”. Mûsâ aleyhisselâmın annesine, oğlunu denize koymasını, yine geriye göndereceğini ve Peygamber yapacağını bildirdiğini haber veriyor. Havarilere vahiy gibi bildirdiğini ve hazret-i Meryem’e, “Hurma kütüğünü salla; taze hurma olacak. Onları ye!” dediğini haber veriyor. Bunlar Peygamber değildi. Velî idiler). Fârisî Usulü’l-erbea fi-terdidi’l-vehhâbîye kitabında geniş bildirilmiştir. Bu kitap 1975’de, İstanbul’da tekrar bastırılmıştır.

Hadika 2. cilt, 126. sayfada diyor ki: Resûlullah ile ve Ashâb-ı kirâm ile ve Tabiîn ile bunlar öldükten sonra da, Allahü teâlâya tevessül etmek, yani bunların hürmeti için, dilekte bulunmak câizdir ve meşrudur. Tevessül etmek, şefaatini istemek demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun câiz olduğunu bildirdi. Mutezile fırkası ise inanmadı. Tevessül edenin duâsının kabul olması, tevessül olunanın kerâmeti olur. Yani, öldükten sonra kerâmet göstermesi olur. Bidat sâhibi, sapık olanlar buna inanmadı. İmâm-ı Münavi, Camius-sagir şerhinde, bu câhillere cevap vermektedir. İmâm-ı Sübki buyuruyor ki (Resûlullah ile tevessül etmek, yani istigase etmek, ondan şefaat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslam âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememiştir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkâr etti. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen âlimlerden hiçbirinin söylemediği bir bidat çıkardı. Bu bidati ile müslümanların diline düştü).

Resûlullahın ismi ile kasem ederek, yani Resûlullah hakkı için diyerek, Allahü teâlâdan bir şey istemenin câiz olduğunu, İbni Abdüsselam uzun bildirmektedir. Resûlullahın varisi olan Evliyâ ile de kasem câiz olduğunu, Mâ’rûf-i Kerhî bildirmekte ve Kuşeyri risalesi yazmaktadır. 151. sayfasında diyor ki herhangi bir müctehidin câiz olur dediği bir şeyi yapana mâni olmamalıdır. Çünkü, dört mezhepten birini taklit etmek câizdir. Bunun için, kabir ziyaret edenlere, Evliyânın mezarları ile teberrük edenlere, hastası iyi olmak için veya gaibi bulunmak için bunlara nezir yapanlara mâni olmamalıdır. Adak yaparken, Evliyâya adak demek mecaz olup türbeye hizmet edenlere adak demektir. Fakire zekat verirken ödünç verdiğini söylemek gibidir ki böyle söylemenin câiz olduğu bildirilmiştir. Burada söze değil, manaya bakılır. Bunun gibi, fakire verilen hediye, sadaka olur. Zengine verilen sadaka da hediye olur. İbni Hacer-i Hiytemi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Evliyânın kabirlerine nezir yapılırken, onun çocuklarına veya talebesine yahut orada bulunan fakirlere sadaka olması gibi başka bir kurbet, yani, başka bir hayır niyet edilirse, bu nezrin sahih olacağına fetva vermiştir. Böyle nezrlerin, niyet edilen kimselere verilmesi lâzımdır. Şimdi türbelere yapılan nezrlerin hepsinde böyle niyet edilmektedir. Velîye nezir sözünden bunu anlamak lâzımdır. Geçmiş Evliyâya dil uzatmak, onlara câhil demek, sözlerinden İslamiyete uymayan mânâlar çıkarmak, öldükten sonra da kerâmet gösterdiklerine inanmamak ve ölünce velilikleri biter sanmak ve onların kabirleri ile bereketlenenlere mâni olmak, müslümanlara sui zan, zulmetmek, mallarını gasp etmek gibi ve hased, iftirâ ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi haramdır. Hadika’dan tercüme tamam oldu.

Hadika’da, 182. sayfada diyor ki (Buhârî’nin, Ebû Hüreyre’den “radıyallâhu anh” haber verdiği hadis-i şerifte, “Allahü teâlâ, kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetleri yapınca, onu çok severim. Öyle olur ki benimle işitir. Benimle görür. Benimle her şeyi tutar. Benimle yürür. Benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca, onu korurum buyurdu” denilmektedir. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki farzlarla birlikte nâfile ibâdetleri yapan, Allahü teâlânın sevgisini kazanır. Bunların duâları kabul olur. Saîd bin İsmail Ebû Osman Hayri Nişapuri “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki bu hadis-i şerif, onun görmek, işitmek, gitmek, tutmak gibi her çeşit istediklerini, hemen ihsan ederim demektir). “İşlerinizde sıkıştığınız zaman, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!” hadis-i şerifi de, Allahü teâlânın, sevdiği kullarına, ölü iken de bu kuvveti vermiş olduğunu göstermektedir.

İmâm-ı Birgivi, Etfalü’l-müslimin risalesinde, (Bir müminin kabrini ziyaret ederken, ya Rabbi! Muhammed aleyhisselâm hürmetine, buna azap yapma denirse, Allahü teâlâ, kıyamete kadar azabını durdurur) hadis-i şerifini yazmaktadır.

Kabirdeki meyyitte his bulunduğunu bildiren çok hadis-i şerif vardır. Ashâb-ı kirâm ve Tabiîn-i ızam, Kabr-i Saadet’i ziyaret ve istigase ederdi. Bunun için çok kitap yazılmıştır. Hısnü’l-hasin’de duâ adabını anlatırken (Duanın kabul olması için, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve sâlih kulları vesile etmelidir. (Buhârî)deki hadis-i şerifte böyle bildirildi) buyurmaktadır.

Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki “Günah işlememiş bir dil ile duâ ediniz ki kabul olsun!”. Yani, Huda dostlarının huzurunda tevazu eyleyiniz, yalvarınız da, sizin için duâ etsinler. İstigase, yani bir Velîye tevessül de, bu demektir.

Abdülvehhab oğlunun, Ehl-i sünneti, puta ve mezara tapan kâfirler gibi bilmesi ve Ehl-i sünneti öldürmeye ve mallarını almaya helal demesi, nasslara [yani âyetlere, hadislere] yanlış mânâ verdiği içindir. Buhârî’deki hadis-i şerifte Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Kâfirler, kâfirler için gelmiş olan âyet-i kerimeleri, müslümanlara yükletirler) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, “Müslüman ismini taşıyanlardan en çok korktuğum kimse, Kurân-ı Kerîmin mânâsını, yerinden değiştirenlerdir” buyurdu. Bu hadis-i şerifler, böyle zındıkların meydana çıkacağını ve bunların dalâlette olduklarını haber vermektedir.

Mezarları ziyaret ile tevessül eden kâfir olsaydı, Peygamberimiz ile de tevessül edilmezdi. Halbuki O, dünyaya gelmeden önce ve dünyada diri iken ve vefâtından sonra, hep tevessül edilmiştir. Şevahidü’l-hak 153. sayfada yazılı, İbni Mace hadisinde, Peygamberimiz (Allahümme inni Eselüke bihakkıssailine aleyke), yani (Ya Rabbi! Senden isteyip de, verdiğin kimselerin hatırı için, senden istiyorum!) derdi ve böyle duâ ediniz buyururdu. Hazret-i Ali’nin “radıyallâhu anh” annesi Fâtıma’yı “radıyallâhu anha” kendi mübarek elleri ile mezara koyunca (İgfir li ümmi Fâtımate binti Esed ve vessialeyhâ methaleha bi-hakkı Nebiyike vel Enbiyâ-illezine min kabli inneke erhamürrahimin) buyurduğunu, Taberani ve İbni Hibban ve Hakim ve Süyuti bildirmektedir. Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden Osman bin Huneyf bildiriyor ki iyi olması için duâ isteyen bir amaya, abdest alıp, iki rekat namaz kılmasını, sonra “Allahümme inni Eselüke ve eteveccehü ileyke bi-Nebiyike Muhammedin Nebiyirrahme, ya Muhammed inni eteveccehü bike ilâ Rabbi fi haceti-hazihi, li taktıye-li, Allahümme şeffihü fiye” okumasını emretmiştir. Bu duâ , Merakıl-felah ve bunun Tahtavi haşiyesi ve türkçe tercümesi olan Nimet-i İslam kitaplarında, (Hâcet namazı) sonunda ve Şifa üs-sikam’ ve Nurü’l-İslam’da ve Dürerüsseniye’de de yazılıdır. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, bu duâyı hep okurdu. Hakimin bildirdiği sahih hadiste buyuruldu ki Adem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” Cennetten çıkarılınca, çok duâ etti. Tevbesi kabul olmadı. Nihâyet “Ya Rabbi! Oğlum Muhammed hürmeti için, bu babaya merhamet et” deyince, duâsı kabul oldu ve “Ya Adem! Muhammed aleyhisselâmın ismi ile her ne isteseydin kabul ederdim, Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım” buyuruldu. Bu hadis-i kudsi, Mevahib ve Envar’ın başında da yazılıdır. Böyle olduğunu, Alusi’nin Galiye kitabı da, 109. sayfasında uzun bildirmektedir. Bu dualarda bulunan (hak) kelimesi, hürmet, kıymet demektir. Sevdiklerine verdiği kıymetli dereceler hatırı için istemektir. Çünkü, hiçbir mahlukun, hiçbir bakımdan, Allahü teâlâda hakkı yoktur.

Sual: O zaman, Muhammed “aleyhisselâm” dünyada yoktu. 313.000 sene sonra dünyayı teşrif edecekti. Adem “aleyhisselâm”, Onu nereden bildi?

Cevap: Adem “aleyhisselâm”, Cennette iken, Cennetin her yerinde ve Arş üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılı gördü. Onun, Allahü teâlânın en sevgili kulu olduğunu, bundan anlamıştı. Bunlar, oralarda İslam harfleri ile yazılı idi. Demek ki o harfler, insan yapısı değildir. Dünya ve Adem yokken, o harfler vardı. Bütün kitaplar ve sayfalar, İslam harfleri ile gönderilmiştir.

Bu duâlar gösteriyor ki Allahü teâlânın sevdikleri ile tevessül etmek, yani onları araya koyarak, onların hatırı ve hürmeti ile Ondan istemek câizdir.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 5. cilt, 524. sayfada buyuruyor ki “Resûlullahı vesile kılarak Allahü teâlâya duâ etmek güzel olur. Önce ve sonra gelen âlimlerden hiçbiri buna karşı bir şey demedi. Yalnız İbni Teymiye bunu kabul etmedi. Hiç kimsenin söylemediğini söyleyerek ortaya bir bidat çıkarmış oldu. Böyle olduğunu, İmâm-ı Sübki güzel açıklamaktadır”.

Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Mekke’nin müftüsü ve reis-ül-uleması ve Şâfiî şeyh-ul-hutebası idi. Birçok eserleri olup “Hülâsatü’l-kelam fi beyan-i umera-il beledi’l-haram”, “Firredd-i alel-vehhâbîyet-i-etba-ı mezheb-i İbni Teymiyye” ve “Ed-Dürerü’s-seniyye” kitaplarında bunların içyüzlerini açıklamakta, yanlış yolda, sapık olduklarını âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle göstermektedir. Hülâsatü’l-kelam’da, şöyle demektedir:

Resûlullahı hayatta iken de, vefâtından sonra da, vesile ederek duâ etmek sahihtir ve câizdir. Bunun gibi, Evliyâyı ve Sâlihleri vesile ederek duâ etmek câiz olduğunu hadis-i şerifler göstermektedir. [Fethu’l-mecid kitabının 167, 170, 191, 208, 248, 353, 414, 416, 482, 486 ve 504. sayfalarındaki yazılar müslümanlara iftirâdır.] Hazret-i Ömer’in yağmur duâsına çıkarken hazret-i Abbası götürmesi, Resûlullahtan başkası ile de tevessül olunabileceğini göstermek için idi. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyorlar ki: Tesiri veren, yaratan, icad eden, fayda ve zarar veren, yok eden ancak Allahü teâlâdır. Onun şeriki yoktur. Peygamberler ve bütün diriler ve ölüler, tesir, fayda ve zarar yaratamazlar. Hiçbir şeye tesir yapamazlar. Yalnız, Allahü teâlânın sevgili kulları oldukları için, onlarla bereketleniriz. Onlar da, dirilerin tesir ettiğine, ölülerin tesir etmediğine inanıyorlar. [Fethu’l-mecid kitabının 70, 77, 98, 104, 239, 248, 323, 503 ve 504. sayfalarında, “Meyyitten ve gaib olan diriden bir şey isteyen müşrik olur. İnsandan kudreti yetişen şeyler istenir. Yalnız Allah’ın kudretinde olan şeyleri insandan istemek câiz değildir” diyor. 70. sayfasında, “Diri, kendinden istenilen şey için duâ eder. Allah da kabul edip, o şeyi yaratır. Ölüden ve gaib olandan istemek, kudreti içinde olmayanı istemektir. Bu ise, şirk olur” diyor. 136. sayfasında “Sâlih kimselerin kabirleri ile teberrük etmek, Lat, Menat putlarına tapınmak gibi şirktir” diyor. 208. sayfada “İhtiyaçını ölüden istemek, ölüden istigase etmek şirktir. Ölüden kendisine şefaat etmesini istemek cahilliktir. O, Allah’ın izini olmadan kimseye şefaat edemez. Ondan istigase etmek, şefaat etmesini istemek, şefaat etmesine izin verilmesi için sebep yapılmamıştır. Şefaate sebep imandır. İstigase eden ise müşriktir. İzin verilmesine mâni olmaktadır” diyor. Halbuki bu kitap, kendi kendini yalanlamaktadır. Çünkü, 200. sayfasında, “Gökler Allahtan korkar, Allah göklerde his yaratır. Anlarlar, Kuranda, yerlerin ve göklerin tesbîh ettikleri bildirildi. Resûlullahın avucuna aldığı taş parçalarının tesbîh ettiklerini ve mescitteki Hannane denilen direğin inlediğini ve yemeğin tesbîh ettiğini Ashâb işittiler” diyor. [Dağlarda, taşlarda, direkte his ve idrâk olduğunu söyleyip de, Peygamberlerde ve Evliyâda his olmaz demeleri, şaşılacak şeydir. Dirilere tevessül olunur, ölülere tevessül olunmaz demekle kendileri müşrik oluyorlar. Çünkü bu söz, diriler duyar ve tesir eder, ölüler duymaz ve tesir etmez demektir. Allahtan başkasının tesir ettiğine inanmak olur. Böyle inananlara kendileri müşrik diyor. Halbuki ölü de, diri de birer sebeptir. Tesir eden, yaratan yalnız Allahü teâlâdır.]

Alusi tefsirinde yazılı olan, İmâm-ı Âzâmin, Resûlullahı vesile yaparak duâ etmeyi yasak ettiği doğru değildir. Çünkü, İmâm-ı Âzamdan böyle bir haberi hiçbir âlim bildirmemiştir. Vesile edileceğini bildirmişlerdir. Tevessül, teşeffü, istigase ve teveccüh, hep aynı şey demektir. Hepsi câizdir. Buhârî hadisinde, “Kıyamet günü insanlar, önce Âdem aleyhisselâma istigase edeceklerdir” buyuruldu. Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden Bilal bin Haris “radıyallâhu anh” Resûlullahın kabri yanına gelip, “Ya Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap” dedi. Yağmur yağdı. Putlar, bize şefaat edecektir diyen kâfirler, putlara tapınıyorlardı. Şefaat isteyen müminler ise, Peygamberlere ve Evliyâya tapınmaz. Fethu’l-mecid kitabının 209. sayfasında diyor ki “Kurân-ı Kerîmde, (Ancak Onun izin vermesi ile şefaat olunur) ve (Ancak râzı olunan kimselere şefaat olunur) buyuruldu. Şefaat isteyen kimse, kendine şefaat etmesi için Peygambere izin verileceğini nereden biliyor? Sonra râzı olunmuşlardan olduğunu nerden anlayor da şefaat istiyor?”. Bu sözleri, hem hadis-i şeriflere uygun değildir. Hem de kendisini yalanlamaktadır. Çünkü, aynı kitabın 208. sayfasında, “Şefaat olunmaya sebep imandır” demektedir. Ezandan sonra okunması emrolunan duada, Allahü teâlânın, Peygamber efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” fazile ve vesile derecelerini vaat ettiği bildirilmektedir. Bu duâyı okuyanlara ve salavât getirenlere ve kabrini ziyaret edenlere şefaat edeceğini bildirdi. Bunlar gibi, daha nice hadis-i şerifler, dilediğine şefaat etmek için kendisine izin verilmiş olduğunu göstermektedir. “Büyük günahı olanlara şefaat edeceğim” hadis-i şerifi, imanı olan herkese şefaat etmesine izin verileceğini bildiriyor. Şevahidü’l-hak 130. sayfasındaki 40 hadisten 13.sünde, “Kıyamet günü şefaat edeceğim. Ya Rabbi! Kalbinde hardal zerresi kadar îman olanları Cennete koy diyeceğim. Bunlar Cennete girecekler. Sonra, kalbinde az bir şey olanlara, Cennete giriniz diyeceğim” buyuruldu. Bu hadis-i şerifi Buhârî bildiriyor. İstigase tevessül demektir. Yani vesile etmek, yardımını, duâsını istemek demektir. Ondan şefaat istemek, Onu vesile ederek, Allahü teâlâdan son nefeste imanla gitmeyi duâ etmek demektir. Fethu’l-mecid kitabının birçok yerinde, mesela 323. sayfasında, “Gaib kimseden ve ölülerden istigase etmek, fayda istemek şirktir. Allah, müşriklerle harp etmeyi emrediyor” diyor. Halbuki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Ya Muhammed, seni vesile ederek Rabbine teveccüh ediyorum” derdi. Vefâtından sonra, Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bu duâyı okurlardı. Taberaninin bildirdiği hadis-i şerifte, “Çölde yalnız kalan kimse, bir şey gayb ederse, ey Allah’ın kulları, bana yardım ediniz desin! Çünkü, Allahü teâlânın, sizin göremediğiniz kulları vardır” buyuruldu. İbni Hacer-i Mekki İzahu’l-menasik haşiyesinde, bu duâ çok tecrübe edilmiştir buyurdu. Ebû Davud’un ve başkalarının bildirdikleri hadis-i şerifte, Resûlullah, seferte iken akşam olunca, (Ey Rabbimin yeri! Senin şerrinden Allaha sığınırım) buyurdu.

İhvan-ül-müslimin denilen mezhepsizlerin reislerinden Seyyid Kutub da, Zümer sûresinin üçüncü ayetini tefsir ederken, (Tevhid ve ihlas sâhibi, Allahtan başka kimseden bir şey istemez. Hiçbir mahluka îtimat etmez. İnsanlar, İslamiyetin bildirdiği tevhidden ayrıldı. Bugün bütün memleketlerde Evliyâya ibâdet ediliyor. İslamiyetten evvelki Arapların meleklere, heykellere tapındıkları gibi, onlardan şefaat istiyorlar. Allah’ın bildirdiği tevhidde, ihlasta, Allah ile kul arasında vasıta ve şefaat etmek yoktur) diyor. Bu yazıları ile vehhâbî olduğunu ilan ediyor.

[Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara, sıfat-i zâtîyyeye ve sıfat-i sübûtiyyeye ulûhiyyet sıfatları denir. Bir mahluka ibâdet etmek, taş, ağaç, güneş, yıldız, inek, insan, heykel, resm gibi bir mahlukta, (Ülûhiyet sıfatı) bulunduğuna inanarak, ona itaat etmek, yalvarmak demektir. Böyle inanmaya (Şirk) ve inanan kimseye (Müşrik) denir. Bu şeylere şerik, mâbud, put denir. Şimdi hıristiyanların çoğu, Budistler, Berehmenler ve mecusiler müşriktir. Müslümanlar hiçbir Velide ülûhiyet sıfatı bulunduğuna inanmaz. Peygamberlerin, Velilerin, Allah’ın sevgili kulları olduklarını bilirler. Ziyaret edenleri, duâ isteyenleri, Allahü teâlânın, kendilerine haber verdiğine inanırlar. Şefaat etmeleri için, bunlara yalvarırlar.]

3 — Mezarlar üzerine türbe yapmak ve türbelerde namaz kılmak ve orada hizmet ve ibâdet edenlere kandil yakmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak, câiz değil imiş!… Haremeyn ahalisi şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapınıyor imiş. Ehl-i sünnet olan ve Şiî olan müslümanlar bunun için müşrik oluyormuş. Bunları öldürmek, mallarını yağma etmek helal imiş. Kestikleri leş olurmuş.

Türbe, oda demektir. Türbe yasak olsaydı, Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Resûlullah efendimizi ve hazret-i Ebû Bekr’i ve hazret-i Ömer’i oda içine defnetmezlerdi. Türbe, ölüye tapınmak için yapılmaz. Ona sevgi ve saygı göstermek ve okumaya, duâ etmeye gelenleri yağmurdan, güneşten korumak için yapılmaktadır. Mecmaul-enhür, 2. cildin 552. sayfasında diyor ki (Muhammed bin Hanefiye, Abdullah bin Abbası defnedince, kabri üzerine çadır kurdu. Ziyaretciler, üç gün bu çadırda okudular). Ashâb-ı kirâmın yolunda olan, türbe yıkmaz, türbe yapar.

Keşifü’n-nur’da diyor ki (Âlimlerin, Velilerin kabirleri üzerine türbe yapmak, onları câhillerin hakaretlerinden korumak içindir. Camiul-fetava’da ve Tenvir’de, kabir üzerine kubbe yapmak mekruh değildir diyor. Câhillerin Evliyâyı yaratıcı sanmalarından korktuğumuz için, türbeleri yıkıyoruz sözü küfürdür. Firavun da böyle söylemişti. Fesad çıkarıyor diyerek, Mûsâ aleyhisselâmı öldürmeye kalkmıştı. Allahü teâlâ Evliyâsını seviyor. Onların istediklerini yaratıyor. Onlar ise, Allahü teâlâya ve Evliyâ ve bütün müslümanlara sui zannediyorlar. Müslümanlara sui zannetmek haramdır. Velî, diri iken de, ölü iken de bir şey yaratmaz. Allahü teâlânın yaratmasına sebep olur. Evliyânın ruhları, kabirdeki bedenleri ile alakalıdır. Künuz’da yazılı, Deylemi’nin bildirdiği hadis-i şerifte, “Öldükten sonra da, hayatta olduğum gibi bilirim”, anlarım buyuruldu). Diri veya ölü olan bir Veliden feyiz almak, faydalanmak için, onu sevmek ve hürmet etmek lâzımdır. Câhil halk, ölüyü toprak altında, hareketsiz görünce, onu kendinden aşağı sanır. Türbeyi, Sandukayı da herkesin saygı ile ziyaret ettiğini görünce, o da saygılı olur. Yani türbe ölü için değil, dirilerin, saygılı olup Veliden istifade edebilmeleri için yapılmaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki kabir üzerine, süs için, övünmek için türbe yapmak haramdır. Unutulmamak için olursa mekruhtur. Meyyiti hırsızdan, hayvandan korumak için ise, mekruh olmaz. Önceden yapılmış türbeye defnetmek câizdir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” oğlu İbrahimin kabrini bir karış yüksek yaptı ve sıvattı. Bir gün İbrahimin kabri yanından geçerken, bir yerini açılmış görünce, burasını kapattığı Hülâsa’da yazılıdır. İslam âlimlerinin hiçbiri, türbeleri puta benzetmemiş, en aşırı yazanı, haram olacağını bildirmiştir. Türbe ziyaret ederek, Evliyâya tevessül eden müslümanlara, hiçbir âlim sui zannetmemiş, kötülememiştir. Fethu’l-mecid kitabının 242. sayfasında, (İbni Hacer-i Mekki, Zevacir kitabında, kabirler üzerine kubbeler yapmak büyük günahtır. Müslüman meliklerinin, valilerinin, bu kubbeleri yıkmaları vâcibdir. Önce İmâm-ı Şâfiînin kubbesini yıkmalıdır diyor) yazmaktadır. Halbuki İbni Hacer-i Mekki “rahmetullâhi aleyh” Zevacir kitabında, (Kabirler üzerine kubbe yapmak büyük günahtır) demiyor. (Umumî, yani herkesin gömüldüğü ve vakıf kabristanlardaki türbeleri yıkmalıdır. Çünkü, yer kaplıyarak, müslümanların gömülmelerine mâni olurlar) buyuruyor. Yoksa, türbe yapmaya, türbe ziyaretine haramdır, küfürdür demiyor. Âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin mânâlarını değiştirmekten haya etmeyenlerin, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitaplarındaki bilgileri de, değiştirerek, yazarak müslümanları aldatmaya kalkıştıklarının açık bir vesikası da, İbni Hacer-i Mekki hazretlerine yaptıkları bu iftirâdır.

İbni Hacer-i Mekki “rahmetullâhi aleyh” hazretleri Fetava-i fıkhiyye’nin 125. sayfasında buyuruyor ki (Peygamberlerin türbelerinde namaz kılmak sahihtir. Mekruh dahi değildir. Peygamberler, mezarlarında diridirler. Fakat, onların hayatları, her bakımdan bizim hayatımız gibi değildir. Yemeleri, içmeleri, ibâdet yapmaları lazım değildir. Meleklerin hayatına benzer. Lezzet almak için ibâdet yaparlar. Çünkü, kabir hayatında Cenâb-ı Hakk’ı müşahedeleri, dünyadakinden daha mükemmeldir).

Sudandaki İslam âlimlerinden Tâhir Muhammed Süleyman Maliki, Zâhiretül-fıkıhil-Kübrâ kitabında diyor ki (Şeyh Advi, kabirler üzerine türbe yapmak, dört şart ile câiz olur dedi. Kabir yeri, meyyitin mülkü olmalıdır. Türbede fesad, bidat yapılmamalıdır. Türbeler, zevk ve tefahur vasıtası olmamalıdır. Kabirdeki Velîye alâmet niyeti ile yapılmalıdır. İbni Teymiyye’nin sapık sözlerinin kıymeti yoktur.).

Tavsiye Yazı: Vehhabilik Hakkında Yazılmış Kitaplar

 

Şâh Ahmed Saîd-i Dehlevî hazretleri (Tahkik-ul-hakkıl-mübin) kitabında, Hindistan’daki vehhâbîlerin 40 bozuk sözüne vesikalarla cevap vermektedir. 40. cevabında buyuruyor ki Abdülaziz-i Dehlevî, Fâtiha tefsirinde: (Birisinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun, Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu düşünülmezse, haramdır. Eğer yalnız, Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebep ile yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünülürse, câiz olur. Peygamberler ve Evliyâ da, böyle düşünerek başkasından yardım istemişlerdir. Böyle düşünerek birisinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur) diyor. Abese sûresinin tefsirinde, (Ölüyü yakmak, ruhu yersiz bırakmak olur. Ölüyü toprağa gömmek ise, ruh için bir yer belli etmek olur. Bunun içindir ki gömülmüş olan Velilerden ve başka Sâlihlerden faydalanilmektedir. Ölülere yardım etmek de mümkün olmaktadır. Yakılan ölüler için bunlar düşünülemez) diyor. Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri de (Mişkat) tercümesinde buyuruyor ki (Peygamberler ve Evliyâ öldükten sonra, bunlardan yardım istemeye, meşayih-i ızam ve fıkıh âlimlerinin çoğu câizdir dedi. Keşif ve kemâl sahipleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu ruhlardan feyiz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere (Üveysi) dediler. İmâm-ı Şâfiî buyuruyor ki İmâm-ı Mûsâ Kazımın kabri, duamın kabul olması için bana tiryak gibidir. Bunu çok tecrübe ettim. İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki diri iken tevessül olunan, feyiz alınan kimseye, öldükten sonra da tevessül olunarak feyiz alınır. Meşayih-i kirâmın büyüklerinden biri diyor ki diri iken tasarruf yaptıkları gibi, öldükten sonra da tasarruf, yardım yapan dört büyük Velî gördüm. Bunlardan ikisi, Mâ’rûf-i Kerhî ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir. Batı âlimlerinin ve Evliyânın büyüklerinden olan Ahmed bin Zerruk diyor ki Ebül’Abbas-ı Hadremi hazretleri bana sordu ki diri olan Velî mi, yoksa ölü olan mı daha çok yardım eder? Herkes, diri olan diyor. Ben ise, ölü olan daha çok yardım eder diyorum dedim. Doğru söylüyorsun. Çünkü, diri iken, kullar arasındadır. Öldükten sonra ise, Hakkın huzurundadır buyurdu. Ahmed bin Ukbe Ebül’Abbas Hadremi, Evliyânın büyüklerindendir. (Camiu keramat-il-Evliyâ)da Demirdaş isminde hâl tercümesi yazılıdır. İnsan ölürken ruhunun ölmediğini âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler açıkça bildiriyor. Ruhun şuur sâhibi olduğu, ziyaret edenleri ve onların yaptıklarını anladıkları da bildiriliyor. Kamillerin, Velilerin “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” ruhları, diri iken olduğu gibi, öldükten sonra da, yüksek mertebededirler. Allahü teâlâya mânevî olarak yakındırlar. Evliyâda, dünyada da, öldükten sonra da kerâmet vardır. Kerâmet sâhibi olan, ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerâmeti yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Her şey Onun kudreti ile olmaktadır. Her insan, Allahü teâlânın kudreti karşısında, diri iken de, ölü iken de hiçtir. Bunun için, Allahü teâlânın, dostlarından biri vasıtası ile bir kuluna ihsanda bulunması şaşılacak bir şey değildir. Diri olanlar vasıtası ile çok şey yaratıp verdiğini, herkes, her zaman görmektedir. İnsan diri iken de, ölü iken de bir şey yaratamaz. Ancak Allahü teâlânın yaratmasına vasıta, sebep olmaktadır).

Mevlânâ Abdülhakîm-i Siyalküti hazretleri, (Zad-ül-lebib) kitabında, Abdülhak-ı Dehlevî’nin (Eşiat-ül-lemeat)ından alarak buyuruyor ki: (Çok kimse, kabir ehlinden istifade edildiğine inanmıyor. Kabir ziyareti, ölülere okumak, onlara duâ etmek için yapılır diyorlar. Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimlerinden çoğu ise, kabirdekilerden yardım görüldüğünü bildirdiler. Keşif sâhibi olan Evliyâ da, bunu söz birliği ile bildirdiler. Hatta, bunlardan çoğu, ruhlardan feyiz alarak olgunlaştıklarını haber vermişlerdir. Bunlara üveysi demişlerdir). Siyalküti hazretleri, bundan sonra buyuruyor ki: (Ölü yardım yapamaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Duâ eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duâsının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yahut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, (Ey Allah’ın Velisi, bana şefaat et! Benim için duâ et! Allahü teâlânın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!) demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Velî, yalnız vesiledir, sebeptir. O da fanidir. Yok olacaktır. Hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa, gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allahtan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek, dinimizde yasak edilmemiştir. Hatta müstehab olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini ispat etmeleri lâzımdır. Evet, Evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzur-i ilâhîde her şeyi unuturlar. Dünyadan ve dünyada olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar. Bir şeye vasıta, sebep olmazlar. Dünyada olan, diri olan Evliyâ arasında da böyle meczûblar bulunur. Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini ispat edemez. Kurân-ı Kerîm, hadis-i şerifler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır. Bir câhil, bir ahmak, dileğini Allahü teâlânın kudretinden beklemeyip, Velî yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, ceza da yapmalıdır. Bunu ileri sürerek, İslam âlimlerine, ariflere dil uzatılamaz. Çünkü Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kabir ziyaret ederken, mevtaya selam verirdi. Mevtadan bir şey istemeyi yasak etmedi. Ziyaret edenin ve ziyaret olunanın hallerine göre, kimine duâ edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kabirde diri olduklarını her müslüman biliyor. Buna karşı kimse bir şey diyemiyor. Fakat, Evliyânın kabirde yardım yapacaklarına, onlardan yardım istenmesine inanmayanları işitiyoruz).

Abdülhak-ı Dehlevî, (Cezb-ül-kulûb) kitabında buyuruyor ki: (İbni Ebû Şeybe haber verdi: Hazret-i Ömer zamanında Medinede kaht oldu. Bir kimse, Kabir-i Nebeviye gelip, ya Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap! Helak olacağız dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” rüyasında görünüp, Ömere git! Yağmur geleceğini müjdele buyurdu. İbni Cevzi diyor ki Medine’de kaht oldu. Hazret-i Aişe’ye gelip, yalvardılar. Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Kabir-i şerif ıslandı). Bu iki haber, Ashâb-ı kirâm zamanında kabirden yardım istenildiğini gösteriyor. Hatta, müctehid olan hazret-i Âişe “radıyallâhu anha” kabirden yardım istenilmesini emir buyurmuştur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, kabrinden yardım isteyene yağmur yağacağını müjdelemiştir. Bunun için, Resûlullahın kabrinden yardım istemeye inanmamak, Ashâb-ı kirâmın icmaînı inkâr etmek olur. (Hısn-ül-hasin)de bildirildiği gibi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Hayvanı kaçan kimse: Ey Allah’ın kulları! Bana yardım ediniz! Allahü teâlâ da, size merhamet eylesin desin!) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Korkulu olan yerde, üç kere: Ey Allah’ın kulları! Bana yardım ediniz demeli) buyuruldu. Bu duâ çok tecrübe edilmiştir. Bir hadis-i şerifte, (Bir şeyden zarar gören, abdest alıp iki rekat namaz kılsın! Sonra; Ya Rabbi! Senden istiyorum. Senin alemlere rahmet olan Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı vesile kılarak sana yalvarıyorum. Ya Muhammed! Dileğimi kabul etmesi için Rabbime seni vesile ediyorum. Ya Rabbi! Onu bana şefaatcı et desin) buyuruldu. Her müslüman namaz kılarken, (Esselamü aleyke eyühen-Nebiyü!) diyerek Resûlullaha seslenmektedir. İnanmayanlara cevap olarak yalnız bu yetişir. Hem de, (Râbıta) yapmanın câiz olduğunu ispat etmektedir. Evliyâya “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” râbıta yapmak, iyi göremeyen yaşlı kimsenin gözlük kullanmasına benzer. (Vesile arayınız!) âyet-i kerimesi, Allahü teâlâdan feyiz alabilmek için büyük âlim aramak lazım olduğunu göstermektedir.

(Tavaliul-envar) kitabında diyor ki (Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ziyaret ederken, dünya düşüncelerini kalbinden çıkarmalı. Yalnız Resûlullahtan yardım beklemeli. Dünya düşünceleri yardım gelmesine mâni olur. Kabirde diri olduğunu, ziyaret edenleri tanıdığını, dilenilenleri vermeye Allahü teâlâdan izin verilmiş olduğunu, Allahü teâlâya ancak Onun vasıtası ile kavuşulacağını düşünmelidir).

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, Müsned kitabında, Abdullah ibni Ömer’den haber veriyor ki (Kabir-i saadeti ziyaret eden, kıble tarafından yaklaşır. Kıbleye arkasını döner. Yüzünü kabre döner. Sonra, (Esselamü aleyke eyühen-Nebiyü ve rahmetullahi ve berekâtüh) der). Ayakta ziyaret etmenin, oturarak ziyaretten efdal olduğunu, İbni Hacer-i Mekki bildiriyor. Hanefi fıkıh âlimlerinden, Rüknüddin Ebû Bekr Muhammed Kirmani buyuruyor ki (Ziyaret ederken, namazda olduğu gibi, sağ el sol elin üstüne konur). Şebekeden 4 zra [2 metre] kadar uzakta durmak müstehaptır. (Tahkik-ul-hakkıl mübin) kitabından tercüme tamam oldu. Şemsüddin Muhammed Kirmani başka olup 1384’de vefât etmiştir.

Fethu’l-mecid kitabının, 66, 107 ve 386. sayfalarında, her zaman ictihad yapılmalıdır diyor. 387 ve 390. sayfalarında, mezhep taklit edenlerin, mezheplerinin delillerini bilmeleri lâzımdır. Bilmezlerse, müşrik olurlar diyor. 432. ci sayfasında, câhiller ictihad yapamaz diyerek, kendi kendini yalanlıyor. 78, 167, 183, 503 ve 504. sayfalarında, meyyitten şefaat isteyen müşrik olur diyor. Ölüden kerâmet olarak fayda beklemek şirktir diyor. 115, 140, 173, 179 ve 220. sayfalarında, müslümanlar Evliyâya tapınıyorlar diyor. 133, 134, 136, 139, 140, 484 ve 485. sayfalarında, kabirden bereket, fayda beklemek şirktir diyor. 143, 146, 191 ve 503.  sayfalarda, meyyitten duâ istemek şirktir diyor. 169, 179, 416 ve 503. sayfalarda meyyitte his yoktur, bir şey duymaz diyor. 222, 223, 234, 247, 274 ve 486. sayfalarda, Evliyâ kabrini ziyaret edip, faydalanmak şirk olur diyor. 181 ve 211. sayfalarında, şefaat istemek, Allaha şerik yapmaktır diyor. 258, 259 ve 260. sayfalarda selam vermek için Resûlullahın Hucre-i Saadet’i yanına gelmek yasaktır diyor. 486. sayfada, Ashâb “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullahın kabrine arka çevirip duâ ederdi diyor.

Bu iftirâlara, Ehl-i sünnet âlimleri, onlardan yüzlerce sene önce cevaplar vermişlerdir. Bu cevaplar arasında, Kadı Iyad hazretlerinin Şifa’sı, hadis alimi Abdülazim-i Münzirinin Ettergib vet-terhib’i, Veliyüddin-i Tebrizi’nin Mişkatü’l-Mesabih’i, İmâm-ı Kastalani’nin Mevahibü’l-ledünniye’si, İmâm-ı Süyuti’nin Camius-sagir’i, Abdülvehhab-i Şarani’nin Elyevakit-vel-cevahir’i, İmâm-ı Semhudi’nin Hulasatü’l-vefa’sı, Abdülgani Nablüsi’nin Cem’ul-esrar’ı, Seyyid Ahmed Dahlan’ın Takribü’l-usûl’i, Fahrüddin-i Razi’nin Metalib’i, İbni Hacer-i Mekki’nin Tuhfetü’z-züvvar’ı, İbni Hacer-i Askalani’nin Fethu’l-bari’si, Şihâbüddîn Haffaci’nin Şerh-ı şifa’sı, Allame Halîl Maliki’nin Mensek’i, Muhammed Zerkani Maliki’nin Şerh-ul-mevahib’i, İmâm-ı Münavi’nin Şerh-i şemail’i, Mustafa Şatti Hanbeli’nin Nükulü’ş-şer’iyye firreddi alelvehhâbîye’si, Abdullah Yafii’nin Neşru’l-mehasin’i, Seyyid Mürtedâ Hanefi’nin Şerhu’l-ihya’sı, Yusuf Nebhani’nin Saadet-i dareyn’i, İmâm-ı Kastalani’nin Mesâlikü’l-hunefa’sı, İmâm-ı Ahmed’in Kitabü’z-züht’ü, Ebû Muhammed Halîl’in Hilyetü’l-Evliyâsı, İbni Cevzi’nin Safvetü’s-safve’si, Lalkai’nin Kerâmetü’l Evliyâ’sı, İbni Hacer-i Mekki’nin Fetava-i hadisiye’si, yine onun El-cevherü’l-münzam’ı, allame Ebû Abdullah Maliki’nin ve Kilai’nin Misbahu’z-zulam kitapları, Nureddin Ali Şâfiî’nin Bugyetü’l-ahkâm’ı, Yusuf Nebhani’nin Huccetullahi alel-âlemin’i, Tâhir Sünbül efendinin El-intisar lil-Evliyâi’l-ebrâr’ı, Nureddin Ali Semhudi’nin Cevahirü’l-akteyni, Hasan Advi Mısrî’nin Nefehat-i Şaziliye’si, Abdülvehhab-i Şarani’nin Ecvibetü’l-merdıyesi, yine onun Bahrü’l-mevrud’u, Mustafa Bekri’nin Ber’ül-eskam’ı, yine onun Lem’u-berkı’l-makamatı, Abdülgani Nablüsi’nin Keşifü’n-nur’u, Ahmed Zerruk Maliki’nin Şerh-i Hızbi’l bahr’i, allame Seyyid Alevi’nin Cilaü’z-zulam firreddi alen Necdilleziedâllel-avam’ı ve Fadl-ı Resûl Bedâyi’nin Seyfü’l-Cebbar’ı ve Eyüp Sabri Paşa’nın 1878 İstanbul baskılı Türkçe Tarih-i Vehhâbîyan kitabı ilim adamları arasında şöhret bulmuşlardır .

Bir mezar ziyaret edilince, kabirdekinin ruhu, gelenin ruhuna, ayna gibi aks eder. Gelenin ruhu, daha üstün ise, kalbi sıkılır, rahatsız olur, zarar eder. Bunun için, İslamiyetin başlangıcında, kabir ziyareti yasak edilmişti. Sonradan, müslümanlar da ölünce, bunları ziyarete müsaade olundu. “Kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur” hadisi, Hucre-i saadeti ziyaret ederek faydalanmeyı emir buyurmaktadır. Onu diri iken ziyaret eden, çok faydalanarak ayrılırdı. Mübarek kabrini ziyaret edenlerin de, böyle ayrılacaklarını, bu hadis-i şerif bildiriyor.

İslam âlimlerinin büyüklerinden Abdülkâdir-i Geylânî, Muhyiddin-i Arabî, Takıyüddin-i Ali Sübki Ahmed ibni Hacer-i Mekki ve Abdülgani Nablüsi “rahimehümullah”, Evliyânın kabirlerini ziyaret edip, onlara tevessül ederek, Allahü teâlâdan afv ve merhamet istemek câiz olduğunu vesikalarla ispat etmişlerdir. Yusuf Nebhani hazretleri Şevahidü’l-hak kitabında, o yüksek âlimlerin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitaplarından uzun yazılar ve vesikalar alarak Hindistan’daki vehhâbîleri rezil etmektedir. Bu Arabî kitaptan 50 sayfası, Ulemaü’l-müslimin kitabında 1972’de bastırılmıştır.

Reşehat kitabında Alaüddin-i Attar “kuddise sirruh” hazretleri buyuruyor ki (Evliyânın “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” mezarlarını ziyaret eden, kabirdeki Zâtın büyüklüğünü ne kadar anlamış ise ve o Velîye ne düşünce ile teveccüh etmiş, yani kalbini Ona bağlamış ise, Ondan o kadar feyiz alabilir. Kabir ziyaretinin faydası çok olmakla beraber, Evliyânın ruhlarına teveccüh edebilen kimse için, uzaklık zarar vermez. Behâüddîn-i Buhârî, Hak teâlâya [teveccüh edebilenlerin doğruca Ona] teveccüh etmelerini emir buyururdu. Evliyânın kabirlerini ziyaret, Hak teâlâya teveccüh için olmalıdır. O Velînin ruhunu, Hakka tam teveccüh edebilmek için vesile yapmalıdır. İnsanlara tevadu ederken, Hakka teveccüh etmek lâzımdır. Çünkü, insanlara tevazu, Allah için olursa, makbul olur).
Doğrudan doğruya Allahü teâlâya teveccüh ederek, her ân nazil olan feyiz-i ilâhîden nasip alabilmek için, kalbin gafletten uyanık, dünya düşüncelerinden ari olması lâzımdır. Böyle olmayan ve küfür, bidat ve günah zulmetleri ile kararmış olan kalpler, Allahü teâlâya teveccüh edemez. Feyiz-i ilâhiyye kavuşamaz. Bunların, (Layeseuni…) hadis-i şerifine uyarak, Allahü teâlânın feyizlerine kavuşmuş olan kâmil ve mükemmil, yani Resûlullahın varisi olan hakiki rehber bularak, yanında edeble oturmaları, onun kalbine gelen ilâhî feyizlerden almaya çalışmaları lâzımdır. Hakiki rehber bulunmadığı zamanda, kendinden haberi olmayan ve îman ve küfrü birbirinden ayıramayan tarîkatçılara, taklitçi şeyhlere aldanmamalıdır.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri 8. mektubunda, (Bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz! Yahut, mirza Mazhar-i Can-ı Cananın mezarına gidip, onun rûhâniyetine teveccüh ediniz! Ona teveccüh edince, Allahü teâlânın feyizlerine kavuşulur. O, zamanımızdaki binlerce diriden daha faydalıdır) buyurmaktadır. Makamat-i Mazhariye 58. sayfasında buyuruyor ki (Evliyâ mezarlarını ziyaret ederek, feyiz vermeleri için yalvar! Fâtiha ve Salavât okuyup, sevaplarını mübarek ruhlarına göndererek, onları Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için vesile yap ki zâhir ve bâtın saadetlerine bu vesile ile kavuşulur. Fakat, kalbi tasfiye etmeden, Evliyâ kalplerinden feyiz almak güçtür. Bunun için, Hâce Behâüddîn “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” evvela, Evliyânın kalplerinden feyiz almayı nasip etmesini Allahü teâlâdan istemek, daha iyidir, demiştir).

Vehhâbîler ve bunların aldattıkları bazı din adamları, mevlüt okumaya günah diyor. Böyle inanmaları ve söylemeleri ile kendileri büyük günaha giriyorlar. Ahmed Saîd-i Fârukî hazretleri, bunlara vesikalarla cevap olarak bir kitap yazdığı gibi, Mektûbât-i Ahmediye’sinin 37. mektubunda ve Yusuf-i Nebhani “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, Huccetullahi alel’âlemin fi mucizat’i Seyyid-il-Mürselîn kitabının 233. sayfasından başlayarak ve (El-besair li-münkirit-tevessül-i biehl-il-mekabir) kitabının sonunda ve En-nimet-ül Kübrâ alel-âlem fi-mevlüt-i Seyyid-i veled-i Adem kitabında mevlüt okumanın meşru ve çok sevap olduğunu ispat etmektedirler. Bu üç kitap ve aşağıdaki dört kitap, İstanbul’da bastırılmıştır. Mevlüt okutmaya mâni olmamalı, teganni ile okumaya ve kadınların erkeklere görünerek dinlemelerine mâni olmalıdır.

 

[1958’de İstanbul’dan hacca giden bir müslüman, Hucre-i saadet önünde (Ya Resûlallah, günahım çok. Bana şefaat eyle!) diye duâ ederken, Afrikalı bir vehhâbî gelip, (O ölüdür, bir şey duymaz) gibi şeyler söyler, yakasından çeker. Bu sünnî müslüman da, Bakara sûresinde, (Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz! Onlar diridir. Fakat, siz bunu anlamıyorsunuz) mealindeki 154. âyet-i kerimeyi okur. İnsanların en üstününe sen nasıl ölüdür diyorsun der.]

İlk olarak 1791’de, Vehhâbîler ile Mekkeliler arasında ihtilaf oldu. Bu senelerde, Osmanlı devleti, hârici düşmanlarla muharebede idi. Dahilde de karışıklık vardı. [Şöyle ki Fransa ile senelerden beri dost iken, Napolyon Bonapart, 1799’da Mısra 50.000 askerle saldırdı. Denizden ve karadan muharebelerle de, Mısır düşmandan temizlendi. Rusya, hududumuza saldırıp, harp ilan edildi. İngiliz donanması Çanakkale’den girip, Yedikuleye kadar geldi. Başta padişah III. Selim Han olmak üzere, bütün memur, asker ve halk, büyük gayretle üç günde, sahillere binden fazla top yerleştirip, donanmayı, harp olmadan, kaçırdı. Rusya sulh istedi ise de tekrar hücum ederek Tuna’yı geçti. Uzun muharebelerden sonra, Bükreş Muahedesi yapıldı. Dahilde ise, yeryer dinsizler türeyip, halka zulüm ediyor ve devleti dinlemiyorlardı. O zaman, halife olan III. Selim Han, bir yandan talimli asker yetiştiriyor, bir yandan da, top fabrikası yaptırıp çalıştırıyordu. Talimli yeni askeri gören yeni-çerilerden, Karadeniz boğazı tabyalarında bulunanlar, Kabakçı Mustafa kumandasında isyan etti. Padişah, müslüman kanı dökülmesini istemedi. Bütün ilerlemeler durdu. Selim hanı şehit ettiler. II. Mahmud Han-ı Adli, evvela dinsizleri terbiye ve itaate getirdi ve Rusya ile sulh yaptı.]

Mısır valisine ferman buyurularak, Mehmed Ali paşa, müslümanlar arasındaki bölücülüğü önlemek için, oğlu Tosun Paşa’yı Hicaz’a gönderdi ise de, sulh ve sükunu temin edemedi. Madde başından buraya kadar yazılanların çoğunu Hülâsatü’l-Kelam ve Mîr’atü’l-Haremeyn kitaplarından aldım. Kendimin bir fikri katılmamıştır.

Mekke-i mükerreme ile Medine-i münevvere, Osmanlılar tarafından adalet ve hürmet ile idare edilip, milyonlar sarf edilerek, mukaddes makâmlar tâmir ve tezyin edildi. Haremeynin mübarek ahalisi, rahat ve refah içinde yaşadı. Bu saadet zamanı, birinci cihan harbine kadar devam etti. Birinci cihan harbi [1914- 1918] sonunda, İslam ittihatını parçalamak arzusuna kavuşan düşmanlar, Mekke emri olan şerif Hüseyin bin Aliyi ve ileri gelenleri, Hicazdan çıkardılar. Bütün dünyaya da, kaçtı diye bildirdiler. Necdde yaşıyan Abdülaziz bin Süud, 1926 senesinde Mekke’ye gelerek yeni bir hükümet kurdu.

Osmanlılar devrinde, vehhâbîlik ingiliz casusları ve paraları vasıtası ile Hindistan’a ve Afrika’ya yayıldı. Bağdat’ta, şiilik yerleştiği gibi, Mısır din adamları da vehhâbîliğe kaymaya başladı. Çok okumuş, çok kitaplar yazmış olan Mısırlı Muhammed Abduh, masonların, İslamiyeti yok etmek için giriştikleri savaşta, en tesirli silahları olan (İslam memleketlerine asrilik, modern ismi altında, dinsizlik sokmak) propagandalarına aldanarak, Ehl-i sünnet vel-cemaati tamamen bıraktı. Âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere kendi aklı ile garblılaşmaya uyacak mânâlar vererek, Selef-i sâlihinin yolundan ayrıldı. Kitaplarının bir kısmı, o yolda olanlar tarafından türkçeye çevrilmiş, büyük İslam alimi(!) Abduh’un eserleri diye, gençliğin önüne sürülmüştür. Muhammed Arabinin Mekkede basılan İfadetü’l-ahyar kitabında ve şeyh-ul-İslam Mustafa Sabri efendinin (Mevkıfü’l-akıl vel-ilim vel-âlem) kitabında ve Camiul-ezher medresesi yüksek ilim kurulu üyesi Yusuf-i Decvi’nin 1966’da Mısırda çıkan Camiul-ezher Mecellesi’ndeki yazılarında, bunların İslamiyyete uymayan fikirleri, kuvvetli delillerle reddedilmektedir. Vaktiyle ibni Teymiyye de, ilminin çokluğuna aldanarak, dalâlete düşmüştü. Fakat bu kadar taşkınlık yapmamıştı.

Hakiki din adâminın, Ehl-i sünnet âlimlerinin ve mezhep imamlarımızın verdikleri mânâları ve çıkardıkları hükümleri yazması ve onları değiştirmeden söylemesi, milletin ve gençliğin kafasında, Ehl-i sünnet âlimlerinin isimlerini ve büyüklüklerini yerleştirmesi lâzımdır. Seyyid Kutub denilen kimse de, eğer İslam âlimlerinin tefsirlerini, mesela, tefsirde ve fıkıhta ihtisâs kazanmış ve tasavvufta Mârifetullah ile şereflenmiş olan, Ehl-i sünnetin gözbebeği Senaullah-i Dehlevî hazretlerinin Tefsir-i Mazhari’sini okumuş olsaydı, İslam âlimlerinin yüceliğini anlar, haddini bilerek, derme çatma yazılarını tefsir diye ortaya koymaya belki sıkılırdı. Berika’da, dil afetlerinin ellincisinde, “Tefsir yazanın 15 ilimde mahir olması lâzımdır” diyor. Bunları bilmeyenlerin hadis ve tefsir okumaya kalkışması, mide hastasının, kuvvetlenmek için, baklava, börek yemesine benzer. Halbuki bu hastanın, önce perhiz yapması, sonra, kuvvetli yemeye başlaması lâzımdır. İşte, bizim gibi, ana ilimleri okumayanlar, din öğrenmek için, Kuran tercümesi, tefsir, hadis okumaya kalkışırsak, bunları kavrayamayız. Yanlış anlayarak, dinimizi, imanımızı da gayb ederiz. Ana yuvasından almış olduğu ve senelerce, titizlikle sakladığı kıymetli imanını gayb eden birkaç ilerici kimse ile karşılaştım. Bunların irtidadına sebep olan, zihinlerindeki şüphenin nasıl meydana geldiğini sordum. Elmalı tefsirini okuyunca, böyle olduğunu anladım dediler. Mazhar-i Can-ı Canan “kuddise sirruh”, Makamat’ın 100. sayfasında, bir halifesinin tefsir yazmasına mâni olduğunu yazmaktadır. Görülüyor ki uydurma, anlamadan yazılan tefsirleri ve tercümeleri bir yana bırakalım, meşhur tefsirler bile ehlinden başkasına zararlı oluyor. Kurân-ı Kerîmin tefsirini anlayabilmek için, 80 din bilgisini iyi öğrenmek lâzımdır. Bu ilimleri bilmeden tefsir, hadis okumaya kalkışan, imanını gayb edebilir. Berika kitabının 1297. sayfasında, “Tefsir kitaplarına tâbi olmamız emrolunmadı. Fıkıh âlimlerine tâbi olmamız emrolundu” buyurmaktadır. Birgivi vasiyetnamesi şerhinde diyor ki “Kelam ve fıkıh âlimlerimiz, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibi din cahillerine, açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve ilm-i hâl kitabı yazmışlardır. İslamiyeti doğru öğrenmek için, o fıkıh ve İlm-i hâl kitaplarını okumaktan başka çare yoktur”.

Dört mezhebin inceliklerine vakıf, derin âlim, veliyy-i-kâmil, Seyyid Abdülhakîm efendi “kuddise sirruh” buyurdu ki “Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh kitabı, İbni Âbidin’in Dürrü’l-muhtar haşiyesidir. Şâfiîde Tuhfetü’l-muhtaç kitabıdır. En mükemmel, en kıymetli tasavvuf kitabı, İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ı ve en kıymetli ilmihal de, Kadı-zadenin Birgivi vasiyetnamesi şerhidir. Dürrü’l-muhtar kitabı, Şemsüddin Timurtaşi’nin Tenvirü’l-ebsar kitabının şerhidir.”

Pakistan’daki vehhâbîlerden bir kısmı, müslümanları aldatmak için (Biz Ehl-i sünnetiz. Hanbeli mezhebindeniz) diyorlar. Halbuki Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından işlerine gelenleri alıyorlar, işlerine gelmeyenleri, inanışlarına uymayanları örtbas ediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin âyet-i kerimelere vermiş oldukları doğru mânâları değiştiriyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri, âyet-i kerimelere, kendi anlayışlarına, düşünüşlerine göre mânâ vermedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayetlerden anlayıp bildirdiklerini, Ashâb-ı kirâmdan öğrendiler. Bu öğrendikleri mânâları kitaplarına yazdılar. Bunlar ise, Resûlullahtan gelen bu mânâları beğenmiyorlar. Kendi kafaları ile âyet-i kerimelere mânâlar veriyorlar. Bu yazılarını, Ehl-i sünnet bilgisi olarak tanıtıyorlar. Din bilgilerinden, fen ve ahlak bilgilerinden ve mantık kurallarından haberleri olmadığı için, Kurân-ı Kerîmin ulvi ve kudsi inceliklerini anlayamıyorlar. Bunları anlayıp haber veren hadis-i şeriflere, mevdudur, uydurmadır diyorlar. Hadis-i şerifleri, kendi anladıklarından üstün tutan Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmiyor, müslümanları bunlardan uzaklaştırıp, dinde reform dedikleri, uydurma yola sokmaya uğraşıyorlar. İslam âlimleri, vehhâbî imamların arkasında namaz kılınmıyacağını bildiren fetvalar verdiler. Bu fetvalardan biri, Hülâsatü’l-kelam kitabının sonunda mevcuttur.

Muhammed Zihni efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Nimet-i İslam kitabı, nikah kısmı, 39. sayfasında diyor ki: (Nikah ile alması haram olan 25 kadından birisi de Veseniye, yani puta tapan kadınlardır. Güneşe ve yıldızlara ve resimlere, heykellere tapınanlar ve Muattala ve Bâtıniye ve İbahiye’den olanlar ve zındıklar, yani koyu müslüman görünüp, küfre sebep olan şeyleri imanın şartı diyenler, hep puta tapanlardandır (Fetava-i Hindiye). Bâtıniye ki bunlara İsmailiye ve İbahiye de denir. Bunlar, son zamanlarda, Vehhâbî ismini almışlardır ve din ismi altında müslümanlara hıyanet, düşmanlık eden dinsizlerdir). Vesen, kendisinde ulûhiyet sıfatı bulunduğuna inanılan, bunun için tazim edilen resim veya heykeldir. Bu yazı, vehhâbîler arasına zındıkların karışmış olduğunu, bunların ise kâfir olduklarını gösteriyor.

Memleketimizde din bilgisi az olan kimseler, İbni Teymiyye’nin, Muhammed Abduh’un, Mevdûdî’nin, Seyyid Kutub’un, Nobel mükafatı almış olan Abdüsselâmin, Ahmed Didad’ın ve Hamidullah’ın kitaplarından yapılan tercümeleri okuyarak zehirleniyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri anlayamadıklarını sanıyorlar. Bu kitaplardaki yaldızlı, nefs-i emmareyi harekete getiren taşkın yazıların sahiplerini, Ehl-i sünnet âlimlerinden, hatta Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” daha yüksek görüyorlar. İslamiyette, bu büyük yarayı açan, bilhassa İbni Hazm, İbni Kayyım-i Cevziyye ve filozof İbnür-Rüşddür. Her üçü de, İbni Teymiyye gibi alimdir ve yüzlerle kitapları vardır. Ehl-i sünnet âlimleri, bunlara değerli cevaplar yazmış, yanlışlarını ortaya koymuşlardır. Fakat ilmi az olanlar ve Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış olanlar, onların kitaplarına aldanmakta, doğru yoldan çıkmaktadır.

Bunlara aldananlar, kendilerini haklı göstermek ve başkalarını da aldatabilmek için, (Osmanlı âlimleri, siyasi düşmanlığı, dinde ayrılığa çevirdiler) diyorlar. Bu sözleri iki yönden bozuktur: Adı geçen mezhepsizler vehhâbî değildir. Vehhâbîlik ortaya çıkar çıkmaz, Ehl-i sünnet âlimleri, emr-i mâ’rûfa başladı. Bunların yanlış yolda olduğunu yazdılar. Doğru yola çağırdılar. Bunların yaldızlı kitaplarına aldanan câhiller barbarlığa başladı. İslam şehirlerine saldırdı. Osmanlı devleti, bundan sonra işe karıştı. Ehl-i sünnet âlimleri, kitaplarını yazarken vehhâbîlik yoktu ki âlimler için, dini siyasete karıştırdılar denilebilsin. Ehl-i sünnet âlimleri, vehhâbîlik ortaya çıkmasından yüzlerce sene önce, müslümanlar arasında bir fitne zuhûr edeceğini firaset ile anlamış gibi, sapık fikirleri yazmışlar ve âyet-i kerimelerle çürütmüşlerdi. Sayıları pekçok olan bu kıymetli kitaplardan, büyük âlim Celâleddîn-i Süyuti’nin (Tenvir-ül-halek fi imkan-ı rüyetin-Nebî ciharen vel-melek) ve (Tenbih-ul-gabi bitebriet-i İbni-il-Arabî) kitapları ile Abdülgani Nablüsinin (Keşif-ün-nur ân Ashâb-il-kubur) kitapları meşhurdur. Bu üç Arabî kitap, El-minhatü’l-vehbiye kitabının 2. baskısına eklenerek neşredilmiştir. Bunları okuyanlar, sapıkların, İslamiyeti yıkmak yolunda olduklarını iyi anlarlar. Reddü’l-muhtar, 3. cilt, 296. ve 309. sayfalarında diyor ki (Mânâları açık ve katî olan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere, te’vil etse dahi, yanlış mânâ vererek ve mânâları açıkça anlaşılmayanları te’vil etmeden yanlış mânâ vererek dinden çıkana, yani imanı bozuk olana mülhid denir. Mülhid, kendini müslüman sanır. Hiçbir dinde olmayıp da, dinsiz düşüncelerini müslümanlık imiş gibi, fâsid, bozuk deliller ile ispata kalkışarak, müslümanların imanlarını bozmak isteyene zındık denir). Mülhid ve zındık, müslüman görünerek, İslamiyeti yıkmaya çalışmaktadır. Vehhâbîler gibi, açıkça anlaşılamayan delilleri te’vil ederek Ehl-i sünnetten ayrılan da, mülhid veya bidat sâhibi olur.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” için, devlet düşmanlığını din düşmanlığı şekline soktular demek, İslam âlimlerini tanımamak, hatta müslümanlığı lekelemek olur. Dini dünyaya alet etmek, İslamiyetin en çok kötülediği bir suçtur. Her memleketteki İslam âlimlerini böyle ağır suçlamak, İslamiyeti kötülemeye, yıkmaya kalkışmak olur. Ehl-i sünnet âlimleri, hiçbir zaman siyasete karışmamış, hiçbir müslümanı kötülememiştir.

Mülhidlere, zındıklara aldananlardan, Anadoluda hatib hoca denilen biri, kitabında, “Kurân-ı Kerîm ile hadis-i şerifler sayılıdır. İnsanların önüne çıkan hadiseler ise sonsuzdur denilerek, kıyas ile birçok şey ilave edilmiştir. Bu yanlıştır. Kıyas ve ictihad yoktur” diyor. Böylece, yüzbinlerle Ehl-i sünnet alimine iftirâ ediyor. Çünkü, kıyas ve ictihad, bu hocanın sandığı gibi, kitaba, hadis-i şeriflere bir şey eklemek değil, Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin, derin örtülü mânâlarını meydana çıkarmaktır. Ashâb-ı kirâmın da kıyas yaptıkları, onların da ayrı mezhepleri bulunduğu aşağıda bildirilmektedir. Beydavi tefsirinde kıyas ve icmaîn, Âli-i İmrân sûresinin 108. âyetinde emredildiği yazılıdır.

Başka bir sayfada, “Dinde gizli bir şey yoktur, her şey söylenmiştir” diyor. Bir sayfa sonra da “Kitap ile sünnetin bildirmediği her şey mubahtır” diyerek her şeyin bildirilmediğini söylüyor. Yazıları birbirini tutmuyor. Diğer bir sayfada, “Kıyas ile din arttırılıyor, şiddetlendiriliyor. Birçok mubahlar haram ediliyor” diyerek iftirâ ediyor.

Bu din adamı, yine, “Kıyas yüzünden, İslam dininde hiçbir meselede ittifak kalmamış, ihtilaflar çoğalmış” diyor. Halbuki zaruri olarak ve icmâ ile bilinen inanılacak şeylerde, îtikat meselelerinde kıyas yoktur. Böyle bilgilerde ictihad edip yanılan kâfir olur. Zaruri olarak ve icmâ ile bildirilmemiş olan îman bilgilerinde ictihad edip de yanılan, kâfir olmaz ise de, bidat sâhibi olur. Sapık müslüman olur. Yapılacak işlerin, Kitap ve sünnette açık bildirilenlerinde de kıyas olmaz. Buralarda ayrılık yapan, bu hoca gibi Ehl-i sünnetten ayrılanlardır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında insanlar üçe ayrıldı: İnanmayıp Resûlullaha karşı gelenler kâfir oldu. İnanmayıp inanmış gibi görünenlere münâfık denildi. İnananlara ashâb denildi. Ashâb-ı kirâmın inanışları hep aynı idi. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş işleri yapmakta da, birbirlerine uygun idiler. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmemiş bir şeye inanmayı dinimiz emretmemiştir. Fen bilgilerinin çoğu böyledir. Bunlardan akla uygun olanlara inanılır. Açıkça emir veya yasak edilmemiş işler ise, böyle değildir. Böyle işleri yapıp yapmamakta, açıkça bildirilenlere benzetilmelerini, Allahü teâlâ, derin âlimlere emretmektedir. Bu benzetmeyi yapabilecek derin âlimlere Müctehid denir. Bu benzetmek işine, ictihad denir. Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Ashâb-ı kirâmın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. İslamiyet bilgilerinde, siyaset, idarecilik ve zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf mârifetlerinde birer derya idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek cemalini görmekle ve kalplere işliyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Her birinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farklı idi. Tabiînin ve Tebei tabiînin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin ve Ashâb-ı kirâmın mezheplerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhepleri unutuldu. Bu dört mezhebin imanları, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ortak olan imanıdır. Bunun için, dördüne de ehl-i sünnet denir. İmanları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirlerini severler. Birbirlerine uymayan işlerini de, zaruret olunca, birbirlerini taklit ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheplerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, Allahü teâlâ tarafından müslümanlara rahmet olduğunu, Peygamberimiz haber vermiştir. Çünkü, dört mezhep arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman, vücut yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbâdetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar. Allahü teâlâ dileseydi, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde, her şey açıkça bildirilirdi. Böylece, mezhepler hâsıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her müslümanın tek bir nizam, tek bir emir altında yaşamaları lazım olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu.

Ashâb-ı kirâmın hepsi öldükten sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanları bozuldu. Ashâb-ı kirâmın doğru imanından ayrıldılar. Dalâlet fırkaları meydana geldi. Bunlar, mânâları açıkça anlaşılamayan nassları te’vil ederek yanıldıkları için kâfir değildirler. Fakat, İslamiyete zararları, kâfirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar. Mezhepsiz bidat fırkalarını, Ehl-i sünnetin dört doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır. Dört mezhep, birbirlerinin doğru yolda olduklarını söyler ve birbirlerini severler. Mezhepsiz fırkalar ise, müslümanları parçalamaktadırlar. Bugün, dört mezhepten başka Ehl-i sünnet yoktur. Bu dört mezhebin birleştirilemeyeceğini, bir mezhep haline getirilemeyeceğini, İslam âlimleri söz birliği ile bildirmişlerdir. Allahü teâlâ, mezheplerin birleştirilmesini değil, ayrı olmalarını istiyor. Böylece, İslam dinini kolaylaştırıyor. Âli-i İmrân sûresi, 100. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Allah’ın dinine sarılınız. Birbirinizden ayrılmayınız!) buyurulmuştur. Tefsir sahipleri, mesela Ebussuud efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, burada, (Ehl-i kitabın yaptıkları gibi, parçalanıp doğru imandan ayrılmayın! Cahiliye zamanında birbirleriniz ile dövüştüğünüz gibi bölünmeyiniz!) dediler. Doğru imanda birleşmemiz, fırkalara bölünmememiz emrolundu. Doğru yolun, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îman olduğunu, Peygamberimiz haber verdi. O hâlde, bütün müslümanların, ehl-i sünnet olmaları, ehl-i sünnet mezhebinde birleşerek, kardeş olmaları, sevişmeleri lâzımdır. Müslümanların bu birliğinden ayrılan, bu âyet-i kerimeye uymamış olur. Bu yolda birleşir, kardeşler olduğumuzu bilip sevışırsek, dünyanın en büyük, en kuvvetli milleti olur, dünyada rahata, huzura, ahirette de sonsuz saadete kavuşuruz. Düşmanlarımızın ve câhillerin ve sömürücülerin, kendi alçak çıkarları için söyledikleri yalanlara aldanıp, bölünmemeye çok dikkat etmeliyiz! Bu hususta fazla bilgi almak için Fârisî Redd-i vehhâbî kitabını okuyunuz.

Bir sayfasında, “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz!” sözü hadis değildir, sakat bir sözdür diyor. Halbuki İmâm-ı Münavi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Künuzü’d-dekaık kitabı ve İmdadın Tahtavi haşiyesi, 36. sayfasında bu hadis-i şerifi de yazmakta ve İmâm-ı Beyheki rivayeti olduğunu bildirmektedirler. Bunun sahih olduğunu ve Darimi, İbni Âdi ve başkalarının haber verdiklerini Savaıku’l-muhrika da bildiriyor. Üç sayfa sonra da, bu konuda bilgi verilmiştir. Bu adam, Ashâb-ı kirâmın büyüklüğünü anlayamadığından, bu hadis-i şerife, uydurmadır diyor.

“Ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözü de hadis değildir diyor. Halbuki İmâm-ı Münavi bu hadis-i şerifi de yazıyor ve İbni Nasır ve Deylemi rivayeti olduğunu bildiriyor. İbni Âbidin önsözde buyuruyor ki: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi meşhurdur. Bunu, Beyheki’nin rivayet ettiği Mekasıdü’l-Hasene’de yazılıdır. İbni Hacib de (Muhtasar)da sahih olduğunu yazmaktadır. Nasır-ul-mukaddesinin, Hucce kitabında ve Beyheki’nin Risâletü’l-Eş’arîye’sinde sahih hadis olarak bildirildiğini, İmâm-ı Süyuti yazmaktadır. Hâlimi ve kadı Hüseyin ve İmam-ül-Haremeyn de sahih olarak bildirmişlerdir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Mevahib-i ledünniyye 1. cilt, 4. kısımda da uzun yazılıdır. Halife Ömer bin Abdülaziz, “Ashâb-ı kirâm ihtilaf etmeselerdi, dinde ruhsat, kolaylık olmazdı” buyurdu. Halife Harunü’r-Reşid, İmâm-ı Malik’e, “Senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim ve herkesin bunlara uymasını emredeceğim” deyince: “Ya Halife! Böyle yapma! Âlimlerin ihtilafı Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Her müslüman, dilediği âlime uyar” buyurdu. Berika 110. sayfada, bu hadisin Camius-sagir’de bulunduğunu bildirmektedir. Hadika 1. cilt, 244. ve 2. cilt, 104. sayfalarında, bu hadis-i şerifi açıklamakta ve Nasır-ul-mukaddesi ve Hâlimi ve Beyheki ve İmam-ül-Haremeynin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” haber verdiklerini bildirmektedir. Mîzan’ın 45. sayfasında da yazılıdır. Zavallı hoca, îman için olan hadis-i şerifleri, mezhepler için zannetmiş.

Fetava-i Hindiye’de diyor ki: Nevazil kitabında, “Yalnız hadis-i şerif okuyup, fıkıh öğrenmeyen kimse, dinde müfsittir” buyuruldu. Ebû Asım “rahmetullâhi aleyh” de, böyle buyurmuştur. Tatarhaniye fetvasında da yazılıdır.
Kitabın bir yerinde, “Ashâb-ı kirâmın, Kitap ve sünnete uymayan sözleri alınmaz, red olunur” diyor. Ashâb-ı kirâmı, Kitap ve sünnete uymayan şeyler söyleyecek sanıyor. O din büyüklerini, kendi gibi zannediyor. Bilmiyor ki Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Kitap ve sünnete uymayan bir şey söylememiştir. Zaten, Kitabı ve sünneti, yani Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri toplıyan, sonra gelenlere ulaştıran, Ashâb-ı kirâmdır. Usûl âlimlerinden, yani en büyük İslam âlimlerinden bazısı buyuruyor ki “Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamber olduğunu ispat edecek hiçbir şahiti bulunmasaydı, yalnız Ashâbını görmek, Peygamber olduğunu bildirmeye yetişirdi. Çünkü, Ashâbının her biri, her ilmde, İslamiyet bilgilerinde, siyasi, akli ilimlerde [yani, lise ve üniversitelerde okutulan bilgilerde], zâhiri ve bâtıni ilimlerin hepsinde birer derya idi. Halbuki hiçbiri bir kitap okumamış, bir muallim görmemişti. Bütün bu bilgileri, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile birkaç defa beraber bulunmakla şereflenerek edinmişlerdi”. Onların birbirine uymayan sözleri, Kitap ve sünnette açıkça bildirilmeyen işlerdedir.

Bir sayfada “Müctehidlerin ve kıyascıların, sahih hadislerin hepsine vukufsuzluk yüzünden, yaptıkları ictihad ve kıyas…” diyerek büsbütün câhil olduğunu ortaya koyuyor. Müctehidin ne demek olduğunu bilmediği, buradan da anlaşılıyor.

Bir sayfada (Müctehidlerin, kitap ve sünnete muhalif ictihadlarına uyulmaz) diyerek, Kitap ve sünnete muhalif ictihad var sanıyor. Bu yalan sözlerle, kendinin Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmediğini, mezhepsiz olduğunu ilan ediyor. Hindistan’da, vehhâbîlere satılmış olanlardan, Ebülkasım Benarisi, daha çok para almak için (Eccerhuala Ebû Hanife) kitabını yazarak, bu yüce imama saldırıyor. Ehl-i sünnet âlimleri, buna cevaplar yazarak rezil ediyorlar. Bu alçak iftirâ ve hücumlardan bazısı ve verilen cevaplar, (Üsulül-erbea) 113. sayfasında yazılıdır.

Kitabının bir yerinde, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin ve İmâm-ı Malik’in “radıyallâhu anhüma” sözlerini de yanlış yazıyor. Bu iki din imâmina iftirâ ediyor. Bunların, hadis-i şeriflere uymayan söz söylemeyeceklerini bilmiyor. Derin din alimi, yüzlerce Evliyâ yetiştiren, büyük tasavvuf rehberi, Abdullah-i Dehlevî “kuddise sirruh” yazmış olduğu Makamat-ı Mazhariye risalesinde tasavvuf yolunu anlattıktan sonra, üstadı olan Mazhar-i Can-ı Cananın “kuddise sirruh” hayatından, kerâmetlerinden ve mektuplarından bazılarını bildirmektedir. Fârisî olup İstanbul’da da basılmıştır. 18 fasıldır. 18. fasılda, 23 mektup vardır. 16. mektupta, Mazhar-i Can-ı Canan “kuddise sirruh” buyuruyor ki:

Yavrum! Hadis-i şeriflere nasıl uyulur? Bunu bildirmek için, Muhammed Hayat “rahmetullâhi aleyh” bir kitap yazmıştır. Bu kitapta diyor ki: Hüseyin bin Yahya Buhârî Zendevisti, Ravdatü’l-ulema kitabında buyuruyor ki İmâm-ı Âzam, talebesine “Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şerifini ve Ashâb-ı kirâmın sözünü görünce, benim ictihadımı bırakınız, onlara uyunuz!” buyurdu. Bir kere de “Sahih hadisler benim mezhebimdir” buyurdu. Hadis ilminde âlim, mütehassıs olan, nâsih ve mensuh hadisleri ayırabilen, kuvvetli ve zayıf hadisleri anlayabilen bir kimse, sahih hadislere uyarsa, Hanefi mezhebinden çıkmaz. Mezhep reisinin sözünü yapmış olur. Hatta, böyle bir âlim, sahih hadislere uymazsa, İmâm-ı Âzâmın sözünü dinlememiş olur. Herkes bilir ki hadis-i şeriflerin hepsini birlikte bilen, işiten, hiçbir âlim yoktur. Nitekim, İmâm-ı Âzam “Hadis-i şerifi görünce, benim sözümü bırakınız!” buyurdu. Hatta, bu ümmetin en âlimleri olan ve ömürlerini, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hizmetinde geçirmiş olan Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” hiçbiri de, bütün hadis-i şerifleri işitmiş değildi. Hadis-i şerife uymak, her mümine vâcibdir. Mezhep imamlarından, belirli birine uymak vâcib değildir. Her müslüman, [4 mezhepten] dilediği mezhebe uymakta serbesttir. Ehl-i sünnet âlimlerinin, mezhep imamlarımızın bildirdiği hadis-i şeriflere ve bunlardan anladıkları manalara uymamız lâzımdır. Fetava-yı Hindiye, 5. cilt, 377. sayfada diyor ki (Fıkıh öğrenmeyip, hadis öğrenen, dinde iflas eder [yani dini gider]. İlmi, emin olan, sâlih kimselerden öğrenmelidir). Bunların kitaplarını okumalıdır.

Bu mezhepsiz din adamı, kitabının bir sayfasında, “Cenâb-ı Hak ve Resûlü, hiç kimseye, ümmetten birinin mezhebi ile mezheplenmeyi ve dinde onu taklit etmeyi emretmemiştir” diyerek, Kurân-ı Kerîme de iftirâ ediyor. Çünkü, Mâide sûresi, 35. âyetinde meâlen, “Allahü teâlâya yaklaşmak için, vesile arayınız!” buyuruldu. Enbiyâ sûresinde, “Bilmediklerinizi, bilenlerden sorup öğreniniz!” mealinde âyet-i kerime vardır. Mezhep imamlarımız “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, en büyük din âlimleridir. (Âlimler, Peygamberlerin varisleridir) hadis-i şerifi, Buhârî’de yazılıdır. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolu, akıl ile hayal ile rüya ile anlaşılmaz. Din âlimlerinden öğrenilir. Din imamlarından herhangi birine uymak, Peygamberimize uymak olur. Ehi Çelebi, Hediyye kitabında diyor ki “Ebû Hanîfenin kıyası doğru değildir diyen kâfir olur”.

İbni Teymiyye ile İbni Kayyım’ı çok öven Alusi bile Galiye kitabında bakınız ne diyor: (İlim öğrenmek ve öğretmek, ibâdetlerin en üstünlerindendir. Abdullah ibni Abbas; âlimlerin, âlim olmayan müminlerden 700 derece daha üstün olduğunu bildirdi. Hadis-i şerifte, “Âlimler, Peygamberlerin varisleridir” buyuruldu. Peygamberlik rütbesinin üstünde hiçbir rütbe olmadığına göre, bu rütbeye vâris olmanın şerefinden daha üstün bir şeref olamaz. İslam âlimlerinin çoğu, bu yüksek rütbeye kavuştu. Fıkıh ve hadis âlimleri ve en başta müctehidlerin dört imamı, bunların en üstünleridir. Bunlar, ahkâm-ı İslameyenin kapalı emirlerini, yasaklarını açığa çıkardı. İlmin temelini kurdular. Din bilgilerini, kısımlara, sınıflara ayırttılar. Onların yüce kıymetlerinden birkaçını bilmekle şerefleniyoruz. Bunların en önde olanı, büyük imâm, Ebû Hanîfe Numan bin Sabittir. Onun yüksekliğini bildiren hadis-i şerifler elimizde mevcuttur. Buhârî ve Müslimde yazılıdır. 45 sene, beş vakit namazı bir abdestle kıldığını, Abdullah ibni Mübarek “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirmektedir. Hasan bin Amare, yüce İmamı gasl ederken: (30 sene hep oruç tuttun. Allahü teâlâ sana rahmet eylesin!) demiştir. İlmi ile tam amel eden, onun gibi bir âlim görülmedi. Ondan daha üstün âlim bulunmadı. Allahü teâlâ, bizleri, bu yüce âlimlere uymakla şereflendirsin! Resûlullahın sözlerini bizlere ulaştıran, bu müctehidlerdir. Bugün de, Onların dört mezhebinden birine muhtaç olmayan, onlardan birine uymaktan kurtulabilecek kimse yoktur. İbni Macenin bildirdiği hadis-i şerifte, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete gidecektir. Bunlar, benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır” buyuruldu. Bu ayrılık, üsulde, imanda olan ayrılıktır. Dört mezhebin ayrılığı değildir. Çünkü, hadis-i şerifte, “Ümmetimin ayrılması rahmettir” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, “Kitabullahta ve benim sünnetimde bulamadıklarınızı, Ashâbımın sözlerinden alınız! Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz. Ashâbımın birbirlerinden ayrılıkları rahmettir” buyuruldu).

Şâh Veliyullah-i Dehlevî’nin El-insaf ve İktü’l-ceyid kitapları, 1908 senesinde, Mısır’da ve sonra İstanbul’da bastırılmıştır. İstanbul’da Süleymaniye kütüphanesinde, İzmirli kısmında mevcutturlar. Birincisinde diyor ki (Ashâb-ı kirâm zamanında da mezhepler vardı. Her birinin mezhebi başka idi. Tabiîn, Ashâb-ı kirâmın mezheplerini aldılar. Harun Reşid, İmâm-ı Malik’e dedi ki (Senin (Muvatta) kitabını Kâbeye asacağım. Bütün müslümanların bu kitaba uymalarını emredeceğim. Her yerde tek bir mezhep olsun). İmâm-ı Mâlik de, (Böyle yapma! Ashâb-ı kirâm, fıkıh bilgilerinde mezheplere ayrıldılar) dedi. Bunu, İmâm-ı Süyuti haber vermektedir). İkinci kitabında diyor ki (Dört mezhepten birine uymakta büyük faydalar vardır. Bunlardan ayrılmanın zararları çoktur. Bunu çeşitli yollarla ispat ederim. Bugün dört mezhepten başka doğru mezhep yoktur. İmamiye ve Zeydiye fırkaları bidat üzeredirler. Dört mezhepten ayrılmak, Sivad-i Âzamdan ayrılmaktır. İbni Hazmın, taklit haramdır, Resûlullahtan başkasına uymak helal değildir sözü, müctehidlerin birbirlerine uymamaları içindir. Hadis-i şerifleri ayıramayanların, bunları mezhep imamlarından sorup, onlara uymaları lâzımdır. Resûlullahın zamanından beri, bilmeyenler, hep bilenlere sormuşlardır).

Başka bir sayfada, büsbütün sapıtarak (Mezhep imamlarına uymak, onu Peygamber menziline çıkarmak olur. Bu ise küfürdür) diyor. Bütün müminleri ve hocalarına uyanları kâfir yapıyor. (Mezhepler, ikinci asır sonlarında meydana çıktı. Ashâb ve Tabiîn hangi mezhepte idiler?) diyor. Fârisî Redd-i vehhâbî kitabında ve Arabî Hadika kitabı 696. sayfasında diyor ki (Dört mezhepten başkasına uymak câiz değildir. Bu sözümüz, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin mezheplerini küçümsemek değildir. Çünkü, Ashâb-ı kirâmın ve başkalarının mezheplerini tam olarak bilmiyoruz. O mezhepleri de bilseydik, onlara uymamız da câiz olurdu. Çünkü, hepsinin mezhepleri doğru idi. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, her müslümanın yalnız bunlardan birine uyması lâzımdır. Dört mezhebin kolaylıklarını araştırıp, bunları bir araya toplayarak, yeni bir kolaylıklar mezhebi uydurmaya telfik-ı mezahib denir. Câiz değildir).

Mezhep imamı demek, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kurân-ı Kerîmden çıkardığı mânâları, bilgileri, Ashâb-ı kirâmdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Resûlullahın, Kurân-ı Kerîmin hepsini Ashâbına tefsir ettiğini, Hadika, dil afetlerini anlatırken yazmaktadır. Resûlullahın Kurân-ı Kerîme verdiği mânâları, açıklamalarını anlamak isteyen, bir mezhep imâminın kitaplarını okur, bunlara uyar. Bu kitapları okuyup, bunlara uyan kimse, o mezhepten olur. Bu ise, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Kurân-ı Kerîme uymak demektir. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittiklerine uyardı. Kendi talebelerinden birine uymaya, yani dört mezhepten birinde olmalarına lüzum yoktu. Onların her biri bütün bilgileri asıl kaynağından alıyordu. Birbirlerine sorarak da öğreniyorlardı. Hepsi, mezhep imamlarından daha çok âlim ve daha yüksek müctehid idiler. Mezhep sâhibi idiler.

Bir sayfada, (İctihadlar fikir ve kanaattır. Elimizdeki kitaplar, mezhep kitaplarıdır, din kitabı değildir. Türkiyede, türkçe din kitâbi olmadığından, bu kitabı yazdım) diyor. Kendini müctehid sanıyor. Ömer Rıza Doğrulun, bu kitaba bir önsöz yazarak, ballandıra ballandıra methettiğini gördük. Bu önsözde diyor ki: (Asrın ihtiyaçlarını, kıyas yolu ile dinden değil, medeniyetin terakkî hamlelerinden beklemek gerektir. Kıyas, Kitap ve sünnet ile alakası olmayan, dinin asıl kaynaklarına dayanmayan, fakat her şeyi dine dayamak isteyen müctehidlerin icadıdır…) Bu sözleri, kendisinin de, ehl-i sünnet olmadığını, dini, kıyası ve ictihadı anlamamış olduğunu göstermektedir. Din âlimlerine dil uzatanlar, bunların bilgilerine erişemeyenlerdir. Reddü’l-muhtar 1. cilt, 396. sayfada ([400] hicri senesinden sonra kıyas yapacak âlim yetişmedi) diyor. Mîzanü’l-Kübrâ’nın 1. cüz, 42. sayfasında, (Dört mezhep imâmindan sonra, hiçbir âlim, mutlak müctehid olduğunu söylemedi. Mezhepte müctehidler yetişti. Evet, Kurân-ı Kerîmdeki bilgiler, hükümler sonsuzdur. Fakat, kıyamete kadar, bütün insanlara lazım olacak ahkamı, dört imâm anlamış, kitaplara yazılmıştır. Şimdi, bir kimse, Kitaptan ve sünnetten ahkâm çıkarabilirim derse, dört mezhepten birinde bulunmayan yeni bir hüküm çıkarmasını isteriz. Bunu yapamaz!) diyor.

Bunlar (El-Besair li-münkiri’t-tevessül-i bi-ehli’l-mekabir) ve (Et Tevessül-ü bin-Nebî ve bis-Sâlihin) ve (Usûlü’l-erbea) kitaplarında daha uzun yazılıdır. Birinci kitapta, Muhammed bin Abdülvehhabın (Keşif-üş-şübühat) kitabından parçalar yazılarak, hepsine cevaplar verilmiştir. Bu kitap arâbidir. (Et-Tevessül-ü bin Nebî) kitabı, Ebû Hamid bin Merzukinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” Şamda basılmış olan (Beraet-ül-Eş’arîyin) kitabının kısaltılmışıdır.

Seyyid Ahmed Tahtavinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Dürr-ül-muhtar) haşiyesinin Zebayıh kısmında diyor ki (Bugün her müslümanın dört mezhepten birinde bulunması vâcibdir. Dört mezhepten birinde bulunmayan kimse, (Ehl-i sünnet)den ayrılmış olur. Ehl-i sünnet olmayan da sapık veya kâfir olur). Vehhâbîliği temelinden çürüten (El-Besair) ve (El-müstened) ve (Seyfül-ebrâr) kitapları da böyle yazıyor ve bunu (İhya-ül-ulum)dan aldıklarını bildiriyor. Son iki kitap da, Hindistan’da yazılmıştır.

Biz, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri anlayacak kadar bilgili değiliz. Biz, Kurân-ı Kerîmi, anlamak ve anladığımıza göre amel etmek için değil, kelam-ı ilâhîden bereketlenmek, faydalanmak için okuyoruz. Biz mukallidler, tefsir ilmini bilmediğimiz için, ahkâm-ı İslamiyeyi, din imamlarımızın kitaplarından öğreniyoruz. Mezhep imamlarımız, Kurân-ı Kerîmin mânâsını, Tabiînden ve Ashâb-ı kirâmdan öğrenerek, bizim kolay anlayabileceğimiz şekilde, kitaplarına yazmışlardır. (Nahl) ve (Enbiyâ) surelerinde, meâl-i şerifleri, (Âlimlerden sorup öğreniniz!) olan âyet-i kerimeler vardır. Hadis-i şerifte, (Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, (Hadika)da, dil afetlerinde yazılıdır. İnsanların en iyilerinin yazdıkları kitapları beğenmeyip, bozuk asırların bozuk adamlarına aldanmaktan Allahü teâlâya sığınırız!

Yusuf-i Nebhani, hicri 14. asrın büyük âlimlerindendir. Uzun seneler Medinede kalıp vehhâbîliği yakından incelemek imkanını buldu. Topladığı bilgileri yaymak için, çok kıymetli 47 kitap yazdı. (El-Feth-ul-kebir) kitabında 14.450 hadis harf sırasına göre dizılmıştır. Üç cilt halinde basılmıştır. (Camiu keramat-il-Evliyâ) kitabı iki cilt olup kerâmetin hak olduğunu ispat etmektedir.  1911’de Mısırda basılmıştır. 47 kitabının hepsi basılmıştır. Çok mühim olan Şevahidü’l-hak kitabı Mısırda üçüncü defa olarak, 1965 senesinde basılmıştır. Kitap 570 sayfa olup 450 sayfası İbni Teymiyye’yi reddetmekte, geri kalan 120 sayfası da, Ashâb-ı kirâmın üstünlüklerini, hazret-i Muaviye ile Amr ibni As “radıyallahü teâlâ anhüm”ın yüksekliklerini ve İslamiyete hizmetlerini bildirmektedir.

Camiulezher profesörlerinden, allame şeyh Ali Muhammed Beblavi Maliki ve allame şeyh Abdurrahmân Şerbini ve şeyh Ahmed Hüseyin Şâfiî ve şeyh Ahmed Besyani Hanbeli ve ârif allame Süleyman Şübravi Şâfiî ve şeyh Abdülkerim Rafii ve ayrıca Mısır Başmüftüsü allame Bekri Muhammed Sadefi Hanefi ve müderris allame Muhammed Abdülhay Ketani İdrisi Fasi ve allame Seyyid Ahmed beğ Şâfiî ve fadıl allame şeyh Saîd-i Muci Şâfiî ve allame şeyh Muhammed Halebi Şâfiî ve daha birçok Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Şevahidü’l-hak kitabını beğenmişler, uzun yazıları ile övmüşlerdir.

Şevahidü’l-hak kitabında, Ebul’ Abbas Ahmed ibni Teymiye’nin bidatlerini savunan üç kitaptan parçalar almakta, bunları, âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle çürütmektedir. Bu üç bozuk kitap, İbni Kayyım-ı Cevziye’nin İgasetü’l-lehfan ve İbni Abdilhadi’nin Firreddi ales-Sübki ve Numan Alusi Bağdâdî’nin Cilaü’l-ayneyn fi muhakemeti’l-Ahmedeyn ismi ile İbni Hacer-i Mekki’ye “rahmetullahi teâlâ aleyh” karşı yazdığı kitaplardır.

(Şevahid-ül-hak)da, Ehl-i sünnet âlimlerinden alarak diyor ki (İslam âlimleri söz birliği ile bildiriyorlar ki hicretin dördüncü asrından sonra, dünyada, ictihad edebilecek âlim hiç kalmadı. Şimdi bütün müslümanların, bilinen dört mezhepten birine uymaları lâzımdır. Çünkü, şimdi, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifi anlayıp bunlardan ahkâm çıkaracak ilim sâhibi hiç yoktur. Mezhep imâminı taklit ederek, Kurân-ı Kerîme ve Resûlullahın sünnetine “sallallâhü aleyhi ve sellem” uyulmuş olur. İmâm-ı Münavi, İbni Hacer-i Hiytemiden naklederek buyuruyor ki Celâleddîn-i Süyuti “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gibi bir âlim müctehid olduğunu söyleyince, zamanındaki âlimler, buna yazılı bir şey sordular: Önceki âlimler buna iki ayrı cevap vermişlerdir. İctihadın en aşağı derecesinde olan, bunlardan birini seçebilir. Sen de seçip bize yaz dediler. İşim çok, bunu yapacak vaktim yok diyerek, birini seçmeye cesaret edemedi. İbni Hacer buyuruyor ki en aşağı derecedeki ictihad işi böyle güç olunca, mutlak müctehid olmanın imkansızlığını anlamalıdır.

Şimdi bazı câhiller, kendilerini âlim sanıyorlar. Bidat sâhibi olan kimseleri âlim sanıp, taklit ederek, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmaya kalkışıyorlar. Mezhep imamlarından birini taklit etmeye ihtiyacımız yok diyorlar. Hatta mezhep imamlarının ictihad buyurdukları, anladıkları bilgileri beğenmiyor, bunlar zamanımıza uymaz diyorlar. Bunlar, kendilerini beğenmiş cahillerdir. Kurân-ı Kerîme uyduklarını sanıyorlar. Halbuki nefslerine ve şeytana uymaktadırlar. Herkesi de Kuran’dan ve Buhârî’den mânâ çıkarmaya kışkırtıyorlar. Bu ahmaklara aldanmamalıdır. Her müslüman, ehl-i sünnet îtikadında olmalı ve dört mezhepten birine uymalıdır. Dört mezhebin kolay taraflarını araştırıp, birbirine karıştırmaya (Telfik) denir. Nefse ve şeytana uyarak, telfik yapmak yasaktır. [İhtiyaç olduğu zaman, bir iş için câiz olur.] Din adamı geçinen câhil kimse ile müctehid olan âlimler arasındaki fark, yer ile gök arası gibidir. Hatta şeytan ile melek arasındaki fark gibidir. Fakat, gâfil, ahmak ve nefslerine bağlı olduklarından, kendilerini âlim, kâmil sanıyorlar. Böyle kimselere zındık denir. Bu zındıkları şeytan aldatmış olduğundan, müctehidleri taklit etmek istemiyorlar. Anlayamıyor ki Nass ile açık bildirilmiş şeylerde ictihad yapılmaz. Bu söz, hiçbir şeyde ictihad yapılmaz demek değildir. İctihatta en ileri giden Ebû Hanîfe hazretleri, zayıf hadis ile bildirilen şey üzerinde bile ictihad yapmazdı. Mezhep imamlarının hepsi, bir soru ile karşılaştıkları zaman, bunun cevabını, önce Kurân-ı Kerîmde ararlardı. Kurân-ı Kerîmde açıkça bulamazlarsa, hadis-i şeriflerde ararlardı. Hadis-i şeriflerde bulamazlarsa, (İcmâ-ı ümmet)de ararlardı. İcmada da bulamayınca, bu soruya benzeyen başka sorunun, Kitap, sünnet ve icmada bulunan cevabına (Kıyas) ederek, benzeterek, ictihad edip cevabını bulurlardı. Bin seneden beri bütün müslümanlar, âlimler, sâlihler, Veliler, hep bu dört mezhepten birine uydular. Hiçbiri, kendinin müctehid olduğunu iddia etmedi. Yeni türeyen mezhepsiz bir zındıkın sözüne aldanıp da, mezhepten ayrılmamalıdır. Dört mezhebin hiçbiri, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden kıl kadar ayrılmamıştır. Hepsi, müslümanlara, Kitap ile sünneti açıklamışlardır. İslam âlimleri, müslümanların dört mezhepten birini taklit etmelerini emrediyor. Böylece, kâfir olmak veya bidat sâhibi olmak gibi, iki tehlikeden kurtulmalarını istiyorlar. Çünkü, bir câhil, bir mezhep imâminı “rahmetullahi teâlâ aleyh” taklit etmezse, delilsiz kalarak yoldan çıkar.

Hâce Muhammed Parisa hazretleri, Tuhfetü’s-sâlikin kitabında, İmâm-ı Gazâlîden alarak buyuruyor ki (Üç kimse, Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlayamaz: Birincisi, arabiyi iyi bilmeyen ve tefsir okumamış olan câhil. İkincisi, büyük bir günaha devam eden fasık. Üçüncüsü, îtikat bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için, hak sözü kabul etmeyen bidat sâhibi. [Ehl-i sünnet îtikadından ayrılmak büyük günahtır. Bunun için bidat sâhibi olan Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlayamaz. Çünkü bidatin zulmeti kalbi karartır.]) Görülüyor ki Ehl-i sünnet mezhebinde olmayan, arabiyi çok bilse de, Kurân-ı Kerîmi doğru anlayamaz. Yanlış anladıklarını yazarak, herkesi felakete sürükler.

Zamanımıza, asrımıza uygun tefsir lâzımdır sözü de doğru değildir. Tefsir âlimleri, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâbından gelen haberleri yazarak tefsir yaptılar. Bunların tefsirleri her asra uygundur ve kâfidir. Kurân-ı Kerîmin emirleri, her asırdaki her insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka mânâsı yoktur. Kurân-ı Kerîme inanan ve uymak isteyen bir müslüman, her aradığını, mevcûd tefsirlerde bulur. İslamiyete uymayan bir zındık, bozuk isteklerini, bu tefsirlerde elbet bulamaz. Aklımıza ve asrın isteklerine uygun tefsir yapmak câiz değildir. Câhil, ahmak kimseler, kısa akılları ile yeni tefsir yaparız diyorlar. Tefsir yapabilmek için çok şart vardır. Bu şartların başında, (Zamanların en iyisi, benim zamanımdır. Ondan sonra hayırlısı, benim asrımdan sonra gelen asırdır. Sonra da, ondan sonra gelen asırdır) hadis-i şerifi ile meth olunan asırlarda bulunmak lâzımdır. [Tefsir aliminin, nasih ve mensuh olan âyet-i kerimeleri de bilmesi lâzımdır. Kurân-ı Kerîmde 109 adet nesh edici âyet bulunduğu, Hadika’nın 355. sayfasında yazılıdır.] Şimdi, kendi görüşleri ile tefsir kitabı yapanlarda bu şartların hiçbiri yoktur. Fikirleri bozuyor, Ehl-i sünnet âlimlerine karşı geliyorlar. Ehl-i sünnet olduklarını bildirerek, bozuk inanışlarını her yere yayıyorlar. Ehl-i sünnet olan din adamları bunları okuyunca, bozuk olduklarını hemen anlayor. Zındık olduklarını, ehl-i sünnet olmadıklarını müslümanlara anlatıyorlar. Fakat câhiller, iğriyi doğrudan ayıramayıp aldanmaktadırlar). Şevahidü’l-hak’dan tercüme tamam oldu. Hadika’da, el afetlerini anlatırken bildirilen (Ümmetim, kötü din adamlarından çok zarar görecektir) hadis-i şerifi, Vehhâbîleri haber vermektedir.

Mîzanü’l-Kübrâ, sayfa 51 başında ve altmış sonunda buyuruyor ki sünnet, yani hadis-i şerifler, Kurân-ı Kerîmi açıklamaktadır. Mezhep imamları, sünneti açıklamışlardır. Din âlimleri de, mezhep imamlarının sözlerini açıkladılar. Kıyamete kadar da böyle olacaktır. Sünnet, yani hadis-i şerifler olmasaydı, sular, taharet, namazların kaç rekat oldukları, rükû ve secdede okunacak tesbîhleri, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağını, zekat nisabını, orucun, haccın farzlarını ve nikah, hukuk bilgilerini, hiçbir âlim, Kurân-ı Kerîmde bulamaz ve öğrenemezdi. İmran bin Husayna birisi, (Bize yalnız Kurandan söyle!) deyince: Ey ahmak! Kurân-ı Kerîmde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin dedi. Hazret-i Ömer’e, farzların seferte kaç rekat kılınacağını Kurân-ı Kerîmde bulamadık dediklerinde, (Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz, Kurân-ı Kerîmde bulamadıklarımızı, Resûlullahtan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferte, dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de, öyle yaparız) buyurdu. 47. sayfasında diyor ki (Din imamlarının hiçbir sözü, İslamiyetin dışında değildir. Çünkü her biri, hem hakikatte, hem de ahkâm-ı İslamiyede alimdirler).

İbni Âbidin, (Fetava-ı Hamidiye)ye kısaltarak, Ukudü’d-dürriye ismini vermiş, bunun sonunda, bir mezhebe tâbi olmanın lazım olduğunu uzun yazmıştır.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, abdestin farzlarını anlatırken buyuruyor ki (Bir kişinin haber verdiği hadisleri veya kıyas ile anlaşılan bilgileri kabul etmeyen, beğenmeyen kâfir olmaz ise de, doğru yoldan sapmış olur. Bidat ehli olur. Cehenneme girmesi muhakkak olur. Kıyas ile zâhir olan hükmü kabul edip de yapmayan, fasık olur. Vâcibi terketmiş olur. Te’vil ettiği için, yani zannî delilden bir başka mânâ çıkardığı için o hükmü yapmayan fasık da olmaz).

(Vehhâbîler şimdi yumuşadılar. Eskiden müslümanların mallarına, canlarına saldırıyorlardı. Şimdi böyle vahşet yapmıyorlar. Hatta, Ehl-i sünnet olduklarını söylüyorlar) diyenler işitiliyor. Evet, açık Nassları değiştirmeyenleri için bu söz doğrudur. Bunlar her müslüman ile kardeştirler. Fakat, şimdi bütün dünyadaki müslümanların dinlerine, imanlarına saldırıyorlar. Eskiden müslümanların dünyalarını yok ediyorlardı. Şimdi, ahiretlerine, ebedî hayatlarına saldırıyorlar. Müslümanları ebedî felakete sürüklemek için bütün kuvvetleri ile çalışıyorlar. Medine-i münevveredeki medresenin müdiri, Abdülaziz Bazın (Tahkik ve izah) bozuk kitabının türkçesini hacılara dağıtarak, Ehl-i sünnet îtikadını yok etmeye çalışıyorlar. 5.8.1990 tarihli Türkiye gazetesi, bu bozuk kitaba vesikalarla cevap vermiş, müslümanları büyük tehlikeden kurtarmıştır. (Rabitatül’alemil-İslami) isminde bir merkez kurdular. Her İslam memleketinde bunun şubelerini açtılar. Dinleri ve ilimleri çürük olan din adamlarını bol para ile satın alarak, bunları mezhepsizliği yaymak için kullanıyorlar. Her memleketteki din adamlarına ve din talebesine onların dillerinde bozuk kitapları parasız olarak dağıtıyorlar. Bu yolda her sene, milyonlarla altın sarf ediyorlar. İngiliz siyaseti ile 50 seneden beri kitapsız, câhil bırakılmış olan dünya müslümanları, bunlara aldanıyorlar. Hak olan ve hadis-i şerifler ile meth ve sena edilmiş olan Ehl-i sünnet mezhebi böylece unutuluyor, yok oluyor. Hak gidip, her yere batıl yerleşiyor. Müslümanlar için, hatta bütün insanlar için bundan daha kötü, bundan daha zararlı bir felaket, bir musibet olamaz.

Bazı kimseler, vehhâbîler için (Bunların birkaç yanlış inanışları varsa da, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden böyle anlayorlar. Belki bidat ehli oluyorlar ise de, bidat ehlinin bu ümmetten oldukları hadis-i şeriflerde bildirildi. Bunlar da müslümandır. Ehl-i kıbledir. Müslümanları sevmemiz, vehhâbîleri de kardeş bilmemiz lazım değil mi?) diyorlar. Böyle düşünmek elbet doğrudur. Fakat bidat sahiplerini sevmek, onlara nasihat vermekle olur. Yukarıda isimlerini bildirdiğimiz 40 kitabı insaf ile okuyan ve anlayan kimsenin bu sözümüzde hiç tereddütü ve şüphesi kalmaz. Mesela Hindistan’ın büyük âlimlerinden Ahmed Rıza Han Berilevi, Fetavel-Haremeyn kitabında diyor ki (Taberaninin ve başkalarının bildirdiği hadis-i şerifte, (Bidat sâhibine hürmet eden kimse, İslamiyeti yıkmaya yardım etmiş olur) buyuruldu). Dinimiz bidat sahiplerini sevmemeyi, onları aşağılamayı emretmektedir. Onlara saygı göstermek haramdır. İslam âlimleri kitaplarında, mesela Şerh-i Mekasıd kitabında (Bidat sahiplerini sevmemek, onları aşağı tutmak, onları reddetmek lâzımdır) demişlerdir. Muhammed Mâ’sûm-i Fârukî, (Mektûbât-i Masumiye) kitabının 2. cildi, 110. mektubunda, (Bidat sâhibinin meclisinde bulunma! Gâfil din adamlarından, yaltakçı hafızlardan ve câhil tekke şeyhlerinden kendini koru! İslamiyete uymakta gevşek davranan [mesela, Ehl-i sünnet îtikadında olmayan, karısını, kızını açık gezdiren, çalgı, içki kullanan mezhepsiz, sapık olan] din adamlarına yaklaşma! Onların sözlerini işitme! Hatta onların bulunduğu şehrden uzak ol ki zamanla kalbin onlara kaymasın! Onlara uymamalıdır. Onlar din adamı değil, din hırsızlarıdır. Şeytanın tuzaklarıdır. Onların yaldızlı, acıklı sözlerine aldanmamalı, arslandan kaçar gibi, yanlarından kaçmalıdır) buyurmaktadır. Bidat yayıldığı ve zararının çoğaldığı zaman, bunu reddetmek, bunun kötülüğünü müslümanlara duyurmak farzdır. Hatta, farzların mühimlerinden olduğunda icmâ-i ümmet vardır. Selef-i sâlihin ve bunların halefleri hep böyle yaptılar. Bu farzı terkeden, icmadan ayrılmış olur. Hadis-i şerifte, (Fitne veya bidat yayıldığı ve Ashâbım kötülendiği zamanda, hakkı bilen, bilgisini müslümanlara duyursun! Hakki yani doğru yolu bildiği hâlde, müslümanlara duyurmayanlara, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü teâlâ, bu kimsenin farzlarını ve nâfile ibâdetlerini kabul etmez) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, (Es-savaik-ul-muhrika) kitabının başında yazılıdır ve Hatib-i Bağdâdînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (El-Câmi)inde bulunduğu bildirilmektedir. [Bidat ehli, bidat sâhibi demek, bidatini yaymak için, yani müslümanların imanlarını, ibâdetlerini bozmak için uğraşan bidat sâhibi demektir. Bunlara aldanarak bidat işliyeni sevmemek değil, ona acımak, nasihat vermek lâzımdır.] [Bugün, bütün dünyadaki müslümanlar, üç fırkaya ayrılmıştır. Birinci fırka, Ashâb-ı kirâmın yolunda olan hakiki müslümanlardır. Bunlara (Ehl-i sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciye) Cehennemden kurtulan fırka denir. İkinci fırka, Ashâb-ı kirâma düşman olanlardır. Bunlara (Şiî) ve (Fırka-i dalle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnilere ve şiîlere düşman olan bidat sahipleridir. Bunlara (Vehhâbî) ve (Necdi) denir. Çünkü bunlar, ilk olarak Arabistanın Necd şehrinde meydana çıkmıştır. Bunlara (Fırka-i mel’ûne) de denilmektedir. Çünkü, müslümanlara kâfir demektedirler. Böyle diyene, Resûlullah, lanet etmiştir. Müslümanları bu üç fırkaya parçalayan, yahudilerle ingilizlerdir.]

(Edille-i şer’iyye) dörttür. Birincisi, Kurân-ı Kerîmdir. İkincisi, hadis-i şeriflerdir. Bu iki delilin her biri (Kat-i) veya (Zannî) olur. İbni Âbidin, bagileri anlatırken diyor ki (Hârici denilen kimseler, zannî yani şüpheli olan [birkaç mânâ çıkarılabilen] delilleri [yani âyetleri ve hadisleri] yanlış (te’vil) ediyorlar. Yani mânâsı açıkça anlaşılamayan âyet-i kerimelere ve mütevatir olan hadis-i şeriflere, açık ve meşhur olmayan yanlış mânâlarını veriyorlar. Hazret-i Alinin askerinden ayrılarak, ona karşı harp edenler böyle idi. (Hakim ancak Allahtır. Hazret-i Ali, iki hakemin hükmüne uyarak, hilafeti Muaviyeye bırakmakla büyük günah işledi. Büyük günah işleyen kâfir olur) dediler. Onunla harp etmelerine bu yanlış te’vîlleri sebep oldu. Kendileri gibi inanmayanlara kâfir dediler. Bunlara (Hârici) denir. 1737 senesinde Necd’de ortaya çıkan Abdülvehhab oğlu Muhammede tâbi olanlar da, yalnız kendilerinin müslüman olduklarını söylüyorlar. Kendileri gibi inanmayanlara müşrik diyorlar. Onları öldürmek, mallarını, kadınlarını ganimet almak helaldir diyorlar. Bunlara Vehhâbî ve Necdi denilmektedir.

Vehhâbîliği ingilizler hazırladığı ve yaydığı gibi, Hicazı Osmanlılardan alarak Suudi devletini kuran da, ingilizlerdir. Müncid’de diyor ki (İngiliz casusu Lawrence, 1914 de vehhâbî emri Faysala yardım ederek, Osmanlı devletinden ayrılmasına sebep oldu). Şüpheli [yani açıkça anlaşılamayan] delilleri yanlış te’vil ederek, Ehl-i sünnet îtikadından ayrılanlara, fıkıh âlimleri kâfir demediler. Bagi, âsî, bidat ehli olduklarını söylediler. Türkçede sapık denilmektedir. Katî, [açık olarak] anlaşılan tek bir mânâsı olan delillere inanmayan ise kâfir olur. Âlemin yok olacağına, ölülerin tekrar dirileceklerine inanmamak böyledir. Ali ilahtır, Cebrâil vahiy getirirken yanıldı diyen de kâfir olur. Çünkü bu sözler, mânâsı açıkça anlaşılamayan delilleri yanlış te’vil ederek, ictihad ile anlaşılan mânâlar değildir. Hazret-i Aişeyi kazf eden ve babası hazret-i Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” sahabi olduğuna inanmayan da kâfir olur. Çünkü ikisi de, Kurân-ı Kerîmde açık olarak bildirilen delili inkardır. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri seb eden ve halifeliklerine inanmayanın te’vîli varsa, kâfir olmaz. Müslümanların mallarına, canlarına saldırmak gibi, katî açık olan haramlara, te’vil yaparak, helal diyen kâfir olur. [Vehhâbîler böyledir.] Kitaptan ve sünnetten, mânâsı açıkça anlaşılamayan bir delili te’vil ederek söyleseydi, kendince İslamiyete uymuş olup kâfir olmazdı).İbni Âbidin’in kelamı tamam oldu.

Görülüyor ki müslüman olduğunu söyleyip, ibâdetlerini yapan, yani ehl-i kıble denilen bir kimsenin, Ehl-i sünnete uymayan bir inanışı, mânâsı açık olan kat-i bir delili inkâr olursa, te’vil ile olsa da, olmasa da küfür olur. Buna mülhid denir. Bu inanışı, açık olmayıp, şüpheli olan bir delilin muhtelif mânâlarından açık ve meşhur olanını inkâr olursa ve te’vîli varsa, küfür olmaz. Bidat olur. Te’vîlden haberi olmayıp, bidat sâhibi olan âlimleri taklit ile veya nefsine uyarak, dünya çıkarları için ise, yine küfür olur.

İster Ehl-i sünnet olsun, ister bidat sâhibi olsun, dinini dünya çıkarlarına alet eden, yani dünyalığa kavuşmak için dininden veren câhillere yobaz denir. Hiçbir dine inanmadığı hâlde, müslümanları aldatarak imanlarını yok etmek, İslamiyeti içerden yıkmak için, müslüman görünüp küfre sebep olan şeyleri ispat etmek için delilleri yanlış te’vil edene zındık ve fen yobazı denir. Bidat sahiplerine ve mülhidlere ve bunların yolunda olan câhil taklitçilere mezhepsiz denir. Mezhepsizler ve îman hırsızları olan zındıklar, dinde reformcu olarak ortaya çıkmaktadırlar.

İcmâ delil değildir diyen kâfir olmaz. Bidat sâhibi olur. Hariciler, şiîler, vehhâbîler böyledir. Bunların icmaa muhalif sözleri küfür olmaz. Fakat, küfre sebep olan diğer inanışlarından dolayı kâfir olurlar.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” vitir namazını anlatırken diyor ki (Vitir namazının aslını, yani ibâdet olduğunu inkâr eden kâfir olur. Eğer delilini te’vil ederek veya delilinde şüphe ederek inkâr ederse, kâfir olmaz. [Bidat ehlinden olur.] Bütün vâcibler ve sünnetler de böyledir. Çünkü, vitir namazı dinde zaruri olarak bilinen bir ibâdettir ve böyle olduğu icmâ-ı ümmet ile sabittir. İcmâ-ı ümmet ile bildirilmiş olan zaruri ibâdete te’vîlsiz olarak inanmamak, hanefi âlimlerine göre, küfür olur. Dinden olduğu zaruri olarak bilinmek demek, dinden olduğunu câhillerin de bildiği din bilgileri demektir. Beş vakit namazın farz olduğuna inanmak böyledir. Yalnız âlimlerin bildiği din bilgilerini inkâr eden, kâfir olmaz. Ceddenin [büyük annenin] mirasın altıda birini alacağını inkâr etmek böyledir).

İbni Melek, Menar şerhinde diyor ki İcmâ birleşmek demektir. Bir asırda bulunan müctehidlerin bir işin hükmünde birleşmeleridir. Bu iş, söz veya fiil olabilir. İctihad lazım olmayan şeylerde, bir asırda bulunan müslümanların hepsinin birleşmeleri lazım olur. Birleşmek, aynı sözü söylemek veya aynı işi yapmaktır. Bir asırda bulunan müctehidlerin bir kısmı söyler veya yapar, diğerleri işitince susarlar, reddetmezlerse, hanefi mezhebinde, yine icmâ olur. Şâfiîde, buna icmâ denmez. İctihad işlerinde icmâ sâhibi olmak için, müctehid olmak lâzımdır. Kurân-ı Kerîmin ve namaz rekatlarının ve zekat miktarının ve ekmeyi ödünç almanın ve hamama gitmenin bizlere nakledilmesi gibi, ictihada lüzum olmayan şeylerin icmaında müctehid olmak lazım değildir. Bu gibi şeylerde, müctehid olmayanların icmâları da muteberdir. Fakat, bidat sâhibi ve fasık olmamaları lâzımdır. [Bunun için, şiîlerin ve vehhâbîlerin kitaplarında yazılı bozuk şeyler icmâ olamaz. Helal, haram ve farzlar için delil olamaz.] Ashâb-ı kirâmdan ve Ehl-i beyt evlatlarından olmaları da şart değildir. Medine ahalisinden olmaları da şart değildir. Âlimlerin çoğuna göre, selefin ihtilaf ettiği bir meselede, sonra gelen âlimlerin icmâ yapmaları câizdir. Bir müctehid hilaf ederse, icmâ hâsıl olmaz. Haber-i vahid ile bildirilmiş olan hadis-i şerifte ve müctehidin kıyas etmesi ile bulunan hükmde icmâ olur. Âyet-i kerimeden ve meşhur olan hadisten açıkça anlaşılan hükmde icmâ olmaz. Bunların kendileri zaten delildir. Selef-i sâlihinin, yani Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, bizlere, her asrın icmaı ile gelmiş olan icmâları mütevatir hadis gibidir. Yani, Ashâb-ı kirâmın böyle icmâlarını öğrenmemiz ve amel etmemiz lâzımdır. Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı olduğu, namazın ve orucun, zekatın farz oldukları böyledir. Bir sâlih kimsenin bildirdiği icmâları ise, haber-i vahid ile bildirilmiş olan hadis-i şerifler gibidir. Bunlar ile yalnız amel etmek vâcib olup ilim [ve îman] vâcib değildir. Öğle namazından evvel dört rekat sünnet kılmak böyledir.

İcmaîn dereceleri vardır. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, açıkça ve her asrın icmaı ile haber verilmiş olan icmâları, âyet-i kerime ve mütevatir olan hadis-i şerif gibi kuvvetlidir. İnkar eden kâfir olur. Ashâb-ı kirâmdan bazısının icmâ edip, diğerlerinin sükut ettikleri icmâ da, katî delil ise de, inkâr eden kâfir olmaz. İcmaîn üçüncü derecesi, Ashâb-ı kirâmın ihtilaf etmedikleri bir hükmde, sonraki asırların icmâlarıdır. Bunlar, meşhur olan haber gibidir. Bundan sonra, Ashâb-ı kirâmın ihtilaf ettikleri bir hükmde, sonra gelenlerde hâsıl olan icmâ olup haber-i vahid ile bildirilen hadis-i şerif gibidir. Bununla amel vâcib olup îman vâcib değildir. Bir asırda bulunan müslümanlar, bir meselede ihtilaf edince, sonra gelenlerin, bu ihtilaflı sözlerden birine uymayan hükümleri batıl olur. Bu sözlerden başka bir söz söylemeleri câiz olmaz.

Kıyas, bir şeyi başka şeye benzetmek demektir. Fıkıhta, hükmü nasstan anlaşılamayan bir şeyin hükmünü, bu şeye benzeyen başka şeyin hükmünden anlamak demektir. Kıyasın delil olduğu aklen ve naklen bilinmektedir. (Ey ilim sahipleri! İtibar ediniz!) âyet-i kerimesi, (Bilmediklerinizi, bildiklerinize kıyas ediniz!) demektir. Çünkü, itibar, benzetmek demektir. Muaz “radıyallahü teâlâ anh”, Yemene gidince, ictihad edeceğini bildirdiği zaman, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” râzı olup hamd etmesi, kıyasın huccet olduğunu göstermektedir. Kıyasın şartları, rüknü, hükmü ve def’i vardır. Müctehidin bunları haiz olması lâzımdır. Menar şerhinden tercüme tamam oldu.

Saadet istersen eğer, ey civan,
sarıl İslamiyete, yavrum her zaman.
Farz ve vâcib, sünnetü mendubunu,
emr-i bilma’rûfunu, mecmuunu.
Dâima icra edip, terk eyleme,
bu küçüktür, bu büyüktür söyleme.
Hem mekruh ve haramdan kaçınmak gerek,
hele kul hakkına çok dikkat gerek.
Ehl-i sünnet olandan öğren heman,
amil ol ilminle, fevt etme zaman.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler