Sual: Vehhabilik nedir? Bu hareketin kurucusu kimdir? İnanışları nasıldır? Vehhabilik Hakkında ne bilmeliyiz?

Cevap: Vehhâbîliği kuran, Muhammed bin Abdülvehhab’tır. 1699’da, Necd’de, Hureymile kasabasında dünyaya gelmiş, 1791’de, Der’iye’de ölmüştür. Önceleri, seyahat ve ticaret için, Basra, Bağdat, İran, Hind ve Şam taraflarına gitmiş, 1713’de Basra’da, ingiliz casuslarından, Hempher’in tuzağına düşerek, ingilizlerin İslamiyeti imha etmek çalışmalarına alet olmuştur. Eline geçirdiği, İbni Teymiyye’nin, Ehl-i sünnete uymayan kitaplarını okumuş, Şeyh-i Necdi diye meşhur olmuştur. Düşünceleri, ingiliz paraları ve ingiliz silahları karşılığında, köylüler ve Der’iye ahalisi ile reisleri Muhammed bin Suud tarafından desteklendi. İbni Teymiye’nin fikirleri ile Hempher’in yalanlarının karışımına Vehhâbîlik denir. Mîr’atü’l-Haremeyn kitabının basıldığı 1888 senesinde Necd emri, Abdullah bin Faysal idi.

Aşağıdaki bilgilerin çoğu Mîr’atü’l-Haremeyn’den alınmıştır:

Muhammedin babası Abdülvehhab, iyi bir müslüman idi. Bu ve Medinedeki âlimler, Abdülvehhab oğlunun sözlerinden, yeni bir yol tutacağını anlamış, herkese, bununla konuşmamasını nasihat etmişlerdi. Fakat, 1737’de, Vehhâbîliği ilan etti. Yazdığı kitaplarda ve hele bunların en meşhuru olan Kitabü’t-tevhid’de ve torunu Abdurrahmân bin Hasan’ın buna yaptığı Fethu’l-mecid adındaki şerhte, 250’den fazla, bozuk inanışları vardır. Bunlardan bazısı Usulü’l-erbea kitabı 2. sayfasında yazılıdır. Bozuk inanışlarının temeli, 3 meseledir:

1) “Amel, ibâdet, imanın parçasıdır. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı hâlde, bir namaz kılmayan kâfir olur. Bunu öldürmeli, mallarını taksim etmelidir” diyorlar. Bunlar Fethu’l-mecid’in 17, 48, 93, 111, 273, 337 ve 348. sayfalarında yazılıdır.

Bu ithamlar cevap için tavsiye Yazı: Ameller İmandan bir parça mıdır?

2) “Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek duâ eden kâfir olur” diyorlar.

Fethu’l-mecid isimli vehhabi kitabının kitabının 503. sayfasında diyor ki “Resûlullah hayatta iken, duâ etmesini istemek câizdir. Hatta, diri olan her sâlih kimseden, duâ etmesi istenir. Nitekim, hazret-i Ömer, Mekke’ye umre yapmaya gideceği zaman, Resûlullah, (Ya Ömer, bizi duandan unutma!) dedi. Dirilerin, cenazeye ve kabirde olanlara da duâ etmeleri câizdir. Fakat, kabirde olandan duâ istemek câiz değildir. Allahü teâlâ, işitmeyenlerden duâ istemenin şirk olduğunu bildirdi. Ölüler ve gaib olan, uzakta olan diriler, işitmez ve cevap vermezler. Bunların fayda ve zararları olmaz. Ashâbdan ve onlardan sonra gelenlerden hiçbiri, Resûlullahın kabrinden bir şey istemedi. Peygamber öldükten sonra, ondan bir şey istemek câiz olsaydı, Ömer “radıyallâhu anh” yağmur yağmasını Ondan isterdi. Halbuki kabrine gelip, Ondan duâ, yardım istemedi. Diri ve hazır olan hazret-i Abbas’tan duâ istedi”. 70. sayfasında da diyor ki “Ölüden ve yanında bulunmayanlardan bir şey istemek, onu Allaha şerik yapmak olur”.

Bu ithamlara cevap için tavsiye yazı: Ölmüşleri Vesile Ederek Dua Eetmek Caiz mi?

3) Mezarlar üzerine türbe yapmak ve türbelerde namaz kılmak ve orada hizmet ve ibâdet edenlere kandil yakmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak, câiz değil imiş!… Haremeyn ahalisi şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapınıyor imiş. Ehl-i sünnet olan ve Şiî olan müslümanlar bunun için müşrik oluyormuş. Bunları öldürmek, mallarını yağma etmek helal imiş. Kestikleri leş olurmuş.

Bu ithamların cevapları için tavsiye yazı: Türbe yapmak caiz midir?

 

Pakistan’daki vehhâbîlerden bir kısmı, müslümanları aldatmak için (Biz Ehl-i sünnetiz. Hanbeli mezhebindeniz) diyorlar. Halbuki Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından işlerine gelenleri alıyorlar, işlerine gelmeyenleri, inanışlarına uymayanları örtbas ediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin âyet-i kerimelere vermiş oldukları doğru mânâları değiştiriyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri, âyet-i kerimelere, kendi anlayışlarına, düşünüşlerine göre mânâ vermedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayetlerden anlayıp bildirdiklerini, Ashâb-ı kirâmdan öğrendiler. Bu öğrendikleri mânâları kitaplarına yazdılar. Bunlar ise, Resûlullahtan gelen bu mânâları beğenmiyorlar. Kendi kafaları ile âyet-i kerimelere mânâlar veriyorlar. Bu yazılarını, Ehl-i sünnet bilgisi olarak tanıtıyorlar. Din bilgilerinden, fen ve ahlak bilgilerinden ve mantık kurallarından haberleri olmadığı için, Kurân-ı Kerîmin ulvi ve kudsi inceliklerini anlayamıyorlar. Bunları anlayıp haber veren hadis-i şeriflere, mevdudur, uydurmadır diyorlar. Hadis-i şerifleri, kendi anladıklarından üstün tutan Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmiyor, müslümanları bunlardan uzaklaştırıp, dinde reform dedikleri, uydurma yola sokmaya uğraşıyorlar. İslam âlimleri, vehhâbî imamların arkasında namaz kılınmıyacağını bildiren fetvalar verdiler. Bu fetvalardan biri, Hülâsatü’l-kelam kitabının sonunda mevcuttur.

Muhammed Zihni efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Nimet-i İslam kitabı, nikah kısmı, 39. sayfasında diyor ki: (Nikah ile alması haram olan 25 kadından birisi de Veseniye, yani puta tapan kadınlardır. Güneşe ve yıldızlara ve resimlere, heykellere tapınanlar ve Muattala ve Bâtıniye ve İbahiye’den olanlar ve zındıklar, yani koyu müslüman görünüp, küfre sebep olan şeyleri imanın şartı diyenler, hep puta tapanlardandır (Fetava-i Hindiyye). Bâtıniye ki bunlara İsmailiye ve İbahiye de denir. Bunlar, son zamanlarda, Vehhâbî ismini almışlardır ve din ismi altında müslümanlara hıyanet, düşmanlık eden dinsizlerdir). Vesen, kendisinde ulûhiyet sıfatı bulunduğuna inanılan, bunun için tazim edilen resim veya heykeldir. Bu yazı, vehhâbîler arasına zındıkların karışmış olduğunu, bunların ise kâfir olduklarını gösteriyor.

Memleketimizde din bilgisi az olan kimseler, İbni Teymiyye’nin, M. Abduh’un, Mevdûdî’nin, S. Kutub’un, Nobel mükafatı almış olan Abdüsselâm’ın, Ahmed Didad’ın ve Hamidullah’ın kitaplarından yapılan tercümeleri okuyarak zehirleniyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri anlayamadıklarını sanıyorlar. Bu kitaplardaki yaldızlı, nefs-i emmareyi harekete getiren taşkın yazıların sahiplerini, Ehl-i sünnet âlimlerinden, hatta Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” daha yüksek görüyorlar. İslamiyette, bu büyük yarayı açan, bilhassa İbni Hazm, İbni Kayyım-i Cevziyye ve filozof İbnür-Rüşd’dür. Her 3’ü de, İbni Teymiyye gibi alimdir ve yüzlerle kitapları vardır. Ehl-i sünnet âlimleri, bunlara değerli cevaplar yazmış, yanlışlarını ortaya koymuşlardır. Fakat ilmi az olanlar ve Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış olanlar, onların kitaplarına aldanmakta, doğru yoldan çıkmaktadır.

Bunlara aldananlar, kendilerini haklı göstermek ve başkalarını da aldatabilmek için, (Osmanlı âlimleri, siyasi düşmanlığı, dinde ayrılığa çevirdiler) diyorlar. Bu sözleri 2 yönden bozuktur: Adı geçen mezhepsizler vehhâbî değildir. Vehhâbîlik ortaya çıkar çıkmaz, Ehl-i sünnet âlimleri, emr-i mâ’rûfa başladı. Bunların yanlış yolda olduğunu yazdılar. Doğru yola çağırdılar. Bunların yaldızlı kitaplarına aldanan câhiller barbarlığa başladı. İslam şehirlerine saldırdı. Osmanlı devleti, bundan sonra işe karıştı. Ehl-i sünnet âlimleri, kitaplarını yazarken vehhâbîlik yoktu ki âlimler için, dini siyasete karıştırdılar denilebilsin. Ehl-i sünnet âlimleri, vehhâbîlik ortaya çıkmasından yüzlerce sene önce, müslümanlar arasında bir fitne zuhûr edeceğini firaset ile anlamış gibi, sapık fikirleri yazmışlar ve âyet-i kerimelerle çürütmüşlerdi. Sayıları pekçok olan bu kıymetli kitaplardan, büyük âlim Celâleddîn-i Süyuti’nin (Tenvir-ül-halek fi imkan-ı rüyetin-Nebî ciharen vel-melek) ve (Tenbihu’l-gabi bitebriet-i İbni-il-Arabî) kitapları ile Abdülgani Nablüsi’nin (Keşif-ün-nur ân Ashâbi’l-kubur) kitapları meşhurdur. Bu 3 Arabî kitap, El-minhatü’l-vehbiye kitabının 2. baskısına eklenerek neşredilmiştir. Bunları okuyanlar, sapıkların, İslamiyeti yıkmak yolunda olduklarını iyi anlarlar. Reddü’l-muhtar, 3. cilt, 296. ve 309. sayfalarında diyor ki (Mânâları açık ve katî olan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere, te’vil etse dahi, yanlış mânâ vererek ve mânâları açıkça anlaşılmayanları te’vil etmeden yanlış mânâ vererek dinden çıkana, yani imanı bozuk olana mülhid denir. Mülhid, kendini müslüman sanır. Hiçbir dinde olmayıp da, dinsiz düşüncelerini müslümanlık imiş gibi, fâsid, bozuk deliller ile ispata kalkışarak, müslümanların imanlarını bozmak isteyene zındık denir). Mülhid ve zındık, müslüman görünerek, İslamiyeti yıkmaya çalışmaktadır. Vehhâbîler gibi, açıkça anlaşılamayan delilleri te’vil ederek Ehl-i sünnetten ayrılan da, mülhid veya bidat sâhibi olur.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” için, devlet düşmanlığını din düşmanlığı şekline soktular demek, İslam âlimlerini tanımamak, hatta müslümanlığı lekelemek olur. Dini dünyaya alet etmek, İslamiyetin en çok kötülediği bir suçtur. Her memleketteki İslam âlimlerini böyle ağır suçlamak, İslamiyeti kötülemeye, yıkmaya kalkışmak olur. Ehl-i sünnet âlimleri, hiçbir zaman siyasete karışmamış, hiçbir müslümanı kötülememiştir.

Mülhidlere, zındıklara aldananlardan, Anadolu’da hatib hoca denilen biri, kitabında, “Kurân-ı Kerîm ile hadis-i şerifler sayılıdır. İnsanların önüne çıkan hadiseler ise sonsuzdur denilerek, kıyas ile birçok şey ilave edilmiştir. Bu yanlıştır. Kıyas ve ictihad yoktur” diyor. Böylece, yüzbinlerle Ehl-i sünnet alimine iftirâ ediyor. Çünkü, kıyas ve ictihad, bu hocanın sandığı gibi, kitaba, hadis-i şeriflere bir şey eklemek değil, Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin, derin örtülü mânâlarını meydana çıkarmaktır. Ashâb-ı kirâmın da kıyas yaptıkları, onların da ayrı mezhepleri bulunduğu aşağıda bildirilmektedir. Beydavi tefsirinde kıyas ve icmaîn, Âli-i İmrân sûresinin 108. âyetinde emredildiği yazılıdır.

Başka bir sayfada, “Dinde gizli bir şey yoktur, her şey söylenmiştir” diyor. Bir sayfa sonra da “Kitap ile sünnetin bildirmediği her şey mubahtır” diyerek her şeyin bildirilmediğini söylüyor. Yazıları birbirini tutmuyor. Diğer bir sayfada, “Kıyas ile din arttırılıyor, şiddetlendiriliyor. Birçok mubahlar haram ediliyor” diyerek iftirâ ediyor.

Bu din adamı, yine, “Kıyas yüzünden, İslam dininde hiçbir meselede ittifak kalmamış, ihtilaflar çoğalmış” diyor. Halbuki zaruri olarak ve icmâ ile bilinen inanılacak şeylerde, îtikat meselelerinde kıyas yoktur. Böyle bilgilerde ictihad edip yanılan kâfir olur. Zaruri olarak ve icmâ ile bildirilmemiş olan îman bilgilerinde ictihad edip de yanılan, kâfir olmaz ise de, bidat sâhibi olur. Sapık müslüman olur. Yapılacak işlerin, Kitap ve sünnette açık bildirilenlerinde de kıyas olmaz. Buralarda ayrılık yapan, bu hoca gibi Ehl-i sünnetten ayrılanlardır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında insanlar 3’e ayrıldı: İnanmayıp Resûlullaha karşı gelenler kâfir oldu. İnanmayıp inanmış gibi görünenlere münâfık denildi. İnananlara ashâb denildi. Ashâb-ı kirâmın inanışları hep aynı idi. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş işleri yapmakta da, birbirlerine uygun idiler. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmemiş bir şeye inanmayı dinimiz emretmemiştir. Fen bilgilerinin çoğu böyledir. Bunlardan akla uygun olanlara inanılır. Açıkça emir veya yasak edilmemiş işler ise, böyle değildir. Böyle işleri yapıp yapmamakta, açıkça bildirilenlere benzetilmelerini, Allahü teâlâ, derin âlimlere emretmektedir. Bu benzetmeyi yapabilecek derin âlimlere Müctehid denir. Bu benzetmek işine, ictihad denir. Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Ashâb-ı kirâmın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. İslamiyet bilgilerinde, siyaset, idarecilik ve zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf mârifetlerinde birer derya idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek cemalini görmekle ve kalplere işliyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Her birinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farklı idi. Tabiînin ve Tebei tabiînin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin ve Ashâb-ı kirâmın mezheplerinden yalnız 4’ü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhepleri unutuldu. Bu 4 mezhebin imanları, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ortak olan imanıdır. Bunun için, 4’üne de ehli sünnet denir. İmanları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirlerini severler. Birbirlerine uymayan işlerini de, zaruret olunca, birbirlerini taklit ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheplerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, Allahü teâlâ tarafından müslümanlara rahmet olduğunu, Peygamberimiz haber vermiştir. Çünkü, 4 mezhep arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman, vücut yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbâdetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar. Allahü teâlâ dileseydi, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde, her şey açıkça bildirilirdi. Böylece, mezhepler hâsıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her müslümanın tek bir nizam, tek bir emir altında yaşamaları lazım olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu.

Ashâb-ı kirâmın hepsi öldükten sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanları bozuldu. Ashâb-ı kirâmın doğru imanından ayrıldılar. Dalâlet fırkaları meydana geldi. Bunlar, mânâları açıkça anlaşılamayan nassları te’vil ederek yanıldıkları için kâfir değildirler. Fakat, İslamiyete zararları, kâfirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar. Mezhepsiz bidat fırkalarını, Ehli sünnetin 4 doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır. 4 mezhep, birbirlerinin doğru yolda olduklarını söyler ve birbirlerini severler. Mezhepsiz fırkalar ise, müslümanları parçalamaktadırlar. Bugün, 4 mezhepten başka Ehl-i sünnet yoktur. Bu 4 mezhebin birleştirilemeyeceğini, bir mezhep haline getirilemeyeceğini, İslam âlimleri söz birliği ile bildirmişlerdir. Allahü teâlâ, mezheplerin birleştirilmesini değil, ayrı olmalarını istiyor. Böylece, İslam dinini kolaylaştırıyor. Âli-i İmrân sûresi, 100. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Allah’ın dinine sarılınız. Birbirinizden ayrılmayınız!) buyurulmuştur. Tefsir sahipleri, mesela Ebussuud efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, burada, (Ehl-i kitabın yaptıkları gibi, parçalanıp doğru imandan ayrılmayın! Cahiliye zamanında birbirleriniz ile dövüştüğünüz gibi bölünmeyiniz!) dediler. Doğru imanda birleşmemiz, fırkalara bölünmememiz emrolundu. Doğru yolun, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îman olduğunu, Peygamberimiz haber verdi. O hâlde, bütün müslümanların, ehl-i sünnet olmaları, ehl-i sünnet mezhebinde birleşerek, kardeş olmaları, sevişmeleri lâzımdır. Müslümanların bu birliğinden ayrılan, bu âyet-i kerimeye uymamış olur. Bu yolda birleşir, kardeşler olduğumuzu bilip sevışırsek, dünyanın en büyük, en kuvvetli milleti olur, dünyada rahata, huzura, ahirette de sonsuz saadete kavuşuruz. Düşmanlarımızın ve câhillerin ve sömürücülerin, kendi alçak çıkarları için söyledikleri yalanlara aldanıp, bölünmemeye çok dikkat etmeliyiz! Bu hususta fazla bilgi almak için Fârisî Redd-i vehhâbî kitabını okuyunuz.

Bir sayfasında, “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz!” sözü hadis değildir, sakat bir sözdür diyor. Halbuki İmâm-ı Münavi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Künuzü’d-dekaık kitabı ve İmdadın Tahtavi haşiyesi, 36. sayfasında bu hadis-i şerifi de yazmakta ve İmâm-ı Beyheki rivayeti olduğunu bildirmektedirler. Bunun sahih olduğunu ve Darimi, İbni Âdi ve başkalarının haber verdiklerini Savaıku’l-muhrika da bildiriyor. Üç sayfa sonra da, bu konuda bilgi verilmiştir. Bu adam, Ashâb-ı kirâmın büyüklüğünü anlayamadığından, bu hadis-i şerife, uydurmadır diyor.

“Ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözü de hadis değildir diyor. Halbuki İmâm-ı Münavi bu hadis-i şerifi de yazıyor ve İbni Nasır ve Deylemi rivayeti olduğunu bildiriyor. İbni Âbidin önsözde buyuruyor ki: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi meşhurdur. Bunu, Beyheki’nin rivayet ettiği Mekasıdü’l-Hasene’de yazılıdır. İbni Hacib de (Muhtasar)da sahih olduğunu yazmaktadır. Nasır-ul-mukaddesinin, Hucce kitabında ve Beyheki’nin Risâletü’l-Eş’arîye’sinde sahih hadis olarak bildirildiğini, İmâm-ı Süyuti yazmaktadır. Hâlimi ve kadı Hüseyin ve İmam-ül-Haremeyn de sahih olarak bildirmişlerdir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Mevahib-i ledünniyye 1. cilt, 4. kısımda da uzun yazılıdır. Halife Ömer bin Abdülaziz, “Ashâb-ı kirâm ihtilaf etmeselerdi, dinde ruhsat, kolaylık olmazdı” buyurdu. Halife Harunü’r-Reşid, İmâm-ı Malik’e, “Senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim ve herkesin bunlara uymasını emredeceğim” deyince: “Ya Halife! Böyle yapma! Âlimlerin ihtilafı Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Her müslüman, dilediği âlime uyar” buyurdu. Berika 110. sayfada, bu hadisin Camius-sagir’de bulunduğunu bildirmektedir. Hadika 1. cilt, 244. ve 2. cilt, 104. sayfalarında, bu hadis-i şerifi açıklamakta ve Nasır-ul-mukaddesi ve Hâlimi ve Beyheki ve İmam-ül-Haremeynin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” haber verdiklerini bildirmektedir. Mîzan’ın 45. sayfasında da yazılıdır. Zavallı hoca, îman için olan hadis-i şerifleri, mezhepler için zannetmiş.

Fetava-i Hindiye’de diyor ki: Nevazil kitabında, “Yalnız hadis-i şerif okuyup, fıkıh öğrenmeyen kimse, dinde müfsittir” buyuruldu. Ebû Asım “rahmetullâhi aleyh” de, böyle buyurmuştur. Tatarhaniye fetvasında da yazılıdır.

Kitabın bir yerinde, “Ashâb-ı kirâmın, Kitap ve sünnete uymayan sözleri alınmaz, red olunur” diyor. Ashâb-ı kirâmı, Kitap ve sünnete uymayan şeyler söyleyecek sanıyor. O din büyüklerini, kendi gibi zannediyor. Bilmiyor ki Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Kitap ve sünnete uymayan bir şey söylememiştir. Zaten, Kitabı ve sünneti, yani Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri toplıyan, sonra gelenlere ulaştıran, Ashâb-ı kirâmdır. Usûl âlimlerinden, yani en büyük İslam âlimlerinden bazısı buyuruyor ki “Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamber olduğunu ispat edecek hiçbir şahiti bulunmasaydı, yalnız Ashâbını görmek, Peygamber olduğunu bildirmeye yetişirdi. Çünkü, Ashâbının her biri, her ilmde, İslamiyet bilgilerinde, siyasi, akli ilimlerde [yani, lise ve üniversitelerde okutulan bilgilerde], zâhiri ve bâtıni ilimlerin hepsinde birer derya idi. Halbuki hiçbiri bir kitap okumamış, bir muallim görmemişti. Bütün bu bilgileri, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile birkaç defa beraber bulunmakla şereflenerek edinmişlerdi”. Onların birbirine uymayan sözleri, Kitap ve sünnette açıkça bildirilmeyen işlerdedir.

Bir sayfada “Müctehidlerin ve kıyascıların, sahih hadislerin hepsine vukufsuzluk yüzünden, yaptıkları ictihad ve kıyas…” diyerek büsbütün câhil olduğunu ortaya koyuyor. Müctehidin ne demek olduğunu bilmediği, buradan da anlaşılıyor.

Bir sayfada (Müctehidlerin, kitap ve sünnete muhalif ictihadlarına uyulmaz) diyerek, Kitap ve sünnete muhalif ictihad var sanıyor. Bu yalan sözlerle, kendinin Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmediğini, mezhepsiz olduğunu ilan ediyor. Hindistan’da, vehhâbîlere satılmış olanlardan, Ebülkasım Benarisi, daha çok para almak için (Eccerhuala Ebû Hanife) kitabını yazarak, bu yüce imama saldırıyor. Ehl-i sünnet âlimleri, buna cevaplar yazarak rezil ediyorlar. Bu alçak iftirâ ve hücumlardan bazısı ve verilen cevaplar, (Üsulül-erbea) 113. sayfasında yazılıdır.

Kitabının bir yerinde, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin ve İmâm-ı Malik’in “radıyallâhu anhüma” sözlerini de yanlış yazıyor. Bu 2 din imâmına iftirâ ediyor. Bunların, hadis-i şeriflere uymayan söz söylemeyeceklerini bilmiyor. Derin din alimi, yüzlerce Evliyâ yetiştiren, büyük tasavvuf rehberi, Abdullah-i Dehlevî “kuddise sirruh” yazmış olduğu Makamat-ı Mazhariye risalesinde tasavvuf yolunu anlattıktan sonra, üstadı olan Mazhar-i Can-ı Cananın “kuddise sirruh” hayatından, kerâmetlerinden ve mektuplarından bazılarını bildirmektedir. Fârisî olup İstanbul’da da basılmıştır. 18 fasıldır. 18. fasılda, 23 mektup vardır. 16. mektupta, Mazhar-i Can-ı Canan “kuddise sirruh” buyuruyor ki:

Yavrum! Hadis-i şeriflere nasıl uyulur? Bunu bildirmek için, Muhammed Hayat “rahmetullâhi aleyh” bir kitap yazmıştır. Bu kitapta diyor ki: Hüseyin bin Yahya Buhârî Zendevisti, Ravdatü’l-ulema kitabında buyuruyor ki İmâm-ı Âzam, talebesine “Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şerifini ve Ashâb-ı kirâmın sözünü görünce, benim ictihadımı bırakınız, onlara uyunuz!” buyurdu. Bir kere de “Sahih hadisler benim mezhebimdir” buyurdu. Hadis ilminde âlim, mütehassıs olan, nâsih ve mensuh hadisleri ayırabilen, kuvvetli ve zayıf hadisleri anlayabilen bir kimse, sahih hadislere uyarsa, Hanefi mezhebinden çıkmaz. Mezhep reisinin sözünü yapmış olur. Hatta, böyle bir âlim, sahih hadislere uymazsa, İmâm-ı Âzâmın sözünü dinlememiş olur. Herkes bilir ki hadis-i şeriflerin hepsini birlikte bilen, işiten, hiçbir âlim yoktur. Nitekim, İmâm-ı Âzam “Hadis-i şerifi görünce, benim sözümü bırakınız!” buyurdu. Hatta, bu ümmetin en âlimleri olan ve ömürlerini, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hizmetinde geçirmiş olan Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” hiçbiri de, bütün hadis-i şerifleri işitmiş değildi. Hadis-i şerife uymak, her mümine vâcibdir. Mezhep imamlarından, belirli birine uymak vâcib değildir. Her müslüman, [4 mezhepten] dilediği mezhebe uymakta serbesttir. Ehl-i sünnet âlimlerinin, mezhep imamlarımızın bildirdiği hadis-i şeriflere ve bunlardan anladıkları manalara uymamız lâzımdır. Fetava-yı Hindiye, 5. cilt, 377. sayfada diyor ki (Fıkıh öğrenmeyip, hadis öğrenen, dinde iflas eder [yani dini gider]. İlmi, emin olan, sâlih kimselerden öğrenmelidir). Bunların kitaplarını okumalıdır.

Bu mezhepsiz din adamı, kitabının bir sayfasında, “Cenâb-ı Hak ve Resûlü, hiç kimseye, ümmetten birinin mezhebi ile mezheplenmeyi ve dinde onu taklit etmeyi emretmemiştir” diyerek, Kurân-ı Kerîme de iftirâ ediyor. Çünkü, Mâide sûresi, 35. âyetinde meâlen, “Allahü teâlâya yaklaşmak için, vesile arayınız!” buyuruldu. Enbiyâ sûresinde, “Bilmediklerinizi, bilenlerden sorup öğreniniz!” mealinde âyet-i kerime vardır. Mezhep imamlarımız “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, en büyük din âlimleridir. (Âlimler, Peygamberlerin varisleridir) hadis-i şerifi, Buhârî’de yazılıdır. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolu, akıl ile hayal ile rüya ile anlaşılmaz. Din âlimlerinden öğrenilir. Din imamlarından herhangi birine uymak, Peygamberimize uymak olur. Ehi Çelebi, Hediyye kitabında diyor ki “Ebû Hanîfe’nin kıyası doğru değildir diyen kâfir olur”.

İbni Teymiyye ile İbni Kayyım’ı çok öven Alusi bile Galiye kitabında bakınız ne diyor: (İlim öğrenmek ve öğretmek, ibâdetlerin en üstünlerindendir. Abdullah ibni Abbas; âlimlerin, âlim olmayan müminlerden 700 derece daha üstün olduğunu bildirdi. Hadis-i şerifte, “Âlimler, Peygamberlerin varisleridir” buyuruldu. Peygamberlik rütbesinin üstünde hiçbir rütbe olmadığına göre, bu rütbeye vâris olmanın şerefinden daha üstün bir şeref olamaz. İslam âlimlerinin çoğu, bu yüksek rütbeye kavuştu. Fıkıh ve hadis âlimleri ve en başta müctehidlerin 4 imamı, bunların en üstünleridir. Bunlar, ahkâm-ı İslameyenin kapalı emirlerini, yasaklarını açığa çıkardı. İlmin temelini kurdular. Din bilgilerini, kısımlara, sınıflara ayırttılar. Onların yüce kıymetlerinden birkaçını bilmekle şerefleniyoruz. Bunların en önde olanı, büyük imâm, Ebû Hanîfe Numan bin Sabit’tir. Onun yüksekliğini bildiren hadis-i şerifler elimizde mevcuttur. Buhârî ve Müslimde yazılıdır. 45 sene, 5 vakit namazı bir abdestle kıldığını, Abdullah ibni Mübarek “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirmektedir. Hasan bin Amare, yüce İmamı gasl ederken: (30 sene hep oruç tuttun. Allahü teâlâ sana rahmet eylesin!) demiştir. İlmi ile tam amel eden, onun gibi bir âlim görülmedi. Ondan daha üstün âlim bulunmadı. Allahü teâlâ, bizleri, bu yüce âlimlere uymakla şereflendirsin! Resûlullahın sözlerini bizlere ulaştıran, bu müctehidlerdir. Bugün de, Onların 4 mezhebinden birine muhtaç olmayan, onlardan birine uymaktan kurtulabilecek kimse yoktur. İbni Mace’nin bildirdiği hadis-i şerifte, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete gidecektir. Bunlar, benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır” buyuruldu. Bu ayrılık, üsulde, imanda olan ayrılıktır. 4 mezhebin ayrılığı değildir. Çünkü, hadis-i şerifte, “Ümmetimin ayrılması rahmettir” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, “Kitabullahta ve benim sünnetimde bulamadıklarınızı, Ashâbımın sözlerinden alınız! Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz. Ashâbımın birbirlerinden ayrılıkları rahmettir” buyuruldu).

Şâh Veliyullah-i Dehlevî’nin El-insaf ve İkdü’l-ceyyid kitapları, 1908 senesinde, Mısır’da ve sonra İstanbul’da bastırılmıştır. İstanbul’da Süleymaniye kütüphanesinde, İzmirli kısmında mevcutturlar. Birincisinde diyor ki (Ashâb-ı kirâm zamanında da mezhepler vardı. Her birinin mezhebi başka idi. Tabiîn, Ashâb-ı kirâmın mezheplerini aldılar. Harun Reşid, İmâm-ı Malik’e dedi ki (Senin (Muvatta) kitabını Kâbeye asacağım. Bütün müslümanların bu kitaba uymalarını emredeceğim. Her yerde tek bir mezhep olsun). İmâm-ı Mâlik de, (Böyle yapma! Ashâb-ı kirâm, fıkıh bilgilerinde mezheplere ayrıldılar) dedi. Bunu, İmâm-ı Süyuti haber vermektedir). 2. kitabında diyor ki (4 mezhepten birine uymakta büyük faydalar vardır. Bunlardan ayrılmanın zararları çoktur. Bunu çeşitli yollarla ispat ederim. Bugün 4 mezhepten başka doğru mezhep yoktur. İmamiye ve Zeydiye fırkaları bidat üzeredirler. 4 mezhepten ayrılmak, Sivad-i Âzamdan ayrılmaktır. İbni Hazm’ın, taklit haramdır, Resûlullahtan başkasına uymak helal değildir sözü, müctehidlerin birbirlerine uymamaları içindir. Hadis-i şerifleri ayıramayanların, bunları mezhep imamlarından sorup, onlara uymaları lâzımdır. Resûlullahın zamanından beri, bilmeyenler, hep bilenlere sormuşlardır).

Başka bir sayfada, büsbütün sapıtarak (Mezhep imamlarına uymak, onu Peygamber menziline çıkarmak olur. Bu ise küfürdür) diyor. Bütün müminleri ve hocalarına uyanları kâfir yapıyor. (Mezhepler, 2. asır sonlarında meydana çıktı. Ashâb ve Tabiîn hangi mezhepte idiler?) diyor. Fârisî Redd-i vehhâbî kitabında ve Arabî Hadika kitabı 696. sayfasında diyor ki (4 mezhepten başkasına uymak câiz değildir. Bu sözümüz, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin mezheplerini küçümsemek değildir. Çünkü, Ashâb-ı kirâmın ve başkalarının mezheplerini tam olarak bilmiyoruz. O mezhepleri de bilseydik, onlara uymamız da câiz olurdu. Çünkü, hepsinin mezhepleri doğru idi. 4 mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, her müslümanın yalnız bunlardan birine uyması lâzımdır. 4 mezhebin kolaylıklarını araştırıp, bunları bir araya toplayarak, yeni bir kolaylıklar mezhebi uydurmaya telfik-ı mezahib denir. Câiz değildir).

Mezhep imamı demek, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kurân-ı Kerîmden çıkardığı mânâları, bilgileri, Ashâb-ı kirâmdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Resûlullahın, Kurân-ı Kerîmin hepsini Ashâbına tefsir ettiğini, Hadika, dil afetlerini anlatırken yazmaktadır. Resûlullahın Kurân-ı Kerîme verdiği mânâları, açıklamalarını anlamak isteyen, bir mezhep imâminın kitaplarını okur, bunlara uyar. Bu kitapları okuyup, bunlara uyan kimse, o mezhepten olur. Bu ise, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Kurân-ı Kerîme uymak demektir. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittiklerine uyardı. Kendi talebelerinden birine uymaya, yani 4 mezhepten birinde olmalarına lüzum yoktu. Onların her biri bütün bilgileri asıl kaynağından alıyordu. Birbirlerine sorarak da öğreniyorlardı. Hepsi, mezhep imamlarından daha çok âlim ve daha yüksek müctehid idiler. Mezhep sâhibi idiler.

Bir sayfada, (İctihadlar fikir ve kanaattır. Elimizdeki kitaplar, mezhep kitaplarıdır, din kitabı değildir. Türkiye’de, türkçe din kitâbi olmadığından, bu kitabı yazdım) diyor. Kendini müctehid sanıyor. Ömer Rıza Doğrul’un, bu kitaba bir önsöz yazarak, ballandıra ballandıra methettiğini gördük. Bu önsözde diyor ki: (Asrın ihtiyaçlarını, kıyas yolu ile dinden değil, medeniyetin terakkî hamlelerinden beklemek gerektir. Kıyas, Kitap ve sünnet ile alakası olmayan, dinin asıl kaynaklarına dayanmayan, fakat her şeyi dine dayamak isteyen müctehidlerin icadıdır…) Bu sözleri, kendisinin de, ehl-i sünnet olmadığını, dini, kıyası ve ictihadı anlamamış olduğunu göstermektedir. Din âlimlerine dil uzatanlar, bunların bilgilerine erişemeyenlerdir. Reddü’l-muhtar 1. cilt, 396. sayfada ([400] hicri senesinden sonra kıyas yapacak âlim yetişmedi) diyor. Mîzanü’l-Kübrâ’nın 1. cüz, 42. sayfasında, (4 mezhep imâmından sonra, hiçbir âlim, mutlak müctehid olduğunu söylemedi. Mezhepte müctehidler yetişti. Evet, Kurân-ı Kerîmdeki bilgiler, hükümler sonsuzdur. Fakat, kıyamete kadar, bütün insanlara lazım olacak ahkamı, 4 imâm anlamış, kitaplara yazılmıştır. Şimdi, bir kimse, Kitaptan ve sünnetten ahkâm çıkarabilirim derse, 4 mezhepten birinde bulunmayan yeni bir hüküm çıkarmasını isteriz. Bunu yapamaz!) diyor.

Bunlar (El-Besair li-münkiri’t-tevessül-i bi-ehli’l-mekabir) ve (Et Tevessül-ü bin-Nebî ve bis-Sâlihin) ve (Usûlü’l-erbea) kitaplarında daha uzun yazılıdır. İlk kitapta, Muhammed bin Abdülvehhab’ın (Keşif-üş-şübühat) kitabından parçalar yazılarak, hepsine cevaplar verilmiştir. Bu kitap arâbidir. (Et-Tevessül-ü bin Nebî) kitabı, Ebû Hamid bin Merzuki’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” Şam’da basılmış olan (Beraetü’l-Eş’arîyin) kitabının kısaltılmışıdır.

Seyyid Ahmed Tahtavi’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Dürrü’l-muhtar) haşiyesinin Zebayıh kısmında diyor ki (Bugün her müslümanın 4 mezhepten birinde bulunması vâcibdir. 4 mezhepten birinde bulunmayan kimse, (Ehl-i sünnet)den ayrılmış olur. Ehl-i sünnet olmayan da sapık veya kâfir olur). Vehhâbîliği temelinden çürüten (El-Besair) ve (El-müstened) ve (Seyfül-ebrâr) kitapları da böyle yazıyor ve bunu (İhyaü’l-ulum)dan aldıklarını bildiriyor. Son 2 kitap da, Hindistan’da yazılmıştır.

Biz, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri anlayacak kadar bilgili değiliz. Biz, Kurân-ı Kerîmi, anlamak ve anladığımıza göre amel etmek için değil, kelam-ı ilâhîden bereketlenmek, faydalanmak için okuyoruz. Biz mukallidler, tefsir ilmini bilmediğimiz için, ahkâm-ı İslamiyyeyi, din imamlarımızın kitaplarından öğreniyoruz. Mezhep imamlarımız, Kurân-ı Kerîmin mânâsını, Tabiînden ve Ashâb-ı kirâmdan öğrenerek, bizim kolay anlayabileceğimiz şekilde, kitaplarına yazmışlardır. (Nahl) ve (Enbiyâ) surelerinde, meâl-i şerifleri, (Âlimlerden sorup öğreniniz!) olan âyet-i kerimeler vardır. Hadis-i şerifte, (Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Hadika’da, dil afetlerinde yazılıdır. İnsanların en iyilerinin yazdıkları kitapları beğenmeyip, bozuk asırların bozuk adamlarına aldanmaktan Allahü teâlâya sığınırız!

Yusuf-i Nebhani, hicri 14. asrın büyük âlimlerindendir. Uzun seneler Medine’de kalıp vehhâbîliği yakından incelemek imkanını buldu. Topladığı bilgileri yaymak için, çok kıymetli 47 kitap yazdı. (El-Feth-ul-kebir) kitabında 14.450 hadis harf sırasına göre dizilmiştir. 3 cilt halinde basılmıştır. (Camiu keramat-il-Evliyâ) kitabı 2 cilt olup kerâmetin hak olduğunu ispat etmektedir. 1911’de Mısır’da basılmıştır. 47 kitabının hepsi basılmıştır. Çok mühim olan Şevahidü’l-hak kitabı Mısır’da 3. defa olarak, 1965 senesinde basılmıştır. Kitap 570 sayfa olup 450 sayfası İbni Teymiyye’yi reddetmekte, geri kalan 120 sayfası da, Ashâb-ı kirâmın üstünlüklerini, hazret-i Muaviye ile Amr ibni As “radıyallahü teâlâ anhüm”ın yüksekliklerini ve İslamiyete hizmetlerini bildirmektedir.

Camiulezher profesörlerinden, allame şeyh Ali Muhammed Beblavi Maliki ve allame şeyh Abdurrahmân Şerbini ve şeyh Ahmed Hüseyin Şâfiî ve şeyh Ahmed Besyani Hanbeli ve ârif allame Süleyman Şübravi Şâfiî ve şeyh Abdülkerim Rafii ve ayrıca Mısır Başmüftüsü allame Bekri Muhammed Sadefi Hanefi ve müderris allame Muhammed Abdülhay Ketani İdrisi Fasi ve allame Seyyid Ahmed beğ Şâfiî ve fadıl allame şeyh Saîd-i Muci Şâfiî ve allame şeyh Muhammed Halebi Şâfiî ve daha birçok Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Şevahidü’l-hak kitabını beğenmişler, uzun yazıları ile övmüşlerdir.

Şevahidü’l-hak kitabında, Ebul’ Abbas Ahmed ibni Teymiyye’nin bidatlerini savunan 3 kitaptan parçalar almakta, bunları, âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle çürütmektedir. Bu 3 bozuk kitap, İbni Kayyım-ı Cevziye’nin İgasetü’l-lehfan ve İbni Abdilhadi’nin Firreddi ales-Sübki ve Numan Alusi Bağdâdî’nin Cilaü’l-ayneyn fi muhakemeti’l-Ahmedeyn ismi ile İbni Hacer-i Mekki’ye “rahmetullahi teâlâ aleyh” karşı yazdığı kitaplardır.

Şevahidü’l-hak’da, Ehl-i sünnet âlimlerinden alarak diyor ki (İslam âlimleri söz birliği ile bildiriyorlar ki hicretin 4. asrından sonra, dünyada, ictihad edebilecek âlim hiç kalmadı. Şimdi bütün müslümanların, bilinen 4 mezhepten birine uymaları lâzımdır. Çünkü, şimdi, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifi anlayıp bunlardan ahkâm çıkaracak ilim sâhibi hiç yoktur. Mezhep imâmını taklit ederek, Kurân-ı Kerîme ve Resûlullahın sünnetine “sallallâhü aleyhi ve sellem” uyulmuş olur. İmâm-ı Münavi, İbni Hacer-i Hiytemi’den naklederek buyuruyor ki Celâleddîn-i Süyuti “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gibi bir âlim müctehid olduğunu söyleyince, zamanındaki âlimler, buna yazılı bir şey sordular: Önceki âlimler buna 2 ayrı cevap vermişlerdir. İctihadın en aşağı derecesinde olan, bunlardan birini seçebilir. Sen de seçip bize yaz dediler. İşim çok, bunu yapacak vaktim yok diyerek, birini seçmeye cesaret edemedi. İbni Hacer buyuruyor ki en aşağı derecedeki ictihad işi böyle güç olunca, mutlak müctehid olmanın imkansızlığını anlamalıdır.

Şimdi bazı câhiller, kendilerini âlim sanıyorlar. Bidat sâhibi olan kimseleri âlim sanıp, taklit ederek, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmaya kalkışıyorlar. Mezhep imamlarından birini taklit etmeye ihtiyacımız yok diyorlar. Hatta mezhep imamlarının ictihad buyurdukları, anladıkları bilgileri beğenmiyor, bunlar zamanımıza uymaz diyorlar. Bunlar, kendilerini beğenmiş cahillerdir. Kurân-ı Kerîme uyduklarını sanıyorlar. Halbuki nefslerine ve şeytana uymaktadırlar. Herkesi de Kuran’dan ve Buhârî’den mânâ çıkarmaya kışkırtıyorlar. Bu ahmaklara aldanmamalıdır. Her müslüman, ehli sünnet îtikadında olmalı ve 4 mezhepten birine uymalıdır. 4 mezhebin kolay taraflarını araştırıp, birbirine karıştırmaya (Telfik) denir. Nefse ve şeytana uyarak, telfik yapmak yasaktır. [İhtiyaç olduğu zaman, bir iş için câiz olur.] Din adamı geçinen câhil kimse ile müctehid olan âlimler arasındaki fark, yer ile gök arası gibidir. Hatta şeytan ile melek arasındaki fark gibidir. Fakat, gâfil, ahmak ve nefslerine bağlı olduklarından, kendilerini âlim, kâmil sanıyorlar. Böyle kimselere zındık denir. Bu zındıkları şeytan aldatmış olduğundan, müctehidleri taklit etmek istemiyorlar. Anlayamıyor ki Nass ile açık bildirilmiş şeylerde ictihad yapılmaz. Bu söz, hiçbir şeyde ictihad yapılmaz demek değildir. İctihatta en ileri giden Ebû Hanîfe hazretleri, zayıf hadis ile bildirilen şey üzerinde bile ictihad yapmazdı. Mezhep imamlarının hepsi, bir soru ile karşılaştıkları zaman, bunun cevabını, önce Kurân-ı Kerîmde ararlardı. Kurân-ı Kerîmde açıkça bulamazlarsa, hadis-i şeriflerde ararlardı. Hadis-i şeriflerde bulamazlarsa, (İcmâ-ı ümmet)de ararlardı. İcmada da bulamayınca, bu soruya benzeyen başka sorunun, Kitap, sünnet ve icmada bulunan cevabına (Kıyas) ederek, benzeterek, ictihad edip cevabını bulurlardı. Bin seneden beri bütün müslümanlar, âlimler, sâlihler, Veliler, hep bu 4 mezhepten birine uydular. Hiçbiri, kendinin müctehid olduğunu iddia etmedi. Yeni türeyen mezhepsiz bir zındıkın sözüne aldanıp da, mezhepten ayrılmamalıdır. 4 mezhebin hiçbiri, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden kıl kadar ayrılmamıştır. Hepsi, müslümanlara, Kitap ile sünneti açıklamışlardır. İslam âlimleri, müslümanların 4 mezhepten birini taklit etmelerini emrediyor. Böylece, kâfir olmak veya bidat sâhibi olmak gibi, 2 tehlikeden kurtulmalarını istiyorlar. Çünkü, bir câhil, bir mezhep imâminı “rahmetullahi teâlâ aleyh” taklit etmezse, delilsiz kalarak yoldan çıkar.

Hâce Muhammed Parisa hazretleri, Tuhfetü’s-sâlikin kitabında, İmâm-ı Gazâlî’den alarak buyuruyor ki (3 kimse, Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlayamaz: Birincisi, arabiyi iyi bilmeyen ve tefsir okumamış olan câhil. İkincisi, büyük bir günaha devam eden fasık. Üçüncüsü, îtikat bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için, hak sözü kabul etmeyen bidat sâhibi. [Ehl-i sünnet îtikadından ayrılmak büyük günahtır. Bunun için bidat sâhibi olan Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlayamaz. Çünkü bidatin zulmeti kalbi karartır.]) Görülüyor ki Ehl-i sünnet mezhebinde olmayan, arabiyi çok bilse de, Kurân-ı Kerîmi doğru anlayamaz. Yanlış anladıklarını yazarak, herkesi felakete sürükler.

Zamanımıza, asrımıza uygun tefsir lâzımdır sözü de doğru değildir. Tefsir âlimleri, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâbından gelen haberleri yazarak tefsir yaptılar. Bunların tefsirleri her asra uygundur ve kâfidir. Kurân-ı Kerîmin emirleri, her asırdaki her insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka mânâsı yoktur. Kurân-ı Kerîme inanan ve uymak isteyen bir müslüman, her aradığını, mevcûd tefsirlerde bulur. İslamiyete uymayan bir zındık, bozuk isteklerini, bu tefsirlerde elbet bulamaz. Aklımıza ve asrın isteklerine uygun tefsir yapmak câiz değildir. Câhil, ahmak kimseler, kısa akılları ile yeni tefsir yaparız diyorlar. Tefsir yapabilmek için çok şart vardır. Bu şartların başında, (Zamanların en iyisi, benim zamanımdır. Ondan sonra hayırlısı, benim asrımdan sonra gelen asırdır. Sonra da, ondan sonra gelen asırdır) hadis-i şerifi ile meth olunan asırlarda bulunmak lâzımdır. [Tefsir aliminin, nasih ve mensuh olan âyet-i kerimeleri de bilmesi lâzımdır. Kurân-ı Kerîmde 109 adet nesh edici âyet bulunduğu, Hadika’nın 355. sayfasında yazılıdır.] Şimdi, kendi görüşleri ile tefsir kitabı yapanlarda bu şartların hiçbiri yoktur. Fikirleri bozuyor, Ehl-i sünnet âlimlerine karşı geliyorlar. Ehl-i sünnet olduklarını bildirerek, bozuk inanışlarını her yere yayıyorlar. Ehl-i sünnet olan din adamları bunları okuyunca, bozuk olduklarını hemen anlayor. Zındık olduklarını, ehl-i sünnet olmadıklarını müslümanlara anlatıyorlar. Fakat câhiller, iğriyi doğrudan ayıramayıp aldanmaktadırlar). Şevahidü’l-hak’dan tercüme tamam oldu. Hadika’da, el afetlerini anlatırken bildirilen (Ümmetim, kötü din adamlarından çok zarar görecektir) hadis-i şerifi, Vehhâbîleri haber vermektedir.

Mîzanü’l-Kübrâ, sf. 51 başında ve 60 sonunda buyuruyor ki sünnet, yani hadis-i şerifler, Kurân-ı Kerîmi açıklamaktadır. Mezhep imamları, sünneti açıklamışlardır. Din âlimleri de, mezhep imamlarının sözlerini açıkladılar. Kıyamete kadar da böyle olacaktır. Sünnet, yani hadis-i şerifler olmasaydı, sular, taharet, namazların kaç rekat oldukları, rükû ve secdede okunacak tesbîhleri, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağını, zekat nisabını, orucun, haccın farzlarını ve nikah, hukuk bilgilerini, hiçbir âlim, Kurân-ı Kerîmde bulamaz ve öğrenemezdi. İmran bin Husayna birisi, (Bize yalnız Kurandan söyle!) deyince: Ey ahmak! Kurân-ı Kerîmde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin dedi. Hazret-i Ömer’e, farzların seferte kaç rekat kılınacağını Kurân-ı Kerîmde bulamadık dediklerinde, (Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz, Kurân-ı Kerîmde bulamadıklarımızı, Resûlullahtan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, 4 rekat farzları 2 rekat kılardı. Biz de, öyle yaparız) buyurdu. 47. sayfasında diyor ki (Din imamlarının hiçbir sözü, İslamiyetin dışında değildir. Çünkü her biri, hem hakikatte, hem de ahkâm-ı İslamiyede alimdirler).

İbni Âbidin, (Fetava-ı Hamidiye)ye kısaltarak, Ukudü’d-dürriye ismini vermiş, bunun sonunda, bir mezhebe tâbi olmanın lazım olduğunu uzun yazmıştır.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, abdestin farzlarını anlatırken buyuruyor ki (Bir kişinin haber verdiği hadisleri veya kıyas ile anlaşılan bilgileri kabul etmeyen, beğenmeyen kâfir olmaz ise de, doğru yoldan sapmış olur. Bidat ehli olur. Cehenneme girmesi muhakkak olur. Kıyas ile zâhir olan hükmü kabul edip de yapmayan, fasık olur. Vâcibi terketmiş olur. Te’vil ettiği için, yani zannî delilden bir başka mânâ çıkardığı için o hükmü yapmayan fasık da olmaz).

(Vehhâbîler şimdi yumuşadılar. Eskiden müslümanların mallarına, canlarına saldırıyorlardı. Şimdi böyle vahşet yapmıyorlar. Hatta, Ehl-i sünnet olduklarını söylüyorlar) diyenler işitiliyor. Evet, açık Nassları değiştirmeyenleri için bu söz doğrudur. Bunlar her müslüman ile kardeştirler. Fakat, şimdi bütün dünyadaki müslümanların dinlerine, imanlarına saldırıyorlar. Eskiden müslümanların dünyalarını yok ediyorlardı. Şimdi, ahiretlerine, ebedî hayatlarına saldırıyorlar. Müslümanları ebedî felakete sürüklemek için bütün kuvvetleri ile çalışıyorlar. Medine-i münevveredeki medresenin müdiri, Abdülaziz Baz’ın (Tahkik ve izah) bozuk kitabının türkçesini hacılara dağıtarak, Ehl-i sünnet îtikadını yok etmeye çalışıyorlar. 5.8.1990 tarihli Türkiye gazetesi, bu bozuk kitaba vesikalarla cevap vermiş, müslümanları büyük tehlikeden kurtarmıştır. (Rabitatül ’alemil-İslami) isminde bir merkez kurdular. Her İslam memleketinde bunun şubelerini açtılar. Dinleri ve ilimleri çürük olan din adamlarını bol para ile satın alarak, bunları mezhepsizliği yaymak için kullanıyorlar. Her memleketteki din adamlarına ve din talebesine onların dillerinde bozuk kitapları parasız olarak dağıtıyorlar. Bu yolda her sene, milyonlarla altın sarf ediyorlar. İngiliz siyaseti ile 50 seneden beri kitapsız, câhil bırakılmış olan dünya müslümanları, bunlara aldanıyorlar. Hak olan ve hadis-i şerifler ile meth ve sena edilmiş olan Ehl-i sünnet mezhebi böylece unutuluyor, yok oluyor. Hak gidip, her yere batıl yerleşiyor. Müslümanlar için, hatta bütün insanlar için bundan daha kötü, bundan daha zararlı bir felaket, bir musibet olamaz.

Bazı kimseler, vehhâbîler için (Bunların birkaç yanlış inanışları varsa da, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden böyle anlıyorlar. Belki bidat ehli oluyorlar ise de, bidat ehlinin bu ümmetten oldukları hadis-i şeriflerde bildirildi. Bunlar da müslümandır. Ehl-i kıbledir. Müslümanları sevmemiz, vehhâbîleri de kardeş bilmemiz lazım değil mi?) diyorlar. Böyle düşünmek elbet doğrudur. Fakat bidat sahiplerini sevmek, onlara nasihat vermekle olur. Yukarıda isimlerini bildirdiğimiz 40 kitabı insaf ile okuyan ve anlayan kimsenin bu sözümüzde hiç tereddütü ve şüphesi kalmaz. Mesela Hindistan’ın büyük âlimlerinden Ahmed Rıza Han Berilevi, Fetavel-Haremeyn kitabında diyor ki (Taberani’nin ve başkalarının bildirdiği hadis-i şerifte, (Bidat sâhibine hürmet eden kimse, İslamiyeti yıkmaya yardım etmiş olur) buyuruldu). Dinimiz bidat sahiplerini sevmemeyi, onları aşağılamayı emretmektedir. Onlara saygı göstermek haramdır. İslam âlimleri kitaplarında, mesela Şerh-i Mekasıd kitabında (Bidat sahiplerini sevmemek, onları aşağı tutmak, onları reddetmek lâzımdır) demişlerdir.

Muhammed Mâ’sûm-i Fârukî, Mektûbât-i Masumiye kitabının 2. cildi, 110. mektubunda, (Bidat sâhibinin meclisinde bulunma! Gâfil din adamlarından, yaltakçı hafızlardan ve câhil tekke şeyhlerinden kendini koru! İslamiyete uymakta gevşek davranan [mesela, Ehl-i sünnet îtikadında olmayan, karısını, kızını açık gezdiren, çalgı, içki kullanan mezhepsiz, sapık olan] din adamlarına yaklaşma! Onların sözlerini işitme! Hatta onların bulunduğu şehrden uzak ol ki zamanla kalbin onlara kaymasın! Onlara uymamalıdır. Onlar din adamı değil, din hırsızlarıdır. Şeytanın tuzaklarıdır. Onların yaldızlı, acıklı sözlerine aldanmamalı, arslandan kaçar gibi, yanlarından kaçmalıdır) buyurmaktadır.

Bidat yayıldığı ve zararının çoğaldığı zaman, bunu reddetmek, bunun kötülüğünü müslümanlara duyurmak farzdır. Hatta, farzların mühimlerinden olduğunda icmâ-i ümmet vardır. Selef-i sâlihin ve bunların halefleri hep böyle yaptılar. Bu farzı terkeden, icmadan ayrılmış olur. Hadis-i şerifte, (Fitne veya bidat yayıldığı ve Ashâbım kötülendiği zamanda, hakkı bilen, bilgisini müslümanlara duyursun! Hakki yani doğru yolu bildiği hâlde, müslümanlara duyurmayanlara, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü teâlâ, bu kimsenin farzlarını ve nâfile ibâdetlerini kabul etmez) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, (Es-savaik-ul-muhrika) kitabının başında yazılıdır ve Hatib-i Bağdâdî’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (El-Câmi)inde bulunduğu bildirilmektedir. [Bidat ehli, bidat sâhibi demek, bidatini yaymak için, yani müslümanların imanlarını, ibâdetlerini bozmak için uğraşan bidat sâhibi demektir. Bunlara aldanarak bidat işliyeni sevmemek değil, ona acımak, nasihat vermek lâzımdır.]

Edille-i şer’iyye 4’tür. Birincisi, Kurân-ı Kerîmdir. İkincisi, hadis-i şeriflerdir. Bu 2 delilin her biri (Kat-i) veya (Zannî) olur. İbni Âbidin, bagileri anlatırken diyor ki (Hârici denilen kimseler, zannî yani şüpheli olan [birkaç mânâ çıkarılabilen] delilleri [yani âyetleri ve hadisleri] yanlış (te’vil) ediyorlar. Yani mânâsı açıkça anlaşılamayan âyet-i kerimelere ve mütevatir olan hadis-i şeriflere, açık ve meşhur olmayan yanlış mânâlarını veriyorlar. Hazret-i Ali’nin askerinden ayrılarak, ona karşı harp edenler böyle idi. (Hakim ancak Allahtır. Hazret-i Ali, 2 hakemin hükmüne uyarak, hilafeti Muaviye’ye bırakmakla büyük günah işledi. Büyük günah işleyen kâfir olur) dediler. Onunla harp etmelerine bu yanlış te’vîlleri sebep oldu. Kendileri gibi inanmayanlara kâfir dediler. Bunlara (Hârici) denir. 1737 senesinde Necd’de ortaya çıkan Abdülvehhab oğlu Muhammed’e tâbi olanlar da, yalnız kendilerinin müslüman olduklarını söylüyorlar. Kendileri gibi inanmayanlara müşrik diyorlar. Onları öldürmek, mallarını, kadınlarını ganimet almak helaldir diyorlar. Bunlara Vehhâbî ve Necdi denilmektedir.

Vehhâbîliği ingilizler hazırladığı ve yaydığı gibi, Hicazı Osmanlılardan alarak Suudi devletini kuran da, ingilizlerdir. Müncid’de diyor ki (İngiliz casusu Lawrence, 1914 de vehhâbî emri Faysala yardım ederek, Osmanlı devletinden ayrılmasına sebep oldu). Şüpheli [yani açıkça anlaşılamayan] delilleri yanlış te’vil ederek, Ehl-i sünnet îtikadından ayrılanlara, fıkıh âlimleri kâfir demediler. Bagi, âsî, bidat ehli olduklarını söylediler. Türkçede sapık denilmektedir. Katî, [açık olarak] anlaşılan tek bir mânâsı olan delillere inanmayan ise kâfir olur. Âlemin yok olacağına, ölülerin tekrar dirileceklerine inanmamak böyledir. Ali ilahtır, Cebrâil vahiy getirirken yanıldı diyen de kâfir olur. Çünkü bu sözler, mânâsı açıkça anlaşılamayan delilleri yanlış te’vil ederek, ictihad ile anlaşılan mânâlar değildir. Hazret-i Aişeyi kazf eden ve babası hazret-i Ebû Bekr’in “radıyallâhu anh” sahabi olduğuna inanmayan da kâfir olur. Çünkü ikisi de, Kurân-ı Kerîmde açık olarak bildirilen delili inkardır. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri seb eden ve halifeliklerine inanmayanın te’vîli varsa, kâfir olmaz. Müslümanların mallarına, canlarına saldırmak gibi, katî açık olan haramlara, te’vil yaparak, helal diyen kâfir olur. [Vehhâbîler böyledir.] Kitaptan ve sünnetten, mânâsı açıkça anlaşılamayan bir delili te’vil ederek söyleseydi, kendince İslamiyete uymuş olup kâfir olmazdı).İbni Âbidin’in kelamı tamam oldu.

Görülüyor ki müslüman olduğunu söyleyip, ibâdetlerini yapan, yani ehl-i kıble denilen bir kimsenin, Ehl-i sünnete uymayan bir inanışı, mânâsı açık olan kat-i bir delili inkâr olursa, te’vil ile olsa da, olmasa da küfür olur. Buna mülhid denir. Bu inanışı, açık olmayıp, şüpheli olan bir delilin muhtelif mânâlarından açık ve meşhur olanını inkâr olursa ve te’vîli varsa, küfür olmaz. Bidat olur. Te’vîlden haberi olmayıp, bidat sâhibi olan âlimleri taklit ile veya nefsine uyarak, dünya çıkarları için ise, yine küfür olur.

İster Ehl-i sünnet olsun, ister bidat sâhibi olsun, dinini dünya çıkarlarına alet eden, yani dünyalığa kavuşmak için dininden veren câhillere yobaz denir. Hiçbir dine inanmadığı hâlde, müslümanları aldatarak imanlarını yok etmek, İslamiyeti içerden yıkmak için, müslüman görünüp küfre sebep olan şeyleri ispat etmek için delilleri yanlış te’vil edene zındık ve fen yobazı denir. Bidat sahiplerine ve mülhidlere ve bunların yolunda olan câhil taklitçilere mezhepsiz denir. Mezhepsizler ve îman hırsızları olan zındıklar, dinde reformcu olarak ortaya çıkmaktadırlar.

İcmâ delil değildir diyen kâfir olmaz. Bidat sâhibi olur. Hariciler, şiîler, vehhâbîler böyledir. Bunların icmaa muhalif sözleri küfür olmaz. Fakat, küfre sebep olan diğer inanışlarından dolayı kâfir olurlar.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” vitir namazını anlatırken diyor ki (Vitir namazının aslını, yani ibâdet olduğunu inkâr eden kâfir olur. Eğer delilini te’vil ederek veya delilinde şüphe ederek inkâr ederse, kâfir olmaz. [Bidat ehlinden olur.] Bütün vâcibler ve sünnetler de böyledir. Çünkü, vitir namazı dinde zaruri olarak bilinen bir ibâdettir ve böyle olduğu icmâ-ı ümmet ile sabittir. İcmâ-ı ümmet ile bildirilmiş olan zaruri ibâdete te’vîlsiz olarak inanmamak, hanefi âlimlerine göre, küfür olur. Dinden olduğu zaruri olarak bilinmek demek, dinden olduğunu câhillerin de bildiği din bilgileri demektir. 5 vakit namazın farz olduğuna inanmak böyledir. Yalnız âlimlerin bildiği din bilgilerini inkâr eden, kâfir olmaz. Ceddenin [büyük annenin] mirasın altıda birini alacağını inkâr etmek böyledir).

İbni Melek, Menar şerhinde diyor ki İcmâ birleşmek demektir. Bir asırda bulunan müctehidlerin bir işin hükmünde birleşmeleridir. Bu iş, söz veya fiil olabilir. İctihad lazım olmayan şeylerde, bir asırda bulunan müslümanların hepsinin birleşmeleri lazım olur. Birleşmek, aynı sözü söylemek veya aynı işi yapmaktır. Bir asırda bulunan müctehidlerin bir kısmı söyler veya yapar, diğerleri işitince susarlar, reddetmezlerse, hanefi mezhebinde, yine icmâ olur. Şâfiîde, buna icmâ denmez. İctihad işlerinde icmâ sâhibi olmak için, müctehid olmak lâzımdır. Kurân-ı Kerîmin ve namaz rekatlarının ve zekat miktarının ve ekmeyi ödünç almanın ve hamama gitmenin bizlere nakledilmesi gibi, ictihada lüzum olmayan şeylerin icmaında müctehid olmak lazım değildir. Bu gibi şeylerde, müctehid olmayanların icmâları da muteberdir. Fakat, bidat sâhibi ve fasık olmamaları lâzımdır. [Bunun için, şiîlerin ve vehhâbîlerin kitaplarında yazılı bozuk şeyler icmâ olamaz. Helal, haram ve farzlar için delil olamaz.] Ashâb-ı kirâmdan ve Ehl-i beyt evlatlarından olmaları da şart değildir. Medine ahalisinden olmaları da şart değildir. Âlimlerin çoğuna göre, selefin ihtilaf ettiği bir meselede, sonra gelen âlimlerin icmâ yapmaları câizdir. Bir müctehid hilaf ederse, icmâ hâsıl olmaz. Haber-i vahid ile bildirilmiş olan hadis-i şerifte ve müctehidin kıyas etmesi ile bulunan hükmde icmâ olur. Âyet-i kerimeden ve meşhur olan hadisten açıkça anlaşılan hükmde icmâ olmaz. Bunların kendileri zaten delildir. Selef-i sâlihinin, yani Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, bizlere, her asrın icmaı ile gelmiş olan icmâları mütevatir hadis gibidir. Yani, Ashâb-ı kirâmın böyle icmâlarını öğrenmemiz ve amel etmemiz lâzımdır. Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı olduğu, namazın ve orucun, zekatın farz oldukları böyledir. Bir sâlih kimsenin bildirdiği icmâları ise, haber-i vahid ile bildirilmiş olan hadis-i şerifler gibidir. Bunlar ile yalnız amel etmek vâcib olup ilim [ve îman] vâcib değildir. Öğle namazından evvel 4  rekat sünnet kılmak böyledir.

İcmaîn dereceleri vardır. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, açıkça ve her asrın icmaı ile haber verilmiş olan icmâları, âyet-i kerime ve mütevatir olan hadis-i şerif gibi kuvvetlidir. İnkar eden kâfir olur. Ashâb-ı kirâmdan bazısının icmâ edip, diğerlerinin sükut ettikleri icmâ da, katî delil ise de, inkâr eden kâfir olmaz. İcmaîn 3. derecesi, Ashâb-ı kirâmın ihtilaf etmedikleri bir hükmde, sonraki asırların icmâlarıdır. Bunlar, meşhur olan haber gibidir. Bundan sonra, Ashâb-ı kirâmın ihtilaf ettikleri bir hükümde, sonra gelenlerde hâsıl olan icmâ olup haber-i vahid ile bildirilen hadis-i şerif gibidir. Bununla amel vâcib olup îman vâcib değildir. Bir asırda bulunan müslümanlar, bir meselede ihtilaf edince, sonra gelenlerin, bu ihtilaflı sözlerden birine uymayan hükümleri batıl olur. Bu sözlerden başka bir söz söylemeleri câiz olmaz.

Kıyas, bir şeyi başka şeye benzetmek demektir. Fıkıhta, hükmü nasstan anlaşılamayan bir şeyin hükmünü, bu şeye benzeyen başka şeyin hükmünden anlamak demektir. Kıyasın delil olduğu aklen ve naklen bilinmektedir. (Ey ilim sahipleri! İtibar ediniz!) âyet-i kerimesi, (Bilmediklerinizi, bildiklerinize kıyas ediniz!) demektir. Çünkü, itibar, benzetmek demektir. Muaz “radıyallahü teâlâ anh”, Yemene gidince, ictihad edeceğini bildirdiği zaman, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” râzı olup hamd etmesi, kıyasın huccet olduğunu göstermektedir. Kıyasın şartları, rüknü, hükmü ve def’i vardır. Müctehidin bunları haiz olması lâzımdır. Menar şerhinden tercüme tamam oldu.

Saadet istersen eğer, ey civan,
sarıl İslamiyete, yavrum her zaman.
Farz ve vâcib, sünnetü mendubunu,
emr-i bilma’rûfunu, mecmuunu.
Dâima icra edip, terk eyleme,
bu küçüktür, bu büyüktür söyleme.
Hem mekruh ve haramdan kaçınmak gerek,
hele kul hakkına çok dikkat gerek.
Ehl-i sünnet olandan öğren heman,
amil ol ilminle, fevt etme zaman.

Tavsiye Yazı: Vehhabilik Hakkında Yazılmış Kitaplar

Tavsiye Yazı: Kabir ehlinden istifade edilir mi?

Tavsiye Yazı: Fethül Mecid kitabı muteber midir?

Tavsiye Yazı: Vehhabiler nasıl devlet kurmuştur?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler