Sual: Hazret-i Peygamber’in üstün olduklarını söylediği, fazileti belli olan bazı sahabenin diğer sahabeden üstünlüğü var. Vahşi’nin faziletçe en düşük seviyede olduğuna dair cemiletteki söz nereye dayanmaktadır?

Cevap: Sahabenin üst derecelendirmesi vardır; ama alt derecelendirmesi yoktur. İmam Rabbanî, sahabînin, sahabi olmayan faziletli bir kimseye üstünlüğünü anlatırken, Vahşi’nin derecesi, Veysel karenî veya Ömer Mervânî’den yukarıdır buyuruyor. Nitekim 58.mektubunda diyor ki: “Bu büyüklerin yolu Eshâb-ı kirâmın aleyhimürrıdvân yoludur. Hayrü’l-beşer aleyhisselâmın sohbetinde bir kere bulunmakla, Eshâb-ı kirâmdan her biri öyle bir dereceye yükselirdi ki, onlardan sonra gelen evliyânın en büyüklerinden pek azı, en son olarak, bu dereceye yükselebilmişlerdir. Bundan dolayı, Uhud gazvesinde Hazret-i Hamza’nın şehîd olmasına sebep olan Vahşî, iman edip, bir kere Peygamber aleyhisselâmın huzurunda bulunduğu için, tâbiînin en üstünü olan Veysel Karanî’den efdal olmuşdur. Abdullah bin Mübârek’e, “Muâviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi efdaldir?” diye sorulduğunda, “Resûlullah aleyhisselâmın yanında giderken Muâviye radıyallahü anhün bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîz’den yüzlerce daha kıymetlidir” buyurdu.

 

Sual: Peygamberimizin hususî hayatını anlatan hangi kitabı tavsiye edersiniz?

Cevap: İmam Kastalânî’nin Mevahib-i Ledünniyye, İmam Süyutî’nin Hasâsisü’l-Kübrâ, İbnü’l-Cevzî’nin el-Vefâ, Abdülhak Dehlevî’nin Medâric-i Nübüvve, Nişancızâde’nin Mir’at-ı Kainat, Hirevî’nin Meâricü’n-Nübüvve (Altıparmak tarihi), Kettânî’nin et-Terâtib ve bir de Âsım Köksal’ın İslâm Tarihi bu hususta kâfi olur.

 

Sual: Mekke’nin fethinde Bilâl-i Habeşî hazretleri ilk ezanı Kâbe’nin neresinde okumuştur?

Cevap: Kâbe’nin üzerinde okuduğu Vâkıdî ve Ezrakî’de yazılıdır.

 

Sual: Sahabe-i kiramın hayatını hangi kitaplardan okuyabiliriz?

Cevap:  Abdurrahman Neşet’in Sahabe Hayatından Tablolar ve Hakikat Kitabevi’nin neşrettiği Eshab-ı Kiram ile Abdülaziz Şennavi’nin Hanım Sahabiler okunabilir.

 

Sual: Hazret-i Muhammed’in diğer devlet reislerine yazdığı bütün tebliğ mektupları nerededir? Doğu Roma İmparatoru Heraklius’a yolladığı heyet ile alâkalı Bizans kaynaklarında bilgi var mıdır?

Cevap: Hazret-i Peygamber hakkında muasırı tarihçi ve yazarların neler bahsettiği hakkında bir tetkikatım maalesef yoktur. Hazret-i Peygamber’in mektuplarından bazısı günümüze intikal etmiştir. Bunlardan Mukavkıs’a yazdığı mektup Topkapı Sarayı’ndadır. Faslı âlim Kettanî, Terâtib adlı eserinde Heraklius’a yazılan mektubun serüvenini uzun anlatır. “Bu mektup İspanya krallarına intikal etmişti. Bu mektubu itina ile saklarlardı. O zamanki Araplara da gösterdiler” diyor. 1922 senesinde bu mektubu çok araştırıp sormasına rağmen bulamadığını, muhtemelen Endülüs’te müslüman hâkimiyeti yıkıldıktan sonraki taassup devrinde yok edildiğini bildiriyor. Bu mektup ve elçilerin ziyareti hakkında Bizans tarihçilerinin bir şey söyleyip söylemediğini maalesef tetkik edemedim.

 

Sual: Hazreti Ayşe’nin nişan, evlenme ve zifafa girme yaşları için kitaplardaki kaviller nedir?

Cevap: Kaynaklar 6 yaşında nikâhlandığını, 9 yaşında iken zifafa girdiğini söylüyor. Bu yaşın daha yukarı olduğunu bildirenler de vardır. Arap memleketlerinde 9 yaş umumiyetle kızlar için bülûğa erme yaşıdır. Arap cemiyetinde genç kız-yaşlı erkek veya tersi izdivaçlar, dul kadınla genç erkeğin evlenmesi veya tersi normal karşılanmaktadır.

 

Sual: Kur’an-ı Kerim’de Hazret-i Peygamber’e atfen söylenen “Allah seni affetsin” sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Afallahü anke sözü, Allah bu yaptığından dolayı seni mesul tutmadı demektir. Nitekim Kur’an-ı kerimde afallahü amma selef, önceki yaptıklarınızdan Allah sizi mesul tutmadı sözü de bu mânâya gelir. Yoksa peygamberler masumdur; günah işlemekten korunmuştur. Ancak iki doğru ile karşılaştıklarında insan olmak hasebiyle en doğruyu seçme hususunda yanılabilirler. Bu ise hata veya kabahat değil, zelle (sürçme) olarak isimlendirilmiştir.

 

Sual: Gül kokusu, Peygamber efendimizin mübarek terinin kokusu mudur?

Cevap: Hazret-i Peygamber’in terinin gül gibi koktuğu, siyer kitaplarında geçer. Hadis-i şerifte “Ben bir latif cevher idim, arş-ı alayı tavaf eder idim; Allahü teala bana nazar eyledi, utandım, terledim; yeryüzüne düşen yedi damladan, Dört halife, gül, kabak ve pirinç yaratıldı” buyurulmuştur. (Şir’atü’l-İslâm)

 

Sual: Demokratik memleketlerde, en dindar gözüken siyasî parti bile, şer’î hukuka aykırı kanunlar üzerine yemin etmekte ve memleketi gayrı islâmî hükümlerle idare ettikleri için,yaptıkları câiz olur mu? Mekke’de henüz müslümanlar güçsüz iken bile müşriklerin “Bir sene sizin dediğinizi yapalım, bir sene de bizim dediklerimiz olsun” teklifini Hazret-i Peygamber reddettiğine göre bunlara rey verenlerin vaziyeti nedir?

Cevap: Müslümanların hâkim olduğu bir memlekette zaten böyle bir şey mevzu bahis olamaz. Böyle olmayan bir yerde Müslümanların sözünün geçmeyeceği, şer’î hukukun resmiyette tatbik olunamayacağı açıktır. Burada siyasî parti eğer insanlara, Müslümanlığa hizmet etmek maksadıyla hareket ediyorsa, bu şekilde yemin etmesi düşmana karşı hüd’a (hile) olur. Harb hiledir. Şeriata aykırı kanun ve icraatlarda da bunlara inanarak yapmadığı müddetçe ikrah bahis mevzuu olur. Bahsettiğiniz hadiseyi işitmedim. Peygamber aleyhisselamın her hali bugünki insanlara uymaz. O peygamber idi. Kaldı ki meselâ Hudeybiye’de Medine’ye sığınan müslümanları mekke’ye iade etmek hususunda müşriklerin sözüne uymuştur.

 

Sual: Zaman yolculuğu mümkün olsa, asr-ı saadette gidilirdi. Şu halde imkânsız denebilir mi?

Cevap: Bu bir fen meselesidir. Maneviyatı yüksek olan zâtların, zaman yolculuğuna ihtiyaç duymaksızın, başka usullere müracaat ederek eskiler ile görüştüğü yaygın bir rivayettir. İmam-ı Rabbani, Mektubat’ta Reşehat’ta anlatılan bir hâdise münasebetiyle tayy-ı mekânın mümkün, ama tayy-ı zamanın mümkün olamayacağını ima ediyor.

 

Sual: Gadîr-i Hûm hutbesi ile alâkalı olarak Ehl-i sünnet kaynakları ne söylemektedir?

Cevap: Vâli olarak gittiği Yemen’den dönen Hazret-i Ali’nin bir muamelesinden dolayı halk arasında dedikodu çıktı. Bu dedikodu, kendisini kötülemeye kadar vardı. Vaziyete muttali olan Resulullah, Mekke ile Medine arasında Gadîr-i Hûm denilen mevkide “Ali benim dostumdur, ben onun dostuyum” mealindeki sözü söyledi ve Ehl-i beytine riayeti tavsiye buyurdu. Bu hadis-i şerifte geçen ve dost manasına gelen mevlâ kelimesi, aynı zamanda vâris, veli gibi ma’nâlara da geldiğinden, Şiîler bu sözün halifelik için olduğunu iddia ettiler. Bu sebeple Hazret-i Ali’nin yerine Hazret-i Ebu Bekr’i halife yapıkları için kendisine biat eden sahabilerin imanını kaybettiğini söylediler.

 

Sual: İman etmeyenlerle iman etmiş kadınların evlenmesi caiz olmadığına göre, iman etmemiş olan Ebu Tâlib’in Müslüman olan zevcesi Fâtıma binti Esed ile evli kalışını nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Şeriatin hükümleri tedricen gelmektedir. Bu evlilik o hükmün gelişinden evvel olup bitmiş idi. Ebu Tâlib’in öldükten sonra diriltilip iman ettiğine dair bir haber-i vâhid de vardır.

 

Sual: Bir siyer kitabında “Resulullah aleyhisselâm dünyayı teşriflerinden sonra şeytanlar haber getiremez ve kâhinler konuşamaz olmuştur” diyor. Fakat daha sonra Hazret-i Osman’ın halasının kâhin olduğunu yazıyor. Bunda tezat yok mudur?

Cevap: Şeytanlar, gökten haber getiremez; kâhinler de buna dayanarak konuşamaz oldu. Kâhinin manası çok geniştir. Yıldızlara, aya, güneşe, burca, tabiat hadiselerine, ele, yüze, kumdaki işaretlere vs bakarak gelecekten haber verenlere de kâhin deniyor.

 

Sual: Piyasada dolaşan ve Sakal-ı şerif denen hatıraların ziyareti ve öpülmesi meşru mudur? Bunların hakikaten Hazret-i Peygamber’e ait olduğu nereden bellidir?

Cevap: Hazret-i Peygamber traş olduğunda, Sahabiler saç ve sakal kıllarını paylaşır; hatıra olarak saklarlardı. Hasta oldukları zaman bu kılı suya koyup bu suyu içerlerdi. Vefat ettiklerinde gözlerinin üzerine konmasını vasiyet ederlerdi. Sahabe-i kiramın tatbikatı delildir. Bu bakımdan sakal-ı şerif ziyareti meşrudur. Resulullah aleyhisselâmı hatırlamaya ve kalbin rikkatine vesile olur. Bugün elde bulunan sakal-ı şeriflerin bazısının şeceresi vardır. Hepsine hüsn-i zan etmek lâzımdır. Maksat Resulullah’ı hatırlamaktır, sakal değildir. Öpmek lâzım değildir. Hatta sırayla öpülürse, sıhhî bakımdan muvafık olmayabilir. Önüne gelip hürmetle bakar, salavat getirir.

 

Sual: Resulullah aleyhisselâmın sır kâtibi kâfir miydi?

Cevap: Resulullah aleyhisselâmın çok vahy kâtibi vardı. Bunlar hem gelen vahyi yazar; hem de Resulullahın mektuplarını kaleme alırdı. Bunlardan biri, Abdullah ibni Ebi Serh, sonradan mürted oldu ise de; tekrar tövbe edip imana geldi.

 

Sual: Resûlullah aleyhisselâmın günde 70 ve 100 defa istiğfar etmesinin sebebi nedir?

Cevap: Peygamberler masumdur. Günah işlemezler. İstiğfar ve tevbe etmeleri de icab etmez. Şu kadar ki, istiğfar zikrdir; peygamberler de insanlık itibariyle manevi derecelerinin yükselmesi için istiğfar ederler. Resulullah aleyhisselâm, “Kalbimde envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istigfâr ediyorum” buyurdu. Mektubat-ı Rabbânî’de böyle geçiyor. Veya ümmetin günahları için istiğfar eder. Nitekim Taberânî’nin bildirdiği hadîs-i şerifte buyruldu ki: “Kimseden bir şey isteme, sana Cennet var. Kızma, gene Cenneti hak edersin. Güneş batmadan günde yetmiş kere istiğfar et. Allah senin yetmiş senelik günâhını affeder. Dedi ki, “Benim yetmiş senelik günâhım yok. Buyurdu ki, baban için! Dedi ki, babamın da yetmiş senelik günâhı yoksa? Buyurdu ki, ev halkın için. Dedi ki, ev halkımın da yoksa? Buyurdu ki, komşuların için”. Bu da gösteriyor ki, bir kişinin istiğfar etmesi, yalnız kendisine değil, başkalarına da fayda temin etmektedir.

 

Sual: İslâmiyet denilince akla neden hemen yeşil renk gelmektedir?

Cevap: Yeşil renk, dinin şiarı olarak görülür. Resulullah’ın en çok giydiği ve sevdiği üç renkten biridir. Cenneti, sukûneti, istikrarı sembolize eder. Eskiler, pabuç, paspas, lazımlık gibi hakaret mahalli eşyanın yeşil olmamasına dikkat ederdi.

 

Sual: Hazret-i Fâtıma’nın hiç âdet görmediği doğru mudur?

Cevap: Âdet görmeyen kadının çocuk doğurması mümkün değildir. Hazret-i Fâtıma’nın beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Şiî rivayeti olsa gerektir.

 

Sual: Asr-ı saadette sabun var mıydı?

Cevap: Serir adında sabun vazifesi gören bitki vardı.

 

Sual: Bir şahıs, Hazret-i Peygamber’in hükmünü duyduktan sonra bir de Hazret-i Ömer’e müracaat edip, Hazret-i Ömer’in de öldürmesinin sebebi nedir?

Cevap: Bir müslüman için Peygamberin hükmüne râzı olmamak küfrdür. Hazret-i Ömer bunu, mürted olduğu için öldürmüştür. Ancak bu gibi menkıbelerin sıhhat derecesi mühimdir.

 

Sual: Peygamber Efendimizin amcası hakkında nasıl bir zan içinde olmalıyız?

Cevap: Ebu Leheb’in küfr üzre öldüğü sâbittir. Ebu Tâlib için de böyle ise de, İbni Hacer diriltilip iman ettiğine dair zayıf bir rivayeti bildiriyor. Bu hususta susmalı, Resulullah’ı üzecek şey konuşmamalıdır. Bilinmesi lâzım gelen hususlardan değildir.

 

Sual: Hırka-i şerif neden çok büyüktür?

Cevap: Dış giysisi olduğu için. Zira bugünki palto ve pardesülerin muadilidir. Hırka denince, bugün giyilen yün kollu ve önü açık giysi anlaşılmamalıdır.

 

Sual: Sahabe-i kiram arasında muhannesler varmış. Sayısı 6 kadarmış. Bazı kimseler bunları homoseksüel olarak vasıflandırıyor. Doğru mudur?

Cevap: İkisi aynı şey değildir. Muhannes, kadınsı hareketler yapan efemine kimse demektir. Bu kişiler, doğuştan hormonal bozukluğu bulunan kimseler olabilir veya başka maksatlarla böyle davranıyor olabilirler. Sahabe devrindeki muhanneslerin böyle olduğu malum değildir.

 

Sual: Kimi tarih kitaplarında nakledilen ”Garanik Hadisesi” uydurma mıdır?

Cevap: Uydurma olduğunu söyleyenler vardır. Doğru bile olsa tefsiri farklıdır. Şeytan bu şekilde fısıldadı. Yani bu sözü Hazret-i Peygamber değil, şeytan tekrar etti. Cebrâil aleyhisselâm hemen bunu bildirdi. Hazret-i Peygamber de vaziyeti anlayınca men etti.

 

Sual: Kelb köpek demek olduğuna göre, eshab-ı kiramdan güzelliği ile meşhur Dıhye’ye niçin Kelbî deniyor?

Cevap: Arabların meşhur Ben-i Kelb kabilesinden olduğu için bu lakapla anılmaktadır. Kureyş de köpekbalığı demektir.  Eski cemiyetlerde, kabilelerin vahşi hayvan adı almaları adetti.

 

Sual: Hazret-i Peygamber hiç şalvar giymiş midir?

Cevap: Entarisinin ve gömleğinin altına don olarak giymiş ve böyle giyinmeyi Hazret-i İbrahim’in sünneti olarak vasıflandırarak övmüştür. O zaman insanlar entari altına don giymezler, bazen avret yerleri açılırdı.

 

Sual: Hazret-i Peygamber Cennet’te evlenecek midir?

Cevap: Zevcelerinin yanında olacağı; ayrıca Hazret-i Meryem ile Asiye’nin Cennet’te Hazret-i Peygamber ile evlendirilerek mükâfatlandırılacağı hadis kaynaklarında geçer. (İbni Asâkir)

 

Sual: Hazret-i Peygamber’in cenazesine kaç kişi katılmıştır?

Cevap: Pazartesi vefat etmiş. Çarşamba günü defnedilmiştir. Cenaze namazını üç gün boyunca yüzlerce kişi münferiden kılmıştır. Defninde kaç kişinin bulunduğu malum değildir. Gaslinde 8-10 kişi bulunmuştur.

 

Sual: Garanik hâdisesinin mahiyeti ve sıhhati nedir?

Cevap: Resûlullah Kur’an-ı kerim okurken, şeytan onun sesini taklit ederek putları övdü. Müşrikler bunu işitince sevindi veya böyle bir komplo kurdular.  Hazret-i Peygamber, Cebrail aleyhimesselâm vâsıtasıyla hâdiseye muttali olunca ikaz etti. Şeytan âyetleri diye mübalağa edilen mesele bundan ibarettir.

 

Sual: Peygamber efendimiz, vahiy çeşitlerinden biri veya ilham olmadan, kendi aklına istinaden dini bir hüküm vaz eder mi?

Cevap: İctihad yoluyla edebilir ve etmiştir.

 

Sual: Hazret-i Peygamber’in cenaze namazını sadece 17 kişinin kıldığı doğru mudur?

Cevap: Hazret-i  Peygamber Pazartesi günü vefat etti. Çarşamba günü defnedildi. Bu arada sahabiler parça parça gelip namazını kıldılar. Bu zaman zarfında yüzlerce, binlerce kişi ayrı ayrı cenaze namazı kıldılar.

 

Sual: Hudeybiye Anlaşmasında, Mekke’den esir alınanların iade edilmesi ve Medine’den esir alınanların geri iade edilmemesinin sebebi ve hikmeti nedir?

Cevap: Esir değil, Müslüman olup gelenler kast ediliyor. Devlet reisi nasıl münasip görürse antlaşma öyle yapılır. Peygamber, vahye muhataptır. Anlaşmayı yaparken, elbette bir bildiği vardı. Kaldı ki bazı maslahat için tavizler verilir. Nitekim bu madde, müslümanlarin lehine netice doğurmuştur.

 

Sual: Resulullah aleyhisselâmın üvey oğlu ya da üvey kızı var mıydı?

Cevap: Hazret-i Hadice’nin ilk iki evliliğinden bir kızı ve bir oğlu vardı. İkisinin de adı Hind idi. İkisi de Hazret-i Peygamber’in terbiyesinde yetiştiler. Müslüman oldular. Hazret-i Ümmü Seleme’nin ilk izdivacından Berre adında bir kızı vardı. Hazret-i Peygamber ismini Zeynep yaptı.

 

Sual: Hazret-i Aişe’nin sahabeye gusl gibi mahrem bir meseleyi rivayet etmesini nasıl değerlendirmek lazımdır?

Cevap: Hazret-i Aişe müminlerin annesidir. Hazret-i Peygamberin hususi hayatına dair pek çok mesele onun vasıtasıyla öğrenilmiştir. “Dininizin üçte birini Hümeyradan alınız” hadis-i şerifi ile medhedilmiştir. Dini bilgileri öğrenmek ve öğretmekte utanma olmaz.

 

Sual: Ebu Talib’in aslında iman edip, takıyye yaptığı doğru mudur?

Cevap: Ebu Talib müslüman olmadı. Diriltilip iman ettiğine dair zayıf da olsa bir haber vardır. Bu kadarı bile kafidir. Zira dinin esası değildir. Buna göre, Ebu Talib’in cehennemde olduğuna dair hadis, diriltilmeden evveline aittir. Peygamberi üzen şeyler üzerinde durmamalıdır.

 

Sual: Peygamber Efendimizin 300 tanesi bizzat kendi ile acve hurması ile alakalı söylenenler muteber midir?

Cevap: Muteberdir. Bu ağaçların bugüne intikal ettiği de söyleniyor. Hazret-i Peygamber’in diktiği ağaçların fidelerinden veya meyvalarından üretilen ağaçlar olabilir. Acve hurması, iri kuru üzüme benzer koyu renkli buruşuk yuvarlak bir hurmadır. Lezzetlidir. Şifalıdır ve pahalıdır.

 

Sual: Peygamberimizin maneviyatını incitmemek için âriflerin Tebbet suresini okumayı men ettiği doğru mudur?

Cevap: Bu sure, Hazret-i Peygamber’in imana gelmeyen amcası Ebu Leheb için nâzil olmuştur. Ebu Leheb’in kızı Dürre Müslüman olmuştu. Bazıları kendisinin yüzüne karşı alay veya incitmek niyetiyle bu sureyi okuyunca, üzülmüş; amcazadesi olan Resulullah’a şikâyette bulunmuştu. Resulullah da “Dürre bendendir; ben ondanım. Beni seven onu sever; onu üzen, beni üzer” buyurdu. Bunun üzerine sahabe-i kiram, peygamberimizi üzmemek endişesiyle bir müddet Tebbet suresini hiç okumadılar. Ehli beytten bir zâtın bulunduğu bir cemaatte, imam olun kimsenin, sırf bu zâtın üzülmemesi için Tebbet suresini okumaması belki bir incelik olarak görülebilir. Ama bunu âdet edinmek mahzurludur. Bugün bunun okunmaması gerektiği sözünün, Şiîler tarafından yayılması muhtemeldir.

 

Sual: Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimize ‘Oku’ emrini getirdiğinde, tâkati kesilinceye kadar neden sıktı? Bu, Peygamber efendimizi incitmek ve hakaret olmaz mı?

Cevap: Bu kasıtla değildi. Peygamberlik tecellilerine tahammül edebilmesi içindi.

 

Sual: Peygamberimizin Medine’de kurduğu devlete Medine Devleti demek mahzurlu mudur?

Cevap: İlk ve ortaçağda devletlerin adı yoktur. Başkaları bunlara birer isim vermiştir. Osmanlı Devleti’nin de adı yoktu. Devlet-i Aliyye olarak anılırdı. Avrupalılar Osmanlı Devleti demişlerdir. Resulullah aleyhisselamın kurduğu devlet, diğerleriyle mukayese edilemez ki bir ismi olsun. Devlet-i Muhammediyye gibi bir tabir kullanılmış değildir. Devlet-i İslâmiyye olur. Şer’î hukuka göre idare olunan bütün devletlere bu isim ıtlak olunur. Medine Devleti demenin de mahzuru yoktur. Melmeketlerin coğrafyaya göre ayrı ismi olması tabiidir.

 

Sual: Asr-ı Saadet’te Hicaz’da hangi paralar kullanılıyordu?

Cevap: Hazret-i Peygamber zamanında Bizans, İran ve eski Arap altın ve gümüş paraları tedavül ederdi. Altın paraya dinar; gümüş paraya dirhem adı verilmiştir. Meskukat denen bu basılı paralar yanında, basılmamış altın ve gümüş parçaları da tartarak kullanılırdı. Hazret-i Ömer ortalama ağırlıkta tek bir dirhem kabul etti ve önceleri çekirdek şeklinde çıkan dirhemlerin de, bilinen şekilde ilk yuvarlak baskısını yaptırdı. Hazret-i Osman, hicretin 28. senesinde Taberistan’ın Hertek şehrinde bu hesap üzere ilk altın ve gümüş İslâm parasını bastırdı. Üzerinde bastıranın ismi yazan ilk parayı, Emevi halifesi Abdülmelik kestirtti.

 

Sual: Peygamber efendimizin yazdığı mektuplarda imzası vardır. Vefatından evvel kâğıt istemişti. Şu halde okuma-yazma bilmediği nasıl söylenebilir?

Cevap: Resulullah aleyhisselâmın Kur’an-ı kerim kendisine geldiğinde okuyup yazan bir zât olmadığı; aksi takdirde, Kur’an-ı kerimi sen yazdın diyecekleri, nass ile sabittir. Ancak peygamberler, Cenab-ı Hak dilerse her türlü ihsana kavuşarak, her çeşit ilim, sanat ve fende zamanın en mahiri olabilir. Okuma-yazma bilmek başkadır; okuyup yazmak başkadır. Resulullah inayet-i rabbaniyye olarak bunu bilirdi; ama bilfiil okuyup yazdığı sabit değildir. Kaldı ki o devir için bu bir eksiklik veya üstünlük değildir. Okuyup yazmak, para karşılığı yaptırılan bir zanaat idi. Okuyup yazmayanlar, bunu sanat edinmiş birine yazdırır. Peygamber efendimizin de kâtibleri vardı. Okuyup yazmayan birinin imzasını öğrenip atması mümkündür. Kâğıt istediğinde, Eshab-ı Kiram’ın şaşırması bundandır. ‘Şimdiye kadar okuyup yazmayan biri, nasıl olur da kâğıt ister” deyip şaşırdılar. ‘Resulullah yazdı’ demek; ‘Resulullah yazdırdı’ veya ‘yazılmasını emretti’ demektir. Hiç bir eserde Resulullah aleyhisselâmın imzası dışında bir yazı yazdığı sabit değildir. Ümmî peygamber sıfatı okuma-yazma bilmediğine değil; kimseden ilim okumayıp, Cenab-ı Hak tarafından yetiştirildiğini, yani ilminin kesbî değil; vehbî olduğunu ifade eder.

 

Sual: Ebû Tâlib icin Allah’tan rahmet istemenin itikadî cihetten bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Mahzurludur. Vefatına kadar iman etmediği sâbittir. Vefat ettiğinde, Resulullah aleyhisselâm, Hazret-i Ali’ye “Git babanı gasledip kefenle ve defnet; ben rabbimden istiğfar edeceğim” buyurunca, “Müminlere, müşriklerin affı için Allah’a yakarması yakışmaz” meâlindeki âyet-i kerîme (Tevbe: 123) nâzil oldu. Resulullah aleyhisselâm sonradan “Ateştekilerin azabı en hafif olanı Ebû Talibdir. Ayağına ateşten ayakkabı giydirilecek, dimâğı kaynayacak”  buyurdu. Ancak sonradan diriltilip, iman ettiğine dair bir rivayet de vardır. Ahkâmdan olmadığına nazaran bununla amel etmeye beis yoktur demişlerdir. Resulullah’ı üzecek hususlarda konuşmamak en iyisidir.

 

Sual: Osmanlı devri Arap yarımadasını anlamak için kitap tavsiye eder misiniz?

Cevap: Eyyüb Sabri Paşa’nın Mir’at-i Harameyn kitabı münasibdir.

 

Sual: Hazreti Ömer’in “hasbuna kitabullah” (Bize kitap yeter!) sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Resulullah Aleyhisselam hastalığı esnasında “Bana kâğıt getirin, size vasiyet yazayım da benden sonra yoldan çıkmayın” buyurup kâğıt istediğinde Eshab-ı kiram şaşırdılar. O zamana kadar yazı yazmamıştı. Tereddüt ettiler. Hazreti Ömer de o sırada “Bize Kur’an-ı Kerim ve peygamber efendimizin sünneti yeter” buyurdu. Bundan kasıt, dinin iki kaynağıdır. Zira sünnetin meşruluğu da Kur’an-ı kerimden gelir.  Bunun sebebi, Peygamber Efendimizin bu sözü hastalığın şiddeti ile söylediğine zâhip olmalarıydı. Onu üzüp yormak istemediler. O da zaten vazgeçti. Lazım olsa, muhakkak isterdi. O zaman getirirlerdi. İmam-ı Rabbânî Hazretleri, Mektubat’ında bu kırtas hâdisesini güzel anlatıyor.

 

Sual: Peygamberimiz sünnetli mi doğmuştur?

Cevap: Sünnetli doğduğu görülmüştür. Muhtemelen melekler doğar doğmaz sünnet etmişlerdir.

 

Sual: Bir kitapta Muhammed Aleyhisselam için “Veber ve meder ahalisinin en iyisi” diye geçiyor. Veber ve meder ne demektir?

Cevap: Köy ve şehir.

 

Sual: Resulullah aleyhisselamın anne, baba, dede ve ninesi cennetlik midir?

Cevap: Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, Resulullahın aba ve ecdadının hepsinin imanlı ve ahlâklı şahsiyetler olduğu bildirilmektedir.

 

Sual: Kitaplarda, Resulullah aleyhisselâm, 571 senesinde doğmuş; 632 senesinde 63 yaşında vefat etmiştir yazıyor. Fakat 571+63 = 634 yapar. 2 yıl eksik olmasının sebebi nedir?

Cevap: Ay takvimiyle 63 yaşındadır.

 

Sual: Resulullah aleyhisselam ile evlendiğinde Hazret-i Âişe kaç yaşında idi?

Cevap: Yaygın rivayete göre nikâh, 6 yaşında kıyıldı; düğün 9 yaşında bulûğa erince oldu. Ondan sonra evlilik neticesini doğurdu. Arab memleketlerinde çocuklar erken yaşta bulûğa ererler. Bulûğ evliliğin tabiî şartıdır.  Bu gibi evlilikler bazı beldelerde o gün de, hatta bugün de gayet tabii karşılanmaktadır. Bazı rivayetler, Hazret-i Âişe’nin evlendiği zaman 16, hatta 18 yaşında olduğunu göstermektedir. Hazret-i Ebu Bekr ve Resulullah aleyhisselam âhiret kardeşi  idi. Biraz da bunun evlenme mânisi olmadığını göstermek için evlenmiştir.

 

Sual: Hazret-i Hadice ticaret yapar; erkek ve kadın herkesle irtibat halinde iken, Peygamberimiz kendisiyle evlenmiştir. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap: Hazret-i Hadice ile bi’setten çok evvel evlenmiştir.  O zaman İslâm şeriatı gelmemişti. Şeriatın pekçok hükümleri, Hadice validemizin vefatından sonra gelmiştir. Bu bir. İkincisi, Hazret-i Hadice’nin ticaret hayatı yaparken, erkeklerle görüştüğünü nereden çıkardınız? Kendi kölesi Meysere vâsıtasıyla yapar; yabancı erkeklerle asla görünmez ve konuşmazdı. Tesettüre dikkat ederdi. Zaten bi’setin başında, gelenin Cebrail aleyhisselâm olup olmadığını da böyle anlamıştır. Melek geldiği zaman başörtüsünü indirmiş; melekler avret yeri açık olanların bulunduğu yere gelmeyeceği için, melek kaybolmuştur. Hazret-i Hadice, gelenin Cebrail aleyhisselam olduğunu kati olarak anlamıştır.

 

Sual: Kırtas Vakası’nda Hazret-i Ömer, acaba sayıklıyor dedi mi?

Cevap: Resulullah aleyhisselâm vefat hastalığında, “Kâğıt getirin, size bir şey yazayım da benden sonra doğru yoldan ayrılmayasınız” buyurdu. Sahabe şaşırdı. Hazret-i Ömer, “Acaba sayıklıyor olmasın, zira şimdiye kadar hiç yazı yazmış değildir?” buyurdu. Bunun üzerine Resulullah aleyhisselam “Peygamberin huzurunda münakaşa olmaz” deyip dışarı çıkmalarını istedi. Bunda bir şey yoktur. Peygamberler de insanlık hallerinden uzak değildir. Sonra zaten Resulullah aleyhisselam tekrar emir buyurmamıştır. Lazım olsa, tekrar emrederdi. İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ında bu mevzu, güzel anlatılıyor.

 

Sual: Gadir-i Hum meselesi hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Bazıları Hazret-i Ali’nin bazı icraatları hakkında dedikodu yaptılar. Peygamber Efendimiz bunu duyunca Gadir-i Hum denilen mevkide “Ali benim mevlâmdır; ben onu mevlâsıyım. Yani Ali benim dostumdur; ben onun dostuyum” buyurdu. Mevlâ kelimesi, Arapçada vâris manasını da geldiği için Şiîler bu kelimeyi öyle tefsir ettiler ve kendisinden sonra onun halife olacağına işaret ettiğine inandılar.

 

Sual: Mekke’nin fethindeki umumi afta müslüman olma şartı var mıydı? Yani birisi Haremeyn’de müşrik olarak hayatını devam ettirebilir mi?

Cevap: Müşrik kalmak isteyenler zaten Mekke’yi terk ettiler. Hayatta kalmak isteyenler Müslüman olmak mecburiyetinde idiler. Zaten hepsi kendi gönül rızalarıyla Müslüman oldular. Zira “Arabistan’da 2 din bir arada olmaz” hadis-i şeriftir.

 

Sual: Yazınızda “Peygamberler masumdur; günah işlemedikleri gibi, hatada sâbit kalmaları da caiz değildir” diye yazmışsınız. Bedir’deki esirler hususunda hata etmemiş midir? Niye Ömer’i değil de, Ebu Bekr’i dinledi?

Cevap: Yazıda zaten anlatılıyor. Hazret-i Peygamber, burada kendince daha doğru olan görüşü seçti. O da esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılmasıydı. Fakat o zaman için  bundan daha doğrusu, öldürülmesi idi. Hazret-i Peygamberin içtihadı yanlış değildi ama ondan daha doğrusu vardı. Kastettiği ceza işte bu daha doğruyu seçememenin mukabili olarak gördüğü husustur. Bundan sonra pek çok harpte esirleri fidye karşılığı serbest bırakmış ve bundan dolayı ikaz edilmemiştir. Böyle yapmak halifenin ihtiyarındadır.

 

Sual: Romalılar Kudüs’ü aldıkları zaman Mescid-i Aksâ’yı harap ettilerse, Peygamber efendimiz İsrâ ve Mi’rac gecesi nerede namaz kıldı?

Cevap: Yahudiler Roma hâkimiyetine başkaldırdılar. Milâdın 66. yılında Romalı kumandan Titus, Kudüs’ü tamamen yakıp yıktı. Şehri viraneye çevirdi. Bu arada Beyt-i Makdis de yandı. Sadece Ağlama Duvarı diye bilinen batı duvarı kaldı. Romalılar Kudüs’ü tamir ettiler. Fakat Mescid-i Aksa harap vaziyette kaldı. Hadrianus zamanında (117-138) yeniden imar edilirken Beytülmakdis’in yerine Jüpiter Capitolinus Mabedi yapılmıştır. Kostantinos’un Hıristiyanlığı kabulünden sonra bu tapınağın yıkıldığı sanılmaktadır. Resulullah aleyhisselam İsra gecesi buraya geldiler. Bugün hâlâ mevcut alt kattaki mescidde namaz kıldılar. Hazret-i Ömer, Kudüs’ün anahtarını teslim aldığında kendisi de bizzat çalışarak Mescid-i Aksâ’nın Hıristiyanlık devrinde molozlar altında kalmış olan yerini temizletip Sahra’nın, yani Hacer-i Muallak’ın güneyindeki düzlükte cemaate namaz kıldırmış, daha sonra da buraya bir mescid yaptırmıştır.

 

Sual: Hayatü’s-Sahabe’de şöyle deniyor: Sa’d göründüğünde Hazret-i Peygamber Ensar’a hitâben (Efendinizin yanına gidiniz ve onu merkepten indiriniz) buyurdular. Hazreti Ömer ise (Bizim efendimiz ancak Allah’tır) dedikten sonra da Resulullah, «Haydi onu indiriniz» dedi. Böylece Sa’d b Muaz merkepten indirildi. Başka yerde görmediğim Hazret-i Ömer’e atfedilen bu ifade doğru mudur?

Cevap: Kureyza hâdisesiyle alakalı bu söz, Müsned’in çeşitli rivayetlerinden birinde geçiyor. Ömer radiyallahu anh celalli idi. Haksızlığa dayanamazdı. Doğru bildiğini açıkça söylerdi. Peygamberimiz kendisini kınamazdı. Çünkü kalbi Allah ve Resul’ünün aşkıyla dopdoluydu. Buna benzer başka sözleri de vardır. Söz, bu işin hakikatini anlamak için sual tarikiyle de sorulmuş olabilir. Yoksa Hazret-i Peygamber’e muaraza veya ikaz için söylendiğini düşünmek çok yanlıştır. Arabî lisanının hususiyetlerini ve bilhassa o zamanki konuşma üslubunu bilmeden hadîs-i şeriflere mana vermek doğru olmuyor.

 

Sual: Peygamber efendimizin ömrünün sonuna doğru münafıkların ayırt edildiği ve Medine’nin insanların iyisiyle kötüsünü ayırt ettiği kitaplarda yazıyor. Bu nasıl olmuştur?

Cevap: Münafıkların kimler olduğu vahy ile bildirildi. Peygamber efendimiz cenaze namazlarını kılmaktan men edildi. Bazılarının kim olduğunu da Huzeyfe’ye söyledi. İslamiyet güçlü olduktan sonra münafıklar ortadan kalktı.

 

Sual: Abdullah bin Sad bin Ebi Serh, tevbe edip Peygamber efendimizin yanına geldiğinde efendimiz ilk başta onun biatını almamış; aldıktan sonra da “içinizden birinizin onun boynunu vurmasını bekledim” buyurmuş. İzahı nasıldır?

Cevap: Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh mürted olmuştu. Resulullah aleyhisselam aleyhinde çok kötü sözler söylemişti. Peygamber aleyhisselam da tövbesi kabul edilmeden önce boynunun vurulmasını arzu ettiğini beyan buyurdu. Tevbe edince zahiren kabul lazım gelir. Mürtedin tevbesinin kabul edilip edilmeyeceği, ihtilaflı bir meseledir.

 

Sual: “Medine Vesikası”nın ikinci maddesinde, kendisiyle sözleşme imzalanan Yahudi ve müşrikleri de “ümmet” diye anıyor. Bu doğru mudur?

Cevap: Ümmet iki sınıftır: Müslümanlar, ümmet-i icabet; gayrı müslimler ise ümmet-i davet sayılır. Ümmet aynı zamanda halk, millet, topluluk demektir.

 

Sual: Bazı siyer kaynaklarında Mute Gazası için üç bin kişilik Müslüman ordusunun yüz bin kişilik Bizans ordusunu yendiği ve İslâm ordusunun on beş şehid verdiği yazıyor. Bu rakamlar doğru mudur?

Cevap: Tarih kitapları böyle yazıyor. Müsâdeme esnasında 100.000 kişinin tamamı hazır bulunmamış olabilir, ama ordunun sayısı hep böyle veriliyor. Mute Gazası’nda Müslümanların serdarları şehid olup, ordu bozulmuş iken, Halid bin Velid büyük bir maharetle düşmanı bozdu. Ancak düşmanın gerisi çok olduğu için, İslâm askerini ustaca geri çekerek Medine’ye döndü. Bu da gösteriyor ki, düşman ordusunun tamamı muharebeye katılmış değildir. Kısas-ı Enbiya’da aded vermiyor; ama büyük bir ordu olduğunu söylüyor. Mu’te, galibiyet değilse de, hezimet de değildir.

 

Sual: Ümmü Eymen peygamberimizin dadısı mı, kölesi miydi?

Cevap: Annesinden kalma köleydi; hem de dadısıydı. Sonra azat edip evlendirdi.

 

Sual: Akşam, yatsı ve sabah farz namazlarını cemaatle kılarken sesli okunmasının, gündüz farz namazlarının ise sessiz okunmasının sebebi nedir?

Cevap: Asr-ı saadette Mekke’de namaz farz olmuştu. Müşriklerden saklanma ihtiyacından dolayı, gündüz namazları hafi (sessiz); ama sokaklardan el ayak çekildiği gece namazları cehri (sesli) okunmuştur.

 

Sual: Hazret-i Ebu Bekr, Hazret-i Fâtıma’ya miras hakkını neden vermemiştir?

Cevap: Çünki Hazret-i Peygamber buyurdu ki “Peygamberler miras bırakmayız, mallarımız fakirlere sadaka olur.” Bu sebeple Halife, Fâtma’yı ve Resulullah’ın zevcelerini maaşa bağladı.

 

Sual: Peygamberlerin ismet sıfatına mekruhlar da dâhil midir?

Cevap: Bir şeyin haram ve mekruh olması peygamberin sözü ve hareketi ile anlaşılır. Hazret-i Peygamber kendi haram ettiği bir şeyi yapmaz. Mekruh olan bir şeyi yapabilir. Çünki bir şeyi men edip de yapmışsa, bunun mekruh olduğu, haram olmadığı anlaşılır. Mesela namazda çocuk taşımak mekruhtur. Hazret-i Peygamber’in torunlarını namazda sırtına alıp sonra yere indirdiğine dair rivayet vardır. Bu, o hareketin namazı bozmadığını gösterir. Ama mekruh olmasına mani değildir.

 

Sual: Allah resulünün peygamberlik ile müjdelendiği zaman Mekke’nin nüfusu hakkında bilginiz var mıdır?

Cevap: Mekke ve çevresinde o zaman 10.000 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor.

 

Sual: Muhtelif siyer kitaplarında Peygamber efendimizin tepesinde daima ona mahsus bir bulut olduğu yazıyor. Bazı ilahiyatçılar ise “Böyle bir bulut olsaydı müşrikler bunu görüp iman ederdi” diyor. Ne denir?

Cevap: Bu mucize çok meşhurdur. Allah onlara göstermedi veya görseler de sihir dediler.

 

Sual: Ümmü Kirfe adında bir kadının iki deve ile ortadan ikiye ayrılarak parçalandığı doğru mudur?

Cevap: Allah’ın âyeti ve Peygamberi ile alay edip tevbe etmeyenin cezası idamdır. Bu kadın hakkında çeşitli rivayetler vardır. Beni Fezâreden idi. Bu hâdise tarihçi Vâkidî’de geçiyor. Zayıf bir hadistir. Rivayetler de mütenakızdır. Kadın mürted olduğu için ya da harbde düşmanlar arasında olduğu için öldürülmüştür.

 

Sual: Peygamber efendimizin çocuklarının yaş olarak büyükten küçüğe sıralaması nasıldır?

Cevap: Kâsım,  Zeyneb,  Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma, Abdullah ve İbrahim.

 

Sual: Cahiliye devri Araplarında kızların yaşlarının buluğdan sonra sayıldığı doğru mudur?

Cevap: Hiçbir yerde okumadım. Milletin yanlış anlamasından korkarak hakikatleri zorlama tevile tâbi tutmak doğru değildir.

 

Sual: Hazret-i Mâriye Peygamber efendimizle evlendi mi, yoksa sadece cariyesi olarak mı kaldı?

Cevap: Bazı kitaplarda doğum yaptıktan sonra evlendiği, bazılarında ise cariyesi olarak kaldığı geçiyor. İhtilaflıdır. Bir müddet cariye olarak kaldığı; sonra nikâhlandığı anlaşılıyor.

 

Sual: Peygamber Efendimiz’in Esma binti Numan isimli bir hanım ile nikah kıyıp, zifaftan evvel ayrıldığı doğru mudur?

Cevap: Doğrudur. Bir hükümdar kızıydı. Kendine göre bir gururu vardı. Diğer hanımların sözlerine aldanarak, peygambere layık olan hürmeti gösteremedi.

 

Sual: Bir harbde Peygamber efendimiz Müslümanların safında çarpışan biri için “cehennemlik görmek isteyen buna baksın” demiş. O adam az sonra yaraların acısına dayanamayıp intihar etmiş. Sahabenin hepsinin cennetlik olduğunu söyleyen nasslar çerçevesinde, intihar da insanı dinden çıkarmadığına göre, bu hadis-i şerifi nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Bu kişinin sahabi olmadığı, münafık olduğu anlaşılıyor veya hareketin kötü olduğunu, cehennemlik bir iş olduğunu göstermek için söylenmiştir.

 

Sual: Annesi babası Budist olan biri onların cenaze törenine katılabilir mi?

Cevap: Caizdir. Peygamber Efendimiz anne babası Müslüman olmayan sahabilerin onların cenaze işlerini görmelerine, diğerlerinin de cenazeye iştirakine izin vermiştir. Ebu Talib öldüğünde, Hazreti Ali’ye yıkayıp kefenleyip defnetmesini emir buyurmuştur. Hâris bin Rebia’nın Hıristiyan annesi ölünce cenaze işlerini gördü; bir grup sahabi de cenazesine katıldı.

 

Sual: Kısas, diyet, hırsızın elinin kesilmesi gibi cezalarının hepsi cahiliye devrinde de vardı. Kur’an sadece Arap zihniyetine göre şekillenmiştir. Bu iddiaya ne cevap verilir?

Cevap: Cenab-ı Peygamber, İslâmiyetten önce cari olan âdetlerin çoğunu kaldırmış, bazısını yerinde bırakmıştır. Hırsızın elinin kesilmesi ve benzeri cezalar sadece Arabistan’da değil, diğer bazı cemiyetlerde de vardı. İslâm Hukuku ve Önceki Şeriatler kitabıma bakınız.

 

Sual: Peygamber efendimiz baston kullandı mı?

Cevap: Evet. Zübeyr bin Avvam’a Habeş hükümdarı Necaşi asâ hediye etmişti. O da Peygamberimize takdim etti. Hutbe okurken dayanır, namaz kılarken önüne sütre olarak dikerdi. Bu sebeple hilafet alameti olarak görülmüştür. Bu sebeple baston taşımak sünnettir. Halk arasında “40 yaşına kadar baston taşımak, 40 yaşından sonra ise taşımamak, kibir alametidir” sözü meşhurdur.

 

Sual: Hazret-i Hasan, üvey dayısı Hind bin Ebi Hale’ye Peygamber Efendimizin şemâilini sorduğu Tirmizî’de geçiyor. Yani Peygamber Efendimizi tam hatırlamıyorsa, o zaman nasıl sahabe oluyor?

Cevap: Hazret-i Hasen, hicretin üçüncü senesinde dünyaya geldi. Dedesinin vefatında yedi yaşında idi; her şeyi ile hatırlaması beklenmez. Kaldı ki bir de başkasının tasvirini bilmek ister. Sinn-i simâ, ayni bir kimsenin sahabi sayılması için asgari yaş 5’tir. Dolayısıyla bu yaşta olup Peygamber’den bir şey hatırlayan, sahabi sayılır.

 

Sual: Hazret-i Ali’ye neden Ebu Türab denmiştir?

Cevap: Peygamber Efendimiz bir gün onu aradı. Hurma bahçesinde uzanmış yatıyor gördü. Sağa sola dönmekten dolayı bütün üstü başı toprak olmuştu. “Kalk ya Eba Türab” buyurdu. Ebu Türab, toprak babası, yani topraklı, toprağa bulanmış demektir. Hazret-i Ali sonradan hep bu isimle anılmayı sevmiştir.

 

Sual: Osman bin Talha Türk müdür?

Cevap: Hayır. Kureyş’in Abdüddar kolundandır. Kâbe’nin anahtarları hep bu ailede dururdu. Resulullah yine onlarda bıraktı.

 

Sual: Ashabımı kötülemeyin hadisini peygamber efendimiz kime hitaben söylemiştir? Zira yanında bulunanların hepsi zaten sahabe idi?

Cevap: Onların da birbirlerine karşı kötü konuşmasını istemedi. Böylece sonra gelecek olanlara da ikazda bulundu.

 

Sual: Peygamber Efendimiz zamanında Medine’de Hıristiyan var mıydı?

Cevap: Çok az miktarda vardı. Mesela Evs kabilesinden Ebû Amir vardı. Keşiş idi. oğlu Hanzala Müslüman olmuş; Uhud Savaşı’nda şehid düşerek Gasîlü’l-Melâike -Melekler tarafından yıkanmış- unvanını almıştır. Ebû Amir, Hicret üzerine Mekke’ye göçmüştü. Sonradan Bizans’a gidip orada öldü.

 

Sual: Ahmed Cevdet Paşa, Peygamberimize nübüvvetten üç sene sonra risâlet geldiğini söylüyor. Kur’an-ı Kerim Hira’da nâzil olmaya başlamadı mı?

Cevap: Önce peygamberliği müjdelendi. Sonra devamlı vahye kalbi dayanamayacağı cihetiyle üç yıl kadar vahy gelmedi. Bu zaman zarfında İsrafil aleyhisselâm gelip, bazı şeyler öğretti. Ondan sonra Kur’an-ı kerim nazil olmaya başladı. İbadetler sonra geldi. Nübüvvet, peygamberlik; risâlet ise şeriat sahibi peygamberlik demektir.

 

Sual: Namaz daha evvel farz olmasına rağmen Akabe biatlarında Hz. Peygamber Medineli müslümanlara neden namazı emretmedi?

Cevap: Biat, namazın farz olduğu esnada cereyan etti. Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye muallim olarak gönderdi

 

Sual: Cenab-ı Peygamber, hiç gayrı müslim mabedini camiye çevirmiş midir?
Cevap: Kâbe’yi putlardan temizleyip camiye çevirdi. Taif fethedilince puthane camiye çevrildi. Bunun dışında bütün beldeler sulh ile fethedildi.

 

Sual: Eshab-ı kiramın işlediği günahlar sebebiyle adalet sıfatı zail olmuyor mu?
Cevap: Eshab-ı kiramın işlediği günahlar, şeriatin vaz’ı için işlenmesine müsaade edilen günahlardır. Bunlarla adalet sıfatı zâil olmaz. Zira Kur’an-ı kerimde Allahü tealanın bunlardan razı olduğu beyan ediliyor ki, rıza sıfatı daimidir. Hadis-i şerifler de sahabenin hasbelbeşer işlediği günahlardan affedildiğini beyan buyuruyor.

 

Sual: Hadis-i şerifte “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, kurtulursunuz” buyruluyor. Lakin ashabtan “Ya Resulullah ben zina ettim” diye gelip ikrar eden veya başka suçları veya günahları işleyen şahıslar vardır. Bunlar başka insanları nasıl doğru yola götürebilir?
Cevap: Ashab-ı kiramın hepsinin işledikleri günahların meşiyet-i ilahiyye dairesinde elbette bir hikmeti vardı. Bunlar, şeriatın hükümlerinin belli olması için işlenmişti. Ayrıca peygamberlerden başka kimsenin masum olmadığının bilinmesi lazımdı. Günahsız insan zaten yoktur. Hepsi günahlarına tövbe ettiler. Allah da onların hepsinin günahlarını affetti. Bunu âyet-i kerime ve hadis-i şerifler beyan buyuruyor. Allah, onları, sevgili peygamberine arkadaş olsun diye, yüksek meziyetlerle hususen yaratmıştır. Tâbi olmak demek, yanlışlara tâbi olmak demek değildir. İlmî olarak tâbi olmak; onların rivayet ettiği hadis-i şeriflere ve fetvalarına tâbi olmak demektir.

 

Sual: “Ben âdil bir hükümdar zamanında geldim” hadis-i şerifi kimin için söylenmiştir?
Cevab: İran’daki Sasani hükümdarı Nuşirevan için söylenmiştir.

 

Sual: Hazret-i Peygamber zamanında helak olan İran kisrası kimdi?
Cevap: Hüsrev Perviz idi. kendisine gönderilen name-i nebeviyi yırttı, elçi sahabiyi hakaret ederek kovdu. Bunun üzerine Cenab-ı Peygamber, “Allah da mülkünü yırtsın” buyurdu. Nitekim oğlu Şiruye kendisini öldürdü. Az zaman sonra da devleti yıkıldı.

 

Sual: Tebük Gazvesi’ne çıkarken Cenab-ı Peygamber Medine’de kimi vekil bırakmıştır?
Cevap: Bir rivayette Hazret-i Ali’yi vekil bıraktı. Bir başka rivayette kendi aile ferdleri üzerine vekil bıraktı. Hazret-i Ali harbe gitmediği için mahzun oldu. Halbuki geride kalsa bile, harbe iştirak etmiş sayılırdı. Bu da bir resmi vazife idi. “Benim yanımda senin yerin, Musa’nın yanında Harun gibidir” buyurarak teselli etti. Nitekim Tur’a giderken yerine kardeşi Harun’u bırakmıştı. Bundan halifeliğe dair derin manalar çıkarmak abestir. Böyle her sefere gittiğinde arkada bir vekil bırakırdı. Hazret-i Ali de onlardan biridir.

 

Sual: Cenab-ı Peygamber’in evlatlığı olan Zeyd’in zevcesi ile evlenmesini nasıl anlamalıdır?
Cevap: Hadisede yadırganacak hiçbir husus yoktur. Resulullah, halasının kızı Zeyneb’i, evlatlığı Zeyd ile evlendirdi. Geçinemediler. Zeyd, boşayacağını söyledi. Boşama diye tavsiyede bulundu ise de, Allahü teâlâ, Resulünün buna mâni olmamasını istedi. Hazret-i Zeyd boşayınca, Allahü teâlâ, Resulüne onu nikâh eyledi. Evliliği Cenab-ı Peygamber kurduğu için, geçimsizliğe varmasına üzüldü. Zeyneb’in gönlünü hoş etmek lazım geliyordu. Bu ise ancak bu yolla olabilirdi. Bu hadisede nice dini ve ahlaki hikmetler vardır. Evlatlığın gerçek evlat gibi olmadığı, onun karısının ise gelin sayılmayacağını insanlara beyan etmek için bu hadise kaderi ilahi tarafından icra edilmiştir. Aynı zamanda karı koca arasında sosyal denkliğin ne kadar mühim olduğu da bu hadiseden anlaşılmaktadır.

 

Sual: Resulullahın hanımları ve Fatıma validemiz dışındaki diğer kızları da Ehli Beyte dâhil midir?
Cevap: Elbette. Hatta torunları, hısımları ve kıyamete kadar gelecek zürriyetini de ehl-i beyte dâhil edenler vardır.

 

Sual: Miraç hakkında Hazret-i Aişe’nin bunun bedenen olmadığını ileri sürdüğü ve namazın 50 vakitten 5 vakte indirilme hadisesinin de uydurma olduğu iddiasına ne dersiniz?
Cevap: İsra gecesi yaşanan miraç, beden ve ruh ile beraber olmuştur. Bunda evvelce ihtilaf var ise de, sonradan ehl-i sünnet ulemasının ittifak hâsıl olmuştur. Buna inanmayan ehl-i sünnetten çıkar. Hazret-i Aişe’nin ruh ile olmuştur dediği miraç, Resulullah’ın başka miraçlarından biri olsa gerektir. Çünki miraç Mekke’de olmuştur. Hazret-i Aişe, o zaman bunu bilemeyecek kadar küçüktü. Namazın evvela 50 vakit olarak farz kılınması, sonradan 5 vakte indirilmesi, sembolik manalar taşır. Mümin 5 vakit kılınca, 50 vakit kılmış gibi sevap kazanacaktır. Nitekim bütün sevaplar 1’e 10’dur.

 

Sual: Altıparmak Peygamberler Tarihi’nde Efendimiz Aleyhisselam amcası Ebu Talib’i dine davet ederken, Ebu Talib “Abdulmuttalibin dininden dönmem” şeklinde karşılık veriyor. Efendimizin tüm soyunun mümin olduğunu biliyoruz. Bu ne manaya geliyor?
Cevap: Abdülmuttalib’in mensubu olduğu İbrahim dinini, yani Hanif dinini kast ediyor. Halbuki bunun hükmü bitmiş; yeni bir din gelmişti. Bunu idrak edemedi.

 

Sual: Ayın yarılma mucizesinde ay bizatihi yarılmış mıdır yoksa insanlara öyle mi gösterilmiştir?
Cevap: Bizatihi yarılmıştır. Aksi takdirde mucize olmaz, göz boyamak olur. Bu ise, bir peygamber için tasavvur edilemez. Öyle olsa, Kur’an-ı kerim bunu mühim bir hadise olarak anlatmazdı.

 

Sual: Peygamberimiz aleyhisselamın önlerinden bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalktığı doğru mudur?
Cevap: Bu hadis-i şeriftir. Sahih-i Müslim’deki rivayette ölüm korkunç bir şeydir, yine aynı yerdeki bir rivayette o da bir insandır, Ahmed bin Hanbel’deki bir rivayette ölü için değil, ruhları kabzeden Allahı tazim için; Hâkim’deki rivayette ise melekler için ayağa kalkılır, buyuruldu.

 

Sual: Cenab-ı Peygamber yemeği elleriyle yiyorsa, sulu bir şeyi, mesela çorbayı nasıl içerdi?
Cevap: Cenab-ı Peygamber elle yerdi; ama kaşık ve çatalı da vardı.

 

Sual: Peygamber efendimizin yanına gelen bir cariyenin “Allah gökte” demesinin ve Peygamberinizin bunu reddetmemesinin izahı nedir?
Cevap: Şeriatin yeni geldiği zamandı. Mücerred tevhid kâfi idi.

 

Sual: Peygamberimize mukaddes kitap dışında yapması gereken şeyler hakkında da vahiy gelir miydi?
Cevap: Peygambere gelen vahy iki türlüdür: Vahy-i metlû, Kur’an-ı kerimdir. Vahy-i gayrı metlû, hadis-i şeriflerde ifadesini bulur. Cenab-ı Peygamber’in her sözü veya işi vahy ile değildir. İctihad ile de olabilir. Ancak bunda yanılsa bile, yaptığı meşrudur; hatada sabit kalması mevzubahis değildir. Zelle olsa bile vahy ile düzeltilir.

Sual: Vahye mazhar olmuş, her fırsatta ilim ve irfanı övmüş bir Peygamber’in ömrü boyunca ümmi kalıp okuma yazma öğrenmemesini nasıl tefsir etmelidir?
Cevap: Ümmi, ilmi kendi öğrenerek değil, Allah öğreterek öğrenen demektir. Şimdi okuma yazma bilmeyen cahiller için kullanılıyor. Cenab-ı Peygamber’in okuma yazma bilmemesinde çok hikmetler vardır. Aksi takdirde sen kendin yazdın derlerdi. İkinci bir husus, okuma yazma bilmek o zaman bir meziyet değil, sanat idi. Şimdi gibi düşünmeyin. Yakın zamana kadar şanlı hükümdarlar, parlak kumandanlar bile yazı yazmayı bilmezdi. Çünki bu işi yapan adamları vardı.

 

Sual: Çağrı filmi İslamiyete uygun mudur, izlenmesinde mahzur var mıdır?
Cevap: Dinini bilene, itikadı düzgün olana zararı yoktur. Hafif de olsa, istemeyerek de olsa Şii mesajları hâkimdir.

 

Tavsiye Yazı –> Dört Halife Devrine Dair Sualler

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler