Sual: Bazı kaynaklarda “Müctehid olanın ictihad etmesi gerekir” diyor. Bildiğimiz kadarıyla İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazâlî hep müctehid idiler. Peki bu âlimler ictihad ettiler mi?

Cevap: Müctehid olanın ictihad etmesi gerekir diye bir şey işitmedim. Müctehid, eğer ictihad etmişse, başkasının ictihadına uyamaz, kendi içtihadına uyması gerekir. İçtihad etmemişse, başkasının ictihadına da uyabilir. İmam Gazâlî’nin ictihadı, Şâfiî mezhebine uygun düşmüştür deniyor. Bunun mânâsı Şâfiî mezhebinde müctehid olmasıdır. İmam Rabbânî ise Hanefî mezhebine göre amel etmiştir. Ancak kelâmda kendi ictihadları vardır.

 

Sual: Sünnetlerin terki mekruhtur. Küçük günahlara ısrar da büyük günahı getirir deniyor. Büyük günaha devam eden de fâsık olur. O zaman teheccüd namazını terk eden fâsık mı olur?

Cevap: Her sünneti terk etmek mekruh olmaz. Teheccüd namazı, terki mekruh olan bir sünnet değildir. Hiç kılınmasa da olur. Çünki müstehabdır.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında “Müekked sünneti, özrsüz olarak devâmlı terk etmek mekrûh olur. Küçük günâh olur” buyuruluyor. Sabah nemazından sonraki kerahat vaktinde uyumak da böyle midir?

Cevap: Gündüzün öncesinde, günün ilk saatlerinde [güneş doğarken] uyumak mekruhtur. Akşam ile yatsı namazları arasında da yatıp uyumak mekruhtur. (Fetâvâ-yı Hindiyye.) Şunu her zaman hatıra getirmek lazımdır ki, her mekruh aynı derecede değildir. İbâdetlerdeki mekruhlar ile âdetlerdeki mekruhlar da aynı değildir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında İmam Ebu Yusuf’un Cuma namazı kıldıktan sonra, abdest aldığı kuyuda fare ölüsü görüldüğü söylendi. “Medîne’deki kardeşlerimize göre guslümüz sahihtir. Çünki, hadîs-i şerîfte, kulleteyn mikdarı suya necâset karışınca, üç sıfatından biri değişmedikçe necs olmaz buyuruldu” dediği ve namazını kurtarmak için başka mezhebi taklit ettiği bir hâdise anlatılıyor. Normalde bir müctehidin başka bir müctehidi taklid etmemesi gerekmez mi?

Cevap: Müctehid ictihad etmediği bir mevzuda başka bir müctehidi taklid edebilir. İctihad ettiği mevzuda ise, ancak ihtiyaç olursa başka bir müctehidi taklid edebilir. Burada Cuma namazı tekrar kılınamayacağı için İmam Mâlik’i taklid etmiştir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında “Farzları ve vâcibleri nafile olarak yapmak, müekked sünnetleri yapmakdan daha çok sevap olur” yazıyor. Farzları ve vâcibleri nâfile olarak yapmak ne demektir? Kılmış olduğu farzı iade veya kaza etmesi gerekmediği halde tekrar kılması mı? Eğer öyleyse bu neden müekked sünnetten daha sevap oluyor?

Cevap: Farz olan hacca gittikten sonra bir daha gitmek, nafile kurban kesmek, öğle ve yatsıyı tek başına kıldıktan sonra cemaate uymak gibi belli hallere münhasırdır.

 

Sual: Her 100 senede bir müceddid geliyor. Peki her yüz senede bir tane mi geliyor? Neticede bunlar kesin belli kişiler değil. Aynı yüzyılda farklı kişiler için müceddid deniyor. Müceddidlerin kim olduğuna dair kabul gören bir söz yok mu?

Cevap: Bunların kim olduğu nas ile bildirilmesi mümkün olmadığı için, her asırda âlimler bu vasıfları taşıdığına hüsnü zan ettikleri şahısları tesbit etmişler. Her âlime göre farklı kimseler müceddid olabilir. Müceddidlerin vasıfları vardır. Müceddid, dine giren bid’at ve hurâfeleri temizler. Müctehid ve mürşid-i kâmil olması gerekmez. Müceddidin bir tane olması da gerekmediğini Avnü’l-ma’bud isimli şerhte okumuştum.

 

Sual: Hiçbir zorluk ve ihtiyaç yok iken zayıf kavil ile amel edenin, ameli sahih olur mu?

Cevap: Âyet-i kerime zan ile hüküm vermeyi yasaklıyor. Zayıf kavil bir zan bildirir. Fıkıh kitaplarında mukallidlerin sahih, racih kavillerle amel etmesinin gerekli olduğu yazmaktadır. Bahr sahibi gibi bazı âlimler, bir mukallid, başka bir mezhebe göre yahut zayıf bir rivâyetle veya zayıf bir kaville amel ederse, bu ameli nâfizdir, yani iş yerine gelmiştir diyor. Ama bu söz, ihtiyaçsız zayıf kavillerle amel edenin en azından kerih bir iş yapmadığı mânâsına gelmez. Neticede bir âlimin kavlidir. Zayıf olması, sözün kendisinde değil, bize geliş yollarının ötekiler kadar sağlam olmayışındadır. İbni Nüceym, “Âhir zamanda nefsine değil de, zayıf kavle bile uymak takvâdandır” diyor.

 

Sual: Askerde iken, komutanlara içki servisi yapmak caiz midir?

Cevap: Zaruretler yasakları mübah kılar. Bu işin meraklısı vardır; ona bırakmalıdır. Yapamıyorsa caiz olur.

 

Sual: Huzurevinde çalışan kişi, o insanları yıkamak durumunda kalıyor. Bunun gibi şeyleri yapmak dinen câiz midir?

Cevap: Doktor gibidir. Câizdir. Zaruretler memnuları (yasakları) mübah kılar.

 

Sual: Bazı milletlerarası hava meydanlarında emniyet gerekçesiyle vücut hatları belli olacak şekilde elektronik tarama yapılmaktadır. Böyle bir uygulamaya maruz kalacak olursak ne yapmalıyız?

Cevap: Şer’en bir mahzuru yoktur. Aynadaki görüntü gibidir. Kendi görüntüsü değildir. Olsa bile, kanunun emri ikrahtır, zarurettir.

 

Sual: Mekruhların hepsi aynı derecede midir?

Cevap: Mübah ile haram arasında 180 derecelik bir aralık tasavvur edilirse, her biri birbirinden derece olarak farklıdır.

 

Sual: Usul ve füru nedir? Farzlar ve haramlar için, füruat denir mi?

Cevap: Usul asıllar, füru ferler, dallar demektir. Burada iman bilgileri usul, ibadetler fürudur. Farzlar ve haramlar füru-ı dindendir. Farz ve haramlar için füruat veya teferruat denir. Fıkıhta usul anne ve baba ile yukarıya doğru soyu, füru ise çocuk ve torunlar ile aşağıya kadar soyu ifade eder.

 

Sual: İctihad ederken isabet eden on sevab, yanılan bir sevab aldığına göre; en doğru mezhebe uyan mukallid de on sevab alır mı?

Cevap: Bu husus müctehid içindir. Mezhebin tamamında değil, ictihadda isabet mevzubahistir.

 

Sual: Delil-i tevkifi ne demektir?

Cevap: Delil-i tevkifî, şeriatta içtihada müsait olmayan deliller demektir. Meselâ Kur’an-ı kerim âyetlerinin sırası delil-i tevkifî ile sâbittir; ama surelerin sırası delil-i tevkifî ile değil, ictihadîdir. Allahü teâlânın isimleri de böyledir. Yani kendi bildirmesine bağlıdır. Kendi bildirdiği isimler ibâdette kullanılabilir. Arabî bile olsa, böyle olmayan isimleri ibâdette kullanılamaz.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde “zina etmeyin” denmeyip “zinaya yaklaşmayın” denmesinin hikmeti nedir?

Cevap: İslâm hukukunda sedd-i zerâyi’ prensibi vardır. Kötülüğe götüren yolların, vesilelerin kapatılması demektir. “Yabancı kadınlarla baş başa kalmayınız (halvet), tokalaşmayınız (musafaha), cilveli konuşmayınız, açık saçıkken bakmayınız, çünkü bunların hepsi asıl günah olan zinaya yaklaştırır” demektir.

 

Sual: Ehl-i sünneti esas alan bir ilmihalde neden sakal konusunda kaynak Yusuf Kardavî gösterilmiş olabilir?

Cevap: Kardavî gibi bu meseleyi uzun ele alan başkası yok da onun için. Eski kitaplarda sakal sünnettir; kesmek mekruhtur veya haramdır diye geçiyor. Ama haramlığı veya mekruhluğu ortadan kaldıran şartları söylemiyorlar. Çünki bunlar dârülislâma göre yazılmış kitaplardır. Kardavî’nin mezhepsiz olması, her sözünün yanlış olduğunu göstermez. Doğruyu kim söylerse kabul etmek lâzımdır.

 

Sual: Mâlikî mezhebini taklit eden kimse Mâlikî’de vâcib olan bir şey kendi mezhebinde mekruh ise vâcib olanı yapar mı?

Cevap: Mezheb taklidinde şart ve müfsidlere uyulur. Sünnet ve mekruhlara uymak gerekmez. Mâlikî’de vâcib yoktur. Farz ve sünnet vardır. Farza uyulur, sünnete uymak şart değildir. Uyulursa iyi olur.

 

Sual: Mezheplerin telfiki niçin caiz değildir? Herhangi bir ehl-i sünnet âliminin herhangi bir husustaki ictihadını (meselâ abdestte) sistem halinde taklid etmenin gerekliliği nedir?

Cevap: Mezheblerin telfiki icma ile yasaklanmıştır. Mezheblerin ihtilaf ettiği hususlarda bunların hiç birisine uymayan beşinci bir görüş bildirmek icma’ya aykırı olur. Usul kitaplarında böyle yazar. Bu naklî delildir. Aklî delile gelince: Bir ibâdet veya amelin bütün şart ve unsurlarıyla yapılması halinde o ibadet veya amelden söz edilebilir. Aksi takdirde kerpiç, tuğla, ahşap karışımı bir duvar örülmüş gibi olur.

 

Sual: “Fetvâyı müftüler verseler de sen kalbine danış” sözünün aslı nedir? Ne mânâya gelmektedir?

Cevap: Hadis-i şeriftir. Müfti, kendisine anlatılana göre fetva verir. “Kalbine danış, kalbin çarpıyorsa, mütmain değilse, o işi yapma!” meâlindeki başka bir hadis-i şerif daha vardır. Burada hâdise ile verilen fetvânın mutabakatının tesbiti mükellefe bırakılıyor. İbni Âbidin mukaddimesinde Hidâye şerhinden alarak diyor ki: Müctehid olmayan kimse, iki müctehidden fetva ister de kendisine muhtelif cevaplar verirlerse, evlâ olan, kalbinin yattığı müctehidin sözü ile amel etmesidir.

 

Sual: Diğer üç mezhebde rük’ûya giderken ve kavmeye dönerken eller kulaklara kaldırılıyor da, Hanefî mezhebinde kaldırılmıyor? Rükûya giderken ve kavmeye dönerken elleri kulağa kadar kaldıranlar, Hazret-i Ömer’in rivayetine göre yapıyormuş. Hanefî mezhebinde ise İbn Mes’ud hazretlerinin rivâyeti esas alınıyormuş. Peygamber efendimize Hazreti İbn Mes’ud mu, Hazret-i Ömer mi daha yakındır?

Cevap: Mukallidler, hadis-i şeriflere göre değil, mezheb imamının bildirdiğine göre amel eder. Hazret-i Peygamber’in rükûya giderken ve kavmeye dönerken ellerini kaldırdığına dair rivayetler vardır. Abdullah İbn-i Ömer’den geldiği için Şâfiîler bunu delil alıyor. Kaldırmadığına dair de rivayetler var. Abdullah bin Mes’ud bu hükmün neshedildiğine kail olmuş. Hanefîler de bunu alıyor. Rivayetin esas alınması, sahabinin üstünlüğü ile değil; rivayetin kuvveti veya zamanı ile alâkalıdır.

 

Sual: Tıbben zararlı olmayan her türlü destekleyici ilacı kullanmak câizdir deniyor. Mesela tıbben tavada kızartma zararlı ve kanserojendir. Tam sağlıklı bir insan tavada kızartma yese fakat tıbben zararlı olduğundan günaha girer mi?

Cevap: Tıbben zararlı olduğunu bizzat tecrübesi ile veya hâzık (işinin ehli) bir tabibin tavsiyesi ile biliyorsa, yemesi câiz olmaz. Zan ile, vehim ile hüküm verilmez. Bir de buradaki zarar kat’i ve açık olmalıdır.

 

Sual: Bir meselede kafam çok karıştı. Kitaplar da hastanın abdesti babında “Yıkaması farz olan dört abdest uzvundan ikisi sağlam ise, abdest alıp, yaralı yerleri mesh eder. Mesh zarar verirse, sargı üzerine mesh eder. Abdest uzuvlarının yarıdan çoğu yaralı ise teyemmüm eder” buyuruluyor. Kitaplarda bildirilen iki namazı cem etme bahsinde bildirilen başka bir kavil daha var. O kavilde de “Hanbelî mezhebinde hatta Mâlikî mezhebinde hastalıkta mukimken de cem caizdir” ve “Hanbelî mezhebinde abdest ve teyemmüm için zorluk varsa iki namazı cem caiz olur” buyuruluyor. Hanefî mezhebinde olan bir kimse abdest alma ile alâkalı sıkıntısı yukarıda bildirilen ilk kavil de gideriliyorsa yine de cem etmesi caiz olur mu? Abdest uzuvlarının ikisi sağlam olup abdest alıp sağlam uzuvları yıkamak ve yaralı yerleri mesh etmek yerine bunları yapmayıp hastalıkta cem caiz diye cem edebilir mi? Abdest uzuvlarının yarıdan çoğu yaralı ise teyemmüm eder buyuruluyor. Teyemmüm etmeyip, hastalıkta cem caizdir diyen Hanbelî veya Mâlikî mezhebine uyarak cem edebilir mi? Bu mevzuda bana yardımcı olabilir misiniz?

Cevap: Kişi kendi mezhebinde sahih veya zayıf kavillerde bir çıkış yolu olmadığı zaman başka mezhebi taklid edebilir.

 

Sual: Mezhebi olmayan bir imamın arkasında kılınan namaz geçerli midir? Bir imamın mezhebi olup olmadığını nasıl anlarız?

Cevap: Bu namaz sahihtir, fakat mekruhtur. Mezhepleri kabul etmeyen, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere göre amel ettiği iddiasında olan, veya dört mezhebin hükümlerini teflik olacak şekilde karıştırarak tatbik eden kimse mezhepsizdir.

 

Sual: “Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” hadis-i şerifinde geçen kolaylaştırmayı müctehid mi yapar?

Cevap: Sünnette vârid olan kolay fetvâyı vermekten kaçınmayın demektir. Ayakta duramayan hastaya illâ ayakta duracaksın dememelidir. Oturarak da kılabilirsin demelidir.

 

Sual: Vâcib, aslında farz olan bir şeydir. Zannî delil ile sâbittir. Bir de zannî farzlar var. Mezheblere göre abdestin farzlarının dörtten fazla olması gibi. Nitekim dört tanesi kat’î ve diğerleri zannîdir. Hanefîde guslün farzlarındaki ağız burun yıkaması böyledir. Velhasıl, vâcib de zannî delil ile farz oldu; zannî farzlar da… Bu haled bu ki sınıf arasındaki fark nedir, nereden kaynaklanmıştır? Neden vâcib denildi de doğrudan farz denilmedi? Eğer denilirse ki vâcibi inkâr küfr değildir, zannî farzları inkâr da delile dayanıyorsa küfr olmaz. Veya meselâ guslde ağız ve burnu yıkamak gibi zannî farzlara neden vâcib denilmedi?

Cevap: Zannî farz diye bir şey yoktur. Abdestin farzı Hanefî’ye göre dörttür ve bu kat’îdir. Diğerlerine göre farz olanlar da kat’îdir. Bunlar Hanefî’ye göre farz değildir ki kat’î olsun veya olmasın. İmam-ı Azam şâriye karşı edebinden dolayı farziyetinin kat’iliğine kail olmadığı şeylere vacib dedi. İmam Şafiiye göre tertib açık bir farzdır. Ancak farziyetinde ve hürmetinde ittifak olmayan bir şeyin inkârı küfr olmaz. Bu ayrı bir şeydir.

 

Sual: Bir fıkıh kitabında Mîzânü’l-kübrâ adlı kitaptan naklen diyor ki: “Bütün mezheblerde, yapılması kolay işler (ruhsat) bulunduğu gibi, yapılması güç (azîmet) olan işler de vardır. Azîmet olan işi yapabilecek kimsenin, kolay işi yapmağa kalkışması, din ile oynamak olur. Azîmeti yapmaktan âciz olan, özürlü olan kimsenin ruhsat olanı yapması câiz olur. Böyle kimsenin ruhsat olanı yapması, azîmet yapmış gibi çok sevap olur. Âciz olmayanın, kendi mezhebindeki ruhsatları yapmaması, azîmetleri yapması vâcibdir. Hattâ, kendi mezhebinde yalnız ruhsatı bulunan işin, başka mezhebde azîmeti varsa, o azîmeti yapması vâcib olur.” Şu halde, Hanefî mezhebindeki bir kimse elbisesindeki dirhemden az necâseti, Şâfii mezhebi buna ruhsat vermediği için temizlemeye mecbur mudur?

Cevap: Bir mezhebin ahkâmına uyan kimsenin, başka mezheblerin şartlarını gözetmesi müstehab olduğu bütün usul kitaplarında yazar. Hilâfı, yani mezhebler arasındaki ihtilâfları gözetmek müstehabdır. Bu sebeple Hanefî’nin dirhemden az necâseti yıkaması; Şâfiî’nin (kendi mezhebinde ruhsat olduğu halde, Hanefî’de vâcib olduğu için) seferde namazları kısaltması müstehabdır. Mizanü’l-Kübrâ’de geçen vâcibden kasıt, vecibe olsa gerektir. Nitekim müellif İmam Şa’rânî insanları ruhsata sevkettiği anlaşılır endişesini bildirdikten sonra diyor ki: “Her mukallidin insaf edip mezheb imamının ruhsat dediği ile amel etmemesi lâzımdır. Ancak tabiî ehli ise. Ehli olana, gücü yetiyorsa imamından başkasının dediği azîmetle amel etmek vâcib olur. Bilhassa başka müctehid imamın delili kuvvetli ise”. Görülüyor ki İmam Şa’rânî bu sözü ehli olup gücü yetenlere söylüyor. Biraz da ruhsatları emrediyormuş intibaını vermemek için böyle yazıyor. Dolayısıyla bu kelimeleri insanların şer’î (fıkhî) vâcib olarak anlamamaları için vâcibdir ve vâcib olur yerine gerekir veya vecibedir diye anlamak yerinde olur kanaatindeyim.

 

Sual: İcma’ sadece eshab-ı kiram ile tâbiînin söz birliği midir?

Cevap: İcma, bir devirdeki müctehidlerin ittifakı demektir. Eshab-ı kiramın icma’ı en kuvvetli icma’dır. Müctehid olan her asırda icma’ olabilir. Fakat şartlar sebebiyle tebe-i tâbiîn denilen üçüncü nesilden sonra fazla vuku bulmamıştır.

 

Sual: Bir kadın kadınların ve erkeklerin namazında fark yok diye erkekler gibi kılıyormuş. Şöyle diyor, “Buharî’deki hadis-i şerifte İbnü’l-Münir rivayetinde teşehhüdde erkeklerle kadınlar arasında fark yok” denilmiş (Fethü’l-Bârî, 1/356 ), İbrahim Nehaî de “Kadın namazını erkek gibi kılmalı” demiş, (İbni Ebî Şeybe, 2/7). İsnadı muteber, bunun aksini diyeceksen delil getir”. Buna ne cevab verilebilir?

Cevap: Müctehid olmayanların doğrudan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere uyması, bir mesele için hadis-i şerif araması caiz değildir. Fıkıh kitaplarında söylenilenlere uymalıdır. Bu, bir usul kaidesidir. İkinci olarak, muteber fıkıh kitaplarında, kadının namazının 25 yerde erkekten farklı olduğu yazıyor. Bu malumat İmam Ebu Hanife’den gelmiştir. Muhtemelen hadis-i şerife veya kıyasa müsteniddir. Bu hadisin elde olmaması, bu farkın delile dayanmadığını göstermez. Kaldı ki, Fethülbârî müellifi Şâfiî’dir. İbrahim Nehaî’nin mezhebi ise günümüze ulaşmamıştır. Dört mezhebde de kadının namazı erkeğinkinden ufak tefek farklılıklar gösterir.

 

Sual: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadîsi sahih ise, ne mânâya gelmektedir?

Cevap: Hadîs-i şerif muteber hadis ve tarih ve fıkıh kitaplarında senedsiz veya munkatı olarak zikredilir. Sıhhatine veya adem-i sıhhatine dair bir malumata muttali olmadım. Ali el-Kari bile reddetmemiş. Ama şöhretine ve mealinin hakikata tevafukuna mebni bütün kitaplar makbul tutmuşlardır. Âlimlerin, iman dışında amelî meselelerdeki ihtilafı Müslümanlar için rahmettir. Herkes imkânı dâhilinde bu görüşlerden birine uyar. Böylece dine uymuş olur demektir. Nitekim Adûdüddîn Îcî, Mevâkıf kitabının mukaddimesinde bu hadis-i şerif ile alâkalı olarak şunlar yazmaktadır:

Büyük imamlardan ve ümmetin âlimlerinden biri “Ümmetin ihtilâfı rahmettir” şeklindeki meşhur haber ve nakledilen hadîsin mânâsı şudur: Hazret-i Peygamber ümmetinin ihtilâfıyla onların ilimlerdeki gayretlerinin farklılığını kastetmiştir. Dolayısıyla birinin çabası fıkıhtadır, diğerininki kelâmdadır.

 

Sual: Câiz olmayan her şey haram mıdır? Mekruh işlemek de buna girer mi?

Cevap: Bir şey hakkında câiz değildir deniyorsa, bu haram olduğu mânâsına gelir. Mekruhlar câiz kısmına girer. Ama bu, mekruhun işlenmesi uygundur demek değildir. Câiz, yapıldığı takdirde ateş ile azab olmayan iş demektir. Mekruhlara ateş ile azab yoktur ama âhirette başka türlü bir itab (karşılık) vardır. Kitaplarda bir işe “câizdir” deniyorsa, bunun mekruh veya mübah olma ihtimali vardır. Bu sebeple câizdir denilen şeyi, aslını bilmiyorsa, yapmamak lâzımdır.

 

Sual: Kitaplarda haramlar yazıyor. Bunların delilini araştırmadan öğrenmek doğru mudur? Bilmeden haram olmayan bir şeye haram demek insanı dinden çıkarır mı?

Cevap: Müctehid olmayanlar (mukallidler, avam) fıkıh kitaplarında yazan emir ve yasaklara tâbi olur. Bunların delilini araştırmaya ve bilmeye memur değildir. Harama helâl veya helale haram demek tehlikelidir. Hele bütün âlimlerin bunda ittifakı varsa, söyleyeni küfre düşürebilir. Bu sebeple dinî mevzularda bilip bilmeden ahkâm kesmekten kaçınmalıdır.

 

Sual: Her mezhebde, mezheb imamından rivayet edilen birbirine zıt kaviller vardır. Bunların kitaplara alınmasının sebebi nedir?

Cevap: Fıkıh kitapları, ilmî araştırma eserleridir. Halk için yazılmış değildir. Burada o meseledeki farklı kaviller söylenir. Değerlendirilir. Cevaplandırılır. Reddedilir. Desteklenir. Veya bunlar hakkında öncekilerin sözleri ele alınır. Bilinse bile sübutu veya delaletinin güçlü olup olmaması mühimdir. Mezheb imamının birbirinden farklı kavilleri ya zamana ve zemine göre verilmiş farklı fetvâlardır. Ya da biri diğerinden evvelki kavlidir. Bazen bunların hangisinin evvel, hangisinin sonra olduğu bilinemez. Kitaba yazılır. Sübut ve delâlet bakımından değerlendirilir. Halk için yazılanlarda tercih edilen bildirilir.

 

Sual: Hanefî’de helâl olmadığı için, Şâfiî mezhebindeki birisi midye ve deniz mahsulleri yiyebilir mi?

Cevap: Şâfiî mezhebinde midye ve deniz mahsullerini yemek esah kavle göre helâldir. Kendi mezhebinde caiz; fakat başka mezhepte haram olan bir şeyi yememek evlâdır. Hilâftan, yani müctehidler arasındaki ihtilaftan çıkmak müstehabdır.

 

Sual: Yaptığımız işlerde, dört mezhebden birine değil de, her biri birer müctehid olan sahabîlerin kitaplarda bildirilen görüşlerine uymak câiz midir?

Cevap: Sahâbîlerin, hatta sonra gelen âlimlerin kitaplarda beyan edilen kavillerine uymak câiz değildir. Zira bu kaviller sıhhatli ve tam şekilde bize ulaşmış değildir. Başka eserlerde rivayet olarak zikredilir. Bu sebeple bunlarla amel edilmez.

 

Sual: “Meselâ, vasiyet kıyasen caiz olmaması gereken bir müessesedir. Çünki kişinin öldükten sonra mallarında tasarrufu hukuken sahih olamaz. Halbuki insanların ölürken dünyadaki hayırlı amellerini arttırmalarına imkân vermek maksadıyla, Kur’an-ı kerîm istihsanen vasiyeti meşru kılmıştır.” Burada anlamadığım nokta 1.kaynak zaten Kur’an-ı kerim olduğuna göre, neden evvelâ kıyas yoluna gidilip sonra Kur’an-ı kerimden buna bir istisna getiriliyor?

Cevap: Hakkında umumi kaide olan işlerde örf, zaruret ve maslahat olunca istisna getirilebileceğine misal verilmiştir. Yoksa vasiyetin meşruluk temeli münhasıran âyet-i kerimedir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında bir mesele için esah kavil, zayıf kavil vs bildiriliyor. Bunlardan dilediğine uymak kâfi midir? Mesela vitr namazı İmam Ebû Hanife’ye göre vacib, İmameyn’e göre sünnet olduğundan, bir Hanefî, vitre sünnet denilen kavle göre kılmadan yatabilir mi?

Cevap: Her mezhebde bir mesele hakkında birden fazla kavil, yani mezheb âlimlerinin icithadı olabilir. Bunları sonra gelen ve tercih ehli denilen âlimler, delâletine, sübûtuna veya örf ve zarurete göre tahlil eder. Kuvvetli gördüğü bir tanesini tercih edip bununla fetva verir. Bu kaville amel etmek avama lâzımdır. Bazen birden fazlasıyla fetvâ verilmiş olabilir. Sonra gelen âlimler de bunlardan birini seçer. Bu esah kavil olur. Bir meseledeki kaviller arasında tercih yapılıp biriyle fetvâ verilmemişse, kişi muhayyerdir. Bunlardan biriyle amel eder. Hanefî mezhebinde bu halde ibadetlerde İmam Ebu Hanife kavliyle amel olunur. Muamelatta ise İmameyn kavliyle amel olunur.

 

Sual: Fazilet, edeb, mendub, müstehab hep aynı mânâya mı gelir?

Cevap: Müstehaba, mendub, edeb ve fazilet de derler ki, Hazret-i Peygamber’in bazen işleyip bazen terkettiği ve selefin sevdiği şeylerdir. Bazıları âdâbı, müstehab ve mendubdan daha hafif tutar (Dürrü’l-Muhtar). Şâri (dinin sahibi) sevdiği için müstehab, farza ilâve olduğu için nâfile, farz olmadığı için mendub, ameli kemâle getirdiği için edeb, yapmak yapmamaktan iyi olduğu için fazilet deniyor.

 

Sual: Âdâb ile nâfilenin farkı nedir?

Cevap: Müstehaba, mendub, edeb ve fazilet de derler ki, Peygamber aleyhisselâmın bazen işleyip bazen terkettiği ve selefin sevdiği şeylerdir. Bazıları âdâbı, müstehab ve mendubdan daha hafif tutar. Sünnet, müstehab, mendub ve âdab için, farz ve vacib üzerine ziyade edilmesine sevâbı artırmasına bakarak, nâfile, kat’i emir olmaksızın, mükellefin kendiliğinden yapmasına bakarak tetavvu’ denilmiştir. (Dürrü’l-Muhtar). Her sünnet, müstehab, mendub ve âdâb, nâfile ve tetavvu’dur; ama her nâfile ve tetavvu’ böyle değildir.

 

Sual: Farz ile vâcib arasındaki ayırdedici en temel hususiyet nedir?

Cevap: Farz, mânâsı açık âyet-i kerime veya mütevâtir-meşhur sünnet gibi delâleti ve sübutu kat’î delille sabit olur. Vâcib ise, mânâsı açık anlaşılmayan âyet-i kerime veya mütevâtir-meşhur sünnet gibi sübutu kat’i, ama delâleti zannî delille sâbit olur.

 

Sual: Bazıları ikindi ve yatsının gayri müekked olan sünnetleri için, Resulullah bazen terk ettiği için terk etmek de sünnettir diyor. Doğru mudur?

Cevap: Terkte sünnet olmaz; amelde sünnet olur. Peygamber aleyhisselâm domates yemedi diye domates yememek sünnet olmaz.

 

Sual: Müceddid olan âlim, mezhepte mi, yoksa meselede müctehid midir?

Cevap: Müceddid, dine girmiş bid’at ve hurâfeleri temizler. Dini aslî hüviyetine döndürmekle uğraşır. Müceddidin müctehid olması gerekmez.

 

Sual: İlmihal kitabında Ehî Çelebi’nin Hediyye kitabından naklen; “Ebû Hanîfe’nin kıyası doğru değildir diyen kâfir olur” buyuruluyor. Bu sözün mânâsı nedir?

Cevap: Kasdedilen, kıyasa karşı çıkmaktır. Yoksa Hanefî mezhebindeki müctehidler bile zaman zaman İmam Ebu Hanîfe’nin kıyasına uymayan kıyasta bulunmuştur. İmam Ebu Hanîfe, zamanında bid’at fırkaları tarafından kıyasa müracaat ettiği için dine aykırı davranmakla itham edilmişti. Halbuki kıyasın hak olduğu âyet-i kerime ile sâbittir. Nitekim A’râf sûresinin ellialtıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, “Allahü teâlâ, rüzgârı, rahmeti olan yağmurdan önce, müjdeci gönderir. Rüzgârlar, ağır olan bulutları sürükler. Bulutlardan ölü olan toprağa su yağdırırız. O yağmurla yerden meyvalar çıkarırız. Ölüleri de mezarlarından böyle çıkaracağız” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kıyasın hak olduğunu isbat etmektedir. İhtilâflı olan bir şeyi, sözbirliği ile anlaşılmış olana benzetmek vardır. Çünki, Allahü teâlânın yağmur yağdırdığını ve yerden ot çıkardığını, hepsi biliyordu. Öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu, yer yüzünün kuruduktan sonra tekrar yeşillenmesine benzeterek isbat etmektedir.

 

Sual: Mekruh da günahlara dâhil midir?

Cevap: İhtilâflı olmakla beraber mekruhta ateşle azab yoktur. Ancak itâb (azarlanma) vardır. İmam Muhammed, tahrimî mekruhların ateşle azabına kaildir.

 

Sual: Kûveyt’te neşredilen el-Mevsûâtü’l-Fıkhiyye adlı eserde sigaranın mutlak haram olduğunu söyleyenler, Şürünbilâlî, Mesîri, Dürrü’l-Müntekâ sahibi; Sâlim es-Senhûrî, İbrahim el-Lekkânî, Muhammed bin Abdülkerim, Hâlid bin Ahmed, İbn Hamdûn; Necmeddin el-Gazî, Kalyûbî, İbn Allân; Ahmed el-Behûtî gibi isimleri delil gösteriyor. Bu zâtların sözü fıkıhta muteber midir?

Cevap: Hakkında nass bulunmayan yerde ictihad olur. Tütün sonradan ortaya çıkmıştır. Bunun için bazı âlimler eşyada aslolan ibâhe olduğu için mübah, bazıları keyif verici ve pis okulu olduğu için mekruh, bazıları aklı giderdiği ve bedene zarar verdiği için haram demiştir. Her birinin kendince mantıklı ve muteber delilleri vardır. İbni Âbidin mübah diyenlerin kavlini tercih etmiş. Biz de bununla amel ederiz. Haram diyenler, tütünün şarap, esrar gibi aklı giderdiğini zannediyorlardı. Bugün böyle olmadığı ilmen anlaşılmıştır. Vehhâbî inancına göre de, sigara haramdır. Modern bazı kitaplar, fıkıh kaidelerinin dışına çıkarak, bu tesirle yazılmıştır. Buna dikkat etmelidir. Neticede haram, mekruh veya mübah diyene, şer’î delile istinad ediyorsa bir şey söylenemez. Bahsettiğiniz isimlerin bir kısmı muteber zâtlardır. Diğerlerinin hâli meçhuldür. Bunlara mukabil, Şeyhülislâm Ebülbekâ, Ahmed bin Alî Harîrî, İsmail Mer’aşî, Kâdî Abdurrahîm, Ganîm bin Muhammed Bağdâdî, Şeyhülislâm Behâî, Muhammed Tarsûsî, Muhammed Kehvâkî, Yusuf Decvî, Muhammed bin Abdülbâkî Zerkânî, Abdülganî Nablûsî, Abdurrahmân bin Muhammed İmâdî, Alî Echürî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Mahmud Sâminî, Osman Bedreddîn, Abdülhakîm Arvâsî gibi âlimler hülâsa itibariyle zarar ve alışkanlık yapmayacak kadar az içilen tütüne haram ve mekruh demekten sakınmalı, kesesine ve sıhhatine zarar vermeyecek kadar az içenleri fâsık, günâhkâr bilmemelidir, diyor.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında sadece mekruh diye bildirilen hükümlerin, tenzihî (helâle yakın) veya tahrimî (harama yakın) mekruh olduğu nasıl anlaşılır?

Cevap: İbni Abidin, deliline bakmak lâzımdır diyor. Delilinin kuvvet derecesi ve açık olup olmaması nazara alınır. Ayrıca delilinde yapmayana bir karşılık bildirilmişse buna göre tayin edilir.

 

Sual: Bülûğun alt sınırı nedir?

Cevap: Bülûğ çocuk yapabilme kabiliyetini kazanmak demektir. Bu da kişiden kişiye değişir. Kızlarda 9, erkeklerde 12 yaşını tamamlamakla başlar, 15 yaşını dolduruncaya kadar devam eder. Bu yaşları doldurmak değil, bu yaşlara girmenin esas alındığı bir başka kavil de vardır. İmam Muhammed Asl adlı eserinde her ikisi de zikrediliyor. Mecelle, doldurmayı esas almıştır (m. 986). 15 yaşına geldiğinde hâlâ bülûğa ermemişse, ermiş kabul edilir. Dinî, şer’î ve cezaî mesuliyeti başlar.

 

Sual: Sahâbe-i kiramın hepsinin müctehid olduğu rivayet olunuyor. Müctehid olmanın şartları çok ağır ve sahâbenin hepsinin de Kur’an-ı kerimi ezbere bilmediği malum bulunduğuna göre bu rivayeti nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Sahâbe-i kiramın hepsinin müctehid olduğu meselesi ihtilaflıdır. İmam Busayrî gibi hepsi müctehiddir diyen de var; İmam Gazâlî gibi hepsi müctehid değildir diyen de var. Hepsi müctehid olsa bile, tamamı ictihad etmemiş; edenleri taklit etmiştir. Sahâbîler arasında 250 kadarının ictihadda bulunduğu; diğerlerinin büyük bildikleri sahâbîlere fetvâ sorarak taklit ettiği malumdur. Müctehid ictihad etmedikçe başka müctehidi taklit edebilir. Sahabenin hâli farklıdır. Şer’î hükümlerin teşekkül zamanına ait bir keyfiyettir.

 

Sual: Bütün âlimler bir çocukta bulûğa erse bile rüşd (olgunluk) emâresi görülmezse malları kendisine verilmez derken ve buna dair âyet-i kerime ile amel ederken, İmam Ebu Hanife’nin 25 yaşına gelince ne olursa olsun malları kendisine verilir ictihadının delili nedir?

Cevap: İmam Ebu Hanife, ya buna dair bize ulaşmayan bir hadis-i şerifi veya Hazret-i Ali’nin “Aklın kemali 25 yaşındadır” sözünü delil almıştır. Yahud rüşdün ekseri 25 yaşında hâsıl olduğunu müşahede etmiştir. Nitekim “25 yaş, dede olunacak yaştır. Amr bin Âs, oğlu Abdullah’dan 12 yaş, o da oğlu Muhammed’den 13 yaş büyüktür” demiştir. Elde başka delil olduğu zaman, âyet-i kerimenin hükmü tahsis edilebilir. Yani istisna getirilebilir. Bu bir usul kaidesidir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında “Hükümdarın tütün içmeyi yasaklaması hâlinde, tütün içilmesi haram olur” diye yazıyor. Bir şeyin haram olması için ya hakkında bir nass olmalı, ya da müctehidlerden birinin haram demesi lâzım değil midir? Helâle haram demek küfre sebep olmaz mı?

Cevap: Müminlerin emiri olan kişi, umumun menfaati için bir mübahı emredebilir veya yasaklayabilir. O zaman bu işi yapmak veya yapmamak haram olur. Eşyada aslolan mübahlıktır. Sonradan ortaya çıkan sebeplerle haram olabilir. Tütüne mübah diyen âlimler de sağlıklı biri için makul mikdarda içilmesini nazara almıştır. Ama insanların çoğu bu kaideye uymadığı için zarara uğramış, üstelik nikotine alışarak bağımlı olmuştur. Tütün dumanı ile üstünü başını kirlettiği gibi, başkalarına da zarar vermiştir. Tütüne mübah diyenlerin zamanından bu zamana fen bilgileri çok inkişaf etmiştir. Bugün sigaranın azının bile sıhhatli bir insan için zararlı olduğunda bütün ilim adamları müttefiktir. Şu halde tütünün yasaklanması gayet makuldür. Fıkha da aykırı değildir. Helâl olduğu hakkında nass bulunan veya sahih icmaya varılmış bir şeye haram demek tehlikelidir. Ancak haram olduğu ihtilaflı bir mevzuda haram diyenlerin görüşünü söylemek küfr olmaz. Tütüne haram diyen âlimler de vardır, mekruh veya mübah diyenler de.

 

Sual: Müctehidlerin haram olduğunu söyledikleri bir şeyi, helâl kabul eden küfre düşer mi?

Cevap: Rüşvet, fâiz, zinâ, adam öldürmek gibi nass ile sâbit olan bir haramı helâl kabul etmek küfre sebebiyet verir. Ahad hadîs (bir kişinin bildirdiği hadîs-i şerif) veya müctehidlerin kıyas ile tesbit ettiği haramı helâl kabul eden küfre düşmez ise de, bunun bir tevil ile olması lâzımdır.

 

Sual: Emîre itaat farz iken, Hazret-i Osman zamanında Ebu Zer Gıfarî’nin halifeyi tenkit etmesi nasıl izah edilir?

Cevap: İctihad, emîre itaatsizlik demek değildir. Ebu Zer, kenz âyeti kerimesi hususunda umumun ictihadından farklı bir ictihada sahip idi.

 

Sual: Hanefî mezhebinde mekruh tahrimî veya tenzihî olmak üzere iki çeşittir. Şâfiî mezhebine göre ise tek çeşittir. Şâfiî mezhebinde kişi tahrîmen mekruh olan bir şeyi işlese bile günaha girmez mi?

Cevap: Mekruh işleyen, haram işlemiş olmaz. Âhirette ateşle azaba duçar olmaz. Mekruhun bazı çeşidinde ateşle azab olur diyen âlimler vardır. Hanefî mezhebinde tahrimen mekruh olan bazı ameller, Şâfiî’de haramdır. Şâfiî mezhebine göre mekruh, şeriatın terkedilmesini kat’i ve bağlayıcı olmadan istediği şeydir. Bunu terkeden medhedilir, sevap alır; yapan da zemmedilmez, cezalandırılmaz.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında şöyle bir ifade geçiyor: “Haraca sebep olan şeyi yapmasında zaruret varsa, o farzı terk etmesi veya haramı zaruret mikdarı işlemesi câiz olur. Zaruret ile yapılan şeyde, zaruret bitince harac devam ederse, yine böyledir.” Zaruret ile yapılan şeyde, zaruretin bitip de haracın devam ettiği bir misal verebilir misiniz?“

Cevap: Ölmemek için şarap içen kimse, ölüm tehlikesi geçtikten sonra, harareti gidermek için şarabdan başka içecek bulamazsa, ihtiyacı kadar içmesi câiz olur.

 

Sual: Nasslarla sâbit olmayan müctehidlerin haram dediğine helâl diyen küfre düşer mi?

Cevap: Mesâil-i müctehedün fihâda (ictihad mevzuu olup ihtilaf edilmiş meselelerde) bir delile müstenid inkâr küfrü gerektirmez.

 

Sual: Duyduğu bir hadîs-i şerifle amel eden, böyle bir hadîs-i şerif olmadığı sonradan anlaşılsa bile, inanarak amel ettiği için sevap alır mı?

Cevap: Mezhebine aykırı değilse evet.

 

Sual: Bazı ilahiyatçılar, aynı dine inanan insanlar arasında bile kültür farkından dolayı farklı din anlayışları olduğunu söylüyor. Mesela Suriye Müslümanlığıyla Tunus Müslümanlığı, Sudan Müslümanlığıyla Türkiye Müslümanlığının farkı gibi vs. buna ne denebilir?

Cevap: İslâmiyet, muayyen hususlarda beldenin ve milletlerin örf ve âdetinin tatbikine imkan vermiştir.

 

Sual: Şevkânî’nin eserleri okunabilir mi?

Cevap: Şevkânî, Şia’nın Zeydiyye koluna mensup ise de, Zeydiyye dışında modernistliğe yakın, hatta İbni Teymiyye’yi andıran görüşleri vardır. Bazı eserleri ilim ehline faydalı ise de, işin ehli olmayana okunması tavsiye edilmez.

 

Sual: Bize hadisleri ve sünnetleri en güzel ve doğru şekilde nakleden ve öğrenmemizi sağlayan tahrif edilmemiş hangi eseri önerirsiniz?

Cevap: Avamın tefsir ve hadis okuması, hele bunlarla amel etmesi uygun değildir. Fıkıh (ilmihal) kitapları okumanız tavsiye olunur. Burada zaten herkese lâzım olan hadis-i şerifler zikredilmektedir. Bunları okuduktan sonra, Riyâzü’s-Sâlihîn, Râmuzü’l-Ehâdis, Câmiüssagir gibi bir kitab bereketlenmek için okunabilir.

 

Sual: “Eshâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidâyete ulaşırsınız” hadîsinin kaynağı nedir?

Cevap: İmam Beyhekî rivayetidir. Dârimî ve İbni Adiyy de haber vermektedir. Münavî’nin Künûzü’d-Dekâikde, Tahtavî’nin İmdad haşiyesinde ve İbni Hacer’in Savâiku’l-Muhrika kitaplarında da yazılıdır. Taklidin en mühim delillerinden olduğu için, taklide karşı olan modernistler, bu hadîsin sahih olmadığını çok zikretmektedir. Mesela İzmirli İsmail Hakkı, herkesin serbestçe ictihad yapmasını savunurken, bunun uydurma olduğunu ispatlamak için müstakil bahis yazmıştır.

 

Sual: Talâkta şâri’in koyduğu üç kur’ (hayz) müddetinin illeti, kadının hâmile olup olmadığının belirlenmesiyse, bugün hâmileliği bilmek kolaydır. Bu şartlarda kadının muayyen müddeti bekleme gereği ortadan kalkar mı?

Cevap: Hükmün illeti, âyet-i kerimedir. Hikmeti ise hâmilelik ve başka şeylerdir. Muayene ile hâmilelik anlaşılırsa da, iddet buna göre tayin edilemez. Zira talâk ve ölüme göre, kadının hür veya câriye olmasına göre iddet değişir ki, bu da hâmileliğin tek başına bir kriter olmadığını göstermektedir. Ayrıca bu mesele, şer’î hükümlerin, akılla değil, nakille anlaşılabileceğinin en mühim misallerindendir.

 

Sual: Sahâbîlerin, zaman zaman tâbiînden olan âlimlerin ictihadını kabul ettiği görülmektedir. Halbuki sahabenin hepsi müctehiddir. Kendi ictihadına uymalıdır. Sonra gelenlerden daha hayırlı oluşları, Ehl-i sünnetin esasıdır. Şu halde yukarıdaki hâdiseyi nasıl anlamalıdır?

Cevap: “En kıymetli devir benim zamanımdır. Sonra beni görenlerin, sonra onları görenlerin, sonra onları görenlerin zamanıdır” hadis-i şerifinde zikredilen neslin üstünlüğü, umumiyet itibariyledir. Cüz itibariyle değildir. Yani cüz itibariyle sonra gelen bir başkası, bunlardan üstün olabilir. İmam Ebu Hanife, ilim itibariyle sahâbîlerin ismini bilmediğimiz nicesinden elbette üstündür. Ama kül itibariyle, sahabenin derecesine erişemez. Nitekim her sahâbî de birbirinden cüz itibariyle üstün olabilir. İmam Ebu Hanife sahâbî kavlini icmâ’dan sonra, kıyastan evvel delil alırken, İmam Şâfiî almamakta ve bir ictihadın diğerine üstünlüğü yoktur demektedir. İctihad bakımından demek ki sahâbîlerin, sonra gelenlere mutlak üstünlüğü ihtilaflı bir meseledir. Hazret-i Peygamber veda hutbesinde, “’Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlamış birisine ulaştırmış olur” buyurdu. Abdullah bin Ömer, kendisine sual soranları, bazen tâbiînden Hasen-i Basrî’ye gönderir; “Bu meseleleri o daha iyi bilir” buyururdu. Hazret-i Ali, bir dâvâda Kâdı Şüreyh huzurunda muhakemeye çıkmış; Kâdı Şüreyh’in, kendi ictihadına uymayan ictihadını kabul buyurmuştu.

 

Sual: “İlim öğrenmek isteyen kavminden uzaklaşsın” şeklinde bir hadis-i şerif var mıdır?

Cevap: İşitmedik. Ama “el-istinasü bi’n-nas alâmetü’l-iflâs”, yani insanlarla çok düşüp kalkmak iflas alâmetidir diye bir söz vardır. İlim sahibi olmak isteyen kimsenin, biraz halktan ve günlük meşgalelerden uzaklaşması gerekir. Zira insan kendini bütünüyle ilme vermedikçe, ilim bir cüzünü o kimseye vermez.

 

Sual: Bazı şeyler için üstadımızın, hocamızın, şeyhimizin vs sünneti deniyor. Sünnet, yalnızca Hazret-i Peygamber için kullanılan bir tabir değil midir?

Cevap: Sünnet, çığır, yol, âdet demektir. Felancanın sünneti denince, onun âdeti manasına kullanılıyor. Sünnet-i nebevî, yani Hazret-i Peygamber’in sünneti, başkadır. Dinin delilini teşkil eder.

 

Sual: İmam Ebu Hanife’nin vefat haberine Süfyan-ı Sevrî’nin sevindiği, Ahmed bin Hanbel’in ‘Ehli reyden hadis rivayet edilmez’ diyerek kendisini tenkid ettiği, İmam Cüveynî’nin ve Gazalî’nin ‘Ebu Hanife Arapça dahi bilmezdi’ dediği vesaire yazılıyor. Bu mesele hakkında ne söylenebilir?

Cevap: Yanlış bilgiler ve insanlık icabı hased ile böyle söyleyenler olmuş ise de pişman olmuşlardır. Bu hususta söylenenlerin çoğu, ya yanlıştır, ya mübalağalıdır. İmam Ebu Hanife’yi öven âlimlerin sayısı mechuldür. Şâfiî ulemasından müstakil kitap yazanlar az değildir. İbni Hacer, Süyûtî, Şa’rânî gibi Şâfiî âlimleri, bunlardandır. Hatta İbni Hacer, İmam Ebu Hanife’yi tenkit eden kendi mezhebinden bir zâtı, “Sen İmam Ebu Hanife’nin ayağına döktüğü abdest suyu bile olamazsın” diye vasıflandırmaktadır.

 

Sual: Evlilerin zinasında recm cezasını emreden âyetin olduğu, fakat bunun yazılı olduğu kağıdı bunu keçi yemesi hâdisesi doğru mudur?

Cevap: Recm, Hazret-i Peygamber’in sözü ve tatbikatı ile sabittir. İslâm hukukunda bir farzın illa âyet-i kerime ile emredilmesi gerekmez. Bazı âyet-i kerimedeki hükümler vâcib, hatta müsethab olarak tefsir edilmiştir. sünnet ile de farzlar konabilir. Recm meselesinin yazılı olduğu kâğıt veya yazı malzemesinin, bir keçi tarafından yendiği, bundan dolayı kaybolduğu rivayeti vardır. Bunu keçinin yemiş olması, ne recmi iptal eder; ne de recm taraftarlarının sözünü çürütür. Bazı âlimler, Kur’an-ı kerimde böyle bir âyetin olduğunu, kıraatinin nesh, ancak hükmünün baki kılındığını söyler.

 

Sual: Vâcib, farz gibi açık olmayan şüpheli şeyler diye tarif ediliyor. Ancak Eshab-ı kiram için şunu şöyle yapmaları vâcib idi deniyor. Peygamber Efendimiz hayatta iken birşey nasıl şüpheli oluyor?

Cevap: Oradaki vâcib, farz manasına gelir. Hanefî’deki vâcib ıstılâhîdir.

 

Sual: Bizler Hanefi mezhebinde olduğumuz halde, ikindi vaktinde neden İmam-ı Azam’ın ictihadını değil de İmameyn’in ictihadını esas alıyoruz?

Cevap: İmam-ı A’zam ve İmameyn arasında ihtilaf olduğunda, mukallid fetva verilen kavle uyar. Öğleni asr-ı evvele kadar; ikindiyi de asr-ı sânide kılmak azimet olur. Aynı mezheb içinde telfik olmaz. Bunların farklı sözleri, aynı mezhebin sözü demektir. İhtiyaç olunca, öğle, asrı-sani vaktine kadar kılınabilir. Bu takdirde ikindi de asr-ı saniden sonar kılınacaktır.

 

Sual: Bir makalenizde “Mürşid-i kâmiller ictihad makamında olmalarına rağmen, ictihad etmemiştirler” demişsiniz. Müctehidin kendi ictihadıyla amel etmesi vacip olduğu için, müctehid müctehdi taklid edemez diye biliyorum. Ne dersiniz?

Cevap: Müctehid, bir meselede ictihad etmişse mutlaka buna uymalıdır. Zaruret olmadan başka müctehidi taklid edemez. Ama ictihad etmemişse başka müctehidi taklid edebilir. 4. asırdan sonra gelen pek çok âlim, ictihad makamına yükseldiği halde, maslahat sebebiyle ictihad etmeyerek dört mezhebden birini taklid etmiştir. Mezheb içinde ictihadda bulunmasına mâni yoktur.

 

Sual: Peygamber efendimiz, vahiy çeşitlerinden biri veya ilham olmadan, kendi aklına istinaden dini bir hüküm vaz eder mi?

Cevap: İctihad yoluyla edebilir ve etmiştir.

 

Sual: Dört hak mezhebi inkâr etmek küfr müdür?

Cevap: Eğer bir delili varsa, küfr olmaz ise de, bid’at olur. Zira icma’ya muhalefet vardır.

 

Sual: Kıyas ile ictihad aynı şey midir?

Cevap: Kıyas, naslarda, yani ayet veya hadiste hükmü verilmemiş olan bir şeyi, aralarında illet benzerliği olan ve naslarda, yani ayet veya hadiste hükmü verilmiş başka bir meseleye benzeterek çözmek demektir. İctihad daha geniştir. Kitap, sünnet ve icma’dan hüküm çıkarabilmek demektir. Zamanımızda kıyas ve ictihad birbirinin yerine kullanılıyor ise de doğru değildir.

 

Sual: İmam-ı Azam veya talebelerinin ulaşamadığı aslî mevzularda veya ulaştığı halde, sonradan mesela bir hadis-i şerifin ortaya çıktığı hususlarda mezhep içinde hüküm değiştirildiği olmuş mudur?

Cevap: İmam-ı Azam’ın talebeleri, hocalarının işitmediğini iyi bildikleri bir hadis-i şerifi işittikleri zaman, ictihadlarını buna göre yapmışlar ve sonra gelenler de delili kuvvetli olduğu için bu ictihadı tercih etmişlerdir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında, ‘Sünnet olan büyüklerin küçüklere selam vermesidir’ yazıyor. Buharî ve Müslim’de geçen sahih hadis-i şeriflerde ise ‘küçükler büyüklere selam verir’ diye geçiyor. Ne yapmalıdır?

Cevap: Rivayetler muhteliftir. Fıkıh kitaplarına tâbi olmalıdır. Birincisi sünneti, ikincisi cevazı bildiriyor. Küçüklerin büyüklere selâm vermesi, onları vecibe altına sokar ki büyüklere emrivâki hoş değildir. Ama verirlerse selâmı iâde lâzımdır.

 

Sual: Bir mezhepte bir mevzuda bazı âlimler mekruh, diğerleri ise değil dese, hangisine uyulur?

Cevap: Fetva kime göre verilmiş ise ona uyulur. Bu, fıkıh kitaplarında yazar.

 

Sual: Bülûğa ermemiş çocuklar iman etmekle mükellef midir?

Cevap: Dinî mükellefiyetler, bülûğa erince başlar. Onun da azami sınırı 15 yaştır. Bu yaşa gelen çocuk, bülûğa ermese bile dinen mükellef sayılır.

 

Sual: Evliyanın kendi üstünlüklerini söyledikleri sözler kitaplarda geçiyor. Halbuki kendini övmemek, kendini büyük görmemek evliyalık hasletlerindir. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap: Âlimler ve mürşidler, insanların kendilerinden istifadesi için mertebe ve kemallerini söylerler. Bu caiz ve lâzımdır. Kendini öyle görmek başkadır. Kaldı ki evliya ile âlim ve mürşid aynı şeyler değildir. Her mürşid, âlim ve evliyadır; ama her evliya, âlim; her âlim de evliya değildir. Mevduatü’l-Ulum’da anlatıldığına göre, Hazret-i Ali buyurmuştur ki: “Benden istediğinizi sorunuz! Her âyet, gece mi, gündüz mü geldi, harbde mi, sulhde mi, ovada mı, dağda mı geldi bilirim. Her âyetin ne için geldiğini bilirim. Her âyetin manasını sordum, öğrendim, ezberledim, anlatırım. Bana sorun” buyurdu.

 

Sual: Sava Paşa’nın, “İmam-ı Azam’ın en büyük hizmeti, kelimelerin hüküm ve nüfuzundan kurtulmuş bir hukuk nehci tanıtmış olmasıdır”. Bu ne manaya geliyor?

Cevap: İmam-ı A’zam Ebu Hanife, lafzî değil, gâî tefsire ehemmiyet verirdi. Yani nassların lafızlarına değil; mânâlarına bakardı.

 

Sual: Bir hoca, “Hadislerin toplanması uzun yıllar aldığı için, imamlarımız bazı hususlarda zayıf hadislere göre fetva vermişlerdir. Çünki sahih hadisi duymamışlardı. Ama günümüzde sahih hadislerin tamamına ulaşmak çok kolaydır. Eğer bir fetva sahih hadise uymuyorsa sahih hadise uymak gerekir. Mesela namazda ellerin göbek altında bağlanması zayıf hadistir. İmam Şâfiî’nin, ellerin göbek üstünde olması kavli, sahih hadise dayandığı için, böyle yapmalıdır” dedi. Ne dersiniz?

Cevap: Bu söz, usul-i fıkh, usul-i hadis ve hadis tarihini bilmemek alâmetidir. Hadis-i şeriflerin toplanmasının geç olması, avam bakımındandır. Hazret-i Peygamber zamanından beri yazılmakta veya sözlü rivâyet edilmektedir. İmam Ebu Hanife tâbiîndendir. Toplananlardan daha çok hadis duymuş olabilir. Onun bildikleri, belki bugüne intikal etmemiş olabilir. Bunu başkaları bilemez. Bir hadîsin sahih olması ise, ictihadîdir. Bir âlime göre sahih olan, diğerine göre olmayabilir. Fıkhî hüküm cihetinden hadisin sıhhatinden başka şartlar da aranır. İmam Ebu Hanife’nin, takvası o kadar çok idi ki, tek kişinin bildirdiği haber-i vâhid sahih bile olsa, bununla farz veya harama hükmetmemiştir. İmam Şâfiî, sahih bile olsa, mevkuf hadise, yani rivayet eden sahabinin ismi zikredilmeyen habere hüküm bağlamamıştır.

 

Sual: Mecelle, ceza hukukunda da kabil-i tatbik bir kanun mudur?

Cevap: Mecelle, borçlar, eşya ve usul hukukuna dair hükümler ihtiva eder. Osmanlı Ceza Kanunnamesi ayrıdır. Ancak Mecelle’nin ilk 100 maddesi, küllî kaideler, yani İslâm hukukunun umumi prensipleri olup, bunların bazısı, ceza hukukunda da kabil-i tatbiktir. “Beraet-i zimmet asıldır” gibi.

 

Sual: Hazreti Ömer’in “hasbuna kitabullah” (Bize kitap yeter!) sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Resulullah Aleyhisselam hastalığı esnasında “Bana kâğıt getirin, size vasiyet yazayım da benden sonra yoldan çıkmayın” buyurup kâğıt istediğinde Eshab-ı kiram şaşırdılar. O zamana kadar yazı yazmamıştı. Tereddüt ettiler. Hazreti Ömer de o sırada “Bize Kur’an-ı Kerim ve peygamber efendimizin sünneti yeter” buyurdu. Bundan kasıt, dinin iki kaynağıdır. Zira sünnetin meşruluğu da Kur’an-ı kerimden gelir.  Bunun sebebi, Peygamber Efendimizin bu sözü hastalığın şiddeti ile söylediğine zâhip olmalarıydı. Onu üzüp yormak istemediler. O da zaten vazgeçti. Lazım olsa, muhakkak isterdi. O zaman getirirlerdi. İmam-ı Rabbânî Hazretleri, Mektubat’ında bu kırtas hâdisesini güzel anlatıyor.

 

Sual: Peygamber Efendimizin kendisine herhangi bir vahiy gelmeden bir şeyi haram kılma salahiyeti var mıdır? Mesela altının erkeğe haram kılınması vahiyle mi olmuştur, yoksa peygamberimiz bunu hoş karşılamadığı için kendisi mi haram kılmıştır?

Cevap: Peygamber’in emir ve yasak koyma salahiyeti vardır. Tıpkı Kur’an-ı Kerim gibi bir şeyi helal veya haram edebilir; farz kılabilir. Bunların vahiyle olduğuna şüphe yoktur. Vahy dışındaki işleri, sözleri, sünnet-i zevâidi bildirir. Bunlarda örfe uyulur.

 

Sual: Ders kitabımızda sahabeden fetva verenlerin sayısının mahdut olduğu yazıyor. Hepsi müctehid değil midir?

Cevap: Bu mesele ihtilaflıdır. Hepsi muctehid ise de, tamamı ictihad etmeyip, ictihad eden yüksek sahabilere uymuştur. Bir müctehid, ictihad etmiş ise başka müçtehide uyamaz; etmemiş ise veya zaruret varsa uyabilir.

 

Sual: İki kıymetli fıkıh kitabının birinde caiz değil, diğerinde caiz dediği bir meselede neye göre hareket etmek lâzımdır?

Cevap: Takva kaçınmaktır.

 

Sual: İmam Buhâri’nin İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye hakaret ve tenkit ettiği doğru mudur?

Cevap: Olabilir mi böyle bir şey? Ulema, ilmi meselelerde münazara ederler; birbirlerini tenkit ederler. Bu normaldir.

 

Sual: Hanefî mezhebine göre sünnet-i müekkede, vâcib mi demektir?

Cevap: Hayır. Ayrı hükümlerdir.

 

Sual: Cessas, Fusul adlı eserinde recmi inkar edenin küfre değil, bidate nisbet edileceğini beyan ediyor. Zira bu meyanda gelen rivayetler her ne kadar mütevatir olsa da, namaz oruç gibi herkesin zarureten bildiği hususlar değildir diyor. 52 sahabenin naklettiği recm hususunu inkar hakkında net hüküm nedir?

Cevap: Mesele mütevâtirin tarifi ve bunun inkârı ile küfre nispet edilip edilmeyeceği ile alakalıdır. İhtilaflı bir husustur.

 

Sual: Kadının erkeğe ve erkeğin kadına benzemesi yasaklanmıştır; ama bu benzemenin detayları hususunda her ayrı şey için nass olamayacağına göre, zamana, örfe, âdete göre değişmez mi?

Cevap: Şeriata aykırı örfler, hiçbir zaman meşru örf olmaz. Pantolon her zaman erkek kıyafetidir. Kadınların tamamı giyse, kadın kıyafeti olmaz.

 

Sual: Din dersi hocamız, “İbadetler arasında kıyas olmaz; Bu yüzden, namazın kazası orucun kazasına kıyas edilemez. Peygamber efendimiz uyku ve unutma dışında namazın kazası ile alakalı bir söz söylememiştir. Mecelle 15’e göre; Alâ hilâfi’lkıyas sâbit olan şey sâire makîsün-aleyh olmaz” dedi. Kafam karıştı. Ne dersiniz?

Cevap: Fıkıhta kıyas vardır; ibadetlerde kıyas vardır; haramlarda kıyas vardır. Kıyası inkâr, insanı Ehl-i sünnetten çıkarır. Peygamber efendimiz bizzat kıyas yapmıştır. “Babam hacca gidecekti, gidemedi” diyene, “Sen onun yerine git! Borcu olsa ödemez miydin?” buyurdu. Kaza namazı, kaza orucuna kıyas edilmiştir. Peygamber efendimizin ve sahabilerin kasten namazı kazaya bırakması zaten düşünülemez. Bunun aksini inkâr eden kimse İbni Teymiye’nin yolundadır. Mecelle’nin o maddesi, kıyasın hilâfına sâbit olan bir şeye başka şeyler kıyas edilemez demektir. Yoksa kıyasa mahal olan bir şeye kıyas elbette yapılır. Oruç kazası kıyasa muhalif değildir. Kaza, edanın yerine bedeldir.

 

Sual: Osmanlı padişahları kendi başlarına bir emir verip idam etme salahiyetine sahip midir?

Cevap: Şer’î hukuk, hükümdara ve hâkime siyaset cezası vermeyi salahiyet olarak tanımıştır. Bu ceza, ölüm bile olabilir. Padişah, dine ve millete zararlı olan bir kimseyi cezalandırılabilir; idam ettirebilir. Buna siyaseten katil veya ta’zir bil katl derler.

 

Sual: Bugünlerde popüler olan İslâmiyetin güncellenmesi hakkında ne söylenebilir?

Cevap: Örf ve âdet ile sabit olan hükümler, bu örflerin değişmesiyle değişebilir.  Ama nass ile, yani âyet ve hadislerle sâbit hükümler asla değişmez.

 

Sual: “Kadınlara bir şey soracağınız, onlardan bir şey isteyeceğiniz zaman, hicab  (perde)  ardından isteyin. Bu sizin de, onların da kalbleri için daha hayırlıdır” (Ahzâb, 53) meâlindeki âyet-i kerime, Hz. Peygamberin hanımları hakkındadır. Hz. Peygamber’in ondan sonra kadınlarla görüşmediğine dair bir bilgi mevcut değildir. Buna ne dersiniz?

Cevap: Hitap, Peygamberimizin hanımlarına olabilir; fakat hüküm umumidir. Nitekim bütün tefsirlerde, misal Kurtubî’de, Râzî’de böyle olduğu yazıyor. Âyet-i kerimeler muayyen bir şahıs veya hâdise için nâzil olmuş olabilir. Bu, hükmünün umumi olmasına tesir etmez. Ancak modernistler âyet-i kerimeleri belli şahıslara tahsis ederek hükümlerinin sınırlarını daraltmak veya tamamen ortadan kaldırmak istemektedirler. Yazıda, âyet-i kerimenin tercümesi değil; meali, yani hükme delalet eden tefsiri verilmiştir. O da kadınların, erkeklerle zaruret olmadan konuşmasını açıkça yasaklıyor. Bunun üzerinde icma hâsıl olmuş; asırlar boyu Müslümanlar bu âyet-i kerimeyi bu şekilde tatbik etmişlerdir. Bir popüler gazete makalesinde de ancak bu şekilde verilebilir. Mevzudan bahsediliş maksadı, Müslümanların asırlar boyunca tatbik ettikleri bu âdetin, şer’î menşeini vermektir. Uzun uzadıya tefsir ve fıkh tahlilleri yapmak değildir. Gazete zaten bunun yeri değildir. Hazret-i Peygamber bu hicab ayetinden sonra da icab ettiği zaman hanımlarla konuşmuştur. Mesela Mekke’nin fethinde kadınlardan biat almıştır. Fakat kadının sesinin avret olduğunu söyleyen fukaha bile, fetva sormak, mahkemede şahitlik yapmak gibi hususlarda kadınlarla zaruret miktarı konuşmaya izin vermiştir. O, bu âyet-i kerimenin hükmünün  istisnasıdır.

 

Sual: Bir müctehidin i’tikâd bilgilerinde ictihad yaparken yanılması nasıl oluyor?

Cevap: İctihad meselesinde kelâm ile fıkıh aynı mesabededir. Kelâm meseleleri de fıkıh meseleleri gibi ictihad yolu ile çıkarılır. Her ikisinde de zarurat-ı diniyyeden olan hususlarda ictihad olmaz. Onlar zaten açık nass ile beyan edilmiştir. Açık olmayan nasslarla beyan edilenler ictihada ihtiyaç gösterir. Mesela kadından peygamber var mıdır yok mudur? Peygamber tebligatı kendine ulaşmayan kimse imandan mı amelden mi mesuldür? Bu gibi hususlar ictihad götüren hususlardır. İmam Mâtürîdî bir türlü ictihad etmiş; İmam Eş’arî başka türlü ictihad etmiştir. Yani kelâmî meselelerde de ictihad olur. İctihad olmaz denilen şey, âmentünün altı esasıdır.

Ehl-i sünnet bir tanedir. Ehl-i sünnet itikadının bazı meselelerinde kelâm âlimleri ihtilaf etmiştir. İmam Mâtürîdî ve Eş’arî, bunların en mühimleridir. Başka kelâm âlimleri de vardır. Bunlardan herhangi birinin sözüne uyumanın zararı yoktur. Müslüman bir meselede Mâtürîdî, bir başka meselede Eş’arî gibi inanabilir. Nitekim İmamı Rabbanî Hazretleri böyle bildiriyor. Bu, insanı Ehli sünnetten çıkarmaz.

 

Sual: İctihad ile ictihad nakzolunmaz kaidesine göre bir mesele hakkında 50 farklı ictihad olsa, bir müminin her meselede kolayına gelen ictihad ile amel etmesi caiz midir?

Cevap: Herkes kendi mezhebinin sahih, meşhur ve râcih kavli ile amel eder. Sıkışırsa, zaruret varsa kendi mezhebinin zayıf kavliyle veya bir başka mezhebin sahih kavliyle amel edebilir. Kolayına gelen kavil ile amel etmek caiz değildir.

 

Sual: “Şer’î hükümlerin delili dörttür: Birincisi sübûtu ve delili, kat’î olandır. Bununla, farz ve haram tahakkuk eder. İkincisi, sübûtu kat’î ve delîli zannî olandır. Üçüncüsü, sübûtu zannî ve delîli kat’î olandır. İşbu ikisi ile vâcib ve mekruh sabit olur. Dördüncüsü, sübûtu ve delîli zannî olanıdır. Bununla, sünnet, müstehab ve tenzîhen mekrûh sâbit olur.” Sübûtun veya delilin, kat’î veya zannî olması ne demektir?

Cevap: Sübûtun kat’î ve zannî olması onu rivayet edenlerin hâli ile alâkalıdır. Delâletin kat’î ve zannî olması, nassın açıkça o farz, haram, mekruh veya sünnete işaret ediyor olmasıdır. Yani nasstan açıkça o dinî hüküm anlaşılıyorsa, delâleti kat’î; değilse zannîdir. ‘Rabbin için namaz kıl ve hayvan boğazla’ âyetinin sübûtu kat’îdir; çünkü Kur’an âyetidir. Ama delâleti zannîdir. Hangi namaz ve hangi hayvan boğazlama olduğu beyan edilmemiştir. Onun için farzı değil, vâcibi veya sünneti bildirir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında geçen “mekruhtur” ve “kerahetle caizdir” tabirleri arasında bir fark var mı?

Cevap: İkisi de aynı şeydir.

 

Sual: Selefiler, namazda her tekbirde elleri kaldırmanın sahih hadislere dayanmasından dolayı “Ebu Hanife mi daha iyi bilecek Resulullah mı? Mezheb taassubu yapmayın” diyor. Bunlara nasıl cevap vermeliyiz?

Cevap: Resulullah’ın elini kaldırmadığına dair sahabeden rivayet, kaldırdığına dair rivayetten daha kuvvetli olduğu için Ebu Hanife de elini kaldırılmamıştır ve el kaldırmayı men etmiştir. elini kaldırdığına dair rivayetler mensuhtur veya hususî bir sebebe mebnidir, şeklinde tefsir olunmuştur. Bu, usulden haberi olmayanlara yakışan cahilce bir sözdür.

 

Sual: Abdullah bin Ömer gibi bazı sahabilerin ibadetlerle alâkalı kendi rivayet ettikleri bazı hadislere aykırı hareket ettikleri doğru mudur?

Cevap: O hükmün, emr-i vücûbî (yani farz veya vâcibi) bildirmediği anlaşılıyor.

 

Sual: “Eshab-ı kiramın üstünlük cihetinden sıralanması, bunların hukukî rivayetlerinin değeri cihetinden ehemmiyet taşır” demişsiniz. Hukukî rivayetlerinin değerinden kasıt nedir?

Cevap: Rivayet ettiği hadis-i şeriflerin helal ve haramı bildirme hususiyeti cihetiyle farklıdır.  Yani daha üstün bir sahabinin rivayet ettiği hadis, daha aşağı derecedeki bir sahabinin aynı sıhhatteki rivayetine tercih edilebilir.

 

Sual: Kur’an ve sünnet aslî delil olduğuna göre, İslâm hukukunda icma ve kıyas niçin fer’i delillerden sayılmıyor da, aslî delillerden sayılıyor?

Cevap: Kur’an, sünnet, icma ve kıyas, ehl-i sünnetin üzerinde ittifak ettiği delillerdir. Bu cihetle aslî delillerdir. Diğer deliller fer’îdir. Ama icma ve kıyas, âyet ve hadise dayandığı için bu cihetle aslî değil tâbî delildir.

 

Sual: Hukuki hüküm verirken İmam-ı azam ve İmameyn’in farklı görüşleri varsa, hangisi tercih edilir?

Cevap: Hangisi müftabih ise, yani sonra gelen tercih ehli âlimler hangisini sahih bulmuşsa onunla amel edilir. Böyle olmayanlarda, ibadetlerde İmam-ı Azam, muhakeme ve muamelatta ise İmameyn’e uyulur.

 

Sual: Zevce vefat edince, zevciyet kalktığına göre, Hazret-i Fatıma’yı zevcinin yıkamasını nasıl anlamalıdır?

Cevap: Bu, Hanefî mezhebinin hükmüdür. Takdir edersiniz ki, Hazret-i Ali Hanefî değildir. Onun ictihadına göre caiz olduğu anlaşılıyor. Resulullah ve sahabe devrinde şeriat daha yeni kurulmaktadır.

 

Sual: Mizanü’l-Kübrâ’da,  “Azimeti yapabilecek olanın, ruhsatla uğraşması, din ile oynamak olur” yazıyor. Bu ne demektir?

Cevap: Kaviller arasında kolay olanı araştırmak men ediliyor. Yoksa azimet de ruhsat da dindendir. Hangisine uyarsa, dine uymuş olur.

 

Sual: Farzla haram, sünnetle mekruh veya vâcible mekruh çakışırsa ne yapmak gerekir?

Cevap: Hükmü ağır olan tercih edilir. Haram işlememek için farz; mekruh işlememek için sünnet terk edilir. Tahrimen mekruh işlememek için vâcib terk edilir.

 

Sual: Usûl-i Fıkh hocasız okunabilir mi?

Cevap: Hocasız zor ise de ehil hoca bulmak daha zordur. Mir’at ve Mecâmi ile şerhleri en iyisidir. Türkçe usul kitabı da çoktur. Hemen hepsi birbirine benzer.

 

Sual: Peygamber namazı sahabenin gözü önünde kıldığı halde, bir takım ihtilaflar olmasını nasıl anlamalıdır?

Cevap: Peygamberimizin sünneti farklı kişiler tarafından farklı kısa rivayetlerle sonraki nesillere nakledilmiştir. Bunların tabir ve tefsiri sebebiyle ihtilaflar ve mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu farklı tatbikat aynı zamanda azimet ve takvayı ifade eder. Bir müctehid azimeti, diğeri takvayı esas almıştır.

 

Sual: Kıyasla, ictihadla, icma ile ve sünnetle sabit olan farzlar ve haramlara, Allahü tealanın emir ve yasaklarıdır demek uygun olur mu?

Cevap: Evet. Çünki hepsi meşruluğunu Kur’an-ı kerimden almaktadır.

 

Sual: İslam Hukuku kitabında kuyuya fare düştüğünü daha sonra öğrendikleri için Ebu Yusuf’un İmam Mâlik’in içtihadına göre hareket edip namazı iade etmediğini okudum. Başka yerde de bir mezhebi taklit ederken o mezhebin şart ve müfsidlerine uymak lazım geldiğini yazıyordu. Şu halde Ebu Yusuf, İmam malik mezhebine göre abdest almadığı halde nasıl onun içtihadını taklit etti?

Cevap: Belki gusül abdesti Maliki mezhebine göre sahih idi. Sonra bu namaz Cuma namazı olup, tekrarı mümkün değildi. Yani burada bir zaruret mevzubahistir.

 

Sual: Hazreti Peygamber eshabına senelerce her gün günde 5 vakit namaz kıldırmasına rağmen namazın kılınışında mezhepler arasındaki ihtilaflar nasıl ortaya çıkabiliyor?

Cevap: Resulullah’ın farklı tatbikatları vardır. Veya aynı tatbikat farklı tefsir edilebilmektedir. Bizzat Allah ve Resulü böyle olmasını istemiştir. Ümmetin âlimleri arasındaki ihtilaf, müminlere rahmettir.

 

Sual: Mezhep taklidi sadece 4 mezhepte mi olur? Mesela bir insan bir meselede İmam Evzâî’inin ictihadını taklid edebilir mi?

Cevap: Hayır, çünkü 4 mezheb dışındaki müctehidlerin ictihadları sahih ve mazbut bir şekilde nakledilmiş değildir.

 

Sual: Gümüş artık eskisi kadar değerli olmadığından, nisap altına göre tayin ediliyorsa, bu, nisabın taabbüdî olmadığını göstermez mi?

Cevap: Taabbudî, ibadetlerle alakalı olup, insan aklıyla anlaşılamayacak hükümler demektir. Nisap hakkında açık hadis-i şerifler vardır. Bunu değiştirmek herkesin harcı değildir. Gümüşün kıymeti düşmüş, ama altın böyle değildir. Şu halde böyle bir değişikliğe hacet yoktur. bunu yapabilecek babayiğit bir müctehid de mevcut değildir.

 

Sual: Farzlar Kur’an-ı kerim ile sabit olduğu halde, mesela Şâfiî mezhebinde namazda fatihanın okunması farz iken, Hanefi’de vacip olması gibi farklı hükümlerin sebebi nedir?

Cevap: Farzlar, sadece Kur’an-ı kerim ile değil, daha fazla sünnetle, ayrıca icma ve kıyasla sabit olur. Bu farklı hükümlerin sebebi, ictihad, tefsir farklılığıdır.

 

Sual: İslâm hukukunun dördüncü kaynağı olan kıyas kaç çeşittir?

Cevap: Kıyas-ı celî ve kıyas-ı hafî olmak üzere ikiye ayrılır. Kıyas-i celî fıkhın 4. kaynağıdır. Hükmü bilinmeyen bir meseleyi, nasslarda hükmü bildirilen bir meseleye benzeterek çözmek demektir. Kıyas-ı hafî ise istihsanın başka bir türüdür. Kıyas-ı celî meseleyi hakkıyla çözmeye kâfi gelmezse, örf, zaruret ve maslahat sebebiyle daha uzak bir kıyasla mesele halledilir. Bazen kitaplarda ictihad için de kıyas tabiri kullanılır. İctihad, kıyastan daha geniştir. Nassları tefsir ve tevil ederek hüküm çıkartabilmek demektir.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde geçmeyen bir husus için bazı kitaplarda nasıl farz veya haram diyebiliyor?

Cevap: Bir şeyin farz olup olmadığını fıkıh kitapları, yani müctehid âlimler bildirir. Bir şey Kur’an-ı Kerim’de emredilir, ama farz olmayabilir; bir şey hadis-i şerifle emredilir ama farz olabilir. Cenab-ı Peygamber de, şâridir; yani helal ve haram yapabilir. Bunu, Kur’an-ı kerim beyan buyuruyor. Müctehid âlimler de, kıyas yaparak bir şeyin haram veya farz olup olmadığına karar verebilirler.

 

Sual: Kanın abdesti bozduğunda mezhepler arasında ihtilaf vardır. Her hususu Efendimize arz eden sahabe, abdest gibi mühim bir hususta neden sual sormadılar?

Cevap: Kan, Hanefi mezhebinde abdesti bozar. Diğer üç mezhebde bozmaz. Ashab-ı Kiram, o kadar edepli idiler ki, Hz Peygamber’e sual sormaya çekinirlerdi. İcap edeni Resulullah söylerdi. Belki de sordular; zamanımıza kadar ulaşmadı. Mezhep imamları Hz Peygamber’in farklı tatbikatından farklı neticelere varmıştır. Zaten Şâri de böyle istemektedir. Ümmetin âlimlerinin ihtilafı, rahmettir. Kan mutlak bozuyor olsaydı, Müslümanların işi zor olurdu. Böyle olmasında da bir hikmet vardır.

 

Sual: Kazai hüküm ile diyani hükmün farkı nedir?

Cevap: Diyânî, Allah ile kul arasında demektir. Kazâî ise mahkeme huzurunda demektir. İkisi ayrıdır. Mesela zevcesini hataen boşayan kimse diyaneten boşanmış olmaz; ama iki şahit duymuşsa ve kadın mahkemeye intikal ettirmiş ise, kadı boşanmaya hüküm verir. Birincisi diyanî, ikincisi kazaîdir. Kazaen talep edilen haklar kazaidir; değilse dinidir. Şahitsiz veya senedsiz borç dini bir borçtur; kazai değildir. Zira mahkemeye gidilse, kadı şahit ve sened olmadığı için borcun ödenmesine hüküm veremez.

 

Sual: İmam Ebu Hanife, “Verdiğimiz hükmün delilini bilmeden buna göre fetva vermeyin” dediği doğru ise, nasıl anlamalıdır?

Cevap: Bunu, talebelerine, yani kendi gibi müctehid olanlar için söylemektedir.

 

Sual: Bu gün dini mevzularda çok farklı sözler var. Bunların doğrusunu eğrisini kim tashih edecektir?
Cevap: Fıkıh kitaplarına tâbi olmalıdır.

 

Sual: Dört mezhepten birinde bulunan kimse, kendi mezhebi imamının daha üstün olduğunu bilmezse, o mezhebe uyması sahih olmaz ibaresinin manası nedir?
Cevap: Aksi takdirde doğru bilmediği bir şeye uyumuş olur ki kendiyle tenakuza düşer. Kimse içtihadını beğenmediği birini taklit etmez. Diğerleriyle mukayese yapmaya da gücü yetmez.

 

Sual: Çocuğun kime ait olduğu bilinmeyen hallerde, doğruluk nisbeti %99 olan DNA testine itibar edilemez mi?
Cevap: DNA testinin nesebin tayininde hükmü yoktur. Şeriatin bu hususta kaidesi vardır. Çocuk kimin nikâhında doğduysa onundur. Bu çocuğun nesebini –kadın kabul etse bile- kimse iddia edemez. DNA neticesi değil, sosyal kaideler mühimdir. Şer’î hukukta kamera görüntüsü, ses kaydı, fotoğraf da delil değildir; belki karine sayılır.

 

Sual: Sakalın zevâid sünneti olduğuna deliliniz nedir?
Cevap: Bütün usul kitaplarında ve İbni Âbidin’de der ki: Resulullahın ibadet olarak yaptığı sünnet-i hüdâ, bunun dışında âdet olarak yaptığı sünnet-i zevaiddir. Cemaat, ezan hüdâdır. Giyimi, oturması ve kalmasında takip ettiği hareket zevâiddir.

 

Sual: Günümüzde içtihat kapısı kapanmış mıdır?
Cevap: Modernist literatürde, hicri IV. asırdan itibaren ictihad kapısının kapatıldığı ve fıkıh dünyasının büyük bir taassuba gömüldüğü iddiası ortaya atılmıştır. Halbuki ictihad kapısı kapatılmış değildir. Zira bunu kapatmaya kimsenin salahiyeti yoktur. Ancak bazı sebeplerle artık Ebu Hanife, İmam Malik gibi mutlak müctehid yetişmemiştir, yani mutlak ictihad kapısı kendiliğinden kapanmıştır. Buna ihtiyaç da kalmamıştır. Çünki müctehidler kıyamete kadar vuku bulacak pek çok meselenin hükmünü bildirmiştir. Ortaya çıkan yeni meseleler, müctehidler tarafından halledilmiş meselelere kıyas edilerek hallolunmuştur. Yani mutlak müctehid yok ise de, mezhebde müctehid bulunmasına engel de yoktur.

 

Sual: Para vakıfları meselesinde İmam Ebu Yusuf ve Züfer’in kavilleri arasındaki telfik nasıl cereyan ediyor?
Cevap: Ebu Yusuf’a göre vakıf bağlayıcıdır; Züfer’e göre değildir. Ebu Yusuf’a göre menkul vakfı sahih değildir; Züfer’e göre sahihtir. Böylece Osmanlılarda mezhep içindeki iki imamın kavli birleştirilerek bağlayıcı para vakıfları kurulmuştur.

 

Sual: İslâm hukukuna göre buluğ çağının tarifi nedir? Yalnızca fiziksel olgunluğa erişmiş olmak kâfi midir?
Cevap: Erkeğin ihtilam olması; kadının hayız görmesidir. Bu ibadetler ve cezalar için ehliyet demektir. Ama mali hususlarda, ayrıca rüşd, ayni malını yerli yerinde kullanabilme kabiliyeti aranır. Bu ne zaman hâsıl olursa, o zaman reşid sayılır ve malı kendisine verilir.

 

Sual: Kıyası delil olarak kabul etmeyenler, karşılarına yeni bir hadise çıktığı zaman neye göre fetva veriyorlar?
Cevap: Zayıf hadislerle ve zarureten kıyas yaparak; ama buna kıyas demeyerek.

 

Sual: Zeydan, el-Veciz’de mütekellimîn metodunu kabul eden mezhepleri sayarken Mâlikî, Şâfiî, Mutezilî ve Caferî diyor; Hanbelîleri saymıyor. Bunlar nasıl bir metod takip etti?
Cevap: Hanbelîlerin kendilerine mahsus bir usulleri olmamış, hatta kıyas ve sair ameliyelerden mümkün mertebe uzak durmuşlardır. Bu sebeple Hanbelîyi müstakil mezhep saymayanlar bile vardır. Ahmed bin Hanbel’in talebeleri, hocalarının içtihatlarını tesbit ederek, bundan usulünü çıkarmaya çalışmışlar; bu sebeple Hanbelî mezhebinin mazbut bir usulü olmamıştır. Sonraki Hanbelî uleması, Şâfiî usulüne meyletmiştir. Nitekim İbn Kudâme, Ravdatü’n-Nâzır adlı usul-i fıkh itabında, Şâfiî fukahasından İmam Gazalî’nin el-Mustasfâ’yı esas almış; neredeyse tamamını hülasa etmiştir.

 

Tavsiye Yazı –> Fıkıh Tarihine Dair Sualler

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler