Esîruddin el-Mufaddal b. Ömer es-Semerkandî el-Ebherî (ö.663/1265)

Mukaddime

Rahman Rahîm Olan Allah’ın İsmiyle

Üstad, imâm, âlim, sonraki neslin önde geleni ve örnek hukemâdan – Allah yerini güzelleştirsin ve kabrini cennet kılsın – Esîrüddîn el-Ebheri der ki:

Başarılı kıldığından dolayı Allah’a hamd ederken

Ondan, kendi yoluna yöneltmesini diler, Hazret-i Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)’e ve bütün nesline salât ederiz.

İmdi: İşbu risale Mantık konusunda olup biz burada – iyilik ve ihsanın kaynağı olan Allah’a sığınarak – herhangi bir ilme yeni başlayanların bilmesi gereken hususları ortaya koyduk.

Lâfzın Delâleti 

Konuluş bakımından anlamlı olan lâfız konulduğu anlamın tamamını örtüşme (bi’l-mutâbaka), -şayet varsa- parçasını içlem (bi’t-tazammun), zihindeki çağrışımını da gereklilik (bi’l-iltizâm) yoluyla gösterir.

“İnsan” lâfzının “düşünen canlı”yı göstermesi örtüşmeye, ikisinden birini göstermesi içleme, bilme ile yazma sanatına olan yeteneği göstermesi de gerekliliğe örnektir.

Vadi’ yoluyla manaya delâlet eden lâfızlar vaz’edildiği mananın tamamına “delâlet-i mutabıkıyye” tarikiyle delâlet eder.

Vaz’edildiği mananın eğer cüz’ü varsa, lâfız o cüz’e de “delâlet-i tazammuniyye” yoluyla delâlet eder.

Lâfız mevzu-ı lehinin zihnen lâzımı olan bir kısım manalara da “delâlet-i iltizâmiyye” yoluyla delâlet eder.

Bu üç türlü delâletin misali “insan” lâfzıdır. Zira bu lâfız [manasının tamamı olan] “düşünebilen canlı’ya delâlet-i mutâbıkıyye, bu ikisinden [düşünebilen ve canlı] birine de delâlet-i tazammuniyye yoluyla delâlet eder. Aynı lâfız, ilme ve yazı sanatına kabiliyeti olana da delâlet-i iltizâmiyye suretiyle delâlet eder.

Lâfzın Kısımları

İmdi, lâfız ya müfredtir (yalın) ki, bu “insan” gibi parçası anlamının bir parçasını göstermeyen terimdir; ya da böyle olmayıp “taş atan” örneğindeki gibi mürekkebtir (birleşik).

Lâfız ya müfreddir ya da müelleftir.

Müfred, cüz’üyle manasının cüzü kast olunmayandır. “İnsan” lâfzı gibi

Müellef, müfred gibi olmayandır. [Müellef, cüz’ü manasının cüz’üne delâlet eden lâfızdır.] “Taş atıcı” lâfzı gibi.

  Müfred   

Müfred de ya “insan” terimi gibi küllîdir (tümel) ki, anlamının düşünülmesi ona olan ortaklığı engellemez;

veya “Zeyd” teriminde olduğu üzere cüz’îdir (tikel) ki, bunun anlamının düşünülmesi ona olan ortaklığı engeller.

Müfred ya küllîdir ya da cüz’îdir.

Küllî, sırf mefhumunu düşünmek manasının bir çok ferd arasında ortak olmasına mani olmayan lâfızdır “İnsan” lâfzı gibi.

Cüz’î, sırf mefhumunu düşünmek manasını bundan men’eden lâfızdır. “Zeyd” lâfzı gibi.

 Külliyye

Küllî ise ya “insan” ve “at”a nisbetle “canlı” gibi zâtîdir (öze ilişkin) ve kendi tikellerinin gerçekliğinde (hakikat) yer alır; ya da bunun tersine insana nisbetle “gülen” teriminde olduğu gibi arazîdir (ilineksel,kendi kendine vücut bulamayıp başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyettir).

Müfred ya küllîdir ya da cüz’îdir. Küllî, sırf mefhumunu düşünmek manasının bir çok ferd arasında ortak olmasına mani olmayan lâfızdır. “İnsan” lâfzı gibi. Cüz’î, sırf mefhumunu düşünmek manasını bundan men’eden lâfızdır. “Zeyd” lâfzı gibi.

 

Beş küllî ( zâtî ) tümel:

1) Ya insan ve at’a nisbetle “canlı” teriminde olduğu gibi, sırf ortaklık açısından “o nedir” sorusuna cevap olarak söylenir ki, bu “cins”tir.

Cins de: «O nedir?” sorusuna cevaben öze ilişkin bir ifade olarak söylenen ve değişik birçok gerçekliği gösteren küllîdir» şeklinde tanıtılır.

Zatî, ya “o nedir?” sorusunun cevabında fertlerine sadece ortaklık ciheti üzerine söylenendir. İnsan ve at’a nispetle ‘hayvan” mefhumu gibi. Bu “cins”tir.

Cins; ‘o nedir?’ sorusunun cevabında hakikatleri farklı olan fertlere kullanılan küllî bir mahmûldür, diye resim yoluyla tarif edilir.

 ( Zâtî’i yukarda açıklandığı gibi ya “cins” olur)

2) Veya Zeyd, Amr ve daha başkasına nisbetle “insan” örneğinde olduğu gibi, hem ortaklık hem özellik bakımından “O nedir?” sorusunun cevabı olarak söylenir ki,, bu “tür”dür ve şöyle tanıtılır:

Nev’/Tür: “O nedir?” sorusuna cevap olarak gerçeklik bakımından değil, sayıca değişik birçok şeyi ifade etmek üzere söylenen küllîdir.

Zâtî ya da “o nedir?” sorusunun cevabında hem ortaklık hem de ayrıcalık cihetiyle mahmûl olandır. Buna misal ‘Zeyd ve Amr’a’ nisbetle ‘insan’ lâfzıdır. Bu da “nev’î”dir

Nev’î, ‘hakikatleri bir, kişilikleri farklı olan fertlere “o nedir?” sorusunun cevabında kullanılan külli bir mahmûldür’ diye resim yoluyla tarif olunur.

3) Ya da “O nedir?” sorusunun cevabı olarak söylenmeyip, tersine “O kendi özünde hangi şeydir?” sorusuna cevaben söylenir ve “düşünen” teriminin insana nisbetinde olduğu gibi, bir şeyi cinste ortağı olan şeylerden ayırır ki, bu “fasl”dır (ayrım).

Bu da: «bir şey hakkındaki “O kendi özünde hangi şeydir?” sorusuna cevap olarak söylenen bir küllîdir» diye tanıtılır.

Zâtîya da ‘o nedir?’ sorusunun cevabında değil, bilakis ‘o zatında hangi şeydir?’ sorusunun cevabında kullanılan bir mahmûldür, Bu tür zatîler de bir şeyi cinsinde kendisine ortak olanlardan ayırandır. İnsana nisbetle ‘düşünen’ mefhumu gibi. Bu “fasıl”dır.

Fasıl; bir şeye, ‘o zatında “hangi şeydir” sorusunun cevabında kullanılan küllî bir mahmûldür, diye resim yoluyla tarif edilir.

Araz olan tümele gelince, ya mâhiyetten ayrılması imkânsız olan gerekli araz; veya ayrılması imkânsız olmayan ayrılabilir arazdır. Bunlardan her biri de:

4) Ya insanın güç ve fiil halinde “gülen” oluşu gibi, bir tek gerçekliğe özgüdür ki, bu hâssadır (özellik). Hâssa da: «Yalnızca bir tek gerçeklik altında bulunan şey hakkında araz anlamında söylenen bir küllîdir» diye tanıtılır.

5) Yahut da insan ve diğer canlılara nisbetle güç ve fiil halinde “soluyan” örneğinde olduğu gibi, birden fazla gerçekliği kuşatan “araz-ı âm”dır (genel ilinek). Bu da: “farklı gerçeklikler altında bulunan şeyleri ifade etmek üzere araz anlamında söylenen bir küllîdir” diye tanıtılır.

“Araz”a gelince, bunların ya mahiyetten ayrılması mümkün olmaz ki,, buna “araz-ı lâzım” denir. Veya mahiyetten ayrılması mümkün olur ki,, buna da “araz-ı mufârık” denir. Bunların her ikisi de ya tek bir mahiyete aittir; buna “hâssa” denir. İnsana nisbetle “bil-kuvve veya bil-fiil gülen” mefhumunda olduğu gibi.

Hâssa, “tek bir mahiyet altında bulunan fertlere arazî olarak mahmûl olan bir küllîdir” diye resim yoluyla tarif olunur. Veya bunların her ikisi bir çok mahiyete aittir; buna da “araz-ı âm” denir. İnsan ve diğer canlılara nisbetle “bil-kuvve veya bil-fiil nefes alan” mefhumu gibi.

Araz-ı âm, “arazî olarak çeşitli mahiyetler altında bulunan fertlere mahmûl olan bir küllîdir’ diye resim yoluyla tarif edilir. 

Had (Tanım) ve tanıtım

Had, bir şeyin ne olduğunu (mahiyetini) gösteren söz olup, insana nisbetle “düşünen canlı” örneğinde olduğu gibi, bir şeyin yakın cinsi ile yakın faslından oluşur. İşte bu tam tanımdır (hadd-i tâm).

Eksik tanım (hadd-i nâkıs) ise, insana nisbetle “düşünen cisim” örneğinde olduğu üzere bir şeyin uzak cinsi ile yakın faslından meydana gelir

Tam tanıtım (resm-i tâm), insanı tarif etmek üzere “gülen canlı” ifadesinde olduğu gibi, bir şeyin yakın cinsi ile gerekli özelliğinden oluşur.

Eksik tanıtım (resm-i nâkıs) ise, insanı tarif eden “iki ayağı üzerinde yürüyen, geniş tırnaklı, bedeni tüysüz, dik duran, yapısı gereği gülen” ifadesinde olduğu gibi, hepsi bir tek gerçekliğe özgü arazlardan meydana gelir.

Had, bir şeyin hakikatine delâlet eden sözdür. Had, tarif edilen şeyin cins-i karîbi [yakın cinsi] ile fasl-ı karîbinden [yakın faslından] oluşandır. Bu insana nisbetle ‘düşünen canlı‘ gibidir. Bu tür hadlere ‘hadd-i tâm’ denir.

Hadd-i nâkıs, bir şeyin cins-i baîdi [uzak cinsi] ile fasl-ı karîbinden oluşan tariflerdir. Bu, insana nisbetle cism-i nâtık‘ [düşünebilen cisim] gibidir.

Resm-i tam, bir şeyin cins-i karîbi ile hâssa-i lâzimelerinden oluşan tariflerdir. Resm-i tâm, insanın tarifindeki ‘gülen canlı‘ gibidir

Resm-i nâkıs, toplamı tek bir hakikate mahsus olan arazîlerden oluşan tariflerdir. İnsanı tarif sadedinde kullanılan

“İki ayağı üzerinde yürüyücü, tırnakları geniş, cildi açık, boynu dik, tabiatı itibarıyla “gülen”dir” sözü bu kabildendir.

Kadâya (Önermeler)

Kazıyye / önerme, söyleyeni hakkında “söylediği doğrudur veya yalandır” demeye elverişli sözdür. Bu da sözgelişi ya “Zeyd yazıcıdır”daki gibi yüklemli veya “Eğer Güneş doğarsa gündüz olur” daki gibi şartlı kesintisizdir.

Kazıyye [önerme], söyleyene “o, sözünde doğru söyleyicidir veya yalan söyleyicidir” demek sahih olan sözdür.

Kaziyye ya hamliyyedir ki,, bunun misali ‘Zeyd yalancıdır‘ sözümüzde olduğu gibi.

Kazıyye ya da “şartıyye”dir.

Şartıyye de:

Ya “şartıyye-i muttasıle”dir. Bunun misali ‘Güneş doğmuşsa gündüz vardır’ sözümüz gibidir.

Sayı ya çift ya tektir” de olduğu gibi kesintili şartlıdır.

“Yüklemli” önermenin ilk bülümüne konu, ikincisine yüklem adı verilir.

Şartlı önermenin birinci bölümüne mukaddem (öncül), ikincisine ise tâlî (sonuç) denilir.

(Kazıyye ya da şartıyye-i munfasıledir.)

Bunun misali de ‘sayı ya çifttir ya da tekdir’ sözümüz gibidir.

Kazıyye-i hamliyyenin bilinci cüzüne “mevzu” ikinci cüz’üne “mahmûl” denir.

Kazıyye-i şartıyyenin birinci cüz’üne “mukaddem” ikinci cüz’üne tâlî denir.

 Kazıyye, ya mûcibedir. ‘Zeyd yazıcıdır‘ sözü gibi.

Ya da sâlibedir. ‘Zeyd yazıcı değildir’ sözü gibi.

Bunlardan her biri ya mahsûsadır. Yukarıda zikrettiğimiz misaller gibi.

Ya da külliyye-i müsevveredir.

‘Bütün insanlar yazıcıdır’ ve ‘Hiç bir insan yazıcı değildir’ sözleri gibi.

Ya da cüz’iyye-i müsevveredir.

Cüz’iyye-i müsevvere, ‘bazı insanlar yazıcıdır’ (mûcibe)

‘Bazı insanlar yazıcı değildir’ (sâlibe) sözleri gibidir.

Veya muayyen bir şahsa delâlet etmez ki,, bu durumda kazıyye-i mühmele diye isimlendirilir.

Bunun misali ‘insan yazıcıdır’ (mûcibe) ve ‘insan yazıcı değildir’ (sâlibe) sözleri gibidir.

Kazıyyeler, ya mûcibedir. ‘Zeyd yazıcıdır’ sözü gibi.

Ya da sâlibedir. ‘Zeyd yazıcı değildir’ sözü gibi.

Bunlardan her biri ya mahsûsadır. Yukarıda zikrettiğimiz misaller gibi.

Ya da müsevveredir.

Mahsûsaya külliye-i müsevveredir. ‘Bütün İnsanlar yazıcıdır’ ve ‘Hiç bir insan yazıcı değildir’ sözleri gibi.

Ya da cüz’iyye-i müsevveredir.

Cüz’iyye-i müsevvere ‘Bazı insanlar yazıcıdır’ (mûcibe)

‘Bazı insanlar yazıcı değildir’ (sâlibe) sözleri gibidir.

Kazıyye-i mûcibe ve sâlibe, böyle cüz’iyyet veya külliyede müsevver olmayıp muayyen bir şahsa delâlet etmeyebilir:

Bu durumda kazıyye-i mühmele diye isimlendirilir. Bunun misali:

‘İnsan yazıcıdır’ (mûcibe) ve ‘insan yazıcı değildir’ (sâlibe) sözleri gibidir.

(Kazıyye-i şartıyye-i)

Muttasıla, lüzûmiyye ve ittifakıyye olmak üzere iki kısımdır.

Lüzûmiyyenin misali, “Güneş doğmuşsa gündüz vardır” sözü gibidir.

İttifakıyyenin misali, “İnsan konuşandır. Eşek anırandır” sözü gibidir.

Kazıyye-i munfasıla ya hakîkıyyedir ki, bu “sayı ya çifttir ya da tektir” sözü gibidir. Buna mâni’atu’l-cem’i ve’l-huluvvi me’an denir.

(Kazıyye-i munfasıla) ya da mâni’atü’l-cem’i fekat’tır. Bunun misali, “Bu şey, ya taştır ya da ağaçtır” sözü gibidir.

Kazıyye-i munfasıla ya da mâni’atü’l-huluvvi fekat ‘tır. Bunun misali “Zeyd ya sudadır, ya da boğulmuyordur” sözümüz gibidir.

Kazıyye-i munfasıleler, üç cüzden meydana gelebilirler. Bunun misali, “sayı ya fazla ya noksan ya da denktir” sözümüz gibidir.

  Tenâkuz/Çelişki

Çelişki, “Zeyd yazıcıdır” ve “Zeyd yazıcı değildir” ifademizdeki gibi, özü gereği biri doğru, diğeri yanlış olan iki önermenin olumluluk ve olumsuzluk açısından farklı oluşudur. Ne var ki, çelişki ancak bunların aynı mevdû’/konu, mahmûl/yüklem, zaman, mekân, izâfet, güç, fiil, cüz/parça, bütün ve şartla birlikte bulunmaları sonucunda gerçekleşir.

(Tenâkuz:) “Zeyd yazıcıdır” ve “Zeyd yazıcı değildir” önermelerinde olduğu gibi.

Tenâkuz, iki kazıyye arasında olumluluk ve olumsuzluk açısından meydana gelen bir tür ihtilaftır ki, bu ihtilaf bi-zâtihi kazıyyelerden birinin doğru, diğerinin yanlış olması sonucunu doğurur. Mesela “Zeyd yazıcıdır. Zeyd yazıcı değildir. “

Tenakuz, ancak iki kazıyyenin mevzû, mahmûl, zaman, mekân, izâfet, kuvvet, fiil, külliyyet, cüz’iyyet ve şart noktasında aynı olmasından sonra gerçekleşir.

 Tümel olumlunun çelişiği ancak tikel olumsuzdur. Meselâ:

Her insan canlıdır.

Bir kısım insan canlı değildir.

Tümel olumsuzun çelişiği ancak tikel olumludur. Meselâ:

Hiçbir insan canlı değildir.

Bir kısım insan canlıdır.

Belirtililer (mahsûrât) arasında ise çelişki ancak bunların nicelik yani tümellik ve tikellik bakımından farklığının sonucunda ortaya çıkar. Çünkü bazan iki tümel de yanlış olabilir; şu örnekte olduğu gibi:

Her insan yazıcıdır.

Hiçbir insan yazıcı değildir.

Bazan iki tikel de doğru olabilir; meselâ:

Bir kısım insan yazıcıdır.

Bir kısım insan yazıcı değildir.

Mûcibe-i külliyyenin nakîzi ancak sâlibe-i cüz’iyyedir. Sâlibe-i külliyyenin nakîzi de ancak, mûcibe-i cüz’iyyedir. Bunların misali:

 “Bütün insanlar canlıdır”,

“bazı insanlar canlı değildir”,

“hiçbir insan canlı değildir”,

“bazı insanlar canlıdır” gibi.

Kazıyye-i mahsûratanda tenakuz, ancak iki kazıyyenin külliyet ve cüz’iyyet konularında farklı olmaları durumunda gerçekleşir. Çünkü İki kazıyye-i külliyye bir anda yanlış olabilirler:

“Bütün insanlar yazıcıdır” [yanlış]

“Hiçbir insan yazıcı değildir.” [yanlış].

İki kazıyye-i cüziyye de bir anda doğru olabilir:

“Bazı insanlar yazıcıdır ” [doğru],

“Bazı insanlar yazıcı değildir.” [doğru].  

 

  Aks / Döndürme

Döndürme, bir önermede nitelik yani olumluluk ve olumsuzluk, doğruluk ve yanlışlık olduğu gibi bırakılarak konunun yükleme, yüklemin de konuya dönüştürülmesidir.

Tümel olumlu, tümel olarak döndürülmez; çünkü “Her insan canlıdır” ifadesi doğru olduğu halde “Her canlı insandır” ifadesi doğru değildir; tersine o tikel olarak döndürülür; zira “Her insan canlıdır” dediğimizde “Bir kısım canlı insandır” ifademiz de doğru olur. Nitekim biz bir şeyi hem canlı hem de insan niteliğiyle tanıdığımız için bir kısım canlı insan olmuş olur. Bu gerekçeyle tikel olumlu da aynı şekilde bir tikel olarak döndürülür.

Tümel olumsuz, tümel olumsuz olarak döndürülür ki, bu kendiliğinden apaçıktır. Zira “Hiçbir insan taş değildir” önermesi doğru olunca “Hiçbir taş insan değildir” önermesi de doğru olur. Zorunlu olarak tikel olumsuzun döndürülmüşü yoktur; çünkü “Bir kısım canlı insan değildir” önermesi doğru olduğu halde, döndürülmüşü doğru olmaz ki, bu da: “Bir kısım insan canlı değildir” ifademizdir.

Doğruluk ve yanlışlığında değişiklik yapılmaksızın, birinci kazıyyedeki mevzu’u ikinci kazıyyede mahmûl, birinci kazıyyedeki mahmûlü de ikinci kazıyyede mevzû yapılarak tersine çevrilmesidir.

Külliyye-i mûcibeler, külliye-i mûcibeye aks olunmazlar. Çünkü “bütün insanlar canlıdır” sözü doğru olurken [aksi olan] “bütün canlılar insandır” sözü doğıu değildir.. Bunlar ancak mûcibe-i cüz’iyyelere aks olunurlar. Çünkü “bütün insanlar canlıdır” dediğimizde ancak “bazı canlılar insandır” sözü doğru olur. Zira biz hem canlılıkla hem de insanlıkla vasıflanmış bir şey bulabiliriz. Şu halde “bazı canlılar insandır”. Aynı sebeple mûcibe-i cüz’iyyeler de mûcibe-i cüz’iyyeye aks olunabilir

Sâlibe-i külliyye sâlibe-i külliyeye aks olunur ki, bu açıktır. Çünkü “hiçbir insan taş değildir” sözümüz doğru olduğunda “hiç bir taş da insan değildir” sözü doğru olur.

Sâlibe-i cüz’iyye her zaman aks olunmaz Çünkü “bazı canlılar insan değildir” sözü doğru ama aksi olan “bazı insanlar canlı değildir” sözü doğru değildir.

Kıyas

Kıyas, doğru oldukları kabul edildiğinde kendi özleri gereği başka bir önermeyi gerektiren önermelerden oluşan bir sözdür.

Kıyas, bir kaç kazıyyeden bir araya gelen bir sözdür ki, o kazıyyelerin kabul edilmesi durumunda diğer bir kazıyyenin kabul edilmesi gerekir. 

Bu (kıyas) da:

Her cisim birleşiktir.

Her birleşik yaratılmıştır.

O halde her cisim yaratılmıştır. örneğindeki gibi ya iktirânî (bağlantılı); veya

Eğer Güneş doğarsa gündüz olur.

Fakat gündüz olmamıştır.

O halde Güneş doğmamıştır.

örneğinde olduğu üzere istisnâîdir (istîsnâlı).

Kıyas, ya iktirânîdır ya da istisnâîdir,

İktiranîye misal, “Her cisim müelleftir. Her müellef sonradan olandır. Şu halde her cisim sonradan olandır” sözümüz gibidir.

İstisnaîye misal “Eğer güneş doğmuşsa gündüz olmuştur Evet, güneş doğmuştur. Şu halde gündüz de olmuştur” ve “[Eğer güneş doğmuşsa gündüz vardır.] Fakat gündüz yoktur. Şu halde güneş de doğmamıştır” sözlerimiz gibidir.

 Kıyasın iki öncülünde de tekrarlanana orta terim, sonucun konusuna küçük terim, yüklemine ise büyük terim adı verilir.

Küçük terimin yer aldığı önermeye küçük öncül (sugrâ), büyük terimin bulunduğu önermeye büyük öncül (kübrâ) denilir.

Kıyasın mukaddimeleri arasında tekrarlanan kelimeye hadd-i evsat denir.

Matlûbun mevzusuna hadd-i esgar denir.

Matlûbun mahmûlüne de hadd-i ekber denir.

İçinde hadd-i esgar bulunan mukaddimeye mukaddime-i sugrâ, içinde hadd-i ekber bulunan mukaddimeye de mukaddime-i kübrâ denir.

Küçük ve büyük öncülden oluşan bütüne ise şekil (figür) denilir.

Kıyas şekilleri dörttür:

Orta terim küçük öncülde yüklem, büyük öncülde konu olursa, birinci şekil,

Tersi olursa, dördüncü şekil;

Her ikisinde de konu olursa, üçüncü şekil,

Her ikisinde yüklem olursa, 2. şekildir.

Mukaddime-i suğrâ ile mukaddime-i kübrânın birleşiminden meydana gelen kalıba “şekil” denir.

Mantıkta şekiller dörttür:

1) Eğer hadd-i evsat mukaddime-i suğrâda mahmûl olup mukaddime-i kübrâda mevzû olursa, bu kalıp 1.şekildir.

2) Hadd-i evsat birinci şeklin aksine, suğrâda mevzu, kübrâda mahmûl olursa, bu 4. şekildir.

3) Eğer her iki mukaddimede de mevzû olursa, bu 3. şekildir.

4) Şayet her ikisinde de mahmûl olursa, bu da 2. şekildir.

Bunlardan dördüncü şekil, gerçekten insanın yapısına aykırıdır. Her ne kadar ikinci şekil ancak öncülleri olumluluk ve olumsuzluk bakımından farklı olduğunda sonuç verse de, selim akla ve dosdoğru tabiata sahip olanların ikinciyi birinciye döndürmesi gerekmez.

İşte bu anlattıklarımız mantıkta bahsedilen dört şekildir.

Bunlar içerisinden dördüncü şekil insan tabiatından çok uzaktır. Akl-ı selim sahibi olan kimse, ikinci şekli birinci şekle çevirmeye/dönüştürmeye ihtiyaç duymaz. İkinci şekil, ancak mukaddimelerinin olumluluk ve olumsuzluk konusunda farklılık arzetmesi durumunda netice verebilir.

Birinci şekle gelince, o bilginin ölçütü olarak kabul edilmiştir. Biz burada, bilginin ölçütü kılındığı ve ondan sonuç alındığı için birinci şekli anlatacağız. Onun sonuç vermesinin şartı, küçük öncülün olumlu, büyük öncülün ise tümel olmasıdır. Birinci şeklin sonuç veren kalıpları (durûb) dörttür:

Birinci kalıp:

Her cisim birleşiktir

Her bir bileşik yaratılmıştır.

O halde her cisim yaratılmıştır.

İkinci kalıp:

Her cisim birleşiktir.

Hiçbir birleşik öncesiz değildir.

O halde hiçbir cisim öncesiz değildir.

Üçüncü kalıp:

Bir kısım cisim birleşiktir.

Her birleşik yaratılmıştır.

O halde bir kısım cisim yaratılmıştır.

Dördüncü kalıp:

Bir kısım cisim birleşiktir.

Hiçbir birleşik, öncesiz değildir.

O halde bir kısım cisim, öncesiz değildir.

Birinci şekil, ilimlerde kıstas kabul edilen şekildir. Bu bakımdan risalemizde ondan bahsedeceğiz. Ta ki bilinci şekil ilimlerde (bir hükmü isbat ederken) kanun sayılsın ve kendisinden matlup/netice elde edilebilsin.

Birinci şeklin netice verebilmesinin şartı:

Mukaddime-i suğrânın mûcibe, mukaddime-i kübrânın külliyye olmasıdır.

Birinci seklin netice veren darbları/kısımları dörttür ve bunlar misalleriyle aşağıda zikredilmiştir:

Birinci sekil:

Her cisim müelleftir.

Her müellef muhdestir.

Öyleyse her cisim muhdestir.

İkinci sekil:

Her cisim müelleftir.

Hiç bir müellef kadim değildir.

Öyleyse hiçbir cisim kadim değildir.

Üçüncü sekil:

Bazı cisimler müelleftir.

Her müellef hâdistir.

Öyleyse bazı cisimler hâdistir.

Dördüncü sekil:

Bazı cisimler müelleftir.

Hiçbir müellef kadim değildir.

Öyleyse bazı cisimler, kadim değildir.

Kıyâs-ı iktirânî:

1. Ya -yukarda geçtiği gibi- iki yüklemli önermeden;

2. Veya iki kesintisizden oluşur:

Eğer Güneş doğarsa, gündüz olur.

Gündüz olunca, yeryüzü aydınlanır.

Eğer Güneş doğarsa, yeryüzü aydınlanır.

3. Veya iki kesintiliden oluşur:

Her sayı ya çift ya tektir.

Her çift ya çiftin çifti, ya tekin çiftidir.

Her sayı ya tektir, ya çiftin çifti veya tekin çiftidir.

4. Ya da bir yüklemli ile bir kesintisizden oluşur:

Bu şey insan ise, o canlıdır.

Her canlı, cisimdir.

Bu şey insan olduğuna göre, o cisimdir.

5. Yahut bir yüklemli ile bir kesintiliden oluşur:

Her sayı, ya çifttir ya tektir.

Her çift sayı, iki eşit parçaya bölünür.

Her sayı, ya tektir ya da iki eşit parçaya bölünür.

6. Yahut da bir kesintisiz ve bir kesintiliden oluşur:

Bu şey insan ise, o canlıdır.

Her canlı ya beyazdır ya siyahtır.

Bu şey insan ise, o ya beyazdır ya siyahtır.

Kıyas-ı iktirânî şu altı şeyden oluşur:

1. İki kazıyye-ihamliyyeden oluşur.

Bunun misali yukarıda geçmiştir.

2. İki şartıyye-i muttasıladan oluşur.Misal:

Güneş doğmuşsa, gündüz vardır.

Her gündüz olduğunda yeryüzü aydındır.

Öyleyse güneş doğmuşsa, yeryüzü aydındır.

3. İki şartıyye-i munfasıladan oluşur.Misal:

Her sayı, ya tektir ya da çiftir.

Her çift sayı, ya çiftin çiftidir, ya da tekin çiftidir.

Öyleyse her sayı, ya tek, ya çiftin çifti ya da tekin çiftidir.

4. Bir hamliyyeve bir şartıyye-i muttasıladan oluşur. Misal:

Bu şey her ne zaman insan ise, o canlıdır.

Her canlı cisimdir.

Öyleyse bu şey her ne zaman insan ise, o cisimdir.

5. Bir hamliyye birşartıyye-i munfasıladan oluşur.Misal:

Her sayı, ya çiftir ya da tektir.

Her çift sayı, iki denk sayıya bölünebilendir.

Öyleyse her sayı, ya tektir ya da iki denk sayıya bölünebilendir.

6. Şartıyye-i muttasılaile munfasıladan oluşur. Misal:

Bu şey her ne zaman insan ise, o canlıdır.

Her canlı ya beyazdır, ya da siyahtır.

Öyleyse bu şey her ne zaman insan ise, o ya beyazdır ya da siyahtır.

  İstisnâlı Kıyâs:

İstisnâlı kıyasa gelince, onda yer alan şartlı önerme kesintisiz olursa öncülün istisna edilmesi sonuçta tâlînin kendisini verir:

Eğer bu insan ise, o canlıdır.

Fakat o insandır; şu halde o canlıdır.

Tâlînin çelişiğinin istisna edilmesi sonuç olarak öncülün çelişiğini verir:

Eğer bu insan ise, o canlıdır.

Fakat o canlı değildir; şu halde o insan değildir.

Gerçek kesintili olması durumunda iki şıktan birinin kendisinin istisna edilmesi, sonuç olarak diğerinin çelişiğini verir, meselâ:

Bu sayı ya çift ya da tektir.

Fakat o tektir; şu halde o çift değildir.

İki şıktan birinin çelişiğinin istisna edilmesi, sonuçta diğerinin kendisini verir.

Kıyas-ı istisnâî, eğer birinci mukaddimesi şartıyye-i muttasıla olursa, şu iki durum söz konusudur:

1) Mukaddemin aynısını istisna etmek. Bu durumdatâlînin aynını/kendisini netice verir Misal,“Bu insan ise, canlıdır. Fakat insandır. Öyleyse o canlıdır.”

2) Tâlînin zıttını istisna etmek. Bu durumda mukaddemin zıttını netice verir. Misal,“Bu insan ise, canlıdır. Fakat canlı değildir. Öyleyse insan da değildir.”

Eğer birinci mukaddime şartıyye-i munfasıla olursa, şu iki durum söz konusu olur:

1) İki cüzden birinin aynısını istisna etmek. Bu durumda diğer cüz’ün zıttını netice verir, Misal,“bu sayı ya ciftir, ya da tektir. Fakat o tektir. Öyleye o çift değildir.”

2) İki cüzden birinin zıttını istisna etmek. Bu durumda diğer cüz’ün aynısını netice verir. Misal,“Bu sayı, ya ciftir, ya da tektir. Fakat o tek değildir. Öyleyse o çifttir.”

  Burhân

Burhân/delil, kesin sonuç elde etmek için kesinlik taşıyan öncüllerden oluşturulmuş bir kıyastır.

Kesinlik taşıyan öncüller ise, altı kısımdır:

Evveliyyât (aksiyomlar):

Bir, ikinin yarısıdır.

Bütün, parçadan daha büyüktür.

Müşâhedât (gözlemler):

Güneş aydınlatıcıdır.

Ateş yakıcıdır.

Mücerrebât (deneyimler):

Sakmunya safrayı gidericidir.

Hadsiyyât (sezgiler):

Ay, ışığını Güneşten almaktadır.

Mütevâtirât (doğru haberler):

Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberlik davasında bulundu ve mucize gösterdi.

Kıyası, kendilerinde olan önermeler:

Zihinde mevcut olan “iki eşit parçaya bölünme” ilişkisi gereği “dört, çifttir” dememiz gibi.

Cedel (Diyalektik)

Bu, yaygın olarak bilinen öncüllerden oluşan kıyastır.

Hatâbe (Retorik)

Bu, kendisine güvenilen bir kişiden alınıp kabullenilmiş yahut tahmine dayalı öncüllerden oluşan kıyastır.

Şiir (Poetik)

Ruhun rahatlamasına veya sıkılmasına yol açan öncüllerden oluşan kıyastır.

Mugâleta (Sofistik)

Bu, gerçeğe benzer veya yaygınlık kazanmış sahte yahut kuruntu ürünü yalan/yanlış öncüllerden oluşan kıyastır.

Oysa (mantıkta) güvenilir olan sadece burhândır.

Bu husus risalenin sonu olsun.

Burhan:

Burhan, yakînî bilgi ifade etmek için yakînî mukaddimelerden oluşan bir kıyas türüdür.

Yakînî bilgiler altı çeşittir:

1 Evveliyyât: “Bir ikinin yansıdır” – “Bütün parçasından büyüktür” gibi.

2 Müşâhedât: “Güneş aydınlatıcıdır” – “Ateş yakıcıdır” gibi.

3 Mücerrebât: “Sakamonya safrayı giderir” gibi.

4 Hadsiyyât: “Ay ışığını güneşten almaktadır” gibi.

5 Mütevatirât: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberlik iddia etti ve mucizeler gösterdi” gibi.

6 Kıyasları kendileriyle birlikte olan kazıyyeler [Fıtriyyât]: “Dört, çift bir rakamdır” gibi. Bu kazıyye, iki denk sayıya bölünebilir olmak gibi zihinde her an hazır olan bir vast [hadd-i evsat] sebebiyle hâsıl olmuştur.

[Kıyâsın şekil itibarıyla taksimini tamamlayan musannıf buradan itibaren kıyasın maddesi [kıyası meydana getiren kazıyyeler] itibariyle taksimine başladı.

Kıyâs, maddesi itibariyle beş kısımdır:

1. Burhan 2. Cedel 3. Hıtâbet 4. Şiir 5. Muğâlâta

Kıyâsın bu beş kısmına sına’ât-ı hamse [beş sanat] de denir. Ayrıca bu kısımlar, kıyas çeşitlerinin güç itibariyle de taksimini temsil etmektedir.]

Cedel, meşhur mukaddimelerden oluşmuş bir kıyas türüdür.

Hatâbe, kendisine yakînen inanılan şahıslardan kabul edilen veya doğru olduğu zannedilen mukaddimelerden oluşan bir kıyas türüdür.

Şiir, nefsin hoşlandığı veya tiksindiği bir takım mukaddimelerden oluşan bir çeşit kıyastır.

Muğâleta, gerçeğe veya meşhur mukaddimelere benzeyen veya yalan olan vehim ürünü mukaddimelerden oluşan bir kıyas türüdür.

İlimlerde asıl olan “burhan”dır.

 

Tavsiye Yazı –> Klasik Mantığa Giriş

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler