Allahü teâlânın sonsuz kudretinin inceliklerini çok açık gösterdiği için, bugünkü tecrübelerin meydana çıkardığı, âlem ve madde üzerindeki yeni bilgileri din kardeşlerime burada kısaca yazmayı uygun gördüm. Bu maksatla, Almanca Der Mensch kitabının 1940 senesi baskısından mühim gördüğüm yerleri de aşağıya tercüme ediyoruz:

Bu âlem, topraklar, canlılar ve hava hep maddeden yapılmıştır. Terazide tartılan, yani ağırlığı olan her şeye, (Madde) denir. Maddeler belirli, hususi özellikleri ile birbirinden ayrılır. Her maddede enerji, kudret bulunur. Maddelerin şekil almış parçalarına, (Cisim) denir. Anahtar, maşa, çivi, makas birer cisimdir. Fakat hepsi, aynı demir maddesinden yapılmıştır. Bir maddeden yapılmış cisimlere, (Saf cisim) denir. Saf cisimde, bir maddenin belirli özellikleri vardır. Bir saf cisimden, başka bir madde çıkarılamaz ise, bu maddeye (Basit cisim, eleman) denir. Demir, bakır, kükürt, oksigen birer elemandır. Bugün, yüzbeş eleman biliyoruz. İki veya daha çok eleman, birbirleri ile birleşerek, başka sıfatları taşıyan, yeni bir madde meydana getirilebilir ki bu yeni maddeye (Mürekkeb veya bileşik cisim) denir. Su, ispirto, şeker, tuz bileşik cisimlerdir. Bileşik bir cisimden başka başka, basit cisimler çıkarılabilir. Başka maddelere ayrılabilen saf cisme (Bileşik cisim) denir. Bugün, yüzbinlerce bileşik cisim bilinmekte ve elemanlar birleştirilerek yenileri yapılmaktadır. Elemanları insanlar yapamaz, arar, bulur.
Cisimlerde, dâima değişiklik olduğunu görüyoruz. Su akıyor, rüzgar esiyor, kuş uçuyor, çocuk büyüyor, yaprak sallanıyor, yüreğimiz işliyor, dünya dönüyor. Cisimlerde meydana gelen değişmelere, (Hadise, olay) denir. İki türlü hadise vardır:

1 — (Fizik hadisesi): Bir cisimde meydana geldiği zaman, cismin özünü, yapısını değiştirmeyen hadiselerdir. Kağıtın yırtılması, fizik hadisesidir. Çünkü, kağıtın şekli değişti, fakat özü, yine kağıttır.

2 — (Kimyâ hadisesi): Bir cisim üzerinde meydana geldiği vakit, cismin mahiyetini, yapısını değiştiren hadiselerdir. Kağıtın yanması, kimyâ hadisesidir. Çünkü, kağıtın yapısı bozuldu. Kül oldu.

Fizik hadiselerini inceliyen ilme, fizik ilmi [hikmet] denir. Kimyâ hadiselerini inceliyen ilme, kimyâ ilmi [şimi] denir.
Bir madde üzerinde, bir fizik hadisesinin meydana gelmesi için, bu maddeye bir kuvvetin tesir etmesi lâzımdır. Suya, hararetin kuvveti tesir edince, buhar haline geçerek, fizik hadisesi oluyor. Fizik hadiseleri, bir madde üzerinde meydana geliyor. İki şişe, birbirine çarparak kırılınca, bunların maddeleri birbirine tesir ederek kırılmıyor. Taşıdıkları enerji [Zinde kuvveti=1/2 m v2] tesiri ile kırılıyorlar.

Kimyâ hadiseleri ise, iki veya daha çok cisim arasında, madde alışverişi sonucu olarak meydana gelir. Bir bileşik cisimden madde ayrılır veya madde eklenir. Basit cisimler, birbiri ile veya bir bileşik cisimle birleşir. Maddelerin birbirine tesir etmesine (Reaksiyon, tepkime) denir. Kimyâ reaksiyonlarında, maddelerin birbiri ile birleşen veya ayrılan en küçük parçasına (Atom) denir. Basit cisim, yalnız bir cinsten atomların yığınıdır. 105 basit cisim olduğu için, 105 türlü atom var demektir. Bir atomun ağırlığı, bir miligramdan milyarlarla daha azdır. 105 atomun büyüklükleri ve ağırlıkları başka başkadır.

Bir borudan su aktığı gibi, bir elektrik telinden de, elektrik tanecikleri akar. Su, borunun içinden akar. Elektrik tanecikleri ise, iletken telin dış yüzeyinden akar. Elektriğin, hiç bölünmeyen en küçük parçasına (Elektron) denir. Bir elektron, en küçük atom olan hidrogen atomundan binsekizyüzotuzbeş defa daha hafiftir. Yani, elektronun ağırlığı, yok gibidir. Elektronlar, menfi, yani eksi elektriktir. Müsbet, yani artı elektrik yoktur. Eksi elektrik noksanlığına artı elektrik denilmiştir. Bir yerde eksi elektrik azalınca, müsbet elektrik artıyor diyoruz. Bir yerde elektrik sıfırsa, yani yoksa, bu yerde bulunan eksi ve artı elektrik miktarı, birbirinin aynıdır, eşittir diyoruz.

Erd denilen yer küremizi kaplıyan, nihâyetsiz sandığımız boşlukta [birinci gökte] yıldızlar yüzmektedir. Bunlardan sekiz tanesi ve peykleri [uyduları] katı ve karanlıktır. Geri kalan yüzbinlerle yıldızın her biri, parlak bir güneştir. Bu güneşlerin hepsi, bizim güneşimiz gibi, ta merkezlerine kadar gaz halindedir. Hiçbirinde, ne su, ne de taş, toprak, ağaç, hayvan ve insan gibi katı cisimler yoktur. Bu yıldızların arasındaki mesafe, pek fazla olup (Zıya senesi) ile ölçülür. Bir zıya senesi, saniyede üç yüzbin kilometre giden ışığın, bir senede gittiği yoldur. Yıldızlar, birbirinden o kadar uzaktır ki ışık bir yıldızdan, başka komşu bir yıldıza, yüzlerce ışık senesinde varabilir. Mesela Atlas okyanusunda [Atlantikte] uçan bir tayyâre pilotunun, her üç saatte bir nohud tanesini attığını düşünürsek, yıldızların feza boşluğundaki büyüklük ve uzaklıkları, bu nohud tanelerinin, denizdeki hâli gibidir. Birbirlerinden bu kadar çok uzak olmakla beraber, feza dahilinde, milyarlarca yıldız vardır. Bir kere, fezanın [birinci semanın] büyüklüğünü düşünelim. Sonra da, vatanımız olan şu, küçük demeye lâyık, Erdımıza bakalım. Erdımızın çapı, güneşin çapından 109 defa daha küçüktür. Bu yıldızların hepsi, boşlukta, saniyede ortalama yüz kilometre hızla gitmektedir. Fakat, gelişi güzel, alabildiğine gitmeyip, birer helezon [spiral] içinde uçmaktadırlar.

Yüzmilyonlarca yıldız, aynı bir helezonda bulunuyor. Bugün böyle, yüzbinlerle helezon biliyoruz. Bir helezonun çapı, onbinlerce zıya senesidir. Bizim güneşimiz de, böyle bir helezona mensub bir yıldızdır. Güneşimizin helezonunun kıvrımını, geceleri, şerit halinde görmekteyiz ve saman yolu [Kehkeşan] ismini vermekteyiz. Erd küremiz, büyüklüğü, kainat yanında hardal tohmu kadar da diyemeyeceğimiz, karanlık bir cisim olup güneşimize yüzellimilyon kilometre uzaktadır. Güneşimizin etrafında Erdımız gibi dönen, sekiz karanlık küre daha vardır ki bunlar da, katıdır. Hiçbirinde hava, su, ot ve hayvan yoktur. Bu karanlık yıldızlar, güneşe yakınlık sırası ile; Utarid [Merkür], Zühre [Venüs], Erd, Merih [Mars], Müşteri [Jüpiter], Zühal [Satürn], Uranüs, Neptün, Plütondur.
Güneşimize, bu 9 seyaresi ile birlikte (Güneş manzumesi, sistemi) diyoruz.

FEZA GEMİSİ: Dünya etrafında bir yörüngeye oturmak, bunu takiben dünya ile ay ve ondan sonra da, dünyamız ile güneş sistemindeki diğer gezegenler arasında seferler tesisi maksadı ile imal edilmiş olan hava gemileridir. Feza seyahati, 1957’de fezaya atılan ilk feza gemisi Sputnik I ile birdenbire başladı. 1966’ya kadar, fezaya fırlatılan feza teknelerinin sayısı 130’u geçmiştir. Feza tekneleri, dünya üzerindeki üslerden fezaya iki veya daha çok kademeli dev füzelerle yollanmaktadır. Bu füzelerin ateşleme anındaki ilk hızı, saatte 100 kilometre civarında olduğu hâlde, dünya etrafındaki bir yörüngeye girebilmek için hızlarının saatte 25.000 kilometreyi aşması şarttır. Yine dünya dışında yıldızlararası boşlukta, bir hedefe doğru yollanacak feza gemilerinin, yerçekiminden kurtulabilmeleri için hızlarının 40.000 kilometreye ulaşması lâzımdır. Ruslar ve Amerikalılar, aya, güneşe, merih ve zühre yıldızına feza gemileri yollamışlar ve ikisi Amerikalı, dördü Rus olmak üzere dünya etrafında çeşitli yörüngelere 6 gemi oturtulmuştur. Halen dünyamıza 384.000 km uzakta bulunan aya giden feza gemileri inşa edilmektedir. İlmi ve teknik bakımdan, feza gemileriyle güneş sistemindeki seyareler arasında seyahat, artık imkan dahiline girmiştir. Bununla beraber, kozmik ışınlar, meteor tehlikeleri ve daha birçok güçlükler vardır.

Kainattaki güneşler çok büyük olduğu gibi, elektronlar da düşünülemeyecek kadar küçüktür. 1 cm uzunluğu doldurmak için 1026 tane elektronu yanyana dizmek lâzımdır. İnsan vücudunün hülâsası olan insan dimağı, ancak insan büyüklüğü nisbetinde düşünülebilir. Yıldızların birbirinden uzaklığını kavrıyamadığı gibi, milimetrenin milyarda biri kadar olan elektron mesafelerini de şüphesiz anlayamaz. Hele Peygamberlerin büyüklüğünü, Allahü teâlânın sıfatlarını hiç kavrayamaz.

ATOM: Elektronlar, fezadaki yıldızlar gibi mecmualar meydana getirir. Elektron manzumelerine atom diyoruz. Güneş sisteminde olduğu gibi, atom da, karışık bir teşekküle mâlik ve atom çekirdeği dediğimiz, ortada bulunan bir güneş ile bu güneş etrafında, seyareler gibi dönen, elektronlardan yapılmıştır. Çekirdeğin çapı, bütün atom çapından 100.000 defa küçüktür. Bir elektronlu, iki veya üç veya sıra ile yüzbeş elektronlu atomlar vardır. Bu atom sistemlerinden her biri, hususi ve müstekıl hassalara mâlik olup birer basit cismi (Elemanı) meydana getirir. Erd küresi yüzbeş muhtelif elemandan yapılmıştır. Atomlar, bir elektrondan binlerce daha büyük oldukları hâlde, tesavvur edilemeyecek kadar küçüktür. Hava balonlarının doldurulmasında kullanılan Hidrogen gazının bir grâminda yüzellibin kere trilyon [bilyon] atom vardır. Böyle bir rakamı yazmayı ve hatta düşünmeyi kim ister? Allahü teâlânın sayılamayacak kadar çok olan hikmetlerinden biri de şudur ki atomun insan büyüklüğü yanındaki hacmi, insanın güneş büyüklüğüne nisbeti gibi olup bu nisbet 1028 dir. Yani 1028 atom bir insanı, 1028 tane insan da, güneşi meydana getirir. Demek ki insanın kainattaki mevkii, güneş büyüklüğü ile atom büyüklüğü ortasındadır.

Kimyâ reaksiyonlarında, hiçbir atom parçalanmıyor. Bunun için, elli sene evveline kadar, kimyâgerler (Atom, maddenin bölünemeyen en küçük parçasıdır) dedi. Halbuki bugün (Çekirdek reaksiyonları) denilen hadiselerde, atomun çekirdeği parçalanıyor, atom bölünüyor. Bugün, bölünemeyen en küçük parçalar, atomların çekirdeğinin yapı taşı olan (Proton) ve (Nötron) ismindeki taneciklerdir. Bölünemeyen parçanın var olduğunu, İslam âlimleri, asırlarca önce ispat etmiş ve böyle taneciklerin varlığına inanmak lâzımdır demişlerdir. O hâlde bugün de, bölünemeyen parça, yani (Cüzi lâ yetecezza) vardır. Fakat bu, atom değil, proton ve nötrondur.

ŞUALANMA (Strahlung): Bir seyare, güneşe ne kadar yakîn ise, güneş etrafında o kadar hızlı döndüğünü biliyoruz. Elektronlar da, atom çekirdeğine olan uzaklığına göre değişen hızla çekirdek etrafında döner. Elektronların çekirdekten uzaklıkları, bir milimetrenin milyarda biri kadardır. Yani çok az olduğundan, hızları, pek fazladır. Mahrekleri etrafında bir kere dönme müddeti, Erdımızın 365 veya Utarid’in 88 gününe nazaran pek azdır. Yani saniyede 1000-150.000 km yol alırlar ki bu süratle giden bir tren, bir saniyede Haydarpaşa’dan Erzurum’a birkaç kere gidip gelebilir. Demek ki elektronlar, çekirdekleri etrafındaki küçücük yollarında, bir saniyede, milyarlarca defa dönmektedir. Atom çekirdeğinin çapı, en küçük elektron yörüngesinden yüzbin defa küçük olduğundan, atomların içi boştur. Bir nokta saniyede enaz yirmi devir yapınca, hayalimizde daire gibi görünür. Elektronlar çok hızlı döndüğü için, atomların içi dolu sanılıyor. Boşluk olduğu hâlde, maddelerin hayalimizde dolu sanıldığını ilk olarak yazan, İmâm-ı Rabbânî hazretleridir “rahmetullahi teâlâ aleyh”. Bir atom, devri milyonlarca olan, yani muazzam kuvvetli bir dinamo demektir. Bu kuvveti atomdan çıkarabilirsek, şimdiye kadar tanıdığımız kuvvetlerin üstünde bir enerjiye mâlik oluruz. Bir kuruş kadar bir bakır parçasının atomları, mikrodinamosunda mevcûd kudret ile ellibin tonluk bir gemeye birkaç defa devir-i âlem seyahati yaptırabilir. Bir kahve kaşığı kömür tozunu yakmadan, atomunu parçalamak sûreti ile bütün İstanbul şehri en soğuk bir kışta bir hafta ısıtılabilir. Atom dinamosundaki enerjinin elde edilmesi, maden kömürü ocakları faaliyetine ve petrol sanayiine son verecektir. Bugün, keşfedilmiş olan atom enerjisi başkadır. Çekirdekteki enerjidir.

Elektronlar, eksi elektriktir demıştık. Atomların ortasındaki çekirdekler, hep artı elektriktir. Artı elektrik, eksi elektriği çeker. Elektronlar, atomun ortasındaki çekirdek tarafından kuvvetle çekildikleri için, atomun dış halkasında bulunanları, dahildeki halkalara sıçramak ister. Dış enerji katmanında bulunan bir elektronun, iç enerji katmanına sıçramasında, merkeze yaklaşan her cisimde olduğu gibi, [mesela su düşünce, yani şelalelerde görüldüğü gibi] bir enerji meydana gelir. Bu enerji, atom etrafındaki esirin elektromanyetik gerilimini değiştirir. Bu değişme, dalgalar halinde, saniyede, üç yüzbin kilometre hızla esirin her tarafına yayılır. Bu dalgalara şua diyoruz.

Bugün şua meydana getirmek, tekniğin ve ilmin mühim bir şubesi olmuştur. Ampuller, triyod lambaları, radyo aletleri ve röntgen boruları, birer şua aletleridir. Şualar, kendilerini meydana getiren dalgaların uzunluğuna göre, başka başka isim alır. Mesela:

Dalga uzunluğu binde bir milimetre olanlar (Isı şuaları), dalga uzunluğu onbinde dört ile sekiz milimetre arasında olanlar (Işık şuaları), dalga uzunluğu onmilyonda bir milimetre olanlar (Röntgen şuaları), dalga uzunluğu onmilyarda bir milimetre olanlar, (Gama şuaları), dalga uzunluğu ontrilyonda bir milimetre olanlar (Kozmik şuaları)dır.

En uzun elektromanyetik dalgalar, radyoda kullanılan Hertz dalgaları olup boyları kilometre ile ifade olunur. Boyları milimetrenin ontrilyonda birinden başlayarak kilometrelere kadar uzanan milyarlarca dalga cinsinden, yalnız 4/10.000 mm ile 8/10.000 mm arasında olanları, ışık halinde görebiliyoruz. Daha büyük ve daha küçük dalgalı şuaları göremiyoruz. Bu, gözümüzün kabahatidir.

Gama şuaları: Radium atomunun çekirdeği, kendiliğinden parçalanarak gama şuaları neşreder. Bir evde açıkta bırakılan bir radium kırıntısının gama şuaları bin metre uzağa yayılır ve aylarca devam eder. Yüzelli metre mesafedeki evlerde bulunanların ölümüne sebep olur. Zira, gama şuaları, insanları, hayvanları ve bitkileri öldürür.
Kozmik şualar: Bugün bilinen şuaların en kısa dalgalısı bunlardır. Bunlar, kainat boşluğunun, bugün bilinmeyen derin noktalarından gelen şualardır. Bunlar, gama şualarından daha kuvvetli olup çok sert ve kalın tabakalardan geçerler.

Ölüm şuaları: Bir milyon volttan ziyâde gerilim ile çalışan modern röntgen makinaları ile dalga boyları ve tesirleri, gama şualarına yakın olan şualar elde edilebilmektedir. Bu şualar, kalın duvarlardan geçerek arkalarındaki canlıları öldürür. Bu sûretle kuş ve fareler derhal öldüğü gibi, bir öküz de, iki dakikadan az bir şualama ile öldürülebilir. Harblerde kullanılabileceklerinden, bunlara ölüm şuaları (Todesstrahlen) denir. Bu şualarla çalışan bir fizikçi, farkında olmayarak, kendini ve bir mahalle halkını zehrliyebilir. Bir milyon voltluk yüksek gerilimli röntgen mermileri, düşmana ve şehirlere atılarak ölüm şuaları, yeni harblerde kullanılabilecektir. Beşeriyet, medeniyete yaklaşır ve insani düşüncelere dönerse, bu şualar, tarla fareleri, yaban domuzları ve sıtma sinekleri gibi hayvanlara karşı kullanılacaktır.

MOLEKÜL: Yıldızların binlerce derecelik sıcaklığında serbest hâlde uçan atomlar, erdımızın mutedil sıcaklığında, birbirleriyle birleşerek molekülleri vücuda getirmişlerdir. Molekül, az ve belirli sayıda ametal atomlarının, ortak elektron çiftleri vasıtası ile birbiri ile birleşmesinden meydana gelen kapalı bir birliktir. Metal bileşikleri molekül değildir. (Polar) denilen iyon şebekeleridir. Yani, metal atomları, elektronlarını tamamen vermiş, ametal atomları da bu elektronları almıştır. Ortak elektronlar yoktur. Moleküller, canlıların yapı taşıdır. Aynı atomların birbiri ile birleşmesinden meydana gelen moleküllerden yapılan uçucu cisimlere basit cisim, birbirine benzemeyen atomların birleşmesinden de bileşik cisim hâsıl olur. Mesela, oksigen bir basit cisim olup gaz halindedir. Hidrogen gazı da, bir basit cisimdir. Hidrogen atomları ile oksigen atomları birleşirse, su molekülleri meydana gelir ki Erdımızın dörtte üçü su ile örtülüdür. İnsan ve bitkilerin de dörtte üçü sudur. Su, serbest moleküllerden veya kolay kopan molekül zincirlerinden yapılmıştır. Yani molekülleri birbirine çeken, bağlayan kuvvet azdır. Bu kuvvetlere (Koheziyon) kuvvetleri denir. Böyle cisimlere sıvı (Mâyi) halindedir diyoruz. Soğukta, moleküller arasındaki koheziyon kuvvetleri artar. Moleküller, hareket edemeyip, grup halinde toplanarak, buz olur. Yani katı (Sulb) hâl alır. Bileşik cisimleri ikiye ayırıyoruz: Yapısında dâima karbon [yani saf kömür] ile hidrogen elemanları bulunanlara (Uzuvi) [yani organik] cisim deriz. İçinde karbon ile hidrogen birlikte bulunmayanlara (Madeni) [yani anorganik] bileşikler deriz. Uzuvi bileşiklerin hemen hepsi ve uzuvi olmayanlardan yalnız, sıcakta uçabilenler molekülden yapılmıştır. Çok sıcakta bile uçmayan anorganik bileşikler ise, molekülden yapılmamıştır. Bunlar iyon şebekesidir ve sulb ve billur halindedir ve ısıtılınca parçalanır. İyon şebekesi, çok sayıda, artı ve eksi atomların, yani iyonların dizisi demektir.

Bugün yüzbinlerle uzuvi cisim tanıyoruz. Bunların molekülleri çok büyük olabilir. Mesela, kanımızın kırmızı boyası olan molekül, 16.669 atomdan yapılmıştır. [m. 1936] yılında İstanbul Üniversitesinde ord. profesör F.Arnd yanında travay yapan Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fenil-siyan-nitro-metan metil esteri) isminde bir sentez yaparak, bunun her molekülü içinde yirmibir aded atom bulunduğunu tesbit etmiştir.

HAYAT NEDİR?: Bugün, bunun katî cevabını veremiyoruz. Erdımızda hayatın nasıl ve ne zaman başladığına Adem oğlu akıl erdiremiyor.

İlk canlı madde (Protoplazma): Protoplazma, plastik yani balçık çamuru halindedir. Dışardan bakıldıkta bulanıktır. Yumurta sarısı ortasındaki esmer leke, civcivin protoplazmasıdır. Protoplazma, muhtelif makinalardan müteşekkil bir organizasyon ve bundan dolayı uzuviyet ismini verdiğimiz faal, canlı bir teşekküldür. Hayalimizde, bir cep saatini, binlerce defa küçültelim: Bir mercimek, bir kum, bir toz ve nihâyet görünmez şekilde düşünelim. Nokta kadar tesavvur ettiğimiz ve işlemekte olan saate, mikroskopla baktığımızı düşünürsek, bunu tekrar binlerce defa büyütmüş ve hiçbir parçası ve faaliyeti değişmemiş bir hâlde görürüz. İşte, protoplazmayı böyle, yani fevk-al’âde küçük ve mükemmel tanzim olunmuş bir makine olarak düşüneceğiz. Bu makinanın, bugüne kadar mikroskopla ancak büyük parçalarını tanıyoruz.

Protoplazmanın yarıdan ziyâdesi sudur. Yani, Cenâb-ı Hak, canlıları sudan yaratmiştir. Bu su, saf olmayıp, muhtelif tuzların bir eriyiğidir. Bu muhtelif tuzların muhtelif vazifeleri vardır. Elektrik iletirler, osmotik basınc yaparak protoplazmayı gergin tutarlar. Eriyikteki şeker yanarak, bu makinanın enerjisini temin eder. Protoplazmanın demri, teneffüse lazım olan gazı içeri çeker. Kireç, protoplazmanın kanalizasyon teşkilatını idare eder… ve saire…

HÜCEYRE (Cellule): Cansız âlemde, tuz, elmas gibi birçok cisimler, billur halinde bulundukları gibi, protoplazma da, muayen vazifelere göre gruplanmış mikroskopik parçalar halinde bulunur. Bu parçalara, hüceyre diyoruz. Hüceyre hayatın ilk müstekıl parçasıdır. Canlılar, hüceyrelerden yapılmıştır. Hüceyre hayatından başka hayat göremiyoruz. Bir buğday filizi, hüceyre kulesi, küçük hayvanlar bir hüceyre sarayı, insan da, büyük bir hüceyre şehri demektir. Bir hüceyrenin genişliği, ortalama (0,02 mm)dir. Bir kesme şeker içinde ikiyüzellimilyon hüceyre yaşayabilir. Bir insan vücudunde ortalama otuztrilyon hüceyre vardır. Mısır ehramlarının biri yerine, bir insan heykeli yapılsa idi ve birisi, o günden itibaren, her gün, bu heykelden, el parmaklarından başlayarak her saniyede birer hüceyre koparsa idi, bugün heykelin ancak bir elinin yarısı gitmiş bulunurdu. Zira, bir senede otuzmilyon saniye vardır. Bu heykel, canlı olsa idi, her saniyede bir hüceyre gayb etmesine rağmen, bugün yaşar ve canlı bir tarih olurdu.

Yukarıda söylediğimiz muhtelif şualar, birer enerji taşımaktadır. Şua alan, emen bir cisim, enerji almış olur. Mesela, ısınır. İnsan hüceyreleri ziya ve bilhassa hararet dalgalarını alır. Bu sûretle kazandığı kudretle çalışır. Yani insan hüceyresi, bir elektrik makinasına, bir radyoya benzer. Şu hâlde insan vücudu otuztrilyon hüceyre motorundan yapılmış muazzam bir fabrikadır. Kimyâ reaksiyonlarında, atomların dışarı verdikleri enerjinin, kesik kesik, yani küçük tanecikler halinde salındığı anlaşılmıştır. Bu enerji taneciklerine (Kvant) denilir.

KALP VE DAMARLAR: Vücut fabrikasının çalışma merkezi kalptir. Kalbin tekallüsü [kasılması], yumruk sıkmak gibi, basit bir sıkışma olmayıp, kanın hareketi istikâmetinde giderek kalbin ucunda nihâyetlenen bir titreşim dalgası şeklindedir. Böyle bir tekallüs dalgası, yarım saniye devam edip, saniyenin altıda biri kadar süren bir aralıkla tekerrür eder. Bu tekerrürler, kalp faaliyetinin nizam ve ahengidir. Kalbimiz, günde yüzbin defa çarpıp, yüzbin defa, bir saniyenin altıda biri kadar zaman istirahat ediyor. Yani, günde beş saate yakîn dinleniyor. Demek ki ortalama bir insan ömrü altmış sene kabul edilirse, böyle bir insanın kalbi, on iki sene kadar istirahatte kalıyor. Kalbimiz, her çarpışında 100 cm3 kan çekerek, günde damarlara 10.000 litre kan gönderiyor. Buna göre kalp, her darbesinde, bir kilo ağırlığı yarım metreye kaldıracak kadar iş yapmaktadır ki bir insan, kendi kalbinin kuvveti ile işlemekte olan bir asansörle, bir saatte, yerden bir apartmanın beşinci katına çıkabilecektir. Yani insan kalbi 1/375 beygir kuvvetinde bir motordür. Parmaklarımızı, diğer kolumuzun baş parmak hizasına korsak, nabz atmasını duyarız. Nabz atması, bize kalbin çarpmasını gösterir. Nabzın dakikadaki adedi vücudun kan ihtiyacına tâbidir. Bu sebeple nabz, kuşlarda, dakikada 200, insanda 75, atta 35, filde 25 dir. Birkaç aylık çocuk kalbi bizimkinin iki misli çarpar. Nabz adedi, sıcak havada azalır. Kalp, bir otomobil gibi olmayıp, bir elektron motorü gibidir. Kanda erimiş tuzlardan biri olan potassium atomu radioaktıftır. Bir insanda otuz gram potassium olup her gün birmilyar elektron neşreder. Kalbin giriş kapısında bir sinir makinesi vardır. Bu makine tıpkı bayram yerlerinde çocukların atış tecrübelerinde, mermi hedefe isabet edince, hedef olan cisimde hareket meydana geldiği gibi, bir elektron isabeti ile kalbi harekete getirir. Kalpten çıkan kan, damarlarla, vücudun her tarafına dağılır. Bu damarlar çok sağlamdır. Kalbe bağlı epher damarı [Aort], yirmi atmosfer basınca mukavemet eder. Lokomotifler, 10-16 atmosferlik buhar tazyiki ile işlediğinden, yanmaktan korunabildiği takdirde bu damarlarla lokomotif boruları yapılabilecektir. Damarlar, kalpten uzaklaştıkça dallara ayrılır. Yani incelir. En ince damarlara şari damar [Kapiller] diyoruz. Kapiller bir kıldan elli defa daha incedir.

İğne kalınlığındaki bir et parçasında bin kapiller vardır. Bir insanda elli kilo adele bulunduğuna göre, kapiller adedi kolay hesap olunabilir. Her kapiller, ortalama yarım milimetre uzunluğundadır. İnsandaki bütün kapiller ucuca konursa, dünyayı dört defa saracak bir boru elde edilir. Her birinin ağız genişliği yanyana getirilirse 60000 m2 bir sath meydana gelir. Halbuki en büyük olan epher damarının ağız genişliği 5 cm2’dir. Epherden ve tekmil kapillerden aynı zamanda geçen kan miktarı eşittir. Zira, epherdeki kan birkaç metre süratle aktığı hâlde, etrafta sürat azalarak, kapillerde hemen hemen sıfır olur. Kan, yarım milimetre uzunluğundaki kapillerden bir saniyede geçer. Bu saniye içinde gaz mübadelesi vuku bulup, kan avdet eder. Kan, kalp içinden 1,5 saniyede geçmekte, 5-7 saniyede ciğerleri dolaşmakta, dimağı 8 saniyede, elleri ayakları 18 saniyede dolaşmaktadır. Yani bir kan hüceyresi, yirmidört saatte, üçbin defa kalpten vücuda gönderilmektedir. İş esnasında veya ateşli hastalıklarda, kalbin çarpma kuvveti azalınca, kan sürati iki misline kadar artar. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh!

Beyt:

Müntezamdır cümle ef’alin senin,

Aklı ermez, hikmetine kimsenin!

KAN: Bir insanda 5-6 litre kan bulunur. Kanının üçte biri giden kimse tehlikesiz yaşayabilir. Kan suyuna (Plasma) denir. Plasma içinde alyuvarlar [Hemati] ve akyuvarlar [Lökosit] yüzer. Bundan başka, (Fibrinogen) denilen azotlu bir madde, erimiş hâlde bulunur. Kesilen yerden çıkan kandaki fibrinogen, iplikler halinde pıhtılaşır. Bu pıhtıya (Fibrin) denir. Fibrin, kan akmasını durdurur. Fibrin çökelirken, kandaki yuvarlar da, pıhtı içinde çökelir. Bir cam tüpe alınan kan da, böyle pıhtılaşır. Pıhtı üstündeki berrak sıvıya (Serum) denir. Serum içinde erimiş albümin maddesi, tuzlar bulunur. Bulaşıcı hastalık zamanlarında kanda hâsıl olan (Anti-toksin)ler de, serumda erir. Cam tüpe alınır alınmaz, içine pıhtılaşmayı önleyen madde [mesela sodium sitrat tuzu eriyiği] konan kan, pıhtılaşmaz. Yalnız, kandaki yuvarlar çöker. Çökme hızı, serumdaki albüminin cinsine ve miktarına göre değışır. Hastalıklar, serum albüminini değiştiriyor. Çökme hızı, birçok hastalığın tanınmasına yarıyor.

Bir milimetreküp kanda, beşmilyon hemati vardır. Eritrosit de denilen bu alyuvarlar kemik iliğinde hâsıl olur ve otuz-kırk gün çalıştıktan sonra, ihtiyar olurlar. İhtiyar eritrositleri, dalak, kandan alarak öldürür. Kan zayi edince veya bazı hastalıklarda kandaki eritrosit sayısı azalır. Renk solar, iştah gider. Halsizlik, baş ağrısı, kulak çınlaması, kalp çarpıntısı, el, ayak soğuması olur. Bu hâle anemi (Kansızlık) denir. Halbuki kan azalmamış, kandaki eritrosit azalmıştır. Çabuk ihtiyarlıyarak veya az hâsıl olarak, kanda azalıyorlar. Basur, mide, barsak gizli kanamaları, deriden, damardan, burundan bâzen akan kanamadan daha tehlikeli olan anemilere sebep olur. Çünkü onlar hep akar. Yılan ve mantar zehri, eritrositleri öldürüyor ve hâsıl olmalarını azaltıyor. Kurşunla zehirlenme, sıtma ve başka birkaç bulaşıcı hastalık, barsak solucanı, bazı tehlikeli şişler [tümörler], bazı vitamin noksanlığı ve bebeğin iyi beslenmemesi, bâzen çok yorulmak da eritrositleri azaltır. Başka sebepten meydana geldiği için buna (segonder=bilvasıta, ikinci anemi) denir. Bundan başka, primer veya essansiyel (asıl hastalık) olan, kendiliğinden olan (Kloroz) ve (Pernisiyöz anemi) adında iki kansızlık hastalığı daha vardır. Kloroz, yetişgin kızlarda olur. Eritrosit sayısı değişmez veya azalması cüzi olur.

Lökositler, kanın polis memurları gibidir. Sağlam insanın bir milimetreküp kanında, 6.000- 8.000 arası lökosit vardır. Vücuda mikrop girince sayıları artar. Bir damla kandaki lökosit sayısından, vücutde mikrop gavgası olup olmadığı anlaşılır. Lökositler de, kemik iliğinde hâsıl oluyor. Bunların lenfosit denen çeşitleri, lenfa bezlerinde hâsıl olmaktadır. Hastalığın cinsine göre, lökosit ve lenfosit artışları başka başka olur. Bir yarada bulunan kıyh [irin], akyuvar ölülerinin yığınıdır. Bunlar, mikrop savaşında ölmüştür.

Bilemediğimiz bir sebeple, kanda lökosit çoğalmasına (Lösemi) kan kanseri denir. Lökosit artması fazla ise, (Miyole lösemi) denir. Lenfosit artması daha çok ise (Lenfatik lösemi) denir. Bu hastalıkta, ateş, boğaz ağrısı, lenfa bezleri şişmesi, dalak şişmesi, diş etleri ve deri altı kanaması, halsizlik olur.

Bir milimetreküp kanda, ikiyüz-üç yüzbin kadar (Trombosit) denen, çok küçük tanecikler de vardır. Bunlar da, kemik iliğinde hâsıl oluyor. Bunlar, kan çıkan yerde yığılarak, kanın pıhtılaşmasını kolaylaştırıyor. Kanın ömrü yüziki gündür. Yani, yüziki gün sonra, insanın kanı tamamen değışır.

TANSİYON: Kan basıncı demektir. Her boruda bulunan suyun basıncı vardır. Bahçe sularken hortumdaki deliklerden suyu fışkırtan, su basıncı olduğu gibi, damarlardaki kanın da bir basıncı vardır. Aorttaki kan basıncı, ince damardaki kanın basıncından çoktur. Kol atardamarında tansiyon 12’dir. Yani, 12 cm yüksekliğindeki cıvanın, tabanına yaptığı basınca eşittir. Bu da 12×13,6=163 gr/cm2’dir. (Basınc), bir cm2 yüzey üzerine, dik etki eden kuvvet demektir. Normal tansiyon miktarı, yaşa göre ve insanın yapısına göre değışır. Bazu atardamarı tansiyonu 16 olan sağlam insan çoktur. Damar kireçlenerek veya üzülmek, kızmak sonucu sinir bozulması ile kasları büzülerek [kramp] daralırsa, tansiyon artar. Nikotin gibi bazı zehirler ve böbrek hastalığında kana yayılan toksinler de, damarları daraltarak tansiyonu yükseltir.

Kan tazyikınin yükselmesi devamlı ise, sebeplerini aramalı, bunları tedâvi etmelidir. Bedeni ve asabı yormamalı, üzülmemelidir. Asabı teskin edici ilaç almalıdır. Kâfi miktarda uyumalıdır. Az tuzlu ve az yağlı perhiz yapmalıdır. İdrar söken ilaç vermelidir. Kramp, kabz olursa, potassium vermelidir. Baş ağrısına aspirin değil, antihistâminler vermelidir. Nöbet halinde, pirinç, meyve ve şekersiz perhiz yapılır. A vitamini, ökse otu [Gui], sarmısak faydalıdır. Menopose zamanında kadınlarda olan tazyik artması mühim değildir. Diyastolik tazyik, yani ölçü aletinin gösterdiği küçük tazyik on üçten yukarı ise, kalp veya böbrek üzerinde durulur. Tuzsuz perhiz ve yatakta istirahat lazım olur. Tazyik düşürücü ilaçlar verilir. Böbrek, kalp, kebed, bağırsak hastalarında, bunlar tedâvi edilince, tansiyon normale iner. Bu tedâvilerin tabib tarafından yapılması lâzımdır. Bilhassa kadınlarda, kan kaybını durdurmak için, sabah akşam aç karna, nohud kadar damla sakızı yutmak ve (Sang-Dragon) kardeşkanı denilen kırmızı sakızdan 1-5 gram kadar yemek faydalıdır.

Tansiyon düşmesi de tehlikelidir. Düşük tansiyonu tabiî hâle yükseltmek için tuzlu ayran ve bol su içmeli, yine düşerse tabibe müracaat etmelidir.

KAN GRUBLARI: Birinci cihan harbinden önce, kansız bir kimseye, başka bir insanın kanı şırınga edilince, bâzen, hemen ölüyordu. Bunun önüne geçilemiyordu. Bazı kimselerin kanının serumunda, belli iki maddenin bulunduğu görüldü. Agglütinin denen bu maddeler birbirine benzemez. Biri a [alfa] ile ikincisi b [beta] ile gösterilir. Bazı kimsenin alyuvarlağında da, pıhtılaşabilen iki madde bulunuyor. Bunlar da, birbirine benzemez. Birine A, ikincisine B denir. Bir insana kan verildiği zaman, A özellikli alyuvarlar, a maddesi bulunan seruma gelince veya B özellikli alyuvarlar, b bulunan seruma gelince (Agglutination) olur. Yani, dışardan gelen kandaki alyuvarlar bir araya yığılıp, pıhtı halinde çöker ve kan verilen kimse hemen ölür. Her insanın kan serumunda, kendi alyuvarlarındaki pıhtılaşabilen maddeyi pıhtılaştırmayan agglütinin bulunur. Yoksa, herkesin kanı, kendiliğinden pıhtılaşarak ölürdü. Bu bakımdan dört türlü kan gurubu vardır:

1 — 0 [sıfır] grubu: Bu grubda bulunanların alyuvarlarında A ve B maddeleri yoktur. Serumlarda a ve b vardır. Bunların alyuvarları hiç bir serumda pıhtılaşmaz. Herkese kan verebilirler. Verdikleri kan az olduğundan, serumla verilen a ve b agglütininleri, kan alan kimsenin alyuvarlarını pıhtılaştırmaz. Bu grubdakiler, başka grubdakilerden kan alamazlar.

2 — A grubu: Bu grubda olanların alyuvarlarında, yalnız A maddesi vardır. Serumlarında yalnız b bulunur. Bunlara yalnız kendi grublarında veya 0 grubunda bulunan kimselerin kanı verilebilir. Bunlar, yalnız kendi grublarında veya AB grubunda bulunanlara kan verebilirler.

3 — B grubu: Bu grubda bulunanların alyuvarlarında yalnız B vardır. Serumlarında, yalnız a bulunur. Bu grubdan veya 0 grubundan kan alabilirler. Ancak kendi grubuna veya AB grubundakilere kan verebilirler.

4 — AB grubu: Bu grubda olanların alyuvarlarında hem A ve hem de B bulunur. Serumlarında hem a hem b bulunmadığından, dışardan gelen alyuvarları çöktürmezler. Her grubdan kan alırlar. Çünkü dışardan gelen a ve b agglütininleri hem azdır, hem de bunların kanında dağılarak daha tesirsiz kalıp, alyuvarları çöktürmez. Bunlar AB den başka grubdakilere kan veremezler.

Bir insan bütün hayatı boyunca, bu dört grubdan birisinde bulunur. Herkes kendi kan grubunu öğrenmeli, nüfus cüzdanına yazılmalıdır. Fakat gebelik, lohusâlik, narkoz, radioterapi ve arsenikli ilaçların, kan grubunu bâzen değiştirdiği görülmektedir.

Yüz kişi üzerinde yapılan tecrübede, kırkbeş kişi 0, on bir kişi A, kırk kişi B ve dört kişi AB grubunda bulunmuştur.
Kan grubu ölçülmesi, adli işlerde de faydalı olmaktadır. Şüpheli birinin elbisesinde görülen kan lekesinin grubu, bu kimsenin kan grubuna uygun bulunmazsa, (Elim kesildiği zaman üstüme kan damlamıştı) gibi sözünün yalan olduğunu meydana çıkarır.

Çocuğun kan grubu, babasının veya anasının kan grubuna benzer. Bir çocuğun kan grubu, anasının kan grubuna benzemezse, babasının kan grubunda olduğu anlaşılır. Bu çocuğun babası olduğu sanılan adâmin kan grubu, çocuğun kan grubuna benzemezse, bunun babası olmadığı anlaşılır. Fakat, bu çocuğun grubunda olan bir adâmin, bu çocuğun babası olduğu kesin olarak söylenemez. Çünkü, aynı grubda bulunan, başka çok adam vardır.

Grubu belli olan (test serum)dan, bir cam üzerine, bir damla konur. Üzerine bir damla % 10 luk sodium citrat eriyiği konur. Bir damla da kan konur. İki dakika sonra berrak kalırsa, agglütinasyon yoktur. Bulanırsa, vardır. (Test serum) piyasada satılmaktadır. Bozulmadan iki-üç ay saklanabilir.

TENEFFÜS CİHAZI: Sıhhatli bir insan, saatte bin nefes alır. Vücut fabrikasının mikrop ve gazlara karşı mühim kapısı, nefes yollarıdır. Ağız ve burun boşluğunu ciğerlere rabt eden 15 cmlik hava borusu [Trake]nin yukarı ucu gırtlak [Hançere] olup burada hava borusu, ses iplikleri vasıtası ile daralmış, bir ince yarık haline gelmiştir. Bu yarık, nefes yolunun otomatik kapanabilen kapısı olup toz, balık kılçığı ve tahriş edici gazların tesiri ile kendiliğinden kapanır. İnsan arzu etse de, klor, amonyak ve diğer zehrli gazları teneffüs edemez. Hava borusu, göğüs boşluğunda, yarım milimetre inceliğinde, yirmi beşmilyon kadar ince kollara ayrılır. Her kol, yine 15-20 tane son kollara ayrılır. Her son kolun ucu kese gibi şişkin olup bu hava kesecikleri, kollar ucunda üzüm salkımına benzer. Bu hava keseciklerinin hepsine (Akçiğer) diyoruz. Akçiğerde, kalpten gelen kan damarları da, kollara ayrılır. Ayrıla ayrıla nihâyet ciğerde dörtyüzmilyon kapiller meydana gelir. Bu kapiller, hava keseciklerini sarar. Gaz basıncından dolayı, kandaki CO2 nin fazlası, hava kesesine ve kesedeki oksigen de kapillere, yani kana geçer. Bu gaz mübadelesi, bir saniyede vuku bulur. Orta bir nefes almada, keselerin mecmu sathı yüzelli, derin teneffüste dörtyüz metre karedir. Ciğerde birinci hâlde üç litre hava mevcûd olup bunun yarım litresi, yani altıda biri mübadele olur. Bir insanın ciğerlerinden dakikada yatarken 8, otururken 16, yürürken 24, koşarken elli litre hava geçmektedir. Harp maskeleri süzgeçlerinin mukavemeti ölçülerinde bu miktar, 30 litre kabul edilmiştir. Devamlı spor ve mümarese ile ciğerlerde bir teneffüste mübadele edilen hava miktarı, 5,5 litreye çıkabilmektedir. Tecrübeli dalgıçlar, su altında 4,5 dakika, nefes almadan durabilmektedir. Bir hayvanın kanına oksigen verirsek, teneffüs yavaşlar, hatta durur. Zira dimağdaki teneffüs merkezi, artık, göğsü karından ayıran perdeye hareket emri veremez. Kandaki karbon dioksit gazının artması ise, teneffüs merkezini ikaz ederek, teneffüsü hızlandırır.

HAVA (ATMOSFER): Bir hava deryasının dibinde yaşamaktayız. Hava, ortalama yüz kilometre yükseklikte olup yukarısında daha hafif gaz tabakaları ile örtülüdür. Okyanusların 800 metre derinliğinde yaşıyan balıklar, havaya çıkarılınca parçalandığı gibi, insanlar da, hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenarında, bir cm2 satha, bir kilogram tazyik yapmaktadır. Bu basınc miktarına, bir (Atmosfer) denir ki 76 cm yüksekliğindeki cıvanın basıncına eşittir. Cıvanın özgül ağırlığı 13,6 gr/cm3 olduğu için, 1033 cm [76×13,6=1033,6] suyun basıncı, yani on metre ve 33 cm yüksekliğindeki suyun basıncı, bir atmosfertir. İnsan derisinin yüz ölçümü, ortalama birbuçuk metre kare olduğuna göre, hava, hepimizi onbeş ton kuvvetle ezmektedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil haline gelmeyişimiz, teneffüs sayesindedir. Teneffüs yolları, akçiğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile vücudumüzün bütün hüceyrelerine hava gittiğinden, içimizde de, haricdeki tazyika müsavi bir basınc mevcuttür. Sıcak havada tazyik azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu tazyik tehavvülü, sıhhatimiz için çok mühimdir. Bu tehavvül olmasaydı, bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcûd olmazdı. Sıhhi iklimler, kırların ve kışın yaylaların, ilkbaharda hatt-ı üstüva [ekvator] adalarının iklimleridir.

Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaz’ıyetindedir. Hava artı, erd eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakta olan insan elli litre tuzlu su taşıdığından, kuvvetli bir nakldir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu halindeyiz.

100 litre havada, 78 litre azot, 21 litre oksigen, bir litre argon gibi necib gazlar ve 0,03 litre karbondioksit gazı [CO2] bulunur. Hava, bu gazların karışımıdır. Havada gaz halinde bulunan azot, yumurta aki ekmek, et gibi cisimlerin yapı maddesidir. Böyle azottan yapılmış maddelere (Protein) diyoruz. Proteinler, âminoasidlerin peptidleşmesinden hâsıl olan polipeptid yapısındadır. Bunlar, protoplazmanın yapı taşı olduğundan, proteinsiz, yani azotsuz yaşanmaz. Yalnız yağ, şeker, nişasta gibi azotsuz gıdalarla beslenen bir hayvan, yaşıyamaz. İnsan, her gün gıdalardan sekiz gram azot almak mecburiyetindedir. Lakin ne insan ve ne de hayvan ve ne de nebatlar, havadaki azotu alamıyoruz. Zira, azot moleküllerindeki ikişer atom, birbiri ile kuvvetli bağlı olup kolay ayrılmıyor. Bileşik cisim yapmak için atomlar birleşir demiştik.

Havada oksijen bulunmasaydı veya oksijen miktarı yüzde 21 den az veya çok olsaydı, zararlı olur, hiçbir canlı nefes alamaz, yaşayamazdı. Yer yüzünde hiçbir insan, hayvan, nebat bulunmazdı. Yağmurlu, karlı ve fırtınalı havalarda oksijen miktarı hiç değişmiyor. Allahü teâlâ değişmekten muhafaza ediyor. Allahü teâlâ, insanlara büyük nimet olarak, Peygamberleri gönderip imanı bildirdi. Havadaki oksijen miktarını yüzde 21 olarak Sâbit tutuyor. Bu nimetlerin kıymetlerini anlamalı, her nefeste hamd etmeliyiz. Görmek, işitmek ve söylemek nimetlerinin kıymetlerini hiç düşündünüz mü? Bu nimetler için, gece gündüz durmadan hamd etsek karşılık yapabilir miyiz? Lazım olan hamd ve şükür yapılmadığı için, bunları geri alıyor mu? Almıyor. Affediyor. Hamd ve şükretmeyenlerin, hatta inkâr edenlerin, dünya nimetleri içinde, rahat ve mesut yaşadıklarını, bazı sevilmişlerin de sıkıntılar çektiklerini görüyoruz. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin zındanda işkence yapılarak öldürülmesi ve İmâm-ı Rabbânî’nin üç oğlunun bir günde vefât etmeleri böyledir. Bunun sebebini arifler anlamakta ve talebelerine bildirmektedir. Bunlar sizi aldatmasın! Çünkü, Allahü teâlânın afv ve sabır sıfatları, diğer sıfatları gibi sonsuzdur. Bizim gibi câhiller, böyle afv ve merhamet sâhibi Rabbimize karşı kusurlarını bilmeli, Ona karşı şükürde hiç kusur yapmamalı, emirlerine ve yasaklarına, yani İslamiyete bütün gayretimiz ile sarılmalıyız.

Bir azot deryası olan hava içinde yaşadığımız ve her gün bin litre azot ciğerlerimize kadar girdiği hâlde, hayatımıza çok lüzumlu olan bu azotu, hüceyrelerimize havadan alamıyoruz. Mahlukatı sıkan en büyük dertlerden biri açlıktır. Her sene milyonlarca hayvan ve nebat açlık derdinden telef olmaktadır ve şu saatte binlerce aç insan mevcûd olup doyasıya yemeye muvaffak olamamaktadır. Bu açlar, bilhassa pahalı olan protein maddelerine, yani içinde yüzdükleri azot deryasına, ciğerlerine kadar girmiş iken, istifade etmekten âciz oldukları azot maddesine açtır. Bu hâl, insanların aczini göstermeye kıymetli bir misal teşkil etmektedir. Zira, eğer teneffüs ile oksigen gazını alıp kanımıza kattığımız gibi, azot gazını da tutmak hassası kanımıza bahş edilmiş olsaydı, yeryüzündeki bütün açlık ihtiyacımız, bir soluma ile temin edilebilecekti ve artık aç kimse kalmayacak, avcılık nihâyet bulup, milyonlarca canlı, açlık sıkıntısından kurtulacak, açlık dolayısı ile ekmek ve et için insanlar birbirlerine saldırmayacak, yeryüzü bir harp sahası halinden çıkarak, bir Cennet ravzası haline dönecekti. Bunların hepsi, insanın her gün ciğerlerine giren bin litre azottan, sekiz gram (yedi litre)sini uzuviyetine alabilmesi ile olacaktı.

Havanın yüksek tabakaları hafif ve oksigence fakirdir. Böyle havada, hem teneffüs güçleşir, hem de ruhi teşevvüşler hâsıl olur. Teneffüs güçlüğü, yani oksigen azlığının tesiri, alkolün tesirine benzer. Bu tesirler insanlara göre değışır. Dörtbin metreye kadar bir şey duyulmaz. Bundan sonra nefes darlığı, boğulma hissi, baş ağrısı, ateş basması gibi dağ hastalığı alâmetleri başlar. Fakat, bu şartlara alışarak teessür zail olur. 9.000 metreden sonra diğer arızalar baş gösterir ki vücut bu şartlara uymaz. Bu zaman, oksigen bombaları ile suni hava verilmezse veya diğer tedbirler alınmazsa ölüm hâsıl olur.

Hüceyrelerimizde, oksigen, gıdaları yakınca, karbondioksit meydana geliyor. Bu da, ciğerlerden havaya veriliyor. İnsan saatte 20-40 ve günde 500-1000 litre karbondioksit gazı hâsıl ediyor. Şehir havasında (CO2) miktarı, binde bire ve hatta daha yukarıya çıkar. Bu gaz, öldürücüdür. Yüzde yedi miktarında teneffüs güçleşir. %14 olunca öldürür. Kalküta şehrinde, bir odaya tıkılan 146 mahbustan 123 ü, kendi (CO2)leri ile ölmüştür.

Karbondioksit gazı havadan ağır olduğundan çukurlarda, mahzende toplanır. Gazoz şişeleri açılınca, aşağı doğru köpük halinde, masa örtüsü üzerine akar. Bu gaz, ısıyı fenâ iletir. Hava tabakasının erd üzerinde sıcaklığı koruması, daha ziyâde karbondioksit sayesindedir. Hava olmasaydı, yer yüzünün ortalama sıcaklığı (+150C) yerine (—230C) olacaktı. Bu otuzsekiz derece farkın yirmibir derecesi, havadaki onbinde üç karbondioksit sayesindedir.

İnsan vücudu, içinde elli litre sıcak mâyi bulunan bir fıçı gibidir. Fıçının serbest sathı ciğerler olup takriben ikiyüz metrekaredir. Bu sıvı, bu yüzeyden ve bütün derimizden, buharlaşır. Ağız ve burnumuzdan havaya su buharı veriyoruz.

MİKROP: Mikrop nedir? Mikroplar, dünyamızda en ziyâde yayılmış mahluklar olup o kadar çoktur ki diğer bütün canlıların mecmu sayısı, bunların yanında sıfır gibidir. Üzerinde binlerle mikrop yaşamayan bir toprak parçası, havada, bir toz, bir su damlası, bir sinek ayağı ve hiçbir insan kılı mevcûd değildir. İnsan bir camı ağzına sürünce, cam üzerinde düzinelerle mikrop kümesi meydana gelir. Her insan busesi, insanların birbirine binlerce mikrop vermesi demektir. Masa üzerinde yürüyen bir sinek, karda gezen insanın izleri gibi, mikrop yığınları bırakır. Süt hayvandan bakraca aktığı zaman, her kahve kaşığında binlerce mikrop bulunur. Bu miktar, her saatte katkat artar. Bir mikrobun yirmidört saatte çoğalarak 70 milyona çıktığı görülmüştür. Tereyağındaki mikroplar, sütten on kat fazladır. İnsan ve hayvanların bulunduğu yerde, mikrop miktarı fevk-al’âde artar. Bir kaşık nehir suyunda, şehre girmeden evvel otuzbin, şehirden çıkınca milyarlarca mikrop vardır. Mikroplar havada uçmaz. Havadaki her bir toz, yüzlerce mikrop taşıyan birer balondur. Mikroskop 1590’de keşfedildi.

İNSAN VE MİKROP: Mikroplar, diğer hayvan ve nebatlar gibi canlı mahluklar olup insanlara zararlı veya faydalı olmak gayesinde değildir. Bunların, yegane gayesi, her canlıda olduğu gibi, yaşamak arzusudur. Birçok insan, mikrop deyince, yanlış olarak, insana düşman olan mahluk zanneder. Halbuki Allahü teâlâ, çok şeyleri yaratmasına, mikropları sebep ve vasıta kılmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi ile dilemesi ile muhtelif işlerin yapılmasında vazife görüyorlarsa da, umumî olarak zararsız, faydalı ve zararlı [pathogene] olmak üzere üç sınıftırlar. Onbinlerce nev’leri olup hemen %80’inin insanlarla alakası yoktur. %2 kadarı, faydalıdır. Mesela, bize, peynir, sirke, hamur, maya ve saire yaparlar. Bir kısmı ile de, beraber yaşamaktayız. Her nefeste, binlercesi içimize girer. Bunlar, tavuk, kedi, köpek, koyun ve saire gibi, ehli hayvanlarımız gibidir. Lakin bunlar, bize daha yakın olup kümeste, ahırda değil, harice açık bulunan Âzamızda ikâmet eder. Cilt, ağız, burun, teneffüs yolları, mide, bağırsak ve saire yerlerimiz bunlarla doludur. Bunlar, basit ve beceriksiz değildir. İçlerinde sanatkarları ve mütehassısları mevcuttür. Yalnız ağzımızda, elli çeşit mikrop çalışmaktadır. İnce bağırsaklarda da, muhtelif ihtisâslara mâlik yirmi beş türlü mikrop nev’i vardır. İnsan, bu işçilerinin yevmiyesini gıda olarak verip, güç hazm olan gıdaların hazmını bunlara yaptırır. Bir def-i hacette, abdesthaneye, yüzbinlerce mikrop terkedilmektedir.

Her insanda mevcûd bu sayısız mikroplar, zararlı değildir. Haricden durmadan vücudumüze zararlı mikrop da girmektedir. Hiçbir gün yoktur ki hepimiz verem mikrobu yutmamış olalım. Süt ineklerinin yarıdan fazlası tüberkülozdur. Pastörize edilmeyen her sütte verem mikrobu üçbine kadar çıktığı nâdir değildir. Hemen her tereyağının yüz grâminda, binlerce verem mikrobu vardır. Öldüğü zaman vücudunde verem hastalığı başlamamış insan, yok gibidir. Tüberkülozdan bademcikleri şişmemiş çocuk azdır. Diğer hastalık mikropları da, her yerde mevcuttür. Herkesin ağız ve burnunda difteri ve grip mikropları yaşamaktadır. Cildimizde, çıban mikropları, kanı zehrliyen mikroplar daimi misafirimizdir. Halbuki üzerimizi saran bu düşmanlardan zarar görmiyoruz. Yalnız veremli sütten bir damla içen kimse birkaç haftada ölmeli idi. Bunun sebebi: Bir bardak sütte, mesela üçbin verem mikrobu yanında, ayrıca kırk muhtelif nev’den milyarlarca zararsız mikrop vardır. Diğer mikropların yanında verem mikrobunun milyonda bir azlığı, olgun bir insan kalabalığını isyana teşvik etmek isteyip, bir şey yapamayan üç-beş fesadcının azlığına benzer. Diğer taraftan, uzuviyete giren zararlı mikroplar zarar yapamaz. Zira durmadan takip olunurlar. Küçük çocuklarda bu takip kuvvetli olmadığından, bunlara kaynamamış süt vermemelidir. Lakin büyükler senelerden beri her gün zararlı mikropları yuta yuta bunlarda, müdafea vasıtaları teşekkül etmiştir. Alışan insanın günde içtiği sigara miktarını, birisi birdenbire içerse, hasta yapmasına benzer. Bizi zararlı mikroplardan koruyan üçüncü ve en mühim vasıta, içimizdeki sâdık arkadaşlarımız olan mikropların, yabancı mikropları istememeleridir. Bunlar, yerlerini yabancı mikroplara bırakmak istemez. Demek ki hastalığın insana geçmesi muhakkak olmuyor. Hadis-i şerifte de böyle buyurulmuştur.

SARİ HASTALIKLAR NE ZAMAN MEYDANA GELİR?: Bir taraftan (İnfection) yani hastalık mikrobunun gelmesi, diğer taraftan, beraber yaşamakta olduğumuz mikropların azalması sebebiyle meydana gelir. Ekmek üzerinde küflerin tufeyli olarak yaşadığı gibi, mikropların üzerinde yaşıyan parazitler de vardır. Bakteriophage denilen bu parazitler, mikropların zayıf zamanında çoğalır, büyük ve yardımcı mikroplarımızı yerler. Bu sûretle vücudumüz, yardımcı mikroplardan fakirleşir.

Ada, yayla, sayfiye havalarında mikrop bulunmadığından, buralara seyahat eden, bilhassa gençlerde yardımcı mikroplar azalarak, mukavemet görmeyen, mesela herkeste, her zaman mevcûd anjin mikropları faaliyete geçerek, Klimatik anjin meydana gelir. Yine bu sebepten, seyahate çıkan gençlerde, şiddetli tüberküloz zuhûr eder. Ormanlık yaylalarda, mesela bizim güzel Uludağımızın Kirazlı yaylasında, asla verem mikrobu yoktur. Lakin genç seyah, çadırında yerde yatmaktadır. Burası ile odada karyolasında yatmak arasındaki muhit şartları pek farklıdır. Gencin, Patojen mikroplara karşı müdafeasında, sâdık yardımcıları ve öncüleri olan kendi mikropları, bu şart değişmesinden müteessir olarak kuvvetten düşerler. Hava ve mevsim değişmelerinde sari hastalıkların çoğalması da bu sebeptendir. Mevsim değişmesinden maksat, hava şartlarının bozulması değil, değişmesidir. Mesela, latif bahar mevsiminin ansızın gelmesinde, yardımcı mikropların hayat şartları ansızın değişerek, mukavemetleri bir müddet için sarsılır.

Mikroplar pek küçüktür. Bir milimetreküp kanda beşmilyon kırmızı yuvarlar (Hematie) vardır. Bir hemati içine bir tifo basili kolayca yerleşir. Bir tifo basili içinde de, tüberküloz basili kolayca yerleşip gezebilir. Verem basili, mikropların en küçüğü değildir. Çubuk şeklindeki bir verem mikrobu üzerine, virüs sınıfından binüç yüz uzuviyet yerleşebilir. İnsanın vereme yakalanması için, asgari bin taze kuvvetli mikrobun ciğerlere girmesi lâzımdır. Bir tüberkülozlunun sabah kahvaltısı yaptığı masa örtüsünde onbinlerce tükürük damlası ve her damlada binlerce mikrop görülmektedir. Bir öksürükle meydana gelen damlacıklar, mikrop mermileri olup üçbuçuk metre kadar uzağa gider. Bu mermilere rastlıyan ve bilhassa çocuklar, tehlikededir. Çocuklar, tüberküloza, büyüklerden on defa daha kolay yakalanır.

VİRÜS: Bir mikrop kümesi, Şamberlan [yani pişmiş porselen] süzgecinden süzülürse, mikroplar geçmez. Bir sıvı süzülür. Difteri, dizanteri ve verem mikroplarından bu sûretle elde edilen mayiler, hastalık hâsıl etmez. Fakat nezle, grip gibi mikroplardan elde edilen mayiler hastalık yapar. Demek ki böyle hastalıklar, yalnız mikroplar ile değil, süzülebilen, pek daha küçük virüs dediğimiz cisimlerle bulaşır. Virüsler, mikroptan yirmibin defa daha küçüktür. Bunlar da, mikroplar gibi, yetişir, ürer ve sirâyet eder. Bugün üç yüz çeşit virüs tanınmış ve bunlardan yirmi beşi görülmüştür. Bunların, sadece stoplazmadan ibaret oldukları anlaşılmıştır. Bugün virüsler dondurularak billur hâle getirilebiliyor. Bu şekildeki virüs tamamen cansız, bir kimyâ maddesi gibidir. Fakat, müsait bir yere konduğu zaman, canlılığını göstererek ürer ve hastalık yapar. Ancak, elektron mikroskopla görülebilir. Virüsle bulaşan hastalıklar, kızıl, kızamık, su çiçeği, nezle, grip, çocuk spinal felci, kuduz, papağan hastalığı, domuz vebası ve sairedir. Virüsler, bu hastalıkların mikroplarını kuvvetlendirirler. Mikropları zayıfleten ve hatta mahveden virüsler de vardır ki bunları yukarda bakteriofaj diye söylemiştik. Fen, bakteriofaj vermek sûreti ile belki birçok hastaları tedâvi etmeye muvaffak olacaktır.

TOXİN: Mikroplar insanlara çeşitli yoldan zarar verir. İnsanı bir eve benzetirsek, tüberküloz basilleri, bu evin duvarlarını yıkar. Difteri basili, açık bırakılmış hava gazı musluğuna benzer. Bu basilin kendi bir şey yapmaz. Bademciklerde oturup, beyaz ve kırmızı kana Toxin dediğimiz bir zehr gönderir. Bu zehr, kalp ve böbrekleri bozar. Tetanoz basili de, ufak bir yara üzerinde usluca oturup, vücuda tetanoz toksini gönderir. Bu toksin, en kuvvetli zehirlerden olan Strikninden ikiyüz defa tesirli olup bir gramı, yirmimilyon fareyi veya dörtbin insanı öldürür. Vücuda yayılan bu toksin, mırdar iliği zehrliyerek, insan gerile gerile ölür.

ANTİTOXİN: Vücudumüz, içeri giren her yabancı maddeye karşı bir koruyucu madde (Antikor) husule getirip, bununla kimyaca birleştirerek, zararsız hâle sokmaya çalışır. İçeri bir toksin girince, antitoksinler meydana gelerek, yeniden gelecek toksinlerle birleşirler. Kızıl, kızamık ve su çiçeğine karşı meydana gelen antitoksinler, kanda daimi kalıp, insan ikinci defa bu hastalıklara yakalanmaz. Nezle, grip, difteri ve başka hastalıkların antitoksinleri ise, zamanla vücutden dışarı atılır.

Düşmanı mikropla yenmek, ikinci cihan harbinde düşünüldü. Mikrop silahları ve koruma vasıtaları üzerinde çalışıldı. Yer küremiz etrafında dönen suni peykleri mahreklerine oturtan büyük füzeler gibi birkaç roketle, mesela, İngiltereye saçılacak mikropların, kısa bir zamanda İngiliz milletinin üçte birini harp edemez hâle getireceği hesaplanmaktadır. Bu füzelerde, mikrop yüklü tüyler bulunacak, bu tüyler havada dağılıp, çok geniş sahaya, sari hastalık mikropları saçacaktır. Bugün, mikrop silahları üzerinde, çok çalışılmaktadır.

YORGUNLUK: Zararlı maddeler, mikrop, toksin, virüs, zehrli gazlar gibi, vücudumüze yalnız haricden gelenler değildir. Adalelerimiz hareket ederken, vücudumüzün derinliklerinde zehrli madde hâsıl olur. Yorgunluk hissini yapan bu zehr, süt asidi dediğimiz alfa oksi propiyonik asittir. Yorgun bir adalede teşekkül etmiş olan bu asid dışarı çıkarılırsa, adale eski faal hâlini alır. Yorulan bir uzuvda diğer maddeler de teşekkül edip, kan ile her tarafa ve bilhassa dimağa girerek yorar. Şu hâlde yorgunluk, süt asidi ve diğer toksinlerle kanın zehirlenmesinden ibarettir. Bir köpek kuvvetten düşerek yatıp uyuyuncıya kadar çalıştırılır ve uyuyunca bundan kan alınarak, rahat ve keyifli bir köpeğe verilirse, bunun yorularak uyuduğu görülmekte ve bunun aksi de vuku bulmaktadır. Yorgun ve yıpranmış bir insana, rahat bir insanın kanı verilerek, faal bir hâle getirilmektedir. Fakat, yarının insanına verilerek bunu yorgunluktan ve uykudan devamlı kurtaracak, bütün ömrünü faaliyet ve rahatlıkla geçirmesine yarıyacak bir antitoksin bulunacağı zannedilmemelidir. Zira yorgunluk, yalnız bir kimyâ hadisesi değil, diğer bütün vücut hadiseleri gibi, insanların anlayamadığı , mübhem bir hayat hadisesidir. Yorgunluğu gidermek, çalışmaktan meydana gelen zehirleri temizlemekle beraber, hüceyreleri dinlendirmek de demektir.

Bir otomobil, ancak yakma tertibatının, gazı patlatması ile hareket ettiği gibi, adale motorlarımız da, dimağımızın sinir cereyanını vermesi ile hareket eder. Her adale parçası, bir tel, bir sinir ile dimağa bağlıdır. Yalnız hareket için, adaleleri dimağımıza bağlayan milyonlarca sinir olup bunların milyarlarca ince kolları mevcuttur. Amerikadaki vahşilerin oklarının ucuna sürdükleri Kürar [Curare] ismindeki zehir, bu sinirlerin uçlarını felce uğratır. Adale hareket edemez. Ağrı yapmadığından, insan zehirlendiğini anlamaz. Elini, ayağını oynatamayarak yere yıkılır veya taş gibi dikili kalır. Görür ve işitir ise de, gözünü kırpamaz, dilini oynatıp bağıramaz. Kabir azâbı da bunun gibidir. Meyyit, elem, acı duyar. Fakat, kıpırdıyamaz. Kürar, zehirlerin en fenâsıdır. En son, teneffüs adaleleri uyuşarak, zavallı ses çıkaramadan ölür. Dünyada tabiî ve suni kötülükler çoktur. Bunların en kötüsü kürardır.

ZEHİR NEDİR?: Umumî bir zehir tarifi yapılamaz. Keçi, yirmi gram morfin yiyip, sıçramasına devam eder. Şu hâlde morfin zehir değil midir? Ada tavşanları zevkle belladon yer de müteessir olmaz. Tuz ruhu zehir olamaz. Zira midelerimiz bizzat bunu yapıyor ve hiçbir zararı olmuyor. Zehirli ve faydalı cisimlerin tam tarifini yapmak çok güçtür. Zira:

a) Zehir, bunu alan canlının nev’ine tâbidir. Keçiye zehr olmayan morfin, insan için zehrdir.

b) Zehir, aynı nev’e mensub canlıların şahsiyetine de tâbidir. Babaya zararsız olan sigara, üç yaşındaki çocuğunu öldürür.
c) Zehir, alışmaya da tâbidir; alışmış bir ihtiyara dokunmayan sigara miktarı, ilk defa içen ihtiyarı öldürebilir.
d) Zehir, alınan miktara tâbidir. Her cismin bir dayanabilecek miktarı vardır. Ancak bu miktardan fazlası zehrdir. En şiddetli zehir bildiğimiz siyanürlerin kanda dolaşan miktarı zehirlemez. Mideye doldurulan beş litre su ise, insanı öldüren zehirdir. Hatta yeni doğan bir nevzad için, bir bardak su zehirdir.
e) Zehir, zamana da tâbidir. Sabah aç karna içilen bir büyük sigaranın zehir tesiri, öğle yemeğinden sonra içilen aynı sigaranın tesirinin on katıdır.
f) Zehir, beraber alındığı diğer maddelere de tâbidir. Aynı miktar kafeini hâvi çay ve kahvenin tesirleri başka başkadır. Aynı sûretle, aynı miktarda ispirtoyu hâvi Absent ile şarabın zehir tesirleri farklıdır.
Bu 6 misal, daha başka türlü 6×6 kadar çoğaltılabilir. Lakin, zehrin tarifinin güçlüğünü anlatmaya bu kadarı da yetişir.

TÜTÜN: Bugün fırın sayısında satış mayazaları bulunan ve hükümetlerce reklamları yapılarak değeri ekmeyin üstüne çıkmış bulunan tütünün müessir maddesi nikotindir. Korkunç zehirler arasında yer alan bu cismin bir damladan az miktarı, insanı öldürür. Gagası önünde nikotine batırılan bir cam çubuk tutulan bir serçe, derhal ölür. Bir sigara içinde bulunan nikotin, deri altına şırınga edildikte, iki insanı öldürür. Tütün dumanında nikotinden başka birçok şiddetli zehirler vardır. Mesela, bir sigara dumanında bir miligram siyan asidi, yüzde beş karbonmonoksit, amonyak, yüzde birbuçuk kükürtlü hidrogen mevcuttur. Tıbbi kitaplar, sigaranın fizyolojik tesirini izahtan evvel şu misali söylüyor: Almanyada 108 yaşında bir ihtiyar, yeni yaşını tebrike gelenlere, yüz seneden beri durmadan sigara içtiğini ve şimdiki kuvvet ve zindeliğini sigaraya medyun bulunduğunu söylemektedir.

Sigara içmek, tütünü kuru tebhir etmek, yani kuru cisimleri damıtmak, gaz hâle geçirmek demektir. Sigara yanarken nikotinin yüzde yirmi beşi harab oluyor. Yüzde otuz kısmı dumanla havaya gidiyor. Yüzde kırkbeşi de sigara içinden ağza doğru çekiliyor ise de, bunun üçte ikisi sigaranın soğuk kısmında mâyi hâlde kalıp, ağza, sigaradaki nikotinin, ancak yüzde onbeşi dâhil oluyor. Sigaranın yanan mahalli ile ağız arasındaki mesafe ne kadar az ise, vücuda o kadar çok nikotin gelir. Şu hâlde, ince uzun sigaralar, kısa kalın sigaralardan daha hafiftir. Nikotin tesirinden korunmak isteyenler, sigarayı ağızda değil, elde tutmalıdır. Ağır sigaralar, nikotini çok sigaralar değil, içerken vücuda yüzde onbeşten çok nikotin veren sigaralardır. Kuru tütünler, yaşlarından fazla, gevşek sigaralar, sıkı ve sert sigaralardan fazla, hızlı çekenler, yavaş çekenlerden fazla, ciğerlerine çekenler, burna çekenlerden ve burna çekenler, dudak tiryakilerinden fazla nikotin alır. Ağza giren nikotinin mühim bir kısmı, tükürük ile mideye gidip mide ifrazını azaltarak iştahyı keser. Şu hâlde, yemek yiyenlerin bulunduğu yerde sigara içmek ve oda havasını sigara dumanı ile karıştırmak büyük kabahaddir. Bunun içindir ki birçok fıkıh kitaplarında, sigara, tab’ân [şer’ân değil] mekruh denilmektedir. Nikotin, ağız ve mide zarlarında kana karışır. Bunun da büyük kısmını, karaciğer tutarak parçalar ve asid üriğe çevirir. Bundan dolayı, fazla sigara içenler, nekris ve rumatizmaya yakalanabilir. Zaten her şeyin fazlası zararlıdır. Kanla dolaşan nikotin, böbrek üstü bezlerini tahriş ederek adrenalin ifrazı artıp kan tazyiki yükselir ve derideki damarlar sıkışarak, renk solar. Bağırsakları harekete getirip, ishal yapar. Safra yollarını daralttığından, safrası ve karaciğeri zayıf olan, fazla tütüne dayanamaz. Dimağa tesiri henüz iyi bilinemiyor. Nikotin uzuviyetten çok yavaş atılır. Cuma günü sigaraya başlayan insanın idrarında, ancak gelecek Cuma nikotin görülmeye başlar. Nikotinin en iyi tanıma vasıtası sülüktür. Nikotine çok hassas olan bu hayvan, dörtmilyonda bir nikotinli suda bile büzülmeye başlar. Sigarayı fazla içmenin zehr olduğu muhakkaktır. Birbirine rekabetle tütün kullanan iki birâderin, on yedinci pipoda, birlikte öldüklerini, bir babanın sigara içtikten sonra, iki günlük çocuğu yirmi dakika kucağında tutması ile çocuğun nikotin tesemmümü ile ağır hastalandığını ecnebi kitaplar yazmaktadır. Bununla beraber, kendilerini zamanla ve yavaş alıştıran ve mutadına göre kullanan büyüklere, hiç zarar vermemektedir. Sigaranın tüberkülozu, kanseri ve damar sertliğini kolaylaştırdığı hakkındaki korkunç hikayelerin, tamamen yanlış olduğu tesbit edilmiştir. Bu hastalıklara yakalananlarda, sigara içmeyenlerin miktarı içenlerden az olmadığı muhakkaktır.

[m. 1964] yılı şubat ayında, Amerikada New-York eyaleti tıb derneğinde konuşan göğüs hastalıkları mütehassısı Dr. Alvan L.Barach, sigara içerken dumanı içeriye çekmeyenlerde akçiğer kanseri yaptığını gösterecek bir delil yoktur demiştir. Birleşik Amerika sağlık işleri bakanlığının yüzlerle tabib ve kimyâger çalıştırarak aylarca yaptırdığı incelemelerin sonucu, [m. 1963] sonbahar gazetelerinde devletce açıklandı. Bu yazıda, (Sigarayı çok içenlerde, kanser daha çok görülmüştür. Kansere sebep, tütün değil, sigara kağıtının yanmasından hâsıl olan katran olduğu tesbit edilmiştir. Bunun için, tütünü, sigara şeklinde değil, tütün yaprağının sarması, pipo ve nargile lüleli çubuk şeklinde içmelidir) denilmektedir. Tütün dumanında, kanserojen bir maddenin, yani kanser yapan bir prodüinin bulunduğu idantifiye edilememiştir. Fazla duman verilen hayvanlarda tümör tevlid etmek kabil olmamıştır. Bunun içindir ki araştırıcılar, işi istatistiklere dökmüşlerdir. Yukarıda yazılı Amerikan raporu da, tıbbi, fenni ispat sonucuna değil, istatistiklere dayanarak bildirilmiştir. O hâlde bu rapor, problemi izah ve halletmiş değildir. Nitekim Avrupa ve Amerikada birçok doktorlar, bu raporu ve açıklamaları körü körüne kabul etmemektedirler. (Eczacılık mecmuası), 1970 yılı 12. sayısında diyor ki (İnfarktüs) denilen kalp sektesinden sonra görülen ölümün, çok sigara içenlerde, sigara içmeyenlere nazaran 16 defa daha az olduğu Amerikada tesbit edildi. Nikotinin norepinefrin teşekkülüne tesir ettiği Amerikada görüldü. Bu da, sigaranın zihin yorulmasını önlediğini göstermektedir.
Bazı şahslar, nikotine karşı hassas olabilir. Bu keyfiyet, yumurtaya, çileğe karşı hassas insanların bulunmasına benzer. Bunlar, sigara içince, hazm ve sinir bozukluğu, çarpıntı, damar tekallüsü, tansiyon yükselmesi gibi haller görülür. Lakin tütün içenlerin yüzde doksanında ve hele az içen büyüklerde hiçbir şey görülmemektedir. O hâlde, büyük bir insanın az miktarda içtiği tütüne, sıhhi bakımdan haram denemez. Böyle bir iddia, tecrübeye, fenne uygun olmaz.

Doktor Gautier, Pariste basılan fransızca (Formulaire)de koyu çayın ve kahvenin, sigaranın zararını giderdiğini yazmakta, tütünle zehirlenmeye karşı, bir bardak suya bir kahve kaşığı tanen veya mazı tozu, yahut bir damla tentürdiyot koyup içmeli ve yatıp çok örtünmelidir demektedir.

ZEHİRLİ GAZLAR VE KORUNMA ÇARELERİ: Zehrli bir cismin harpte kullanılabilmesi için, bir takım taktik şartları da haiz olması lâzımdır ki bunları her zehrde toplamak kolay değildir. Bundan dolayı, kimyâ sanayiinin birinci cihan harbine verdiği üçbinden ziyâde zehrli maddeden, ancak otuzu kullanılmış ve bunlardan on iki kadarı işe yaramiştir. Bu savaşta gaz atışı, düşmana zayiat verdirerek değil, ruhi tesir yapmak sûreti ile rol oynamıştır. Her yeni çıkan gaza karşı korunma vasıtalarının bulunması ve kıtalarda gaz disiplini meydana gelmesi ile bu silahın korkusu kalmamıştır.

Bugün iyi korunma vasıtalarına ve bunların kullanılması talim ve terbiyesine mâlik olan bir millet için gaz tehlikesi yoktur. İlerdeki harblerde, ilk olarak meydana çıkarak, eldeki korunma vasıtalarından geçecek olan her yeni bir silah ve bomba, korunma çaresi bulununcıya kadar rol oynıyacak ve belki de savaş neticesi üzerine mühim tesir yapacaktır.

ELEKTRONİK ALETLER: Elektronik kelimesini,elektron kelimesi ile karıştırmamalıdır. Elektronik kelimesi, bir ilim koluna verilen ismdir. Bu ilim kolu, elektro-manyetik dalgaların üzerine kurulmuştur.

Bir endüksiyon makarasının ikinci makarasındaki ince bakır telden, çok sayıdaki sargıların iki ucu, iki küçük küreye bağlanır. Birbirine yakın olan iki kürenin biri antene [gerilmiş bakır tele], ikincisi, su borusuna, böylece toprağa bağlanır. Kalın bakır telden içerdeki az sayıda sargılara pilden akım verilince, iki küre arasında kıvılcım şeklinde elektron atlaması olur. Elektronlar, anten ile toprak arasında, saniyede milyonlarca defa gidip gelir. Saniyedeki gidip gelme sayısına (Titreşimli akımın frekansı) denir. Evlerimizde kullandığımız elektrik akımının frekansı ellidir. Frekansları onbinleri aşan alternatif akımlara, (Yüksek frekanslı) denir. Elektrik akımı geçen tellerin etrafında, bir miknatıs sahası hâsıl olur. Anten ile toprak arasında hâsıl olan akım [elektrik titreşimi] de, kuvvetli miknatıs meydana getirir. Bu miknatıs, dalgalar halinde, fezada [boşlukta] her tarafa yayılır. (Elektro-manyetik dalga) denen bu dalgaların yönü ve şiddeti değiştiği için rast geldikleri kapalı devrelerde, mesela antenlerde, endüksiyon akımı meydana gelir.

Bugün yüksek frekans alternatörleri ile ve triyod lambaları ile elektrik titreşimleri ve böylece, elektro-manyetik dalgalar yapılmakta, bunlarla, telsizler, radyolar, radar ve elektronik beyinler çalıştırılmaktadır. Elektronik beyin [Computer]lerin iç yapısını, beşbin tanesi bir yüksüğe sığan küçük transistörler ve diodlar ve bunları bağlayan binlerce karışık elektrik devreleri teşkil eder. Bunların imal ve tesbiti, elektronik beyin ve otomatik makinelerle yapılır.

Elektronik beynin giriş kısmında, hususi daktilolarda delinmiş ve üzerindeki delikler, belli harf veya işareti bildiren kartlar veya delikli şeritler yahut da bir yazıcı daktilo ile yapılacak işi gösteren bir program, makineye verilir. Program, makinenin özel işaretleriyle ve istenen işi yaptıracak şekilde, mütehassıslar tarafından hazırlanır. Bir kere hazırlanan program, belli bir iş için her seferinde kullanılabilen bir deste delikli kart olabilir. Programdan sonra malumat verilir. Girişte kullanılan vasıtalarla, kısa zamanda netice alınır. Karttaki delikler, devrelerin açılıp kapanmasını sağlar.

Elektronik beyin, kendisine verilen malumatı ve programı hafıza kısmı denen yerde kayd eder. Bu kısım, içinden tel geçen ferromagnetik halkalardan ibaret, kor denen, [Core: çekirdek] yüzbinlerce magnetik devreden ibarettir. Altı kor birleşip, bir postahanedeki numaralı posta kutuları gibi düşünülebilen pozisyonları teşkil eder. Her pozisyon, korlarındaki akımın yönüne göre magnetize olarak teyp gibi malumatı kayd eder. Bunlara malumatın girişi çıkışı, saniyede beşbin defa olabilir.

İşlemler merkez kısmında yapılır. Saniyede, bin ile dört bin arasında toplama, çıkarma, yirmi beş ile ikiyüzelli arasında çarpma, bölme, beşbin Lojik işlem yapabilir. Sekizyüz bilinmeyenli, sekizyüz denklemi bir insan, hiç yemeden, içmeden, ikiyüzelli senede, kompütür, yani bilgisayar ise, birkaç saatte yapar. Fen kollarındaki yeni keşfler için ve namaz vakitlerini anlamak için lüzumlu hesapların yapılmasında, hastalıkların teşhisinde, fabrikaların az mütehassısla çalıştırılmasında, elektronik aletlerle çalışan tertibli [programlı] hesap makinaları (Robot)lar kullanılıyor. Robot, makine adam demektir. Bunlar, mekteplerde, evlerde öğretmen yerine ders vermekte, problem çözmektedirler. Gemilerin, tayarelerin yerlerini bulmakta, menzil hesaplarını yapmakta, harp gemilerinde atış kontrolünde, hava tahminlerinde, tayarelere ve rampadan atılan füzelere yol gösteren radar Beaconlarında hep elektronik aletler kullanılmaktadır. Telsizle idare edilen tayareler, roketler, kıtalar arası füzeler, elektronik bilgilerin kullanıldığı yerlerdir.

Amerikalılar, 1975 de elektronik beyinle incelemeler yapan, (Viking 1 sonda cihazı)nı Merih yıldızına yolladılar. Bu cihaz, 56 milyon kilometrelik yolu on bir ayda kat’ ettikten sonra, 1976 temmuz ayında Merih üzerine kondu. Çalışmaya başladı. Toprak alıp, biyolojik ve fizik ve kimyâ tahlilleri yapıp, Pasadena ilim merkezine bildirdi. Merih toprağında bol oksigen gazı olduğu ve radio-aktif karbon bulunduğu anlaşıldı. Pasadenadaki hayati tecrübeler mütehassıslarından Dr. Herold Klein, Viking 1 cihazının gönderdiği haberlerin çok heyecan verici olduğunu söylemiştir.

Ruslar, askeri harcamalarının çoğunu, casusluk işlerinde kullandılar. Elektronik sanayiın sırlarını, Amerikalılardan çaldıkları tesbit ve resmi raporlarla neşredildi.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler