Muhammed aleyhisselâmın doğumundan peygamberliği bildirilinceye kadar görülen peygamberlik müjdeleri ve alâmetleri:

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” annesi Âmine hatun şöyle anlatmıştır: O hazretin [yani Muhammed aleyhisselâmın] doğacağı sırada evde yalnız idim. Abdülmuttalib Beytullah’ı tavaf etmeye gitmişti. Abdullah 4 ay önce Medine’de vefat etmişti ve orada defnedilmişti. Evin tavanı tarafından büyük bir şey indiğini hissettim ve beni korku kapladı. Bir ak kuşun kanadıyla beni sıvazladığını hissettim ve korkum dağıldı. Sonra bana süt gibi beyaz bir şerbet verdiler. Çok susamıştım. Aldım, bu şerbeti içtim. Uzun boylu küçük yüzlü hatunlar gördüm. Abd-i Menaf’ın kızlarına benziyorlardı. Etrafımda duruyorlardı. Gökten yere kadar uzanmış beyaz ipekten bir örtü gördüm. Birisinin, Onu insanların gözünden gizliyoruz dediğini işittim. Bir bölük kuşlar gördüm ki gagaları zümrütten, kanatları yakuttan idi. O sırada gözümden perde kaldırıldı. Doğudan batıya kadar yeryüzünü gördüm. Biri doğuda, biri batıda, biri de Kabe’nin damı üzerinde 3 âlem [sancak] gördüm. Sonra çok hatunlar gelip çevremde oturdular. Muhammed aleyhisselâm doğar doğmaz başını secdeye koydu. Parmağını semaya kaldırdı. Sonra bir bulut indi ve onu kaldırıp götürdü. Baktım yerde göremedim. Gözden kaybolmuştu. Sonra “Muhammedi bütün âlemde dolaştırınız. Bütün mahlukat Onu ismiyle, suretiyle ve sıfatıyla tanısın, bilsin” diye bir ses işittim. O bulut bir anda Onu geri getirdi. Onu beyaz bir yün içine sarmışlardı. Sardıkları kundak sütten ak, ipekten yumuşak idi.

Yine bir bulut geldi, öncekinden büyük idi. Bulutun arasında at kişnemeleri işitiyordum. Şöyle bir ses duyuyordum: Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” bütün insanlara, cinlere ve hayvanlara gösterdiler. Ona Adem’in saffetini, Nuh’un rikkatini, İbrahim’in hulletini, İsmail’in lisanını, Yusuf’un cemalini, Yakub’un besaretini, Eyüb’ün sabrını, Yahya’nın zühtünü ve İsa’nın keremini “aleyhimüssâlatü vesselâm” verdik. Sonra bulut bir anda açıldı.

¥ Osman bin Ebil As “radıyallâhu anh”, annesinin şöyle anlattığını rivayet etmiştir: Muhammed aleyhisselâmın doğduğu sırada hazret-i Âminenin yanında idim. O gece ne tarafa baksam gündüz gibi aydınlık idi. Yıldızlara baktıkça bana yaklaştıklarını gördüm. Neredeyse üzerime düşecekler sanırdım.

¥ Abdülmuttalib’in kızı Safiye hatun şöyle anlatmıştır: Muhammed’in “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğduğu sırada Âmine’nin ebesi idim. Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” nuru, lambanın ışığını bastırıyordu. O gece 6 alâmet gördüm. 1.si, doğar doğmaz secde etti. 2.si, başını kaldırıp, fasih bir lisanla “Lâ ilâhe illallah inni Resûlullah” dedi. 3.sü, Onun nuruyla ev çok aydınlandı. 4.sü, doğduktan sonra yıkamak istediğimde, zahmet etme, biz Onu yıkadık diye bir ses işittim. 5.si, oğlan mıdır, kız mıdır diye merak ettim. Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş gördüm. 6.sı, istedim ki Onu kundağa sarayım. Sırtında mühr-i nübüvveti gördüm. 2 küreği ortasında “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” yazılı idi.

¥ Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır: Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğduğu gece Kâbeyi tavaf ediyordum. Gece yarısı geçince, Kabenin, makam-ı İbrahim tarafına secde ettiğini gördüm. Allahü Ekber, Allahü Ekber diye tekbir sesleri ile beni müşriklerin pisliklerinden ve cahiliye zamanının kötülüklerinden temizlediler diye sesler geliyordu. Sonra bütün putlar yüz üstü yere düştü. En iri put olan hubele baktım, başaşağı bir taşın üzerine düşmüştü. Birisinin Âmine Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğurdu diye nida ettiğini işittim. Bu sözü işitince Safa tepesi tarafına çıktım. Bir gürültü vardı. Sanki bütün kuşlar ve hayvanlar Mekke’de bir yere toplanmışlardı. Sonra Âminenin evine gittim. Kapı kilitli idi, açın diye bağırdım. İçerden Âmine, ey baba! Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğdu, dedi. Getir göreyim, dedim. Müsaade yok, birisi geldi ve ey Âmine, sakın bu çocuğu 3 gün kimseye gösterme, dedi diye cevap verdi. Kılıcımı çekip içeri girmek istedim. Karşıma eli kılıçlı ve yüzü örtülü birisi çıktı. Ey Abdülmuttalib, geri dön melaike-i mukarrebîn ve sükkan-ı ıllıyin torununu ziyaret edinceye kadar girme, dedi. Vücuduma bir titreme geldi ve elimden kılıç düştü. Dışarı çıktım. Bu hadiseyi Kureyş halkına anlatmak istedim. Fakat 3 gün dilim tutuldu. Kimseye bir şey söyleyemedim.

¥ Mücahit “radıyallahü teâlâ anh” demiştir ki: İbni Abbastan “radıyallâhu anhüma” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” emzirilmesi hususunda, kuşların ve diğer canlıların münakaşa edip-etmediklerini sordum. İnsanlardan başka bütün canlılar, Onu emzirmek için niza, münakaşa ettiler, dedi. Çünkü, O doğunca; Ey canlılar! Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğdu. Onu emzirene ne mutlu diye bir nida geldi. Bunun üzerine bu hususta bütün canlılar münakaşaya tutuştu. Sonra; Onu insanlardan birinin emzirmesi takdir olunmuştur diye bir nida geldi. 3 gün sonra Ebû Lehebin cariyesi Süveybe hatun, Halime hatun gelinceye kadar 4 ay emzirdi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin doğduğu gece, İran kralı (Kisranın) sarayı sallandı ve 14 burcu yıkıldı. Farisin (mecusilerin) bin seneden beri hiç sönmeden yanan ateşi söndü. Save gölünün suyu yere çekilip kurudu. Mecusilerin meşhur alimi Mübedan rüyasında, serkeş develerin önlerine kattığı atları öldürüp, Dicle nehrini geçtiklerini ve memleketlerine dağıldıklarını gördü. Kisra, sarayının sallanmasından ve burçlarının yıkılmasından çok korktu. Kimseye bildirmek istemedi. Fakat sabahleyin tahtına oturunca sabredemeyip bu hadiseyi vezirlerine ve ileri gelen adamlarına anlattı. O bunları anlatırken mecusilerin ateşinin söndüğünü bildiren bir mektup geldi. Kisra daha çok endişelendi. Sonra Mübedan gördüğü rüyayı anlattı. Kisra, Mübedana bu hadiseler için ne denebilir? diye sordu. O da bunlar Araplar arasında meydana gelen bir hadiseye işarettir, dedi. Sonra Kisra, Numan bin Münzire mektup yazıp, bu hadisenin izahını sorabileceği bir âlim göndermesini istedi. O da Abdülmesih Gassaniyi gönderdi. Kisra bu hadiseleri ona sordu. Abdülmesih Gassani dedi ki: Bu ilmi dayım Satih kahin bilir. O Şamdadır, dedi. Kisra, git ondan bu hadiseleri sor dedi. Şama gidip Satih kahini buldu. O anda ölmek üzere idi. Selam verdi, cevap alamadı. Bir şiir okumaya başladı. Satih kahin şiri işitince gözlerini açtı ve ey Abdülmesih! Kisra, sarayının sallanması, burçlarının yıkılması, Mübedanın rüyası, Save gölünün kuruması sebebiyle, bunları sordurmak için seni bana gönderdi, dedi. Bunların hepsi ahir zaman Peygamberinin doğduğuna işarettir. O bu beldeleri alacaktır. Kisralardan, yıkılan burçlar sayısı kadar kimse İrana padişahlık yapacaklar. Sonra devletleri yıkılacaktır. Abdülmesih bu haberi Kisra’ya götürdü. Kisra 14 kişi padişahlık yaptıktan sonra bu devlet yıkılacak. Bu bir hayli iş ve uzun zaman alır, dedi. Fakat bu kisralardan 10 kişinin padişahlığı 4 senede bitti. Diğer dördü Emir-ül müminin Osman “radıyallâhu anh” zamanına kadar saltanat sürdüler.

Bazı rivayetlerde şöyle bildirilmiştir: Kisra Dicle nehri kenarında büyük bir saray yaptırmıştı. Bu saray için hesap edilemeyecek kadar çok para harcamıştı. Bir sabah kalkıp bu sarayın 2’ye bölündüğünü, sular altında kaldığını gördü. Yanında kahinlerden, müneccimlerden ve sihirbazlardan 360 kimse bulunduruyordu. Bunlar arasında Araplardan Saib adında biri vardı ki kahinlikte maharetli ve meşhur idi. Verdiği hüküm ve haberlerde az hata ederdi. Kisra bunları toplayıp, köşkünün 2’ye yarılıp, harab olmasının sebebini araştırıp, bulmalarını emretti. Her biri bir tarafa gidip araştırmaya başladılar. Sihirbazların, kahinlerin ve müneccimlerin haber alma yolları kapandı.

Saib adındaki kahin karanlık bir gecede yüksek bir tepeye çıktı. Gökyüzüne ve yeryüzüne bakınırken, Hicaz tarafından bir şimşek çaktığını ve batıya kadar ulaştığını gördü. Sabahleyin, ayağını bastığı yer yeşermişti. Kendi kendine, eğer gördüğüm doğru ise, Hicazdan bir padişah çıkacak, her tarafa hakim olacak. Âlemde refah ve ucuzluk olacak kanaatine vardı. Bütün sihrbazlar, kahinler ve müneccimler bir yere toplanıp, birbirlerine hallerini anlattılar. Sonra bir Peygamber gönderilmiş veya gönderilecektir, diye ittifak ettiler. Kisranın mülkünü alacaktır. Ama bunu Kisraya söyleyemeğiz. Çünkü hepimizi öldürür, dediler. Sonra Kisranın yanına gittiler. Sarayın yıkılmasının sebebi, yapılma zamanının yanlış seçildiğindendir. Bir zaman belirtelim. O zamanda yapılsın dediler. Bir zaman tayin ettiler ve köşk o zamanda yapıldı. Kisra bütün devlet adamlarıyla birlikte o köşkte bir meclis kurdu. Bu sırada Dicle nehrinin suyu yükseldi. Köşkü su basıp yıktı. Kisrayı boğulmak üzere iken sudan çıkardılar. Kisra, kahin ve müneccimlere kızıp çoğunu öldürttü. Diğerleri biz hata etmişiz. Köşkün yapılması için tekrar bir zaman seçelim dediler. Belirttikleri zaman içinde köşk yeniden yapıldı. Kisra korka korka gelip köşke çıktı. O çıkar-çıkmaz köşk ayağının altından kayıp yıkıldı. Kisra nehre düştü. Kisrayı yarı ölü vaziyette nehrden çıkardılar.

Kisra o kahinleri toplayıp sizi öldürürüm diye tehdid etti. Bunun üzerine kahinler doğrusunu söyleyerek, bu alâmetler bir Peygamber geldiğini veya yakında geleceğini, senin saltanatına son vereceğini, mülkünü alacağını göstermektedir, dediler. Kisra bu sözleri işitince, Dicle kenarına bina yapmaktan vazgeçti. Oradaki yıkılan bina da tamamen harab oldu.

¥ Mekkede oturan bir yahudi vardı. Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin doğduğu gece Kureyşten bir topluluğun yanına gelip; dün gece sizden bir oğlan dünyaya geldi mi diye sordu. Bilmiyoruz dediler. Eğer sizde değilse korku yoktur. İyi biliyorum ki dün gece bu ümmetin Peygamberi doğdu. Eğer sizde değilse Filistinde olsa gerektir. Onun 2 küreği arasında ince kıllar (nübüvvet mührü) vardır. Cinnilerden bir ifrit parmağını onun ağzına koyduğu için, 2 gün süt emmeyecektir. Kureyşliler oradan ayrılınca, şaştıkları bu sözleri büyüklerine söylediler. Bir de işittiler ki Abdullah bin Abdülmuttalib’e Allahü teâlâ bir oğul vermiş. Adını Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” koymuşlar. Bunu o yahudiye haber verdiler. Hazret-i Âminenin evine geldi. O alâmeti çocuğun sırtında görünce, bayılıp düştü. Aklı başına gelince: Vallahi peygamberlik artık Beni İsrailden gitti, dedi. Sonra Kureyşlilere dönüp, siz bu hadiseye sevinirsiniz, ama bu çocuk sizin üzerinize galip gelecektir. Onun şanı doğudan batıya her yerde duyulacaktır, dedi.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” süt annesi hazret-i Halime hatun şöyle anlatmiştir. Kabilemden bir gurub kadınla süt anneliği yapmak için Mekkeye gittik. Kocam da yanımda idi. Bir zayıf dişi merkebimiz ve süt vermekten kesilmiş bir devemiz vardı. Benim de sütüm azdı. Oğlum Damra doymadığından, geceleri ağlar, beni uyutmazdı. Mekkeye varınca bana Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” vermek istediler. Bilmediğimden dedim ki süt emziren süt anneye ücret vermek için cömert bir baba olması lazımdır. Bu çocuğun babası yok diyerek almak istemedim. Benimle gelen bütün kadınlar birer çocuk buldular. Artık çocuk kalmadı. Kabileme çocuk almadan dönmekten utandım. Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabul ettim. Âmine hatun bana dedi ki: 3 gece önce bana bir kimse gelip, bu oğlunun süt annesini Beni Sad kabilesinden ve Züveyb oğullarından tut dedi. Ben de, Beni Sad kabilesinden olduğumu ve babamın da Züveyb oğullarından olduğunu söyledim. Âmine hatun elimden tutup, beni evine götürdü. Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. Yünden beyaz bir kundak içine sarılmış, ondan etrafa misk kokusu yayılıyordu. Yüzünün güzelliğinden etrafa saadet nurları yayılıyordu. Yeşil bir ipek üzerinde uyuyordu. Mememi sinesi üzerine koyunca gözlerini açtı. Baktım ki gözlerinden çıkan bir nur semaya yükseliyordu. Hemen yüzünü örterek bunu Âmine hatundan sakladım. Sonra Onu kaldırıp, sağ mememi ağzına verdim. Emmeye başladı. Sonra sol mememi verdim, onu emmedi. İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” demiştir ki o zaman da Allahü teâlâ Ona adalet ilham etti ki o sütü yani sol memeyi ortağına bıraktı. Halime hatun şöyle demiştir. Daima sağ taraftan Muhammed “aleyhisselâm” emerdi. Sol taraftan da oğlum Damra emerdi. Asla kendi çocuğum Muhammedden “sallallâhü aleyhi ve sellem” önce süt emmezdi.

¥ Yine Halime hatun şöyle anlatmiştir: Hazret-i Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” emzirmeye başlayınca sütüm öyle çoğaldı ki hazret-i Muhammede “aleyhisselâm” ve oğlum Damra’ya süt verdiğim hâlde sütüm hiç azalmadı, dolup taştı. Süt vermeyen devemiz süt vermeye başladı. Evimizde süt bollaştı. Bütün kaplarımız sütle doldu. Kocam bana: Ey Halime! Evimiz bereketlendi. Allahü teâlâ bize ihsanda bulundu. Bütün bunlar, yanımızda bulundurmakla şereflendiğimiz bu saadetli yavrunun bereketi ile olmaktadır derdi ve çok sevinip mutlu olurdu.

¥ Halime hatun şöyle anlatmıştır: Muhammedi “aleyhisselâm” evime götürmek için alınca, 3 gün Mekke’de kaldık. 3. gece, yeşil elbiseler giymiş nur yüzlü bir kimse Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yastığına oturmuş, yüzünden öpüyordu. Kocama da gösterdim. Kocam bunu sakın anlatma. Bilmiş ol ki bizden daha mutlu olarak evine dönen yoktur, dedi.

¥ Yine Halime hatun anlatmiştir: Mekke’den evimize döneceğimiz zaman merkebime bindim. Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” önüme aldım. Merkeb Kâbeye doğru 3 defa secde etti. Sonra yola çıktık. Merkebimiz bütün merkebleri geçti. Yol arkadaşlarımın hepsi geride kaldı. Bana, ey Halime, merkebin yularını biraz çek. Bu merkeb gelirken zorla yürüyen merkeb değil midir dediler. Ben de kucağımdaki Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” göstererek, öyle zannediyorum ki bu iş şu oğulcuğumun bereketiyledir, dedim.

¥ Halime Hatun anlatmıştır: Beni Sad menzillerinden konakladığım her yer yeşerir, oranın güzelliği ve tazeliği artardı. Allahü teâlâ hayvanlarımıza öyle bir bereket verdi ki koyunlarımızın memeleri sütle doldu. Beni Sadlılar çobanlarını azarlayıp derlerdi ki niçin Ebû Züveyb’in koyunları semiz ve sütlüdür de, bizim koyunlarımız zayıf ve sütsüzdür. Siz de koyunlarınızı onların koyunlarının otladığı yerde otlatınız, derlerdi.

¥ Halime hatun şöyle anlatmıştır: Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” konuşma zamanı yaklaşınca, herkesin hayretleri arasında, Allahü Ekber, Allahü Ekber, Elhamdülillahi Rabbil âlemin dedi. Rivayet edilmiştir ki 2 aylık olunca oturur ve emeklerdi. 3 aylık iken ayakta dururdu. 4 aylık iken duvardan tutunarak yürürdü. 5 aylık iken bir yere tutunmadan yürürdü. 6 aylık olunca çabuk çabuk yürümeye başladı. 7 aylık iken her tarafa koşardı. 8 aylık iken anlaşılacak şekilde konuşmaya başladı. 9 aylık iken çok açık bir şekilde konuşmaya başladı. 10 aylık iken çocuklarla ok atmaya başladı.

¥ Yine Halime hatun şöyle anlatmiştir: Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” emzirdiğim müddetce, Ondan son derece memnundum. Asla hiçbir şeyi kirletmezdi. Gündüz ve gece bir defa tebevvül eder, bir daha o vakte kadar hiç tebevvül etmezdi.

¥ Halime hatun şöyle anlatmıştır: Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” emzirmek için alıp Mekke’den yola çıkmıştık. Yolda bir su kenarında konaklamıştık. Orada Huzeyl kabilesinden bir ihtiyar vardı. Yol arkadaşlarım bana; Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” annesi Âmine hatunun, Onun hakkında anlattığı harikul’ade hadiseleri bu ihtiyardan sor dediler. Ben de ihtiyara; bu çocuğun annesi doğum anında kendisinden bir nur yükseldiğini, o nurun aydınlığında her tarafı gördüğünü ve doğunca yerden bir avuç toprak alıp, sonra başını yukarı kaldırdığını söyledi dedim. O yaşlı kimse bu sözleri duyunca; Ey Huzeyl kabilesi! Bu çocuğu öldürün! Çünkü bütün dünyaya hakim olacaktır. Gökten inecek haberi bekleyor, diye bağırdı.

¥ Halime hatun şöyle anlatmıştır: Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” 2 yaşına girmişti ve sütten kesme zamanı gelmişti. Onu annesine teslim etmek için Mekke’ye götürdüm. Onun sebebiyle kavuştuğumuz bereketin gitmesini hiç istemiyordum. Annesi Âmine hatuna biz bu çocuktan bereketli çocuk görmedik. Mekke’nin havası çok sıcak, veba da olabilir. Biraz daha yanımızda kalmasına müsaade eder misiniz dedim. Müsaade etti ve bir sene daha bizimle beraber kaldı. Bir gün Habeş nasranilerinden bir cemaatin bulunduğu bir yere yolum düştü. Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüler. Dikkatli dikkatli Ona baktılar. İşlerini bırakıp, Onun hallerini sormaya başladılar. Sırtında 2 küreği arasındaki nübüvvet mührüne bakıp düşündüler. Mübarek gözlerinin kırmızılığını gördüler. Bana senin bu oğlun hiç göz ağrısından şikayet eder mi diye sordular. Hayır deyince, gözlerindeki bu kırmızılık hiç kaybolur mu dediler. Hayır kaybolmaz, dedim. Bunun üzerine bana dediler ki: Ne kadar mal istersen sana verelim ve yüz minnetle canımızı feda edelim, bu çocuğu bize ver de Habeş diyarına götürelim. Kitaplarımızdan okuduğumuza göre bunun şanı yüce olacaktır. Bir son Peygamber gelecektir ve Onun doğacağı yer Harem (Mekke)dir. Zannediyoruz ki O Peygamber doğmuştur veya doğması yaklaşmıştır, dediler. Onlardan çok korktum ve O gece gözüme uyku girmedi.

¥ Yine Halime hatun şöyle anlatmıştır: Muhammed “aleyhisselâm” 3 yaşına girince, süt kardeşleriyle koyun otlatmaya giderdi. Eline bir sopa alır, zevk ve neşe ile giderdi. Akşam da şen ve sevinçli dönerdi. Bir gün hava çok sıcak oldu. Kendi kendime üzülüp bu gün hava çok hararetli. Muhammed’e “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir sıkıntı gelmesin dedim. Süt kardeşi Şeyma, ey anne, üzülme, bugün Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” kuzuların arasına oturmuştu. Üzerinde bir bulut onu gölgeliyordu. O nereye gitse, o bulut da Onunla birlikte hareket ediyor. O güneşten asla rahatsız olmuyor, dedi.

¥ Halime hatun şöyle anlatmıştır: Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün yine süt kardeşleriyle koyun otlatmaya gitmişti. Süt kardeşi Damra öğle vaktinde aniden ağlayarak eve çıka geldi. Anneciğim, Kureyşli kardeşime bir şey oldu, dedi. Ne oldu anlat dedim. Bizimle oynarken birisi gelip Onu aramızdan aldı ve bir dağın tepesine çıkardı. Bıçakla karnını yardı, dedi. Kocam Ebû Züveyb ile birlikte koşarak o dağa çıktık. Bir de baktık ki Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek yüzü kızarmıştı ve gök yüzüne doğru bakıyordu. Hemen yanına oturup alnından öptüm ve ey canım yavrum sana ne oldu. Sana bunu yapan kimdir, dedim. Şöyle anlattı: Kardeşlerimle oynuyordum. 3 kişi geldi. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde içi karla dolu zümrüd bir leğen vardı. Beni kardeşlerimin arasından alıp dağın üzerine çıkardılar. Onlardan biri beni tam bir lütf ile okşadı ve göğsümü göbeğime kadar yardı. Ben bakıyordum ve hiç acı duymuyordum. Elini göğsüme sokup, yüreğimi çıkardı ve yardı. İçinden bir parça uyuşmuş siyah kan çıkarıp attı. Sonra dedi ki bu senin vücudunda şeytanın tesir edeceği bir parça idi. Allahü teâlânın emriyle çıkarıp, şeytanın şerrinden ve mekrinden emin olasın diye seni ondan temizledik, dediler. Sonra yüreğimi yerine koydu. Ben seyrediyordum. 3. kişi geldi. Onlara siz çekilin, işinizi tamamladınız, dedi. O kimse yanıma yaklaşıp elini göğsümün üzerine koydu. O anda göğsümdeki yara kapanıp iyileşti. Yanındakilerden birine bunu, ümmetinden on kişi ile tartınız dedi. Tarttılar, ben ağır geldim. Yüz kişiyle tartınız dedi. Tarttılar. Ben ağır geldim. Bin kişiyle tartın dedi. Tarttılar. Yine ben ağır geldim. Bunun üzerine, Onu bırakınız. Bütün ümmetiyle tartsanız ağır gelir, dedi. Sonra elimden tutarak beni oturttu. Üçü de başımdan ve alnımdan öptüler ve ey Allahü teâlânın Habîbi, korkma. Bir bilsen sana ne saadetler ve ihsanlar verlimiştir, dediler ve havada uçup gökün ortasından içeri girdiler. İsterseniz size içeri girdikleri yeri göstereyim, dedi.

¥ Yine Halime hatun anlatmiştir: Muhammedden “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüğüm halleri halka anlatıyordum. Bana bu çocuğu bir kahine götür, belki cinlerin tesirinde kalmıştır, dediler. Bunun üzerine Onu bir kahine götürdüm. Onda gördüğüm halleri tamamen anlattım. Kahin bunları dinleyince, hemen yerinden kalkıp: Ey Araplar! Geliniz, başınıza bir bela gelmek üzeredir. Ona şimdiden engel olunuz! Bu çocuğu öldürünüz. Eğer öldürmezseniz, büyüyünce dininizi bırakın deyip, sizi hiç işitmediğiniz ve tasavvur etmediğiniz bir dine davet edecek diye bağırmaya başladı. Bu sözleri duyunca, Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” elinden tutup çektim. Kahine asıl seni bir kahine götürmek lazım. Sen delirmişsin. Eğer böyle saçma sapan konuşacağını bilseydim, sana asla gelmezdim. Ben oğlumu öldürtmem, ama seni öldürmek gerekir, dedim. Sonra Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” alıp evime döndüm.

¥ Halime hatun şöyle demiştir: Bu hadiselerden sonra çok korkmaya başladım. Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeye götürüp, emaneti teslim etmek istedim. Mekkeye doğru yola çıkmak üzere iken bir nida işittim, şöyle diyordu: Ey Mekke vadisi, sana afiyet olsun. Bundan sonra, yakin nuru ve dinin cemali, kemali ikbal ve Allahü teâlânın sevgilisi sana dönecektir. Sonra merkebe binip Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeye ulaştırdım. Bir topluluk gördüm. Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” onların yanına bıraktım. Bazı mühim işlerimi yapmaya gittim. Aniden kulağıma korkulu bir ses geldi. Acele geri döndüm. Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” bıraktığım yerde bulamadım. Yanına bıraktığım kimselere sordum. Nereye gittiğini söylemediler. Ağlayıp feryat ederek, ah Muhammed! Vah Muhammed diyordum. Aniden karşıma zayıf, ince uzun boylu bir ihtiyar çıktı. Sana Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” nerede olduğunu bilen bir kimseyi söyleyeyim, dedi. Kimdir deyince, şu hubel putudur dedi. Bunun üzerine o kimseye kızarak, sen Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğduğu gece hubel putunun ve diğer putların yere yıkıldığını bilmiyormusun, dedim. O kimse bana sen delirmişsin. Ben hubele varıp yalvarayım da senin oğlunu geri versin, dedi. Sonra hubelin etrafında dönüp başını öptü ve putu methederek bu kadının oğlu Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” kaybolmuş dedi. Yaşlı kimse hubel putunun yanında Muhammed ismini söyler söylemez hubel ve diğer putlar yüzüstü yere yıkıldılar. Ey ihtiyar, biz Muhammedin elinde kırilacağız diye bir ses geldi. O ihtiyar titreyerek ve ağlayarak putların yanından ayrıldı. Bana ey Beni Sadlı kadın, senin oğlunun sahibi vardır. Onu kaybolmaktan korur, hiç üzülme, dedi.

Halime hatun sözlerine devam ederek şöyle anlatmıştır: Bu haberin Abdülmuttalibe ulaşmasından korktum. Hemen gidip kendim durumu bildirdim. Bu iş Kureyşlilerin bir hilesidir diyerek kılıcını çekti ve ey Kureyş kabilesi diye bağırarak onları yanına çağırdı. Yanına toplandılar. Onlara durumu anlattı. Her birisi bir tarafa gidip, Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” aramaya başladı. Hiçbiri bulamadı. Abdülmuttalib ise Kâbeye gidip 7 kere tavaf ettikten sonra: Ya Rabbi! Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” bize geri ver diye münâcatta bulunarak, şu manada bir şiir okudu:

Ya Rabbi! Kavuştur beni Muhammedime,
Döndür Onu bana, o sağ kolum yerinde.
Muhammedim kayboldu bilinmiyor hiç yeri,
Zarar gelirse Ona helak et kavmimi.

Bunları söyledikten sonra, Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tihame vadisinde falan ağacın altındadır diye bir ses işitti. Derhal o vadiye doğru yola çıktı. Yolda Varaka bin Nevfel ile karşılaştı. Birlikte Tihame vadisine gittiler. Vadiye vardıklarında, Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir ağacın altında ağacın dallarıyla ve yapraklarıyla oynar hâlde buldular. Abdülmuttalib yanına yaklaşıp: Ey evladım sen kimsin? dedi. Muhammed bin Abdullah bin Abdülmuttalibim diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdülmuttalib ben senin deden olurum, dedi. Sonra Onu Mekkeye getirdiler. Süt annesi Halime hatuna çok ikramda bulunup, kıymetli hediyeler vererek, kabilesine gönderdiler. Abbas “radıyallâhu anh”, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” methetmek için yazdığı bazı şirlerinde bu hadiseden şöyle bahsetmiştir:

Yapraklar altında korunduğun gibi sen,
Bundan önce de gölgeliklerde hoş idin sen.

¥ Abbas “radıyallâhu anh” Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” demiştir ki; sen beni beşikte iken İslama çağırsaydın kabul ederdim. Sen beşikte yatarken ay ile konuşurdun. Parmağınla her ne tarafa işaret etsen, ay o tarafa meyl ederdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: “Ben ay ile o da benimle konuşurduk. Beni ağlamaktan men’ ederdi. Ayın arş altında secde edişinin sesini işitirdim.”

¥ Muhammed Mustafa’yı “aleyhisselâm” annesi Âmine hatun, Medinede bulunan dayıları Neccaroğullarının yanına götürdü. Ümmi Eymen de onlarla birlikte idi. Bir ay orada kaldılar. Nitekim Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medine’ye hicret edince, daha önce orada bir ay kaldığında geçen hadiseleri hatırladılar ve buyurdular ki: Bir yahudi bana daima bakardı. Bir gün beni yalnız bulup adın nedir, dedi. Ahmettir, dedim. Sırtıma baktı ve kendi kendine şöyle dedi: Bu ümmetin Peygamberidir. Sonra dayılarımın yanına geldi ve onlara da böyle söyledi. Annem bu sözleri işitince korktu ve Medineden ayrıldık. Ümmi Eymen de şöyle anlatmiştir: Medinede bulunduğumuz sırada, bir gün öğle vaktinde 2 yahudi bulunduğumuz yere gelip; Ahmedi dışarı çıkarınız dediler. Çıkardık. Ona baktılar ve bilhassa sırtına çok bakıp düşündüler. Sonra birbirlerine, bu ümmetin Peygamberidir. Bu Medine şehri bunun hicret edeceği yerdir. Bu şehirde savaşların olmasına az kaldı, dediler.

¥ Medineden Mekkeye dönerlerken Ebva denilen yerde, hazret-i Âmine hastalandı. Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” annesinin başı ucunda oturmuştu. Bir ara hazret-i Âmine kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine geldi. Oğlu Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek yüzüne baktı ve birkaç beyt okudu. Şu beytler onlardandır:

Yüce Allah bereketler versin sana,
Eğer doğru çıkarsa gördüğüm rüya.
Sen peygamber olacaksın insanlara,
Celil ve kerim olan Allah katında.

Hazret-i Âmine bu şiri okuduktan sonra şöyle dedi: Yaşayan herkes ölecektir. Yeni olan her şey eskiyecektir. Eğer ben ölürsem gam yemem. Adım âlemde daima anılır. Çünkü, böyle pak ve mübarek bir evlat yadigar bıraktım. Hazret-i Âmine vefat edince, cinlerin ağlama sesleri işitildi ve taziye için şu beytleri okuyorlardı:

Ağlasın iffetli genç kızlar Âmineye,
Anne olmakla şereflendi, Peygambere.
Abdullahın zevcesi, yakınıdır hem de,
Vakarlı hem sahip-i minber Medinede.

¥ Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğduktan sonra, Seyf ibni Zilyezn, Habeşistan’ı aldı. Abdülmuttalib, Veheb bin Abdi Menaf ve Kureyş kabilesinin diğer ileri gelenleri Zilyezni tebrik için Yemene gittiler. Müsaade alıp içeri girdiklerinde, Abdülmuttalib padişahın yakınına oturdu. Konuşmak için izin istedi ve gayet fasih bir ifade ile padişahı tebrik etti. Dualar yaptı ve methiyede bulundu. Bu durum padişahın çok hoşuna gitti ve sen kimsin diye sordu. Abdülmuttalib de ben Haşimoğullarındanım dedi. Şah daha çok ikram edip, onu yanına oturttu ve Kureyş kabilesinin diğer ileri gelenlerine de çok ikram ve iltifatta bulundu. Sonra onları misafirhaneye yerleştirip, son derece ikram ve iyilikte bulundu. Bir ay misafir kaldılar. Ne yanlarına uğradılar, ne gitmeleri için izin verdiler. Bir aydan sonra padişah bir kimse gönderip, Abdülmuttalibi odasına çağırttı. Ona şöyle dedi: Ey Abdülmuttalib! Sana bir sırrımı söyleyeceğim. Senden başkasına bu sırrımı söylemem. Çünkü sen, bir cevherin kaynağısın. Seni bundan haberdar edeyim. Bu sırrı vakti gelinceye kadar saklı tut. Allahü teâlâ bu sırrı vakti gelince bütün âleme açıkça gösterir. Haberin olsun ki hazinemde kendim için hususi olarak sakladığım bir kitapta, bir hayırlı haber ve muteber bir şey okudum. Bu iş sana ve bütün mahlukata faydalı, umumi ve tam bir nimet olacaktır. Bu müjde şöyledir: Mekke’de bir erkek çocuk doğmuştur veya doğması yaklaşmıştır. Onun adı Muhammeddir “sallallâhü aleyhi ve sellem”. Babası ve annesi vefat etmişlerdir. Onu dedesi ve amcası himaye edeceklerdir. Allahü teâlâ Ona peygamberlik verecek ve halkı Hakka davet edecektir. Ona dost olanlar aziz ve mansur olurlar. Düşmanlık edenler zelil ve hakir olurlar. Allahü teâlâ bizi Ona tabi ve yardımcı eylesin. Allahü teâlâ O Peygamber vasıtasıyla küfür ve dalalet ateşini söndürecek ve tevhid dinini ortaya çıkaracaktır. Kehanet sona erecek, şeytanlar taşlanacak ve kovulacaktır. Putlar yüzüstü düşecek. O Peygamberin sözü hak ile batılı birbirinden ayırıcıdır. Hükmü adaletlidir. Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yapar ve yapılmasını emreder. Razı olmadığı şeylerden sakınır ve sakındırır.

Abdülmuttalib, padişahtan bu sözleri dinleyince, ona duâ  ve methiyede bulundu ve ey melik! Bu sırrı biraz daha aç dedi. Bunun üzerine yemin ederek: Ey Abdülmuttalib, O gelecek Peygamberin dedesi sensin. Bunda asla yalan yoktur, dedi. Abdülmuttalib bu sözleri işitince şükür secdesine kapandı. Padişah, başını kaldır ey Abdülmuttalib! Aslın gibi neslin de yüce âleme yol göstericidir. İşin tamam ve maksadın hâsıl oldu. Sonra söylediğimin kim olduğunu anladın mı dedi. Abdülmuttalib şöyle dedi: Evet anladım. Oğlum Abdullahı Vehebin kızı Âmine ile evlendirmiştim. Bir oğlu dünyaya geldi. İsmini Muhammed koydular. Babası ve annesi vefat etti. Onu ben ve amcası himaye ediyoruz. Seyf ibni Zilyezen Abdülmuttalibe dedi ki: Sana söylediklerim doğrudur. Gönlünü hoş tut. Onun hâlini gizle. Onu yahudilerden koru. Onun düşmanıdırlar. Hak Sübhanehü ve teâlâ Onu, onlara karşı muzaffer kılacaktır. Onlar Ona zarar veremeyeceklerdir. Bu sözleri seninle buraya gelen yol arkadaşlarına söyleme. Onların hilesinden emin değilim. Allahü teâlâ korusun, Onu öldürmek kastıyla bir tuzak kurarlar. Elbette bunlar veya bunların oğulları Ona düşmanlık edecekler, belki savaşacaklardır. Fakat Hak Sübhanehü ve teâlâ senin torununu onların hepsine karşı galip edecektir. Eğer ömrümün yeteceğini bilseydim, bütün ordularımı Medineye toplardım. Orayı kendime şehir seçerdim. Ona yardım etmekle şereflenirdim. Çünkü, kitaplarımızda Onun Medineye yerleşeceği, yani yerinin Medine olduğu bildirilmiştir. İşleri orada yapacak, yardımcıları oradan olacak. Defnedileceği yer orası olacaktır. Şimdi Ona bir zarar gelmesinden korkmasaydım, bütün Arabistan halkını Ona tabi olmaya ve iman etmeye çağırırdım. Bu emaneti sana bırakıyorum. Bu hususta bir kusur etmeyesin.

Sonra padişah misafirlerinin her birine onar köle ve onar cariye, 40 parça kumaş, 100 deve, 5 rıtl altın, 10 rıtl gümüş ve 1 ipek kab içi dolusu anber hediye etti. Abdülmuttalib’e daha çok verdi. Gelecek sene tekrar geliniz dedi. Fakat padişah Seyf ibni Zilyezen o sene vefat etti. Abdülmuttalib Kureyşlilere şöyle dedi: Bana çok verdi diye hased etmeyiniz. Zira padişahın verdiklerinin tamamı bana ve benim oğullarımdan olacak şerefe nisbetle çok azdır. Abdülmuttalibe o şeref nedir diye sordular. Fakat o bunu gizli tuttu.

¥ Hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğini müjdeleyen hadiselerden biri de şöyledir: Bir gün çocuklarla oynarken, Müdlec oğullarından bir gurub Onu gördü. Yanlarına çağırdılar ve ayağına bakıp hayli zaman durdular. Sonra Abdülmuttalibin yanına uğradılar. Muhammed aleyhisselâmı onun yanında gördüler. Bu çocuk kimdir, diye sordular. Abdülmuttalib oğlumdur, dedi. Bunun üzerine biz bunun ayağı kadar makam-ı İbrahimde olanların ayağına benzer ayak görmedik. Aman bu çocuğu iyi muhafaza et, dediler.

¥ Bir gün Abdülmuttalib Hicrde, Kabenin yanında oturuyordu. Yanında yakın dostu Buhayra üsküfü de vardı. Üsküf Abdülmuttalibe dedi ki: Biz kitaplarımızda okuduk ki İsmail aleyhisselâm neslinden henüz teşrif etmeyen bir Peygamber kalmıştır ki o da yakında gelecektir. Zannediyorum ki doğmuştur. Onun sıfatları şöyle şöyledir diye sayarken, hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” çıkageldi. Üsküf Ona dikkatle baktı. Gözünü ve sırtını dikkatle inceledi. Sonra, benim geleceğini söylediğim Peygamber budur. Bu kimin oğludur, diye sordu. Abdülmuttalib, benim oğlumdur, dedi. Bunun üzerine üsküf bunun babasının hayatta olmaması lazım, dedi. Abdülmuttalib bu benim oğlumun oğludur. Annesi buna hamile iken babası vefat etti, dedi. Sonra Abdülmuttalib, oğullarına dönerek, kardeşinizin oğluna dikkat ediniz, işitiyor musunuz. Onun için ne diyorlar, dedi.

¥ Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” 7 yaşında iken şiddetli bir göz ağrısına tutuldu. Ne kadar ilaç yaptılarsa da fayda vermedi. Sonunda Abdülmuttalibe, Ukkaz panayırında bir rahib var, göz için ilaç yapıyor dediler. Abdülmuttalib, hazret-i Habîb-i Ekremi “sallallâhü aleyhi ve sellem” o rahibe götürdü. Rahibin bulunduğu kilisenin kapısını kapalı buldular. Açtırmak için bağırdılar. Cevap gelmedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile aşağı indiler. O anda kilise sallanmaya başladı. Abdülmuttalib kilise üstümüze yıkılacak diye korktu. Rahib içerden koşarak geldi ve ey Abdülmuttalib, şu bir gerçektir ki bu çocuk bu ümmetin Nebisidir. Eğer dışarı çıkmasaydım bu kilise üzerime yıkılırdı. Bunu götür ve dikkatle koru. Çünkü bazı ehl-i kitaptan buna zarar erişebilir, dedi. Sonra göz ağrısı için yaptığı ilaçlardan verdi.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: Kabenin yanına Abdülmuttalib için bir minder koyarlar idi. Abdülmuttalibe hürmeti ve saygısından dolayı kimse o minderin üzerine oturmazdı. Oğulları etrafında otururlardı. Abdülmuttalib de o minderin üzerine otururdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çocukluğunda bir gün o minderin üzerine oturmak istedi. Amcaları mâni oldular. Abdülmuttalib onlara (o yavrucuğuma dokunmayın. İstediği yere otursun. Vallahi Onun şanı çok yüce olacaktır. Görüyorum ki bir gün gelecek, o sizin seyyidiniz, efendiniz olacak. Onun alnında bir nur görüyorum ki o nur serverlik, yani peygamberlik nurudur) dedi. Sonra oğullarından Abdullah ile aynı anneden olan Ebû Talibe döndü ve bu oğlumun önünde büyük işler vardır, Onu gözetiniz dedi. Dedesi Abdülmuttalib Onu boynunda taşır ve Kâbeyi tavaf ederdi. Putları sevmediğini bildiği için, tavaf ederken onlara yaklaştırmazdı. Abdülmuttalib 82 yaşında ve bir rivayete göre de yüz on yaşında vefat etti. Ebû Talib, babasının vasiyeti üzerine hazret-i Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” himayesine alıp, yanında barındırdı. Onunla çok iyi ilgilenmesi meşhurdur.

¥ Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” dedesi Abdülmuttalib’in yanında kalıyor idi. O vefat edince amcası Ebû Talib’in yanında kaldı. Bu sırada 8 yaşında idi. Ebû Talib Onu çok severdi. Ebû Talib’in ailesi, birlikte veya ayrı ayrı yemek yediklerinde doymazlardı. Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile birlikte yedikleri zaman doyarlardı. Ebû Talib, aile fertlerine yemek verdiği zaman, onlara sabredin, bekleyin, Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” sofraya otursun, derdi. Çünkü, O onlarla birlikte yemeye başlayınca, hepsi az bir yemekle doyarlardı ve Onun bereketiyle yemek artardı. Mesela bir içimlik süt olsaydı, önce Muhammed aleyhisselâm içerdi. Sonra onlara verirdi. Hepsi süde kanardı. Ebû Talib Ona, ey oğul! Sen çok mübareksin, derdi.

¥ Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” her sabah uykudan uyanınca, yüzünden nur yayılırdı. Ebû Talibin oğulları Onun yüzünün nuru ile şereflenirlerdi. Hepsinin saçları karışık, kirpikleri yapışmış vaziyette olurdu. Muhammedin “aleyhisselâm” uyanınca misk kokulu saçları taranmış ve cihanı gören gözleri sürmelenmiş hâlde görürlerdi.

¥ İmam-ı Abdurrahmân Cevzi hazretleri (Kitapül-vefa fi fadail-il Mustafa)  adlı kitabında şöyle bildirmiştir: Hazret-i Habîb-i Ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” on yaşında iken amcası Zübeyr ile bir sefere çıktı. Bir dereye vardıklarında, orada erkek bir deve gördüler. Kimseyi dereden geçirmiyordu. Kervandakiler dönmek istediler. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ben bu hususta işinizi hallederim, buyurdu. Sonra ileriye doğru yürüdü. Deve, Habîb-i Ekrem hazretlerini görünce yere yattı. Hazret-i Resûlullah kendi devesinden inip, onun üzerine bindi. Onu sürüp oradan uzaklaştırdı. Kervandakiler dereyi geçtikten sonra, üzerinden inip salıverdi ve kendi devesine bindi. Seferten dönüşlerinde yine bir dereye rastladılar. Bu derenin suyundan geçemediler. Kervandakiler durdular. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hepiniz beni takip ediniz, buyurdu. Sonra kendisi önden yürüdü. O sırada Allahü teâlâ azze ve celle o derenin suyunu kuruttu. Hepsi rahatca geçtiler. Mekkeye vardıklarında Kureyş arasında bu hadiseleri anlattılar. Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” şanı çok yüce olacaktır, dediler.

¥ Hazret-i Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” 12 yaşında idi. Bir gün amcası Ebû Talib Şama sefere çıkacaktı. Hazret-i Resûlullaha amcasının ayrılığı ağır geldi. Ey amca, beni burada kime bırakıp gideceksin. Annem yok, babam yok, dedi. Ebû Talib bu sözlerden çok duygulandı ve Onu da yanında Şam seferine götürmeye karar verdi. Kardeşleri bu henüz çocuktur, sefere takat getiremez, dediler. Bunun üzerine Ebû Talib endişeye düştü. Bir gün hazret-i Resûlü “sallallâhü aleyhi ve sellem” ağlarken gördü. Niçin ağlıyorsun diye sordu. Cevap vermedi. Benden ayrı kalacağın için mi ağlıyorsun deyince, evet diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebû Talib yemin edip bundan sonra senden hiç ayrılmayacağım dedi. Onu da yanına alıp, Şam seferine çıktı. Onu kendi canından daha çok gözetip, daima dikkatle himaye etti. Şam topraklarında Busra denilen bir yere ulaştılar. Orada Bahira adında bir rahib vardı. O zaman nasaranın [hıristiyanların] en alimiydi. Daha önce o kafile nice kereler yanına uğramıştı. Fakat hiç iltifat etmemişti. O sene Ebû Talibin kafilesi yaklaşınca, o kafileden bir şahsı beyaz bir bulutun gölgelediğini ve O nereye gitse, bulutun Onu takip ettiğini gördü. Kervan bir ağacın altına konaklayınca, bulut da ağacın üzerinde durdu. Ağacın dalları gölgelemek için başı üzerine meyl ediyordu. Bahira bu alâmetleri görünce, hemen bir sofra hazırlattı. Kafileyi yemeye davet etti. Kafiledekiler gelince, Bahira aralarında görmek istediği kimseyi bulamayınca, büyük olsun küçük olsun, sizden gelmeyen, geride kalan kimse var mı diye sordu. Herkes geldi. Sadece küçük bir çocuğu eşyalarımızın yanında bıraktık dediler. Bahira onu da buraya getirin, dedi. Haris bin Abdülmuttalib bu sözü işitince, yemin ederek, Muhammed bin Abdullahı konakladığımız yerde bırakıp, bizim burada yemek yememiz kerem ve mürüvvete sığmaz, dedi. Bahira, Muhammed ismini duyunca, Onun getirilmesinde daha çok acele etti. Haris Onu getirmeye gitti. Bahira bir de baktı ki o ağacın altından ayrılınca, üzerinde Onu gölgeleyen beyaz bulut da Onunla birlikte hareket etti. Yanlarına yaklaşınca, Bahira kalkıp tam bir hürmet ve saygı ile Onu karşıladı ve dikkatli dikkatli Ona bakmaya başladı. Önceki mukaddes kitaplarda okuduğu alâmetleri tek tek Onun üzerinde gördü. Yemek yinip herkes bir tarafa çekilince, Bahira hazret-i Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem”: Sana ne sorarsam Lat ve Uzza hakkı için doğru söyle deyip, Arapları taklit ederek yemin verdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: Bana Lat ve Uzza adına yemin verme. Ben onlara buğz ettiğim kadar, hiçbir şeye buğz etmem, dedi. Bunun üzerine Bahira, Allah hakkı için soracağım her şeye doğru cevap veresin, dedi. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” her ne dilersen sor, dedi. Bahira Ona uykusundan, uyanık iken olan hallerinden ve diğer hallerinden sordu. Birer birer cevap verdi. Bu cevapların hepsini bildiklerine uygun buldu. Sonra nübüvvet mührünü görmek istedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sırtını açmadı. Ebû Talib, ey oğul. Ne olur aç, göster deyince, açtı. Bahira mukaddes kitaplarda okuduğu gibi nübüvvet mührünü görünce, hemen öptü. Sonra bir taraftan ağladı. Bir taraftan da Ebû Talibe bu çocuk senin neyin olur, dedi. Ebû Talib oğlumdur deyince, oğlun olmaması icap eder. Çünkü, bu çocuğun babası ve annesi vefat etmiş olması lazımdır. Bunun üzerine kardeşimin oğludur deyince, Bahira şimdi doğru söyledin, dedi. Sonra: Bu çocuğun gözlerindeki kırmızılık hiç kaybolur mu? diye sordu. Ebû Talib hayır kaybolmaz, dedi. Sonra Bahira Ebû Talibe, kardeşinin oğlu bu çocuk, bu ümmetin Peygamberi olacaktır. Bunu çabuk kendi memleketine geri götür. Onu yahudilerden koru. Eğer benim anladığım gibi onlar da hâlini anlarlarsa, bu çocuğa bir zarar verebilirler. Bizim üzerimizde bununla alakalı olarak çok aht ve misak vardır, dedi. Ebû Talib, o aht ve misakı sizden kim bildirmiştir, dedi. Bahira tebessüm ederek, Allahü teâlâ İsa aleyhisselâma gönderdiği kitapta bildirmiştir, dedi. Ebû Talib o seferten Mekkeye döndükten sonra, Onu bir daha sefere götürmedi. Sefere gideceği zaman, ayrılığı sebebiyle Onun üzüleceğini anlarsa, gitmekten vazgeçerdi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” 25 yaşında idi. Hazret-i Hadice ile henüz evlenmemiş idi. Hazret-i Hadice’nin kölesi Meysere ile birlikte Şam seferine çıktı. Busra’ya varınca, Nastura adında bir rahibin bulunduğu yerin yakınında bir ağacın altında konakladılar. Nastura Meysere’yi tanıdı. Ey Meysere! Bu ağacın altında oturan kimdir, dedi. Meysere, o, Kureyşin eşrafından ve Haşimoğullarının ileri gelenlerinden bir kimsedir, dedi. Nastura dedi ki: Hakikat şudur ki bu ağacın altında Peygamberlerden başkası konaklamamıştır. Onun gözlerinde hastalık sebebiyle olmayan bir kırmızılık var mıdır diye sordu. Meysere evet vardır deyince, O ahir zaman Peygamberidir ve Hatem-ül-enbiyadır. Ne olaydı, Onun peygamberliği zamanına kadar yaşasaydım ve İslama girip Ona tabi olsaydım, dedi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Meysere ile Şam seferine çıktı. Bu seferde alış-veriş yaptığı bir kimseyle aralarında anlaşmazlık çıktı. O kimse doğru söylüyorsan Lat ve Uzza’ya and iç dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ben Lat ve Uzza adına asla yemin etmem. Bana göre onlardan daha kötü şey yoktur, buyurdu. Bunun üzerine o şahıs, sen Harem ehlinden misin diye sorunca, evet buyurdu. O şahıs Meysere ile tenha bir yerde iken, ona vallahi senin bu yol arkadaşın Hak Sübhanehü ve teâlânın Peygamberidir. O Hatem-ül-enbiyadır. Meysere bu sözleri duyunca, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” hürmetini ve ikramını arttırdı. Ona hizmette çok dikkatli davrandı.

¥ Şam seferinden dönüşte, Merrüzzahrana geldiler. Kervanda hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık da vardı. Meysereye kervanın dönüşünü müjdelemek için Muhammedi “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Hadiceye gönder dedi. Meysere kabul edip, hazret-i Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gönderdi. Kafilede Ebû Cehil de vardı. Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yaşı küçüktür. Başka birisini gönderelim, dedi. Meysere, yaşı küçük ama çok akllıdır, dedi. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” müjdeci olarak gitmek üzere yola çıktı. Bir müddet gittikten sonra, deve üzerinde uyudu. Deve yoldan çıktı. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâma devenin yularından tutup, doğru yola çek. 3 günlük yolu bir günde kat’eyle diye emir buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm da öyle yaptı. Bu manada Allahü teâlâ [Duhâ sûresi 7. âyetinde meâlen] (Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi)  buyurdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o gün Meyserenin mektubunu hazret-i Hadiceye ulaştırdı. Aynı gün tekrar geri döndü. Kervana yaklaşınca Ebû Cehil uzaktan görüp, sevindi. Ey Meysere benim sözümü dinlemedin. İşte Muhammed, yolu şaşırıp geri dönmüş, dedi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve Meysere üzüldüler. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kervana ulaşıp, hazret-i Hadicenin mektubunu Meysere’ye verdi. Meysere sevinerek Ebû Cehle, anlaşıldı ki Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” şaşırmamış, sen şaşırmışsın, dedi. Ebû Cehil utanıp rezil oldu. Ben Onun 3 günlük yolu bir günde gittiğine ve bu mektuba inanmıyorum. Bu mümkün değildir, dedi. Kendi kölemi göndereceğim diyerek kölesini gönderdi. Sonunda doğru olduğunu öğrenince, çok mahçup oldu, üzüntüsü iyice arttı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Hadice ile nikahlanırken, Mudar kabilesinin reisleri ve Haşimoğullarının ileri gelenleri de var idi. Burada, Ebû Talib övünerek şöyle bir hutbe okudu: “Allahü teâlâya hamd olsun ki bizi hazret-i İbrahimin zürriyetinden ve hazret-i İsmailin neslinden etti. Bizi Mead ve Mudar soyundan etti. Bizi Beytinin ve Haremin muhafızları yaptı. Hareminin işlerine de hizmetçi etti. Bize hac edilen, ziyaret edilen bir beyt (Kâbeyi) ihsan etti. Yine bize içine girildiğinde emin olunan bir Harem ihsan etti. Bizi insanlara hakim kıldı. Şüphesiz ki kardeşimin oğlu Muhammed, bütün Kureyş gençlerinden daha üstündür. Vallahi bundan sonra Onun için büyük haberler ve mühim işler vardır.

¥ Hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğini müjdeleyenlerden biri de Kus bin Saide-tül Eyadidir. Bir defasında Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna, Iyad kabilesinden bir heyet geldi. Onlara hanginiz Kus bin Saideye ulaşmıştır ve onu bilir diye, sordu. Ya Resûlallah, hepimiz onu biliriz dediler. Hâli nice oldu diye sorunca da, vefat etti, dediler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Sanki dün gece gibi hatırlıyorum. Ukaz panayırında bir kızıl tüylü deve üzerine binip vaaz eylerdi. Hoş nasihatlar yapar, Hak Sübhanehü ve teâlânın bir olduğunu ve Ona iman etmeye çağırırdı. Birçok beytler okurdu. Hatırlamıyorum. Bu sırada bir kişi, ya Resûlallah, ben o beytleri Kus bin Saideden işitmiştim. Müsaade ederseniz okuyayım, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Şiir, güzeli güzel, çirkini de çirkin olan bir sözdür”  buyurdu ve izin verdi. O kimse Kus bin Saidenin şöyle söylediğini işittim, diyerek şiiri okudu. Şiirin mânâsı şöyledir: “Önce gelip geçenlerde bize ibret alacak şey çoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var ama, çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Katiyetle anladım ki herkesin başına gelen benim de başıma gelecek, ben de öleceğim.”

Bundan sonra, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” oradakilere, kim bize Kus bin Saide’nin imanının alâmetlerinden daha başka şeyler söyleyecek buyurdu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda bulunan heyetten bir kişi şöyle anlattı: Ya Resûlallah! Bir gün memleketimizde bir dağa çıkmıştım. Bir derede sayısız hayvan ve kuş toplanmıştı. Kus bin Saide bir çeşmenin başında elinde asasıyla durmuş. Yeri göğü yaratan Allah hakkı için, kuvvetlilerin zayıflardan önce su içmesine müsaade etmem. Önce zayıflar, sonra kuvvetliler su içeceklerdir, diyordu. Seni insanlara peygamber olarak gönderen yüce Allaha yemin ederim ki gözlerimle şöyle gördüm: O hayvanların ve kuşların kuvvetlileri zayıflar su içinceye kadar bir tarafa çekilip beklediler. Sonra kuvvetliler su içtiler. Hayvanlar ve kuşlar Kus bin Saidenin yanından gittikten sonra, yanına yaklaştım. Baktım ki 2 kabir arasında durmuş namaz kılıyordu. Bu kıldığın ne namazıdır dedim. Araplar bunu bilmez. Bu öyle bir namazdır ki göklerin ve yerin yaratanı için kılarım dedi. Lat ve Uzzadan başka ilah var mıdır? dedim. Ben böyle deyince titredi ve rengi değişti ve: Benden uzak dur! Şüphesiz ki göklerin ilahı vardır. Onun şanı yücedir. Bütün mahlukatı O yarattı ve onları tertip etti. Güneşi aydınlatıcı, ayı nurlandırıcı ve yıldızları ziynet kıldı, dedi. Sonra ona, neden Allahü teâlâya bu 2 kabir arasında ibadet ediyorsun diye sordum. Bu 2 kabirde yatanlar benim dostlarım idiler. Burada ölümden onlara erişen şey bana da erişsin, ben de burada öleyim diye beklerim, dedi. Sonra şöyle dedi: Yakında size bu taraftan hak erişecek diyerek Mekke tarafını gösterdi. O hak nedir dedim. Lüvey bin Galip neslinden bir kimsedir. Sizi ihlasa (tevhide) davet eder, ebedî hayata ve bitmeyen nimetlere çağırır. Onun davetini kabul ediniz! Eğer ben Onun zamanına kadar hayatta kalsaydım, en önce Ona ben iman ederdim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunları anlatan kimseye çok güzel söyledin. Kus bin Saide öyle bir kimsedir ki Allahü teâlâ Onu kıyamet gününde yalnız bir ümmet olarak diriltir, buyurdu.

¥ Şöyle rivayet edilmiştir: Ensardan biri Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda kalkıp şöyle anlattı: Devemi kaybetmiştim. Aramak için dağlara ve sahralara çıktım. Akşam oldu. Gece karanlığında bir korkulu yerde kaldım. Sabaha yakın bir ses işittim, şöyle diyordu:

Ey karanlıklarda karar kılıp kalmış kimse,
Şüphesiz, Allah bir Nebî gönderdi Haremde.
O, Beni Haşimden, vefalı, kerem sahibi,
Cennetlerin ebediliğini müjdeledi.

Bunları işitince, ne kadar etrafıma baktıysam da sesin sahibini göremedim ve şöyle dedim:

Ey karanlıklardan bana seslenen kimse,
Bu sıkıntılı zamanda hoş geldin bize.
Allahü teâlâ hidayet versin sana,
Söylediğini iyice açıklasana.

Ben böyle deyince, ansızın yine şöyle diyen bir ses işittim:

“Nur zahir oldu [açığa çıktı]. Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâmı Peygamber olarak ve her bakımdan en üstün olarak gönderdi. Mahlukatı abes olarak yaratmayan ve bizi İsa aleyhisselâmdan sonra başı boş bırakmayan ve bize kıymet veren, en şerefli ümmet olarak yaratan Allahü teâlâya hamd olsun. Muhammed aleyhisselâmı bize gönderdi. O Nebîlerin en üstünüdür. Ona salât ve selam olsun. Hiç bir topluluk, Ona karşı galip gelemez” dedi. Sabah olduğunda sevincimden devemi unutmuştum. Yola çıkıp yürümeye başladım. Bir yere geldim. Bir de baktım ki Kus bin Saide bir ağaç altında oturmuş, elindeki bastonunu bir taşa vurarak cenk şiiri okuyordu. Yanına yaklaşıp selam verdim. Selama cevap verdi. Orada bir çeşme ve 2 kabir ve 2 kabrin arasında bir mescid vardı. Yanında 2 tane de aslan vardı. Aslanlar teberrüken kendilerini ona sürerlerdi. Aslanlardan biri oradaki çeşmeye su içmeye giderken, diğeri de peşine düştü. Kus bin Saide elindeki bastonu arkadaki aslana vurup, sen dur, senden önce giden su içip gelsin, sonra da sen git, dedi. Önce giden aslan su içip gelince, beklemekte olan diğer aslan gidip, su içti. Bu kabirler kimin kabridir diye sordum. Benim 2 arkadaşım vardı. Burada benimle birlikte Allahü teâlâya ibadet ederlerdi ve Ona asla şirk koşmazlardı. Onlar vefat ettiler. Bu 2 kabir onların kabirleridir. Ben de burada onlara kavuşma zamanımı bekleyorum, dedi.

Zeyd bin Amr ve Varaka bin Nevfel hak din aramak için Musul’da bir rahibe gittiler. Varaka bin Nevfel nasrani oldu. Zeyd bin Amr nasraniliği uygun bulmadı ve kabul etmedi. Oradan ayrılıp yola devam etti. Başka bir rahibe uğradı. Rahib nereden geliyorsun diye sorunca, hazret-i İbrahim’in yapmış olduğu Kabeden geliyorum, dedi. Niçin oradan ayrılıp yola çıktın deyince de, hak din aramak için ayrıldım, dedi. Bunun üzerine rahib ona, hemen geri dön, senin aradığın hak din yakında sizin memleketinizde zuhur edecektir, dedi. Zeyd bin Amr, hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğinin bildirilmesinden önce öldürülmüştür. Allahü teâlânın bir olduğuna, imana, kıyamet gününe dair çok şirleri vardır. Said bin Zeyd “radıyallâhu anh” şöyle demiştir: Ben ve Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” Zeyd bin Amr’ın hâlini sorduk. Buyurdu ki: “O kıyamet günü tek bir ümmet olarak kalkacaktır”.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliğini müjdeleyen hadiselerden biri de Abd-i Kelal bin Yegus El-Humeyri kıssasıdır. Emir-ül müminin Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Kuba mescidinde Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile namaz kılmıştık. Mübarek yüzünü bizden tarafa çevirince, deve üzerinde siyah sarıklı, kılıç kuşanmış bir köylünün dağdan aşağıya doğru indiğini gördü. Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz buyurdu. Biz, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bizden daha iyi görür ve bilir dedik. Bir köylü dağdan aşağıya doğru geliyor. Abdullah Hafaki olması lazım buyurdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunları söyledikten biraz sonra o köylü mescidin kapısına geldi. Devesini bağladı, yenlerini sıvayarak ve eteğini çekerek Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi ve selam verdi. Resûlullah ona, Allahü teâlâ dilini yalan söylemekten, kötülükten korusun, buyurdu. Sonra köylü konuşmak için müsaade istedi.

İzin verilince şöyle anlattı: Ya Resûlallah! Biz kavmimizden bir cemaat ile Hadramuta gidiyorduk. Gece ay ışığında giderken ay battı. Biz korkulu bir dereye ulaştık ve orada konakladık. Oraya henüz konaklamıştık ki birden bire bir gürültü koptu. At kişnemeleri, deve sesleri, kadınların feryatı, çocukların ağlaşma sesleri geliyordu. O sırada bir ses daha işittik, şöyle diyordu: Ey Yemame kafilesi. Vallahi kıyamet yaklaştı! Bütün putların batıl olduğunu ve bütün dinlerin hükmsüz kılındığını bildiren bir Peygamber geldi. O Peygambere uyan kimse bahtiyar olur. Uymayanlar, muhalefet edenler, bedbaht olurlar. Biz ona, Allahü teâlâ sana rahmet etsin, sen kimsin dedik. Ben Teklan cinnim, dedi. Bu gürültüler nedir diye sorduk. Bu gürültüyü çıkaranlar, cinnilerden bir taifedir. Kureyş kabilesinden bir Peygamber gönderildi. Ona iman ettiler, dedi. Bundan sonra ses kesildi. Sabah olunca yola çıkıp, çöle doğru yürümeye başladık. Yolculuğumuz sırasında arkadan bir kişiyi kaybettik. Yol arkadaşlarıma siz durun, bekleyin, ben o kaybolan kimdir bir bakayım dedim. Yedek bir bineğim vardı. Ona bindim, kılıcımı da kuşandım, onu aramaya gittim. Bir kimseye rastladım. İhtiyarlıktan beli bükülmüş ve kirpikleri dökülmüş. Bir yeri kazıyordu. Bineğimin ayak seslerini duyunca, başını kaldırıp baktı. Beni bir heybet kapladı. Kur’ân-ı Kerîmden âyetler okuyarak Allahü teâlâya sığındım ve çok salavat okudum. Sonra o kimseye; Allahü teâlâ sana merhamet etsin. Biz bir gurub yolcuyuz. Yolumuzu şaşırdık. Ya bize yol göster veya konaklayacak bir yer göster. Hiç olmazsa içecek su ver, dedim. Benim sizi konaklatacak evim ve çadırım yok. Size içirecek südüm ve suyum da yok. Yolunuz karşınızdadır. Falan dağın üzerine çıkın, dedi. Sen kimsin diye sordum. Ben Abd-i Kelal bin Yegus El-Humeyri’yim, dedi. Kavmin ne oldu diye sordum. 300 seneden beri onlardan haberdar değilim. Beni Mazin kabilesine geldim. Onların arasında 1.500 yaşında bir ihtiyar var. Bana burada Ad kavminin kapanmış bir su ırmağı olduğunu söyledi. 300 senedir burayı kazıyorum. Irmaktan bir nişan bulamadım. Fakat 3 tane levha buldum. Onlar üzerinde neler yazılmış, eğer okuma biliyorsan sana göstereyim, dedi. Bilirim getir göreyim, dedim. Gösterdi. Levhalardan birinde Ad kavminin kötülüklerini bildiren 2 beyt yazılı idi. 2. levhada Salih aleyhisselâmın kavminin zemmi ve deveyi öldürmeleri hakkında 2 beyt yazılı idi. 3. levhada da buna benzer şeyler yazılı idi. Sonra elimden tutup beni bir yere götürdü. Orada altından bir taht üzerinde sırt üstü yatmış bir şahsın ölüsü vardı. 2 gözünün arasına şöyle bir yazı yazılmıştı: Benim adım, Şeddad bin Ad. Irem bağları ve imad sahibiydim. Bin sene yaşadım. Bin şehir kurdum. Bin kız ve hizmetçiyle yaşadım. Bin kantar altına sahip oldum. Binlerce askerim vardı. Şarkın ve garbın saltanatına sahip oldum. Ne dünya bana kaldı, ne de ben dünyada Bâkî kaldım. Benden sonra kimse dünyaya mağrur olmasın.

Sonra elimden tutup bir yere daha götürdü. Gümüşten bir taht üzerinde sırt üstü yatmış bir kadının ölüsü vardı. Onun alnında şöyle yazılı idi: Ben Şettad bin Adın kız kardeşiyim. Her kim yanıma gelirse, bana ibret nazarıyla baksın. Sonra beni bir taşın yanına götürdü. O taşın altından bir sayfa çıkardı. Bunu oku dedi. Onda şöyle yazılı idi: O ay yüzlü Nebî zuhur edince, aziz ve celil olan Allahü teâlâya davet eder. Ona muhalefet edenleri, beldeler, dağlar ve vadiler kabul etmez. O Tihame topraklarından, Mekkeden çıkacaktır. O bulutlar üzerinde görünen ay gibidir. O doğru sözlüdür. Susması hikmetlidir. Sultanlar Ona boyun eğer. Kapalı şeyler Ona açık olur.

Bundan sonra benden ayrılıp gitmek istedi. Eteğinden tuttum. Görüşüp konuşmamızı nasip eden Allahü teâlâ hakkı için söyle, ne yirsin, ne içersin, dedim. Benim yiyeceğim şu tepelerin otlarıdır. Suyum yağmur suyudur, dedi. Sonra onunla vedalaşıp ayrıldım. İki sene Hadramutta kaldım. Geri dönerken o yere yine uğradım. Orası yeşil bir yer olmuş ve bir ırmak akıyordu. Oraya bir de kabir yapılmıştı. Kadınlardan bir topluluk vardı. Onlara Kelal bin Yegus ne oldu diye sordum. Vefat etti, şu kabir onun kabridir, dediler. Kabrinin başında bir taş vardı. O taşın üzerinde şöyle yazılıydı: Adın kuyusunu bütün gücümle kazmaya başladım. Nihayet ben de Iyas gibi, o kuyunun dibine ulaştım. Bal gibi tatlı ve pek lezzetli olan suyu buldum. O su ile su ihtiyacımı giderdim. Ancak kuyuyu iyice kazma işini tamamlayamadım. Çünkü, dostlarım bana sıkıntı verdi. Elimde alet azdı. Taşlar arasında kaldım. Toprakla uğraşmak beni yedi bitirdi.

Bunları anlatınca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ağladı ve buyurdu ki: Allahü teâlâ Abd-i Kelal bin Yegusa rahmet eylesin. O kıyamet gününde tek bir ümmet olarak kalkacaktır.

(Şevahidü’n-Nübüvve)

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler