DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicretinden vefatına kadar vuku bulan hadiseler. Bu bölümde iki kısım vardır. Birinci kısım, kitaplarda ne zaman meydana geldiği bildirilen mucizeler ile alakalıdır. İkinci kısım ise, hangi kitaptan alındığı ve zamanı zikir edilmeden anlatılan hadiseler ile alakalıdır.

BİRİNCİ KISIM:

Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hicretinden vefatına kadar meydana gelen ve kitaplarda ne zaman meydana geldiği bildirilen mucizeler.

 ¥ Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeden Medineye hicret etmesi bildirildiği zaman, bi’setin ondördüncü senesi idi. Mekkeden ayrıldığı gece, Kureyş müşrikleri aralarında, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” öldürmek için anlaştılar. Gece uyku vakti gelince, Resûlullahın kapısının önünde toplanıp, uyusun da öldürelim diye beklemeye başladılar. O gece Yasin sûresinin ilk âyetleri nazil oldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yerden bir avuç toprak aldı. Meal-i şerifi (Önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed çektik de onları kapattık, artık göremezler.)  olan Yasin sûresi 9. ayetini üzerlerine okuyarak ve elindeki toprağı da başlarına saçarak, aralarından geçip gitti. Hiç görmediler ve farkına varamadılar. İçlerinde sadece biri gördü ve müşriklere Muhammedi göremediniz! O çıkıp gitti, dedi. Müşrikler kalkıp yüzlerindeki ve başlarındaki toprağı sildiler.

¥ O gece Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” ile birlikte Sevr dağında bir mağaranın önüne kadar gittiler. Hazret-i Ebû Bekr: Ya Resûlallah! Mağaranın içine önce ben gireyim. Sana bir zarar gelmesin, dedi. İçeri girip, parmağı ile mağaranın duvarındaki delikleri bir bir yokladı. Büyük bir delik buldu. O deliği kontrol için ayağını içine soktu. Ayağı uyluğuna kadar içeri girdi ve geri çıkardı. Bir rivayete göre ise gömleğini parçalara ayırıp, o parçalarla delikleri tıkadı. Bir delik kaldı. Oraya da ayağını koydu ve ayağını yılan soktu. Ya Resûlallah! İçeri buyurunuz. Sizin için yer hazırladım, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mağaranın içine girip istirahat etti. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık o gece yılan sokması sebebiyle ayağının acısından çok acı çekti. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirmedi. Sabahleyin Resûlullah, hazret-i Ebû Bekrin ayağını şişmiş hâlde görünce, bu nedir Ey Ebû Bekr diye, sordu. Ya Resûlallah! Bu gece yılan soktu deyince, bana niçin bildirmedin, buyurdu. Sizi üzmek istemedim ya Resûlallah, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mübarek elini şişen yere sürdü, o anda iyileşti, şişlik kayboldu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” mağaranın içine girer girmez, o gece mağaranın kapısının önünde bir ağaç yeşerdi. İki yabani güvercin o ağacın üzerine yuva yapıp yumurtladılar. Bir örümcek de mağaranın ağzını ağıyla ördü. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeden ayrıldığını haber alan müşrikler ok ve yaylarını alıp, takibe çıktılar. Mağaranın ikiyüz zra veya bir rivayette elli zra kadar yakınına geldiler. [Bir zra 48 cm.dir.] Aralarından birini mağaranın içine girip bakması için gönderdiler. O kimse mağaranın önüne geldi ve geri dönüp gitti. Niçin döndün dediler. Mağaranın kapısı örümcek ağıyla kaplı ve orada iki güvercin var. Anladım ki içerde kimse yok, dedi. Müşrikler mağaranın kapısına konan iki güvercini görerek döndükleri için, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o güvercinlere hayır duada bulundu. Allahü teâlâ o güvercinlere haremde yer nasip etti ve nice seneler orada yaşayıp yavruladılar.

¥ Müdlec oğulları kabilesinin reisi Süraka şöyle anlatmiştir: Kavmimin arasında oturuyordum. Bir kimse geldi ve deniz sahilinde bir karartı gördüm. Zannediyorum ki Muhammed “aleyhisselâm” ve Ashâbıdır, dedi. Ben anladım ki onlardır. O kimseye dedim ki: Onlar değildir. Belki falan falan kimselerdir. Develerini kaybetmişler, onu arıyorlardır. Sonra evime gidip hizmetçime atımı dışarı çıkarıp, hazırlamasını söyledim. Mızrağımı aldım. Atıma binip takip için sürdüm. Onlara yetiştim. O kadar yaklaştım ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı Kerîm okuyordu. Onu işitiyordum. Hiç arkasına dönüp bakmıyordu. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık devamlı bakıyordu. Birden bire atımın ayakları karnına kadar yere battı. Feryat ederek, siz bana bettua eddiniz! Duâ  ediniz, kurtulayım. Yemin ediyorum ki kime rastlarsam geri çevireceğim, dedim. Duâ  ettiler, kurtuldum. Takip için gelen kime rastladıysam geri çevirdim.

Rivayet edilir ki o sırada Süraka, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” benim koyun sürüme uğrayınca, koyunlarımdan hangisini isterseniz tutup alınız, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” biz müşriklerin bağışını kabul etmeyiz, buyurdular.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicret ederken, yolda Ümmü Mabedin çadırına uğradılar. O, Resûlullahı bilmiyordu. Ey Ümmü Mabed! Yanında hiç süt var mıdır diye sordu. Süt yok, koyunlarım da uzaktadır, dedi. Çadırda bir koyun gördü ve bu nedir deyince, o zayıf, güçsüz bir koyun. Onun için sürüden geri kaldı, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, izin verirsen, bu koyundan süt sağalım deyince, siz bilirsiniz. Fakat bu koyun kısırdır, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o koyunu yanına yaklaştırdı ve mübarek elini koyunun memesine sürdü ve sağdı. O kadar süt geldi ki çadırda bulunan bütün kaplar sütle doldu. O sütten içtiler. Sonra bir kab daha istedi. Onu da sütle doldurup, Ümmü Mabede verdiler ve oradan ayrıldılar.

Ümmü Mabed şöyle demiştir: O koyun evimizde o kadar bereketli oldu ki Emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” zamanına kadar sabah akşam o koyundan süt sağdık. O sene bütün kabilelerde hiç süt elde edilememiş idi.

Ebû Cafer bin Harir Taberi şöyle rivayet etmiştir: Ümmü Mabedin Mabed adında kötürüm bir oğlu vardı. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucize görünce, oğlunu huzuruna getirdi ve duâ  istedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” duâ  etti. Çocuk o anda iyileşip, yürümeye başladı.

¥ Zemahşeri, (Rebiül-Ebrar)  adlı kitabında şöyle rivayet etmiştir: Ümmü Mabedin kızkardeşinin oğlu Hintten, o da Ümmü Mabetten şöyle nakletmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çadırıma uğradı. Gece çadırımda istirahat edip, uyudu. Uyanınca su istedi. Mübarek ellerini yıkadı ve ağzını çalkalayıp, suyunu çadırımın yanında bulunan bir dikenin dibine döktü. Sabahleyin baktık ki oradan büyük bir ağaç yetişmiş. Kocaman meyveler vermişti. Meyvelerin kokusu anber gibi, tadı şeker gibi idi. O meyveleri aç kimse yese doyar, susuz kimse yese suya kanar, hasta olan yese sıhhate kavuşurdu. Üzüntülü kimse yese neşelenirdi. O ağacın yaprağından yiyen deve ve koyunlar hesapsız süt verirdi. Biz o ağacın adını mübarek ağaç koymuştuk. Çevredeki kabileler, hastaları için onun meyvelerinden istemeye gelirlerdi. Bir seher vaktinde o ağacı yemişleri dökülmüş, yaprakları küçülmüş bir hâlde gördüm. Çok korktum ve üzüldüm. Bir de işittim ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat haberi geldi. Bu hadiseden sonra, aradan otuz sene geçti. Yine bir sabah vakti dışarı çıkıp baktım ki o ağaç kökünden budaklarına kadar diken hâlini almış, meyveleri yere dökülmüştü. Hazret-i Alinin “keremallahü vecheh” şehit edildiği haberini işittik. Bu hadiseden sonra o ağaç artık meyve vermedi. Fakat yapraklarından faydalaniyorduk. Bir gün baktım ki ağacın içinden halis kan akıyordu. Yaprakları solmuştu. Üzüntülü bir hâlde otururken, hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh” şehit edildi diye haber getirdiler. Ondan sonra o ağaç kökünden kurudu ve belirsiz oldu. Zemahşeri şöyle demiştir: Hayret edilir ki bu hadise koyun hadisesi gibi meşhur olmamıştır.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicret sırasında Ümmü Mabedin çadırına ulaştığında, müşrikler ne tarafa gittiğini bilemediler. O gün Ebû Kubeys dağının üzerinden bir ses işittiler. Bazı beytler okudu. Fakat sesin sahibini göremiyorlardı. O beytlerde şöyle diyordu:

Allahü teâlâ onlara bol iyilikler versin,
Çadırına vardılar, Ümmi Mabedin!

İkisi hicret ettiler, Hak olan emir ile
Muhakkak felaha erer, arkadaşı Muhammedin “aleyhisselâm”!

Mekkeli müşrikler, bu beytleri işitince, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medine tarafına gitmiş olduğunu anladılar.

¥ Hicret sırasında Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolda iken, Büreyde-i Eslemi, kabilesinden 70 kişiyle Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” önüne çıktı. Resûlullah onu görünce, adı ile çağırdı ve (Berade emirüna) yani işimiz soğudu [rahatladık] anlamına gelen ismine işaret etti. Selamete ermek anlamına gelen Eslem kabilesinden olduğunu öğrenince de (Sellimna) yani selamet bulduk buyurdu. Büreyde-i Eslemi, Resûlullaha siz kimsiniz diye sorunca, ben Muhammed bin Abdullahım ve Allahü teâlânın Resûlüyüm, buyurdu. Bunun üzerine Büreyde-i Eslemi hemen, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke abdühü ve resûlühü” diyerek müslüman oldu. Yanındaki 70 kişi de iman etmekle şereflendiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile beraber yola devam ettiler. Medineye bir menzil mesafede bir yerde gecelediler. Sabahleyin, Büreyde-i Eslemi: Ya Resûlallah! Medineye bayraksız girmemiz olmaz diyerek, sarığını çıkarıp bir mızrağın ucuna bağladı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” önünde tutarak yürüdü. Böylece Medineye girdiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Ey Büreyde! Benden sonra, Horasan şehirlerinden Zülkarneynin kurduğu Merv şehrine gideceksin. Vefatın da orada olacaktır. Kıyamet gününde şark ehlinin önderi olacaksın.” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurduğu gibi oldu. Büreyde “radıyallâhu anh” bir savaşta Merv şehrine gitti ve orada vefat etti. Hadis âlimleri demişlerdir ki şehirler hakkında varid olan hadis-i şeriflerden en sıhhatli hadis, Büreyde “radıyallâhu anh” hadisidir. Büreydenin “radıyallâhu anh” kabri, Hakim ibni Amr Gaffarinin kabrinin yanındadır. Hakim ibni Amr Gaffari Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbındandır. Merve emir ve kadı olmuştur. Hicretin ellinci senesinde vefat etmiştir. Büreyde “radıyallâhu anh” ise hicretin 60. senesinde vefat etti.

¥ Selman-i Fârisî “radıyallâhu anh” müslüman olmadan önce birçok rahib ile sohbet etmiş, pekçok patriğin hizmetinde bulunmuştu. Her biri ömrünün sonunda başka bir rahibin yanına gitmesini vasiyet etmişti. Yanında bulunduğu son rahibin de, vefatı yaklaşınca, sizden sonra kimin yanına gideyim, diye sordu. O rahib dedi ki: Şu anda yeryüzünde sohbetinde bulunacağın ve sana hayır gelecek bir kimse bilmiyorum. Fakat, ahir zaman Peygamberinin gönderilmesi yaklaştı! O Peygamber İbrahim aleyhisselâmın dini üzere olur. O iki taşlık arazi arasında ve hurma ağacının bol olduğu bir yerde bulunacaktır. İki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardır. Hediyeyi kabul eder. Sadakayı kabul etmez. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” o rahibin vasiyeti üzerine Arabistana gitmek üzere yola çıktı. Sonunda Medineye ulaştı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret ederken Kubada konakladıkları sırada, Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” yanına bir şeyler alıp, Resûlullahın huzuruna gitti. Götürdüğü şeyleri bunlar sadakadır diyerek takdim etti. Resûlullah, Ashâbına, siz yiyiniz, buyurdu ve kendisi yemedi. Selman-ı Fârisî kendi kendine alâmetin birisi ortaya çıktı, dedi. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatmıştır: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kubadan Medineye gelince yine yanıma bir şeyler alıp huzuruna gittim. Bunlar hediyidir, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbıyla birlikte o hediyeden yediler. Kendi kendime ikinci alâmet de tamam dedim. Sonra bir defasında daha huzuruna vardım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Bâkî kabristanında Ashâbından birinin cenazesinde idi. Üzerinde biri rida, biri de izar olmak üzere iki gömlek vardı. Ben nübüvvet mührünü göreyim diye yakın durdum. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” beni nübüvvet mührünü görsün diye mübarek omuzundan ridasını indirdi. Nübüvvet mührünü gördüm. Tam rahibin bana tarif ettiği gibi idi. Elimde olmayarak eğilip, nübüvvet mührünü öptüm ve ağladım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” beni huzuruna çağırdı. Varıp oturdum. Başımdan geçen hadiseleri birer birer anlattım. Hoşlarına gitti. Ashâb-ı kiramın da bunları duymasını istedi.

¥ Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” bir yahudinin kölesi idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Selman-ı Farisiye, sahibine söyle, seni bedel karşılığında serbest bıraksın, buyurdu. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” sahibine çok ısrar etti. Bunun üzerine yahudi onu üç yüz hurma ağacı dikip tutturması ve kırk kaye gümüş yani dörtbin dirhem gümüş vermesi şartıyla serbest bırakacağını söyledi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına; kardeşiniz Selmana yardım ediniz, buyurdu. Ashâb-ı kiramın her biri elinden geldiği kadar yardım edip, üç yüz hurma fidanı topladılar. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ey Selman! Bunların dikileceği yerleri kazıp, hazırla ve bana haber ver buyurdu. Çukurları kazıp, hazırladı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kendi mübarek elleriyle hurma fidanlarını dikti. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh”yemin ederek, canım kudretinde olan Allahü teâlâ hakkı için, o hurma ağaçlarının tamamı tuttu. Sonra Ashâbdan birisi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna yumurta büyüklüğünde halis altın getirdi. Bir madinde bulmuştu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Selman-ı Farisiyi “radıyallâhu anh” çağırıp, al bunu serbest bırakılman için istenen borcunu öde, buyurdu. Ya Resûlallah! Zimmetimde kırk kaye borç vardır bu kâfi gelmez, deyince, Allahü teâlâ senin borcunu bununla eda eder, buyurdu.

Bir rivayette de şöyle bildirilmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yumurta büyüklüğündeki o altını mübarek diline dokundurdu ve bununla borcunu öde buyurdu. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” onu alıp, yahudiye götürdü. Tarttılar, tam kırk kaye çıktı. Ne eksik ne de fazla idi.

¥ Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” imana gelmek saadetine kavuşunca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onun ne söylediğini anlamak için fârisî bilen bir tercüman istedi. Fârisî ve Arabî bilen bir yahudi tüccar buldular. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” methediyor ve yahudi kavmini de kötülüyordu. O yahudi onun sözlerinden alınıp, bu kişi size düşmandır. Kötü söz söylüyor, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayret etti ve bu farslı kimse bize eza yapmaya gelmiş, buyurdu. O sırada Cebrâil aleyhisselâm gelip, Selman-ı Farisinin “radıyallâhu anh” ne dediğini bildirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o yahudiye Selman-ı Farisinin “radıyallâhu anh” söylediklerini birer birer açıkladı. Ya Muhammed, sen onun lisanını biliyordun da beni neden istedin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bilmiyordum. Fakat, Cebrâil aleyhisselâm geldi ve talim etti, buyurdu. Ey Muhammed! Bundan önce seni yalanlardım. Şimdi anladım ki sen Allahın Resûlüsün. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Resûlullah diyerek müslüman oldu. Bundan sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cebrâil aleyhisselâma Selmana Arap lisanını talim eyle, dedi. Cebrâil aleyhisselâm gözünü yumsun ve ağzını açsın, dedi. O da öyle yaptı. Ağzının suyundan onun ağzına koydu. O anda Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” Arabî konuşmaya başladı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kusva adlı devesinin üzerinde, Medine-i münevvereye girince, uğradığı her mahalle halkı ve her kabile devesinin yularından tutarak, kendilerine misafir olmasını çok istediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” devenin yularını tutmayınız. O memurdur, buyurdu. Nihayet deve sonradan mescidin yapıldığı yere varıp, oraya çöktü. O arsa Sehl ve Süheyl adında iki yetimin mülkü idi. Deve çöktüğü o yerde biraz durdu. Sonra sağına ve soluna baktı ve kalkıp biraz yürüdü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” devenin yularını salıp serbest bırakmıştı. Sonra deve ilk çöktüğü yere bakıp, tekrar oraya gelip, orada çöktü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” devenin üzerinden indi. Ebû Eyüp el-Ensârî Hâlid bin Zeyd “radıyallâhu anh” devenin üzerindeki eşyaları evine götürdü. Daha sonra devenin ilk çöktüğü o arsa iki yetimden satın alındı ve orada Mescid-i Nebî yaptılar. [Hâlid bin Zeyd Ebû Eyüp el-ensârî, hicri 50. senede Süfyan bin Avf kumandasındaki askerler ile İstanbula gelen, burada vefat eden büyük Sahabi. Onun bulunduğu yere Eyüp Sultan denilir.]

¥ (Şeref-ül-Mustafa)  adlı kitapta şöyle bildirilmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medinede Mescid-i Nebiyi yaptırırken, hazret-i Ebû Bekre “radıyallâhu anh” bize şöyle birkaç direk lazımdır, buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” Mekkede öyle direkler bir evde vardır. Keşke burada olsaydı, dedi. Bunun üzerine Resûlullah, burada olmasını ister misin buyurunca, evet isterim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” duâ  etti. Allahü teâlâ o direklere kanat verdi. Uçarak Medine’ye geldiler ve ihtiyaç olan yere yerleştiler.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye girince, Medinenin kadınları ve çocukları sevinçle ve coşkuyla şu şiri söylediler:

Veda tepelerinden ay doğdu üzerimize,
Hakka davet ettikçe, şükür vâcip oldu bize.

Enes “radıyallâhu anh” ise şöyle rivayet etmiştir. Beni Neccar cariyeleri gelip, def çalarak şu şiri okudular:

Biz Beni Neccar cariyeleriyiz,
Muhammed ne güzel komşudur.

¥ Ümmül müminin Safiye “radıyallâhu anha” şöyle anlatmiştir: Babam Huyey bin Ahtabın ve amcam Ebû Yasir bin Ahtabın çocukları arasında en çok sevdiği bir çocuktum. Ne zaman yanlarına varsam, beni severlerdi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicret sırasında Kubada konakladığı haberinin geldiği gün, babam ve amcam sabahleyin erkenden Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” görmeye gittiler. Akşam döndüler. Çok yorgun ve kederli görünüyorlardı. Zor yürüyorlardı. Her zamanki gibi yanlarına vardım. Son derece üzgün ve tasalı olmaları sebebiyle bana hiç alaka göstermediler. Amcam babama bu o mudur dedi. Babam evet vallahi odur, dedi. Amcam sen onu tanırmısın ve ispat edebilir misin deyince, babam evet vallahi ederim, dedi. Sonra amcam babama senin gönlünde ne var, dedi. Babam dünyada yaşadığım müddetce düşmanlık var dedi!

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret etmeden önce, Medine halkı Abdullah bin Seluli kendilerine reis edinmişlerdi. Ona cevherlerle süslü bir tac vermişlerdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye teşrif edince, Medine halkı tamamen Ona hürmet ve alaka göstermeye başladılar ve tabi oldular. İbni Selul bir köşede değersiz bir hâlde kaldı. Ona alaka göstermez oldular. Bunun üzerine Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” öldürmek veya bir sıkıntı vermek için harekete geçti. Bir gün yahudiler onun yanına toplandılar. Bu hususta bazı planlar yaptılar. Lebid bin Asımdan yardım istediler. Lebid, falan mahallede Hayre adında yaşlı bir kadın var. Sihir yapmakta çok ileridir. Onu bulun dedi. Bulup o kadına on kaye (bin dirhem) altın ve on top kumaş verdiler. Eğer Muhammedi helak edersen daha sana çok şeyler vereceğiz, dediler! Yaşlı kadın bir güvercin yavrusuna iğneler batırıp, iplikleri düğümleyerek, güvercin yavrusunun üzerine sardı. Medinenin dışında harab bir kuyunun içine koyup, ağzını kapattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hastalandı. Azaları hareketsiz kaldı. Çeşitli ilaçlar verdilerse de fayda sağlamadı. Bu hal dokuz gün devam etti. Sonra Cebrâil aleyhisselâm geldi, durumu haber verdi. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” oraya götürdüler. Kuyuyu açıp güvercini çıkardı. Fakat iplerdeki düğümleri çözmek mümkün olmadı. Cebrâil aleyhisselâm Muavvizeteyn [Kul euzü] surelerini getirdi. Ya Muhammed “aleyhisselâm”! Bu sureleri o düğümlerin üzerine oku, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o sureleri okumaya başladı. Her ayeti okudukça düğümlerden biri çözülmeye ve iğnelerden biri çıkmaya başladı. Sureleri tamamen okuyunca, düğümlerin de tamamı çözüldü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hastalıktan tamamen kurtulup, sıhhate kavuştu. Sonra o mel’un kimseleri çağırıp, azarladı. Medine ahalisi onlara öyle cezalar verdiler ki helak oldular.

¥ Amar bin Huzeyme şöyle anlatmiştir: Evs ve Hazrec kabileleri arasında, Ebû Amirden daha ziyade Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” metheden yoktu. Çünkü, yahudiler arasında çok bulunmuş ve onlardan Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sıfatlarını işitmişti. O Peygamberin hicret edeceği yer Medinedir diye söylemişlerdi. Ayrıca din aramak için Şama gitmişti. Orada da yahudilerden ve nasranilerden Resûlullahın vasflarını, şeklini ve şemailini işitmişti. Sonunda Medineye dönüp orada yerleşti. Yünden hırka giyer, ruhbanlık iddiasında bulunurdu. Daima millet-i hanif üzere olduğunu iddia ederdi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” gönderilmesini bekledi. Nihayet Resûlullaha Mekkede peygamberliği bildirilince bunu işitti. Fakat Mekkeye gitmedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret edince de, Ebû Âmirin içine bir hased ve nifak düştü. Resûlullahın yanına gidip, Ey Muhammed! Ne ile Peygamber oldun dedi. Din-i hanif üzere buyurunca, sen bu dine bir şeyler karıştırmışsın, dedi. Resûlullah bu dini apaçık ve tertemiz getirdim. Yahudi ve nasrani âlimlerinin benim vasflarım hakkında sana bildirdikleri nereye gitti, buyurdu. Ebû Âmir, o sen değilsin, dedi. Resûlullah, yalan söylüyorsun deyince de, yalan söyleyen memleketinden sürülüp garib ölsün, dedi. Bu sözleriyle Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeden Medineye gelmiş olmasını kasıt ediyordu. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kim yalan söylüyorsa öyle olsun, buyurdu. Sonra Ebû Âmir Mekkeye gidip müşriklere tabi oldu. Mekke fethedilince Taife kaçtı. Taif halkı müslüman olunca da, Şama gitti. Orada vatanından sürülmüş ve yalnız bir hâlde, ölüp gitti.

¥ İslamiyetten önce Şamda İbni Heyeban adında bir yahudi vardı. Bu yahudi Medineye gelip yerleşti. Beni Kureyza kabilesinin arasında kalırdı. O kabileden biri şöyle demiştir. Asla onun gibi edep ve şartlarını gözeterek namaz kılan kimse görmedim. Ne zaman kıtlık olsa yağmur duâsı için onun yanına giderdik. Bize sadaka vermemizi söylerdi. Sadakadan sonra duâ  ederdi. Biz henüz yanından ayrılmadan yağmur yağmaya başlardı. Vefatı yaklaşıp yakında öleceğini anlayınca, bize vasiyet ederek şöyle dedi. Ey yahudi cemaati! Biliyor musunuz ben niçin nimeti bol olan Şamı terkedip de, kıtlık bulunan bu Medine şehrine gelip, burayı kendime vatan edindim! Allah bilir dediler. Bunun üzerine dedi ki: Ben buraya şu sebeple geldim. İlâhî kitaplarda okudum ve anladım ki ahir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaşmıştır. Bu şehir Onun hicret yeri olacaktır. Dini burada kuvvet bulacaktır. Ümit ediyordum ki Ona hizmetle ve tabi olmakla şerefleneyim. Ona iman ederek dalaletten hidayete kavuşayım. Fakat kesin olarak anladım ki fırsat elvermedi! Ömrüm o zamana yetmedi! Sakın, sakın! gaflet etmeyiniz! Cahillik ve inat yoluna gitmeyiniz. O Peygamberin zuhuru zamanı yaklaştı. Ona iman etmekte yarışanlardan olmaya çalışınız. Ona iman edip tabi olarak, hidayete erip, dalaletten kurtulunuz. O kendisine muhalefet edenleri öldürecek, kadınlarını ve çocuklarını esir alacaktır. Bu durum Ona tabi olmanıza engel olmasın. Zira O bu işle emrolunmuştur! Zaman geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Beni Kureyza kabilesini kuşattı. Aralarından İbni Heyebanın vasiyetini işitenler: Ey Kureyza oğulları. Bu İbni Heyebanın haber verdiği peygamberdir dediler. Diğerleri bu o değildir, dediler. Fakat vasiyeti işiten insaflılar, vallahi Odur diyerek hemen kaledan aşağı inip iman ettiler. Canlarını, mallarını ve ailelerini kurtardılar.

¥ Rüfaa bin Rafi “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bedr gazasında kardeşim Hallad bin Rafi ile birlikte bir deve yavrusuna binmıştık. Devemiz Ravha denilen yere varınca yorulup kaldı. Kardeşim, ya Rabbi! Eğer bu deve bizi Medineye geri götürürse, bunu kurban edeceğim, dedi. Biz o hâlde iken bir de baktık ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çıka geldi. Bizi o hâlde görünce su istedi. Verdik. Mübarek ağzını çalkaladı ve bir abdest alıp suyunu bir kabın içinde topladı. Sonra biz o devenin ağzını açtık, bu sudan döktü. Sonra başına, boynuna, gövdesine ve kuyruğuna döktü. Bize, binin buyurdu ve kendisi gitti. Biz o deveye binip, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” yetiştik. Seferte o deve bizi koşarak taşıdı. Bedr savaşından dönüp Medineye ulaşınca, devemiz yine çöküp kaldı. Kardeşim onu kesip, etini fakirlere paylaştırdı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Bedr gazasında, mübarek eliyle, şurada falan kimse, şurada falan kimse öldürülecek diye belli yerleri gösterdi. Aynen buyurduğu gibi, kimin nerede öldürüleceğini gösterdiyse, orada öldürüldü.

Emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” buyurdu ki: Resûlullahı Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki kimin nerede öldürüleceğini gösterdiyse, orada öldürüldü.

¥ Bedr gazasında, müşriklerden bir takım gençler savaşa gitmemişti. Gece ay ışığı altında birbirleriyle konuşup, bir şeyler anlatıyorlar ve şirler okuyorlardı. O sırada aniden bir ses işittiler. Birkaç beyt okundu ve “Hanif cemaati zafere ulaştı” diyordu. Sesin geldiği yere gittiler. Fakat kimseyi göremediler. Çok korkup geri döndüler. Hicre (Kabenin yanına) geldiler. Orada yaşlılardan bir gurub kimse oturuyordu. Durumu onlara anlattılar. Yaşlı kimseler, eğer söylediğiniz doğru ise, Muhammed zafere ulaşmıştır. Çünkü Muhammede ve Ashâbına hanif derler. Aradan bir gece geçti. Bedr savaşında müşriklerin mağlub olduğu, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” müşriklere karşı zafere ulaştığı haberi geldi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeden hicret edince, Ukbe bin Muayt şu manada iki beyt söyledi: “Ey Kusvaya binip bizden ayrılan kimse! Az sonra beni atımın üzerinde yanında göreceksin. Mızrağımı size kaldırıp kanınızla ıslatacağım. Kılıcım da sizi parçalayacaktır.”

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu beytleri işitince: “Ya Rabbi! Onu burnunun üzerine düşür, sara hastalığı ver” diye bettua etti. Bedr gazasında atı huysuzluk yaptı. Ashâbdan biri onu esir alıp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna getirdi. Boynunun vurulmasını emir buyurdular.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Bedr gazasına Ashâb-ı Talüt adedince, yani üç yüz onbeş sahabi ile çıktı. [Ashâb-ı Bedrin isimleri, (Caliyet-ül-ektar)  kitabında vardır.] Onlar için şöyle duâ  etti.“Allahım onlar yalın ayaktır, onların gitmelerine yardım eyle. Elbiseleri yoktur, onları giydir. Açtırlar, onları doyur.” Onlardan hiç biri, ganimete kavuşmadan dönmedi. Hepsinin karınları tok olarak, elbiseleri ile ve birer ikişer deveye sahip olarak döndüler.

Emir-ül müminin Ömer“radıyallâhu anh” şöyle demiştir: Meal-i şerifi, (O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır)  olan [Kamer sûresi 45.] âyet-i kerimesi nazil olunca, bu (hezimet-i cem) [toplu hezimet] ne demektir, diye düşünüyordum. Bedr gazasında Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zırhını giyerken bu âyet-i kerimeyi okuduğunu duydum. O zaman ayeti kerimede neye işaret olunduğunu yakinen anladım.

¥ Bedr gazasından, bir gece önce, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” askerleri üzerine öyle bir uyku bastı ki kalkmak isteseler de kalkamıyorlardı. Zübeyr “radıyallâhu anh” diyor ki birazcık doğrulmak istesek, elimizde olmadan düşüp uyuyorduk. Ashâb-ı kiramın hepsi bu hâlde idiler. Rufaa bin Rafi şöyle demiştir. O gece üzerime öyle uyku bastı ki ihtilam oldum, guslettim. Müşriklerin ordusu Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yakınında konaklamıştı. Fakat korkularından hiçbiri kımıldayamıyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Amar bin Yaseri ve İbni Mesudu “radıyallâhu anhüma” müşrikler hakkında haber getirmeleri için gönderdi. Gidip haber getirdiler. Ya Resûlallah! Kureyşlileri öyle bir korku kaplamıştır ki atları bir ses çıkarsa, atların başlarına vuruyorlar, dediler.

¥ Emir-ül müminin Ali “radıyallâhu anh” Bedr gazasının yapıldığı gün, Bedr kuyusundan su çekiyordu. Şöyle anlatmiştir: Aniden kuvvetli bir yel esip geçti. Böyle kuvvetli bir yel hiç görmemiştim. Arkasından bir kuvvetli yel daha esip geçti. Öncekinden daha kuvvetli idi. Üçüncü olarak bir kuvvetli yel daha esip geçti. İlk yel Cebrâil aleyhisselâmın yeli idi. Yanında bin melek vardı. İkinci yel, Mikâil aleyhisselâm ve yanında bin melekle geçip giderken çıkardığı yel idi. Üçüncü yel, İsrâfil aleyhisselâm ve yanında bulunan bin melek ile geçerken çıkardığı yel idi. Mikâil aleyhisselâm, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sağında duruyordu. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” da orada idi. İsrâfil aleyhisselâm sol tarafta duruyordu. Ben de orada idim.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle rivayet etmiştir. Ensardan biri Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi ve şöyle dedi. Ya Resûlallah! Müşriklerden birinin peşine düştüm. Daha bir adım atmadan başımın üstünde bir kamçı sesi ile atını süratle süren müşriğin sesini işittim. Bir de baktım ki yüzüstü düşmüştü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: O melek idi, gökten yardım için inmişti. O gün Ebû Bürde “radıyallâhu anh” da Resûlullahın huzuruna üç kesik baş getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” memnun oldu ve sağ elin daima muzaffer olsun, buyurdu. Ebû Bürde; ya Resûlallah! Bu başların ikisini ben kestim. Üçüncü başı beyaz elbiseli, güzel yüzlü bir yiğit kesti ve ben aldım, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu inayet-i Rabbânî ve meded-i asumanidir. Allahü teâlâdan gelen yardımdır, buyurdu. Birçok kimseden şöyle dedikleri rivayet edilmiştir. Kureyş müşriklerinden Bedr savaşı günü kime hücum etsek daha kılıç vurmadan başı düşerdi.

¥ Bedr savaşında müşrikler mağlub oldular. Bedrden kaçıp, Mekkeye dönünce, aralarında bulunan Ebû Süfyan bin Harbe, Ebû Leheb savaşın durumunu sordu. Ey Ebû Leheb! Düşmanlarımız silah kuşanmışlar. Onlar ne tarafa hücum etseler vuruyorlar. Onların yanında gök ile yer arasında beyaz tenli ve gösterişli atlara binmiş kimseler gördüm. Biz onların karşısında dayanmaya asla güç yetiremedik, dedi.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” rivayet etmiştir: Beni Gıfar kabilesinden biri şöyle anlattı: Ben ve amcamın oğlu yeni müslüman olmuştuk. Bedr savaşında bir tepenin üstüne çıkıp, savaşı seyrederek bekledik. Hangi taraf galip gelirse, onların arasına katılıp, ganimet alacaktık. Üstümüzden aniden bir bulut geçti. Bulutun içinden at kişnemeleri işitiyorduk. O sırada birisi ileri ya Hayzum diyordu. Bu heybetten amcamın oğlu öldü. Ben de nerdeyse ölüyordum. Hayzum Cebrâil aleyhisselâmın atının adıdır.

¥ Bedr gazasında Ebul Yüsr Kab bin Amr “radıyallâhu anh”, Abbas bin Abdülmuttalibi “radıyallâhu anh” esir etmişti. Halbuki kendisi çok zayıf, Abbas bin Abdülmuttalib ise çok cüsseli idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” nasıl esir eddin diye sorunca, bana heybetli ve kuvvetli birisi yardım etti. Onu önceden görmemiştim, sonra da göremedim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sana bir melek yardım etmiş, buyurdu.

¥ Resûlullahın amcası Abbas bin Abdülmuttalib “radıyallâhu anh”, Bedr gazasında müslümanların eline esir düştü. Yanında yirmi kaye yani ikibin dirhem altın vardı. Müşriklere harcamak için getirmişti. Çünkü onlardan her biri on müşrik askerini doyurmayı üzerine almıştı. O da bunu üzerine alanlardan biri idi. Savaşta henüz ona doyurma sırası gelmemişti. Kendisi şöyle anlatmıştır: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o altınları benden alınca, ya Muhammed! Esirlikten kurtulmak için, o altınları fidyem olarak hesaba kat dedim. Düşmanıma yardım için getirdiğin şey fidyene katılmaz. Fidye bedeli olarak başka mal vereceksin, buyurdu. Bunun üzerine dedim ki ya Muhammed! Beni o hâle düşürürsün ki ömrüm boyunca dilencilik mi yapayım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, benimle savaşa gelirken, (eğer başıma bir iş gelirse, bu altınlar sana, Abdullaha, Fazıla ve Kuseme lazım olur) diyerek, gece yarısı zevcen Ümmü Fazıla verdiğin altınlar ne oldu, buyurdu. Sen onu nereden biliyorsun deyince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bana Allahü teâlâ bildirdi, dedi. Bunun üzerine dedim ki sen hakikaten Peygambersin. Zira o altınları Ümmü Fazıla verdiğimi Allahtan başka kimse bilmiyordu. Ben şahadet ederim ki Allahtan başka ilah yoktur ve Sen Onun Resûlüsün, dedim.

¥ Ukkâşe bin Mıhsan “radıyallâhu anh” Bedr gazasında düşmanla çarpışırken kılıcı iki parçaya ayrıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onun eline bir ağaç dalı verdi ve bununla savaş buyurdu. Ağaç dalını eline alıp sallamaya başlayınca, iyi bir kılıç hâlini aldı. Bütün savaşlarda o kılıç ile savaştı. O kılıcı mürtedlerle yapılan savaşta şehit düştüğü güne kadar kullandı. O kılıca Avn (ilâhî yardım) adını vermişlerdi.

¥ Bedr gazasında Ümeye bin Halef, Habîb hazretlerine “radıyallâhu anh” bir kılıç darbesi vurarak, kolunu omuzundan kesti. Sonra Habîb “radıyallâhu anh”, Ümeye bin Halefi öldürdü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Habîbin kolunu yerine koydu. Allahü teâlâ sıhhat verdi, kolu iyileşti.

¥ Bedr gazasında, Katade bin Numanın “radıyallâhu anh” gözüne bir nesne dokundu ve gözünü çıkardı. Gözü yüzü üzerine sarktı. Kavmi onu keselim, fakat önce Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” sorup, istişare edelim dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Katadeyi “radıyallâhu anh” huzuruna çağırdı. Yanağına sarkmış olan gözünü yerine yerleştirdi ve mübarek eliyle sıvazladı ve gözü iyileşti. Öyle ki hangi gözü çıkmıştı bilemediler.

¥ Saib bin Hubeys “radıyallâhu anh”, Emir-ül müminin Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” zamanında şöyle anlatmiştir: Vallahi beni Bedr gazasında kimse esir etmedi. Fakat Kureyş müşrikleri ile birlikte ben de kaçıyordum. Beyaz tenli, uzun boylu bir kimse, gösterişli bir ata binmiş, havada üzerimden yetişti ve beni tutup bağladı. Abdurrahmân bin Avf “radıyallâhu anh” gelip beni bağlı buldu. Bunu kim bağladı diye bağırarak sordu. Hiç kimse cevap vermedi. Sonra beni Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna götürdü. Resûlullah bana seni kim tuttu, ey Ebû Hubeys, dedi. Durumu bildirmek istemediğim için bilmiyorum, dedim. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” seni meleklerden bir melek tuttu, buyurdu. Sonra Abdurrahmân bin Avfa esirini al götür buyurdu. O söz hiç hatırımdan çıkmadı. Fakat müslüman olmam gecikti, sonunda müslüman oldum.

¥ Bedr vak’ası olduktan sonra, Umeyr bin Vehb el-Cühami, Safvan bin Ümeye ile bir gün Bedr savaşında uğradıkları hezimeti konuşuyorlardı. Umeyr bin Vehbin oğlu bu savaşta esir düşmüştü. Safvan, işimiz karıştı, dedi. Umeyr bin Vehb de doğru söylüyorsun, bundan sonra yaşamanın tadı kalmadı. Eğer borçlarım olmasaydı ve çoluk çocuğumun perişan olmasından korkmasaydım, Muhammedi öldürmek için Medineye giderdim. Çünkü, Muhammed Medine pazarında yalnız başına dolaşıyormuş ve herkesle konuşuyormuş. Ayrıca oğlum orada esir olduğu için, bir bahanem de var dedi. Bunun üzerine Safvan borçlarını ben ödeyeyim. Çoluk çocuğunun geçimini de üzerime alayım. Yeter ki sen bu işi yap dedi. Böylece anlaştılar. Safvan, Umeyrin yol hazırlığını yaptı. Kılıcını da bileyip, zehrli su verdi. Umeyr, bu sır aramızda kalsın. Sakın kimse farkına varmasın diye tenbih ettikten sonra, Medineye gitmek üzere yola çıktı. Medineye varınca, mescidin önünde hayvanından inip, bineğini bağlayıp, kılıcını kuşandı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına gitmek üzere yürüdü. O sırada Emir-ül müminin Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” bir cemaat ile birlikte oturuyordu. Ümeyri görür görmez, bu köpeği tutunuz! O Allahın düşmanıdır. Bedr savaşında kavmini bizimle savaşmaya teşvik ediyordu. Bizim ordumuzun az olduğunu kavmine haber veriyordu, dedi. Bunun üzerine onu yakaladılar. Hazret-i Ömer, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip, durumu arz etti. Resûlullah onu getiriniz, buyurdu. Hazret-i Ömer bir eliyle Umeyrin kılıcının bağını boynuna takıp bağladı ve sıkıca tuttu. Bir eliyle de kılıcın kabzasından tuttu. Böylece Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna götürdü. Ensardan bazılarına da, Resûlullahın önünde oturun ve bunun saldırmasını engelleyin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu durumu görünce, ey Ömer onu salıver, buyurdu. Sonra, yaklaş Ey Umeyr! Niçin geldin, dedi. Oğlum esir olmuştu, onun için geldim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğru söyle, doğruyu söylemedikçe kurtulamazsın, buyurdu. O yine esir oğlu için geldiğini söyledi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: Safvan bin Ümeye ile oturup, Bedr savaşının hezimetini konuşmadınız mı? O senin borcunu ve ailenin geçimini üzerine alıp, sen de beni katl etmek için gelmedin mi? Sen beni öldürmek için geldin! Fakat Allahü teâlâ seni maksadına kavuşturmadı, buyurdu. Umeyr bunları işitince hakikati anladı ve sen Allahü teâlânın Resûlüsün. Şimdiye kadar cahilliğimden seni inkar etmişim. Zira bu işi benden ve Safvandan başka hiç kimse bilmiyordu. Bunu sana ancak Allahü teâlâ haber verdi ve beni müslüman olmakla şereflendirdi, diyerek müslüman oldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kardeşinize İslamiyetin hükümlerini ve Kur’ân-ı Kerîmi öğretiniz, buyurdu. Umeyr bir müddet sonra Mekkeye dönmek üzere müsaade istedi. Mekkeye döndükten sonra, pekçok kimse onun vasıtasıyla müslüman olmakla şereflendi.

¥ Haris bin Ebû Dırar, Bedr savaşında esir düşen yakınlarını fidye karşılığında kurtarmak için birkaç deve ve bir cariye alıp, Medineye geldi. Yolda develeri ve cariyeyi bir yere sakladı ve eli boş bir hâlde, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna çıktı. Fidye olarak ne getirdin buyurdu. Hiç bir şey getirmedim, dedi. Falan yere sakladığın develer ve cariye ne oldu deyince, Haris hemen kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldu. Çünkü, develeri ve cariyeyi sakladığını kendisinden başka kimse bilmiyordu. Benim yanımda kimse yoktu ve benden önce de kimse gelmedi, dedi.

¥ Kabbas bin Eşyem el-Kenani “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bedr savaşında müşrikler tarafında idim. Müslümanların az oluşu ve bizim askerlerimizin, süvarilerimizin çokluğu hala gözümün önündedir. Bizim askerlerimizin her birinin nereye baksam kaçıştıklarını görünce, içimden kendi kendime böyle bir iş görmedim. Savaştan ancak kadınlar kaçar dedim. Sonra ben de kaçıp Mekkeye döndüm. Bir müddet sonra gönlüme İslamiyetin merakı düştü. Medineye gideyim, bakayım Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” neye davet ediyor, bir göreyim dedim. Medineye varınca, Resûlullahın nerede olduğunu sordum. İşte mescidin gölgesinde, Ashâbı ile oturuyor diyerek gösterdiler. Yaklaşıp selam verdim ve Ashâbı arasında Onu bildim. Bana ey Kabbas! Sen Bedr savaşında ben böyle bir iş görmedim. Savaştan ancak kadınlar kaçar diyen kimse değilmisin, buyurdu. Bunun üzerine ben şahadet ederim ki sen Allahın Resûlüsün. Zira o sözü dilimle söylemedim, içimden geçti ve hiç kimseye de açıklamadım, bir sırdı. Eğer sen Allahü teâlânın Resûlü olmasaydın, kalpteki sırra muttali olamazdın, dedim. Mübarek elini tutup biat ederek, müslüman oldum.

¥ Asma binti Mervan, Beni Ümeye bin Zeytten idi. Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” devamlı sıkıntı verir ve her yerde müslümanların aleyhinde konuşurdu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Bedr savaşına gittiği sırada o mel’un İslamiyeti kötüleyen şirler söylemişti. Ümeyr bin Adi el-Hutami “radıyallâhu anh”, ama olması sebebi ile savaşa gidemeyip, Medinede kalmıştı. Onun bu şirlerini işitti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye dönünce, Asma binti Mervanı öldüreceğim diye, Allah için aht etti. Resûlullah Medineye döndükten sonra Umeyr, bir gece yarısı Asma binti Mervanın evine gidip, içeri girdi. Çocukları etrafında uyuyorlardı. Memesi küçük oğlunun ağzında olduğu hâlde uyumuşlardı. Çocuğu geriye çekip kılıcını Asmanın göğsüne koyup bastırınca, kılıç arkasından çıktı. Sabah namazını Resûlullah ile “sallallâhü aleyhi ve sellem” kıldı. Resûlullah ona bakıp: Ey Ümeyr! Mervanın kızını öldürdün mü buyurdu. Evet ya Resûlallah, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek yüzünü Ashâb-ı kiramdan tarafa çevirdi ve Allahü teâlânın ve Resûlünün gaibden yardımına çalışan bir kimse görmek isterseniz, Umeyr bin Adiye bakınız, buyurdu. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” gecesini ibadetle geçiren bu ama mı dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Ama deme, ki o görür” buyurdu.

¥ Dasur bin Haris bin Muharib, Beni Haris ve Beni Salebe kabilesinden bir gurupla Medine çevresini basmak için harekete geçmişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” dörtyüz elli kişilik bir kuvvetle onlara karşı Medineden hareket etti. Beni Salebe kabilesinden bir kişi Resûlullahın huzuruna gelip müslüman oldu. Ya Resûlallah! Onlar sizinle harbe cesaret edemezler, dedi. Resûlullah yerlerini öğrendi. Oraya vardıklarında, hepsi eşyalarını dağlara saklayıp kaçmışlardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Zaemir denilen yere doğru hareket edip, üç gün orada kaldı. Dördüncü gün bir ihtiyaç için Ashâbın arasından ayrılmıştı. Yağmur yağdı ve kaftanı ıslandı. Kurutmak için çıkarıp bir ağacın altına oturdu. Köylüler dağbaşından Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” yalnız bir hâlde görüp, Dasur bin Harise haber verdiler. Kılıcını çekip yürüdü ve Resûlullahın yanına yaklaşıp, seni benim elimden kim kurtarabilir, dedi. Allahü teâlâ kurtarır buyurdu. O anda Cebrâil aleyhisselâm gelip, Dasurun göğsüne bir darbe vurarak yere yıktı ve kılıcı elinden düştü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Dasurun kılıcını alıp, seni benim elimden kim kurtarır, dedi. Dasur, hiç kimse kurtaramaz deyip, kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldu. Savaş için artık asla asker toplamayacağına söz verdi.

¥ Uhud savaşında, İslam ordusunun zor anlar yaşadığı sırada, müşriklerden Übey bin Halef bir ata binmiş, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğru sürüyordu ve bugün eğer sen sağ kalırsan, ben sağ kalmayayım diye hücum ediyordu. Resûlullah, Haris bin Sameh ve Süheyl bin Hanifin arasında siperlenmişti. Übey bin Halef bir hamle yaptı. Mus’ab bin Umeyr kendisini Resûlullaha siper etti. Übey bin Halef, Musab bin Ümeyre bir mızrak vurarak şehit etti. Süheyl bin Hanifin elinde kırık bir mızrak vardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kırık mızrağı alıp, onunla Übey bin Halefin koltuğunun altından vurdu. O anda Übey bin Halef atını geri çevirip kaçtı. Kavminin arasına varınca, sığır gibi böğürüyordu! Ebû Süfyan, bir diken yarası kadar küçük bir yaradan dolayı böyle ne bağırıyorsun, dedi. Übey bin Halef, bana mızrağı kim vurdu biliyormusun! Muhammed vurdu. Bir gün bana Mekkede senin benim elimde helak olman yakındır demişti. Anladım ki Onun bu darbesiyle öleceğim. Ben bu yaradan kurtulamam. Benim bu yaradan çektiğim acıyı bütün Hicaz halkına paylaştırsalar hepsi ölür, dedi. Sonra nara vurup, feryat ederek canı Cehenneme gitti.

¥ Yahudi âlimlerinden Mahyerik adında meşhur bir kimse vardı. Malı, mülkü, hurmalıkları son derece çok olup hesaba gelmezdi. Fakat kendi dinlerine sevgisi, ayinlerine alışkanlığı ve kavmine bağlılığı ve ayıplamalarından çekinmesi sebebiyle müslüman olmaktan mahrum kalmıştı. Uhud savaşanın yapıldığı gün pazar günü idi. Mahyerik, yahudilere, bilesiniz ki bugün Muhammede yardım etmek sizin üzerinize vâciptir, dedi. Onlar bu gün pazar günüdür deyince, Mahyerik artık pazar gününün hükmü kaldırıldı, dedi. Sonra kendisi hemen silahını kuşanıp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına gidip, savaşa katıldı. Kavmine şöyle vasiyet etmişti. Eğer bugün beni öldürürlerse, bilmiş olunuz ki bütün malım Muhammedindir “sallallâhü aleyhi ve sellem”. Sonunda Mahyerik öldürüldü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yahudilerin en hayırlısı Mahyeriktir, buyurdu. Bütün malını alıp, Medinede sadaka olarak dağıttılar.

¥ Ashâb-ı kirâm arasında Kazman adında bir kimse vardı. Ashâb-ı kirâm Uhud savaşına gidince, o Medinede kalıp savaşa katılmamıştı. Kadınlar senin bizden farkın yok deyince utanarak, gidip savaşa katıldı. Müşriklerle şiddetle ve çok gayret göstererek savaşıyordu. Onun bu hâlini Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdiler. O Cehennem ehlindendir, buyurdu. Ashâb-ı kirâm hayret ettiler. Kazman kendi kendine kaçmaktan ölmek yeğdir, diyordu. O kadar savaştı ki müşriklerden yedi kişi öldürdü. Kendisi de bir çok yerinden yaralandı. Ashâb-ı kiramdan bazıları onu savaş sırasında yaralı hâlde görüp şehitlik sana afiyet olsun ey Kazman dediler. Bunun üzerine Kazman şöyle dedi: Yemin ederim ki ben din için savaşmıyorum. Kureyşin bize galip gelerek hurma bahçelerimizi harab etmelerinden korktuğum için savaşıyorum, dedi! Yaraları ona o kadar acı veriyordu ki kılıcını göğsüne dayayıp kendini öldürdü. Ashâbdan bazıları onun durumunu bilmedikleri için Resûlullaha Kazman müşriklerden yedi kişi öldürdü ve şehit oldu, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Allahü teâlâ dilediğini yapar”  buyurdu. Sonra Kazmanın gerçek hâlini açıklayıp, “Şahadet ederim ki ben Allahü teâlânın Resûlüyüm”  buyurdu. Bundan sonra Ashâb-ı kirama dönüp “Allahü teâlâ bu dini facir kimselerle de elbette kuvvetlendirir”  buyurdu.

¥ Mus’ab bin Umeyr “radıyallâhu anh”, Uhud savaşında muhacirlerin sancağını taşıdı. O gün İbni Kamie onu Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zannetti. Bir kılıç darbesi vurarak, sağ kolunu kesip düşürdü. Mus’ab bin Umeyr “radıyallâhu anh” sancağı sol eliyle tutup, meal-i şerifi (Muhammed  “aleyhisselâm” ancak bir peygamberdir…)  olan [Âli-i İmrân sûresinin 144.] âyet-i kerimesini okudu. İbni Kamie atlı idi. Geri dönüp bir kılıç darbesi daha vurarak sol kolunu da düşürdü. Mus’ab bin Umeyr “radıyallâhu anh” sancağı pazuları arasında tutarak yere düşürmedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sancağı hazret-i Aliyye “radıyallâhu anh” verinceye kadar öyle tuttu.

¥ Ashâb-ı kiramdan Hanzala bin Ebû Âmir “radıyallâhu anh” Cemile binti Abdullah İbni Ebû Selul ile evlenmişti. O zifaf gecesinde iken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kiramla Uhud savaşına gitmişti. Hanzalaya “radıyallâhu anh” bu gece hanımın ile birlikte ol buyurmuştu. O gece Hanzala “radıyallâhu anh” sabah namazını kılıp, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” yetişmek için yola çıktı. Çıkarken hanımı eteğine yapışıp halvet taleb etti. Fakat daha önceden, yakınlarına haber verip, dört kimseyi şahit olarak hazırladı. Hanzala “radıyallâhu anh” onunla zifafa girdi. Gusül abdesti almak icap etti. Fakat savaşa yetişemem ve cihatdan mahrum kalırım korkusuyla gusül abdesti almaya vakit bulamadan, silahını kuşanıp, yola çıktı. Uhuda varıp, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” ulaştığı sırada askerler savaş için saflara dizilmişti. Savaş başlayınca düşmanla çok şiddetli savaştı. Ashâb-ı kiramdan bazıları şehit düştü. Hanzala “radıyallâhu anh” Ebû Süfyan bin Harble karşı karşıya geldi. Ebû Süfyanın atına bir darbe vurup onu attan yere yıktı. Hemen göğsünün üzerine oturdu. Öldüreceği sırada Ebû Süfyan, Ey Kureyşliler ben Ebû Süfyan bin Harbim, diye yardım istedi. Gelip kurtardılar. Hanzala “radıyallâhu anh” savaşa devam edip, öyle savaştı ki müşriklerden bir çoğunu öldürdü. Sonunda onu şehit ettiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kiramla müşriklere karşı galip gelip savaş bitince, dağın eteğine doğru baktı. Oraya bakın kim var, orada melekler gümüş leğen getirerek ona yağmur suyu ile gusül abdesti aldırıyorlar, buyurdu. Ebû Üseyd Said “radıyallâhu anh” şöyle demiştir. Gidip oraya baktım. Hanzala şehit olmuş yatıyordu ve başından sular damlıyordu. Bu durumu Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdim. Bunun üzerine onun durumunu sordurmak için hanımına bir kimse gönderdi. Hanımı savaşa giderken gusül abdesti alması gerekiyordu. Yetişemem diyerek gusül abdesti alamadan gitti, dedi. Yine hanımına, onunla zifafa girdiğine niçin şahitler tuttun diye sordular. Dedi ki rüyamda gökten bir kapı açıldığını gördüm. Hanzala “radıyallâhu anh” o kapıdan içeri girdi ve kapı kapandı. Anladım ki Hanzala şehit olacak, bunun için şahitler tuttum.

¥ Haris bin Sama “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Uhud savaşında Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Uhud dağında idi. Bana Abdurrahmân bin Avfı gördün mü, buyurdu. Gördüm ya Resûlallah, dağdan aşağı indi. Müşriklerden bir gurub etrafını sardı. Ona yardım etmek istedim. Sizi görünce yanınıza geldim, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ona melekler yardım ediyor ve müşriklerle savaşıyorlar, buyurdu. Bunları işitince geri dönüp, Abdurrahmân bin Avfın yanına gittim. Baktım ki müşriklerden yedi kişinin ölüsü yanında duruyordu. Daima muzaffer olasın. Bunları sen mi öldürdün, dedim. Şu ikisini ben öldürdüm. Diğerlerini bir kimse öldürdü. Fakat ben o kimseyi hiç tanımam dedi. O bunları söyleyince, kendi kendime, doğru söyledin ya Resûlallah, dedim.

¥ Uhud savaşında müslümanların sıkıntılı anlarında, Katade bin Numan “radıyallâhu anh” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanından asla ayrılmadı. Gözüne bir darbe vuruldu ve gözü çıktı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” gözünü yerine yerleştirdi. Gözü iyileşip, öncekinden daha iyi görmeye başladı. Rivayetlerin çoğunda böyle bildirilmiştir. Fakat bir rivayette de bu hadisenin Bedr savaşında geçtiği bildirilmiştir. Nitekim anlatıldı.

¥ Emir-ül müminin Ali “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Uhud savaşında İslam ordusu dağıldığı sırada, dikkat ediniz haber veriyorum. Muhammed öldürüldü diye bir ses duydum. Öldürülenler arasına baktım. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” bulamadım. Vallahi Resûlullah öldürülmemiştir ve O asla kaçmaz. Allahü teâlâ bize gazap edip, Onu aramızdan aldı. Benim için ölünceye kadar savaşmaktan daha iyi bir iş yoktur. Resûlullahın cemali olmayınca dünyaya dönüp bakmam, dedim. Sonra kılıcımın kınını kırdım ve savaşarak şehit olmaya karar verdim. Müşriklerden bir topluluğun üzerine hücum ettim. Darmadağın oldular. Bir de baktım ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onların arasında imiş, etrafını sarmışlar! Allahü teâlânın emriyle, melekler Onu korumuşlar ve müşriklerden bir zarar gelmemiş.

¥ Ebû Bera, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki atı ve iki deveyi hediye olarak gönderdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, eğer bir müşrikin hediyesini kabul etseydim, Ebû Beranın hediyesini kabul ederdim, buyurdu. Dediler ki ya Resûlallah! Onun büyük bir çıbanı var, hiçbir ilaç fayda vermemiş. Şifaya kavuşmak için size bu hediyeleri göndermiş. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” eline bir kesek alıp mübarek ağzının suyunu bu keseğe sürdü. Bunu suya koysun ve suyundan içsin buyurdu. Ebû Bera böyle yaptı ve tam şifaya kavuştu.

¥ Hicretin dördüncü senesinde vuku bulan Reci gazvesinde, Asım bin Sâbit “radıyallâhu anh” şehit oldu. Düşmanlar başını kesip, Sad kızı Selakiye götürmek istediler. Asım bin Sâbit “radıyallâhu anh”, Uhud savaşında o kadının kardeşini öldürmüştü. Bu sebeple her kim Asımın başını getirirse ona yüz deve vereceğim ve Asımın kafa tasıyla şarap içeceğim diye aht etmişti. Allahü teâlâ Asım bin Sabitin “radıyallâhu anh” cesedinin çevresine pekçok arı gönderdi. Başını kesmek için kim yaklaşırsa, arılar yüzünden gözünden sokup şışıriyorlardı. Neredeyse öleceklerdi. Gece arılar çekilir, o zaman gelip başını kesip alırız diyerek, dönüp gitmek zorunda kaldılar. Gece yağmur yağdı. Büyük bir sel gelip, Asım bin Sabitin “radıyallâhu anh” cesedini alıp götürdü. Emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” şöyle demiştir: Asım bin Sâbit hiçbir müşriği kendine dokundurmamak için söz vermişti ve sözünde durdu. Şehit olduktan sonra da Allahü teâlâ onu kâfirlerin dokunmasından korudu.

¥ Habîb bin Adi “radıyallâhu anh” Reci vak’asında esir düştü. Onu Mekkede müşriklere yüz deveye sattılar. Müşrikler onu uzun zaman hapsettiler. Bir gün baktılar ki taze üzüm yiyordu. Halbuki o sırada Mekkede asla taze üzüm yoktu. Bu üzümü nereden buldun diye sordular. Bu Allahü teâlânın bana verdiği bir rızktır, dedi.

¥ Müşrikler Mekkede Habîb bin Adiyi “radıyallâhu anh” idam ederek şehit edecekleri sırada, Habîb bin Adi onlara bettua etti. Hazret-i Muaviye şöyle anlatmiştir: Habîb bettua edince, babam Ebû Süfyan onun bettuasından korkarak beni yere yatırdı. Fakat beni öyle hızlı yere çarparak yatırdı ki uzun zaman onun acısı geçmedi. Araplar arasında şöyle bir inanış yaygındı. Kim bettua sırasında yere yatarsa bettua ona tesir etmez, diye inanırlardı. Habîb bin Adinin “radıyallâhu anh” darağacına asılarak şehit edildiğini seyredip görenler, aradan bir sene geçmeden, çok azı dışında, her birinin başına bir bela gelerek helak oldular. Emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” Said bin Âmire Humusta bir vazife vermişti. Said bin Âmir zaman zaman kendinden geçer, çevresinden habersiz kalırdı. Emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” onun böyle kendinden geçmesinin sebebini sordu. Şöyle cevap verdi: Habîbi “radıyallâhu anh” darağacına bağlayıp şehit edecekleri sırada orada idim. Her ne zaman o hadiseyi hatırlasam, böyle kendimden geçerim, dedi.

Habîb bin Adinin idamı şöyle vuku bulmuştu: Onu bir darağacına bağladıklarında şöyle dedi: Ya Rabbi! Resûlün “sallallâhü aleyhi ve sellem” her neyi tebliğ edip bildirmişse, biz ona iman ettik. Şu anda burada benim selamımı Resûlüne iletecek bir kimse yok ki söylesin dedi. Üsame “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: O gün Mekkede Habîbin “radıyallâhu anh” şehit edileceği sırada, biz Medinede birkaç kişi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda idik. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı arasında oturuyordu. Üzerinde vahiy gelince görülen hal görüldü. Mübarek başını kaldırıp, Ve aleyhisselâm ve rahmetullah, dedi. Sonra mübarek gözlerinden gözyaşları aktı. Sonra, kardeşim Cebrâil aleyhisselâm Allahü Sübhanehü ve teâlâ tarafından bana, Habîbin selamını getirdi, buyurdu. Habîbin darağacına asılarak şehit edildiği haberini alınca da, Habîbi o darağacından indiren kimsenin kıyamet gününde mükafatı Cennettir, buyurdu. Zübeyr bin Avvam “radıyallâhu anh” ve Miktad bin Esved “radıyallâhu anh” bu iş için hazırlanıp yola çıktılar. Geceleri yol alıyorlar, gündüzleri de gizleniyorlardı. Böylece Mekkeye ulaştılar. Bir gece o darağacının bulunduğu yere gittiler. Birkaç kişiyi bekçi olarak koymuşlardı. Bekçilerin hepsi uyumuştu. Habîbi “radıyallâhu anh” yavaşca darağacından yere indirdiler. Baktılar ki eli yarasının üzerinde idi. O yarasından devamlı taze kan akıyordu. Kanı misk gibi kokuyordu. Şehit edildikten sonra, aradan kırk gün geçmesine rağmen vücudu hiç bozulmamış, taptaze duruyordu. Zübeyr bin Avvam “radıyallâhu anh” Onun cesedini atının arkasına aldı ve oradan ayrıldılar. Fakat müşrikler haberdar oldular. Peşlerine 70 kişi düşüp takibe başladılar. Zübeyr bin Avvam ve Miktad bin Esved “radıyallâhu anhüma” müşrikler yaklaşınca Habîbi yere koydular. O anda yer yarılıp Habîbin “radıyallâhu anh” cesedini yuttu. Bu sebeple ona yerin yuttuğu şehit diye lakab verlimiştir. Zübeyr bin Avvam ve Miktad bin Esved müşriklerle çarpışarak onları geri çevirdiler. Medineye dönüp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna giderek hadiseyi anlattılar. O sırada Cebrâil aleyhisselâm gelip; ya Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ılliyin melekleri (yüksek derecede bulunan melekler) ümmetinden bu iki kişiyle övünüyorlar diye haber verdi.

¥ Hicretin dördüncü senesi idi. Hayberde insanları müslümanlara karşı kışkırtan Selam bin Ebû Hukayk diye birisi vardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onu öldürmeleri için, Ashâb-ı kiramdan beş kişi gönderdi. Bu beş sahabiden biri de Ebû Katade “radıyallâhu anh” idi. Haybere gittiler. Geceleyin Selam bin Ebû Hukaykın evine girerek, onu öldürdüler. Sonra oradan ayrıldılar. Ebû Katade yayını orada unuttu. Almak için geri döndü. Her nasılsa ayağı yaralandı. Büyükçe bir yara idi. Bazıları da ayağının kırıldığını rivayet etmişlerdir. Sargı ile ayağını sarıp arkadaşlarına yetişti. Arkadaşları onu nöbetleşe taşıdılar. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna götürdüler. Resûlullah mübarek eliyle ayağını sıvazladı. O anda yarası iyileşti.

¥ Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Zatürrüka gazvesinde iken bir devem vardı. Çok zayıfti ve ikide bir çöküp kalıyordu. Yine tam çöküp kaldığı bir sırada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanıma teşrif ettiler. Beni bekler bir vaziyette görünce niçin duruyorsun, buyurdu. Ben de devemin hâlini söyledim. Bir asa istedi ve o asa ile deveye üç kere vurup dürddü. Sonra su istedi ve bir avuç suyu devenin yüzüne serpti. Beni takip et buyurarak, oradan hareket etti. Ben de deveme binip takip ettim. Muhammed aleyhisselâmı hak peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok süratli gittiği hâlde, Ondan hiç geri kalmadım. Devem canlandı ve rahatlıkla takip ettim.

¥ Zatürrüka gazvesinden sonra, bir eşkıya ata binmiş ve bir deveyi de yularından çekiyordu. O haliyle Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. Atımın karnında ne vardır? dedi. Resûlullah, gaybı Allahü teâlâdan başkası bilmez, buyurdu. Yağmur ne zaman yağacak, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o öyle bir iştir ki ne zaman yağacağını Allahü teâlâ bilir, buyurdu. Adam sormaya devam edip; yarın ne olacak, dedi. Resûlullah bana malum değildir, diye cevap verdi. Sonra Allahü teâlâ, meal-i şerifi, (Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allahın katındadır. Yağmuru  (dilediği zaman, dilediği yere, dilediği miktar) O yağdırır. Rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır)  olan âyet-i kerimeyi gönderdi. Sonra o kimse, ya Muhammed! Bana şu devem senin Rabbinden daha sevimlidir, dedi! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de ona, (Rabbim canımdan daha sevimli, nefsimden ve aile fertlerimden daha azizdir!)  buyurdu. Sonra secdeye kapandı. Secdeden doğrulup o adama Rabbim bana haber verdi ki senin yüzünün bir tarafında bir yara açilacak! Yüzünün eti ve derisi çürüyüp dökülecek ve sonra öleceksin, buyurdu. Kısa bir müddet sonra o kimsenin yüzünde bir yara çıktı. O yaradan öyle pis kokular yayılıyordu ki halk nefret ederek yanından kaçışıyorlardı. O şahıs Muhammedin söylediği doğru çıktı diyordu. Sonunda o perişan haliyle ölüp gitti.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek hanımlarından Ümmül müminin Cüveyriye binti Haris “radıyallâhu anha” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Beni Mustalak gazvesi için Medineden yola çıkmıştı. Babam Beni Mustalak kabilesinin reisi idi. Rüyamda Medineden bir ayın doğduğunu ve gelip yanımda durduğunu gördüm. Hiç kimseye anlatmadım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ordusuyla üzerimize geldiği sırada, babam bir ordu geliyor ki benim o orduya karşı koymaya gücüm yetmez, dedi. Baktım büyük bir ordu gördüm. Askerleri sayısızdı. Zahirleri silahlı, batınları ise nur saçıyordu. Tertip içinde geliyorlardı. Aralarında gösterişli atlara binmiş olan kimseler gördüm. Uğradıkları yerden şiddetli rüzgar gibi geçiyorlardı. O kadar çok asker, at ve silah gördüm ki müslüman olup Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile evlenmekle şereflendikten sonra, İslam ordusuna baktım o kadarını göremedim. Anladım ki onlar imdad-ı Rabbânî ve inayeti sübhani vasıtasıyla imiş. [Cüveyriyenin “radıyallâhu anha” babası Haris ve iki oğlu iman etmiştir.]

¥ Hendek gazvesinde, Ashâb-ı kirâm “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Medinenin çevresinde hendek kazıyorlardı. Büyük bir taş çıktı. Onu kimse parçalayamadı. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” bu durumu Resûlullaha haber verdi. Ashâb-ı kiramdan bir kısmı hendeğin kenarında durdular. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek eline bir külünk aldı ve o taşa vurdu. Taş iki parçaya ayrıldı. Taşa vurduğu anda, taştan şimşek çakar gibi bir kıvılcım çıktı. O kıvılcım, Medineyi münevverenin her tarafını aydınlattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” tekbir getirdi. Bütün Ashâb-ı kirâm da tekbir getirdiler. Taşa bir kere daha vurdu. Yine şimşek gibi bir kıvılcım çıktı. Resûlullah ve Ashâb-ı kirâm tekrar tekbir getirdiler. Taşa üçüncü defa vurdu ve aynı şekilde şimşek gibi bir kıvılcım çıktı. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh”, anam babam sana feda olsun ya Resûlullah! Bu ne haldir. Ben şimdiye kadar ömrümde asla böyle bir hal görmedim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirama, Selmanın gördüğünü siz de gördünüz mü, buyurdu. Hepsi, gördük ya Resûlallah, dediler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Birinci vuruşta çakan kıvılcımın ışığında Kisranın memleketinde, Hayrenin köpek dişi gibi köşklerini gördüm. Cebrâil aleyhisselâm bana, ümmetin orayı alacaktır, diye haber verdi. Taşa ikinci vuruşumda çıkan kıvılcımın ışığında, rumun kızıl köşklerini gördüm. Köpeklerin azı dişleri gibi idi. Cebrâil aleyhisselâm bana, ümmetin o diyarı alacak diye işaret etti. Üçüncü vuruşumda sıçrayan kıvılcımın ışığında Sananın [Yemenin] köpek dişleri gibi köşklerini gördüm. Cebrâil aleyhisselâm bana, ümmetin o beldeleri feth edecektir, dedi.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kisranın beyaz köşkünün vasflarını anlattı. Selman-ı Fârisî orayı gördüğü ve bildiği için: Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Aynen buyurduğunuz gibidir. Ben şahadet ederim ki sen Allahü teâlânın Resûlüsün, dedi. Resûlullah sözlerine devam ederek buyurdu ki: Şam elbette feth olunacaktır! Herakl memleketinin bir köşesine kaçar, siz Şama hakim olursunuz. Onlardan kimse sizinle savaşmaya cesaret edemez. Yemen de mutlaka feth olunacaktır. Kisra öldürülür ve ondan sonra artık hiç kisra kalmaz. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdiği bu hadiselere aynen birer birer şahit oldum. Hepsi aynen gerçekleşti, demiştir.

¥ İmam-ı Nevevi, Tahaviden naklen Müslim şerhinde şöyle yazmıştır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hendek kazarken ikindi namazının vakti geçti. Güneş batmışken, Allahü teâlâ geri döndürdü. İkindi namazını kıldılar.

¥ Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hendekte çıkan taşı kırmak için hendeğe indiğinde, açlıktan mübarek karnına taş bağlamıştı. Bu hâli görünce dayanamadım. Müsaade alıp evime gittim. Bu durumu evimdekilere anlattım. Evde bir sa’ arpa ve bir de oğlak var dediler. Arpayı öğüddüm ve oğlağı kesip tencereye koydum. Sonra Resûlullahın yanına döndüm. Dönerken hanımım yemeğin az olması sebebiyle mahçup olmayalım diye tenbih etti. Durumu Resûlullaha arz edince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ey hendek halkı! Cabir bize ziyafet hazırlamış, davet ediyor. Geliniz, yemeği bol ve güzel yemektir, buyurdu. Sonra, bana buyurdu ki hanımına söyle! Ben gelmeden tencereyi ateşten indirmesin, ekmekleri de pişirmesin. Ben önce gidip hanımıma Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, muhacirin ve ensar ile birlikte bütün Ashâbıyla, bize yemeye teşrif ediyorlar dedim. Hanımım, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yemeğin ne kadar olduğunu biliyorsa, hiç üzülmeyiz, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kiramla birlikte evime teşrif edince, Ashâbın gurub gurub içeri girmesini emir buyurdu. Sonra bize hamuru getiriniz buyurdu. Hamuru getirince, bütün hayrların menbaı ve bütün bereketlerin mayası olan mübarek ağzını açıp hamurun üzerine bir kere üfürdü. Allahü teâlâ hamura bereket verdi. Sonra ekmekleri kim pışırecekse pışırsin buyurdu. Emri üzerine tandırdan ekmekleri ve tencereden eti çıkardım ve Ashâb-ı kirama ikram ettim. Hepsi tamamen doydu. Evimden ayrılıp gittiklerinde ekmekler ve et hiç eksilmemiş, aynen duruyordu.

¥ Yine Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Âlemlerin efendisi ve insanların rehberi Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” her kim davet etse kabul buyururlardı. Bir gün ben de davet etmiştim. Falan gün gelirim buyurdu. Zamanı gelince, Cabir bin Abdullahın “radıyallâhu anh” evine teşrif ettiler. Hazret-i Cabir, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” evine teşrifiyle o kadar sevindi ki karşılamak için sevinçle koşarken, su tulumunu devirdi ve su döküldü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” içeri girip oturdu. Hazret-i Cabirin bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebab yapmak için hazırladı. İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna, babam kuzuyu nasıl kesti, gel sana göstereyim, dedi. Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat, göstereyim derken, farkına varmadan kardeşini boğazlayıp ölümüne sebep oldu. Hazret-i Cabirin hanımı, çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koştu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, kendisini evin damından aşağı bıraktı ve düşüp öldü. Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı feryat edip ağlarsam, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” üzülmesine sebep olurum diye düşünerek sabır etti, hiç ses çıkarmadı. Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örddü. Kimse onların öldüğünün farkına varmadı. Kendisi de belli etmemeye çalıştı. Fakat içi yanıyordu. Hazırlanan kebabı pışırdi. Kocası hazret-i Cabire, olan hadiseyi hiç söylemedi. Kuzu kebabı Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” önüne getirilip, ikram edildi. O sırada Cebrâil aleyhisselâm geldi ve Ya Muhammed! Allahü teâlâ, Cabire oğullarını da sofraya getirmesini söylemenizi emir buyurdu, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Cabire, oğullarını da sofraya getir, buyurdu. Dışarı çıkıp hanımına oğlanlar nerededir, Resûlullah onların sofraya gelmelerini istiyor, dedi. Hanımı, Resûlullaha onların burada olmadıklarını söyle, dedi. Hazret-i Cabir durumu arz edince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın emridir. Onları muhakkak getirmen lazımdır, buyurdu. Hazret-i Cabir tekrar hanımının yanına varıp, çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lazım. Allahü teâlânın emri böyle gelmiştir, dedi. Zavallı, çaresiz hanımı ağlayarak, ey Cabir, oğulcuklarımızın ne olduğunu sana söylemeye takatim yok, dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i Cabir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce, ağlamaya başladı. Hanımı ile birlikte Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna girip ağlaşmaya başladılar. Evde feryat sesleri yükseldi. O sırada Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâmı Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” gönderip, çocukların başında duâ  etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kalkıp duâ  etti. Cabir bin Abdullahın her iki oğlu da Allahü teâlânın iziniyle dirildi.

¥ Ashâb-ı kiramdan Beşir bin Sadın “radıyallâhu anh” kızı şöyle anlatmıştır: Annem bana bir avuç hurma verip, kızım bunları babana ve dayın Abdullah bin Revahaya götür, yisinler, dedi. Hurmaları alıp giderken Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir yerde oturmuştu. Beni görünce, kızım yanıma gel, buyurdu. Yanında ne var diye sordu. Ben de birazcık hurma var dedim. Sonra hurmaları iki mübarek avcuna koydum. Mübarek eliyle o hurmaları kaftanının üzerine topladı. Sonra bir kimseye, hendek kazanların hepsini çağır gelsinler, buyurdu. Hepsi toplanıp geldiler. O hurmalardan istedikleri kadar yediler ve dönüp gittiler. Hendek kazma işinde bulunanlar üçbin kişi idiler. Onlar doyasıya hurma yiyip gittikleri hâlde, hurmalar kaftanın kenarlarından taşıp dökülüyordu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hendek savaşında Huzeyfetebni Yemaniyi “radıyallâhu anh” müşriklerin arasına gidip, onlardan haber getirmesi için gönderdi. Gönderirken mübarek eliyle göğsünü ve sırtını sıvazlayıp; ya Rabbi! Önden-arkadan sağdan-soldan gelecek zarardan muhafaza et diye duâ  etti. O gece çok soğuktu. Huzeyfe “radıyallâhu anh” şöyle demiştir. Sanki hamama girmiş gibi idim. Hiç soğuk hissetmedim. Nihayet müşriklerin arasına girip, haber topladım ve geri döndüm. Ashâb-ı kiramın yanına geldiğimde soğuk bana tesir etmeye başladı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Huzeyfeyi “radıyallâhu anh” Hendek savaşında müşriklerin vaziyetini öğrenmek için aralarına gönderince, namaz kıldı ve şöyle duâ  etti. “Ey üzüntülü kimselerin imdadına yetişen ve güç durumda olanların duâsını kabul eden Allahım! Sıkıntımızı ve üzüntümüzü gider. Benim ve yanımda bulunanların hâlini sen görüyorsun.” O sırada Cebrâil aleyhisselâm gelip, Allahü teâlâ sana selam eder. Sana zafer verdi. Dünya gökünden onların üzerine taş yağdıran bir rüzgar gönderdi. Huzeyfe “radıyallâhu anh” şöyle demiştir. Müşriklerin arasına vardığımda soğuk bir rüzgar esiyordu. Müşriklerin hepsi bir yere toplanmış ve ateşleri sönmüştü. Birbirine soğuktan öleceğiz diye bağırıyorlardı. Bundan sonra büyük bir fırtına çıktı. Kocaman taşları sürüklüyordu. Müşrikler kalkanlarını siper yapıyorlardı. Fakat fayda vermiyordu. Sonunda hepsi perişan olup kaçmaya karar verdiler. Allahü teâlâ [Ahzab sûresi 9. âyetinde meâlen] (Ey iman edenler! Allahın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız. Hani size  [Hendek savaşında sizi yok etmek için kâfirlere ait] ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermıştık. Allah ne yaptığınızı görmekteydi)  buyurdu.

Hendek savaşında, Kureyş müşrikleri kaçıp gittikten sonra, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Bu seneden sonra Kureyş sizinle savaş yapmaz. Fakat siz onlara karşı gaza yaparsınız” buyurdu. Ondan sonra Kureyş müşrikleri, müslümanlara savaş açamadılar. Müslümanlar ise Mekkeyi feth ettiler.

Hendek savaşında, Kureyşliler perişan ve mağlub oldular. Ebû Süfyan Kureyşten bir cemaat ile oturmuş konuşuyordu. Diyordu ki; içinizde kimse yok mudur. Fırsat kollayarak Muhammedden öcümüzü alsın. Çünkü, Muhammed pazarlarda dolaşıyormuş ve yalnız başına sahralara gidiyormuş. Halkı dine davet ile meşgul olduğu için, kimsenin halinden haberi yokmuş. Ebû Süfyanın bu sözleri üzerine bir köylü, Ebû Süfyanın yanına gidip, eğer beni desteklersen bu işi ben yaparım. Yolları iyi bilirim ve gayet keskin bir hançerim var, dedi. Ebû Süfyan ona yol azığını ve ne lazımsa verdi. Aralarında bunu hiç kimseye söylememek üzere sözleştiler. O köylü yola çıkıp, altı günde Medineye ulaştı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” nerede olduğunu sordu. Abdüleşhel kabilesi tarafına gitti, dediler. Adam devesini bağlayıp, yürüyerek o tarafa gitti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kiramdan bir cemaat ile sohbet ediyordu. Uzaktan o köylünün geldiğini görünce, bu kimsenin kötü bir düşüncesi var! Fakat, Allahü teâlâ onu maksadına kavuşturmaz, buyurdu. Köylü kimse yaklaşınca, Abdülmuttalibin oğlu nerede diye sordu. Resûlullah, Abdülmuttalibin oğlu benim, dedi. Bir haber söyleyecekmiş gibi Resûlullaha yaklaşmak istedi. Ashâb-ı kiramdan ÜSeyyid bin Hudayr o kimseyi tutup çekti ve uzak dur ey mel’un dedi. Eliyle belini yokladı. Kaftanının altında hançeri olduğunu gördü. Adamın Resûlullaha sui kasıt için geldiği anlaşılınca, adam Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayaklarına kapanıp, beni bağışla diye yalvarmaya başladı. Resûlullah o kimseye doğruyu söyle, doğruyu söylemen menfeatinedir. Yalan söyleme. Allahü teâlâ senin düşünceni bana bildirdi, buyurdu. Bunun üzerine adam eman diledi ve hadiseyi aynen anlattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onu ÜSeyyid bin Hudayra “radıyallâhu anh” teslim etti. Ertesi gün o kimseyi çağırdı ve sana eman verdim. Dilediğin yere gidebilirsin. İstersen bundan daha iyi bir iş söyleyeyim, buyurdu. O köylü kimse o iş nedir, dedi. Allahü teâlânın bir olduğuna ve benim Onun Resûlü olduğuma şahadet etmendir, buyurdu. O kimse, kelime-i şehâdet söyledikten sonra dedi ki: (Ben kimseden korkmaz, kılıçtan ve oktan sakınmazdım. Ne zaman ki Sizi gördüm, bilmem bana ne oldu da, aklım başımdan gitti. Siz benim yapmak istediğim düşüncelerimi bildiniz. Halbuki Size bunu önceden kimse haber vermemişti. Anladım ki Size bunları bildiren ve Sizi koruyan Rahman olan Allahtır. Ebû Süfyanın taifesi şeytanın taifesidir). Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onun bu sözlerine tebessüm etti. O kimse bir kaç gün daha Medinede kaldı. Sonra müsaade alıp gitti. Bir daha kendisinden haber alınamadı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicretin altıncı senesinde Ashâb-ı kiramdan bir cemaatle Umre için Mekkeye gitmek üzere yola çıktılar. Hudeybiyeye gelince, orada konakladılar. Orada bir kuyu vardı. Suyu azalmıştı. Bir miktar su çektiler. Kuyunun suyu bitti. Ashâb-ı kirâm susuzluktan Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” şikayette bulundular. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” terkisinden bir ok çıkarıp, bu oku o kuyuya bırakın, buyurdu. Bu hadiseyi anlatan ravi şöyle nakleder: Vallahi oku kuyuya attıktan sonra, bin dörtyüz kişi o kuyudan su içtik, bütün hayvanlarımızı suladık.

(Sahih-i Buhari) de, Bera bin Azib rivayetinde şöyle bildirilmiştir: Hudeybiyede Ashâb-ı kirâm susuzluktan şikayet ettiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kuyunun kenarına geldi ve bir kova su istedi. O sudan abdest alıp, mübarek ağzının suyunu o kuyuya döktü. Biraz sonra kuyunun suyu o kadar çoğaldı ki bütün Ashâb-ı kirâm “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” içip suya kandılar ve bütün develerini de suladılar.

¥ Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Hudeybiye gününde halka susuzluk galebe çaldı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında bir kırba su vardı. O sudan abdest aldı. Bunun üzerine bütün Ashâb-ı kirâm Resûlullahın yanına toplandı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” size ne oldu, ne lazım buyurdu. Dediler ki ya Resûlallah! Ne abdest almaya, ne içmeye bir damla suyumuz yok. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek elini abdest aldığı su kırbasının içine soktu. Mübarek parmakları arasından çeşmeler akmaya başladı. Herkes o sudan içip kandı ve abdest aldı. Cabir bin Abdullaha “radıyallâhu anh” kaç kişi idiniz diye sorulunca; eğer yüzbin kişi olsak o su yeterdi. Biz binbeşyüz kişi idik dedi.

¥ Ashâb-ı kiramdan biri şöyle anlatmiştir: Hudeybiyeye yaklaştığımız sırada, Kureyşin bir öncü kuvvet gönderdiği haberi geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bizi Hudeybiyeye başka yoldan kim götürebilir, buyurdu. Anam, babam sana feda olsun, ya Resûlallah, ben götürebilirim, dedim. Bir başka yoldan hareket ettik. O yolda biraz yürüdükten sonra, nice tepeler ve engeller önümüzde dümdüz oldu. Hiçbir tepeye rastlamadan Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hudeybiyeye ulaştırdım.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile Kureyş arasındaki andlaşmayı Ali bin Ebû Talib “radıyallâhu anh” yazdı. Andlaşmanın başına Bismillahirrahmanirrahim ve Muhammedün Resûlullah yazdı. Süheyl bin Amr o sırada henüz iman etmemişti. Dedi ki; bizim kitabımıza göre ben Rahmanı bilmem, onun yerine Bismike Allahümme yaz. Muhammedün Resûlullah yerine de Muhammed bin Abdullah yaz. Eğer bize Onun Peygamberliği malum olsaydı Onunla savaşmazdık. Böylece Ashâb-ı kirâm ile Süheyl arasında epeyce konuşmalar geçti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ya Ali! Onu sil, Süheylin dediği gibi yaz. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” edebinden silmeye eli varmadı. Resûlullah kendisi sildi ve buyurdu ki: Ey Ali! Bir gün senin başına da böyle bir hadise gelir. Nitekim Sıffin harbinden sonra hazret-i Ali ile hazret-i Muaviye arasında andlaşma yapıldı. Andlaşmayı yazan katib, Emir-ül müminin Ali diye yazdı. Hazret-i Muaviye katibe Emir-ül müminin diye yazma, eğer onun Emir-ül müminin olduğunu kabul etseydik, onunla savaşmazdık, dedi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bunu işitince, Resûlullahın sözlerini hatırlayıp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” söylediği çıktı, dedi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hudeybiyede bulunduğu sırada saçlarını traş ettirdi. Kesilen saçlarını bir yeşil ağacın üstüne koydu. Ashâb-ı kirâm “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” o ağacın yanında toplanıp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” saçlarını kapıştılar. Ashâbdan Ümmü Amar şöyle anlatmıştır: O gün ben de Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” saçının telinden birkaç tane elde ettim. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından sonra, her kim hastalansa, o saç tellerini suya koyup, o suyu hastaya verirdim. Allahü teâlâ o hastayı sıhhate kavuştururdu.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hudeybiyede yirmi gün kadar kaldıktan sonra geri döndüler. Ashâb-ı kirâm, konaklama yerlerinden birinde yiyeceklerinin kalmadığından şikayet ettiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” develerini gösterdi. Hazret-i Ömer bunu işitince, Resûlullahın huzuruna gelip; ya Resûlallah! Halkın binecek başka hayvanları yok. Azıklarından kalanları bir araya toplasalar da, Allahü teâlânın fadlı ve inayetiyle bereket vermesi için duâ  buyursanız. Sizin duanız şüphesiz ki kabul olunur, dedi. Sonra Ashâbdan bir avuç hurması ve bir avuç seviki (kavrulmuş un) olanlar, onları bir araya topladılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bereket için Allahü teâlâya duâ  etti. Kimin kabı varsa, getirsin buyurup, getirilen bütün kabları o bereketlenerek artan yiyeceklerle doldurdu. Öyle ki develer taşımaktan âciz kalıyorlardı. Konakladıkları o yerden ayrıldılar. Mevsimin yaz olması sebebiyle hava açık ve çok sıcaktı. Allahü teâlâ bir de öyle yağmur yağdırdı ki hepsi suya kandılar ve kablarını doldurdular.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicretin altıncı senesinde Zilhicce ayının sonunda veya yedinci senesi Muharrem ayının başında hükümdarlara elçiler gönderdi. Dıhye-i Kelbiyi “radıyallâhu anh” Rum kralı Herakle elçi olarak gönderdi. Onunla bir mektup yolladı. O mektupta şöyle yazılı idi. (Bismillahirrahmanirrahim. Bu mektup Allahın kulu ve Resûlü Muhammedden Rumun büyüğü olan Herakledir. Hidayet üzere olanlara selam olsun. Ben seni İslama davet ediyorum. Müslüman ol ki selamet bulasın ve Allahü teâlâ ecrini arttırır. Eğer bu büyük nimetten yüz çevirirsen, bütün rumlar sana tabi ve emrinde olduklarından, hepsinin günahı senin üzerinedir.) Allahü teâlâ [Âli-i İmrân sûresi 64. âyetinde meâlen] ( “Resûlüm” de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müsavi olan bir kelimeye geliniz. Allahtan başkasına tapmayalım. Ona hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allahı bırakıp da birbirimizi ilah edinmeyelim. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; şahit olunuz biz gerçek müslümanlarız deyiniz)  buyurdu.

Dıhye-i Kelbi “radıyallâhu anh” Humus şehrinde Herakle ulaşıp, mektubu verdi. Mektup Arabî olduğu için, Herakl bir tercüman istedi.

(Sahih-i Buhari) de şöyle bildirilmektedir: O sırada Ebû Süfyan bir gurub Kureyşli ile birlikte Kudüste idi. Herakl onları yanına çağırıp, sizden hanginiz bu mektubu gönderen kimseye daha yakındır, diye sordu. Ebû Süfyan ben hepsinden daha yakınım, dedi. Herakl onun yanına yaklaşmasını ve diğerlerinin geride durmasını istedi. Herakl tercümana bunlar mektubu gönderen zata yakın olduklarını söylüyorlar. Eğer yalan söylerlerse, yalanlarını açıklarsın diye tenbih etti. Ebû Süfyan, eğer tekzib etme korkusu olmasaydı yalan söyleyebilirdim, demiştir. Herakl, Ebû Süfyana şöyle sordu: Bu mektubu bana gönderen Zâtın nesebi nasıldır? Ebû Süfyan: Nesebi çok şereflidir. Herakl: Kavminizden ondan başka birisi Peygamber olduğunu söyledi mi? Ebû Süfyan: Hayır söyleyen olmadı. Herakl: Onun atalarından hiç hükümdar var mı? Ebû Süfyan: Hayır yok. Herakl: Ona tabi olanlar halkın eşrafı mı, yoksa fakir ve zayıflar mi? Ebû Süfyan: Zayıf ve fakirler. Herakl: Gün geçtikçe Ona uyanlar artıyor mu, azalıyor mu? Ebû Süfyan: Artıyor. Herakl: Onun dininden dönen oldu mu? Ebû Süfyan: Hayır olmadı. Herakl: O Peygamber olduğunu bildirmeden önce hiç yalan söyledi mi? Ebû Süfyan: Hayır hiç yalan söylemedi. Herakl: Hiç özrü, kabahati var mıdır? Ebû Süfyan: Hayır yoktur. Ama şu anda Ondan uzağız, halinden haberimiz yok, dedi.

Sonra Ebû Süfyan şöyle demiştir. Herakl bana öyle peşpeşe sorular soruyordu ki bu söylediklerimden fazla bir şey söyleyemiyordum. Sonra aralarındaki konuşma şöyle devam etti. Herakl: Onunla hiç savaş yaptınız mı? Ebû Süfyan: Evet yaptık. Herakl: Bu savaşlar nasıl oldu? Ebû Süfyan: Bazen O galip geldi, bazen de biz galip geldik. Herakl: O size neyi emrediyor? Ebû Süfyan: Allah birdir, Ona ibadet ediniz. Ona ortak koşmayınız, diyor. Namaz kılmayı, sadaka vermeyi, namuslu olmayı ve akrabayı ziyaret etmeyi emrediyor, dedi.

Bu konuşmalardan sonra Herakl tercümanı aracılığı ile dedi ki Onun nesebini sordum, şerif dedi. Peygamberler böyle olur. Aralarında hiç böyle bir davada bulunan var mı diye sordum. Olmadığını söyledi. Eğer Ondan önce birisi böyle bir davada bulunmuş olsaydı onu takip ediyor olurdu. Atalarından hiç melik olmadığını söyledi. Şayet olsaydı o sebeple bu davada bulunuyor olurdu. Hiç yalan söylemediğini de bildirdi. Anladım ki halkı arasında doğruluğu ile tanınan kimse, Allah adına hiç yalan söyler mi! Ona zayıf kimselerin tabi olduğunu söyledi. Peygamberlere daima kavmin zayıf kimseleri tabi olurlar. Ona tabi olanlar günden güne artıyor dedi. Âdet-i ilâhî böyledir. Din tamam oluncaya kadar günden güne çoğalmak ehl-i hakkın alâmetidir. Kimsenin o dinden dönmediğini söyledi. Bu hal safay-ı kalbe ve yakin nuruna alâmettir. Dedi ki özrü yok, suç işlemez, Allahü teâlânın bir olduğuna iman etmeyi emreder. Şirkten sakındırır. Namaz kılmayı, sadaka vermeyi, namuslu olmayı ve akrabayı ziyaret etmeyi emrediyor, dedi. Bütün Peygamberler böyle emretmişlerdir. Herakl bunları söyledikten sonra, Ebû Süfyana; eğer söylediklerin doğru ise, benim şu anda üzerinde bulunduğum topraklar yakın zamanda o Zâtın eline geçecektir. Ben böyle bir Peygamberin gönderileceğini kesin olarak biliyordum. Fakat sizden, Araplardan olacağını hiç zannetmezdim. Eğer Ona kavuşmamın nasip olacağını bilsem, Ona kavuşmayı, ganimet sayardım. Onun ayaklarının tozunu gözlerime sürme yapardım, dedi. Sonra Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Dıhye-i Kelbi “radıyallâhu anh” ile gönderdiği mektubun açılmasını emretti. Mektubu açıp okudular. Herakl yazılanları dinleyip anlayınca, düşündüğü ve söylediği gibi çıktı. Ebû Süfyan şöyle demiştir: Mektup okununca konuşmalar çoğaldı. Biz Heraklin huzurundan dışarı çıktık. Ben yanımdaki arkadaşlarıma Muhammedin işi yükseldi, tamam oldu. Çünkü, Beni Asfar meliki Onun korkusundan titredi, dedim. İyice anladım ki Onun işi tam kemale erecektir. Bu yakin benim kalbimde gün geçtikçe arttı ve sonunda Allahü teâlâ beni İslam nuruyla nurlandırdı. Müslüman olmakla şereflendim.

¥ Herakl bir gün Beyt-ül mukaddeste korku ile uykusundan uyanmış, kederli ve mahzun bir hâlde oturuyordu. Patrikler, ey Melik, niçin üzgün ve sıkıntılısınız, dediler. Herakl, rüyamda sünnetli kimselerin topraklarıma girdiklerini gördüm, dedi. Bir rivayete göre de, Herakl, ilim-i nücumu iyi bildiğinden dedi ki sünnetli kimseler benim memleketime girerler. Patrikler Herakle, biz yahudilerden başka sünnetli bir taife bilmeyiz. Onların hepsi sana itaat ederler. Onların hepsini öldür. Böylece korkudan emin olursun, dediler. Onlar bu endişede iken, Heraklin Basra valisinden bir adam geldi. Yanında da Araplardan bir kişi vardı. Heraklin huzuruna gelen elçi, yanındaki kimseyi göstererek, bu kişi Araplar arasında bir kimse çıktığını, Peygamber olduğunu söylediğini ve pekçok kimsenin Ona tabi olduğunu söylüyor. Birçok kimsenin de Ona muhalefet ettiğini, aralarında savaşlar yapıldığını bildiriyor, dedi. Herakl bunları haber veren kimseyi içeride bir yere alıp, sünnetli midir, bakmalarını emretti. Sünnetli olduğunu gördüler. Sonra ona Arapların halleri soruldu. Hepsinin sünnetli olduğunu söyledi. Herakl vallahi benim rüyamda zuhur edeceğini gördüğüm taife bunlardır, dedi. Yahudi kavmi değildir, dedi. Bundan sonra Herakl rum diyarında bulunan ve ilim-i nücumda mahir olan bir arkadaşına mektup yazıp, ahkâm-ı nücumdan sordu. Kendisi de Humus tarafına gitti. Bir müddet sonra arkadaşının cevabı olan mektubu getirdiler. Şöyle yazmıştı: Bundan sonra Araplardan bir Peygamberin hakimiyeti meydana çıkacaktır.

¥ Herakl Humustaki arkadaşından, Araplardan bir Peygamberin çıkacağını ve hakimiyet sağlayacağını bildiren bir mektup alınca, Rum diyarının bütün ileri gelenlerini büyük bir ibadethanelerinde topladı. Hepsi gelip içeri girince, kapıları kilitletti. Sonra onlara, ey rumun ileri gelenleri, doğruluk, iyilik ve selamet istiyor musunuz. Devletimizin ve saltanatımızın devamını arzu ediyor musunuz, diye sordu. Ey Melik! Niçin istemeyelim, elbette isteriz, dediler. Bunun üzerine Herakl şöyle dedi. Gelin Araplar arasından çıkan Peygambere tabi olalım ve Onun emirlerine uyalım! Rumların ileri gelenleri, Heraklin bu sözlerini duydukları anda, vahşi merkebler gibi ürktüler! Kapılardan tarafa koşuşarak, çıkıp gitmek istediler. Baktılar ki kapılar kilitlenmiş. Kızgın ve üzgün bir hâlde dikilip kaldılar. Herakl bunların hâlini görünce, geri çağırdı. Bu sözleri söylemekten maksadım sizleri denemekti. Dininize ne derece bağlı olduğunuzu anlamaktı, dedi. Hepsi sevinip, teşekkür ederek secdeye kapandılar.

Bir rivayette Ebû Süfyan ile Herakl arasında şöyle bir konuşma geçtiği bildirilmektedir. Ebû Süfyan Herakle, ey Melik! Eğer müsaade edersen, bizim aramızdan çıkıp peygamber olan o kimsenin kendi sözlerinden birini söyleyeyim. Böylece Onun yalanı ortaya çıksın, dedi. Herakl söyle bakalım nedir, dedi. Ebû Süfyan; O kimse ben bir gece içinde Beyt-ül Mukaddese gittim ve sabah olmadan Mekkeye geri döndüm, diyor, dedi. Ebû Süfyan şöyle de anlatır: Ben bu sözleri söylediğim sırada Beyt-ül Mukaddesin patriği de yanımızda idi. O patrik bunları duyunca dedi ki: Ben o geceyi hatırlıyorum. O gece alâmetler gördüm. Bunları melike bildirmiştim. Her gece adetim üzere Beyt-ül Mukaddesin bütün kapılarını kapatır, sonra yatardım. O gece çok uğraştığım hâlde, bir kapıyı kapatamadım. Beyt-ül Mukaddeste bulunanlar toplanıp o kapıyı kapatmak için çok uğraştılar. Fakat onlar da kapatamadılar. Sabahleyin o kapının yanında bir hayvanın bağlanmış olduğuna dair işaretler ve izler gördüm.

¥ Herakl, kavminin iman etmemesi sebebiyle üzülüyordu. Kendisine elçi olarak gelen Dıhye-i Kelbiye “radıyallâhu anh”, vallahi biliyorum ki bahsettiğiniz Zât Peygamberdir. Eğer rumların beni öldüreceklerinden korkmasaydım, elbette Onun dinine girer, emirlerine itaat ederdim. Bunu kendim için dünyada ve ahirette saadet vesilesi bilirdim! Fakat sen falan üsküfe git, o rum diyarında benden daha itibarlıdır. O ilâhî kitapların hükümlerini benden daha iyi bilir. Bakalım ne diyecek, dedi. Dıhye-i Kelbi “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Heraklin söylediği üsküfün yanına gittim. Durumu ona anlattım. Vallahi bahsettiğin Zât Peygamberdir. Biz Onun vasflarını kitaplarda gördük, dedi. Sonra evine girip üzerindeki siyah elbiseyi çıkarıp, beyaz bir elbise giyerek dışarı çıktı. Eline asa aldı ve rum halkının arasına gitti. Halk kilisede toplanmıştı. Onlara, ey rum halkı! Bana gerçekten Peygamber olan Ahmetten bir elçi geldi. Beni Allahü teâlâya kulluk yapmaya davet ediyor. Ben de diyorum ki: Gökleri ve yeri yaratan yüce Allahtan başka ilah yoktur. Bana elçisi gelen Zât da Allahın Resûlüdür. Rum halkı bu sözleri işitince, üsküfün üzerine hücum ettiler. Şehit edinceye kadar dövdüler. Dıhye-i Kelbi “radıyallâhu anh” tekrar Heraklin yanına gidip, bu hadiseyi anlattı. Herakl, ben sana bu halk beni öldürürler, onların kastından emin değilim, demedim mi. O öldürdükleri üsküfe halk benden daha çok itibar eder ve emirlerine uyarlardı. Durumu gördün, ona ne yaptılar, dedi.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Şüca bin Vehebi “radıyallâhu anh” Melik Haris bin Ebû Şemir Gassaniye elçi olarak gönderdi. O melik Şamda Gavta denilen yerde idi. Şüca bin Veheb önce melikin veziri ile görüştü. Vezir ondan Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bazı hallerini sordu ve iman etti. Söylediğin şeyleri aynen İsa aleyhisselâm da bildirdi. O Peygamberin geleceğini haber vererek müjdeledi, dedi. Vezir, Şüca bin Vehebe “radıyallâhu anh” hürmet ve ikramda bulundu. Sonra onun elçi olarak geldiğini melik Harise bildirdi. Haris bin Ebû Şemir başına bir tac giyip huzuruna çağırdı. Şüca bin Veheb Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” İslama davet mektubunu verdi. Haris bin Ebû Şemir mektubu okuduktan sonra yere attı. Mülkümü elimden alabilirmiş. Hemen atları nallayıp hazırlayın. Yemende bile olsa Onun üzerine bir ordu göndereyim, dedi. Bunun üzerine müslüman olan Vezir, Şüca bin Vehebe “radıyallâhu anh” dedi ki: Bu olanları gidip, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlat. Müslüman olduğumu söyle ve selamımı ilet. Sonra onu uğurladı. Gelip durumu Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdi. Resûlullah o helak olur, buyurdu. O sene Haris öldü ve memleketi başkasının eline geçti.

¥ Ferve bin Amr el-Huttami, Amanda Kayserin naibi [valisi] idi. Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini işitince iman etti. Müslüman olduğunu bildirmek için Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir mektup yazdı ve hediyeler gönderdi. Mektubunda: (Muhammed aleyhisselâma arz ederim ki ben müslüman oldum. İnanıyorum ki sen İsa aleyhisselâmın geleceğini müjdelediği Peygambersin. Vesselâmü aleyküm.) diye yazdı. Onun müslüman olduğunu Kayser haber alınca, valilik vazifesinden attı ve hapsettirdi. Ferve, Kaysere şöyle dedi: Vallahi ben Muhammedin “aleyhisselâm” dininden asla dönecek değilim. Sen de biliyorsun ki o Allahü teâlânın Resûlüdür. O İsa aleyhisselâmın geleceğini müjdelediği Peygamberdir. Senin Ona iman etmemen dünyaya çok düşkün olduğundandır. Kayser İncil hakkı için doğru söylüyorsun, dedi. Ferve bin Amr İslamdan dönmedi ve habste vefat etti.

¥ Hatıb bin Ebû Beltea “radıyallâhu anh” elçi olarak Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mektubunu İskenderiye meliki Mukavkasa götürdü. Melik onu iyi karşılayıp, ikramda bulundu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mektubuna cevap olarak şöyle yazdı. Ben biliyorum ki gönderilmedik bir Peygamber kaldı. O Hatem-ül enbiyadır. Fakat zannediyorum ki o Peygamber Şamdan çıkacaktır, dedi. Mektupla beraber iki cariye vererek, elçiyi geri gönderdi. O cariyelerden biri hazret-i Mariye idi. İbrahimin “radıyallâhu anh” annesidir. Mukavkas bir de beyaz katır hediye etti. Bu katır Düldül adıyla meşhurdur. Ayrıca başka hediyeler de gönderdi. Elçi Hatıb bin Ebû Belteaya senin sıfatlarını söylediğin Peygamber İsa aleyhisselâmın geleceğini haber vererek müjdelediği Peygamberin sıfatlarıdır, dedi. Hatıb bin Ebû Beltea dönüp, Mukavkasın söylediklerini Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlattı. Resûlullah, o habis mülkünü kıskandı. Fakat mülkü ona kalmayacak, buyurdu. Mukavkas, hazret-i Ömerin halifeliği sırasında Mısırda öldü.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Selit bin Amr ibni As ile Yemamede bulunan, Hevze bin Ali el-Hanefiye İslama davet mektubu gönderdi. Hevze bin Ali şöyle cevap yazdı: Ben kavmimin şairi ve hatibiyim. Araplar benden çekinirler. Senin halkı davet ettiğin şey gayet güzeldir. Fakat bana bir iş, bir yerin idaresini verirsen, sana tabi olurum! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Eğer benden yere düşmüş olan bir hurmayı dahi istese vermem, buyurdu. Hevze bin Alinin elinde olan mülkü de elinden gitti. Mekke feth edildiği zaman, Cebrâil aleyhisselâm Hevzenin ölüm haberini getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bundan sonra Yemamede bir yalancı çıkacak. Benim vefatımdan sonra onu öldürürler, buyurdu. Buyurduğu gibi oldu. [Müseyleme-tül kezzab, Yemamede peygamber olduğunu iddia etti. Ebû Bekr-i Sıddıkın hilafetinin ikinci senesinde Hâlid bin Velidin askeri ile Yemamede büyük muharebe yaptı. Vahşi “radıyallâhu anh”, Müseyleme-tül kezzabı öldürdü.]

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Abdullah bin Huzafeyi, Kisraya elçi olarak gönderdi. Kisraya bir İslama davet mektubu yazdı. Kisra o saadetli mektubu, yırtıp parça parça etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunu haber alınca, Allahü teâlâ da onun mülkünü parça parça etsin, buyurdu. Kısa zaman sonra Kisrayı oğlu Şireviye öldürdü.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mektubundan Kisrayı bir heybet kapladı. Mektubu götüren Abdullah bin Huzafe “radıyallâhu anh” yanından çıkınca, Kisra adamlarını çağırıp, bundan sonra benim yanıma Araplardan hiç kimsenin girmesine izin vermeyiniz, diye tenbih etti. Sonra hususi odasına çekildi. Oraya hiç kimse giremezdi. Bir de baktı ki odasında bir Arap duruyor! Elinde bir sopa tutuyordu. Ey Kisra! Allahü teâlâ halkı hak dine davet eden bir Peygamber gönderdi, iman et, dedi. Kisra hele bu gün git de sonra, dedi. Kisra hemen adamlarını çağırıp, bir takım bahanelerle kimini astırdı, kiminin ayağını kestirdi. Ben size sıkı sıkı tenbih ettiğim hâlde, niçin benim odama bir arabın girmesine izin verdiniz, dedi. Adamları yemin ederek biz kapıyı kilitledik ve içeriye asla kimseyi salmadık dediler. Sonra o şahıs bir defa daha Kisranın karşısına çıktı. Yaklaşıp, elindeki sopa ile Kisranın başına bir defa vurdu. Ey Kisra, bu sopa başında parçalanmadan çabuk iman et, dedi. İman etmedi ve üçüncü defa karşısına çıkınca sopa başında parçalandı. O gece Kisra oğlu Şireviye tarafından öldürüldü.

¥ Kisra, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” davet mektubunu yırttıktan sonra, Yemendeki naibi [valisi] Bazana bir mektup yazıp, o tarafta bir şahsın peygamberlik davasında bulunduğunu haber aldık. Derhal iki âlim gönderip, onun hâlini araştırsınlar. Mümkünse yakalattırıp bana ulaştır diye emir verdi. Bazen iki kişi gönderdi. Medineye varıp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna çıktılar. Melik Kisra, Bazana mektup yazmış, seni huzuruna çağırıyor, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” tebessüm etti ve oturun, dedi. İkisi de diz çöküp oturdular. Resûlullah onları müslüman olmaya davet etti. O iki kişi, ya Muhammed, melik Kisranın emrine uy. Eğer kendi isteğinle gidersen, Bazen senin için melike bir mektup yazar da, sana faydalı olur. Eğer gitmezsen Kisranın nasıl bir kimse olduğunu biliyorsun. Seni ve kavmini helak ve mülkünü harab eder, dediler. O iki kişi her ne kadar bunları söyledilerse de, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda bulunmanın heybetinden vücutlarını bir titreme almıştı. Dışarı çıkınca birbirlerine, eğer huzurunda bizi biraz daha alıkoysaydı, az kaldı helak olacaktık, dediler. Sonra o iki kişi Bazanın mektubuna cevap istediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onlara bugün gidin, yarın gelin, dedi. Ertesi gün huzuruna geldiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onlara şöyle dedi. Gidin sahibinize söyleyin. Rabbim bana bildirdi ki sizin melikiniz Kisrayı dün gece oğlu öldürdü! Eğer, Bazen iman edip, İslamı kabul ederse, halen elinde bulunan mülkü yine ona bırakayım. Yakında benim dinim her tarafta duyulur ve yayılır. Müslümanlar Kisranın memleketine hakim olurlar! Resûlullahın bu sözlerini Bazana ilettiler. Bazanneğer sözü doğru çıkarsa muhakkak o Allahın resûlüdür. Hiç bir melik Ona iman etmeden, ben iman ederim, dedi. O sırada bir elçi gelip, Kisranın öldürüldüğünü söyledi. Bazen bütün ailesini ve akrabasını ve kavminden iman edecekleri toplayıp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldiler ve huzurunda iman etmekle şereflendiler ve İslam nimetine kavuştular.

¥ Hicretin yedinci senesinde, Hayber gazası yapıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bayrağı önce Emir-ül müminin hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” verdi. Bayrağı çekip İslam ordusuyla kaleya hücum etti. Çok savaştılar. Fakat kaleyı düşüremeyip, geri döndüler. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başı ağrıyordu. Dışarı çıkmadı. Fakat harp ediniz buyurdu. Emir-ül müminin hazret-i Ebû Bekr “radıyallah anh” bayrağı alıp, savaşa gitti. Çok şiddetli savaştıkları hâlde, kale yine feth edilemedi. Geri döndüler. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” bir defa daha bayrağı alıp gitti. Çok savaştılar, fakat kale feth edilemedi. Geri döndüler. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu haber ulaşınca, “Yarın bayrağı öyle birisine vereceğim ki onu Allahü teâlâ ve Resûlü seviyor. O da Allahü teâlâyı ve Resûlünü seviyor. Kaleyı feth etmeyince dönmez”, buyurdu. Bunu nakleden ravi şöyle demiştir: Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” o gün orada yoktu. Gözü ağrıyordu. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve Ashâb-ı kiramdan diğerleri, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” işaret buyurduğu kişi kimdir, diye merak ediyorlar ve bekleyorlardı. Sad “radıyallâhu anh” o kişi ben olayım diye ümit ederek, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” gözü önünde diz üstü çöktüm ve geri kalktım, demiştir. Hazret-i Ömer de “radıyallâhu anh” o gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Allahü teâlâ ve Resûlü onu sever. O da Allahü teâlâyı ve Resûlünü sever, kaleyı feth etmeden geri dönmez” buyurduğunu işitinceye kadar, emir olmayı hiç istemezdim, buyurmuştur. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” huzuruna getirilmesini emir buyurdu. Getirdiklerinde mübarek ağzının suyundan hazret-i Alinin gözüne sürdü. Gözü derhal iyileşti. Ondan sonra, ömründe hiç göz ağrısı çekmedi. Bundan sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bayrağı hazret-i Aliyye verdi. Zırhını ona giydirdi ve Zülfikarı eline verdi. Allahım bunu soğuktan ve sıcaktan koru, diye duâ  etti. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”: (Bu duadan sonra bana soğuk ve sıcak tesir etmedi) demiştir. Yazın yünlü kaftan giyerdi, hiç rahatsız olmazdı. Kışın da bir gömlek giyer, asla üşümezdi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh ve keremallahü vecheh” süratle Hayber kalesına doğru harekete geçip, hücum etti. Daha askerin bir kısmı kaleya ulaşmadan kale feth edildi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kölesi Ebû Rafi “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” kaleya hücum edince, bir yahudi kılıç vurarak kalkanını elinden düşürdü. Bunun üzerine hazret-i Ali “radıyallâhu anh” hemen kalenın demir kapısını koparıp, kendine kalkan yaptı. Kale feth olununcaya kadar kapıyı elinde tuttu. Kale düşünce de kapıyı sırtına koyarak köprü gibi tuttu. Ashâb-ı kirâm o kapı üzerinden kaleya girdiler. Sonra kapıyı bıraktı. Ebû Rafi sonra şöyle demiştir. Yedi kişi o kapıyı bir taraftan bir tarafa çeviremedik. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, Hayber kalesının kapısını cisimani kuvvetle değil, ruhani bir kuvvetle kaldırdım, buyurmuştur.

¥ Hayber gazasında, yahudi kadınlarından biri, Peygamber efendimize “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirama yedirmek için, bir koyun keserek kebab yaptı. Koyunun etine zehr kattı. Bilhassa kol ve but kısımlarına daha çok zehr kattı. Çünkü, Peygamber efendimizin etin bu kısımlarını sevdiğini biliyordu. Et ikram edilince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ağzına bir lokma alır almaz but dile gelip, ya Resûlallah, bana zehr kattılar diye, seslendi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ağızlarına alıp çiğnediği lokmayı çıkarıp attı. Ashâb-ı kiramdan Beşir bin Bera “radıyallâhu anh” o etten bir parça yimişti. O zehirlenerek şehit oldu.

¥ Hayber gazasında bir kale kuşatılmıştı. O sırada siyah tenli bir çoban, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. Yanında bir koyun sürüsü vardı. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Bana İslamı anlat diyerek, iman edip müslüman olacağını bildirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona İslamiyeti anlattı. Çoban; ya Resûlallah! Ben bu koyunların sahiplerinin ücretli çobanıyım. Koyunlar bana emanettir. Bunları ne yapayım dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” koyunların yüzlerine vur, onlar sahiplerine gider, buyurdu. Çoban bir avuç çakıl alıp koyunların yüzlerine doğru attı. Haydi sahiplerinize gidiniz. Artık ben size çoban olmam, dedi. Koyunlar bir yere toplandılar. Sonra sanki onları birisi sürüp götürüyormuş gibi, kendi başlarına kaleya gittiler. O çoban müslüman olduktan sonra, o kalenın fethi için o kadar savaştı ki sonunda şehit oldu. Ashâb-ı kirâm onun cenazesini bir yünlü dokumaya sardılar. Sonra getirip Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” arkasında bir yere koydular. Resûlullah ondan tarafa dönerek iltifat etti. Sonra da mübarek yüzünü geri çevirdi. Ya Resûlallah! Mübarek yüzünüzü niçin geri çevirdiniz diye sordular. Şu anda onun yanında hurilerden iki hatun vardır buyurdu.

¥ Esma binti Umeys şöyle anlatmiştir: Hayber gazası sırasında Hayberde idim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başını hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” dizine koymuştu ve vahiy nazil oldu. O sırada güneş ufukta idi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ikindi namazını kılmamıştı. Vahiy tamam olunca güneş battı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ya Rabbi! Eğer Ali “radıyallâhu anh” Senin ve Resûlünün tarafında ise güneşi geri döndür, diye duâ  etti. Esma binti Umeys der ki gördüm ki güneş batmış olduğu hâlde geri çıktı ve yeryüzünü aydınlattı. Tahavi bu hadis sahihtir ve ravileri sikadır (itimat edilir) demiştir. Ahmed bin Salihin ehl-i ilim bu hadis-i şerifi muhafaza etmelidir. Çünkü, Peygamberlik alâmetlerindendir dediğini bildirmiştir.

¥ Hicretin yedinci senesinde Mahlem bin Cesame, Âmir Eşcaiyi iman ettikten sonra öldürdü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mahlem bin Cesameyi itab ederek, müslüman bir kimseyi niçin öldürdün, dedi. Mahlem bin Cesame; ya Resûlallah! Ölümden korktuğu için kelime-i şehâdeti söyledi, dedi. Resûlullah: Sen onun kalbini yardın mı ki onun kalbinden ne geçmiştir bilesin. Dil kalbin tercümanıdır, buyurdu ve Ona bettua etti. Bir hafta sonra Mahlem bin Cesame vefat etti. Defnettiler. Yer cesedini kabul etmeyip, dışarı attı. Beş defa defnettiler, yer kabul etmedi. Sonunda tenha bir yere bıraktılar. Bu durum Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verilince: Yer ondan daha beterlerini kabul eder. Bu hal size Kelime-i şehâdetin şerefini bildirmek için vuku buldu, buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hutbe okurken, mescitte bulunan hurma ağacından bir direğe dayanırdı. [Bu direğin adı Hannane idi.] Hicretin sekizinci, bir rivayette de yedinci senesinde, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” için bir minber yaptılar. Cuma günü o minbere çıkarak hutbe okudu. O sırada daha önce dayanarak hutbe okuduğu hurma direği insan gibi inledi. Ashâb-ı kirâm “Rıdvânullahı aleyhim ecma’în” bu sesi işittiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu hurma direği üzerine dayanarak hutbe okumadığım için inliyor buyurdu. Sonra minberden inip, mübarek eliyle o hurma direğini sıvazladı, inlemesi kesildi. Tekrar minbere çıktı. Mescidin önceki hâli değiştirildiği sırada o hurma direğini Übey bin Kab evine götürdü. Onun evinde kurdlar yiyip, dökülünceye kadar durdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicretin sekizinci senesinde, üç bin kişilik bir orduyu Şamın bir beldesi olan Muteye gazaya gönderdi. Zeyd bin Hariseyi “radıyallahü teâlâ anh” emir tayin etti. Buyurdu ki eğer Zeyd şehit olursa, Cafer bin Ebû Talib “radıyallahü teâlâ anh” emir olsun. Eğer Cafer şehit olursa, Abdullah bin Revaha “radıyallâhu anh” emir olsun. Eğer Abdullah da şehit olursa, müslümanlar kendi aralarında kimi seçerlerse, o emir olsun. İslam ordusu Mutede kâfirler ile savaşa başladığı sırada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medinede minbere çıktı ve bayrağı Zeyd aldı, şehit oldu. Ondan sonra bayrağı Cafer aldı, şehit oldu. Bayrağı Abdullah aldı, o da şehit oldu. Ondan sonra bayrağı Hâlid bin Velid aldı. Onun elinde fetih oldu, buyurdu. Hâlid bin Velid için, “Allahım. O Senin kılıclarından bir kılıcdır, Sen ona yardım eyle!” diye duâ  etti. O günden sonra Hâlid bin Velide “radıyallâhu anh”, Seyfullah denildi. Yala bin Münebbih “radıyallâhu anh”, Mute harbinden haber vermek üzere, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. Resûlullah ona sen mi anlatırsın, ben mi anlatayım, buyurdu. Ya Resûlallah! Siz anlatınız, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mute gazasında meydana gelen hadiseleri bir bir anlattı. Yala bin Münebbih, seni alemlere Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâ hakkı için, aynen anlattığınız gibi oldu, dedi. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Allahü teâlâ yeryüzünü benim için aradan kaldırdı, harp meydanını gördüm.”

¥ Beni Bekr kabilesi, Kureyşlilerden yardım alarak, Huzaa kabilesi üzerine gece baskını yaptılar. Huzaa kabilesinin çoğunu öldürdüler. Huzaa kabilesi Hudeybiyede Resûlullah ile daha önce anlaşma yaparak emanına girmişti. Baskının yapıldığı sabah, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Aişe-i Sıddıkaya “radıyallâhu anha”, Huzaada bir hadise oldu, buyurdu. Hazret-i Aişe, Kureyş kılıc altında öldürülmüştür, niçin ahtlerini bozdular, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Onlar ahtlerini Allahü teâlânın dilemesiyle bozdular, buyurdu. Hazret-i Aişe; bu iş müslümanlar için hayırlı mıdır diye sordu. Hayırlı olacak buyurdu. (Bu sebeple Kureyş üzerine gidilip, Mekke fethedildi.)

¥ Hicretin sekizinci senesinde Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeyi fethe çıkacaktı. Ya Rabbi! Biz Mekkeye ulaşıncaya kadar Kureyşi gafil eyle, diye duâ  etti. Muhacirinin büyüklerinden ve Bedr ehlinden olan Hatıb bin Ebû Beltea “radıyallâhu anh” ailesinin Mekkede olması ve Kureyşlilerin onları gözetmelerini sağlamak maksadıyla, Kureyşlilere Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” falan gün sizin üzerinize, Mekkeye hareket edecek diye bir mektup yazdı. Mektubu Ebû Lehebin azadlı cariyesi Sariye ile gizlice gönderdi. Cebrâil aleyhisselâm bu durumu Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Aliyi, hazret-i Zübeyri, hazret-i Miktadı, hazret-i Amarı, hazret-i Talhayı ve hazret-i Eba Mersedi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” gönderdi. Hah bahçesine kadar gidiniz. Orada bir zayıf kadın vardır. O kadında bir mektup var. O mektubu Hatıb Mekkelilere gönderdi. O mektubu alıp getirin. O kadını da salıverin. Eğer direnirse ve mektubu vermezse boynunu vurun, buyurdu. Gidip kadının peşinden yetiştiler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” kılıcını çekince, kadın mektubu saçlarının arasından çıkarıp verdi. Mektubu Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” getirdiler. Resûlullah, Hatıb bin Ebû Belteayı huzuruna çağırdı. Niçin böyle yaptın, diye sordu. Ya Resûlallah! Sana iman ettiğim günden beri, küfre dönmedim. Nasihatını dinlediğimden beri hiç ihanette bulunmadım. Fakat, ailem Kureyşlilerin arasındadır. İstedim ki Kureyşliler ailemi gözetsinler. Yoksa kesin biliyorum ki benim mektubumdan onlara faide gelmez, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onu tasdik etti. O sırada meal-i şerifi (Ey iman edenler! Düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Kurandan size geleni inkar ettiler. Rabbiniz olan Allaha inandığınızdan dolayı, Peygamberi ve sizi yurdunuzdan  [Mekkeden] çıkarıyorlardı. Eğer sizler benim yolumda ve rızamı kazanmak için cihata çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa artık doğru yoldan sapmış olur)  olan, Mümtehine sûresi 1. âyet-i kerimesi nazil oldu.

¥ Mekke feth edilince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kâbeyi tavaf etti. Kabenin çevresinde 360 put vardı. Putlar ayaklarından bakır ve kurşunla yere perçinlenmişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek elindeki bir çubuk ile bir puta işaret ederek, meal-i şerifi, (De ki Hak geldi, batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl daima yıkılmaya mahkumdur)  olan İsra sûresinin 81. ayeti kerimesini okudu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” elindeki çubuk puta henüz dokunmadan, putlar yüzüstü devrildiler. Mekkede evlerde bulunan putlar da o anda yüzüstü devrildiler.

¥ Mekke feth edilince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ile Kabenin içine girdiler. Bazı putlar yüksek yerlere konmuştu. Onları devirmek için el ulaşmıyordu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ya Resûlallah! Ayağınızı benim sırtıma basarak bu putları indiriniz, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ya Ali! Sen peygamberlik sıkletini çekemezsin. Sen benim sırtıma bas da o putları indir, buyurdu. Hazret-i Ali emre uyarak, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek sırtına basıp, putlara uzanarak, onları birer birer aşağıya indirdi. O hâlde iken Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Ya Ali! Kendini nasıl buluyorsun. Ali “radıyallâhu anh”, ya Resûlallah! Bütün perdeler kalktı. Başım Arşın tavanına yaklaştı. Elimi uzatsam Arşın tavanına değeceğim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: Senin halin Allahü teâlânın işini yaptığın için iyidir. Benim halim de, Allahü teâlânın sevdiği birini taşıdığım için iyidir, buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkenin feth edildiği gün öğle namazı vaktinde, Bilal-i Habeşiye “radıyallâhu anh” yüksek bir yere çıkıp, öğle ezanını okumasını emir buyurdu. Kureyşliler dağlara kaçmışlardı. Ezan oralardan duyuluyordu. “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” dendiğini işittiklerinde, Ebû Cehlin kızı Cüreyre, İlâhî senin zikrin yücedir. Biz namaz kılmıyoruz, fakat bizim dostlarımızı katl eden kimseye (Muhammed aleyhisselâma) muhabbet ederiz. Babam, Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem” geldiği gibi, nübüvvetten geleni kabul etmedi. Kendi kavmine ve dostlarına muhalefet etmeyi istemedi, dedi. Hâlid bin ÜSeyyid de çok şükür ki babam bu sesi (ezanı) duymadan öldü, dedi. Babası Mekkenin fethinden bir gün önce ölmüştü. Dağlara kaçışmış olan Kureyşliler, ezanı işitince, her biri bir şey söyledi. Ebû Süfyan ise, ben bir şey söylemeyeceğim. Eğer bir şey söylersem, bu taşlar Muhammede haber verirler, dedi. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” gelip, yanlarına durdu. Her birinin ismini söyleyerek, ey falan, sen şöyle söyledin. Ey falan sen de böyle söyledin, diyerek söylediklerini bildirdi. Ebû Süfyan, Ya Resûlallah! Ben bir şey söylemedim deyince, Resûlullah tebessüm etti.

¥ Şeybe bin Osman şöyle anlatmıştır: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkenin fethinden sonra, Huneyn gazasına çıktı. Huneyn Mekke ile Taif arasında bir vadidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Huneyn vadisinde konakladılar. Benim babam ve amcam Uhud savaşında İslam askerleri tarafından öldürülmüştü. Kendi kendime dedim ki: Fırsat kollayayım ve Muhammedden intikamımı alayım. Sağ tarafından yaklaşmak istedim, o tarafında Abbas “radıyallâhu anh” ayakta duruyordu. O bana fırsat vermez, dedim. Sol tarafına dolaştım. Orada da bir kişi vardı. Sonunda, arkadan yaklaştım. Hemen sıçrayıp bir kılıç darbesi vurmak istedim. O sırada aniden şimşek gibi bir ateş parladı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile benim aramızda perde oldu. O ateş beni yakacaktı. Korkumdan elimle gözlerimi kapatıp, geriye kaçtım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” dönüp bana baktı. Ey Şeybe! Yanıma yaklaş, buyurdu. Huzuruna yaklaşınca, İlâhî, bundan şeytanı uzaklaştır, buyurdu. O anda gözüm Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek yüzüne düştü. Bana canımdan daha sevimli geldi. Sonra, ey Şeybe! Kâfirlerle harp et, buyurdu.

¥ Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kâbeyi tavaf ederken, bir el ve bir alaca kaftan gördük. Ben, ya Resûlallah, o el ve alaca kaftan ne idi diye sordum. Siz onu gördünüz mü, dedi. Gördük ya Resûlallah, dedim. O İsa bin Meryem idi. Gelip bana selam verdi, buyurdu.

¥ Mâlik bin Avf Huneyn gazasında kâfirlerin ordu kumandanı idi. İslam ordusuyla savaşmak için yaklaştığı sırada, İslam ordusunun içine casuslar göndererek, haber getirmelerini istedi. Casusları gidip, perişan bir hâlde geldiler. Mâlik bin Avf casuslarına, neden böyle tuhaf bir haldesiniz diye sordu. Dediler ki İslam ordusunda gösterişli atlara binmiş, bembeyaz kimseler gördük. Eğer bizimle savaşırlarsa, vallahi biz onların karşısında savaşmaya takat getiremeyiz! Eğer bizi dinlersen, ordunu topla hemen geri dön. Bizi ve kendini helak olmaktan kurtar!

¥ Huneyn gazasında İslam ordusu önce mağlub olacak gibi bir duruma düştü. Sonra tekrar toplandılar. Resûlullah“sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ya Rabbi! Vaat ettiğin yardımı ve zaferi ihsan eyle, diye duâ  etti. Bundan sonra, Rabbânî yardım ve Sübhani meded yetişti. Beyaz melekler atlara binmiş oldukları hâlde muharebeye katıldılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, şu an gaza tandırının ısındığı andır, buyurdu. Sonra bir avuç toprak istedi ve o toprağı kâfirlerin yüzlerine serpti ve yüzleri çirkin olsun, buyurdu. Kâfirlerden o toprakla gözü dolmadık hiç kimse kalmadı. Sonra hezimete uğrayıp, dayanamadılar ve kaçıp gittiler. Bu hususta bir rivayet de şöyledir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Abbasa “radıyallâhu anh”: Ey Abbas, bana bir avuç toprak ver, buyurdu. Resûlullah böyle söyleyince, üzerine binmiş olduğu deve karnı yere değinceye kadar çöktü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek eliyle bir avuç toprak aldı ve müşriklerin yüzlerine serpti. “Yüzleri çirkin olsun, yardımsız kalsınlar” buyurdu. Allahü teâlâ onları hezimete düşürdü.

¥ Âmir bin Amr Medeni “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Huneyn gazasında Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” önünde ceng ediyordum. Aniden alnıma bir ok isabet etti. Alnımdan çıkan kan yüzüme aktı. Sakalıma ve göğsüme kadar ulaştı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek eliyle yüzümdeki ve gözlerimdeki kanı göğsüme doğru akıttı. Âmir bin Amr bu hatırasını ömrü boyunca anlattı. Vefat ettiğinde cenazesi yıkanırken göğsünde Resûlullahın mübarek elinin değdiği yere baktılar. Orası atın alnındaki beyazlık gibi parlıyordu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicretin dokuzuncu senesinde Beni Kilab kabilesine bir seriye [askeri birlik] gönderdi. Bir de mektup göndererek İslama davet etti. Beni Kilab kabilesi müslüman olmayı kabul etmediler. Kendilerine gönderilen deri üzerine yazılı mektubu suya atıp, yazılarını imha ettiler. Deriyi de su kovası yaptılar. Bu haber, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretlerine bildirilince: “Allahü teâlâ akllarını gidersin” buyurdu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu bettuasından sonra, o kavmin tamamı aklını kaybettiler. Karma karışık konuşmaya başladılar. Bazıları öyle oldu ki ne söylediği asla anlaşılmazdı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük gazvesine giderken, Ashâb-ı kiramla bir yerde konaklayıp, gecelediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sabaha yakın bir vakitte uyudu. Güneş doğunca uyanıp, Ebû Katadeden “radıyallâhu anh” su istedi. Ebû Katade şöyle anlatmiştir. Matarada suyum vardı. Resûlullahın mübarek eline döktüm, abdest aldı. Suyun kalanını sakla lazım olacak, buyurdu. Herkes önden gitmişti. Susuz bir yerde konaklamışlardı. Her ne kadar hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallâhu anhüma” bir su başında konaklayalım dedilerse de, dinlememişlerdi. Yanlarına ulaşınca baktık ki havanın harareti onları çok etkilemiş. Susuzluktan develerini kesip develerin midelerinde kalan suları içiyorlardı. Resûlullah bu hallerini görünce, Ebû Bekr ve Ömeri dinleseydiniz, bu sıkıntıyı çekmezdiniz, buyurdu. Sonra matarada kalan suyu istedi ve herkesi çağırıp, suyu dökmeye başladı. Ashâbın hepsi susuzlukları gidinceye kadar su içtiler. Onbin ata ve onbeşbin deveye su verdiler.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük gazasına gitmişti. Ashâb-ı kiramdan Abdullah bin Hayseme “radıyallâhu anh” gitmemişti. İki güzel hanımı vardı. Her birinin gayet güzel gölgeliği vardı. Gölgeliklere su serpip, güzel yaygılar ve minder döşemişlerdi. Nefis yiyecekler hazırlamışlardı. Abdullah bin Hayseme bu durumu görünce, Sübhânallah, geçmiş ve gelecek hiçbir günahı bulunmayan ve Allahü teâlânın lütfuna kavuşmuş olan bir Peygamber, bu sıcak havada silahını alıp kâfirlerle cihata gitsin de, Abdullah bin Hayseme hoş gölgelikte hanımlarıyla otursun, sohbet etsin. Bu insafa sığmaz! Vallahi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna kavuşmadıkça ve hizmetiyle şereflenmedikçe, bu kadınlardan hiç biriyle konuşmam, dedi. Sonra hemen devesine binip yola çıktı. Hanımları ne kadar konuşmak istedilerse de, hiç cevap vermedi. Tebüke yaklaşınca, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” uzaktan deveye binmiş, gelmekte olan birisi göründü diye haber verdiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ümit ederim ki o Abdullah bin Haysemedir. Huzuruna gelip selam verince, ya Abdullah bin Hayseme! Dünyanın fani nimetlerini bırakıp, Allahü teâlânın rızasını taleb etmen senin için ne iyi, ne sevimlidir, buyurdu.

¥ Ebû Umeye “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük seferinde vadiyül-kuraya varmıştı. Orada bir kadın, güzel bir hurma bahçesi yapmıştı. Resûlullahın emriyle Ashâb-ı kirâm o bahçenin hurmalarını topladılar. On vesk hurma çıktı. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kadına bahçendeki hurmaları topla ve ne kadar çıktığını ölç, buyurdu. Kadın hurmaları topladıktan sonra, ne kadar çıktı diye sordular. On vesk çıktı dedi. Ashâb-ı kiramın topladığı kadar çıkmıştı. (Resûlullahın mucizesiyle kadının hurması hiç eksilmedi. Bahçesi ne kadar hurma veriyorsa o kadar çıktı.)

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük seferi sırasında, Vadiyül-kuradan Tebüke doğru yola çıktıklarında; (Bu gece kuvvetli rüzgarlar esecek! Hiç kimse yerinden kalkmasın! Develeri sıkı bağlayın!) buyurdu. O gece şiddetli rüzgar esti. Her nasılsa iki kişi gece yerinden kalkmıştı. Rüzgar onları alıp götürdü ve uzak dağlara bıraktı.

¥ Ebû Zer Gıfârî “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük seferine çıktığı sırada, benim gayet zayıf ve yürümez bir devem vardı. Birkaç gün devemi besleyeyim de, sonra gidip Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” yetişirim, dedim. Devemi birkaç gün yemle besledim. Sonra yola çıktım. Bir yere kadar varınca devem çöktü kaldı ve yerinden kalkmadı. Bunun üzerine eşyalarımı sırtıma alıp, şiddetli sıcak altında Tebük yolunu tuttum. Benim karaltım uzaktan görününce, Ashâb-ı kirâm, ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, tek başına bir yaya kimse geliyor, demişler. Resûlullah da umarım ki o gelen Ebû Zer Gıfârîdir, buyurmuş. Ben yanlarına yaklaşınca, Ashâb-ı kirâm vallahi Ebû Zer Gıfârîdir, dediler. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna vardım. Yerinden doğrulup, merhaba ya Eba Zer! Rahatlık ve sevinç Ebû Zerin olsun ki yalnız yürür, yalnız ölür ve yalnız diriltilir buyurdu. Nitekim Ebû Zer Gıfârî ıssız bir yer olan Rebzede yerleşti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurduğu gibi, orada yalnız yaşadı ve yalnız vefat etti.

İbni Mesut “radıyallâhu anh” şöyle demiştir: Ebû Zer Gıfârîyi “radıyallâhu anh” Rebzede yalnız bir hâlde, vefat etmiş buldum. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” söylediği gerçekleşti, dedim. Müstaksa şöyle demiştir: Rebzede Ebû Zer Gıfârînin “radıyallâhu anh” kabrini ziyaret ettim. Onun kabrinde diğer sahabinin kabrinde bulamadığım bir tesir buldum. Kabrinin yanında namaz kıldım. Başımı secdeye koyunca, kabrinin toprağından burnuma misk kokuları geliyordu.

¥ Tebük gazvesinde bir konaklama yerinde, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” devesi kayboldu. Münafıklardan birisi, Muhammed peygamber olduğunu sanır ve size göklerden haber verir. Fakat kendi devesinin nerede olduğunu bilmez, dedi. O münafığın sözlerini Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” söylediler. Buyurdu ki: Ben ancak Allahü teâlânın bildirdiği şeyleri bilirim. Şu anda Rabbim bana devemin falan derede yuları bir ağaca sarılmış olduğunu bildirdi, buyurdu. Gidip deveyi o vadide yuları bir ağaca sarılmış hâlde buldular.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük gazasına çıktığında, münafıklardan bir gurub da orduya katılmıştı. Onlardan biri Vedia bin Sâbit idi. Bir diğeri de Eşcadan Mahşi bin Humeyr idi. Münafıklar kendi aralarında ordunun içinde şöyle konuşuyorlardı. Müslümanlar Beni Asfar ile yapacakları gazayı diğerleriyle yaptıkları gaza gibi olacak zannediyorlar. Göreceksiniz yarın müslümanları nasıl esir edip iplere dizerler! Bu konuşmalar sırasında Mahşi bin Humeyr, vallahi her birimize yüz değnek vursalar da, yeter ki hakkımızda Kuran ayeti nazil olmasa, dedi. Onlar böyle konuşurken Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Amar bin Yasere “radıyallâhu anh”, git ordunun arasında birbiriyle konuşanları bul ve ne konuştuklarını sor. Eğer inkar ederlerse, siz şöyle şöyle söylediniz diye söyle, buyurdu. Amar bin Yaser “radıyallâhu anh” gidip, o sözleri onlara söyledi. Bunun üzerine hepsi özür dilediler ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldiler. Onlardan Vedia bin Sâbit, Resûlullahın devesinin yularından tutup: Ya Resûlallah! Biz her türlü söze daldık. Maskaraca boş sözler söyledik, dedi. Mahşi bin Humeyr ise benim ve babamın ismi bunların arasında anılmasın diyerek affedilmesini istedi. Affedildi ve ismi değiştirilip, Abdurrahmân ismi verildi. Sonra Allahü teâlâya duâ  edip, kimsenin bilmediği tenha bir yerde şehit olmayı diledi. Yemame savaşında şehit oldu ve ondan bir daha haber alınamadı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük seferinde, Tebüke yaklaştığı sırada Ashâb-ı kirama, yarın kuşluk vaktinde Tebüke ulaşacaksınız. Ben gelmeyince kimse elini suya dokunmasın, buyurdu. Oraya varınca gördüler ki suyu gayet az akan bir çeşme vardı. Suya el sürmediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geldi. O çeşmenin suyu ile mübarek ellerini ve yüzünü yıkadı. O anda çeşmenin suyu çoğaldı ve coşarak akmaya başladı. Bütün ordu istediği kadar su aldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Muaz bin Cebele “radıyallâhu anh” o kadar ömrün olur ki bu çeşmenin suyunun, bostanlara aktığını görürsün, buyurdu.

¥ Muaz bin Cebel “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Tebük gazasından dönerken, bir dereye gelmiştik. O derede taşın yarığından akan bir pınar vardı. Suyu bir veya iki kişinin içeceği kadardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hiç kimse benden önce o suya gitmesin. Giden olursa o suya dokunmasın, buyurdu. Ashâb-ı kiramdan dört kişi o suya önce gittiler. Su biraz birikmişti, onu aldılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâm ile oraya ulaşınca baktılar ki suyu almışlar. Bu suyu kim aldı diye sordu. Falan falan kimseler aldı, dediler. Onları azarladı. Sonra aşağı indi, taşın yarığını mübarek parmağıyla sıvazladı ve Allahü teâlânın dilediği şeyleri söyledi. Taşın yarığından su çıkmaya başladı. Bir avuç alıp o dereye serpti. Muaz bin Cebel “radıyallâhu anh”, Vallahi o derede şimşek sesi gibi suyun çağladığını işittik, demiştir. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sizden kim yaşarsa bu derenin diğer derelerden daha yeşil ve güzel olduğunu görür, buyurdular. Selef-i salihinden bir Zât; vallahi bizimle Şam arasında o dereden güzel ve yeşillik bir dere yoktu, demiştir.

¥ Tebük seferinden dönerken yolda, büyük, heybetli ve acayip şekilde bir yılan, Ashâb-ı kiramın önüne çıktı. Çok korktular ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına toplandılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında bulunanları çok gözetirdi. Daha sonra korkunç yılan yoldan çekildi. Başını kaldırıp, Ashâb-ı kirama baktı. Sonra başını aşağı indirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Bu gördüğünüz yılan, bana Kur’ân-ı Kerîm dinlemek için gelen cinnilerden biridir. Onun bulunduğu yere yaklaştığınız için, yanınıza geldi. Size selam veriyor, cevabını veriniz. Ashâb-ı kirâm cevap verdiler. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Her kim olursa olsun Allahü teâlânın kullarını seviniz” [yani, mümin kullarını seviniz!] buyurdu.

¥ Beni Sad kabilesinden bir genç şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kiramdan altı kişiyle Tebükte bir yerde oturuyordu. Yanlarına gittim. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah diyerek müslüman oldum. Resûlullah bana; ebedî saadete kavuştun, buyurdu. Sonra Bilal-i Habeşiden “radıyallâhu anh” yiyecek istedi. Hazret-i Bilal de deriden bir sofra serdi. Dağarcıktan yağ ile hazırlanmış bir miktar hurma çıkardı. Hepimiz o hurmadan yedik ve doyduk. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Müslüman olmadan önce, ben bu kadar hurmayı tek başıma yirdim, yine de doymazdım, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Kâfir yedi bağırsağına yer. Mümin ise bir bağırsağına yer.” Bir başka gün kuşluk vakti, İslamiyete olan yakinimin artması için, yine Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” on kişiyle birlikte oturuyordu. Bilal-i Habeşiden “radıyallâhu anh” yiyecek istedi. O da dağarcıktan bir avuç hurma çıkardı. Resûlullah, hurmaların hepsini çıkar, Allahü teâlâ herkesin rızkına kefildir, ümitsiz olma buyurdu. Bilal-i Habeşi “radıyallâhu anh” dağarcıktaki hurmaların hepsini çıkardı. İki müd kadardı. [Bir müd, iki avuç dolusu miktardır.] Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek elini hurmaların üzerine koydu ve Bismillah diyerek, yiyiniz buyurdu. Herkes yedi, ben de yedim. Ben o kadar çok yedim ve doydum ki artık bir hurma yiyecek mecalim kalmadı. Yerdeki yaygı üzerinde Bilal-i Habeşinin koyduğu kadar hurma aynen duruyordu. Üç gün daha o hurmadan kalanı yedik. Sonra Bilal-i Habeşi “radıyallâhu anh” koyduğu kadar hurmayı tekrar dağarcığına doldurdu. Bende İslamiyetin hak din olduğuna dair tam bir inanç ve yakin hâsıl oldu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebüke vardığı sırada, Herakl de Humusa gelmişti. Orada bekleyip, Resûlullahın her türlü hâlini araştırıp öğrenmesi için bir kişi gönderdi. O şahıs gelip, Resûlullahın üstün ahlakına ve güzel hallerine şahit oldu. Mübarek gözlerindeki kırmızılığı, nübüvvet mührünü gördü. Sadaka kabul etmediğini öğrendi. Geri dönüp gördüklerini Herakle anlattı. Herakl bunları haber alınca, kavmini topladı. Müslüman olmaya davet etti ve Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” tabi olmalarını emretti. Kavmi Heraklin bu sözlerini işitince, silahlarını alıp hücuma kalkıştılar. Heraklin oturduğu yerden kıpırdamaya mecali kalmadı. Binbir hile ile kavminin hücumunu zor yatıştırdı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hâlid bin Velidi “radıyallâhu anh”, Ashâbdan bir cemaat ile Tebükten Dumetül-Cendele gönderdi. Dumetül-Cendelin reisi olan Ekidir, nasrani idi. Onun ile harp edeceklerdi. Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh” ya Resûlallah, biz düşman memleketindeyiz. Kuvvetimiz de çok az, halimiz nice olur, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, o bir dağ sığırını avlamakla meşgul iken, Allahü teâlâ seni ona karşı galip kılar buyurdu. Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh” mehtablı bir gecede, Ekidirin hisarına ulaştı. Ekidir hanımıyla hisarın damında çalgı çaldırıp, şarap içiyordu. Bir şarkıcı kadın da şarkı söylüyordu. Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh” bir yere gizlenmişti ve onları görüyordu. O sırada baktı ki iki dağ sığırı birbiriyle oynaşarak hisarın kapısına geldiler. Boynuzlarıyla kapıya vurdular. Şarkıcı kadın Ekidire onları göstererek, hiç böyle av gördün mü, onları kaçırma, dedi. Ekidir atının hazırlanmasını emretti. Yanına kardeşi Hassanı ve birkaç adamını alarak, hisardan dışarı çıktı. Kadınlar da peşlerinden çıktı. Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh” üzerlerine hücum etti. Hassanı öldürdü. Ekidiri esir aldı. Diğerleri kaçıp hisara girdiler.

¥ Tebükte Beni Sad kabilesinden birkaç kişi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldiler. Ya Resûlallah! Kabilemizin bir kuyusu var, suyu gayet azdır, kabilemize yetmiyor. O kuyunun suyunun fazlalaşması için Allahü teâlâya duâ  etmenizi istemeye geldik. Böylece refahımız artsın. Düşmanlarımıza muhtaç olmaktan kurtulalım, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir kaç tane küçük taş getiriniz, buyurdular. Üç tane çakıl taşı getirdiler ve mübarek eline verdiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o taşlara mübarek elini sürdü ve getiren kimseye geri verdi. Bu taşları Allahü teâlânın ismini söyleyerek birer birer o kuyuya atınız, buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar. O kuyunun suyu hem son derece çoğaldı, hem de tatlandı. Böylece rahata kavuştular ve düşmanlarına karşı da galip geldiler.

¥ Irbaz bin Sariye “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebükte Ümmü Selemenin “radıyallâhu anha” çadırında iken, iki kişinin ve benim karnımız acıktı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bizim için yiyecek istedi, fakat bulunamadı. Bilal-i Habeşiye, bunlar için yiyecek bul, buyurdu. O da vallahi bütün dağarcıkları, torbaları silkeledim, içlerinde hiç bir şey kalmamış, dedi. Tekrar silkele, belki bir şeyler kalmıştır, buyurdu. Bilal-i Habeşi “radıyallâhu anh” torbaları birer birer silkeledi. Yedi tane hurma çıktı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mübarek elini o hurmaların üzerine koydu ve besmele ile yiyiniz, buyurdu. Ben ellidört tane yedim. Çekirdekleri elimde toplamıştım. Arkadaşlarım da benim kadar yediler. Sonunda yedi hurma önümüzde duruyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Bilal-i Habeşiye “radıyallâhu anh”, bu hurmaları sakla, bunları yiyen muhakkak doyar, buyurdu. Sonra başka bir gün on fakir Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. O yedi hurmayı Bilal-i Habeşiden istedi. Mübarek elini o yedi hurma üzerine koydu ve Bismillah diyerek yiyiniz buyurdu. Hepsi doydu ve yedi hurma önlerinde duruyordu. Bundan sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Rabbimden haya etmeseydim, Medineye kadar orduyu bu hurma ile doyururdum.” buyurdu. Sonra o hurmaları küçük bir çocuğa verdi.

¥ Tebük seferinden dönüşte münafıklar, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” dağ yolundan aşağı atmak için aralarında kararlaştırdılar. Gece vakti akabeye geldikleri sırada Resûlullah, Ashâb-ı kirama, hepiniz dere yolundan gidiniz. Kimse benimle gelmesin, buyurdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kendisi devesine binip akabeden, dağ yolundan yola devam etti. Devesinin yularını Amar bin Yasere “radıyallâhu anh” verdi. Huzeyfeyi de “radıyallâhu anh” deveyi sürmekle vazifelendirdi. Böylece akabe yolundan gidiyorlardı. Arkalarından gelmekte olan bir gurub insan gözüktü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Huzeyfeye “radıyallâhu anh” gelenleri geri çevir, diye emretti. O da, gelenlerin develerinin yüzlerine vurmaya başladı. Münafıklar, Muhammed “aleyhisselâm” hilemizi anladı diyerek, hemen geri dönüp, akabeden aşağı indiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Huzeyfeye “radıyallâhu anh” o topluluktan tanıdığın kimse var mı diye sordu. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, falan falan kimselerin devesini tanıdım. Fakat hepsi yüzünü bağlamıştı ve gece karanlıktı, onları tanıyamadım, dedi. Sabah olunca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ÜSeyyid bin Hudayra “radıyallâhu anh”, ey Eba Yahya, biliyor musun gece münafıklar ne düşündüler. Beni gece dağdan aşağı atmak istiyorlardı, dedi. ÜSeyyid bin Hudayr “radıyallâhu anh”, ya Resûlallah! Müsaade ederseniz başlarını getireyim, dedi. Halkın, harp bitti, Muhammed Ashâbını öldürmeye başladı demelerini istemem, buyurdu. ÜSeyyid bin Hudayr, ya Resûlallah onlar senin Ashâbından değildirler deyince, onlar dilleriyle görünüşte şahadet getiriyorlar. Allahü teâlâ beni şahadet getireni öldürmekten men’ etti, buyurdu. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” münafıkları tek tek Huzeyfeye “radıyallâhu anh” bildirdi ve Allahü teâlâ beni onların cenaze namazını kılmaktan men’ etti, buyurdu. Huzeyfetebni Yemaniden “radıyallâhu anh” başka kimse onları bilmiyordu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından sonra, emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” cenaze olduğu vakit Huzeyfeye “radıyallâhu anh” bakardı. O cenaze namazı kılarsa kılardı. Kılmazsa o da kılmazdı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebükte iken buyurdu ki: Allahü teâlâ bana, farisin ve rumun (İranın ve Bizansın) hazineleri ile Hımyerin meliklerinin, Allah yolunda cihata yardımcı olacaklarını müjdeledi. Medineye döndükten sonra Hımyer melikinin bir elçisi geldi. Müşrikliği bırakıp, müslüman olduklarını bildirdi. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” din-i İslamı anlatan bir kitap istedi. Resûlullah, İslamiyetin hükümlerini anlatan bir kitap yazılıp, verilmesini emretti. Ahkâm-ı İslamiyeyi anlatan bir kitap yazdılar. Elçi ile beraber gönderdiler.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük seferinden döndükten sonra, Medineye çevrede bulunan meliklerden ve kabile reislerinden elçiler geldiler. Elçi gönderen kabilelerden biri de Beni Mürre kabilesi idi. On üç kişiyi elçi olarak gönderdiler. Bunlar kabilelerinin müslüman olduğunu bildirdiler. Memleketlerinde hiç yağmur yağmadığını, otların bitmediğini ve şiddetli bir kıtlık çektiklerini söylediler. Bu sıkıntıdan kurtulmak için Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” duâ  istediler. “Ya Rabbi onları yağmur ile suya doyur” diye duâ  etti. Beni Mürre kabilesinin elçileri memleketlerine dönünce, kavmlerinin tamamen rahatladığını gördüler. Çünkü, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” onlara duâ  ettiği gün, orada bol yağmur yağmıştı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Taif seferine giderken, bir gece Taif yakınında Nüceyb denilen bir vadiden geçti. Bu vadi çok ağaçlı idi. İçinde sedir ve mugılan ağaçları pek çoktu. Bu vadiden geçerken Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” devesinin üzerinde uyuyordu. Gece karanlığında başının hizasına bir sedir ağacı çıktı. Sedir ağacı ortasından ikiye ayrıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ağaca çarpmadan sıkıntısızca geçti. O ikiye ayrılan sedir ağacı uzun zaman öylece kaldı. Bu ağaç o civarda meşhur olmuştu ve Nebinin sedir ağacı diye bilinirdi. O vadide koyunlarını otlatanlar veya başka bir iş için gidenler, oradan ağaç keserler ve ot toplarlardı. Fakat o sedir ağacına hiç dokunmazlardı. Çünkü, o ağacın hatırasını herkes bilirdi. Bu mucize, Bâkî kalan mucize olarak, (Şeref-ül Mustafa)  adlı kitapta yazılıdır.

¥ Abdülkays kabilesinden Medineye bir heyet geldi. Yanlarında da bir deli getirmişlerdi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna götürdüler. Yanlarında getirdikleri delinin deliliği bakışlarından belli oluyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunun sırtını çeviriniz, buyurdu. Sırtını çevirdiler. Resûlullah onun sırtına bir kaftan örtüp, çık ey Allahın düşmanı dedi. O anda delinin bakışları düzeldi, delilik belirtileri kayboldu. Akıllı kimseler gibi bakmaya başladı. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o deli kimsenin yüzünü kendine çevirip, mübarek elini gözüne sürdü. İhtiyarlamış olduğu hâlde yüzü gençleşti ve aklı tam yerine geldi. Öyle akllandı ki kavmi arasında ondan daha akıllı kimse yoktu.

¥ Abdülkays kabilesinden Medineye gelen heyet arasında bir kimse vardı. Bu şahıs Bahreynde amcasının oğlu ile şarap içerken, amcasının oğlu ayağını yaralamıştı. O yaranın izi hala belli idi. Heyettekiler, ya Resûlallah! Bizim oturduğumuz yerin havası iyi değildir. Biz yemeklerden sonra şarap içeriz, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onların bu sözü üzerine; sizden biriniz şarap içer, sarhoş olur. Kalkıp amcasının oğlunun ayağını yaralar, dedi. Ayağında yara izi bulunan o şahıs bu sözleri işitince, ayağını örddü.

¥ Tebük seferinin yapıldığı sene Habeş meliki (Necaşi) vefat etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına Bâkî kabristanında toplanmalarını emir buyurdu. Orada toplandılar. “Kardeşiniz Necaşi vefat etti” buyurdu ve dört tekbir alarak onun gıyabına cenaze namazı kıldırdı. Hazret-i Aişe “radıyallâhu anh” şöyle demiştir: “Necaşinin kabri üzerinde devamlı bir nur görülürdü.” [Bu melikin ismi Eshame idi. Müslüman olmuştu.]

¥ Hicretin onuncu senesinde Beni Âmir kabilesinden bir heyet, Medineye gelip müslüman olduklarını bildirdiler. İslamiyetin hükümlerini öğrendiler. Onların arasında bulunan Erbede bin Kays ve Âmir bin Tufeyl adlı meşhur kimseler müslüman olmadılar. Âmir bin Tufeyle kavmindekiler, müslüman ol dediler. Âmir, bütün Araplar bana tabi oluncaya kadar muharebeye yemin ettim. Şimdi nasıl olur da, Kureyşli bir gence tabi olabilirim, dedi. Sonra arkadaşı Erbede bin Kaysa, ben Muhammedin yüzünü kendimden tarafa çevirip konuşarak Onu meşgul edeyim. Sen de arkadan kılıç ile Onu öldür, dedi! Sonra Âmir bin Tufeyl, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi ve benim için bir haraç tayin et ve beni kendi halime bırak dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” madem ki iman etmiyorsun, öyle olacak, dedi. Güya konuşarak, Resûlullahı oyalıyor ve Erbede bin Kaysa bakıyordu. Fakat o hiç bir şey yapamıyordu. Konuşma uzadı. Âmir, Resûlullaha memleketini süvari ve yaya askerle dolduracağım, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Ya Rabbi beni Âmirin şerrinden koru” diye duâ  etti. Allahü teâlâ ona bir taun hastalığı vererek helak etti. Erbede bin Kays ise, ben arkadan Muhammede kasıt ettiğim sırada, Amiri aramızda görürdüm. Kılıcımı vuramazdım, demiştir. Allahü teâlâ, Erbedeyi de bir yıldırımla helak etti.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicretin onuncu senesinde hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” İslamiyeti yayması için Yemene gönderdi. Kab-ül Ahbar Yemende idi ve henüz müslüman olmamıştı. Hazret-i Aliden Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sıfatlarını sordu. Hazret-i Ali Resûlullahın güzel ahlakını, şeklini, şemailini anlattı. Kab-ül Ahbar bunları dinleyince tebessüm etti. Hazret-i Ali sebebini sorunca, şunun için tebessüm ediyorum. Senin söylediğin bu sıfatların tamamını biz Tevrattan okuduk, dedi ve iman etti. Mümkün olduğu kadar İslamiyetin hükümlerini öğrendi. Yemende kaldığı süre içinde halka İslamiyeti öğretti. Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında Medineye geldi. Keşke hicretten sonra gelseydim de Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmak saadetiyle şereflenseydim diye çok üzüldü. Bazı kitaplarda böyle bildirilmiştir.

Ancak Kab-ül Ahbar ile alakalı meşhur olan haber şöyledir: Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” halife iken, Şamda onunla görüşerek müslüman oldu. Said bin Müseyib “radıyallâhu anh” anlatır: Abbas “radıyallâhu anh” Zemzem kuyusunun yanında oturuyordu. O sırada Kab-ül Ahbar huzuruna geldi. Kab-ül Ahbara ne mâni vardı ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında ve Emir-ül müminin hazret-i Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” zamanına kadar iman etmekte geciktin, dedi. Bunun üzerine Kab-ül Ahbar şöyle anlattı: Babam bana Tevrattan bazı şeyler yazıp verdi. Bununla amel et, dedi. Tevratı mührledi ve o mührü açmamam için bana yemin ettirdi. İslamiyet gelince, İslamdan daha hayırlı bir şey bulunmadığını gördüm. Kendi kendime, babam benden bazı bilgileri ve haberleri gizlemiştir, diyerek, mührlediği Tevratın mührünü söküp okudum. Onda Muhammed aleyhisselâmın ve ümmetinin sıfatları yazılı idi. Bunları okuyunca geldim ve iman ettim.

¥ Hicretin onuncu senesinde Cerir bin Abdullah “radıyallâhu anh” Yemenden Medineye gelip, müslüman oldu. O Medineye gelmek üzere iken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hutbe okurken, şu kapıdan bir kişi gelmek üzeredir. O Yemen ehlinin en faziletlisi ve eşrefi olsa gerektir, buyurdu.

Cerir bin Abdullah at üstünde duramazdı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek eliyle göğsüne vurdu. Elinin izi göğsünden hiç gitmedi. Allahım onu Sâbit kıl, hidayete erdir ve hidayete erdirici eyle, diye duâ  etti. Ondan sonra hiç attan düşmedi.

¥ Hicretin onuncu senesinde, Tay kabilesinin heyeti Medineye gelip, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda müslüman oldular. Aralarında kabilelerinin reisi ve ileri gelen bir kimse olan Zeyd bin Hayl de vardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona Zeyd-ül-Hayır ismi verdi ve şimdiye kadar Araplardan her kimin fazileti bana anlatılmışsa o kimseyle karşılaşınca anlatılandan az olduğunu gördüm. Fakat Zeyd-ül Hayrın faziletini, duyduğumdan fazla gördüm, buyurdu. Zeyd-ül Hayır “radıyallâhu anh” memleketine döneceği zaman, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, keşke Zeyd Medinenin hummasından kurtulsaydı, buyurdu. Zeyd “radıyallâhu anh” memleketinin sınırına yaklaştığı sırada, Necid beldelerinden birinde humma hastalığından vefat etti.

¥ Adi bin Hatem Medineye gelmişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona müslüman ol, selamet bul, buyurdu. Adi bin Hatem benim dinim vardır deyince, Resûlullah, ben senin dinini senden daha iyi bilirim. Sen nasara ve sabieyn dinini seçmiştin, buyurdu. Evet deyince, sen kavmin arasında ganimet malının dörtte birini alıyorsun. Halbuki bu sizin dininizde caiz değildir, buyurdu. Adi bin Hatem demiştir ki bunları işitince, kalbimde İslam dinine karşı olan kötü düşünceler kalmadı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sözlerine devam ederek ona şöyle buyurdu: (Sen müslümanları fakir görüyorsun ve bu sebeple müslüman olmuyorsun. Bir gün gelecek onların malları o kadar çoğalacak ki sadaka verecek fakir bulamayacaklardır. Şayet sen müslümanların düşmanları çok diye müslüman olmuyorsan, hiç Hireye gittin mi.) Hayır, fakat orayı bilirim, dedim. Buyurdu ki: (Çok kısa zamanda bir kadın, Hireden tek başına Mekkeye gelip, Kâbeyi tavaf edecek ve Allahü teâlâdan başka hiç kimseden korkusu olmayacak. Eğer melikler ve sultanlar müslüman değildir diye müslüman olmuyorsan, kısa zaman sonra Kisra bin Hürmüzün memleketini müslümanlar feth edecekler ve hazinelerini alacaklardır). Adi bin Hatem diyor ki Kisra bin Hürmüzün memleketini mi diye hayretle sordum, evet buyurdu. Ben hemen iman ettim. Vallahi Hireden bir kadının tek başına Kâbeye gidip, tavaf ettiğine şahit oldum. Kisranın memleketi de müslümanların eline geçti. Onun memleketini feth edenler arasında ben de vardım. Müslümanların sadaka verecek kimse bulamayacak kadar zengin olması da muhakkaktır.

¥ Yine hicretin onuncu senesinde Eslam kabilesinden bir heyet Medineye geldi. Müslüman oldular. İslamiyetin hükümlerini öğrendiler. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bizim memleketimizde kıtlık var, bu sene hiç yağmur yağmadı. Bizim için duâ  buyurunuz, dediler. Resûlullah onlar için duâ  etti. Memleketlerine döndüklerinde duâ  edildiği gün yağmur yağmış olduğunu gördüler.

¥ Necaşinin kız kardeşinin oğlu Firuz Deylemi “radıyallâhu anh” hicretin onuncu senesinde Medineye gelerek iman etti. Peygamberlik iddiasında bulunan Esved-i Anesiyi o öldürdü. Onu öldürdüğü gecenin sabahında Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirama, dün gece Esved-i Anesi öldürüldü, buyurdu. Ya Resûlallah! Onu kim öldürdü diye sorduklarında, mübarek bir hanedandan mübarek bir kimse öldürdü. Onun ismi Firuzdur dedi ve Firuz muzaffer olsun diye duâ  buyurdu.

¥ Hicretin onuncu senesinde müslüman olmak için Medineye gelen heyetlerden biri de, Kinde kabilesinin heyeti idi. Bu heyet aralarına meliklerinin oğlu Vail bin Haceri de almışlardı. O şöyle demiştir. Ben Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna çıkmadan önce, Ashâb-ı kirâm bana, senin geleceğini Resûlullah bize üç gün önceden müjdeledi dediler. Sonra Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip, müslüman oldum.

¥ Sad bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” veda haccı sırasında hastalanmıştı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ziyaretine gitti. Ya Resûlallah! Herhalde ben Mekkede Ashâbından geri kalacağım deyince, İnşaallah Allahü teâlâ sana sıhhat verecek. Çünkü, senden çok hayrlar ve faydalı işler meydana gelecek. Bir kavm senden iyilikler görecek. Bir kavmi de zarara uğratacaksın, buyurdu. Sonra sıhhatine kavuştu. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” zamanına kadar yaşadı. Irakı feth etti. Mürtedlerle yapılan muharebelerde çok savaşıp büyük işler yaptı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurduğu gibi mürtedlere büyük zararlar verdi.

¥ Ashâb-ı kiramdan biri şöyle anlatmiştir. Veda haccında Mekke evlerinden birine girdim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” orada idi. Mübarek yüzü ayın ondördü gibi parlıyordu. Yemameli bir adam, bir oğlan çocuğunu bir parça beze sararak getirmişti. Resûlullah o çocuğa, ben kimim, buyurdu. Çocuk, sen Resûlullahsın deyince, doğru söyledin. Allahü teâlâ seni mübarek etsin, buyurdu. Ondan sonra o çocuk büyüyüp konuşabilecek yaşa gelinceye kadar hiç konuşmadı. Ona Mübarek-ül-Yemame ismini verdiler.

¥ Üsame bin Zeyd “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” veda haccına giderken, yolda bir kadın önüne çıktı. Kucağında küçük bir çocuk vardı. Selam verdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” durdu. O kadın, ya Resûlallah, bu çocuğum doğduğundan beri onu bir şey tutuyor ve çok zahmet veriyor, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ellerini uzatarak kadından çocuğu aldı. Mübarek ağzının suyundan çocuğun ağzına koydu ve ey Allahın düşmanı çık! Ben Resûlullahım buyurdu. Sonra çocuğu annesine verdi. Bundan sonra söylediğin sıkıntı olmaz, buyurdu. Veda haccından dönerken, o kadının bulunduğu yere ulaşmıştık. O kadın bir koyunu kebab yapıp getirdi: Ya Resûlallah! Ben, sıkıntıdan kurtardığınız çocuğun annesiyim, dedi. Resûlullah çocuğun hâli nasıldır, diye sordu. Kadın sizinle ilk karşılaştığımız günden beri hiç sıkıntı çekmedi, dedi. Üsame “radıyallâhu anh” şöyle nakleder. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana, ey Üsame, o koyunun bir kolunu ver, buyurdu. Verdim. Sonra bir kolunu daha ver, buyurdu. Verdim. Tekrar, ey Usame, bir kolunu daha ver buyurunca, ben ya Resûlallah! Bir koyunda iki koldan fazla olmaz, dedim. Eğer böyle söylemeseydin, her elini uzattığında, o koyunda biz istedikçe devamlı bir kol daha bulurdun, buyurdu. Sonra ey Üsame, çevreye gidip bak kazay-ı hacet için tenha bir yer var mıdır, buyurdu. Çevreyi yoruluncaya kadar dolaştım. Ne insanlar arasından çıkabildim, ne de tenha bir yer bulabildim. Geri dönüp durumu Resûlullaha bildirdim. Hiç ağaç ve taş gördün mü diye sorunca, evet bir yerde üç hurma ağacı ve diplerinde de bir kaç taş gördüm, dedim. O ağaçların ve taşların bulunduğu yere git ve Allahın Resûlü birleşmenizi istiyor de, buyurdu. Gidip aynen söyledim. Onu insanlara hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâ için, o ağaçlar köklerinden sökülüp toprağı yararak, sıçraya sıçraya bir araya geldiler. Sanki hepsi bir tek ağaç gibi oldular. Taşlar da birbirinin üzerine çıkarak bir yerde toplanarak duvar oldular. Gelip durumu Resûlullaha bildirdim. Su getir buyurdu. Hemen suyu hazırlayıp, Onlardan evvel götürdüm. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” abdest aldı. Sonra çadıra geri geldi. Ey Üsame, o ağaçlara ve taşlara, Allahü teâlânın Resûlü geri yerinize gitmenizi istiyor. Yerlerinize gidiniz diye söyle, buyurdu. Buyurduğu gibi söyledim. Resûlullahı insanlara hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâ hakkı için, her birisinin, sıçrayarak önceki yerine gittiğini gördüm.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna kurban etmesi için beş veya bir rivayete göre altı deve getirdiler. Develer birbirinin önüne geçerek, Resûlullah önce beni kurban etsin, kesmeye benden başlasın diye, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına yaklaşmak için yarış ettiler.

¥ Aişe-i Sıddıka “radıyallâhu anha” şöyle anlatmiştir: Hicretin on birinci senesinde, bir gece Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yatağından kalktı, dışarıya çıkıyordu. Ben, anam babam sana feda olsun ya Resûlallah! Bu vakitte nereye gidiyorsun, dedim. Bâkî kabristanına gidiyorum. Orada bulunanlara mağfiret için duâ  edeceğim, böyle emrolundu, buyurdu. Ebû Müveyhibe ve Ebû Rafi “radıyallâhu anhüma” Resûlullahın hizmetinde bulunanlardan idiler. Birlikte gittiler. Ebû Müveyhibe şöyle anlatır: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Bâkî kabristanında uzun müddet kaldı. Orada yatanların mağfireti için duâ  etti. Sonra Allahü teâlânın size verdiği nimetler afiyet olsun. Kapıları yüzünüze rahmet ile açılan saraylar size mübarek olsun. Dünyanın halka yüz tutmuş ve karanlık geceler gibi olan fitnelerinden kurtuldunuz. O fitnelerin sonu başına ulaşmıştır. Gelecek olanı geçenlerden beterdir, buyurdu. Sonra bana: Ey Müveyhibe! Beni dünya hazineleri ve dünyada Bâkî kalmakla, Cennet ve Allahü teâlâya kavuşmak arasında muhayer bıraktılar, buyurdu. Ben, ya Resûlallah! Anam babam sana feda olsun. Dünya hazinelerini ve dünyada kalmayı ve sonra Cenneti seçiniz, dedim. Hayır ey Müveyhibe! Allahü teâlâya kavuşmayı ve Cenneti seçtim, buyurdu. Bir kaç gün sonra da hastalandı.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bütün hastalıklarında, Allahü teâlâdan sıhhat ve afiyet taleb ederdi. Fakat son hastalığında ey nefs, takatsızlıktan niçin başkasına sığınıyorsun, buyurdular.

¥ Hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sıhhatte olduğu günlerde buyurdu ki: (Hiçbir Peygamber Cennetteki makamını görmeden dünyadan gitmez. Onu muhayer bırakırlar. İsterse Cennete kavuştururlar. İsterse sıhhate kavuştururlar.) Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” son hastalığında, mübarek başını benim dizime koymuştu. Bir an gözünü evin tavanına dikti. Sonra (Allahümme er-refikül alâ) buyurdu. Anladım ki Refikül alayı seçti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” son sözü bu oldu.

¥ İbni Mesut “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından bir ay önce, bizi hazret-i Aişenin “radıyallâhu anha ve an ebiha” evinde topladı. Bize hayır dualar yaptı ve vasiyetlerini bildirdi. Allahü teâlâ bizim üzerimize (bizden sonra) halife verdi buyurdu. Biz rıhletiniz ne zamandır diye sual ettik. Ashâbımdan ayrılıp, Allahü teâlâya kavuşmak, Cennette olmak zamanı yaklaştı, buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Muazı “radıyallâhu anh” Yemene gönderirken, uzun bir vasiyette bulundu. Ey Muaz! Eğer bir daha görüşmemiz mümkün olacak olsaydı, vasiyetimi kısa yapardım! Lakin kıyamet gününe kadar seninle buluşamayacağız, buyurdu. Nitekim Muaz “radıyallâhu anh” Yemende iken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat etti.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” son hastalığı sırasında hazret-i Fâtımayı “radıyallâhu anha” yanına çağırdı. Kulağına bir şeyler söyledi. Hazret-i Fâtıma “radıyallâhu anha” ağlamaya başladı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başını tekrar hazret-i Fâtımanın kulağına yaklaştırıp, bir şeyler daha söyledi. Bu sefer hazret-i Fâtıma gülmeye başladı. Ezvac-ı Tahirat hazret-i Fâtımadan bunun sebebini sordular. Bu sırrı açıklayamam dedi. Hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından sonra tekrar sordu. Cevap verip dedi ki babam bana, Cebrâil “aleyhisselâm” bana Kur’ân-ı Kerîmi her sene bir kere arz ederdi. Bu sene iki kere arz etti. Vefatımın yaklaştığını anladım, dedi. Bunu işitince ağladım. İkinci defa kulağıma yaklaşıp, bu ümmetin Seyyidesi olacaksın ve bana ehlimden en önce sen kavuşacaksın, buyurdu. Bunu işitince de güldüm, dedi.

¥ Hazret-i Fâtıma “radıyallâhu anha” şöyle anlatmıştır: Hazret-i Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” başı ucunda oturmuştum. Aniden kapıya bir kimse geldi. Esselamü aleyke ey ehl-i beyt-i nübüvvet! İçeri girmeme müsaade var mıdır. Allahın Resûlünün “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yanına varayım, dedi. Ey Allahın kulu. Bu ziyaret için Allahü teâlâ sana ecrler versin. Yalnız bir an müsaade et. Şu anda Resûlullahı ziyarete kimseye müsaade yok, dedim. Bunun üzerine ey Fâtıma, beni men’ eyleme, benim içeri girmem lazımdır, diye bana söyledi. O sırada Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ağrıları biraz hafifledi. Mübarek gözlerini açıp, ey Fâtıma, kiminle konuşuyorsun biliyor musun. O melek-ül-mevttir! İzin ver içeri girsin, buyurdu. Azrâil “aleyhisselâm” girdi ve Esselamü aleyke ya Resûlallah! Ya Emirallah! Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, Senden önce hiç kimsenin kapısından içeri girmek için izin almadım. Bundan sonra da kimseden izin almam, dedi.

¥ Ümmü Seleme “radıyallâhu anha” anlatmıştır: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat edince, elimi mübarek göğsüne koymuştum. Haftalarca elim misk koktu. Ne kadar abdest alırken elimi yıkasam da o misk kokusu elimden gitmedi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat edince, Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm ecma’în” diğer cenazeler gibi mi, yoksa gömleği üzerinde iken mi yıkayalım diye tereddüt ettiler. O sırada hepsini bir uyku hâli bastırdı. Başlarını tutamayıp uyukladılar. O hâlde iken, hepsi birden Allahın Resûlünü gömleği içinde yıkayınız diye bir ses işittiler.

¥ Emir-ül-müminin Ali “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vasiyeti üzerine, mübarek bedenini ben yıkadım. Benden başka kim mübarek vücuduna baksa kör olurdu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek bedenini yıkarken, sanki bana gaybdan yardım ederlerdi. Mübarek azalarından birini yıkayıp tamamlayınca, vücudunu çevirmekte üç kişi bana yardımcı olurdu. Hazret-i Ali, Resûlullahın cenazesini yıkarken mübarek vücudunda hiç yara bere görmedi. Anam babam sana feda olsun, hayatın da mematın da ne kadar güzel, dedi.

¥ Emir-ül-müminin hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” hafızası çok kuvvetli idi. Bunun sebebini sordular. Dedi ki: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” cenazesini yıkarken göz çukurlarında bir miktar su birikmişti. O suyu yere dökmeye kıyamadım. Dilimle alıp içtim. İşte bendeki hafıza kuvveti, o serçeşmenin bereketidir.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” şöyle bildirmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat edince, gaibden bir nida geldi. Esselamü aleyküm ya ehle beyt-i Resûlillah ve rahmetullahi ve berekatühu! Her nefs ölümü tadacaktır. Ecrinizi kıyamet gününde bulursunuz, diyordu.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat haberini, müezzini Abdullah bin Zeyd, bahçesinde bulunduğu bir sırada aldı. Hemen ya Rabbi benim gözlerimi görmez eyle, diye duâ  etti. Duâsı kabul edilip, gözleri görmez oldu. Niçin böyle duâ  eddin diye sorduklarında, dünyanın lezzeti görmektedir. İstedim ki gözlerim Muhammed aleyhisselâmın vefatından sonra kimsenin yüzünü görmekle lezzetlenmesin.

¥ Emir-ül-müminin Ali “keremallahü vecheh” şöyle anlatmiştir: Resûlullahı defnettikten sonra, bir köylü geldi. Kendini kabir-i şerifin üzerine bıraktı. Topraklarını başına saçtı. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Emir buyurdun, emrine itaat ettik. Allahü teâlâ sana Kur’ân-ı Kerîmi gönderdi. Biz de senden kabul ettik. O Kur’ân-ı Kerîmden bir âyet-i kerimede Allahü teâlâ [Nisa sûresi 64. âyetinde meâlen] (Nefslerine zulüm edenler, sana gelip, Allahü teâlâdan afv dilerse ve Resûlüm de, onlar için afv dilerse, Allahü teâlâyı, tövbeleri kabul edici ve merhamet edici bulurlar)  buyurmaktadır. Biz kendi nefsimize zulüm ettik. Şimdi bizim için avf dileyesin diye geldik, dedi. O anda kabir-i şeriften, affettiler diye bir ses işitildi.

¥ Abdurrahmân el-Anberi şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir arefe günü hutbe okuyordu ve sadaka vermeye teşvik ediyordu. Bir genç kalkıp, ya Resûlallah! Bu deve fakirlerin olsun dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o deveye baktı ve emretti satın aldılar. O günlerde Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” sana acayip bir haber vereyim mi buyurdu. O da buyurun dedi. Buyurdular ki: “Bu gece dışarıya çıkmıştım O deve bana esselamü aleyke ya Resûlallah dedi. Ben, Allahü teâlâ sana bereketler versin dedim. Dedi ki ya Resûlallah, benim anam Kureyşten bir kişinin devesiydi. Südünü sağacağı zaman yem verir doyururdu. Sağmayacağı zaman hiç bir şey vermezdi. Ben onun beşinci yavrusuyum. Cahiliye zamanında bir deve beş defa doğurursa, beşinci yavrusunu putlar için ayırıp ona binmezler ve yük yüklemezlerdi. Beni köylüler ariyet verdiler. Onlardan kaçtım. Kırlarda otladım. Otlar bana, önce bana gel, bana gel, sen Muhammedinsin diye seslenirlerdi. Geceleyin yırtıcı hayvanlar, ona dokunmayın, o Muhammedindir “sallallâhü aleyhi ve sellem” derlerdi. Allahü teâlâ beni sana kavuşturuncaya kadar böyle oldu, dedi. Sahibinin adı nedir dedim. Gadbadır, dedi. Ona sahibinin adını verdim. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatı yaklaştığı sırada, Gadba bana ne vasiyet edersin diye sordu. Sen kızım Fâtımanınsın, sana dünyada ve ahirette o binecektir buyurdu. Gadba, bana senden başkasının binmesini istemezdim, deyince, sana kızım Fâtımadan başkası binmez, buyurdu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından sonra hazret-i Fâtıma “radıyallâhu anha” bir gece dışarı çıkmıştı. Gadba selam verip, ey Resûlullahın kızı, artık dünyadan ayrılma zamanım yaklaştı. Resûlullahın vefatından sonra yiyeceğe ve içeceğe hiç ihtiyaç duymadım, dedi. Bu hadise (Şeref-ül-Mustafa)  kitabında bildirilmiştir.

¥ Hayber feth edilince, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” ganimet hissesinden bir merkeb düşmüştü. Merkebe binip adın nedir diye sordular. Yezid bin Şihab dedi. Ben senin adını Yafur koydum buyurdu. Sahibin kim idi diye sordular. Bir yahudi idi, dedi. Senin mübarek ismini duyunca uygunsuz sözler söylerdi. Bu sebeple benim üzerime her bindiğinde kasten sürçerdim ve onu düşürürdüm. Kendisini düşürdüğüm için beni aç bırakırdı ve eziyet ederdi, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona, bir dileğin var mıdır, yanına bir eş alayım mı dedi. Hayır, çünkü atalarımdan duydum. Bizim neslimize 70 Peygamber bınmıştır. Neslimizden sadece ben kaldım. (Şeref-ül-Mustafa)  kitabında şöyle bildirilmektedir. O merkeb dile gelip, dedi ki benim atalarım dedelerimden şöyle bildirdi. Bizim neslimizden sonuncusuna bir peygamber binecektir. O peygamberin ismi Muhammed bin Abdullahtır. Şimdi bizim neslimizden sadece ben kaldım. Peygamberlerden de senden başkası kalmadı, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona binip bir kimsenin evine bir iş için gittiği zaman, o merkeb başıyla o kişinin kapısına vururdu. Ev sahibi çıkınca da cevap ver diye Resûlullahtan tarafa işaret ederdi. O merkeb Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatına kadar hizmet etti. Resûlullah vefat edince çok feryat etti. Üç gün sonra kendini Ebû Heysemin kapısına attı ve orada öldü.

2. KISIM:

Hangi kitaptan alındığı ve zamanı zikir edilmeyen, yine Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hicretinden vefatına kadar vuku bulan hadiseler.

 ¥ Zeyd bin Erkam “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile Medine köylerinden birine giderken, bir köylünün çadırına rastladık. O köylü, çadıra bir dişi geyiği bağlamıştı. Geyik feryat ederek dile gelip; ya Resûlallah! Bu köylü beni avladı. Benim uzakta iki tane yavrum var. Memelerim süt ile dolu. Ne beni boğazlıyor ki bu beladan kurtulayım. Ne de salıverir ki gidip iki yavrumu emzireyim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geyiğe seni serbest bırakırsam, yine gelirmisin, buyurdu. Gelirim, eğer gelmezsem Allahü teâlâ bana on kişinin azabını versin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geyiği salıverdi. Geyik gidip aradan çok geçmeden geri geldi. Diliyle dudaklarını yalıyordu. Resûlullah onu tekrar çadıra bağladı. O sırada çadırın sahibi, elinde bir tulum su ile geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu geyiği bana satar mısın deyince, ya Resûlallah, sizin olsun, dedi. Resûlullah o geyiği alıp, serbest bıraktı. Zeyd bin Erkam “radıyallâhu anh” geyiği çöllerde, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyerek, dolaştığını gördüm, demiştir.

¥ Seleme bin el-Ekva “radıyallâhu anh” anlatır. Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir gurub insana rastladık. Ok atıyorlardı. Bu oyun iyi oyundur. Sizin babalarınızdan birisi ok atıcı idi, buyurdu. Ben İbni Ekva ile olayım ok atalim buyurdu. O topluluk ok atmayı bıraktı. Niçin atmazsınız deyince, ya Resûlallah! Siz İbni Ekva ile bir olunca hepimize galip gelirsiniz, dediler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ben yalnız hepinize karşı olayım buyurdu. O gün akşama kadar ok attılar. Akşam olunca birbirlerinden ayrıldılar, baktılar ki berabere kalmışlar.

¥ Ebû Said Hudri “radıyallâhu anh” nakleder. Medinenin çevresinde bir çoban koyun otlatıyordu. Bir kurt sürüden bir koyun kapmak istedi. Çoban mâni oldu. Kurt kuyruğunun üzerine oturup dile geldi ve şöyle dedi. Allahü teâlâdan korkmuyor musun da, benim rızkıma mâni oluyorsun! Çoban ne acayip iştir, kurt insan gibi konuşuyor, deyince, kurt: Bundan daha acayipi şudur ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medinede halka geçmiş ümmetlerin hallerini söylüyor, dedi. Çoban koyunlarını acele acele sürerek, Medineye yakın bir yere geldi. Koyunlarını emniyetli bir yere bıraktı. Sonra Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip, başından geçenleri anlattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” dışarı çıktı ve çobana kurdun sana söylediği şeyleri halka anlat, buyurdu. Çoban yüksek bir yere çıkıp, olanları bir bir anlattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çoban doğru söyledi. Yırtıcı hayvanların insanlar ile konuşması kıyamet alâmetlerindendir, buyurdu.

¥ İhban bin Üveys, Hüzaa kabilesinin koyunlarını otlatıyordu. Bir kurt aniden sürüden bir koyun kapıp parçaladı. İhban, vallahi ben hiç böyle zalim bir kurt görmedim, diyerek, koyunu kurttan almak için peşinden koştu. Kurt dile gelip, ey İhban! Allahü teâlânın verdiği nasibimden beni mahrum mu etmek istiyorsun, dedi. İhban şaşırıp, acayip bir iş, kurt konuşuyor, dedi. Kurt; bundan daha şaşılacak şey, Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medinede sizi Allahü teâlânın kitabına davet ediyor, siz ondan gafilsiniz, dedi. İhban, ben Muhammedin “aleyhisselâm” huzuruna gitsem, koyunlarıma kim bakar, dedi. Kurt bana yetecek kadar koyun ayırır isen, koyunlara ben bakarım. Ayırttığından fazlasına da dokunmam, dedi. İhban, kurda birkaç koyun ayırıp, sürüyü bırakarak, bir gurub çobanla Medineye gitti. Medineye vardıklarında, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâm ile oturuyordu. İhbanı görüp, ey İhban, kurt sözünde durdu, buyurdu. İhban “radıyallâhu anh” yanındaki çobanlarla birlikte müslüman oldu.

¥ Ashâb-ı kiramdan biri şöyle anlatmiştir: Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir kişi yemek getirdi. Biz yemeye başladık. Resûlullah bir lokma aldı. Ne kadar çiğnediyse de mübarek boğazından geçmedi. Nihayet lokmayı çıkarıp bıraktı. Elini yemekten çekti. Biz de Resûlullahın yemekten vazgeçtiğini görerek yemeği bıraktık. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yemeğin sahibini çağırıp, bu yemeği nereden aldın diye sordu. Yemeğin sahibi, bu bir koyunun etidir ki sahibi gelmeden ben acele edip, parasını sonra veririm diyerek kestim. Onu pışırdik, dedi. Bunun üzerine Resûlullah, o yemeğin esirlere verilmesini emretti.

¥ Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Abbasa “radıyallâhu anh”, Ey Ebel Fadl! Ben gelinceye kadar git evinde otur, buyurdu. Hazret-i Abbas evine gidip, bekledi. Kuşluk vakti Resûlullah onun evine gidip, ev halkına selam verdi. Onlar da selamına cevap verdiler. Sonra bir araya toplanınız buyurdu. Ridasını onların üzerine örtüp: “Ya Rabbi! Bunlar benim ehl-i beytimdir. Ridamla onları örddüğüm gibi, sen de onları Cehennem ateşinden ört” diye duâ  etti. Evin duvarlarından ve kapısından âmin, âmin diye sesler işitildi.

¥ Bir gün muhacirin ve ensarın kadınları “radıyallâhu anhünne” bir araya toplanmışlardı. Hazret-i Fâtımanın “radıyallâhu anha” da gelmesi için Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” izin istemişlerdi. Hazret-i Fâtıma, o toplantıda giyeceği güzel elbiseleri olmadığı için, gitmek istemedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Git ya Fâtıma! Bizim yolumuzda kimseyi ümitsiz bırakmak yoktur” buyurdu. Hazret-i Fâtıma o toplantıya katıldı. Döndüğünde üzüntülü idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o toplantıya katılan kadınlardan birini çağırıp, o toplantının durumunu sordular. O hanım dedi ki: Ya Resûlallah! Fâtıma gelince bütün kadınlar onun güzel elbiselerine hayran kaldılar. Birbirlerine böyle güzel elbiseleri nereden almışlar, diyorlardı. Hazret-i Fâtıma, ya Resûlallah niçin bana öyle görünmedi ki ben de sevineydim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, o elbiselerin güzelliği senin üzerine örtülmesindedir. Onları sana göstermediler ve sen görmedin, buyurdu.

¥ Yemende bir su vardı. O sudan kim içse ölüyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o suya haber gönderdi ve buyurdu ki: Herkes müslüman oldu, sen de müslüman ol. Ondan sonra o sudan içen hiçbir kimse ölmedi. Ancak humma hastalığına tutulurdu.

¥ Ashâb-ı kiramdan bir Zât şöyle anlatmiştir: Medineye gelip iman ettim. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurundan hiç ayrılmazdım. Bir gece akşamla yatsı vakti arasında Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” dışarı çıktı. Bana İslamiyetin hükümlerini öğretti. Her nasılsa, o gece gök gürleyip şimşek çaktı. Her taraf iyice karardı ve şiddetli yağmur yağdı. Biz ya Resûlallah, evlerimize nasıl gideceğiz dedik. Ben sizi evlerinize ulaştırırım. Size asla bir sıkıntı erişmez, buyurdu. Sonra bekleyiniz buyurdu. Biz de bekledik. Mescitten dışarı çıktı. Her tarafı koyu bir karanlık kaplamıştı. Gökten devamlı yağmur yağıyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bize, evlerinize doğru yürüyüp gidiniz, buyurdu. Bunun üzerine evlerimize gitmek üzere yürüdük. Hiç birimize yağmur dokunmadı. Elbiselerimiz de ıslanmadı.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” anlatır: Gayet güzel yüzlü bir yahudi vardı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetlerinde devamlı bulunurdu. Bir gün Resûlullah o yahudiye, senin gibi güzel yüzlü bir kimsenin Cehennemde yanmasına acıyorum, buyurdu. Yahudi ben dinimi başka biri için terketmem, dedi. O yahudi yine bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetine gelmişti. Resûlullah hurilerden bahseden ve meal-i şerifi (Onlar için, iri gözlü  (güzel yüzlü) huriler de var. Gün görmemiş inci misali)  olan Vakia sûresi 22, 23. âyet-i kerimelerini okudu. O yahudi ya Resûlallah, o hurilerden biri için bana kefil olur musun, dedi. Birine değil, 70’ine birden kefil olurum, buyurdu. Yahudi iman edip müslüman oldu. İslamiyetin emirlerine gayet iyi uydu. Sonra da vefat etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” cenaze namazını kıldırdı. Kabre koydu ve kabrinin içine inip uzun müddet kaldı. Kabirden çıktığında mübarek alnı terlemişti ve gömleğinin yakası yırtılmıştı. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” bunun sebebini sorduklarında: Kabre çok huri hücum etti. Hepsi ben onun olacağım diyordu. Güçlükle 70 huri ayırttık. Bu arada yakamı yırttılar, buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali “radıyallâhu anhüm ecma’în” ile birlikte bir gün, Ebû Heysem bin Teyhanın evine gittiler. Ebû Heysem, hoş geldiniz ya Resûlallah ve Ashâbı! Evimi şereflendirseniz de size ikramda bulunsam diye daima arzu ederdim. Bu gün ise evimde az bir yiyecek vardı. Fakat onu komşulara verdim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (çok iyi yapmışsın, Cebrâil aleyhisselâm bana komşu hakkında o kadar çok vasiyetlerde bulundu ki komşuların birbirlerine mirascı olacağını zannettim!) buyurdu. Evin bahçesinde bir hurma ağacı görüp, ey Eba Heysem, izin verir misin şu hurma ağacından hurma toplayalım, buyurdu. Ya Resûlallah! O hurma ağacı hiç hurma vermedi. Siz bilirsiniz, dedi. Resûlullah, Allahü teâlâ o ağaçtan çok hurma verecektir, buyurdu. Aliyye “radıyallâhu anh” bir bardak su getir, buyurdu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir bardak su getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bardaktaki suyun bir kısmını içti. Bir kısmını da mübarek ağzında çalkalayıp, o hurma ağacının üzerine döktü. Hemen o anda ağacın üzerinde hurma salkımları görüldü. Hurmaların bir kısmı taze, bir kısmı kuru idi. Hurmaları topladılar. Tam yetecek kadardı. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Bu Allahü teâlânın size kıyamet gününde vereceği nimetlerdendir.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gazada bana, ey Eba Hüreyre, yanında yiyecek bir şey var mıdır, buyurdu. Ya Resûlallah, dağarcıkta birkaç tane hurma var, dedim. Getir, buyurdu. Ben de götürdüm. Mübarek elini kabın içine soktu ve hurma çıkardı. O hurmaya mübarek elini sürdü ve duâ  etti. Sonra bana, Ashâbdan on kişi davet eyle buyurdu. Çağırdım, geldiler ve o hurmalardan yediler. Onlar gidince, on kişi daha çağır buyurdu. Yine on kişi daha çağırdım, gelip onlar da o hurmalardan yiyip gittiler. Böylece bütün orduyu onar onar davet ettim. Hepsi hurmalardan yiyip doydular. O kabın içinde yine hurma vardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana, bu kabı sakla, elini içine sok, ağzını aşağı çevirme, buyurdu. Resûlullah hayatta iken her ne zaman elimi o kabın içine soksam, hurma çıkarıp yirdim ve halka da dağıtırdım. Hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” halifelikleri sırasında bu hal aynen devam etti. Hazret-i Osmanın şehit edildiği gün benim evimi de yağmaladılar ve o hurma kabını da almışlar. O hurma dağarcığından 200 veskten fazla hurma almıştım. Bir vesk 60 sadır. [Bir sa’ 4,2 litredir.]

¥ Raşid bin Abd-i Rabbih “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir çok kabilenin taptığı Süva adında bir put vardı. Bazı kabileler bana, Süva putuna götürmem için bir takım hediyeler verdiler. Giderken yolda bir başka putun yanına uğradım. O putun içinden “Abdülmuttalib oğullarından bir Nebî çıktı. Zinayı, faizi ve putlar için kurban kesmeyi haram etti. Bu iş çok dikkate şayandır. Gökyüzünden şeytanların parlıyan ateşle haber çalmaktan kovulması da çok şaşılacak şeylerdendir.” diye bir ses işittim. Bir başka putun içinden de şöyle bir ses geldi: “Tapılmakta olan Dımad terkedildi. Namaz kılan, oruç tutmayı ve zekat vermeyi emreden bir Peygamber çıktı.” Bir diğer puttan ise: “İsa bin Meryemden sonra Peygamberliğe ve hidayete kavuşmaya sebep olmaya varis olan kimse Kureyşten Ahmettir” diye bir ses geldi. Sonra Süva adlı putun yanına gittim. Baktım ki iki tilki o putun çevresinde dolaşıyorlardı. Dilleriyle putu yalıyorlar ve yanına konulmuş olan hediyelerden yiyorlardı. Sonra da ayaklarını kaldırıp putun üzerine bevl ediyorlardı. Ben bu hâli şirle şöyle ifade ettim.

Tilkilerin başına bevl ettiği şey hiç rab olur mu,
Tilkilerin üzerine bevl ettiği şey muhakkak zelildir.

Bu hadise Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret ettiği sıralarda olmuştu. Bunlar başımdan geçtikten sonra, Medineye gittim. O zaman benim adım Zalim idi. Yanımda bir köpeğim vardı. Onun adı da Raşid idi. Resûlullahın huzuruna varınca adımı sordu. İsmim Zalimdir, dedim. Köpeğimin adını sordu, Raşittir dedim. Senin adın Raşid, köpeğin adı Zalim olsun buyurdu. Ben iman edip, müslüman oldum. Sonra Resûlullahtan kendi memleketimde bir yer istedim. Bana, bir at koşumu ve üç taş atımı genişliğinde bir yer verdi. Bir matara da su verdi. O suyun içine mübarek ağzının suyundan koydu. Bu suyu sana verilen toprağa dök. Su senden artarsa halkı ondan men’ etme, onlar da alsınlar, buyurdu. O suyu götürüp kendisine ayrılan toprağa döktü. Oradan bir tatlı pınar çıktı. Oraya hurma ağaçları dikti. O diyarın halkı şifa niyetiyle o pınarın suyu ile yıkanırlardı. O suyun adını Maür-Resûl (Resûlullahın pınarı) koydular. Nakledilir ki Raşid “radıyallâhu anh” erazisinde bir kayayı yuvarlamıştı. Bu iş insan gücü ile olacak bir iş değildi, denilmiştir.

¥ Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâm ile “radıyallâhu anhüm ecma’în” oturuyordu. Deveye binmiş olduğu hâlde bir kimse geldi. Yorgun ve uykusuz görünüşünden, yoldan geldiği anlaşılıyordu. Hanginiz Muhammedsiniz diye sordu. Ashâb-ı kirâm, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gösterdiler. Ya Muhammed! Önce sen Allahü teâlânın sana emrettiği şeyi mi bildirirsin, yoksa ben putlardan işittiklerimi mi anlatayım, dedi. Önce Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona imanı bildirdi. Sonra o kimse şöyle anlattı: Benim adım Gassan bin Mâlik Amirdir. Bizim memleketimizde bir put vardı. Onun önünde kurbanlar keserdik. Bir gün Isam adında bir kimse, o putun önünde kurban kesti. Aniden o puttan, “Ey Isam, ey Isam, günler tamam oldu, İslam geldi. Putların batıl olduğu ortaya çıktı. Boşa kan akıtmak yasaklandı. Sıla-ı rahm emredildi. Tevhid inancı apaçık ortaya çıktı, vesselâm” diye bir ses işittiğini ve korktuğunu bana anlattı. Sonra yine Tarık adında birisi daha o putun önünde kurban keserken: Ey Tarık, ey Tarık, sâdık Nebî gönderildi. Aziz olan Halıktan apaçık bir vahyle geldi, diye bir ses işittiğini anlattı. Artık senin haberin bizim diyarda yayıldı. Bunları işittikten birkaç gün sonra, ben de o putun önünde kurban kestim. Kurbanı kestikten sonra, o putun içinden yüksek bir ses açık bir dille şöyle dedi: “Ey Gassan! Tıhameden (Hicazdan) çıkan Peygamber haktır. Ona tabi olan selamet bulur. Onunla mücadele eden pişman olur. Onun İslama daveti kıyamete kadardır.” Bunları puttan işittikten sonra put yukarı doğru kalktı ve yüzüstü yere düştü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm ecma’în” bunları duyunca, Allahü ekber diyerek, tekbir getirdiler. Gassan bin Mâlik ise, ya Resûlallah bu manada üç beyt söyledim. Müsaade ederseniz o beytleri okuyayım dedi. Müsaade edildi ve o beytleri okudu.

¥ Abbas bin Mirdas “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Sıcak bir günde develerimin arasında oturuyordum. Aniden beyaz bir deve kuşunun üstüne binmiş, bembeyaz elbiseli bir kimse karşıma çıktı. Ey Abbas bin Mirdas! Salı günü iyilik ve takva ile gönderilen ve Kusva devesinin sahibi olan kimseyi görmedin mi, dedi. Korktum ve develerimin arasından çıkıp tapmakta olduğum dımad adındaki putumun yanına gittim. Putun içinden birdenbire bir ses geldi, şöyle diyordu: “Süleymoğulları kabilelerine söyle ki Muhammed aleyhisselâma salât ve selam getirilmeden önce, ötedenberi tapılmakta olan dımad putu yıkıldı ve mescid ehli ondan kurtuldu. Meryemoğlu İsadan “aleyhisselâm” sonra nübüvveti ve hidayeti getiren Zât Kureyş kabilesinden bir Peygamberdir.” Puttan bunları işitince, çok korktum. Gidip bu durumu kabileme anlattım. Beni Harise kabilesinden üç yüz kişi toplanıp, Medineye gittik. Mescide girince Resûlullah bana bakıp tebessüm etti. Ey Abbas, nasıl müslüman oldun? buyurdu. Vuku bulan hadiseleri anlattım. Doğru söylüyorsun buyurdu ve çok memnun oldu. Hepimiz Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda müslüman olduk.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Huzeym bin Fatek “radıyallâhu anh”, bir gün emir-ül müminin hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” nasıl müslüman olduğumu anlatayım mı, dedi. Anlat buyurdu. Bunun üzerine şöyle anlattı. Devemi kaybetmiştim. Onu ararken akşam oldu. Korkulu bir derede kaldım. Yüksek sesle, buradaki kötü kimselerden bu vadinin azizine sığınırım, dedim. O sırada bir ses duydum. Yazıklar olsun sana. Celil olan, nimetler veren, yüce Allaha sığın, diyordu. Ey seslenen kimse, söylediğin hak mıdır, dalalet midir, dedim. Tekrar seslenip şöyle dedi. Allahü teâlânın mucizeler sahibi Resûlü Medinede insanları hayrlara davet ediyor. Namaz kılmayı ve oruç tutmayı emrediyor. İnsanları boş oyun ve eğlencelerden sakındırıyor. Bunları işitince, deveme binip, Medinenin yolunu tuttum. Medineye vardığım gün Cuma günü idi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” mescitten çıkıp, yanıma yaklaştı. Mescide gir, senin müslüman olduğunun haberi bize ulaştı, dedi. Ben taharet nasıl yapılır bilmiyorum deyince, bana öğretti, abdest alıp mescide girdim. İçeri girince minber üzerinde Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. Mübarek yüzü ayın ondördü gibi parlıyordu ve şöyle buyuruyordu: “Bir müslüman şartlarına uygun abdest alsa, sonra tam bir dikkatle namazı devamlı kılsa muhakkak Cennete girer.”

Bu hususta bir rivayet de şöyledir: Huzeym bin Fatek “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bana seslenen ve kendisini görmediğim kimseye sen kimsin diye sordum. Ben Mâlik ibni Malikim. Necid cinnilerinin reisiyim. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda iman ettikten sonra, beni Necid cinnilerini Allahü teâlâya imana davet için vazifelendirdi. Ey Huzeym! Şimdi sen hemen Medineye git, Resûlullahın huzuruna varınca, iman edip müslüman ol. Ben senin deveni bulup evine götürür, ailene teslim ederim, dedi. Medineye gittim, Cuma günü idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” minber üzerinde hutbe okuyordu. Devemi mescidin önüne bağlayayım ve namazı bitirsinler, sonra mescide gireyim, halimi bildireyim diye düşündüm. Bir de baktım ki Ebû Zer “radıyallâhu anh” mescitten dışarı çıktı. Merhaba ey Huzeym! Beni sana Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” gönderdi. Senin müslüman olduğunu haber verdi. Mescide gir ve cemaat ile birlikte namaz kıl, dedi. Mescide girdim, cemaat ile namaz kıldım. Sonra Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna yaklaştım. Bana halimden haber verdi ve arkadaşın sözünde durdu, deveni bulup ailene teslim etti, buyurdu. (Şevahid-ün nübüvve)  kitabının müellifi şöyle yazmıştır: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” biseti sırasında cinnilerden vaki olan haberler pek çoktur. Bunları kitaplarda yazmışlardır. Biz kısaca bu kadar bildirdik.

¥ Emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” bir gün bir yerde oturmuştu. Önünden bir şahıs geçti. Bu geçen Sevad bin Karibdir. Onun cin arkadaşı ona, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zuhurundan, peygamberliğinden haber vermiştir, dediler. Emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” onu çağırıp, yine önceki gibi kehanetine devam ediyor musun, diye sordu. Sevad bin Karib çok kızdı ve ey Emir-el müminin! Hiç kimse bana böyle yüzüme karşı konuşmamıştır, sen konuştun. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, kızma, zira senin kehanetin bizim daha önce içinde bulunduğumuz şirkten daha kötü değildi. Bizlere anlat. Senin cin arkadaşın sana Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğinden nasıl haber vermişti, dedi. Bunun üzerine Sevad bin Karib şöyle anlattı: Bir gece uyku ile uyanıklık arasında bir hâlde oturuyordum. O cin yanıma gelip ayağı ile dürterek, kalk ey Sevad. Eğer akıllı isen sözlerimi dikkatle dinle! Şu bir gerçektir ki Allahü teâlâ Lüvey bin Galip oğullarından bir Peygamber gönderdi. O halkı Allahü teâlâya ibadete davet ediyor, dedi. Bunu anlatmak için bana birçok beytler okudu. Beni bırak uykusuzum, dün gece uyuyamadım, dedim ve ona iltifat etmedim. İkinci gece tekrar geldi ve aynı şeyleri söyledi. Yine aynı şekilde cevap verdim. Üçüncü gece yine geldi ve aynı sözleri söyledi. Ben de önceki gecelerde olduğu gibi cevap verdim. Fakat bu sefer sözleri bana çok tesir etti. Sabahleyin Medineye gittim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı ile oturuyorlardı. Ya Resûlallah! Bir şey arz edebilir miyim, dedim. Müsaade etti. Halimi anlatıp, sözlerimin sonunda şu manadaki beytleri okudum:

Şahadet ederim, Allahtan başka rab yok,
Görünür, görünmez her şeyden eminsin sen çok!

Ey kıymetli kimselerin evladı, sen Allaha vesilesin,
Peygamberlerin en üstünü sensin.

Ey cihanın güzeli, bize bildir her şeyi,
Ne kadar saçımızın ağarsa da her teli.

Senden başka bir şefaatci olmadığı zamanda,
Sevad bin Karibe sen şefaatci ol orada.

Ben başımdan geçenleri anlatıp, bunları söyleyince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâm çok memnun oldular. Resûlullahın memnuniyeti mübarek yüzünden belli oluyordu. Hazret-i Ömer, Sevad bin Karibden bunları dinleyince, bu hadiseyi senden dinlemek istiyordum. Elhamdülillah nasip oldu, dedi. Sonra o cin sana hala geliyor mu diye sordu. Sevad bin Karib, hayır Kur’ân-ı Kerîm okuduğumdan beri gelmedi. Bu bana o cinnin sözlerinden çok daha iyidir, dedi.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” beni, halk arasında İslamiyetin hükümleri ile hükmetmem için Yemene kadı olarak vazifelendirdi. Ya Resûlallah! Ben âlim değilim. Kadılık yapacak hükümleri bilmem, dedim. Mübarek elini göğsüme koydu ve (Ya Rabbi! Kalbine hidayet et ve lisanına istikâmet ver) diye duâ  buyurdu. Ondan sonra iki kimse arasında hüküm vermekte hiç şüpheye düşmedim.

¥ Yine hazret-i Ali “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana, benim deveme binerek Yemene git. Yemen yakınında falan tepeye varıp, üzerine çıktığın zaman, halkın seni karşılamaya geldiğini göreceksin. Orada taşa toprağa Resûlullah size selam söyledi diye söyle, buyurdu. O tepeye varınca halkın beni karşılamaya geldiğini gördüm. Esselamü aleyküm ey taşlar ve topraklar. Resûlullah size selam söyledi, dedim. O anda birden bire yeryüzünde bir uğultu ve gürültü koptu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” selamına cevap verdiler. Beni karşılamaya gelenler bu hâli görünce, iman ettiler.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelip, ya Resûlallah! Senden işittiklerimi unutuyorum, diye şikayette bulundu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ridanı yere ser, buyurdu. Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” ridasını yere serdi. Resûlullah mübarek elini uzatıp havadan bir kere veya üç kere bir şey alıp ridanın içine bıraktı. Ridanı topla ve göğsüne koy buyurdu. Ebû Hüreyre buyurduğu gibi yaptı. Ondan sonra işittiği hiçbir şeyi unutmadı.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Annem müşrik bir kadın idi. Ne kadar İslama davet ettiysem de kabul etmedi. Bir gün yine onu İslama davet ettim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hakkında bir söz söyledi. Çok incindim. Ağlayarak Resûlullahın huzuruna gittim. Bu durumu anlatıp, ya Resûlallah, bir duâ  ediniz de Allahü teâlâ Ebû Hüreyrenin annesine iman nasip etsin dedim. “Ya Rabbi, Ebû Hüreyrenin annesine hidayet ver” diye duâ  buyurdu. Anneme müjde vereyim diye eve gittim. Evin kapısını kilitli buldum. İçerden su sesleri geliyordu. Gusül abdesti aldığını anladım. Annem içerden, ey Ebû Hüreyre, biraz sabır eyle, diye seslendi. Biraz sonra elbisesini giyip kapıyı açtı ve inni eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü diyerek müslüman olduğunu bildirdi. Ben hemen koşarak Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Sevincimden ağlayarak, müjde ya Resûlallah, annem hakkındaki duanız kabul olundu, dedim. Sonra, ya Resûlallah, bir duâ  daha ediniz de Allahü teâlâ insanların kalbinde ben ve annemi sevgili eylesin ve onları da bizim kalbimizde sevgili eylesin, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunun için de duâ  buyurdu. Hiçbir mümin yoktur ki benim adımı işitsin de beni sevmemiş olsun.

¥ Bir yahudi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” için süt sağmıştı. “Ya Rabbi ona cemal, güzellik ver” diye duâ  buyurdu. O yahudinin saçları 70 yaşına kadar ağarmadı.

¥ Nabiga adlı bir şair, bir gün şirini Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” okudu. Resûlullah onun hakkında, “Allahü teâlâ ağzını bozmasın, dağıtmasın” diye duâ  etti. Nabiga yüz yirmi sene yaşadığı hâlde ağzından bir dişi düşmedi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek elini Kays bin Zeydin başına koyup, Ey Kays! Allahü teâlâ sana bereket versin, diye duâ  etti. Kays bin Zeyd yüz sene yaşadı ve hiç başı ağrımadı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek elinin dokunduğu saçları hiç ağarmadı ve hiç ihtiyarlamadı.

¥ Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” anlatır: Gazvelerden birine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile birlikte çıkmıştım. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken, Resûlullah bulunduğum yere geldi. Ya Resûlallah, gölge yere buyurun, dedim. Teşrif edip, oturdu. Yanımda salatalık vardı. Çıkarıp Resûlullaha ikram ettim. Bunu nereden buldun diye sordu. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Medineden getirdim, dedim. Benim develerimi otlatan bir arkadaşım vardı. O sırada o da yanımda idi. Üzerinde eski bir elbise vardı. O haliyle yürüyüp gitti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana bu arkadaşının üzerindeki elbisesinden daha iyi elbisesi yokmu diye sordu. Ya Resûlallah! İki elbisesi daha var, ben vermiştim. Çantasında saklıyor deyince, arkadaşını çağır, o iyi elbiseleri giysin, buyurdu. Onu çağırdım. Gelip, çantasındaki elbiseleri giyinip gitti. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, arkadaşının halinin ne olacağını biliyor musun? Allahü teâlânın onun için takdir ettiği ölüm bu harpte olacaktır, buyurdu. Arkadaşım bu sözleri işitip, ya Resûlallah, Allah yolunda mı öleceğim diye sordu. Evet, buyurdu. O gazada şehit oldu “radıyallâhu anh”.

¥ Gazvelerden birinde Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” devesi kayboldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın o deveyi geri göndermesi için duâ  etti. Allahü teâlâ bir kasırga gönderdi. Kasırga deveyi önüne katıp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına getirdi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek elini Hanzala bin Huzeymin “radıyallâhu anh” başının üzerine koydu. Resûlullah ona, “Allahü teâlâ sana bereketler versin” diye duâ  etti. Bir kimsenin yüzünde veya bir hayvanın memesinde şişlik olsa, Hanzala “radıyallâhu anh” o şişliğe üfürür, sonra elini kendi başı üzerine koyarak “Bismillah alâ eser-i yed-i Resûlillah” derdi. Sonra elini o şişliğin üzerine sürerdi. Şişlik hemen kaybolurdu.

¥ Habîb bin Füveyk “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Gözlerime beyaz perde inmişti. Hiç görmezdi. Babam beni Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna götürdü. Gözlerine ne oldu diye sordular. Bir gün devemi sürerken, ayağım bir yılan yumurtasına dokundu. O anda gözlerime ak indi, görmez oldu, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek nefesleriyle iki gözüme üfürdüler. O anda gözlerim görmeye başladı. Habîb bin Füveyk 80 yaşına geldiği hâlde, gözleri gayet iyi görürdü ve iğneye iplik takardı.

¥ Bir şahıs sol eliyle yemek yirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” niçin sağ elinle yimiyorsun diye sordu. O şahıs yalan söyleyerek, sağ elimle yiyemiyorum, dedi. Sağ elinle yiyemeyesin buyurdu. Artık o şahsın sağ eli hiç ağzına yetişmedi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir Cuma günü hutbe okuyordu. Mescide bir kimse girip, ya Resûlallah, davarlarımız helak oldu. Yollar ıssızlaştı. Duâ  buyurunuz da Allahü teâlâ bize yağmur versin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ellerini kaldırıp (Allahım bize yağmur ver, Allahım bize yağmur ver, Allahım bize yağmur ver)  diye duâ  etti. Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Gökte bir zerre bulut yoktu. Aniden dağ üzerinden bir kalkan büyüklüğünde bulut gözüktü. Gök yüzünün ortasına gelince yayıldı ve her tarafı kapladı. Sonra yağmur yağmaya başladı. Bir hafta güneş yüzü görmedik. Yine Cuma günü geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hutbe okurken bir kişi mescide girdi ve: Ya Resûlallah, hayvanlarımız yağmurdan helak oldu, yollar kesildi. Duâ  buyurunuz da yağmur kesilsin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ellerini kaldırıp: (Allahım, bizim üzerimize değil, etrafımıza döndür. Tepelere, yüksek yerlere, vadilere, ağaçlıklara çevir)  buyurdu. Mescitten çıktığımızda yağmur kesilmiş, güneş açmış, her taraf aydınlanmıştı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” buna benzer mucizeleri çok görülmüştür.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Urve bin Ebil-Cad Barakiye bir koyun satın alması için bir dinar verdi. O da gidip bir dinara iki koyun satın aldı. Sonra koyunun birisini bir dinara sattı. Bir koyun ve bir dinarla Resûlullahın huzuruna geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona (Allahü teâlâ seni ve ticaretini bereketli eylesin) diye duâ  etti. Urve “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Kufe pazarında kırk bin dirhem kazanmadan dönmezdim. Nakledilir ki Urve “radıyallâhu anh” Kufenin zenginlerinden oldu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Sad bin Ebû Vakkasa “radıyallâhu anh” şöyle duâ  buyurdu: “Ya Rabbi! Sad duâ  edince, duâsını kabul eyle”. Bu duadan sonra Sad bin Ebû Vakkasın her duâsı kabul olurdu.

¥ Medluk “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Hizmetçilerimle birlikte Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelip, iman ettim. Resûlullah mübarek elini başıma sürdü. Başımda Resûlullahın dokunduğu yer ağarmadı. Diğer kısımları ağardı.

¥ Cuayl-i Eşcai “radıyallâhu anh” anlatmiştir: Bir gazvede Resûlullah ile birlikte idim. Atım çok zayıf idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kamçısıyla atıma bir kere vurdu ve “Allahım, bu atı ona bereketli eyle” diye duâ  etti. Artık atımın başını tutamadım. Bütün atlıları geçerdim.

¥ Enes “radıyallâhu anh” anlatır: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir şahsı namaz kılarken gördü. O şahıs secdeye eğildikçe, saçını yere değmesin diye eliyle tutuyordu. Resûlullah “Allahım onun saçını çirkin eyle” diye duâ  etti. O şahsın saçları döküldü.

¥ Salebe bin Hatıb, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelip, ya Resûlallah, malimın çok olması için bana duâ  buyur, dedi. Bunun üzerine: (Vah sana ey Salebe, şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamayacağın çok maldan iyidir) buyurdu. Salebe tekrar, ya Resûlallah, duâ  et Allahü teâlâ bana çok mal versin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Vah sana ey Salebe, benim gibi olmayı istemez misin! Eğer şu dağların altın olmasını ve benim yanımda hareket etmelerini dileseydim, olurdu!) Salebe tekrar, ya Resûlallah duâ  eyle ki Allahü teâlâ bana çok mal versin. Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, malım üzerine düşen her hakkı eda edip, yerine getireyim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” tekrar, (Ey Salebe şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan iyidir) buyurdu. Fakat, Salebe ısrar edip yine, ya Resûlallah, duâ  et de Allahü teâlâ bana çok mal versin, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Allahım Salebeyi çok mal ile rızklandır) diye duâ  etti. Salebe bir miktar koyun satın aldı. Allahü teâlâ bu koyunlara öyle bereket verdi ki koyunlar çoğalıp, Medineye sığmaz oldu. Koyunlarını alıp Medinenin dışına çıktı. Gündüz mescide namaza gelir, gece gelmezdi. Koyunları zamanla daha çok arttı. Çok uzaklara gitti. Artık Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescidine Cumadan Cumaya gelirdi. Koyunları daha da artınca öyle uzağa gitti ki asla mescide ve cemaate gelemez oldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” epey zamandan beri Salebeyi göremeyince hâlini sordu. Hâlini anlattılar. Bunun üzerine, “Vay Salebe bin Hatıba” buyurdu.

Bir müddet sonra Allahü teâlâ zenginlere zekat vermeyi farz kıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zenginlerin zekatını toplamak üzere iki kişi vazifelendirdi. Salebeye ve Beni Süleym kabilesinden zengin bir kimse var, ona uğrayınız, buyurdu. O iki kimse Salebenin yanına gidip zekatını istediler. Salebe elinizdeki mektubu göreyim, dedi. Mektubu gösterdiler. Salebe bu istediğiniz haracdan başka bir şey değildir. Hele siz gidin başkalarından bir toplayın bakalım, dedi. O iki kimse Salebenin yanından ayrılıp, başka yere gittiler. Süleym kabilesine mensub olan zengin kimse onların kendisine zekat almak için geldiklerini haber alınca, onları karşıladı. Develerimin en iyilerini zekat için alınız, dedi. O iki sahabi sana farz olan zekat bunlardan azdır, dediler. O kimse ise bu iyi develeri alınız. Allahü teâlânın rızasını malimın en iyisiyle kazanayım, dedi. Sonra o iki sahabi tekrar Salebenin yanına geldiler. Salebe tekrar mektubu gösterin, dedi. Mektubu gösterdiler. Salebe bu haracdır, siz gidin ben bir düşüneyim, dedi! O iki sahabi Medineye dönüp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna çıktılar. Henüz onlar söze başlamadan, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Vay Salebe bin Hatıba” dedi. Süleym kabilesinden olan ve zekatını veren zengin kimseye ise, berekete kavuşması için duâ  etti. Allahü teâlâ Salebe hakkında [Tövbe sûresi 75, 76.cı ayetlerinde meâlen] (Onlardan kimi de Allaha şöyle kesin söz vermişti. Eğer bize lütf ve kereminden ihsan ederse, muhakkak zekatını vereceğiz, gerçekten salihlerden olacağız. Ne zaman ki Allah, kereminden isteklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirdiler. Zaten yan çizip duruyorlardı.)  buyurdu. Salebenin kabilesi bunu işitince, Salebeye haber verip, helak oldun. Allahü teâlâ senin hakkında âyet-i kerime gönderdi, dediler. Salebe, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelip, işte malimın zekatı kabul eyle, dedi. Resûlullah, Allahü teâlâ senin zekatını kabul etmekten beni men’ etti, buyurdu. Salebe ağladı ve başına toprak serpti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sen kendi kendine eddin! Sana söyledim, sözümü dinlemedin! buyurdu ve onun zekatını almadı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat ettikten sonra Salebe zekatını hazret-i Ebû Bekre “radıyallâhu anh” getirdi. Ya Emir-el müminin! Zekatımı kabul eyle, dedi. Hazret-i Ebû Bekr, ben Resûlullahın kabul etmediğini nasıl kabul edebilirim, buyurdu. Daha sonra hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” getirdi. O da kabul etmedi. Fakat hazret-i Osman “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında kendi ictihadına binaen kabul etti. Salebe, hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında vefat etti.

¥ Katade bin Melcan, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelmişti. Resûlullah mübarek elini onun yüzüne sürdü. Katade “radıyallâhu anh” yaşlanıp, her azasında ihtiyarlık alâmetleri görüldüğü hâlde, yüzü gençliğinde olduğu gibi taze kaldı. Bunu nakleden kimse şöyle demiştir. Katade “radıyallâhu anh” vefat ettiğinde yanına oturdum. O sırada arkamdan bir kadın geçti. O kadının yüzünü Katadenin “radıyallâhu anh” yüzünde aynada görür gibi gördüm.

¥ Cabir “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” pazarda giderken bir kadın feryat ederek, ya Resûlallah! Benim bir kocam var, bana devamlı eziyet ediyor. Hakkımı gözetmiyor. Beni ondan ayır, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o kadının kocasını çağırttı. O kimse gelip, ya Resûlallah! Ben onu daima aziz tutarım. Onu incitmem, iyi geçinirim, dedi. Kadın ağladı ve yalan söylüyor. Yalan söylemekte hiç hayır yoktur. Ben yalancıyı kendime yar edinmem, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” tebessüm etti. Kadının başörtüsünün bir ucundan kocasının da başından tutarak “Ya Rabbi bunların arasında ülfet ve muhabbet nasip eyle” diye duâ  buyurdu. Cabir “radıyallâhu anh” demiştir ki o kadın bir ay sonra Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. Ben şahadet ederim ki sen Allahü teâlânın Resûlüsün. Yeryüzünde bana kocamdan daha sevgili kimse yoktur, dedi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir kimseyi bir iş için bir yere gönderdi. O şahıs gelip o hususta yalan söyledi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona bettua etti. O kimse karnı yırtılmış ve ölmüş olduğu hâlde bulundu. Defnettiler, yer kabul etmedi.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” anlatır: Bir gün hava kapalı idi. Bütün Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” mescitte toplanmıştık. Öğle namazının vaktinin çıkmasına az kaldı zannettik. O sırada bir kimse çıka geldi. Henüz namazı kılmadınız mı, dedi. Biz Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” evindedir, çağır dedik. O kimse essalatü (namaz) ya Resûlallah diye çağırdı. Sonra susup oturdu. Bir müddet sonra yine essalatü ya Resûlallah diye bağırdı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kızgın bir hâlde elinde bir ağaçla dışarı çıktı. Bağıran kim idi, diye sordu. O kimse ayağa kalkıp, ya Resûlallah bendim, dedi. Resûlullah elindeki ağaçla ona vurdu. Sonra namazı kıldık. Havadaki bulut dağıldı. Baktık ki güneş gökün ortasındadır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o kimse nerede buyurdu. O kimse huzuruna geldi. Resûlullah buyurdu ki: Bana eziyet eddin. Çağırdığın sırada ben Rabbime ibadet ediyordum. Bir hacet için Ona duâ  ediyordum. Allahü teâlâ ben namaz kılıncaya kadar güneşi yerinde durdurur. Nitekim Süleyman bin Davud “aleyhimesselam” bir dünya işi ile meşgul iken, namaz vakti geçti. Allahü teâlâ onun için güneşi geri gönderdi, buyurdu. O kimse ben kısas yapmam ya Resûlallah, dedi. Öyleyse bana hakkını helal et, bağışla, buyurdu. O kimse, ya Resûlallah, asıl bağışlanmaya ben muhtacım, dedi. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onu azad etmek için bir deveye satın aldı ve “Adalet Rabbimizdendir” buyurdu.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Bir kimse Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. Allahın Resûlü olduğuna delilin nedir, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hurma ağacını çağırıp, getirirsem iman edermisin buyurdu. Evet deyince, hurma ağacını yanına çağırdı. Ağaç geldi. O kimse hemen iman etti. Bir rivayete göre ise, Resûlullah o hurma ağacından bir salkım hurmayı çağirmiştir. Hurma salkımı ağaçtan kopup yere düştü ve sıçraya sıçraya geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hurma salkımına yerine geri git deyince de, yerine gitmiştir. O şahıs ben şahadet ederim ki Sen Allahın Resûlüsün diyerek iman etmiştir.

¥ Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kaza-i hacet için sahraya çıktılar. Tenha bir yer bulamadılar. Ashâb-ı kiramdan birine: Şu ağaca söyle, öbür ağacın yanına gitsin, buyurdu. O sahabe gösterilen ağacı çağırdı. O ağaç diğer bir ağacın yanına gitti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o ağaçların arkasında kaza-i hacet yaptılar. Sonra o ağaca yerine git deyince, ağaç yerine gitti.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile Kuba tarafına gittik. Bir duvara rastladık. Orada bir deve vardı. O deve ile su taşırlardı. Deve, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” görünce, başını yere koydu. Ashâb-ı kirâm, ya Resûlallah, biz sana secde etmeye deveden daha çok müstehakız, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Sübhânallah, Allahü teâlâdan başkasına secde etmek caiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim)  buyurdu.

¥ Yala bin Sübabe “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir yolda giderken kaza-i hacet yapmak istediler. Orada karşı karşıya iki hurma ağacı vardı. Emrettiler, o iki ağaç yanyana geldi. Kaza-i hacetten sonra ağaçlar yerlerine gittiler. Sonra Resûlullahın yanına bir deve geldi. Boynunu yere koydu. Sesini boğazında döndürdü ve o kadar ağladı ki göz yaşlarından toprak ıslandı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu devenin ne dediğini biliyor musunuz diye sordu. Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir, dedik. Sahibi bunu yarın kesecekmiş, buyurdu. Sonra devenin sahibini çağırıp, bu deveyi bana bağışla, buyurdu. O kimse, ya Resûlallah! Bundan daha kıymetli malim yoktur, dedi. O hâlde deveni kesme ve ağır işler yaptırma, buyurdu. O şahıs kabul etti. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir kabre uğradı. Bu kabirde yatan kimse, bir günah sebebiyle azaptadır. O günah büyük günah değildir, buyurdu. Sonra yaş bir hurma ağacını o kabrin üzerine dikti. Bu hurma dalı yeşil kaldığı müddetçe Allahü teâlâ bu kimsenin azabını hafifletir, buyurdu.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Bir kimsenin iki devesi vardı. Bir gün her nasılsa develer azgınlaşıp koşuşturmaya başladılar ve bir avluya girdiler. Develerin sahibi avlunun kapısını kapattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâm ile o avluya geldiler. Develerin sahibine kapıyı aç buyurdular. O kimse, Resûlullaha bir zarar gelir diye korkarak önce açmak istemedi. Tekrar aç buyurunca, açtı. Devenin biri hemen kapının yanında idi. Resûlullahı görünce başını yere koyup secde etti. Onun da başını bağladılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” develerin sahibine bunlara dikkat et, bir daha serkeşlik yapmasınlar, buyurdu. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, bu hâli görünce, ya Resûlallah, bu develer hiçbir şey bilmedikleri hâlde size secde ettiler. Size bizim secde etmemiz daha lâyık değil midir, dediler. (Ben kimsenin kimseye secde etmesini emretmem. Eğer emretseydim, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim)  buyurdu.

¥ İbni Mesut “radıyallâhu anh” anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile Mekke seferinde idik. Resûlullahın adeti şöyle idi ki kaza-i hacet sırasında uzağa giderdi. Tenha bir yer bulmayınca oturmazdı. Zira o sırada kendini mahlukatın görmesinden son derece sakınırdı. Kendisini tamamen gizlerdi. Her nasılsa bir menzilde böyle tenha bir yer bulunamadı. Orada birbirine uzak iki ağaç vardı. Bana ey İbni Mesut, o ağaçların yanına git, Allahın Resûlü bir araya gelip birleşmenizi istedi, birleşin, onu mahlukatın görmesine perde olun diye söyle, buyurdu. O ağaçlar birbirinin yanına geldiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hacetini giderince, ağaçlar yerlerine gittiler.

¥ İbni Mesut “radıyallâhu anh” anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medine sokaklarından birinde bulunduğu sırada, bir deve koşarak gelip, Resûlullahın önünde secde etti. Sonra başını kaldırdı. Devenin gözlerinden yaş akıyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu devenin sahibi kimdir diye sordu. Falan kimsedir, dediler. Çağırmalarını emir buyurdu. Çağırdılar ve o şahıs Resûlullahın huzuruna geldi. Bu deveye ne yapmak istiyorsun da şikayetci oluyor, buyurdu. O şahıs ya Resûlallah! Yirmi senedir bu deve ile su çekerim. Onu uzun zamandan beri besliyorum. Şimdi semiz oldu, onu kesmek istiyorum, dedi. Bunun üzerine o deveyi bana sat veya kesmekten vazgeçip bağışla buyurdu. O şahıs bu deveyi size bağışladım, sizin olsun ya Resûlallah, dedi. Resûlullah o deveyi kendi develerinin arasına kattı.

¥ Cabir “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir sefere çıkmıştık. Yolculuk sırasında bir gün, ey Cabir, matara ile su getir, buyurdu. Bir matara su getirdim. Yolda giderken birbirine dört arşın mesafede iki ağaç gördük. Şu ağaçlardan birine söyle, diğerinin yanına gitsin, buyurdu. Söyledim, ağaçlar yanyana geldiler. Resûlullah o ağaçların arkasında kaza-i hacet etti. Sonra ağaçlar yerine gitti. Sonra develerimize binip yola devam ettik. Karşımıza kucağında çocuğu ile bir kadın çıktı. Ya Resûlallah! Bu oğlancığı üç defadır cin tutar, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” durdu. Çocuğu alıp devenin palanı üzerine koydu. Üç defa ey Allahın düşmanı çık, buyurdu. Sonra çocuğu annesine verdi. Seferten dönüşümüzde aynı yere gelince, o kadın çocuğu ile birlikte yine karşımıza çıktı. İki koyun getirmişti. Ya Resûlallah! Bunlar benim hediyemdir, kabul buyurun. Seni Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, sizinle ilk karşılaştığımız günden beri, çocuğu cin tutmadı, dedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” emri üzerine koyunun birini aldık, birini de kadına bıraktık. Sonra yola devam ettik. Birden bire karşımıza bir deve çıktı. Gelip Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda başını yere koyarak secde etti. Resûlullah bize, halka sesleniniz toplansınlar buyurdu. Halkı çağırdık, toplandılar. Resûlullah onlara bu deve kimindir, diye sordu. Ensardan bir cemaat, bizimdir ya Resûlallah, dediler. Bu deveye ne yaptınız diye sordu. Bu deveyle yirmi senedir su çekerdik. Şimdi onu boğazlamak istedik, kaçtı, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunu bana satınız buyurdu. Sizin olsun ya Resûlallah, dediler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu deve benim oldu. Artık onu eceli gelinceye kadar hoş tutunuz, boğazlamayınız, buyurdu. Orada bulunan müslümanlar, ya Resûlallah, sana secde etmeye biz hayvanlardan daha lâyık değilmiyiz, biz niçin yapmayalım, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Kimsenin Allahü teâlâdan başkasına secde etmesi caiz değildir. Eğer caiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmeleri gerekirdi.)

 ¥ Yala bin Ümeye-i Sakafi şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir yere gidiyorduk. Bir deveye rastladık. Deve, Resûlullahı görünce boğazından ses çıkararak bağırıp, boynunu yere koydu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” orada durdu. Bu devenin sahibi kimdir, diye sordu. Bir kişi gelip, o devenin sahibi benim ya Resûlallah, dedi. Resûlullah, bunu bana sat buyurdu. O kimse, onu size bağışladım, dedi. Bağışlama, sat buyurunca, ya Resûlallah satmam, bağışlarım, dedi. Sonra o kimse ailemin bu deveden başka geçineceği bir şeyi yok, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o kimseye madem böyle diyorsun, bilmiş olasın bu deve devamlı iş gördürdüğünüzden ve az yem verdiğinizden şikayet ediyor. Bu hayvana iyi davranarak geçimini sağla, buyurdu. Sonra oradan ayrılıp gittik. Bir yere varınca Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” orada uyudu. Bir de baktık ki bir ağaç, yeri yara yara gelip, Resûlullahın üzerine gölge yaptı. Sonra tekrar yerine gitti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” uyanınca bu hadiseyi söyledik. O ağaç bana selam vermek için Allahü teâlâdan izin istedi, buyurdu.

¥ Enes “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün ensardan birinin avlusuna girdi. Yanında hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve ensardan bir cemaat “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” vardı. Avluda bir koyun sürüsü bulunuyordu. Koyunlar Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” secde ettiler. Ashâb-ı kirâm, ya Resûlallah! Biz size secde etmeye bu koyunlardan daha layıkız, dediler. Buyurdular ki (Allahü teâlâdan başkasına secde edilmez. Eğer edilse idi, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim.)

 ¥ Ehl-i beytin bir köpeği vardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” evden dışarı çıkınca, o hayvan kalkar dolaşırdı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” eve teşrif edince, o hayvan iki dizi üzerine çöküp oturur, hiç hareket etmezdi ve hiç ses çıkarmazdı.

¥ Yemenli birisi şöyle anlatmıştır. Yemende evimde bir kuyu kazmıştım. Tuzlu su çıktı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelip, bu durumu arz ettim. Bana bir matara su verdi. O suyu götürüp kuyuya döktüm. Kuyunun suyu tatlandı.

¥ Ziyad bin Haris es-Sadai şöyle anlatmiştir: Mensub olduğum kavm Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip şöyle dediler: Ya Resûlallah! Bizim bir kuyumuz vardır. Yaz gelince suyu azalır ve bize yetmez. Yazın su bulmak için etrafa dağılırdık. Kışın yine bir araya toplanırdık. Şimdi etrafımıza düşmanlar geldi. Eğer çevreye dağılırsak bizi öldürürler. Duâ  buyurunuz da kuyumuzdaki su bize ve davarlarımıza yetsin, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yedi tane çakıl taşı istedi. Mübarek ellerini bu taşlara sürdü ve duâ  etti. Bu taşları Allahü teâlânın ismini söyleyerek o kuyuya birer birer atınız, buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar. O kuyunun suyu öyle çoğaldı ki gece-gündüz devamlı su çekseler de bir damla eksilmezdi.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” kölesi Sad şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir seferte beraber idik. Bir yerde konaklamıştık. Bana, ya Sad, falan yere git. Orada bir keçi var, sütünü sağ getir, buyurdu. Ben o yeri biliyordum. Orada hiç keçi yoktu. Oraya gidip baktım, bir keçi duruyordu. Memeleri süt ile dolu idi. Yaklaşıp keçiyi sağdım. Kafilenin hareket zamanı geldi. Keçinin yanına bir kimseyi bıraktım. Ben yolculuk hazırlığı ile meşgul iken, keçi kayboldu. Ne kadar aradıysam da bulamadım. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Ya Sad, niçin geç kaldın, buyurdu. Ya Resûlallah! Yolculuk hazırlığı ile meşgul oldum. Sütünü sağdığım keçi de kayboldu. Ne kadar aradıysam da bulamadım, dedim. Onu sahibi aldı gitti, buyurdu. Doğru söylüyorsunuz ya Resûlallah, dedim.

¥ İbni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” şöyle anlatmiştir: Bir kadın Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna bir oğlan çocuğu getirdi. Ya Resûlallah! Bu oğlumu her sabah ve akşam cinler tutuyor. Deli gibi hareketler yapıyor, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek eliyle çocuğun göğsünü sıvazladı ve duâ  etti. O anda çocuk kustu. Karnından köpek yavrusu gibi siyah bir şey çıktı. Çocukta görülen önceki haller artık bir daha görülmedi.

¥ Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” anlatmiştir: Zeyd bin Erkamın “radıyallâhu anh” gözü ağrıyordu. Ona geçmiş olsun ziyaretine gittim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” da orada idi. Mübarek elleriyle Zeyd bin Erkamın iki gözünü açtı. Mübarek ağzının suyundan koydu ve: “Senin için bir sıkıntı kalmadı” buyurdu. Gözleri hemen iyileşti. Sabahleyin Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gitti. Ey Zeyd, gözlerinin ağrısı devam etseydi ne yapardın? diye sordular. Ya Resûlallah, sabrederdim ve Allahü teâlânın takdirine rıza göstererek neticeyi beklerdim, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, canım kudretinde olan Allahü teâlâ için, eğer senin gözlerin o hâlde kalsaydı ve sen sabır etseydin affedilmiş olarak Allahü teâlâya kavuşurdun, buyurdu.

¥ Utbe bin Ferkadın “radıyallâhu anh” hanımı şöyle anlatmiştir: Biz birkaç kadın Utbenin hanımları idik. Güzel kokulu olmak için, hoş kokular sürünürdük ve bir birimizle yarışırdık. Utbe hiç koku sürünmezdi. Fakat onun güzel kokusu, hepimizin güzel kokusunu bastırırdı. Her ne zaman insanlar arasına gitse halk, biz Utbenin kokusundan daha güzel koku hiç görmedik derlerdi. Bir gün Utbeye bunun sebebini sorduk. Şöyle anlattı: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında vücudumda kabarcıklar çıkmıştı. Bu halimi Resûlullaha anlattım. Bana vücudunu aç buyurdu. Açıp huzuruna oturdum. Mübarek eline nefesini üfürüp karnıma ve sırtıma sürdü. Bendeki bu hoş koku o zamandan beri gitmedi.

¥ Cerhed es-Selemi “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” evine gitmiştim. Sofra hazır idi. Yemeye oturduk. Sağ elim ağrıdığından, yemeye sol elimi uzatınca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Yemeği sağ elinle yi” buyurdu. Ya Resûlallah, sağ elim ağrıyor, dedim. Mübarek nefeslerini sağ elimin üzerine üfürdüler, elim hemen iyileşti ve bir daha ağrımadı.

¥ Ashâb-ı kiramdan bir Zât şöyle anlatmiştir: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gitmiştik. Yanımızda bir oğlan çocuğu vardı. O çocuğun bir gün önce sağ kolu kırılmıştı. Kolunun yanlarına küçük tahta parçaları koyup sargıyla sarmıştık. Resûlullah o çocuğu yanına çağırdı. Kolundaki sargıları çözüp açtı. Sonra mübarek elini çocuğun kırık koluna sürdü. O anda çocuğun kolu iyileşti. Hangi kolunun kırıldığını oradakiler fark edemediler. Sonra yemek getirdiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o çocuğa sağ elinle yi buyurdu. Yemekten sonra o çocuğa bu sargıları al evine götür, buyurdu. Çocuk o sargıları alıp evine gitti. Giderken kavminden iman etmemiş olan bir ihtiyara rastladı. İhtiyar kimse, çocuğun elinde sargıları görünce, bu ne haldir diye sordu. Çocuk, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kırık kolumdaki sargıları çözdü ve mübarek elini koluma sürdü. O anda kolum iyileşip, sapasağlam oldu, dedi. O ihtiyar kimse bunları işittikten sonra hemen Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip, iman etti.

¥ Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Talhanın “radıyallâhu anh” gayet tembel ve hiç iyi gitmeyen atına bindi. Resûlullah o ata bindikten sonra, at öyle hızlandı ve çevikleşti ki hiçbir at ona yetişemedi.

¥ Şerhabil Cafi “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Elimde bir ur çıkmıştı. Bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip, ya Resûlallah, elimdeki bu ur sebebiyle kılıç kullanamıyorum ve atın dizginlerini tutamıyorum, dedim. Yanıma yaklaş buyurdu. Huzuruna yaklaştım. Elini aç buyurdu, açtım. Mübarek nefesini elime üfürdü ve mübarek elini elime sürdü. O anda elimdeki şişlik tamamen kayboldu.

¥ Cabir bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anh” anlatmiştir: Hastalanmıştım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” ile beni görmeye geldiler. Ben kendimden geçmiştim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” abdest almış ve abdest aldığı sudan benim üzerime dökmüş. Kendime geldiğimde hastalığım tamamen iyileşmişti.

¥ Bir gün bir genç, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelip; ya Resûlallah! Zina etmem için bana izin ver, dedi. Ashâb-ı kirâm hayrete düşüp, bağrışmaya başladı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o gence yanıma yaklaş buyurdu. Genç yaklaşıp huzurunda oturdu. Başkalarının annen ile zina etmesine razı olur musun, buyurdu. Genç, hayır dedi. Senin gibi hiç kimse istemez, buyurdu. Sonra kızınla başkalarının zina etmesine razı olur musun, diye sordu. Hayır, razı olmam, dedi. Yine başkalarının kız kardeşin ile zina etmesine razı olur musun, dedi. Hayır olmam, diye cevap verdi. Daha sonra amcasının, halasının ve diğer akrabalarının kızları için de ayrı ayrı sordu. Hepsine hayır, başkalarının onlarla zina etmesine razı olmam diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah mübarek elini o gencin göğsüne koydu ve “Allahım bunun günahını affeyle, kalbini temizle ve zinatan koru” diye duâ  buyurdu. O genç artık hiç harama meyl etmedi.

¥ Aişe-i Sıddıka “radıyallahü teâlâ anha” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında işsiz bir kadın vardı. Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” et yemeği yerken, o kadın geldi. Allahü teâlânın Resûlüne bakınız, oturmuş kullar gibi yemek yiyor, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, evet ben kulum, kullar gibi otururum ve yemek yirim, buyurdu. O kadın, yediğiniz yemeklerden bana da veriniz, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o yemekten bir parça verdi. Kadın, ya Resûlallah, mübarek elinizle ağzıma koyunuz, dedi. Resûlullah mübarek eliyle ağzına verdi. Bu lokmayı yedikten sonra, o kadındaki tembellik bir daha görülmedi.

¥ Rafi bin Hadic “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gitmiştim. Yanında bir kişi et pışıriyordu. Et hoşuma gitti. Bir parça, alıp yedim. Bir sene boyunca karnım ağrıdı. Bu hâli Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlattım. Onda yedi kişinin hakkı vardı, buyurdu. Sonra mübarek eliyle karnımı sığadı. Onu Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için o ağrı geçti ve bir daha hiç karnım ağrımadı.

¥ Ebû Şehm “radıyallâhu anh” anlatmiştir: Medine yolunda gidiyordum. Karşıma bir kadın çıktı. Elimle kadına dokundum. Sonra insanların Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile biat etmeye gittiklerini gördüm. Ben de gittim. Biat için elimi uzattım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek elini çekti. Yolda kadına elimi uzattığımı hatırlattı. Ya Resûlallah. Biatımı kabul buyurunuz. Bir daha asla öyle şeyler yapmam, dedim. Çok iyi olur, buyurup benimle biat etti.

¥ Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda bir kişinin çok ibadet ve mücahede yaptığını anlatıyordum. O sırada o kimse arkada bir yerde gözüktü. Ya Resûlallah! İşte bahsettiğim kimse diyerek onu gösterdim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Canım kudretinde olan Allah hakkı için, ben o kimsenin yüzünde şeytanın eserini görüyorum) buyurdu. Sonra o şahıs Resûlullahın huzuruna geldi. Resûlullah o şahsa: (Allah hakkı için söyle, bizi görünce, içinden bu kavmin benden daha iyisi yoktur diye geçmedi mi?) buyurdu. O şahıs evet geçti, dedi. Sonra dönüp gitti. Bir yerde toprak üzerine mescid şeklinde çizgi çizip orada namaza durdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Kim gidip bu kimseyi öldürür?” diye sordu. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” o şahsın yanına gitti. Fakat namazdadır diye öldürmekten çekindi ve geri döndü. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. Resûlullah, ne yaptın diye sorunca, ya Resûlallah, onu namaz kılarken gördüm. Öldürmekten çekindim, dedi. Resûlullah tekrar “Kim gidip onu öldürür?” diye sordu. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” kalkıp, ben öldürürüm, diyerek o kimsenin yanına gitti. O da hazret-i Ebû Bekr gibi öldürmeden geri döndü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Bu adamı kim öldürebilir?” diye tekrar sordu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” kalktı, ben öldürürüm, dedi. Resûlullah, (Ya Ali! Eğer onu yerinde bulabilirsen öldürürsün) buyurdu. Hazret-i Ali gitti. Fakat o adamı yerinde bulamayıp geri döndü. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelip, durumu bildirdi. Bunun üzerine “O şahıs ümmetim arasında fitne çıkaracaktır. Eğer onu öldürseydin, ümmetimden iki kişi arasında asla muhalefet çıkmazdı. Beni İsrail 71 fırkaya ayrıldı. Çok geçmeden benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılır. Bir fırka hariç, diğerleri Cehennemdedir” buyurdu.

¥ Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına, yarın herkes bir sadaka getirsin, buyurdu. Utbe bin Zeyd “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: O gece Allahü teâlâya şöyle münâcatta bulundum: “Ya Rabbi! Resûlünün bize sadaka getirmemizi emrettiğini biliyorsun. Benim sadaka edecek hiç bir şeyim yoktur! Ben de kendi kendimi, şanımı sadaka ediyorum” dedim. Sabah olunca, Ashâb-ı kiramın her biri bir sadaka getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana baktı ve: “Dün gece kendi şanını sadaka eden kimse nerededir?” buyurdu. Hiç kimse cevap vermedi. Yine buyurdular ki: Dün gece kendi şanını sadaka eden kimse nerededir? Yine hiç kimse cevap vermedi. Bunun üzerine ben ayağa kalkıp, o kimse benim ya Resûlallah, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” üç defa, “Allahü teâlâ sadakanı kabul etti” buyurdu.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana Ramazan ayının zekatını korumamı emir buyurdu. Bir gece bir kimse gelip, o zekat malından alırken onu yakaladım. Seni Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna götürürüm, dedim. Beni salıver, bir daha gelmem. Bu işi çoluk çocuğum çok muhtaç olduğu ve çok fakir olduğum için yaptım, dedi. Ben de acıyıp salıverdim. Sabahleyin Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Ey Eba Hüreyre! Dün geceki esirini ne yaptın, buyurdu. Ya Resûlallah! Annem, babam sana feda olsun. Çoluk çocuğum muhtaç ve çok fakirim, dedi. Ben de acıyıp serbest bıraktım, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o yalan söyledi, yine gelecek, buyurdu. Onu gözetledim. Geldi ve yakaladım. Sen beni serbest bırak, bir daha gelmem demedin mi, diye sordum. Bu defa beni serbest bırak, sana bir kaç kelime öğreteyim. Onlardan çok fayda görürsün, dedi. Onlar nelerdir, dedim. Yatacağın zaman Âyet-el kürsüyi başından sonuna kadar oku. Allahü teâlâ seni muhafaza eder ve şeytan sana yaklaşamaz, dedi. Sabahleyin Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Yine sordu. Durumu aynen anlattım. Bunun üzerine buyurdu ki: “O yalancı olduğu hâlde doğru söylemiş”. Sonra, Onun kim olduğunu biliyor musun, diye sordu. Hayır bilmiyorum, dedim. O şeytan “aleyhillane” idi, buyurdu.

¥ Ebû Said Hudri “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün annem beni Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” bazı şeyler istemem için gönderdi. Huzuruna varıp oturdum. Mübarek yüzünü bana çevirerek “Kim mâlik olduğu şeye kanaat ederse, Allahü teâlâ onu başkasına muhtaç etmez. Kim çirkin şeylerden sakınırsa, Allahü teâlâ onu iffetli eyler. Kim mâlik olduğu şey ile yetinirse, Allahü teâlâ ona kâfidir. Kim bir okıyelik miktarında bir şeye sahip olduğu hâlde, başkasından bir şey isterse, devamlı isteyici olur”  buyurdu. Ben kendi kendime falan devemiz bir okıyeden daha iyidir dedim. Hiçbir şey istemeden Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurundan kalkıp gittim.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Teyemmüm ayeti nazil olmuştu. Nasıl teyemmüm edileceğini bilmiyordum. Öğrenmek için Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” evine doğru gittim. Evlerine yaklaşınca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” beni gördü. Ne için geldiğimi anladı. Biraz ileri gidip tebevvül etti. Sonra gelip iki mübarek elini toprağa vurup yüzünü ve iki kolunu meshetti. Başka bir şey yapmadı. Ben de artık bir şey sormadan geri döndüm.

¥ Yine Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Suheyb “radıyallâhu anh” Mekkeden hicret ederken, Kureyş müşriklerinin gençleri bir gurub halinde onu takibe başladılar. Suheyb “radıyallâhu anh” yanına aldığı okları göstererek, benim iyi ok attığımı bilirsiniz. Bana yaklaşmayınız, dedi. Müşrikler, bize Mekkede sakladığın yiyeceklerin yerini söyle, seni takibden vazgeçelim, dediler. Bıraktığı yiyeceklerin yerini söyledi. Onlar da takip etmekten vazgeçtiler, dönüp gittiler. Suheyb “radıyallâhu anh” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna varınca, üç kere “Alış verişinde kazançlı çıktın” buyurdu. Sonra, meal-i şerifi, (İnsanlar arasında, Allahın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah, kuluna karşı şefkatlidir)  olan, Bakara sûresinin 207.ci âyet-i kerimesi nazil oldu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün İslam ordusunu bir yere göndermişti. O sene kıtlık olduğundan, her askerin yol azığını ayrı ayrı vermişti. Askerler arasında Cüdeyrin “radıyallâhu anh” yol azığını vermeyi unutmuştu. Cüdeyr “radıyallâhu anh” İslam ordusunun arkasından gidiyordu. Yol boyunca “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber sübhanellahi velhamdülillahi vela havle vela kuvvete illa billahil aliyil azim” diye söylüyordu ve bu ne güzel azıktır ya Rabbi diyordu. Daima bunu söylüyor ve sabrla yola devam ediyordu. Cebrâil “aleyhisselâm” Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” gelip, beni Allahü teâlâ gönderdi. Bütün ordunun yiyeceğini verdiniz. Fakat, Cüdeyrin “radıyallâhu anh” azığını vermeyi unuttunuz. O yolda Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber sübhanellahi velhamdülillahi vela havle vela kuvvete illa billahil aliyil azim diyerek ve ya Rabbi bu ne güzel azıktır diye söyleyerek gidiyor. Onun bu söyledikleriyle yer ve gök arası nur ile dolacak. Ona yiyecek gönder, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbdan birini çağırıp, Cüdeyrin “radıyallâhu anh” azığını götürmesi için ona verdi ve selam söyledi. Onun azığını unuttum. Allahü teâlâ bana Cibrili göndererek, bu durumu haber verdi, buyurdu. O sahabi azığı alıp, Cüdeyre “radıyallâhu anh” yetişti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” söylediklerini haber verdi. Bunun üzerine Cüdeyr “radıyallâhu anh”: Ya Rabbi sana hamd olsun. Sen zaman ve mekandan münezzehsin. Zayıfliğime ve sabrsızlığıma merhamet eddin. Sen beni unutmadığın gibi, beni de seni unutmayanlardan eyle” diye duâ  etti. Azığı getiren sahabi ondan işittiklerini aynen Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlattı. Resûlullah bu haberi getiren sahabiye: “Eğer o sırada başını yukarı kaldırsaydın, Cüdeyrin sözlerinin nurunu yer ile gök arasında görürdün” buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirama, bir yere bir cemaat gönderdim. Siz de biraz sadaka veriniz, buyurdu. Abdurrahmân bin Avf “radıyallâhu anh” malimın yarısını sadaka olarak vereyim, yarısını da aileme bırakayım, dedi. Bir başka sahabi de bir sa’ hurma getirdi. Ya Resûlallah! Kova ile su çektim, ücret olarak iki sa’ hurma verdiler. Bir sa’ hurmayı aileme bıraktım, bir sa’ hurmayı da sadaka olarak vermek için getirdim, dedi. Münafıklar, Abdurrahmân bin Avf “radıyallâhu anh” için onun malının yarısını tasattuk etmesi riyadır, dediler. Bir sa’ hurma getiren sahabi için de, Allahın ve Resûlünün onun bir sa’ hurmasına ihtiyacı vardır, dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ [Tövbe sûresi 79.cu âyetinde meâlen], (O kimseler ki müminlerin istiyerek verdikleri sadakaları ayblarlar. Böylece müminler ile alay etmiş olurlar. Allahü teâlâ da onların istihzalarının cezasını verir. O münafıklar için şiddetli azap vardır)  buyurdu.

¥ Meymune “radıyallâhu anha” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gece benim evimde idi. Abdest almak için kalkmıştı. Üç kere Lebbeyk dediğini işittim. Ya Resûlallah, orada kim var, kiminle konuşuyorsunuz diye sordum. Beni Kab kabilesinin şairi, Mekkede öldürüleceklerini zannetmişler, benden yardım istedi, buyurdu. Üç gün sonra Beni Kab kabilesinden bir kimse geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile namaz kıldı. Sonra bir şiir okudu. Şirde Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” yardım istendiği anlatılıyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Lebbeyk Lebbeyk buyurdu. Sonra Medineden dışarıya çıkıp, Ravhada konakladı. Havada bir bulut gördüler. Beni Kab kabilesine yardım için gelmiştir, buyurdu.

¥ İbni Mesut “radıyallahü teâlâ anh” şöyle nakletmiştir: Bir gece Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir yere gidiyorduk. Kim sabah namazı vaktini bekler buyurdu. Ya Resûlallah! Ben bekleyip uyandırırım, dedim. Sen uyursun buyurdu. Tekrar kim sabah namazı vaktini bekler, buyurdu. Yine ben bekleyeyim, dedim. Sonra Resûlullahın devesinin ve kendi devemin yularını birlikte tutup, gece sabah namazının vaktini beklemeye başladım. Gecenin sonuna doğru Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurduğu gibi uyuya kalmışım. Güneşin sıcaklığının tesiriyle uyandım. Kendi devem yanımda idi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” devesi kaybolmuştu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir kimseye şöyle git diye işaret etti. O kimse gidip, Resûlullahın devesini buldu. Yuları bir ağaca dolanmıştı. Çözüp getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” abdest aldı. Orada bulunanlar da abdest aldılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Bilale “radıyallâhu anh” ezan okumasını emir buyurdu. Ezan okundu. Sabah namazının sünnetini kıldık. Sonra kamet okundu, cemaatle sabah namazının farzını kıldık. Selam verdikten sonra, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Allahü teâlâ dileseydi sizi sabah namazına uyandırırdı. Fakat sizden sonra gelenler uyuyarak veya unutarak sabah namazını geçirdiklerinde sabah namazını bu şekilde kaza etmelerini öğretmeyi diledi.”

¥ Cabir “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir seferte idik. Bir rüzgar çıktı. “Bu rüzgar bir münafığın ölümü içindir” buyurdu. Medineye geldiğimizde, münafıklığıyla ve fesadçılığıyla meşhur azgın bir münafığın öldüğünü haber aldık.

¥ Katade bin Numan “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Bir gece çok karanlık ve şiddetli yağmur vardı. Bunu ganimet bilip yatsı namazını Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile kıldım. Namaz bitince, Resûlullah geri dönüp; bu karanlık gecede burada niçin kaldın, buyurdu. Ya Resûlallah! Sizinle namaz kılmayı ganimet bildim, dedim. Bana bir asa verip şeytan senden sonra evine girmiştir. Bu asayı al, ondan yayılan ışıkla evine git. Şeytanı evinde bir köşede bulursun. Bu asa ile ona vur, buyurdu. Asayı alıp mescitten çıktım. Asadan bir ışık yayıldı. Onun aydınlığında evime gittim. Evdekiler uyumuşlardı. Evde köşelere baktım. Şeytan bir köşede kirpi suretinde duruyordu. Elimdeki asa ile ona o kadar vurdum ki sonunda evimden çıkıp gitti.

¥ İbni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bize doğru geliyordu. O sırada bir bulut peyda oldu. Biz o buluttan yağmur yağacak diye ümit ettik. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki bu bulutu sürükleyen melek bana geldi ve selam verdi. Ya Muhammed “aleyhisselâm”, bu bulutu, Yemen diyarında falan vadiye sevkediyorum, dedi. Birkaç gün sonra Yemenden develer üzerinde bazı kimseler geldi. Onlara sorduk. Bulutu gördüğümüz gün oraya yağmur yağdığını söylediler.

¥ Ebû Cüza adında bir kimse, Kubada bir kadına aşık olmuştu. Onunla bir türlü buluşamadı. Pazara gidip Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” elbisesi gibi bir elbise satın aldı. O elbiseyi giyip Kubaya gitti. Onlara beni Resûlullah gönderdi ve kendi elbisesini de bana giydirdi. İstediğin evde misafir ol buyurdu, dedi. Kuba halkı Ebû Cüzanın devamlı kadınlara baktığını farkettiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bizi daima kadınlara bakmaktan sakındırırdı. Bu kişi kimdir ki hiç çekinmeden devamlı kadınlara bakıyor diyerek, o kimsenin halinden şüpheye düştüler. İşin aslını anlamak için Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki kişi gönderdiler. O iki kimse Resûlullahın huzuruna vardıklarında, kaylule uykusunda idi. Beklediler, uyanınca, ya Resûlallah! Ebû Cüzayı Kubaya siz mi gönderdiniz, diye arz ettiler. Resûlullah, Ebû Cüza kimdir, diye sordu. Kendisini bize sizin gönderdiğinizi söyledi. Üzerinde sizin elbisenize benzer bir elbise var. Bunu bana Resûlullah giydirdi diyor. Biz onun hâlini öğrenmek için huzurunuza geldik, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” gazaplandı, mübarek yüzünün rengi değişti ve “Kim bana isnaden yalan söylerse Cehennemdeki yerini hazırlasın” buyurdu. Sonra o iki kimseye, hemen gidin, eğer onu sağ bulursanız, öldürünüz ve ateşe atınız. Fakat öyle zannediyorum ki siz vardığınızda onun işi tamam olmuş, ölmüş bulursunuz. Fakat onu ateşte yakınız, buyurdu. O iki sahabi Kubaya döndüler. Ebû Cüza bevl etmek için bir yere oturduğu sırada aniden bir yılanın onu sokup öldürmüş olduğunu haber aldılar.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ümmü Varakayı “radıyallâhu anha” ziyaret eder ve ona şehite derdi. Bir kölesi ve bir de cariyesi vardı. Onları müdebber etmişti. Yani vefatından sonra serbest olacaklarını söylemişti. Emir-ül müminin Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında köle ve cariye anlaşarak Ümmü Varakayı şehit ettiler. Hazret-i Ömer bunu haber alınca, sadakallahu ve Resûlühü, Resûlullah daima, haydi kalkınız, gidip şehiteyi ziyaret edelim buyururdu, dedi.

¥ Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” İslam düşmanı Hâlid bin Nebihten bahsederek, onu kim öldürerek benim gönlümü onun sıkıntısından kurtarır, buyurdu. Ashâb-ı kiramdan Abdullah bin Üneys “radıyallahü teâlâ anh” ben gidip onu öldürürüm. Yalnız o nasıl bir kimse, bana onun vasfını bildiriniz ya Resûlallah dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onu görünce kalbine bir korku gelir, buyurdu. Abdullah bin Uneys “radıyallahü teâlâ anh” şöyle demişti. Resûlullah böyle buyurunca, ya Resûlallah, Sizi hak Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, ömrümde hiç kimseden korkmadım dedim. Hâlid bin Nebih Arafatta idi. Abdullah bin Üneys “radıyallâhu anh” onu Arafatta buldu. Bundan sonrasını şöyle anlatır: Oraya gittim. Güneş batmadan bir kişi gördüm. O kişiyi görünce kalbime bir korku düştü. Anladım ki o, Hâlid bin Nebihtir. Bana sen kimsin, dedi. Bir işim var. Onun için dolaşıyorum. Bu gece seninle kalabilirim, dedim. Peki peşimden gel, dedi. Onu takip ettim. Acele ile ikindi namazını kıldım. Beni görür diye de korktum. Sonra arkasından ona yetişip kılıç ile vurarak onu öldürdüm.

¥ Sakif kabilesinden bir kimse ile ensardan bir Zât, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” bazı sualler sormak için biraraya gelmişlerdi. Sakif kabilesinden olan kimse, ensardan olan zata sen Medinelisin, sualini her zaman sorabilirsin. Müsaade edersen, önce ben suallerimi arz edeyim, dedi. O da müsaade etti. Sakif kabilesinden olan kimse, Resûlullahın huzuruna vardı. Resûlullah ona sualini sen mi sorarsın, yoksa ben mi söyleyeyim, buyurdu. Ya Resûlallah siz söyleyiniz dedi. Senin suallerin namaz ve oruçtandır, buyurarak cevaplandırdı. O kimse seni Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, benim suallerim buyurduğunuz gibi bunlar idi, dedi. Sonra ensardan olan Zât, Resûlullahın huzuruna yaklaştı. Ona da suallerini ben mi söyleyeyim, sen mi söylersin buyurdu. Siz söyleyin ya Resûlallah dedi. Senin suallerin hacdan, arefe gününden, saç kesmekten ve tavaftandır, buyurarak hepsini cevaplandırdı. Ensardan olan Zât, Allah hakkı için benim suallerim de bunlardı, dedi.

¥ Amar bin Yaser “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir seferte beraberdik. Bir yerde konakladık. Su getirmeye gitmek için kovamı ve su tulumumu aldım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” su alırken birisi sana mâni olmak isteyecektir, buyurdu. Kuyunun başına gittim. Siyah bir kimse yanıma geldi. Bugün bu kuyudan bir kova su almana izin vermem dedi ve beni tuttu. Ben de onu tutup yere yıktım. Taşla vurarak yüzünü ve burnunu ezdim. Sonra su kablarımı doldurup, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzuruna döndüm. Suyun yanında bir kimseyle karşılaştın mı diye sordu. Ben de olanları aynen anlattım. O sana mâni olmak isteyen şeytan idi, buyurdu.

¥ Vabesa bin Mabed “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Hayır ve şerden her şeyi sormak niyetiyle Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Bir cemaat toplanmıştı. Kalabalığın arasından geçip Resûlullaha iyice yaklaşmak istedim. Oradakiler bana biraz uzakta dur dediler. Beni bırakınız, Resûlullaha iyice yaklaşayım. Zira bana Ondan daha sevgili kimse yoktur, dedim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, yaklaş, buyurarak beni huzuruna çağırdı. Mübarek dizlerinin dibine oturdum. Ey Vabesa. Hayır ve şerden her şeyi sormak için geldin değil mi buyurdu. Evet ya Resûlallah dedim. Mübarek parmaklarını göğsüme koydu ve “Ey Vabesa, kalbinden fetva iste! Kalbine gelen şey iyi ise kalbin sükunet bulur. Kalbinde tereddüt ve çarpma olursa o şey kötüdür, günahtır. Sana başkaları fetva verseler bile sen kalbine bak!” buyurdu.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında iki kişi vardı. Birisi sohbetlere devamlı gelirdi. Diğeri ise sohbetlere az gelir ve iyi ameli de az görülürdü. Sohbetlere devamlı gelen kimse, bir gün Resûlullaha kıyamet ne zaman kopacaktır diye sordu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” “Kıyamet için ne hazırladın” buyurdu. Allahü teâlânın ve Resûlünün muhabbetini hazırladım, dedi. Resûlullah ona “Sen sevdiklerinle beraber olacaksın ve senin için hesap yoktur” buyurdu. Sohbetlere az gelen kimse vefat etti. Resûlullah, “Biliyormusunuz, Allahü teâlâ o kişiyi Cennete koydu” buyurdu. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” hayret ederek birbirlerine bakıştılar. Bu hâli o şahsın hanımına, yine hayretlerini belirterek söylediler. Hanımı şöyle dedi: Kocam her ezan okunduğunda, müezzin Lâ ilâhe illallah deyince “Allahtan başka ilah olmadığına şahadet ederim. Her şahadet edene Allahü teâlânın kâfi geleceğine inanırım” derdi. Müezzin, Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah deyince de: “Her şahadet eden gibi şahadet ederim. Bu imanım bana kâfidir” derdi. Bu sözleri duyanlar, Resûlullahın huzuruna döndüklerinde, daha onlar bir şey söylemeden, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, o kimsenin hanımının anlattıklarını söyledi ve Allahü teâlâ onu, bu sebeple Cennete koydu, buyurdu.

¥ Ukbe bin Âmir el-Cüheni “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzurunda idim. Dışarı çıktığımda ehl-i kitaptan bir cemaat, ellerinde kitaplarıyla gelmişti. Benden Resûlullahın huzuruna girmek için izin istediler. Durumu Resûlullaha haber verdim. “Benim onlarla ne işim var. Onlar bir şey sormak isterler, ben onu bilmem. Ancak Allahü teâlâ bildirirse bilirim.” buyurdu. Sonra bana su getir, buyurdu. Suyu getirdim. Abdest alıp iki rekat namaz kıldı. Mübarek yüzünde bir sevinc eseri göründü. Dışardakilere söyle içeri gelsinler. Ashâbdan da kimi bulursan çağır, buyurdu. Dışarda bekleyenler huzuruna girince onlara, sormak istediğinizi isterseniz ben size haber vereyim ve kitaplarınızda yazılı olduğu gibi cevabını vereyim, buyurdu. Onlar, biz de böyle istiyoruz, dediler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, siz İskender kıssasını sormak istiyorsunuz, buyurdu ve kitaplarında bildirildiği gibi tamamen anlattı. Ehl-i kitaptan olan cemaatin tamamı Resûlullahın anlattıklarının hepsini itiraf ettiler.

¥ Habîb bin Mesleme-i Fihri “radıyallâhu anh” Medineye gelip, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gitmişti. Peşinden babası gelip, ya Resûlallah, benim bu oğlum elim ayağım gibidir diyerek, onu götürmek istedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Habîbe kalk babanla geri dön. Çünkü, onun ömrü az kalmıştır. Yakında vefat eder, buyurdu. Babası o sene vefat etti.

¥ İmran bin Hasin “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile bir seferte idim. Bir gece sabaha az bir zaman kalıncaya kadar yürüdük. Sonra bir yerde konaklayıp uyuduk. Sabah namazına uyanamadık. Güneşin sıcağının tesiriyle ilk uyanan hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” oldu. O da hazret-i Ömer-ül Fâruku “radıyallâhu anh” uyandırdı. Hazret-i Ömer uyanınca uyuya kaldığımızı görüp, yüksek sesle tekbir getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de uyandı. Sonra, Ashâb-ı kirâm uyanıp, sabah namazının geçtiğinden şikayet ettiler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” korkmayınız, yola devam ediniz, buyurdu. Bir müddet gittikten sonra, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir yerde konakladı ve su istedi. Cemaat ile sabah namazını kıldı. [Aynı namazları kazaya kalmış idi.] Namazdan sonra Ashâbdan birinin bir kenarda durduğunu gördü. Sen niçin namaz kılmadın, diye sordu. O şahıs cünüp oldum, su bulamadım ya Resûlallah, dedi. Teyemmüm et buyurdu.

Sonra yola devam ettik. Ashâb-ı kirâm susuzluktan şikayet ettiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” ve Ashâbdan birini huzuruna çağırıp, bizim için su arayınız, buyurdu. Su aramak için gittiler. Bir kadına rastladılar. Bir deveye iki tulum su yüklemiş, kendisi de deveye binmişti. O kadından suyun nerede olduğunu sordular. Kadın su için dün bu vakit yola çıkmıştım, dedi. Kadını Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna getirdiler. Resûlullah bir kab istedi ve tulumdaki sudan bu kaba dökün buyurdu. Kaba su döktüler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o kabdaki sudan alıp mübarek ağzında çalkalayıp tekrar kaba boşalttı. Kabdaki suyu da tuluma boşalttı. Sonra geliniz bu sudan içiniz, buyurdu. Herkes ihtiyacı kadar su aldı. Sonra cünüp olup su bulamayan sahabiye de, bir kab su verip, bununla gusül abdesti al buyurdu. Suyun sahibi kadın olanları seyrediyordu. Herkesin su ihtiyacı bitince, kadının tulumundaki su öncekinden daha fazla duruyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kadına bir miktar hurma, un ve sevik verdi. Senin suyunu eksiltmedik. Allahü teâlâ bize su verdi, buyurdu. Kadın oradan ayrılıp kavminin yanına gitti. Niçin geç kaldın, dediler. O da olanları aynen anlattı. Sonra kadın Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” kastederek, Onun için, kavminin dininden başka bir dine davet ediyor, diyorlar. O ya büyük bir sihrbazdır, ya da Allahın peygamberidir, dedi. Sonra Ashâb-ı kirâm o civarda ganimet elde ettiler. O kadının kavmine hiç dokunmadılar. Kadın bu hâli görünce kavmine, istermisiniz müslüman olalım, dedi. Bütün kavmi müslüman oldu.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir defasında açlıktan neredeyse karnım sırtıma yapışacaktı. Mideme taş bağladım. Birisi beni evine götürsün de bir şeyler yedirsin diye, Ashâb-ı kiramın gelip geçtiği yol üzerine oturdum. Önce hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” geldi. Ona Kur’ân-ı Kerîmden bir âyet-i kerimeyi sordum. Maksadım beni evine götürüp, bir şeyler yedirmesi idi. Sonra hazret-i Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anh” oradan geçiyordu. Ona da bir âyet-i kerimeyi sordum. İkisi de beni götürmediler. Sonra aniden Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geldi. Bana bakıp yüzümden aç olduğumu anladı. “Ey Eba Hüreyre, benimle birlikte gel” buyurdu. Resûlullahı takip ettim. Mübarek zevcelerinden birinin evine gittik. Yanınızda hiç yiyecek bir şey var mıdır diye sordu. Eve, falan kimse sizin için biraz süt hediye göndermiş dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana, ey Eba Hüreyre git, Ashâb-ı soffayı çağır buyurdu. Ashâb-ı soffa, malı, çoluk çocuğu olmayan sahabiler idi. Mescitte kalırlar ve Ashâb-ı kirâm onlara bakardı. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” hediye gelince, ondan hem kendisi yer, hem de Ashâb-ı soffaya verirdi. Sadaka gelince kendisi yemez, onun tamamını Ashâb-ı soffaya verirdi. Ben kendi kendime o sütten önce biraz içseydim, sonra Ashâb-ı soffayı çağırsaydım. Çünkü, onlar gelirse, bana bir kase sütten ne kalacak diye düşündüm. Sonra Ashâb-ı soffayı çağırdım. Hepsi gelip, Resûlullahın huzurunda oturdular. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana, ey Eba Hüreyre, süt kasesini al bana ver, buyurdu. Sonra tekrar bana geri verdi. Bunu herkese ver, hepsi içsinler buyurdu. Ashâb-ı soffanın hepsi tek tek o kaseden süt içtiler. Ben ve Resûlullah henüz içmemıştık. Resûlullah süt kasesini elimden mübarek eline alıp, yine bana geri verdi ve iç, buyurdu. Sütten bir miktar içtim. Yine iç, buyurdu, içtim. Bir daha iç buyurdu, tekrar içtim. Dördüncü defa iç buyurdu. Ya Resûlallah, artık içmeye mecalim kalmadı, iyice doydum, dedim. Elimden süt kasesini alıp, kalan sütü de kendileri içtiler.

¥ Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Medineye hicret ettikleri zaman, ben sekiz yaşında idim. Babam vefat etmişti. Annem Ebû Talha “radıyallâhu anh” ile evlenmişti. Ebû Talha çok fakirdi. Bir iki gün hiç yemek yemeden geçirdiğimiz zamanlar olurdu. Bir gün annemin eline biraz arpa geçmişti. O arpayı un yaptı ve iki ekmek pışırdi. Komşudan da biraz süt istedi. Bana haydi git, Ebû Talhayı çağır da beraber yiyelim, dedi. Ben yemek yiyeceğiz diye sevinerek dışarı çıktım. Bir de baktım ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâm “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile oturuyorlardı. Huzuruna yaklaşıp, ya Resûlallah annem sizi çağırıyor, dedim. Kalktılar, Ashâb-ı kirama da kalkınız, buyurdular. Eve doğru yürüdük. Eve yaklaşınca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” babalığıma, ey Eba Talha, hiçbir şey hazırladın mı ki bizi davet ediyorsunuz, buyurdu. Ebû Talha “radıyallâhu anh” seni Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, dünden beri bir lokma yiyecek yemedim. Evde de yiyecek bir şey olduğunu zannetmiyorum, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” “O hâlde Ümmü Selim bizi niçin davet etti eve bir bak!” buyurdu. Ebû Talha evine girdi ve hanımı Ümmü Selime, Resûlullahı niçin davet eddin diye sordu. Hanımı iki arpa ekmeyi pışırdim, komşudan da biraz süt aldım. Enese, baban Ebû Talhayı çağır, gel yiyelim diye söyledim, dedi. Ebû Talha dışarı çıkıp, durumu Resûlullaha anlattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” üzülmeyiniz, bizi evine al buyurdu. Birlikte eve girdik. Resûlullah anneme, Ey Ümmü Selim, o ekmekleri getir, buyurdu. Sonra mübarek elini ekmeklerin üzerine koydu. Ey Eba Talha! Ashâbdan on kişi çağır içeri gelsinler, buyurdu. Ebû Talha on kişi çağırdı. Resûlullah onlara oturun, Bismillah diyerek benim parmaklarım arasından yiyiniz, buyurdu. O on kişi yiyip doydular. On kişi daha çağır buyurdu. Ebû Talha on kişi daha çağırdı, onlar da aynı şekilde yiyip doydular. Böylece 73 kişi o yiyecekten yiyip doydu. Sonra bize, Ey Eba Talha ve ey Enes, geliniz yiyiniz, buyurdu. Resûlullah ile birlikte biz de yiyip doyduk. Sonra ekmekleri Ümmü Selime verdi, al yi ve dilediğin kimseye de yedir, buyurdu.

¥ Abdurrahmân bin Ebû Bekr “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile Ashâbdan yüzotuz kişi bir yolculukta idik. Resûlullah, içinizde hiç yiyeceği olan var mıdır, diye sordu. Ashâbdan birinde bir sa’ kadar [Bir sa’ 4,2 litredir] un bulundu. Hamur yapıp pışırdiler. Sonra bir müşrik geldi. Yanında bir koyunu vardı. Resûlullah ona koyunu satar mısın, yoksa hediye mi edersin, buyurdu. Satılıktır deyince, koyunu satın aldı. Koyunu kesip ciğerini kebab yaptılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” koyunun etinden yüzotuz kişinin her birine bir parça verdi. O sırada bir kimse orada değildi. Onun payı da ayrıldı. Kebab yapılan ciğeri iki kap içine koydular. Hepimiz ondan yiyip doyduk. Kab içinde biraz da artmıştı. Sonra develeri yükleyip, yola devam ettik.

¥ Sümre bin Cündeb “radıyallâhu anh” anlatmiştir: Bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna bir tabak yemek getirdiler. Sabahtan öğleye kadar, bir gurub yiyip gitti, bir başka gurub geldi. Birisi bana o tabağa başka yerden yemek konuyor mu diye sordu. Hayır, ancak şuradan yardım geliyor diyerek, gökyüzüne işaret ettim.

¥ Ümmü Evs “radıyallâhu anha” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” hediye olarak bir kab yağ gönderdim. O kabdaki yağdan biraz kalıncaya kadar yimişler. Sonra mübarek nefeslerini tabağa üfürüp, bereket ile duâ  ederek, bunu Ümmü Evse götürünüz, buyurmuşlar. O kabı bana getirdiler. İçi yağ ile dolu idi. Kabın yağ ile dolu olduğunu görünce, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hediyemi kabul etmeyip, geri göndermiş zannettim. Huzuruna gidip ağlayarak, ya Resûlallah, benden ne günah sadır oldu da hediyemi kabul etmediniz, dedim. Bunun üzerine durumu anlatıp hatırımı hoş etti. Tam bir teselli ile sevinerek huzurundan ayrıldım. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatta olduğu müddetce, hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmanın “radıyallâhu anhüm” halifelikleri sırasında o yağdan devamlı yedim, bitmedi. Sıffin vak’asına kadar böyle devam etti. Ondan sonra bitti.

¥ Enes bin Malikin annesi Ümmü Selim “radıyallâhu anha”, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” hediye olarak bir tulum yağ gönderdi. Resûlullah yağı kabul edip, tulumu geri gönderdi. O sırada Ümmü Selimin evine bir kadın gelip, biraz yağ istedi. Ümmü Selim daha şimdi yağımı Resûlullaha hediye gönderdim. İşte kabı boş duruyor, dedi. Kadın kabı getirin bir bakalım. Belki içinde bir parça kalmıştır, dedi. Ümmü Selim kızına Resûlullaha yağ gönderdiğimiz kabı getir bakalım, içinde hiç yağ kalmışmıdır dedi. Kızı kabı getirince tamamen yağ ile dolu olduğunu görüp şaşırdılar. Ümmü Selim, Resûlullahın huzuruna gidip, ya Resûlallah! Benden ne günah sadır oldu da hediyemi kabul buyurmadınız. O yağı sizin yemeniz için hazırladım, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” biz hediyeni kabul ettik. O kabın içindeki yağın hepsini boşalttık, buyurdu. Ümmü Selim, Sizi alemlere Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için o kab yağ ile dolu duruyor, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” tebessüm ederek, o yağdan yi! Kabı yerinden oynatmayınız, buyurdu. Ümmü Selimin gönlü ferahladı ve sevinerek huzurundan ayrılıp evine gitti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatı müddetince ve emir-ül müminin hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anhüm” halifelikleri müddetince o yağdan devamlı yediler. Bu hal, emir-ül müminin Ali “radıyallâhu anh” ile Muaviye “radıyallâhu anh” vak’asına kadar devam etti.

¥ Ümmü Şüreyk “radıyallâhu anha” bir gün cariyesiyle Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir tulum yağı, hediye olarak gönderdi. Resûlullah kabul edip, kabı boşaltarak cariyeye verdi. Bu tulumu ağzını bağlamadan as, buyurdu. Ümmü Şüreyk bir gün evine girince o tulumun yağ ile dolu olduğunu gördü. Hemen ağzını bağladı. Cariyesini azarlıyarak sana bu yağı Resûlullaha götür demedim mi dedi. Cariyesi yemin ederek, götürdüm. Yağı boşaltıp tulumu geri verdiler. Ağzını yere çevirip baktım, içinde bir damla yağ yoktu. Resûlullah bana bu tulumu as, ağzını bağlama buyurdu, dedi. Ümmü Şüreykin vefatına kadar o yağdan yediler. Hatta bir defasında 72 kişi yediği hâlde hiç eksilmemişti.

¥ Rükeyn bin Said el-Müzeni “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: 400 atlı kimse Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldiler ve yemek istediler. Resûlullah, hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” bunlara bir şeyler ver, buyurdu. Hazret-i Ömer bir sa’ hurmadan başka yiyecek bir şeyim yok, dedi. Resûlullah yine haydi bunlara bir şeyler ver buyurunca, peki dedi. Hazret-i Ömerle evine gittik. Evinin kapısını açtı. İçerde bir miktar hurma vardı. İstediğiniz kadar alıp götürünüz, dedi. Her birimiz ihtiyacımız kadar aldık. Dışarı çıkarken baktık ki sanki o hurmadan hiç alınmamış gibi aynen duruyordu.

¥ Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Hurmalarımı Medinede bir yahudiye satardım. Önce parasını alırdım. Hurmalar olgunlaşınca toplayıp teslim ederdim. Bir sene hurma az oldu. Toplarken yahudi yanıma geldi. Yahudiden borcum için biraz müddet istedim, vermedi. Durumu Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdim. Ashâb-ı kirama: “Kalkın gidelim. Yahudiden Cabir için mühlet isteyelim” buyurdu. Hurma bahçemize geldiler. Resûlullah benim için yahudiden mühlet istedi. Yahudi ey Ebel Kasım, mühlet veremem, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hurma bahçesinin çevresini dolanıp geldi. Tekrar yahudiden mühlet istedi. Yine vermedi. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir miktar hurma ikram ettim. O hurmalardan yedi. Sonra bana bu hurma bahçesinde senin ikâmet ettiğin yer neresidir diye sordu. Falan yerdir ya Resûlallah, dedim. Oraya benim için bir döşek ser buyurdu. Döşeği serdim. Resûlullah orada biraz uyudu. Uyanınca, bir miktar hurma daha ikram ettim, yediler. Sonra yine o yahudiden mühlet istedi, fakat kabul etmedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kalkıp hurma bahçesinin çevresinde gezindi. Sonra bana hurmaları topla ve borcunu öde, buyurdu. Hurmaları topladım ve borcumu tamamen ödedim. Bir o kadar hurma da arttı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna varıp durumu arz ettim. “Şahadet ederim ki ben Allahın Resûlüyüm” buyurdu.

¥ Yine Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” anlatmiştir: Babam vefat etti. Çok borcu kaldı. Hurma toplama zamanı gelince, borçlu olduğumuz kimselere bu hurmaları borcumuza karşılık aranızda paylaşın. Bana hiç kalmasın, dedim. Bu hurmalar borçlarınızı karşılamaz, diyerek kabul etmediler. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip, alacaklıların sizi görmesini arzu ediyorum dedim. Hurmaları topla ve gurub gurub ayır, buyurdu. Resûlullahın emrettiği gibi yaptım. Sonra teşrif buyurdular. Alacaklılar Resûlullahı görünce bana yapıştılar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onların bu hâlini görünce, bir hurma öbeğinin yanına varıp, üç kere çevresinde dolaştı ve yanına oturdu. Sonra bana alacaklılarını çağır, buyurdu. Çağırdım, geldiler. Alacakları olan babamın borcu kadar hurmayı ölçüp, tam aldılar. Ben babamın borcunun ödenmesine ve bana bir tane hurma kalmamasına razı idim. Bir de baktım ki Resûlullahın yanında oturduğu hurma yığını, herkes alacağını aldığı hâlde, bir tane bile eksilmemişti.

¥ Ebû Katade “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bir seferte idik. Akşam namazında hutbe okudu ve: “Bu gece sabaha kadar yürürsek, inşaallah yarın suya ulaşırız” buyurdu. Gece ben Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında yürüdüm. Gece yarısından sonra Resûlullahı uyku bastırdı. Devesinden düşecek gibi oldu. Yandan tuttum. Doğrulup devenin üzerine oturdular. Biraz sonra yine uyudular. Düşecekleri sırada yandan tuttum. Uyanıp devenin üzerine oturdular. Bu hal üzere sabaha kadar yola devam ettik. Yine uyku bastırdı ve devenin üzerinden yan tarafa meyl ettiler, hemen tuttum. Mübarek başını kaldırıp bana sen kimsin, dedi. Ebû Katadeyim, dedim. Ne zamandan beri benimle birliktesin, buyurdu. Bu gece devamlı sizin yanınızda idim ya Resûlallah, dedim. “Peygamberini koruduğun gibi, Allah da seni korusun” buyurdu. Ordudan geri kaldık. Askerlerden hiç kimse görünmüyordu. Bana ey Eba Katade, askerlerden hiç kimse görünüyor mu diye sordu. Ben de işte bir atlı, işte bir atlı daha diye gösterirken, yedi kişi bir araya geldik. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolun dışına çıkıp bir yerde istirahata çekildi. Bize namaz vaktini gözleyin, buyurdu. Ancak bizden en önce uyanan Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” oldu. Güneş doğmuştu. Sonra biz de uyanıp sabah namazı geçti diye feryat ederek yerimizden kalktık. Resûlullah bize develerinize bininiz buyurdu. Sonra yola çıktık. Bir müddet gittik, güneş yükseldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” su matarasını istedi. Mataramı verdim, abdest aldı. Matarada birazcık su kaldı. Ya Eba Katade! Bu suyu sakla, bu su çok kıymetli olacaktır, buyurdu. Sonra her zaman kıldığımız gibi sabah namazının sünnetini ve farzını kıldık [kaza ettik]. Namazdan sonra Resûlullah bineklerinize bininiz, buyurdu. Bindik ve yola devam ettik. Biz kendi aramızda yavaş bir sesle, sabah namazını kaçırdık! Taksıratımız oldu diye konuşuyorduk. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sizin bana uymanız size yetmez mi? Uykuda taksırat olmaz. Bir namazı vakti geçinceye kadar kılmamak günahtır, buyurdu. Bir müddet daha yola devam ettik. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki önden gidenler ne yapıyorlar. Sabah oldu, Peygamberlerini bulmayacaklar mı? Ebû Bekr ve Ömer “radıyallâhu anhüma” yanındakilere Resûlullah arkamızdadır. Sizi bırakıp gitmez dediler. Bir kısmı da öndedir, dediler. Eğer Ebû Bekrin ve Ömerin “radıyallâhu anhüm” sözünü tutarlarsa doğru yolu bulurlar. Bir müddet daha yola devam ettik ve Ashâb-ı kirama yetiştik. Ya Resûlallah! Susuzluktan helak olacağız, dediler. “Size helak olmak yoktur, helak olmazsınız” buyurdu. Sonra devesinden inip, bir bardak istedi. Benden de mataramda kalan az miktardaki suyu istedi, getirdim. Mataradan bardağa su dolduruyor. Ben de Ashâb-ı kirama veriyordum. Ashâb-ı kirâm, mataradaki suyun az olduğunu görünce, su içmek için izdiham oldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” izdiham yapmayınız. Hepiniz suya kanacaksınız, buyurdu. Sonunda bütün Ashâb-ı kirâm suya kandı. Benden ve Resûlullahtan başka su içmeyen kalmadı. Resûlullah bana da iç, buyurdu. Önce siz buyurun, içiniz ya Resûlallah, dedim. “Bir kavmin su dağıtıcısı en son su içer”  buyurdu. Bunun üzerine alıp içtim. Sonra Resûlullah da içti. Sonra oradan kalkıp, yola devam ettik. Resûlullahın daha önceden işaret buyurduğu gibi bir suya ulaştık.

¥ Miktad bin Esved “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir defasında iki arkadaşımla birlikte Medineye gitmiştik. Yol meşakkatinden gözlerimiz yanmıştı. Ashâb-ı kiramdan “aleyhimürRıdvân” hiç kimse bizi evine götürmedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bizi alıp, evine götürdü. Evinde üç keçi vardı. Bu keçilerin sütünü sağıp içiniz, buyurdu. Kendisi ayrılıp gitti. Biz keçileri sağıp sütünü içtik. Resûlullahın payını da ayırttık. Akşam, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geldi. Uyuyan kimseyi uyandırmayacak ve uyanık kimsenin de duyacağı kadar yavaş sesle selam verdi. Sonra mescide gidip namaz kıldı. Sonra gelip kendisi için ayırttığımız sütü içti. Bir gece şeytan bana vesvese verdi. Ensar, Resûlullaha hediyeler getiriyor. Onun bu süte ne ihtiyacı vardır diyerek, Resûlullah için ayırttığımız sütü içtim. Fakat sütü midemde tutamadım, geri çıkardım. Bu işten çok pişman oldum. Kendi kendime, Resûlullahın payını içtin! Şimdi gelip sana bettua ederse, ahiretim harab olur, diyordum. Üzerimde bir örtü vardı. Başımı örtsem ayağım, ayağımı örtsem başım açıkta kalırdı. Hiç uyuyamıyordum. Arkadaşlarım uyudular. Zira onların hiç bir düşüncesi ve sıkıntısı yoktu. O sırada Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geldi. Selam verip mescide geçti ve namaz kılıp geri geldi. Süte baktı, kabı boş görünce, ellerini semaya doğru açtı. Ben kendi kendime işte şimdi bana bettua ediyor, dedim. Fakat Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ya Rabbi, beni doyuranı doyur, bana su verene su ver” diye duâ  etti. Hemen yerimden kalkıp elbisemi giydim. Keçilerin en semizini Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” için kesecektim. Yanıma da bir bıçak aldım. Keçilere baktım, memeleri sütle dolu idi. Bir çanak alıp süt sağdım. Sütün yağı üstünde duruyordu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Bana bu gece sütünüzü içtiniz mi diye sordu. İçtik ya Resûlallah dedim. Sonra elimdeki sütten biraz içip, sen de iç diye bana verdi. Biraz daha içiniz ya Resûlallah, dedim. Biraz daha içip kabı bana verdi. Ben de içtim. Fakat beni bir gülme tuttu. Gülmekten yere düştüm. Resûlullah bana ey Miktad! Bu senin yaramazlığından biridir. Sonra ben olan hadiseyi anlattım. Bu Allahü teâlânın rahmetinden başka bir şey değildir. Niçin bana haber vermedin. İki arkadaşını da uyandırsaydık, onlar da bu rahmetten nasiblenselerdi, buyurdu. Siz rahmete kavuştunuz. Ben de kavuştum, başkasının bu rahmete kavuşması veya kavuşmamasından endişem yoktur, dedim.

¥ Ebû Kursafe “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Benim müslüman olmam şöyle vuku buldu: Bir annem bir de halam vardı. Halamı daha çok severdim. Koyunlarımız vardı, onları otlatmaya giderdim. Giderken halam bana ey oğlum, sakın Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına varma, seni saptırır, derdi. Bir gün koyunları otlakta bıraktım. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gittim. Akşama kadar orada kaldım. Akşam koyunları aç ve memeleri boş eve döndüm. Halam koyunlara ne oldu diye sordu. Bilmiyorum, dedim. Ertesi gün yine aynı şekilde yaptım. O gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Ey insanlar, hicret ediniz, İslama sıkı sarılınız. Cihat devam ettiği müddetçe hicret kesilmez” buyurdu. O gün de koyunları önceki gün gibi eve götürdüm. Üçüncü gün yine Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetine gittim ve müslüman oldum. Resûlullah ile müsafeha yaparak biat ettim. Sonra halamın ve koyunların halinden şikayet ettim. Koyunlarını yanıma getir, buyurdu. Gidip getirdim. Mübarek elini koyunların memelerine ve sırtlarına dokundurdu ve bereket ile duâ  etti. O anda koyunların hepsi semiz bir hâle geldi ve memeleri süt ile doldu. Koyunları eve getirdim. Halam yavrum koyunları her gün böyle otlat dedi. Bugün de her gün olduğu gibi otlattım. Yalnız bu gün başka bir hadise oldu, dedim. Hadiseyi tek tek anlattım. Müslüman olduğumu söyledim. Annem ve halam da müslüman oldular “radıyallâhu anhüm”.

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler