3. BÖLÜM

Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin bildirilmesinden hicretine kadar vuku bulan hadiseler:

 ¥ Hazret-i Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cebrâilin “aleyhisselâm” gelmesi ve vahiy getirmesi yaklaşmıştı. O sırada Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkenin dışına çıktığında, yanından geçtiği her taştan: “Esselamü aleyke ya Resûlallah” diye ses gelirdi. Etrafına bakınca, kimseyi göremezdi.

(Sahih-i Buhari) de şöyle bildirilmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliği bildirilmeden önce sahih rüyalar görürdü. Gördüğü rüyalar gündüz aynen çıkardı. Sonra yalnızlığı sevmeye başladı. Halktan uzaklaşıp, çoğu geceleri Hira dağındaki mağarada ibadet ile geçirirdi. Hazret-i Hadicenin “radıyallâhu anha” yanına gelir, birkaç günlük azığını alır giderdi. Ramazan ayında bir gün Hira dağındaki mağarada ibadet ile meşgul iken, bir kimse geldi. Elinde ipekten bir örtü vardı.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” şöyle buyurmuştur: O kimse bana “Oku” dedi. Ben okuma bilmem dedim. Elindeki örtüyü başımın üzerine koydu. Başımı ve yüzümü örttü. Zannettim ki öleceğim. Sonra o örtüyü başımdan kaldırdı ve “Oku” dedi. Ben okuma bilmem dedim. Yine önceki gibi, meal-i şerifi, (İnsanı bir kan pıhtısından yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku, insana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin en büyük kerem sahibidir)  olan Alak sûresinin [1-5] âyet-i kerimelerini okudu. Sonra geri çekildi. Ondan işittiklerim kalbime tamamen yerleşti. Fakat bana mecnun ve şair demelerinden korktum. Onları hiç sevmezdim. Çok endişelendim. Bu sırada gök tarafından bir ses işittim. Ey Muhammed! Sen Allahü teâlânın Resûlüsün. Ben de Cibrilim, dedi. Semada nereye baksam onu görüyordum. Ta akşam namazına kadar bu hâlde hayret içinde kaldım. O vakitte Hadice, beni aratmak için her tarafa adamlar göndermiş. Onlardan bazıları gelip beni buldular. Cebrâil görünmez oldu. Hadicenin “radıyallâhu anha” yanına geldim. Üzerimde hayret hâli ve vücudumda titreme vardı. Hadicenin dizine dayandım ve halimi anlattım. Kahin olmaktan korkuyorum dedim. Hadice “radıyallâhu anha”, Allahü teâlâ korusun! Allahü teâlâ senin hakkında hayır murad etmiştir. Ümit ediyorum ki sen, bu ümmetin Peygamberi olacaksın, dedi. Sonra hazret-i Hadice, amcasının oğlu ve eski kitapları okumuş olan Varaka bin Nevfelin yanına gitti. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ahvalini söyledi. Varaka bin Nevfel anlatılanları dinledikten sonra, nefsim kudretinde olan Allahü teâlâ hakkı için, eğer bu söylediklerin doğru ise, Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu ümmetin Peygamberidir. Musaya “aleyhisselâm” gelen Namus-u Ekber “Cebrâil aleyhisselâm” ona da gelmiştir. Daha sonra Varaka bin Nevfel, Muhammed aleyhisselâmı Kabenin yanında gördü ve başından geçenleri bana anlat dedi. O da anlattı. Yemin ederek dedi ki: Sana gelen Namus-u Ekberdir. O sana ilâhî hükümleri getirecektir. Nitekim, Musaya da “aleyhisselâm” getirdi. Sen bu ümmetin Peygamberisin. Sana kavminden elemler gelecek. Seni memleketinden çıkaracaklar. Bir taife sana yardım edecektir. Eğer ömrüm vefa ederse, sana elimle, dilimle, malımla ve canımla yardım ederim! Sonra hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başından öptü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kalbi mutmein bir hâlde hazret-i Hadicenin “radıyallâhu anha” evine geldi.

¥ Hadiselerden biri de Eksem bin Sayfi kıssasıdır: Hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğini işitince, gidip görmek istedi. Kavmi onun gideceğini duyunca, sen bizim büyüğümüzsün, hafiflik yapma. Kavminden iki kişi gönder, gidip o Resûlün “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahlakını, sözlerini, hallerini görüp gelsinler, dediler. İki kişi gönderdi. Gidip dönünce, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hallerini birbir anlattılar. Bunun üzerine kavmine şöyle vasiyet etti: Ona iman etmekte önce davranan dünyada ve ahirette aziz ve muhterem olur. Kendisi bunları söyledikten kısa bir süre sonra vefat etti.

¥ Hadiselerden biri de Ümeye bin Ebû Salt kıssasıdır: Ebû Süfyan şöyle anlatmiştir: Ümeye bin Ebû Salt Şamda bana Utbe bin Rebinin hâlini sordu. Anlattım, güzel dedi. Sonra yaşını sordu, söyleyince, ihtiyarlamış. Onun kusuru budur. Böyle söyleme, ihtiyarlık ona şeref ve faziletten başka bir şey getirmemiştir, dedim. Bunun üzerine, sus da bunun sırrını söyleyeyim diyerek şöyle anlattı: Biz kitaplarımızda okuduk ki bizim diyarımızdan bir Peygamber gelecektir. Ben şüphesiz o Peygamber ben olsam gerektir diyordum. İlm ehli olanlarla bu hususu konuştuk. O Peygamberin Abd-i Menaf oğullarından geleceğini söylediler. Abd-i Menaf oğullarına ne kadar dikkatle baktıysam da bu işe Utbe bin Rebiden başka uygun birini göremedim. Fakat sen onun yaşını söyledin, yaşı geçmiş. Anladım ki gelecek olan Peygamber o değildir. Çünkü o, kırk yaşını geçmiş ve ona peygamberlik bildirilmemiş. Bu konuşmalardan sonra aradan günler geçti. Hazret-i Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirildi. Ben ticaret için Yemen tarafına gittim. Ümeye bin Ebû Saltın yanına uğradım ve alay yollu beklediğin Peygamber gönderildi, dedim. Bunun üzerine bana o hak ve gerçek Peygamberdir. Ona tabi ol, dedi. Ben de sen niçin tabi olmazsın, dedim. Dedi ki kabilemin kadınlarından utanırım. Onlara daima gelecek olan peygamber ben olacağım derdim. Şimdi benim Abd-i Menaf oğullarından bir kimseye tabi olduğumu görürlerse kınarlar. Ey Ebû Süfyan! Kendini Onun huzurunda boynuna ip takılmış bir oğlak gibi kabul et ve Ona tabi ol. Her ne emrederse asla muhalefet gösterme, diye tenbih etti.

Rivayet edilmiştir ki Ümeye bin Ebû Salt, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi. Göklerin ve yerlerin nasıl yaratıldığını, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hallerini bildiren ve Muhammed aleyhisselâmın methiyle biten bir kaside getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona Taha sûresini okudu. Ümeye bin Ebû Salt dinleyince, bu insan sözü değildir, dedi. Fakat, benim kardeşlerim vardır, onlar ile meşveret yapmadan bir iş yapmam, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sana yazık olur, iman et müslüman ol, doğru yola gir, buyurdu. Çok çabuk gelirim diyerek devesine bindi ve süratle Şama gitti. Yolda bir kiliseye uğradı. Orada rahibler vardı. Hâlini onlara anlattı. Rahiblerden biri bahsettiğin Zâtı gördün mü, görsen tanır mısın, diye sorunca, evet gördüm, dedi. Bunun üzerine onu, içinde Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” resmlerinin bulunduğu bir eve götürdüler. Resmleri birer birer gösterdiler. Hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” resmini görünce işte budur, dedi. Rahib, Ümeyeye dedi ki: Sana yazıklar olsun. Hemen geri dön ve Ona iman et! O âlemlerin Rabbinin Resûlüdür. Son Peygamberdir, dedi. Ümeye bin Ebû Salt geri dönüp, Hicaza ulaştı. O sırada Bedr gazası yapılmış ve Kureyş kabilesinin ileri gelenleri ölmüştü. Ümeye bunu öğrenince, eğer O Peygamber olsaydı, kendi kavminin ileri gelenlerini öldürtmezdi deyip, ölenler için bir mersiye söyledi. Hemen Taife gitti. Uzun zaman orada kaldı. Bir gün uyumuştu. Kız kardeşi de yanında idi. Rüyasında evin damının yarılıp iki beyaz kuşun içeri girdiğini gördü. Kuşlardan biri karnının üzerine konup kaftanını açtı. Diğeri öleceğini işitmiştir, dedi. Hayır, Allahü teâlâ gecinden versin diyerek kaftanını üzerine örddü. Sonra evin damından çıkıp, gittiler. Evin damında hiç yarık izi kalmadı. Kız kardeşi Ümeyeyi uyandırdı. Rüyasını anlatıp, bana bir haber getirmişler. Fakat bana söylenmesine müsaade edilmemiş dedi. Bundan sonra Taiften Şama gitti. Cefne oğullarının yanına varıp, onları methetmekle meşgul oldu. Kuşların dilini bilirdi. Bir gün onlarla şarap içiyordu. Oradan geçen bir karga ses çıkardı. Ümeyenin rengi değişti. Sana ne oldu, dediler. Eğer şu karganın garib sözü doğru ise, şarap sırası bana gelmeden ben ölürüm, dedi. Onun söylediklerinin doğru çıkmaması için şarap sırasında acele davrandılar. Şarap sırası Ümeyenin yanındaki kimseye ulaştığı sırada, Ümeye bin Ebû Salt yere düştü. Kaftanını üzerine örddüler. Bir müddet sonra kaftanını kaldırıp, baktılar ki ölmüş! Ölümünden sonra dilinden bu beytler işitildi:

Hayat her ne kadar uzun olursa olsun,
Daima bitmeye mahkumdur, biter en son.
Keşke ben bunu anlamadan daha önce,
Keçi otlatan olsaydım, dağ tepesinde.

¥ Askalan bin Ebû Avalim el Humeyri kıssası: Abdurrahmân bin Avf “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliğinin bildirilmesinden önce ticaret için Yemene gitmiştim. Askalan bin Ebû Avalimin evinde misafir olmuştum. O çok yaşlı, zayıf, adeta kuş yavrusu gibi kalmış bir ihtiyardı. Her ne zaman Yemene gitsem, onun evinde kalırdım. Her gidişimde bana sizin aranızdan, şeref ve şöhret sahibi ve dininize muhalefet eden bir kimse çıktı mı diye sorardı. Ben de hayır, diye cevap verirdim. Bir defasında yine gitmiştim. O son derece zayıflemiş ve kulakları da işitmez olmuştu. Oğulları ve torunları etrafında toplanmışlardı. Bana nesebini söyle, dedi. Ben de söyledim. Sana öyle güzel bir müjde vereceğim ki ticaretten çok iyidir, dedi ve şöyle bildirdi. Hak Sübhanehü ve teâlâ senin kavminden geçen ay bir Peygamber gönderdi. Onu bütün mahlukattan üstün kıldı ve Ona bir kitap gönderdi. Putlara tapmaktan men’ eder, din-i İslama davet eder. Hakka çağırır, batıldan sakındırır. O hangi kabiledendir, dedim. Haşimoğulları kabilesindendir ve siz Onun dayılarısınız. Ey Abdurrahmân! Hemen git, Ona tabi ol, doğru söylediğine inan ve yardımcı ol ve benim şu bir kaç beytimi Ona götür, dedi. O beytlerden üçünün mânâsı şöyledir:

Sonsuz ilim sahibi Allaha inanırım,
Geceyi sabah ile aydınlatan Allaha inanırım.

Şahadet ederim, Musanın Rabbine,
Seni Resûl olarak gönderdiğine.

Şefaatcim ol Rabbimin huzurunda,
İyiliğe, kurtuluşa çağrıldığımda!

İşlerimi çabuk bitirip, Mekkeye döndüm. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” ile karşılaşıp, Humeyrinin söylediklerini anlattım. Evet, Allahü teâlâ Muhammed bin Abdullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamber olarak gönderdi. Huzuruna git, dedi. O sırada hazret-i Resûl-i Ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Hadicenin evinde idi. Oraya gidip girmek için izin istedim. İzin verildi, içeri girdim. Beni görünce tebessüm edip, iki hayırlı şeyden birini getirdin, buyurdu. Nedir deyince, ya hediye getirdin veya bir kimseden mektup getirdin, buyurdu. Orada bulunanlara da, biliniz ki Humeyri müminlerin üstünlerindendir, buyurdu. Sonra ben kelime-i şehâdet söyleyerek müslüman oldum. Humeyrinin şirini okudum ve söylediklerini anlattım. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Beni tasdik eden ve iman eden, zamanımda bulunan ve bana gelen nice insanlar vardır ki işte onlar gerçekten benim kardeşlerim ve dostlarımdır.)  Abdurrahmân bin Avf bu hadise ile alakalı nice beytler söylemiştir. Bu beytler kitaplarda yazılmıştır.

¥ Semhac adlı Cinnin kıssası: İbni Mesut “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile Safa tepesine çıktık. Müşrikler orada toplanmıştı. Ebû Cehil de aralarında idi. Müşrikler oradaki bir puta tapıyorlardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” aralarına girip: Ey Kureyş cemaati! Lâ ilâhe illallah diyerek iman ediniz, dedi. Bunun üzerine Velid bin Mugire, Ebû Cehle; Muhammedi utandırayım mı dedi. Ebû Cehil yemin vererek mutlaka bunu yap, dedi. Velid bin Mugire o putu boynuna yaklaştırarak, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” döndü ve: Ey Muhammed. Sen benim Rabbim şah damarımdan daha yakındır, dersin. İşte benim rabbim de boynumdadır. Senin Rabbin nerededir, görelim dedi. Sonra putu yere koydu. Kureyşin müşrikleri puta secde ettiler. Puta ey tanrımız bize yardım et de Muhammedi öldürelim diye yalvardılar. O sırada putun içinden Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” aleyhinde birkaç beyt ile Ehl-i İslamın hilafına şeyler işitildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” oradan ayrıldı. İbni Mesut “radıyallâhu anh” demiştir ki; ben de Resûlullah ile geri döndüm ve annem babam sana feda olsun ya Resûlallah! O puttan ne sesler geldiğini işiddiniz mi, dedim. Buyurdu ki: Evet işittim. O bir şeytandır, putların içine girer ve halkı Peygamberleri öldürmeye kışkırtır. Peygamberleri kötüleyen ve onlara dil uzatan şeytanları Allahü teâlâ çok çabuk helak eder. Bu hadiseden iki üç gün sonra, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda oturuyordum. Bir kimse geldi, esselamü aleyke ya Muhammed, dedi. Biz onun sözünü işittik, ama kendisini göremedik. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona gök ehlinden misin diye sordu. Hayır, dedi. Cinnilerden misin deyince, evet dedi. Niçin geldin deyince, ben kaybolmuştum. Bana Allahü teâlânın Resûlünü, bir şeytan zemmetti, diye haber verdiler. Ben o şeytanı arıyordum. Safa tepesine yakın bir yerde buldum ve onu kılıç ile öldürdüm. Onu senden uzaklaştırdım ya Resûlallah, dedi. Yarın Safa tepesine dostlarınızla birlikte teşrif ediniz, sizi sevindireceğim, dedi. Resûlullah ona ismin nedir, dedi. Semhac deyince, ister misin sana bundan daha güzel bir isim vereyim, buyurdu. O isim nedir ya Resûlallah deyince: Sana Abdullah ismini koydum buyurdu. Bundan sonra o cin ayrılıp gitti.

Abdullah ibni Mesut “radıyallâhu anh” demiştir ki bana o geceden daha uzun bir gece olmadı. Sabahleyin Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile Safa tepesine gittik. Müşrikler orada toplanmıştı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” aralarına girip: Ey Kureyşliler! Lâ ilâhe illallah deyiniz, buyurdu. Müşrikler yine oradaki putun önüne gidip, secde ettiler ve puta yalvarmaya başladılar. Bugün de önceki gibi olacak zannederek korktum. O sırada putun içinden aniden bir ses geldi. Ben Abdullah bin Heyarayım! Tertemiz Peygamberi kötüleyen fitne sahibi şeytanı öldürdüm. Müşrikler puttan bu sesleri işitince puta söverek biz senin gibisine tapmadık. Muhammed sana sihir yapmış. Dün Onu kötülüyordun. Bugün methediyorsun, dediler. Sonra putu yere vurup parçaladılar. Sonra Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” hücum ettiler. Mübarek alnını kanattılar. O sırada müşriklerin arasından elinde demirli baston bulunan bir ihtiyar ortaya çıktı. Ey Kureyşliler, işittim ki Muhammed sizden kuvvetli imiş. Beni Onun yanına götürün de, şu bastonu onun karnına vurayım, dedi. Vurmak için elini kaldırınca eli kurudu ve havada asılı kaldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o mel’unun şerrinden kurtuldu.

¥ İskenderiye Üsküfünün kıssası: Mugire bin Şube “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliğinin bildirildiği sırada, ticaret için bir kafile ile Taiften İskenderiyeye gittim. Orada bir üsküf [hıristiyan din adamı] vardı. Bu kimse çok ibadet ederdi. Halk, hastalarını, şifaya kavuşması için ona getirirlerdi. Ona hiç gönderilmedik Peygamber kaldı mı diye sordum. Evet, Hatem-ül enbiya vardır. Onunla İsa aleyhisselâm arasındaki zaman çok değildir. O son Peygamber, ne uzun ne kısa boyludur. Ne siyah, ne beyazdır. Gözlerinde kırmızılık vardır. Saçlarını uzatır, kılıç kuşanır. Kimseden korkmaz, savaşa katılır. Ashâbı Onun için canlarını feda ederler. Onu anne ve babalarından ve evlatlarından çok severler. Sıcak bir yerden çıkar. Bir haremden bir hareme hicret eder. Kurak bir yerde yerleşir. İbrahim aleyhisselâmın dinine mütabeat gösterir, dedi. Mugire bin Şube “radıyallâhu anh” sözlerine devam ederek şöyle nakletmiştir: O Üsküfe, biraz daha O Peygamberden bahs et dedim. Şöyle anlattı: O Peygamber beline izar bağlar. Her Peygamber kendi kavmine gönderildi. O ise bütün insanlara ve cinlere gönderildi. Yeryüzünün her tarafı Ona mescid kılındı. Su bulamadığı zaman teyemmüm ederek namaz kılar. Ondan bunları dinledikten sonra İskenderiyede uğradığım her kilisenin üsküfüne Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sıfatlarını ve hilyesini, şeklini, şemailini sordum ve hepsini tek tek hafızama yerleştirdim. Medineye dönünce, hepsini Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlattım. Hoşlarına gitti. Ashâba da “radıyallâhu anhüm ecma’în” anlat buyurdu. Ben de günlerce Ashâb-ı kirama gurub gurub anlattım.

¥ Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” müslüman olması hadisesi: Emir-ül müminin Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir gün Ebû Cehil ve Şeybe ile birlikte oturuyorduk. Ebû Cehil ayağa kalkıp, ey Kureyş topluluğu! Muhammed sizin tanrılarınızı kötülüyor. Size aklsız ve cahil diyor. Atalarınız Cehennemdedir diyor. Her kim Muhammedi öldürürse, ona yüz kızıl tüylü ve yüz kara tüylü deve ile bin ölçek gümüş vereceğim diye bağırdı. Bunun üzerine ben ayağa kalktım ve Ey Ebel Hakem. Söylediğin sözde doğru musun, yani sözünde durur musun dedim. Evet, hemen vereceğim deyince, ben de lat ve uzza hakkı için, bu işi ben yaparım, dedim. O anda elimden tutup beni Kabenin yanındaki hubel putunun yanına götürdü ve hubeli bana şahit tuttu. O bütün putların en büyüğü idi. Her ne zaman bir sefere veya savaşa çıkacak olsalar, sulh veya nikah yapacak olsalar, hubel putunun yanına varırlar, hubelle meşveret ederler ve onu şahit tutarlardı. Ben kılıç kuşanıp, hazret-i Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” aramaya çıktım. Bir yere vardım, baktım ki bir kuzuyu kesiyorlardı. Orada biraz durup baktım. Kuzunun içinden bir ses geliyor ve şöyle diyordu: Ne hoş, ne mübarek iştir ve ne saadettir ki bir kimse yüksek sesle ve açık bir ifade ile halkı Allah birdir, Muhammed “aleyhisselâm” Onun resûlüdür diyerek iman etmeye çağırıyor! Ben hemen kendi kendime bu sözler sanadır, dedim. Oradan ayrılınca, bir koyun sürüsüne rastladım. Koyunların içinden de aynı şeyleri söyleyen bir ses geliyordu. Kendi kendime, yemin ederim ki bu sözler benden başkasına söylenmiyor, deyip, oradan da ayrıldım. Dımad denilen putun yanından geçiyordum. Putun içinden bir ses şu beytleri söylüyordu: Beytlerin anlamı şöyledir:

Peygamberliği açıklanınca, Muhammed-ül Eminin,
Yalnız Allaha tapılır, dımad putu terkedilir.

O Peygamberlere varis olan kimsedir,
Meryem oğlu İsadan sonra, Kureyşten gelen Peygamberdir.

Önce, dımad ve diğer putlara tapınanlar,
Keşke hiç tapmasa idik onlara diyecekler.

Ya Eba Hafs  [Ömer “radıyallâhu anh”], sabır et, sen öyle bir kişisin,
Sana Adi oğlu şerefinden başka şeref nasip olacak.

Elin ile ve dilin ile çok yardım edeceksin,
Hiç acele etme, sen Onun dinine gireceksin.

Artık kesin olarak anladım ki bu sözler bana söyleniyordu. Kız kardeşimin evine gittim. Habbab bin Erat “radıyallâhu anh” ve kız kardeşimin kocası Said bin Zeyd “radıyallâhu anh” orada idiler. Beni kılıç kuşanmış bir vaziyette görünce korktular. Korkmayın, dedim. Bunun üzerine Habbab bana: Ey Ömer, yazık sana müslüman ol, dedi. Su istedim, getirdiler. Abdest aldım ve hazret-i Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” sordum. Erkam bin Erkamın evindedir, dediler. Hemen oraya gittim. Kapıyı çaldım. Hamza “radıyallâhu anh” dışarı çıktı. Beni kılıç kuşanmış bir hâlde görünce bana bağırdı. Heybetli bir kimse idi. Ben de ona bağırdım. Bu sırada Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” dışarı çıktı. Bana bakıp müslüman olmak için geldiğimi anladı ve Allahü teâlâ senin hakkındaki duamı kabul etti. Ey Ömer! Müslüman ol, buyurdu. Ben, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enneke resûlullah diyerek müslüman oldum. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâm çok sevindiler. O gün benimle müslümanların sayısı kırka ulaştı. Allahü teâlâ [Enfal sûresi 64. âyetinde meâlen] (Ey Peygamberim! Sana Allah ve müminlerden, senin izinde gidenler yetişir!)  buyurdu. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allah hakkı için dışarı çıkalım. Müşrikler bize bir şey yapamaz, dedim. Sonra dışarı çıktık. Tekbir getirdik, öyle ki müşrikler işittiler. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kâbeyi tavaf etti. Bu hadiseden sonra müşriklerle mücadele edip durduk. Sonunda Allahü teâlâ bizi tam galip kıldı.

¥ Ebû Muhammed Ceriri Taberi “rahmetullâhi aleyh” şöyle nakletmiştir: Emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” iman etmekle şereflenince, müslümanlar kuvvetlendi. İslam dini açıktan yayılmaya başladı. Ebû Cehil bu durumu görünce müşriklere, Muhammed büyücüdür. Her kim yanına varsa, onu sihrle kendine bağlıyor, dedi. Fırsat kollayıp, Onu yalnız bir yerde bulunca hemen öldürelim, dedi. Müşrikler bu şekilde anlaşıp karar verdiler. Bir gün hazret-i Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” tek başına bir dağa doğru gidiyordu. Ebû Cehil beş on kişiyle arkasından gitti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” üzerine hücum ettiler. Öldürmek istediler! Fakat yapamadılar. Zira Peygamberlere “aleyhimüsselâm” kırk erkek kuvveti verlimiştir. Bizim Peygamberimize ise kırk peygamber kuvveti verilmiştir. Hücum edenler, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başını dört yerinden yaralamışlardı. Ashâb-ı kirâm bu durumu haber alınca, hemen oraya koştular. Müşrikler onları görünce kaçtılar. Bu hadisenin olduğu sırada Peygamber efendimizin amcası hazret-i Hamza daha müslüman olmamıştı. O gün avda idi. Karşısına bir geyik çıktı. Bir ok çıkarıp geyiği vurmak istedi. O sırada geyik dile gelip: Ey Hamza! Benden ne istersin! Evine git, sana mühim bir iş düştü, dedi. Hayret etti. Avlanmayı bırakıp, evine döndü. Kameriye adlı bir cariyesi vardı. Bu cariye yemeğini getirip, önüne koydu. Fakat bir taraftan da ağlıyordu. Hazret-i Hamza cariyesine niçin ağlıyorsun dedi. Muhammed aleyhisselâm için ağlarım. Evinde yaralı yatıyor. Ebû Cehil beş on kişiyle üzerine hücum edip, yaralamışlardır. Hazret-i Hamza bunu duyar duymaz, hittetle yerinden kalktı! Yayını eline aldı ve Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” öcünü almadıkça bu yemeği yemem dedi. Hemen Ebû Cehlin evine doğru yürüdü. Ebû Cehil evinin önünde müşriklerle birlikte oturuyordu. Hazret-i Hamzayı uzaktan kızgın bir hâlde görünce, dağılıp kaçmaya başladılar. Ebû Cehil de kaçıyordu. Fakat hazret-i Hamza yetişip onu yakaladı. Elindeki yay ile başına vurmaya başladı. Yay param parça oldu. Ebû Cehlin başında yedi tane derin yara açıldı. Hazret-i Hamzanın karşısına çıkmaya kimsenin cesareti yoktu. Halk araya girip sulh yaptırdılar. Hazret-i Hamza oradan hemen Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gitti. Yatıyordu. Ya Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Düşmanından öcünü aldım. Ebû Cehlin başını yedi yerden yardım. Araya girenler olmasaydı öldürürdüm dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: Ey amca! Bu işin bana faydası yoktur. Eğer iman edersen o zaman memnun olurum, buyurdu. Hazret-i Hamza, eğer ben iman edersem, senin gönlün hoş olur mu, dedi. Evet, buyurunca, hemen iman etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çabuk iyileşip kalktı.

¥ Süfyan Hüzeli “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir kervanla Şam yolunda gidiyorduk. Bir gece sabaha karşı bir yerde uyumak için konakladık. Aniden havada duran bir atlı gördük. Ey uyuyanlar! Kalkınız, uyku zamanı değildir. Çünkü, Ahmed “sallallâhü aleyhi ve sellem” zuhur etti ve cinnilerin tamamı kovuldu, diyordu. Biz cesur kimseler olduğumuz hâlde korktuk. Evlerimize döndüğümüzde, Mekkede bir ihtilaf ortaya çıktığını, Abdülmuttalib oğullarından birinin Peygamber olduğunun bildirildiğini ve isminin Ahmed “aleyhisselâm” olduğunu işittik.

¥ Urve bin Merre el-Cüheni “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Cahiliye dönemi günlerinde hac yapmak için Mekkeye gittim. Rüyamda Kabeden bir nurun çıktığını ve Medinenin dağları görününceye kadar yayıldığını gördüm. O nurdan bir ses geldiğini ve zulmet parçalandı, nur yayıldı! Hatem-ül-Enbiya gönderildi diye işittim. Sonra bir nur daha çıktı. O nurun aydınlığında Hirenin ve Medayinin bütün köşklerini gördüm. O nurdan da bir ses geliyor ve şöyle diyordu:

İslamiyet geldi, putlar kırıldı,
Akrabalar ziyaret edilir oldu.

Uykudan uyanınca korktum ve kavmime, vallahi Kureyş arasında bir hadise olmuştur, dedim. Memleketimize dönünce, Ahmed adında bir Zâtın halkı İslama davet ettiğini haber aldık. Huzuruna gidip gördüğüm rüyayı anlattım ve müslüman oldum.

Hadiselerden biri de şöyledir: Bir kimse Babilden Mekkeye ticaret için gelmişti ve Ebû Cehle koyunlarını satmıştı. Ebû Cehil parasını vermiyor ve oyalıyordu. Bir gün Babilli tüccar Kureyş kabilesinin reisine gelip, ben garib bir kimseyim. Ebû Cehil koyunlarımı satın aldı ve parasını vermedi. Kim ondan benim hakkımı alabilir, dedi. Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” o sırada onlara yakın bir yerde oturuyordu. Kureyşliler alay ederek o kimseye, işte şu oturan kimse senin hakkını alır diyerek, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gösterdiler. Bunun üzerine Babilli kimse, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gidip, başından geçenleri anlattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hemen kalkıp, gel senin hakkını alayım, dedi. Kureyşliler haber getirmeleri için iki kişiyi arkalarından gönderdiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Cehlin kapısına varıp, kapıyı çaldı. Kimsin diye sorunca, Muhammed bin Abdullahım. Dışarı gel, buyurdu. Ebû Cehil hemen dışarı çıktı. Rengi değişmiş ve vücudu titriyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona, bu kimsenin hakkını ver, buyurdu. Ebû Cehil veririm, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu kimsenin hakkını tamamen vermedikçe buradan ayrılmam, buyurdu. Bunun üzerine Ebû Cehil acele evine girdi. O kimsenin hakkının tamamını getirip, verdi. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” oradan ayrılıp gitti. Babilli kimse Kureyşlilerin toplu hâlde bulundukları yere gidip, Allahü teâlâ Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem” iyilikler versin. Hakkımı o zalimin elinden alıverdi, dedi. Sonra müşriklerin haber getirmek için gönderdikleri iki kişi de yanlarına geldiler ve olanları aynen anlattılar. Onların ardından Ebû Cehil de oraya geldi. Kureyşliler onu kınadılar. Bunun üzerine Ebû Cehil, Muhammed kapıma gelip kapıyı çalınca, sanki kalbim yerinden fırladı. Hemen dışarı çıktım. Muhammedin başı üzerinde büyük bir aslan gördüm. Ağzını açmıştı. Eğer o kimsenin hakkını vermekte bir an daha duraklasam aslan beni parçalayacaktı, dedi. Oradakiler bu da Muhammedin sihrlerindendir, dediler.

¥ Abdurrahmân bin Cevzi (Kitab-ül-Vefa fi ahvalil Mustafa)  adlı eserinde, Hâlid bin Said bin As “radıyallâhu anh” hazretlerinin şöyle anlattığını nakletmiştir: Bir gece rüyamda Mekkeyi bir karanlığın kapladığını gördüm. Öyle ki bir kimse kendi elini göremezdi. Bu esnada zemzem kuyusundan bir nur çıktı, gökyüzüne yükseldi ve Kâbe üzerine ışık verdi. Sonra Mekkenin tamamını aydınlattı. Sonra da Medinenin hurmalıklarını aydınlattı. Öyle ki hurma ağaçlarının dalları üzerindeki hurma koruklarını o nurun aydınlığında görüyordum. Bu hâlde iken uyandım. Rüyamı kardeşim Amr bin Saide anlattım. Kardeşim firaseti kuvvetli bir kimse idi. Ey kardeşim! Bu iş Abdülmuttalib oğullarından zuhur edecek. Görmezmisin o nur onların atalarının kazdığı kuyudaki sudan çıkmış. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirilince, huzuruna gidip o rüyamı anlattım. Bana ey Hâlid! Vallahi o nur benim. Ben Allahü teâlânın Resûlüyüm, buyurdu. Sonra iman edilecek şeyleri bildirdi. Ben de müslüman oldum. Sonra kardeşim Amr da müslüman oldu.

¥ Beni Esed kabilesinden bir kimse, satmak için pazara üç deve getirmişti. Ebû Cehil müşteri oldu ve satın aldı. Fakat parasını vermedi. O sırada Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescitte oturuyordu. Develerini Ebû Cehle satıp, parasını alamayan kimse, Resûlullahın huzuruna gelip, hâlini anlattı. Develerin şu anda nerededir diye sorunca da, henüz pazardadır, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” pazara gitti. O kimsenin develerini rızasıyla satın aldı. Sonra devenin ikisini satıp, üç devenin bedelini ödedi. Kalan bir deveyi de satıp, parasını Abdülmuttalib oğullarının fakirlerine paylaştırdı. Ebû Cehil pazarın bir köşesinde durmuş, hiçbir şey söyleyemiyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Cehle: Artık bundan sonra böyle işler yapma! Eğer yaparsan, kimsenin başına gelmemiş olan bir bela senin başına gelir, buyurdu. Ebû Cehil: Artık yapmam ya Muhammed dedi. Müşriklerden bazıları Ebû Cehle Muhammedin karşısında hor düştün. Onun dinine mi girdin, yoksa, Ondan korktun mu, dediler. Ebû Cehil, ben asla Onun dinine girmem. Fakat Onun sağ tarafında bir kaç kişi gördüm. Ellerinde mızraklar vardı. Eğer karşı gelseydim, beni o anda helak edeceklerdi, dedi. Müşrikler, bu da Muhammedin sihrlerindendir, dediler.

¥ Zenire adında bir cariye müslüman olmuştu. O sıralarda gözleri görmez oldu. Ebû Cehil bu lat ve uzzanın işidir, dedi. Zenire, lat ve uzza putları insanların ibadet edip etmediklerinden haberdar olamazlar. Benim gözlerimin kör olması Rabbimin takdiriyledir. Rabbim gözlerimi tekrar açmaya kadırdir, dedi. O gece gözleri açıldı. Tekrar görmeye başladı. Fakat Kureyş kabilesinden, gönül gözü kör olanlar, bu iş de Muhammedin sihrlerindendir dediler ve dalalette kaldılar.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hanımı hazret-i Hadice “radıyallâhu anha” hayatta iken, kızlarından Zeynebi “radıyallâhu anha” kız kardeşinin oğlu Ebul Asa vermişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kızlarından Rukayeyi veya Ümmü Gülsümü de Uteybe bin Ebû Lehebe nişanlamıştı. Resûlullah “aleyhisselâm” ile Kureyşliler arasında düşmanlık büyüyünce, müşrikler damadlara Onun kızlarını almakla yükünü hafifletiyorsunuz. Kızlarını boşayın ki zahmete düşsün. Kureyşin kızlarından hangisini isterseniz size verelim, dediler. Damadlarından Ebul As, ben hanımımdan ayrılmam ve Kureyş kadınlarından hiçbirini ona denk tutmam, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onu methetti. Uteybe, bana Said bin Ebil-Asın kızını verirseniz nişanı bozarım, dedi. Said bin Ebil-Asın kızını ona verdiler. O bedbaht, henüz Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kızıyla evlenmemişti. Resûlullah kızı ile otururken, huzuruna gelip, sana iman etmiyorum ve kızından ayrıldım diyerek, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” doğru tükürdü. Kötü sözler söyledi ve gitti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahım, köpeklerinden birini ona musallat et, diye duâ  etti. Ebû Talib de orada idi. Uteybeye, ey kardeşimin oğlu, bu duadan hangi hile ile kurtulabilirsin, dedi. Bazıları da Ebû Talibin üzüldüğünü, Resûlullaha, ey kardeşimin oğlu bu duadan sana ne menfeat var dediğini rivayet etmişlerdir. Uteybe bu duâyı babasına söyleyince, babası üzüldü. Bu hadiseden sonra ticaret için kervanla Şama gitti. Yolda bir yerde konaklamışlardı. Orada bir rahib onlara; burada yırtıcı hayvan çoktur, dedi. Bunun üzerine Uteybe yol arkadaşlarına bana yardımcı olun. Muhammedin duâsından dolayı emin değilim, dedi. Bütün yükleri yığdılar. Uteybe’yi yüklerin en üstüne yatırdılar. Kendileri de etrafını çevirip yattılar. Gece yarısı bir aslan geldi. Oradakilerin her birini tek tek kokladı. Sonra yüklerin üstüne sıçradı. Pençesiyle Uteybe’nin karnını yardı ve canını Cehenneme yolladı. Hassan bin Sâbit “radıyallâhu anh” bu hadiseyi bir kasidesinde anlatmiştir.

¥ Necaşi ile alakalı hadise: Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” Habeşistan’a 2. defa hicret ettiklerinde 82 erkek ve 24 kadın idiler. Cafer bin Ebû Talib “radıyallâhu anh” ve Ümmü Seleme “radıyallâhu anha” da onlar arasında idiler.

Ümmü Seleme “radıyallâhu anha” şöyle anlatmıştır: Habeşistan’da ikâmetimiz sırasında rahatlıkla dinimizi açıkladık. Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olduk. Hiç kimse bize mâni olmadı. Bizim rahat ve refah içinde olduğumuz Mekke’de duyulunca, Kureyşliler söz birliği ederek, Amr bin Ası ve Abdullah bin Ebû Rebiayı hediyelerle birlikte, Necaşi’ye ve patriklerine ve adamlarına gönderdiler. O iki kişi Habeşistana gelip, hediyeleri dağıttılar. Sonra Necaşi’nin adamlarına dediler ki: Bir gurub kimse babalarının ve dedelerinin dinini bırakarak Mekke’den buraya geldiler. Melikin dinine de girmediler. Onların babaları ve akrabaları bizi gönderdiler. Melik onları bizim yanımıza katıp, Mekkeye göndersin dediler. Patrikler, bu durumu Melike kendiniz arz edin, biz de size yardımcı olalım dediler. Mekkeden gelen o iki kişi patriklerin yanında durumu Melik Necaşiye söylediler. Bunu fırsat bilen patrikler, ey Melik! Bu iki kişi onların hâlini iyi bilir. Onları bu kişilere teslim et dediler. Necaşi onlara kızıp, bu kimselerin sözleriyle iş yapmak doğru olmaz. Bize sığınanları çağıralım, işin hakikatini onlara soralım. Eğer bu iki kişinin söylediği doğru ise, onları teslim edeyim. Şayet hadise bunların dediği gibi değilse, buraya sığınanlara daha çok alaka göstermemiz ve bunlara hiç dokundurmamamız icap eder, dedi. Sonra âlimlerinin toplanmasını emretti.

Âlimler Necaşinin etrafında toplandılar ve kitaplarını önlerine koydular. Sonra Ashâb-ı kiramdan Habeşistana hicret etmiş olanları çağırttı. Cafer bin Ebû Talib ve diğer Ashâb geldiler. Onlar gelince âlimler kalkıp, Cafer bin Ebû Talibi “radıyallâhu anh” Necaşiye takdim ettiler. Necaşi de hürmet ve iltifat gösterdi. Necaşi durumu sordu. Cafer bin Ebû Talib şöyle dedi: Ey Melik! Biz cahiliye ehlinden, puta tapan, leş yiyen, kumar oynayan ve daha nice kötü işleri yapan bir kavimdik. Allahü teâlâ ihsan ederek, kavmimizden, nesebi, emaneti, diyaneti en iyi olan birini seçip, Peygamber olarak gönderdi. O bize Allahü teâlânın bir olduğunu bildirdi ve imana davet etti. Biz O yüce Allaha ibadet ederiz ve Ona şirk koşmayız. Biz namaz kılarız, doğruluktan ayrılmayız, sözümüzde dururuz. İyilik ederiz, akrabayı ziyaret ederiz. Biz o Peygambere iman ettik ve tabi olduk. Bu sebeple kavmimiz bize düşman oldu. Eskisi gibi şirk ve küfre dönmemiz için çok sıkıntı çektirdiler ve işkence yaptılar. Onların işkencesine dayanamayıp buraya sığındık. Burada düşmanlık yapamazlar.

Necaşi “rahmetullâhi aleyh” bunları dinledikten sonra Peygamberinize indirilen kitaptan biraz oku dedi. Cafer bin Ebû Talib “radıyallâhu anh” Meryem sûresinden bir miktar okudu. Necaşi dinlerken o kadar ağladı ki sakalı ıslandı. Yanında bulunan âlimler de ağladılar. Göz yaşları, önlerinde bulunan kitaplarını ıslattı. Sonra Necaşi şöyle dedi: Bu nur, Musaya “aleyhisselâm” gelen nur ile aynı yerden geliyor. Müslümanları geri götürmek için Mekkeden gelen iki müşrike de, vallahi ben bunları size vermem dedi. Bunun üzerine o iki kişi Necaşinin huzurundan çıktılar. Amr bin As, ben Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına bir iş yapayım da perişan olsunlar, dedi. Abdullah bin Ebû Rebia, ey Amr, böyle bir şey yapma. Her ne kadar onlarla aramızda muhalefet varsa da, onlar da bizim akrabalarımızdır, dedi. Amr onu dinlemedi ve Necaşiye, Muhammedin Ashâbı İsaya “aleyhisselâm” köle diyorlar diye haber yolladı. Necaşi, Cafer bin Ebû Talibi ve Habeşistana hicret etmiş olan diğer müslümanları tekrar yanına çağırdı. Siz İsa “aleyhisselâm” hakkında ne dersiniz diye sordu. Cafer bin Ebû Talib: İsa “aleyhisselâm” kelimetullah ve ruhullahtır. Allahü teâlâ böyle bildiriyor diye cevap verdi. Necaşi yemin ederek İsa “aleyhisselâm” da böyle söylemiştir. Bundan sonra bu memlekette emin olarak kalınız. Hiç kimse size dokunmasın dedi. Sonra patriklerine, Mekkeden gelen o iki kişiye getirdikleri hediyeleri geri veriniz. Onların hediyelerine ihtiyacım yoktur, dedi. O iki kişi rettedilmiş olarak dönüp gittiler. Orada bulunan Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” huzur içinde ikâmet ettiler. [Habeş padişahlarının hepsine Necaşi denir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanındaki Necaşinin adı Eshame idi. Nasrani iken müslüman oldu. Cenaze namazını Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medinede kıldırdı. Amr bin As “radıyallâhu anh” da hicretin 8. senesinde müslüman oldu.]

¥ Habeşistan padişahı Necaşinin üsküflerinden yirmi kişi Necaşiden izin alarak, Mekkeye gittiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kâbede Makam-ı İbrahimde oturuyordu. İzin isteyip huzuruna geldiler. Onlardan Tapur adındaki üsküf, Allahü teâlânın resûlü olduğunu söyleyen Zât siz misiniz dedi. Evet benim buyurunca, halkı neye davet ediyorsun diye sordu. Şeriki olmayan Allahü teâlâya iman etmeye çağırıyorum, buyurdu. Sonra onlara Kur’ân-ı Kerîm okudu. Hepsi ağlamaya başladılar. Göz yaşları sakallarını ıslattı. Tapur üsküf, ben Allahü teâlâya ve senin Onun resûlü olduğuna iman ettim, dedi. Diğer üsküfler de hemen o anda iman etmekle şereflendiler. Bunlar, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurundan ayrılınca, Ebû Cehil ve Ümeye bin Halef, Kureyşten bir cemaat ile onlara dediler ki siz buraya din araştırmak için gönderildiniz. Bu kimsenin dini hakkında haber götürecektiniz. Sizin hiç aklınız yokmu. Onun huzurunda bir saat oturdunuz ve dininizi değiştirdiniz. Ne söylediyse tasdik eddiniz. O iki seneden beri Peygamber olduğunu söyler. Bizden birkaç aklsız ve birkaç fakirden başka kimse inanmadı. Onların bu sözleri üzerine üsküfler, siz susun, biz kimsenin hakkını zayi etmeyiz. Biz apaçık bir hakka kavuştuk. O hak dinle aydınlandık. Cahillerin sözüyle bu hak dinden dönmeyiz, dediler. Sonra Kur’ân-ı Kerîmi ve İslamiyetin esaslarını öğrendiler ve memleketlerine döndüler.

¥ Hazret-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Miracını anlatırken, Kur’ân-ı Kerîmde bildirildiği gibi, Mescid-i Aksaya uğradıklarını söyledi. Kureyşliler, Onun Mescid-i Aksayı daha önce görmediğini biliyorlardı. Mescid-i Aksanın şeklini sordular. O sırada Cebrâil “aleyhisselâm” Mescid-i Aksayı Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” gözlerinin önüne getirdi. Sorulan şeylere Mescid-i Aksayı seyrederek [televizyon gibi] cevap verdi. Ayrıca Kureyşlilerin Şama gitmiş olan bir kervanından haber sordular. Kervan yoldadır. Ben onlara uğradığım zaman, falan kişi deve üstünde oturmuştu. Hava soğuk idi. Kölesinden kilim istedi. Ben susamıştım. Falan kimsenin bardağından su içtim. Bir kimse bir şey kaybetmişti. Onu arayıp buldular. Bizim Burakımızdan kervandaki develer ürktü ve etrafa dağıldılar. Eğer develeri toplamak için çok oyalanmazlarsa, falan gün güneş doğarken Mekkeye gelirler, buyurdu. Kervanın geleceğini söylediği gün müşrikler iki gurub oldular. Bir gurubu kervanın geleceği tarafı, bir gurub da güneşin doğacağı tarafı gözetlemeye başladılar. Kervanı gözetleyenler aniden, işte kervan geldi diye bağrıştılar. O anda güneşin doğuşunu gözetleyenler de, işte güneş doğuyor diye bağrıştılar. Kervanı karşıladılar ve anlatılanları ve başlarından geçen hadiseleri tek tek sordular. Hepsinin doğru olduğunu öğrendiler. Fakat inatlarından ve kibrlerinden dolayı iman etmediler. İnkarları ve kibrleri arttı. “Allahü teâlânın dalalette bıraktığını, kimse hidayete erdiremez.”  Yunus bin Bükeyr, İbni İshakın siretine ilaveten şöyle demiştir: O gün güneşin doğması, kafilenin gelmesine kadar Allahü teâlâ tarafından geciktirlimiştir.

¥ Bir gün Ebû Cehil, uzun münakaşalardan sonra Kureyşlilere dedi ki biz, Muhammedin hakkında artık mazuruz. Bundan sonra onu adeti üzere namaz kılarken görünce, başına bir taş vurayım. Böylece Onun elinden kurtulmuş olurum. Fakat bana yardımcı olun, düşman eline bırakmayınız. Ebû Cehle, sana her bakımdan yardımcı olacağız. Seni gözeteceğiz, seni düşman eline bırakmayacağız diye söz verip, and içtiler ve bu işi yap, dediler. Sabahleyin, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” namaz kıldığı yere gelip, namaza durdu. Ebû Cehil eline bir taş alıp, arkadan yaklaştı. Yanına yaklaşınca, yüzünün rengi değişti. Vücudu titremeye başladı ve perişan bir hâlde geri döndü. Kureyşliler, Ebû Cehle, sana ne oldu diye sorunca; dedi ki taşı vurmak için Ona yaklaşınca, kocaman ve hırçın bir deve gördüm. Ömrümde öyle uzun ayaklı, keskin dişli ve heybetli deve görmemiştim. Eğer biraz daha yaklaşsaydım beni öldürürdü, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Eğer yaklaşsaydı, onu elbette yakalardı. Cebrâil “aleyhisselâm” bana böyle haber verdi” buyurmuştur.

¥ Ebû Cehil, Kureyş müşriklerine, Muhammed sizin yanınızda yüzünü toprağa sürer mi. Yani namaz kılıyor mu diye sordu. Onlar da, evet kılıyor, dediler. Eğer ben Onu namaz kılarken görürsem ayağımla başını ezeceğim, dedi. Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” namaz kılarken dediğini yapmak için üzerine doğru yürüdü. Daha yaklaşmadan yüzünden bir şeyler silerek derhal geri döndü. Müşrikler sana ne oldu, dediklerinde, Muhammed ile aramızda ateşten bir hendek gördüm. Zebâniler bana hücum ettiler. Hemen geri döndüm, dedi. Bu hadise üzerine Allahü teâlâ meal-i şerifleri (Sen namaz kılan kulu  (peygamberi) bundan men’ edeni görmedin mi? Keşke o engelleyici doğru yolda olsaydı, yahut iyiliği ve kötülükten sakınmayı emretseydi. Keşke o yalanlasa ve dönüp gitseydi  (sataşmasaydı). O acaba olanları Allahın görmekte olduğunu bilmedi mi! Hakikat şu ki şayet yapmakta olduğu kötü davranışlardan vazgeçmezse, derhal alnından yakalar, Cehenneme atarız. Çünkü, o yalancı, günahkar bir alın! O hem gidip meclisini çağırsın. Biz de Zebânileri çağıracağız. Hayır ona uyma! Allaha secde et ve yalnızca Ona yaklaş.)  olan, Alak sûresinin 9. ayetinden 19. ayeti sonuna kadar gönderdi.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün Hakem bin Ebul Asın yanından geçti. Hakem, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” arkasından vücudunu, elini, kolunu oynatarak alay etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Onun bu hâlini nübüvvet nuruyla gördü ve “O şekilde kalasın” buyurdu. O anda Hakem bin Ebul Asın vücudunu bir titreme aldı ve ömrünün sonuna kadar o titremeden kurtulamadı.

¥ Kureyşliler, aralarında anlaşarak iki kişiyi yahudi âlimlerine gönderdiler. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hâlini sordurdular. Yahudi âlimleri, üç şeyi sorun. Eğer doğru cevap verirse, biliniz ki o Peygamberdir, Ona uyunuz. Yoksa yalancıdır. O zaman Ona dilediğinizi yapınız, dediler. Bu suallerden birincisi, Ashâb-ı Kehf kıssası, ikincisi, Zülkarneyn kıssası, üçüncüsü de ruhun ne olduğu hakkında idi. Kureyşliler bunları sordular. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yarın cevap vereyim, dedi. İnşaallah dememişti. On gün vahiy gelmedi. Müşrikler sevinmeye başladı. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu durum çok ağır geldi. Sonra Cebrâil “aleyhisselâm” o suallerin cevabını bildiren Kehf sûresini getirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu sureyi müşriklere okudu. Fakat inat ve kibrleri sebebiyle iman etmediler. Allahü teâlâ [Bakara sûresi 26. âyetinde meâlen] (… Allah onunla birçok kimseyi saptırır, bir çoklarını da hidayete eriştirir…)  buyurdu.

¥ Müşriklerden Esved bin Abdülmuttalib, As bin Vail, Velid bin Mugire ve İbni Talatıla adındaki kimseler, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile alay etmekte çok ileri gitmişlerdi. Bir gün Cebrâil “aleyhisselâm” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında durdu. O kimseler Kâbeyi tavaf ediyorlardı. Velid bin Mugirenin eline ok değmiş ve şişmişti. Cebrâil aleyhisselâm yanından geçerken onun elindeki şişliğe nazar kıldı. O anda elindeki şişlikten kan boşanmaya başladı ve öldü. Sonra As bin Vail geldi. Ayağına diken batıp yaralanmıştı. Cebrâil aleyhisselâm o yaraya işaret etti, yarası tazelenip, o anda öldü. Sonra Esved bin Abdülmuttalib geldi. Bir yeşil yaprakla gözüne vurarak, gözünü kör etti. Onun peşinden İbni Talatıla geldi. Cebrâil aleyhisselâm onun da başına bir işaret koydu. Başından irinler akmaya başladı ve o anda öldü. Allahü teâlâ onlar hakkında [Hicr sûresi 95. âyetinde meâlen] (Biz seninle alay edenlere kifâyet ederiz)  buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün Kureyş kâfirlerinin şerrinden dolayı Mekkenin dışına çıkmıştı. Uzaktan bir karartı gördü. Yaklaşınca deve sürüsü olduğunu anladı. Deve sürüsünün içine girip oturdu. Develer ürktü. Deve sürüsünün başında bulunan Ebû Servan, develerin etrafında dolaştı. Kimseyi göremedi. Develerin arasına girince Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördü. Sen kimsin, develerimi ürküddün, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, korkma! Develerinin arasında biraz rahat edeyim diye oturdum, dedi. Tekrar sen kimsin diye sorunca, korkma! Develerinin arasında biraz rahatlamak isteyen birisiyim, dedi. Bunun üzerine Ebû Servan, öyle zannediyorum ki sen Peygamberlik davasında bulunan kimsesin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” evet ben Peygamberim. Seni de Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh diyerek müslüman olmaya davet ediyorum, buyurdu. Ebû Servan, develerimin arasından çık, sen develerimin arasında oldukça develerim rahat edemezler dedi ve Resûlullahı develerinin arasından çıkardı. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Onun için; Ya Rabbi ömrünü uzun, kendisini şaki eyle! diye bettua etti. Ebû Servan çok ihtiyarladı, daima ölmeyi arzu ederdi. Halk ona, seni aldığın bettua sebebiyle helak olmuş görüyoruz, derdi. O ise, hayır helak olmuş değilim, derdi. İslamiyet yayılıp duyulunca, Ebû Servan Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi ve iman etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onun için hayır duâ  ve istiğfar etti. Lakin, önceki duâ  bu duadan önce kabul olunmuştu.

¥ Bir gün müşrikler Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok incitmişler ve mübarek yüzünden kan akıtmışlardı. Bir yere oturmuştu ve son derece üzgündü. O sırada Cebrâil “aleyhisselâm” geldi ve şu vadideki ağaçlardan falan ağacı çağır dedi. Çağırdı ve ağaç Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına geldi. Sonra ağaca yerine geri git buyurdu. Ağaç eski yerine gitti. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu bana yeter buyurdu.

¥ Kureyş müşrikleri, Ebû Talibin himayesi sebebiyle, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile mücadele edemeyince âciz kaldılar. Bir yere toplanıp, Abdülmuttalib ve Haşimoğullarıyla akrabalığı, alış-verişi, kız alıp-vermeyi, konuşmayı yasaklayan bir ahtname yazıp, Hak Sübhanehü ve teâlânın adı ile and içtiler. O ahtnameyi bir ipeğe sarıp mumladılar, üzerini mührlediler ve Kâbeye astılar. Bunun üzerine, Ebû Leheb hariç bütün Abdülmuttalib ve Haşimoğulları, evlerinin bulunduğu iki dağ arasındaki bir vadide bulunan mahallelerine çekildiler. Üç sene orada kaldılar. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” damadı Ebul As bin Rebiadan başka bütün Kureyşliler, onlarla her türlü alakayı kestiler. Ebul As geceleri onlara buğday ve hurma götürürdü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona çok duâ  ederdi. Müslümanların günleri darlık ve sıkıntı içinde geçiyordu. Sıkıntı çok şiddetlenmişti. Allahü teâlâ müşriklerin Kâbeye astıkları ahtnamesine bir kurd gönderdi. Ahtnamedeki Allah isim-i şerifinden başka tamamını yiyip bitirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu durumu amcası Ebû Talibe bildirdi. Ebû Talib, Abdülmuttalib ve Haşimoğullarına güzel elbiseler giydirerek, onlarla birlikte Kureyşlilerin meclisine gitti. Kureyşliler iyi karşıladılar. Onlara ey Kureyşliler! Size bir iş sebebiyle geldik. Bu hususta bize karşı âdil ve insaflı davranınız. Şöyle ki Muhammed “aleyhisselâm” bana dedi ki Kâbeye astığınız ahtnameye Allahü teâlâ bir kurd musallat etmiştir. Bu kurd, Allah isminden başka ahtnamenin tamamını yiyip bitirmiştir. Ben Ondan asla hiç yalan işitmedim. O ahtnameye bakınız, eğer Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” dediği doğru ise, Allahtan korkun ve insanlardan utanın da, yaptığınız bu aklsızca işten vazgeçin. Eğer yalan söylemişse, Onu size bırakayım, himaye etmekten el çekeyim. O zaman Ona dilediğinizi yapınız. Kureyşliler ey Ebû Talib! İyi düşünmüşsün, dediler. Bir kimse gönderip, Kâbede asılı ahtnameyi getirttiler. Açıp baktılar ki içinde “Bismike Allahümme”den başka yazılmış olan yazıların hiç biri kalmamış. Bunun üzerine Ebû Talib müşrikleri kınadı. Hiç biri konuşamadı ve ahtnameden vazgeçtiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve bütün akrabaları bulundukları vadiden çıktılar. Kureyşliler de bir müddet onlarla alış-veriş yaptılar, geçici olarak dost göründüler.

¥ Bir gün müşrikler, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına geldiler. Eğer sen peygamberlik davasında doğru isen, ayı ikiye ayır da görelim, dediler. Eğer ayı ikiye bölersem iman eder misiniz, buyurdu. Evet iman ederiz, dediler. O sırada ayın ondördüncü gecesi idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahü teâlâya duâ  etti, o anda ay ikiye ayrıldı. Bir parçası Ebû Kubeys dağı üzerinde, diğer parçası da başka bir dağın üzerinde idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” müşrikleri birer birer adlarıyla çağırarak, ey filan, ey filan gördünüz mü, buyurdu. Fakat müşrikler, Muhammed bize sihir yaptı dediler. Sonra dediler ki etraftan gelen misafirlere soralım, eğer biz de gördük derlerse doğrudur. Her misafire sordular. Onlar da biz de sizin gördüğünüz gibi ayı ikiye bölünmüş hâlde gördük, dediler. Ayın ikiye ayrıldığını görmüşlerdi. Fakat hakikati görememişlerdi. Allahü teâlâ [Araf sûresi 179. âyetinde meâlen] (Onların gözleri vardır, fakat onlarla göremezler)  buyurdu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” meşhur pehlivan Rügane bin Zeydi gördü. Henüz iman etme zamanın gelmedi mi. İster misin sana mucize göstereyim, buyurdu. Rügane karşıdaki ağacın yarısını çağır yanına gelsin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ağacın yarısını çağırdı. Ağaç yarıldı ve yarısı huzuruna geldi. Sonra geri git buyurdu, tekrar geri gidip, diğer yarısıyla birleşti. Bu hadiseyi nakleden ravi şöyle demiştir: O ağacı gördüm. İki parçasının birleştiği yer uzun bir ip gibi belli idi. Rügane bu mucizeyi görünce, ben bunları bilmem. Seninle güreş tutalim. Eğer beni yenersen koyunlarımın yarısı senin olsun, dedi. Güreştiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yendi. Rügane bir daha güreşelim, dedi. Yine yenildi ve Kureyşlilerle karşılaşınca onlara ne söyleyeceksin diye sordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Rüganeyi güreşte yendim ve koyunlarının yarısını aldım derim, buyurdu. Rügane, öyle söyleme, bana hoş gelmez. Koyunları bana bağışladı dersin, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, yalan söyleyemem buyurdu. Rügane, sen hiç yalan söylemez misin dedi. Evet, Rabbime söz verdim, söylemem buyurunca, Rügane müslüman oldu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gece: “Ya Rabbi! Ömer bin Hattab veya Ebû Cehil bin Hişamdan biriyle İslamı kuvvetlendir”  diye, duâ  buyurdular. Sabahleyin hazret-i Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” geldi ve müslüman oldu.

¥ Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gece teheccüd ile meşgul idi ve Kur’ân-ı Kerîm okuyordu. Nusaybin cinnilerinden yedi cinni oraya uğradılar. Resûlullahın okuduğu Kur’ân-ı Kerîm ayetlerini işittiler. Bir müddet sonra Nusaybin cinnilerinden kalabalık bir toplulukla gelip, Mekkenin yukarısına indiler. Onlardan birisi, Resûlullahın huzuruna geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı ile oturuyordu. Ashâb-ı kirama, kalbinde zerre kadar korku bulunmayan kim benimle gelir buyurdu. Abdullah bin Mesut “radıyallâhu anh” ayağa kalktı ve Resûlullahın hurma nebiziyle dolu olan matarasını su dolu zannederek aldı. Birlikte Mekkenin yukarısına gittiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir çizgi çizip: Ey Abdullah, bu çizginin içinden dışarı çıkma ve hiçbir şeyden korkma buyurdu. Abdullah ibni Mesut “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: O çizginin içinde oturdum. Uzakta bir topluluk vardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onlara yaklaşınca ayağa kalktılar, hürmet gösterdiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sabaha kadar onların arasında kaldı. Sonra benim yanıma geldi ve çok bekledin ya Abdullah buyurdu. Nasıl beklemeyeyim ki ya Resûlallah. Dünya ve ahiret saadeti senin emrine uymaya bağlıdır, dedim. Sonra o kalabalık arasından iki kişi Resûlullahın yanına geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onlara niçin geldiniz ki sizin işinizi hallettim, buyurdu. Dediler ki ya Resûlallah! Sabah namazını seninle birlikte kılmak istiyoruz, onun için geldik. Bunun üzerine Resûlullah bana yanında su var mı buyurdu. Hurma suyu vardır, dedim. Hurma güzeldir, suyu temizdir buyurdu ve onunla abdest aldı. Onlar kimlerdir diye sordum. Nusaybin cinnileridirler. Müslüman oldular. Bazı ihtilafları vardı. Hallettim. Kendilerine yiyecek tayin edilmesini istediler. Kemikleri kendileri için, tezeği de hayvanları için yiyecek olarak bildirdim, buyurdu. Bu hadiseden sonra kemikle ve tezek ile taharetlenmeyi yasakladı.

¥ Abdullah ibni Mesut “radıyallâhu anh” şöyle nakletmiştir: Bir gece Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” elimden tutup, beni Mekkenin bir vadisine götürdü. Beni bir yere oturttu ve etrafıma bir çizgi çizdi. Bu çizgiden dışarı çıkma! Buradan bir topluluk geçecek, onlarla konuşma! Onlar da seninle konuşmak istemezler, buyurdu ve bir yere gitti. Orada otururken bir de baktım ki bir kalabalık göründü. Yanıma geldiler, etrafımdaki çizginin içine girmediler. Kenarından geçip, Resûlullaha doğru gittiler. Gecenin sonunda Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geldi. Dizime dayanarak uyudu. Birden bire beyaz elbiseli bazı kimseler geldi. O kadar güzel idiler ki anlatılamaz. Allahü teâlâ bilir. Bir kısmı Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başı ucunda, bir kısmı da mübarek ayakları tarafına oturdular. Birbirleriyle konuşmaya başladılar. Şöyle diyorlardı: Gözleri uykuda iken, kalbinin uyanık olması hâli, bu Peygamberden başka hiçbir kimseye verilmemiştir. Bu Peygamberin davetini kabul etmek, bir saray yaptırıp, çok güzel yemekler hazırlatan ve herkesi davet eden padişahın davetini kabul etmeye benzer. Daveti kabul edip, ziyafetten yiyip içenler, sultana yakın ve kıymetli oldular. Kabul etmeyenleri ise azarlayıp, cezalandırır. Bunları konuştuktan sonra gittiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” uyandı. Bana, Ey ibni Mesut! Bu cemaatin ne söyleştiklerini işiddin mi, bunlar kimdir, buyurdu. Ben de Allahü teâlâ ve Resûlü bilir, dedim. Buyurdu ki: Onlar melekler idiler. Söyledikleri misal şu idi: Allahü teâlâ Cenneti yarattı. İnsanları ona davet etti. Bu daveti kabul edenler Cennet nimetlerine kavuşurlar ve Allahü teâlâ katında kıymetli olurlar. Daveti kabul etmeyenler ceza ve azap görürler.

¥ Mesruktan “rahmetullâhi aleyh”, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı Kerîm okurken, gece cinnilerin gelip dinlediklerini, Resûlullaha kim haber verdi diye sordular. Dedi ki Ashâb-ı kiramdan “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” birisinden işittim. Şöyle dedi: O gece bu durumu Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir ağaç haber verdi.

¥ Zübab bin Haris “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Cahiliyet zamanında bir putum vardı, ona tapardım. Cinniden de bir dostum vardı. Araplar arasındaki hadiseleri bana haber verirdi. Bir gün o putun önünde uyumuştum. Aniden cinni dostum geldi ve ey Zübab! Ey Zübab, dinle hayret verici haberi! Muhammed “aleyhisselâm” bir kitapla peygamber olarak gönderildi. Mekkede insanları davet ediyor. Davetini kabul etmiyorlar. O doğru söylüyor, yalan söylemiyor, dedi. Bu sözleri işitince hayret ettim. Kavmime haber vereyim diye dışarı çıktım. O sırada aniden bir kimse geldi ve Muhammed aleyhisselâmın peygamberliği ile alakalı haberi getirdi. Tapmakta olduğum putu kırdım. Bir deveye binip, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gitmek üzere yola çıktım. Huzuruna varıp mübarek yüzünü gördüm. O zamana kadar ömrümde böyle güzel bir yüz görmemiştim. Mübarek yüzünden nur saçılıyordu. Yanına yaklaştım. Bana niçin geldin, ya Zübab, buyurdu. Ne emir buyurursanız tutayım diye geldim, dedim. Bana memleketimde kırdığım putumdan ve cinnimden haber verdi. Putu kırdığım ve cinninin bana haber getirdiği günü söyledi. Ben “Eşhedü enneke Resûlullah” (şahadet ederim sen Allahın resûlüsün) dedim. Önce Eşhedü en lâ ilâhe illallah de, sonra Eşhedü enneke Resûlullah de buyurdu. Söyledikten sonra kalbime gelen şu şiri okudum.

Allahü teâlâ dinini gönderince,
Hidayetle gelen Resûle hemen uydum.
Puta şiddet gösterip, onu terkettim,
Resûlün davetine icabet ettim.

Alışkanlıklarımı bırakıp hemen,
Putuma muhalefet edip, kırdım hemen.
Zira bir iki şeye sahip olamazdım,
Onun için Resûle tabi oldum hemen.

¥ Cabir “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Ağaç altında biat yapıldığı sırada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Kırmızı devenin sahibi hariç ağaç altında biat edenlerin hepsi Cennete girer.” Biattan sonra o kırmızı devenin sahibi kimdir, görelim diye aradık. Baktık ki bir kimse devesini kaybetmiş, onu arıyordu. Gel biat et deveni sonra ararsın dedik. Devemi bulmam benim için biat etmemden daha iyi olur, dedi!

¥ Mazin bin el-Gadviye “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Kavmimizin bir putu vardı. Herkes ona tapardı. Bir gün o putun önünde bir kurban kestim. Putun içinden: “Ey Mazin! Beni dinle, memnun kalırsın. Hak zuhur etti, açığa çıktı. Şer kayboldu. Allahü teâlâ bir Peygamber ile dinini gönderdi. Taşları, yontulan putları terket ki Cehennem ateşinden kurtulasın.” Bu sesten korktum. Kendi kendime büyük bir iş olacak dedim. Birkaç gün sonra o putun önünde bir kurban daha kestim. Yine putun içinden bir ses geldi. Şöyle diyordu: “Bana gel de herkesin bildiği şeyleri duyasın. Bir Peygamber vahiy ile gönderildi. Yakacağı taş olan Cehennem ateşinden kurtulmak için Ona iman et.” Kendi kendime bu beni ikaz eden bir haberdir, dedim. Aradan günler geçti. Bir gün bize bir kimse geldi. O kimseden haber sordum. Dedi ki Mekkede Kureyş kabilesinden bir Zât Peygamber olduğunu söylüyor, ismi Ahmettir. Her kime rastlasam Allahü teâlânın davetcisine iman ediniz diyor, dedi. Kendi kendime putun içinden işittiğim haber budur, dedim. Kalkıp putu parçaladım. Mekkeye gitmek üzere yola çıktım. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna varıp, müslüman olmakla şereflendim. Ben gece gündüz nefsinin arzuları peşinde koşan, şarap içen fahişe kadınlarla düşüp kalkan, şarkı ile meşgul bir kimse idim. Nice seneler kıtlık ve zillet, şiddetli sıkıntı içinde yaşadım. Mallarım hep helak oldu. Oğlum olmadı. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu kötülüklerden soğuyup uzaklaşmam için duâ  istedim. Benim için şöyle duâ  etti: (Allahım! Onu şarkıcılıktan kurtarıp, Kur’ân-ı Kerîm okuyucu eyle. Haramla meşguliyetini helal ile meşguliyete çevir. Ona şarap yerine helal içecekler nasip eyle. Fuhştan kurtar, iffet nasip eyle. Nefsine uymaktan kurtar, haya ihsan et ve ona salih bir evlat ver.) Allahü teâlâ benim için yapılan bu duaları kabul buyurdu. Rivayet olunur ki bu kimse bir mescid yaptırdı ve o mescitte ibadet ederdi. Zulme uğrayan her kim o mescitte üç gün ibadet yapıp, kendine zulüm eden zalime bettua eylese, o zalim kısa zamanda helak olurdu veya baras hastalığına yakalanırdı. O mescide Muberris denirdi.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler