Her şeyin Rabbi olan, yani her şeyi yaratan ve yetiştiren Allahü teâlâya hamd olsun! Bizlere kurtuluş yolunu gösteren, sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma iyilikler ve selametler olsun. Onun yakınlarına ve Ona inanıp, güzel, ışıklı yüzünü görmekle şereflenen Ashâbına da, hayırlı dualar olsun!

İnsanlar için bir imtihan yeri olan ve iyi ile kötünün karıştığı bir meydan olan bu dünyada, doğru yoldan sapmış, kötülüğe kaymış, 72 çeşit fırka arasında, şeytana en çok uymuş ve nefsine aldanmış olan, hatta şeytanı bile geride bırakmış olan sapık fırka, Ashâb-ı kiramı sevmeyen kimselerdir. Bunlar, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” akrabasını, evladını aşırı seviyor görünmekte, en büyük ibadet, bunları sevmektir demektedirler. (Sizlere din-i İslamı getirdiğim için, bir karşılık istemiyorum. Yalnız bana yakın olan Ehl-i beytimi sevmenizi istiyorum) mealindeki âyet-i kerimeye yapışıyoruz diyorlar. Halbuki yapıştıkları kötü yolun temeli, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbını “radıyallâhu anhüm ecma’în” kötülemek, bu din büyüklerine sövmektir. Bunlardan birçoğu taşkınlıkta daha ileri giderek, Resûlullah efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve hatta, Allahü teâlâdan vahiy getiren, emin melek olan Cebrâil aleyhisselâma da dil uzatmaktadır. Bu kötü hareketlerini ibadet saymaktadırlar.

Tüccar ismi altında İrana gelen yahudi din adamları, müslümanları yoldan çıkarmak için, gece gündüz çalışmakta, herkesi kurtarmaya uğraşıyoruz diye övünmektedirler. Çok kurnaz olanları hoca, şeyh şekline girip, köy köy dolaşıyor, gittikleri yerlere bozuk zehirli sözler yayıyorlar. Zenginleri de, bütün mallarını, paralarını bu yolda dağıtmaktadırlar. Hatta, müslümanların halifesi, Osmanlı Türklerinin büyük padişahı olan II. sultan Abdülhamid hanın “rahmetullâhi aleyh” yaveri [müşir] mareşal Muhammed Namık paşa hazretleri, bu kitabı yazan fakire dedi ki: (Bağdat valisi bulunduğum zamanlarda, yahudi din adamlarının, bozuk düşüncelerini yaymak için, yüzbinlerce kitap bastırıp, İran ve Irak köylerine, el altından yaydıklarını gördüm. Bunları toplatıp, nehre attırdım. Böyle yahudi bozuk kitaplarının yazılmasını, yayılmasını önledim). Önlemeye çok uğraşıldığı hâlde, ortalığı karıştırmaktan, insanları bozmaktan geri kalmadılar. Bugüne kadar, bu yolda mal ve can feda etmekten çekinmediler.
[Müslüman ismi taşıyan İslam düşmanlarına (Zındık) denir. Zındıkların, binbir yalan ile yazdıkları ve herkesi aldatmak için, her yere yaydıkları zararlı kitaplarından biri ve belki en kötüsü (Hüsniye) adındaki bir risaledir. Mürteda isminde bir yahudi, şiî din adamı şekline girerek, bu kitabı Arabî olarak yazmış, 1044’de ölmüştür. İbrahim Esterabadi isminde bir hurufi arabîden farisiye tercüme etmiş, 1551’de ölmüştür. Sonra Türkçeye çevrilmiş olup İstanbul’da ve Anadolu’nun hemen her yerinde el altından, gizlice yayılmaktadır. Taş basması ele geçirilip, göz gezdirildikte, içinde doğru bir yazı görülmedi. İmkan ve ihtimali olmayan vehim ve hayal ile uydurulmuş aslsız astarsız düzme bir risale olduğu anlaşıldı. İran’da, hurufi babalarının elinde dolaşan bu uydurma kitabın 1958 de İstanbul’da Türkçe bastırılarak, açıkça satılmakta ve okuyan bazı zavallıları zehirlemekte, doğru yoldan kaydırmakta olduğu hayret ile görülmektedir. Çok şükür ki asil ve temiz halkımızın bu uydurma yahudi kitabını almadığını, satılmadığını anlamış bulunuyoruz.

Ehl-i sünnet ve cemaattan olan temiz müslümanların ve azıcık aklı ve ilmi olanların, böyle yazılara aldanmıyacağı meydanda ise de, bozuk şeylerin doğru, iyi maskesi altına bürünmeleri, yaldızlı, süslü yazılarla örtülmeleri, okuyanları her zaman, şaşırtabilir. Bu kitabın baş tarafı da hile ile yaldızlı yazılarla donatılmıştır.]

Ehl-i sünnete göre, Ehl-i beyt-i Nebeviyi, yani hazret-i Ali’yi ve Onun evladını “radıyallâhu anhüm ecma’în” çok sevmek lazımdır. Bunları sevmek, son nefeste iman ile gitmeye sebep olur. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları, bunların sevgisini öven yazılarla doludur. Hüsniye kitabını yazan Mürteza ismindeki Acem yahudisi de, bunu bildiği için, bir kurnazlık yaparak, kitabının başına, Ehl-i beytin sevgisini, onları çok sevdiğini yazmış. Cahil halk, bu yaldızlı yazıları okuyunca, müslümanlık demek, Ehl-i beyti sevmek demek imiş. Bu ise, elbet güzel bir şeydir, diyerek, kitabın hepsini doğru sanır. Kitabın, Ashâb-ı kiramı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve Ehl-i sünnet âlimlerini kötülemesini, bu din ulularına dil uzatılmasını da doğru sanarak, doğru yoldan kayar.

Müslümanları böyle büyük felaketten, sonsuz uçuruma sürüklenmekten korumak için, bu risaledeki ve buna benzer zehirli kitaplardaki yazıları akıl ile ilim ile çürütmek için, Hindistan’da Fârisî dil ile yazılmış ve basılmış olan Tuhfe-i isna aşeriye kitabı, din-i İslamın koruyucusu, müminlerin imdadlarına koşucu olan padişahımız, efendimiz sultan II. Abdülhamid han “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinin emirleri ile türkçeye çevrilip yayılmakta ise de biz, Hüsniye kitabına ayrıca bir reddiye yazmayı uygun gördük.

[Tuhfe-i isna aşeriye kitabı fârisî olup 1850’de Hindistan’da basılmıştır. İstanbul’da, Üniversite kitaplığında mevcuttur. Hindistan’da 1823’de vefat eden, Gulam Halim şah Abdülaziz Dehlevi tarafından yazılmıştır. Şiîleri anlatan bu kitap, h. 1309 da bir daha basılmıştır. Abdülaziz-i Dehlevi meşhur âlim, Veliyullah Ahmed bin Abdürrahim-i Dehlevi’nin oğludur].

Hüsniye kitabının tercümesine bakılınca, tercüme edenin, Acem olmadığı, Ehl-i sünnet evladından olduğu hâlde, yolunu sapıtmış, İstanbulda, Osmanlı katiblerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Gerek bunu, gerekse bu kitabı okumak talihsizliğine kapılan gençleri sonsuz felakete düşmekten kurtarmak için, bu reddiyeyi, Allahü teâlâya sığınarak kaleme alıyoruz. [Bu Tezkiye-i Ehl-i beyt reddiyesi, 1878 senesinde, İstanbul’da basılmıştır. Bunu, İstanbul’da Yeni kapı mevlevi hanesi şeyhi Salahüddin Osman bin Nasır Sanduklu efendi yazmıştır. 1884’de vefat etmiştir. Babası Nasır efendinin 1821’de vefat ettiği Kamus-ül-alam’da yazılıdır.]

1—Hüsniye kitabının başında diyor ki (İmam-ı Cafer Sâdık “radıyallâhu anh” hazretlerini çok seven bir tüccarın Hüsniye adında gayet güzel bir cariyesi varmış. Bu cariye, 20 yaşına gelinciye kadar, İmamın yanında kalarak bütün ilimleri öğrenmiş, İmamın vefatından sonra, tüccar iflas edip, cariyesini halife Harunürreşide satmak istemiş. Halife, kızın güzelliği karşısında donakalıp, değerini sorar. 50.000 altın denir. Bu cariyenin ne marifeti var ki bu kadar istiyorsun, deyince tüccar halifeye bunun ilmini, üstünlüklerini sayar. Âlimler karşısında imtihan edilmiş. Alimlerden üstün çıkmıştır. Hepsini susturmuştur. İçlerinde, İmam-ı Ebû Yusuf Yakup bin İbrahim ve İmam-ı Muhammed bin İdris Şâfiî olduğu hâlde, hazır bulunan âlimler ve müctehidler buna cevap verememiş. Basrada İbrahim Hâlid adındaki âlim hepimizden üstündür, çok kitap yazmıştır. Buna ancak o cevap verebilir, demişler. İbrahim getirilmiş. Uzun konuşma sonunda, o da rezil olmuş.) diyor.

Bu cariye, tüccarın olduğu hâlde, başka bir erkeğin yanında yıllarca yalnız kalması, bazı mezheplerde caiz değildir. Hanefi mezhebinde de hiç caiz olmaz. İbni Abidin 5. cilt, 235. sayfada yazılıdır. İmam-ı Cafer Sâdık “radıyallâhu anh” gibi vera ve takvası meşhur olan salih bir Zâtın, başka bir adamın böyle genç ve güzel bir cariyesini yıllarca yanında bulundurduğunu, ona ders verdiğini, böylece haram bir işe devam ettiğini söylemek, O büyük imama iftira etmek olur. Kendisi müctehid olduğu için, caiz olmasını ictihad buyurmuş olabilir denilirse, senelerle hizmetinde ve terbiyesinde bulunarak, ilim, fadl ve kemal sahibi olmuş bir cariyenin hürriyete kavuşmaktan mahrum kalmasına ve sonunda satışa çıkarılmasına mâni olmamak bu büyük imama nasıl yakıştırılabilir? Bütün din âlimlerine ve müctehidlere, üstün gelecek, hepsini susturacak kadar, bütün ilimleri öğrenmek, derin bir akıl, zeka ve kabiliyet bulunduğunu gösterir. İmam hazretlerinin, böyle bir cariyenin kıymetini bilmeyerek, bunun esir, köle olarak ellerde dolaşmasını önlememesini yazmak, bu yüce imamı lekelemek, mürüvvetsiz demek olur. Böyle yazmak, Ehl-i beyti sevmek değil, Ehl-i beyte düşmanlık etmektir. Hüsniye kitabını yazan yahudinin bu yazısı, Celaleddin-i Rumi’nin “kaddesallahü sirrehül’azîz” Mesnevisinde yazılı (alnındaki sineği kovmak için, adamın başına koca taş atıp onu öldürmek) gibi ahmakça bir buluştur. Bundan başka, kadınların seslerini erkeklere duyurması haramdır. Bazı âlimler, ihtiyaç zamanında, ihtiyaç olduğu kadar ve sert, ağır konuşmaları caiz olup fazlası yine caiz olmaz, dedi. Nitekim Dürrülmuhtar’da ve şerhinde 272. sayfada uzun yazılıdır. Böyle iken ve yazılı anlaşmak mümkün iken, bir kadının yüzlerce erkek karşısında yükseğe çıkıp saatlerce konuşmaları, bunun iffet ve ismetinde şüphe uyandırır. Bu hal, yüzlerce din aliminin ve müctehidlerin fasık olmasını da gösterir. Bu ise, hiç bir müslümanın inanacağı bir şey değildir. Hüsniye kitabının yazarının İslamiyeti bilmediğini göstermektedir.

2—(Hüsniye, Kur’ân-ı Kerîmden âyetler okuyup, hadis-i şeriflerle izah ederek, öyle cevaplar verdi ki huzurundaki âlimler cevaptan âciz kaldılar, sustular. Bu hal, Harunürreşidi hittetten deliye çevirdi. Hüsniyenin Bağdat âlimlerini susturuşu, şehirde günlerce çalkandı) diyor. Kitabın bu yazısında suallerin, cevapların hiçbiri bildirilmemiş ki müctehidlerin cevap veremeyeceği, derin ve güç sorular olup olmadığı anlaşılsın. Halbuki sapıkların nice sözlerine, her iftiralarına Ehl-i sünnet âlimlerinin yalnız kendileri değil, yetiştirdikleri binlerle talebeden her biri çeşitli cevaplar vererek, hepsini rezil ettikleri, eldeki sayısız kitaplardan güneş gibi meydana çıkmaktadır. Bunu herkes görmektedir. Talebelerinin üstünlüğü böyle iken, iman ve ibadetler üzerinde temel bilgileri koymuş, usûller, metotlar kurmuş, din problemlerini sağlam, sarsılmaz temeller üzerine oturtmak kudretini göstermiş bulunan derin âlimlerin, bir cariyenin suallerine hiç cevap veremeyip, rezil, aşağı duruma düşeceklerine, aklı başında olan kimsenin inanamayacağı meydandadır. Müctehidlerin üstünde, daha yüksek âlimin bulunmadığı ise, her fırkadaki bütün müslümanların bildiği bir gerçektir. Basrada İbrahim Hâlid adında yüksek bir âlimin bulunduğu ise, hiçbir kitapta görülmemiştir. Hüsniye kitabını yazan yahudi, Ebû Sevr İbrahim bin Hâlidi işiterek bu hikayeyi uydurmuştur. Fakat Ebû Sevr, Bağdatta doğup, Bağdatta yaşamış, Bağdatta 240 da vefat etmiştir. Basrada beşyüz âlime ders okutması şöyle dursun, önce İmam-ı Âzamın talebesinden, sonra imam-ı Şâfiîden Bağdatta ders almıştır.

3—Cariye guya demiş ki (Resûlullahın vefatından sonra, Ashâb-ı kirâm, Ebû Bekri halife yaptıkları için kâfir oldular. Bunun için Ashâbı sövmek, kötülemek lazımdır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki Ashâbım, benden sonra, çok hadis bildirecektir. Bu hadislerin çoğu uydurma olacaktır. Ehl-i beytimden olmayan Ashâbımın sözlerine güvenmeyiniz!) (Benden sonra ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri kurtulacaktır. Kalan 72’si Cehenneme gidecektir. Bu bir fırka, benim ve Ashâbımın yolunda gidenlerdir) hadis-i şerifini değiştirerek, benim ve Ehl-i beytimin yolunda gidenlerdir şeklinde bildiriyor. Bu cariye, Mutezile bozuk fırkasına kayarak:

(İnsanların istekli hareketlerinde ve Kur’ân-ı Kerîmin mahluk olup sonsuz olmadığında çeşitli şeyler sorup, müctehidlerin cevap veremediklerini, orada bulunan binlerle dinleyici, Ehl-i sünnet oldukları hâlde, bunların yüzüne tükürdükleri, bütün Bağdatlıların cariyeyi alkışladıkları ve halife de dinlerken, halife olmak yalnız Ehl-i beytten on iki imamın hakkıdır. Bunlardan başka kimsenin halife olması doğru değildir. Ehl-i sünnet ise, her fasık ve kötü kimseyi halife yapıyor diyerek oradaki binlerle Ehl-i sünnetten dinleyiciye lanet ettiği ve hazret-i Ebû Bekrin halife olmasını, hazret-i Ali ile altı aded Sahabenin kabul etmeyip, bu yolda çarpışma olduğunu ve Ali tarafındakilerin 22’ye çıktığını, bu 22 kişiden başka Ashâbın hepsine ve Onları sevenlere ve Onların yolunda giden müctehidlere ve âlimlere ve bütün Ehl-i sünnete, herkesin önünde kâfirdirler ve kâfirlerden de daha kötüdürler diyerek bunlara lanet etmenin en kıymetli ibadet olduğunu bildirirken, halife Harunürreşidin neşelendiği, keyiflendiği, arasıra cariyenin üzerine altın saçarak ona kıymet verdiğini böylece gösterdiği, alçak ve gülünç kelimelerle ballandıra ballandıra yazılıdır.)

Tevbe sûresi, 100. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ Onlardan razıdır. Onlar da, Ondan razıdırlar) buyuruldu. Burada, Ashâb-ı kiramın hepsini, yani Muhacirlerin ve Ensarın hepsini sevdiğini, beğendiğini bildiriyor. Ahzab sûresinin altıncı âyetinde meâlen, (Onun zevceleri, müminlerin analarıdır) buyuruldu. Burada, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek zevcelerini “radıyallahü teâlâ aleyhime ecma’în” meth ve sena ediyor. Bu âyet-i kerimelere karşı gelerek, bu din büyüklerine yalancı demek, bunların bildirdiği hadis-i şeriflere güvenilmiyeceğini söylemek, aklı olan kimsenin inanacağı bir söz değildir. Bu sözleri, ancak din-i İslamı lekelemek, yıkmak isteyen sinsi düşmanlar, yahudiler söyleyebilir.

Mutezile fırkasından işiterek, Kur’ân-ı Kerîmin mahluk olduğunu, insanların işlerinin mahluk olmadığını ispat etmek için sorduğu bildirilen suallere, müctehidlerin yetiştirdiği talebenin her biri tarafından çok güzel ve şüphe bırakmayan cevaplar verilmiş, bu yolda binlerce kıymetli kitap yazılmış, çoğu yabancı dillere çevrilerek, dünya bilginlerini hayran bırakmışlardır. Böyle olunca, cariyenin bu suallerine müctehidler cevap veremedi, şeklindeki yaldızlı yuvarlak sözlerle, ancak ahmaklar aldatılabilir. Aklı olan, bu yazıların yalan ve iftira olduğunu, İslamiyeti yıkmak için, din düşmanının, yahudilerin perde arkasından yaptığı hücumlar olduğunu hemen anlar.

Kur’ân-ı Kerîmin mahluk olduğunu ve insanların kötü işlerini Allahü teâlâ yaratmayıp, insanların her istediğini kendi yarattığını göstermek için, Mutezilenin Ehl-i sünnete karşı olan suallerini yazıp, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullâhi aleyhim” bunlara verdikleri kesin ve susturucu cevapları yazmamış, gizlemiştir. Halbuki Ehl-i sünnetin cevapları, kelam kitaplarımızda uzun yazılıdır.

Harunürreşid, Abbasi halifelerinin en alimi, en cesuru ve en adili idi. Böyle bir halifenin huzurunda ve âlimlerin ve devlet adamlarının karşısında, bir cariyenin halifeye, hak üzere halife olmadığını söylemesi ve orada bulunan binlerle seçme kimseye, siz bir fasıki faciri halife yapmışsınız, diyerek, halifeyi kötülemesi aklın kabul edeceği bir şey değildir. Halifenin bu sözleri gülerek, seve seve dinlediğini ve cariyenin başına altın saçacak kadar keyiflendiğini yazması ise, o kadar saçma ve uydurmadır ki buna çocuklar bile inanmaz, ancak gülerler. Cariyenin bu sözlerle âlimleri susturduğuna, kimsenin cevap veremediğine, orada bulunanların ve bütün Bağdattaki Ehl-i sünnet halkın sevindiğini ve müctehidleri tartakladıklarını yazması da, müctehidlerin ve halifenin ve bütün ahalinin Mutezile mezhebini kabul ettiğini, Ehl-i sünnet mezhebini beğenmediklerini göstermektedir. Halbuki Harunürreşidin ölünceye kadar Ehl-i sünnet mezhebinde bulunduğunu, Ehl-i sünnet âlimlerine son derece saygı gösterdiğini, her işini onlara danışarak yaptığını bütün kitaplar, tarihler söz birliği ile bildiriyor. Onun zamanında Bağdat halkının Mutezile mezhebine saptığını bildiren hiçbir yazı, hiçbir alâmet ortada yoktur. Evet Harundan çok sonra gelen bir iki halifenin, halkı Mutezile mezhebine sokmak istediği bildirilmekte ise de, bu işi başaramadıkları, bütün Irak ve İran halkının, şah İsmail zamanına kadar, Ehl-i sünnet mezhebinde bulundukları meydandadır. Şah İsmail-i Safevinin, Osmanlı devletine karşı durabilmek için, müslümanları parçalamak gayesi ile yeniden meydana çıkardığı şiilik mezhebi ise, Harunürreşitten yüzlerce sene sonra ortaya çıkmıştır. Görülüyor ki Harunun ve ahalinin, cariyeyi alkışlaması, büsbütün yalan ve iftiradır.

4- Cariye (Önce, müt’a nikahı yapılmakta idi. Sonra hazret-i Ömer bunu yasak etti) diyor. Halbuki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekkeyi aldığı gün, müt’a nikahını yasak etti. Müt’a nikahı demek, bir kadının belli bir zaman için istediği bir erkekle bir arada kalmak için sözleşmesi demektir. Binlerle erkek arasında, değil faziletli bir kadının, aşağı kadınların bile üzerinde konuşamayacağı böyle bir sözü, İmam-ı Cafer Sâdık hazretlerinin terbiye ettiği, kamil, iffetli, genç ve çok güzel bir kadının açık açık konuştuğunu söylemek, çok çirkin bir iftiradır.
5- Cariye demiş ki (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz Mekkeden Medineye hicret buyuracağı gece, Ashâbdan hiç kimse, bu gece evinden çıkmasın demiş. Ebû Bekr-i Sıddık, Resûlullahın emrini dinlemeyip, evinden çıkıp, Resûlullahın arkasından gitmiş. Resûlullah, bunun arkadan gelmesini istemeyerek geri döndürmeyi düşünürken, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Ebû Bekrin, fesad çıkarmak için geldiğini, eğer geri dönerse, Kureyş kâfirlerine haber vermek ihtimali olduğunu bildirerek, Resûlullahı uyarmış. Tevbe sûresinin 40. ayetindeki (Korkma! Allah bizimle beraberdir) denilmesi, Ebû Bekrin [haşa] kâfir olduğunu gösteriyormuş).

Şu yahudinin sözlerine bakınız! Halbuki tarih kitapları söz birliği ile diyor ki Kureyş kâfirleri Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize ve Ashâb-ı kirama “aleyhimürrıdvân” karşı olan düşmanlıklarını günden güne arttırarak müslümanları muhasara ettiler. Muhasara üç sene sürünce, Ashâb-ı kiramın bazısı, Medine-i münevvereye, kimisi de Habeşistana hicret etti. Mesela Kur’ân-ı Kerîmin toplayıcısı olan Osman “radıyallâhu anh” hazretleri [82 yaşında iken 35 yılında Medine’de şehit edildi] muhterem zevcesi hazret-i Rukaye [hicretin 2. yılında Medine’de vefat etti] ile Habeşistan’a giderken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunları görerek, (Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” zevcesi ile birlikte ilk hicret eden Lut aleyhisselâm idi. Benim Ashâbım içinde zevcesi ile ilk hicret eden de, sensin. Allahü teâlâ, seni Cennette Lut aleyhisselâma arkadaş edecektir) buyurmuştu. Rukaye “radıyallâhu anha” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ikinci kızı idi. Böylece, Mekke-i mükerremede, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Aliden başka kimse kalmamıştı “radıyallâhu anhüma”. Ebû Bekr de “radıyallâhu anh” hicret etmek için birkaç kere izin istemişti. Fakat, (Sen benimle beraber hicret edersin) buyurularak izin verilmemişti. Allahü teâlâdan, hicret için, izin bekleyordu. Kureyşin reisi ve en azılı İslam düşmanı olan Ebû Cehlin teklifi üzerine Resûlullahı öldürmeye karar verdiler. [Ebû Cehlin asıl adı Amr bin Hişam bin Mugiredir. Kureyşin, Beni Mahzum kabilesindendir. Mahzum bin Yaknata bin Mürrenin soyundandır. Kureyş, Resûlullahın on birinci babası olan Fihrin ismidir. Mürre, Resûlullahın 7. babasıdır. Ebû Cehil, Hicretin ikinci yılında Bedr gazasında öldürüldü.] Katilin belli olmaması için her kabileden 12 kadar sapık toplıyarak çarşambayı perşembeye bağlayan gece, Resûlullahın evinin etrafını kuşattılar. Resûlullahı öldürmek için saldıracaklardı. O anda Allahü teâlâ hicret etmesi için emir verdi. Hazret-i Ali’yi “radıyallâhu anh” kendi mübarek yatağına yatırıp, kendisi Yasin sûresinin 8. âyet-i kerimesini okuyarak, sabah olmadan çıkıp, kâfirlerin arasından geçip gitti. Kâfirler, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” çıkıp gittiğini göremedi. Öğleye kadar, anlaşılamayan bir yerde kalıp, öğle vakti, Ebû Bekr-i Sıddıkın evine geldi. Ebû Bekrin oğlu Abdullaha [birçok gazalarda bulundu. 11. yılda vefat etti] tenbih edip, her gün kâfirlerin arasında dolaşıp topladığı haberleri ve yiyecek içecek alarak, her gece mağaraya getirmesini emir buyurdu. O gece, Ebû Bekr-i Sıddık ile birlikte evden çıkarak, Sevr dağındaki mağaraya gittiler. Mağara içinde, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başını Ebû Bekrin dizine koyup uyudu. Mağaradaki deliklerden zehirli hayvan çıkıp da, Resûlullahı incitmemesi için, Ebû Bekr-i Sıddık arkasındaki gömleği çıkarıp, parçalayarak, her parçası ile bir deliği tıkadı. Parça yetişmediği için, bir delik açık kaldı. Bu delikten bir yılan başını çıkarıp göründü. Ebû Bekr-i Sıddık, yılanın dışarı çıkarak Resûlullahı incitmesini önlemek için, mübarek ayağını deliğe koydu. Yılan, mübarek ayağını ısırdı. Ayağını çekmedi. Fakat, acısından mübarek gözlerinden yaş aktı ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek parlak yüzüne damlayınca uyandı. Olanları anlayınca ısırılan yere mübarek tükürüğünü sürdü. Acısı hemen geçti. Mağarada üç gece kaldıktan sonra, Rebiul evvel ayının ilk pazartesi günü çıkıp, denize yakın yoldan deve ile Medineye doğru yolcu oldular. Kudeyd denilen yerde bir çadıra rastladılar. Çadırdaki Atike adındaki kadından bir şey satın almak istediler. Zayıf, sütsüz bir koyundan başka yiyeceği olmadığını söyledi. İzin verirsen onu sağalım buyurdu. Mübarek eli ile koyunun sırtını okşayıp besmele ile sağdı. O kadar çok süt çıktı ki bulunanların hepsi bol bol içti ve kapları da doldurdu. Sonra kadının zevci gelip bu mucizeyi işitince, zevcesi ile birlikte müslüman oldu.
Bütün kitaplar hicreti böyle anlatıyor. Mekke şehrinde Ebû Bekr ile Aliden “radıyallâhu anhüma” başka hiçbir müslüman bulunmadığına göre, Resûlullah Ashâbına evden çıkmayınız diye emretti sözünün doğru olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh”, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki yaş kadar küçüktü. Gençliklerinde arkadaş idiler. Çok sevışırlerdi. Bu sevgileri ölünciye kadar sürmüş ve hep artmıştır. Gece gündüz birbirlerinden ayrılmazlardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki defa Şam tarafına teşrif ettiği zamanlarda da birlikte bulunmuş idi. Bu kadar sevgiye, bağlılığa, fedakarlığa karşı Resûlullahın buna güvenmediğini yazmak, apaçık bir yalan ve iğrenç bir iftiradır. Resûlullah, hicret edeceğini Ebû Bekre haber vermedi, diyor. Evi kuşatan kâfirler, Resûlullahın evden çıktığını anlayamadı. Ebû Bekr anlayıp arkasına düştü ise, bunu keşif ve keramet ile anlamış olması lazım gelir. Hüsniyenin sözü, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” keşif ve keramet sahibi olduğunu göstermektedir. Böylece keşif ve keramet sahibi olan bir Zâtın, Resûlullaha hiyanet ve ihanet edeceğini söylemek, akla uygun söz olur mu? Eğer hiyanet etmek isteseydi, ertesi Cuma günü, kâfirler mağara kapısına geldikleri, mağara ağzındaki örümcek yuvasını görüp dünya yaratıldığından beri buraya adam girmişe benzemiyor, diyerek, içeriye girmek istemedikleri zaman, kâfirlere haber vermek fırsatı tam eline geçmemiş mi idi ve bu fırsatı kaçırır mı idi?

(Üzülme, Allahü teâlâ bizimledir) mealindeki âyet-i kerimenin mânâsını değiştirerek, çok alçak bir davranışla, Ebû Bekr-i Sıddıkı “radıyallahü teâlâ anh” kötülemeye alet etmeye kalkışmak, cahilliğin ve İslam düşmanlığının en çirkef şeklidir. Buna cevap bile vermeye değmez.

6—(Hüsniye, İbrahim Hâlid ile uzun uzun konuşmuş. Ona birçok ince bilgilerden sormuş. O da, öteki müctehidler gibi, hiçbirine cevap verememiş. Çok sıkışınca, Hüsniyeye, halife olmak kimin hakkı idi demiş. O da ilk müslüman olanın hakkı idi deyince, ilk müslüman olan kimdi demiş. Hüsniye, hazret-i Alidir deyince, hazret-i Ali müslüman olurken çocuk idi. Çocuğun müslüman olması sahih olmaz. Onun için ilk müslüman olan Ebû Bekr-i Sıddıktır, demiş. Fakat Hüsniye, hazret-i İsayı ve Musayı ve İbrahimi anlatan âyet-i kerimeleri okuyup, bunlar da çocuk iken müslüman olmuşlardı diyerek İbrahim Hâlidi ve Ehl-i sünnet âlimlerini çirkin kelimelerle söğmüş. Orada bulunanlardan imam-ı Şâfiî hazretleri bu cariyenin cezalandırılmasını halifeden istemiş. Halife bunun dileğine kulak bile asmayıp, onu ilim yolu ile mağlub etmelerini emretmiş).

Halbuki (Her çocuk, müslüman olmaya elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları sonra, anaları, babaları yahudi veya hıristiyan veya kitapsız kâfir olmaya çevirir) hadis-i şerifi Ehl-i sünnet arasında yayılmış, hemen herkes işitmiştir. Bu hadis-i şerif var iken, İbrahim Hâlidin veya herhangi bir din adamının (hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” müslüman iken çocuk idi. Onun için bunun müslümanlığı doğru olmaz) diyeceğine ve bu çılgınca sözü yüzlerce âlimin işiterek kabul edip sustuklarına inanmak, beyaza kara diyene inanmak gibi çocukların bile güleceği bir şeydir. Bu yazı da, kitabın hadis-i şeriften ve İslamiyetten haberi olmayan bir Acem yahudisi tarafından yazıldığını göstermektedir.

7- Cariye, âlimleri rezil ederek demiş ki (Halife olmak hazret-i Alinin hakkı iken, üç halife, Onun hakkını elinden zor ile aldı. Selman Fârisî ile Ashâb-ı kiramdan beş altı kişi hazret-i Ali tarafında kalıp, üç halifeye oy vermediler. Bu zalimlerle 25 sene uğraştılar. Bu yüzden üç halife ve [Cennet ile müjdelenmiş olan] on kişi ve bunlara oy veren binlerce Sahabi [haşa] kâfir oldular) demiş, bu din büyüklerine söğmüş, kaba, çirkin küfürler söylemiş.
Hurufiler, hazret-i Aliyi aşırı sevdiklerini göstermek için, halifeliği de araya karıştırıyor. Burada da, İslamiyetin dışına taşarak, bozuk düşüncelere saplanıyorlar. Dikkat edilirse bunlar, İslamiyetin emrettiği hilafeti, dünya saltanatı sanıyorlar. Saltanat sürmek, devlet reisi olmak için, babası oğlunu, oğlu babasını öldüren kralların kurduğu tuzakları, çevirdikleri fırıldakları tarihlerde okuyup, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” dört halifesini de bunlara benzetiyorlar. Dört halifenin, insanlara nasıl hizmet ettikleri tarihlerde geniş yazılıdır. Hilafet de, bu demektir.

Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” efendimizin halife iken, arkasına bir çuval un alarak götürdüğünü, hazret-i Ömer görüp sebebini sormuştu. Ya Ömer! Çoluk çocuğumun ihtiyaçlarını kazanmak lazım değil mi buyurdu. Hazret-i Ömer, halifenin bu cevabını son derece beğenmekle beraber hayretle karşıladı. Resûlullahın halifesinin bütün insanlara hizmet etmesi lazımdır. Bu hizmeti yapabilmesi için beytülmaldan, yani devlet kasasından halifeye maaş verelim dedi. Ashâb-ı kiramın hepsi, bu sözü uygun görüp halifeye beytülmaldan lazım olan malın verilmesi kararlaştırıldı. Ebû Bekr hazretleri, herkes gibi yaşayacak kadar alır, artarsa, geri verirdi. İkinci halife Ömer “radıyallâhu anh” da böyle idi. İslam orduları Kudüs-i şerifi ve etrafını aldıkları zaman Avrupa devletleri tarafından, Kudüse gönderilen çok bilgili ve tecrübeli bir sefir, halife ile konuşup, dilekleri kabul edilmemiş olduğu hâlde, kendi hükümetine, hazret-i Ömerin ahlakını, adaletini övmekten kendini alamamış ve (öyle bir padişah ki yüksek ilmi ile ve dehşeti ile birlikte, ne bir sarayı, ne de süslü elbiseleri yoktur. Elbisesine dikkat ettim. Onsekiz yerinde yama vardı. Böyle ziynetsiz, gösterişsiz, hep harbe, gazaya hazırlanan bir kahramana karşı koyulmaz) dediği, Avrupanın taassup gütmeyen tarihlerinde yazılıdır. Celaleddin-i ruminin 47.000den çok beyti bulunan Mesnevi kitabı bütün yabancı dillere çevrilmiştir. Burada diyor ki Rum imparatorunun gönderdiği sefiri, Medineye gelince, halifenin sarayını sorar. Bir kulübeyi gösterirler. Oraya gidince, halifeyi bahçede, kuru toprak üstünde, bir taş parçasını yastık yapmış yatıyor görür. Hazret-i Ömer Fâruk “radıyallahü teâlâ anh” uyanıp ilk bakışının dehşet ve şiddetinden sefir titremeye başlamıştır. Kendine gelip, konuşup, halifeden ayrılırken, halifenin muhterem zevcesi, bir yerden onsekiz dirhem gümüş para ödünç alıp, yaptığı bir hediyeyi kendi tarafından sefire verip imparatorun zevcesine göndermiş, imparatorun zevcesi buna karşılık, kıymetli ve mücevherlerle süslü hediye göndermiş. Her işinde hak yoldan ayrılmayan halife, gelen bu hediyeden yalnız 18 dirhem gümüş değerindeki parçasını zevcesine ayırıp, geri kalanını beyt-ül-mala göndermiştir.

Ömer “radıyallâhu anh” her yemeğini topraktan çanak içerisinde yirdi. Bir gün, Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” halifenin kızı hazret-i Hafsaya yalvararak, babasına şu haberi yolladılar: (Ey, müminlerin emri olan babacığım! Birinci halife olan hazret-i Ebû Bekr, ölünciye kadar münafıklarla uğraştı. Rahat bir nefes alamadı. Siz ise, şark ve garbda sayısız memleketler ele geçirdiniz. Ayağınıza, cihan padişahlarından sefirler gelerek sofralarınızda doymaktadır. Bunlara karşı, toprak çanakları bırakıp, bakır, metal takımlar kullanılsa uygun olmaz mı?). Ashâb-ı kiramın böyle düşündüklerini arz etti. Halife hazretleri buna karşı (Ey kızım Hafsa “radıyallâhu anha”! Bu sözü başkası söyleseydi, onu paylardım. Senden işittiğime göre, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin içi ot dolu bir yatağı vardı. Mübarek vücudu bu yatakta rahatsız olduğundan, bir gece yumuşak bir yatak döşediniz. Resûlullahı bu rahat döşek içinde yatırdınız. O gece kalkıp ibadet etmekten mahrum bıraktınız. (Bir daha böyle yapmayınız!) diyerek sizlere karşı üzüldüler. Feth sûresi 2. âyetinde meâlen, (Senin geçmiş ve gelecek kusurlarını örtmek için…) buyuruldu. Afv ve mağfiret ile müjdelenmiş olan, şanlı bir Peygamberin hayatı böyle olunca, sonunun nasıl olacağı belli olmayan zavallı bir Ömer, Resûlullahın yaşadığı yoldan ayrılıp bakır kablardan yiyip içerek saltanat sürebilir mi?) buyurdu.

Ömer Fâruk “radıyallâhu anh” Medinede, gündüzleri Asyadaki ve Avrupadaki ordularını idare ve harp ihtiyaçlarını bulup göndermekle uğraşıp, geceleri de müslümanların malını, canını, ırzlarını korumak için sabaha kadar gezer, dolaşırdı. Bir gece, dolaşırken ağlayan bir ses işitti. Oraya gidip sebebini sordu. Bir fakir kadın (Ben kimsesizim. Buraya geleli iki gün oldu. Çocuklarım açlıktan iki günden beri ağlıyor. Ateş yaktım. Çömleğe yalnız su koyup, size mama pışıriyorum, diyerek onları uyutuyorum!) dedi. Halife, üzüntüden ağlamaya başladı ve (Ömer helak oldu! Ömer mahv oldu) diyerek kendini aybladı. Gitti. Et getirdi. Ateşi alevlendirmek için üflerken mübarek sakalı tutuştu. Bunlar, masal değildir. Tarih kitaplarında yazılı olan vak’a ve olaylardır. Şimdi bazı kimseler sinema rejisörlerinin çevirdiği yapma filimleri, tabii vak’a imiş gibi seyr edip, İslam tarihlerine mitoloji, hurafe, hikaye diyor.

IV. İslam halifesi olan hazret-i Ali “radıyallâhu anh” da böyle idi. Vefat ederken, dünya malı olarak, geride Düldül adındaki Resûlullahtan kalan katırı ile Zülfikar adındaki kılıcı ve mübarek gömleği kalmıştı. Bunlar da, bir yahudide rehn, yani ipotek idi. Peygamberlerin sonuncusu ve âlemlerin efendisi olan Muhammed aleyhisselâm vefat ederken de, sac ağacından bir karyola, bir gömlek ve bir elbise bırakmıştı. 20 deve, 100 koyun ve 7 keçisinin sütlerini, Ashâb-ı kiramın fakirlerine verirdi. Kendi için bir evi dahi yok idi. Dört halife, hep Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” gibi yaşadı. Onun yolundan hiç ayrılmadı. Dördü de, İslamiyetin emri olan halifeliği, yük altına girer gibi kabul eylemişti ve ümmet, söz birliği ile seçtiği ve istediği için halife olmuşlardı. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin hadis-i şeriflerinde, (Ümmetimin oyları dalalet üzerinde toplanmaz) ve (Müminlerin güzel dediği şeyi, Allahü teâlâ da güzel kabul eder) buyurulmuştur. Ümmetin seçtiği dört halifeye, zor ile güç kullanarak halife oldular demek, çok büyük bir şaşkınlık, iğrenç bir iftiradır. Ebû Bekr-i Sıddık hazretlerinin halifeliğe hevesli olmadığını, şu hadise de açıkça gösteriyor. Şöyle ki kâfirleri müslümanlara yaklaştırmak, onların gönlünü kazanmak için, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunlardan bazısına, beytülmaldan mal verirdi. Kendilerine mal verilen kâfirlere Müellefe-i kulub denirdi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” halife olunca, müellefe-i kulubdan birisine, evvelce verildiği gibi, beytülmaldan bir miktar erazi vermişti. Bu kimse, Ashâb-ı kiramın Ömeri çok sevdiğini görerek, bunu ileride halife seçeceklerini düşünerek aldığı tapu senedini buna da imzalatmak ister. Senedi gösterince, hazret-i Ömer senedi alıp doğru halifeye gelir ve beytülmaldan buna niçin toprak verdiğini sorar. Halife beytülmaldan müellefe-i kulube Resûlullah zamanında da arazi verildiğini söyleyince, hazret-i Ömer, (O zaman müslümanlar zayıf olduğu için veriliyordu. Şimdi ise, o zayıflik ve mecburiyet kalmadı. Şimdi böyle bir şey lazım olsa bile Ashâbdan altı-yedi kişi ile görüşüp danıştıktan sonra verilebilir) dedi. Halife, bu sözü yerinde görüp, (Ya Ömer! Halifeliğe seçildiğim zaman, bu işe lâyık olmadığımı söylemiş ve kaçınmıştım ve senin daha uygun olduğunu bildirmiştim. Fakat, Ashâb-ı kirama dinletememiştim. Bu meselede de, benden üstün olduğun yine meydana çıktı. Halifelikten çekilmek istiyorum. Bu hizmeti senin kabul etmeni diliyorum) buyurdu. Ömer “radıyallâhu anh” kendisinin üstün olmadığını, halife olmayı düşünmediğini, yalnız bildiğini hatırlatmak istemiş olduğunu arz etti. Halife hazretleri, ondan sonra, beytülmal işlerinde danışmadan bir şey yapılmamasını emir buyurdu.

Ömer “radıyallâhu anh” halife iken, Ashâb-ı kiramdan birkaç kimse gelip oğlu Abdullah bin Ömerin, Ashâbın âlimlerinin ikincisi olduğunu söylediler ve Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Onu çok severdi, dediler. Kendinden sonra Onun halife yapılması için vasiyet etmesini dilediler. Ömer “radıyallâhu anh” bunlara, (Halifelik ağır bir yüktür. Oğlumu bunun altına sokamam) buyurdu. Ömer “radıyallâhu anh”, hicretin 23. yılında, Ashâb-ı kiramdan Mugirenin kölesi Ebû Lülü adındaki bir kâfir tarafından kılınçla şehit edildi. Yaralanınca, halife tayin etmesi istenildikte, Ashâb-ı kiramdan Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahmân bin Avf ve Sad ibni Ebû Vakkas “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” herkesten daha çok Resûlullahın sevgisini kazanmışlardır, buyurdu. Bunlar kendi aralarından Osmanı “radıyallâhu anh” halife seçtiler. Üçüncü halife Osman bin Affan oldu. Bunun zamanında bazı münafıkların tahrik etmesi ile yer yer fitne ve ayaklanmalar oldu. Cahillerden, soysuzlardan bir grup Medineye kadar gelince, Ashâb-ı kiramdan bazısı halifeye istifa etmesini söyledi. (Kur’ân-ı Kerîm okurken şehit olacağımı, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana haber vermişti) buyurarak, kazaya rıza, belaya sabır gibi meziyetleri göstermişlerdi. Hicretin 35. yılında, bazı kötü kimselerin halifenin evine saldırdığını, imam-ı Ali “radıyallâhu anhüma” işiterek yardımcı olmak ve korumak için iki oğlu Hasan ve Hüseyini birer arslan gibi halifenin evine gönderdi. Her ikisi kılınçlarını çekerek kapıdan kuş uçurmadılar ise de eşkiyadan beş-altı alçak arka taraftan merdiven koyup içeri girdi. Resûlullahın haber verdiği gibi halife şehit edildi. Ali “radıyallâhu anh” bu acı haberi işitince, halifeyi iyi koruyamadıkları için, iki oğlunu tektir ve hatta mübarek eli ile vurmak istedi ise de, muhafazada kusur etmediklerini, azgınların başka taraftan girdiklerini anlayarak afv buyurdu.

Yahudi kitabı diyor ki (Ashâb-ı kirâm, bu acı üzerine toplanarak hazret-i Aliyi “radıyallâhu anhüm” söz birliği ile halife seçtiler.) Ashâb-ı kiramın büyüklerinden Talha ve Zübeyr ve daha birçok kimse, halifeden katilleri yakalamasını ve İslamiyetin emrettiği cezayı vermesini istedi. Hazret-i Ali, ortalığın karışık olduğunu, bu karışıklıkta katillerin bulunamayacağını, aranınca ikinci bir isyan çıkacağını, İslamiyetin bu emrini, ancak ortalığın düzelmesinden sonra yapabileceğini bildirdi. Bunlar da, İslamiyetin emrini yapmayan halifeye itaat olunmaz, dedi. İmam-ı Alinin ictihadı doğru idi. Karşı tarafta olanların da ictihadlarına göre hareket etmesi lazım geliyordu. Halifenin, kendine uymayanları zor ile itaate getirmesi lazım idi. Bu yüzden Cemel vak’ası, yani deve muharebesi oldu. Çok müslüman kanı döküldü. Bu zaman hazret-i Muaviye “radıyallâhu anhüm”, Şamda Vâli idi. Deve vak’asına karışmadı. Şamlıların kanının bu işe bulaşmasını önledi. Hazret-i Ali galip gelip, Şamlıların da itaat etmesini isteyince, hazret-i Muaviye de ictihad ederek, katillerin yakalanmasını ve cezalarının verilmesini istediğinden ikinci olarak Sıffin muharebesi yapıldı.

Görülüyor ki dört halifeden hiçbiri hatta Ashâb-ı kiramdan hiçbiri “radıyallâhu anhüm”, halife seçiminde, asla dünya menfaati düşünmemiş, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için çalışmışlardır. Dört halife hiç rahatlarını düşünmeyip, gece gündüz İslamiyete ve müslümanlara hizmet etmeye uğraşmışlar, bu hizmeti Allah rızası için ve mecbur kalarak kabul etmişlerdir.

Hurufiler, halifeliği sultanlığa, krallığa benzetiyor. Böyle sandıkları için, hazret-i Ali, üç halifenin hilafetlerini kabul etmedi. 25 sene, hiç durmadan bunlarla çarpıştı, diyorlar. Devlet başkanı olmak için yıllarca uğraştı. Bunu istemedikleri için, Ashâb-ı kirama karşı senelerce kin ve düşmanlık besledi sanıyorlar. Bunun için üç halifeye ve bunlara oy veren binlerce Ashâba, kıyamete kadar lanet etmelidir, diyorlar. Kendilerini doğru tanıtabilmek için, İslamiyete ve akla uymayan ve hazret-i Alinin yüce şanına yakışmayan şeyler uyduruyorlar.

8—Cariye demiş ki (Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” halife olunca, hazret-i Fâtıma-tüzzehranın hurma bahçesini zor ile elinden almış, hazret-i Fâtıma, buna gücenip ölünciye kadar Ebû Bekre düşman olmuş. Hatta, öleceği zaman Ebû Bekr ile Ömerin cenazede bulunmamaları için, kendisinin gece defnedilmesini vasiyet eylemiş).

Bu bahçede sayılı birkaç ağaç vardı. Büyük bir orman olsaydı dahi, böyle bir şey için, dünyanın malına, mülküne zerre kadar dönüp bakmadığı için, kendisine (Betul) denilen Resûlullahın kızı, kadınların en şereflisi Fâtıma-tüz-zehranın “radıyallâhu anha” babasının Cennet ile müjdelediği üç halifeye düşmanlık etmesi, afv ve ihsanda bulunmaması, bunlara [haşa] lanet etmesi ve müslümanlara da böyle olmalarını tavsiye eylemesi çok büyük bir yahudi iftirası ve pek derin bir gaflet uykusudur. Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtımanın, bütün dünyaya yayılmış olan yüce şanlarını küçülten böyle iftiraları bu iki din büyüğüne yakıştırmak, bunları sevmek değil, belki düşmanlık etmektir. Ancak yahudilerin yapacağı şeydir.

1894’de İstanbulda vefat edip Fatih camii şerifi kıblesindeki kabristanda medfun bulunan Lofcalı Ahmed Cevdet paşanın “rahmetullâhi aleyh” büyük (Kısas-ı Enbiya) kitabı, h. 1331 de İstanbulda basılmıştır. 369. cu sayfasında diyor ki (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hayberde bulunan (Fedek) adındaki hurma bahçesini vakıf edip, ne yapılacağını da tayin buyurmuştu. Bunun varidatının yabancı elçilere, misafirlere, yolculara verilmesini vasiyet eylemişti. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” halife olunca, bu vasiyeti yerine getirdi. Fâtıma “radıyallâhu anha” mirasını isteyince: Ben Resûlullahtan işittim. (Bize [yani peygamberlere] kimse varis olamaz. Bizim bıraktığımız şey sadakadır) buyurdu. Resûlullahın yaptığını ben asla değiştirmem. Zira, bir yanlış yola sapmaktan korkarım, dedi. Hazret-i Fâtıma (sana kim varis olur?) dedi. Halife, çoluk çocuğum dedi. (Ya ben, niçin babama varis olmuyorum?) dedi. Halife de, (Ben senin baban olan Resûlullahtan işittim. (Bize, kimse varis olamaz) buyurdu. Onun için, sen de varis olamazsın. Fakat ben, Onun halifesiyim, Onun hayatta iken verdiği kimselere ben de veririm. Senin her ihtiyacını vermek, işlerini idare ve hizmet etmek, benim vazifemdir) dedi. Bunun üzerine hazret-i Fâtıma sustu. Bir daha, miras lafı etmedi). (Kısas-ı Enbiya) nın yazısı tamam oldu.

Yeryüzünde bulunan Ehl-i sünnetin sayısı, her asırda, mezhepsizlerden katkat çoktur. Hurufiler, kendilerinden katkat çok sayıda olan Ehl-i sünnete lanet ediyor, kâfir diyor. Onların bu cesaretine ve haksız sözlerine karşı, Ehl-i sünnet de, bunların mezhepsiz olduğunu söylerse, çok olan tarafın sözü doğru olmak uygun olur.

Hazret-i Alinin üç halifeye “radıyallâhu anhüm ecma’în” düşman olduğunu ve bir bahçe için hazret-i Fâtımanın Ashâb-ı kirama lanet ettiğini söylemek, Kur’ân-ı Kerîme de hiç uymamaktadır. Mâide sûresinin 2. âyet-i kerimesinde meâlen, (Allahü teâlâ, kullarını birr ve takvada, birbirlerine yardım etmeye, birbirleri ile iyi geçinmeye çağırıyor. Günahta ve düşmanlıkta yardım etmeyiniz) buyuruldu. Ashâb-ı kiramın birbirini sevmemesi, milyonlarla müslümanın birbirine kâfir demesi, lanet etmeleri, birr ve takva olmayıp günah olur. Hazret-i Alinin ve hazret-i Fâtımanın “radıyallâhu anhüma” bu âyet-i kerimeye uymadıkları söylenmiş olur. Bunlar, hazret-i Ebû Bekrin hilafetini kabul etmemekle ve Ashâb-ı kirama düşman olmakla, sonra gelen müslümanların birbirlerine kâfir diyeceklerine sebep olacaklarını, böylece bu âyet-i kerimeye uymayan bir çığır açılacağını bilmiyorlardı. Eğer bilselerdi vazgeçerlerdi denirse, bunların üstünlüğü keşif ve kerametleri inkar edilmiş olur.

Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” evladından ve Evliyanın büyüklerinden olan Seyyid Abdülkâdir-i Geylani “rahmetullâhi aleyh”, (Gunyet-üt-talibin) adındaki kitabında buyuruyor ki (Şiîlere göre hilafet on iki imama mahsustur. Bunlar masumdur. Günah işlemezler. Keşif ve keramet yalnız kendilerinde görülür. Dünyada, olmuş ve olacak her şeyi bilirler, derler). Kumların sayısına varıncaya kadar her şeyi bilen hazret-i Alinin, hazret-i Ebû Bekre oy vermediği için, milyonlarca ümmetin yoldan çıkacağını bilmediğini söylemek, bu inanışlarına uymaz. Böyle söylemek, zaten doğru da değildir.

Yukarıda, Ömer “radıyallâhu anh” hazretlerinin halifeliğini anlatırken, halifeliğin ağır bir yük olduğu bildirilmişti. Bir müminin, başka müminler, beni niçin seçmediler diye üzülerek, onlara düşmanlık etmesi mi, yoksa bu ağır yükü çok şükür bana vermediler diye sevinmesi mi doğrudur? Hele, onun düşmanlığından, müslümanlar arasında, kıyamete kadar fitne ve fesad çıkacağını biliyor ise, elbette, seve seve oy verip halifeyi desteklemesi lazım olur.

Âli-i İmrân sûresi 185. âyetinde ve Hadid sûresinin 20. âyetinde meâlen, (Dünya hayatı, ancak insanları aldatıcı şeylerdir) buyuruldu. Enam sûresinin 32. âyetinde meâlen, (Dünya hayatı oyun ve boş şeylerdir. Allahtan korkanlar için, ahiret hayatı elbette hayırlıdır. Böyle olduğunu niçin anlamıyorsunuz?) buyuruluyor. Enfal sûresi 28. âyetinde ve Tegabün sûresi 15. âyetinde meâlen, (Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız sizi imtihan etmek için verildi. Allahü teâlâ, iyiliklerinize karşılık, size çok büyük ecîr verecektir) ve Tevbe sûresi 38. âyetinde meâlen, (Dünya hayatını ahiretten daha çok mu beğeniyorsunuz? Dünya hayatında ele geçenler, ahirettekilerden çok azdır) ve Kehf sûresi 46. âyetinde meâlen, (Mal ve çocuklar, dünya hayatının süsleridir. Sonsuz kalıcı olan iyi işlerin sevapları, Rabbinin yanında daha iyidir) buyurulmuştur. Daha böyle altmışaltı kadar âyet-i kerimeler, dünya malına, mevkiine gönül bağlamamayı tenbih buyuruyor. Bu yolda sayısız hadis-i şerifler de bildirilmiştir. Mesela bir hadis-i kudside, (Ey Adem oğlu! Ömrünü dünyayı toplamakta harceddin. Cenneti hiç istemedin) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimeleri, ilim şehrinin kapısı olan hazret-i Ali ile kadınların en üstünü olan Fâtımatüz-Zehra “radıyallâhu anhüma” elbette herkesten daha iyi biliyorlardı. Bunların dünya mevkiı için ve hurma bahçesi için üzülerek didişmeleri, kakışmaları hiç düşünülebilir mi?

Sual: Bunların üzülmesi, didişmesi dünyaya düşkün olduklarından değildi. Hazret-i Ebû Bekrin ve Ömerin hilafeti zor ile ele geçirdiklerini, böylece günaha girdiklerini görüp, bunları günahtan kurtarmak için idi, denilirse:
Cevap: Enam sûresi 164. ve İsra sûresi 15. âyetinde meâlen, (Hiç bir günahkar kimse, başkasının günahını da yüklenmiyecektir) buyuruldu. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” ve Resûlullahın “aleyhisselâm” Ashâbının çoğu, [hiç olmayacak şey ise de] bu işte bir günah işlemiş olsalar bile bu âyet-i kerimeye göre, bundan hazret-i Aliyye bir şey dokunmayacaktır. Yine dövüşmesi, kakışması lazım gelmez. Hele yüzmilyonlarla insanın Cehennemde sonsuz kalmasına sebep olacak bir dövüşmeyi yapması, olacak şey midir?

Bu fakir, [yani Osman efendi], şiî âlimlerinden birine sordum ve Fâtıma “radıyallâhu anha” hazretlerinin, hurma bahçesini vermedikleri için Ashâb-ı kirama gücenmesi, dünyayı sevmek demek olup caiz değildir, dedim. (Onun gücenmesi dünyaya düşkün olmasından değildi. Çirkin bir işin yapılmasını beğenmedikleri için idi) dedi. Bu kaçamak cevabı ile Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” tertemiz kerimesini lekelemiş oluyordu. Çünkü İslamiyete uygun olarak yapılan bir işi, ancak nefs-i emmare çirkin sanır. Bunu hatırlattım ve aşağıdaki açıklamayı yaptım. Şaşkına döndü. Diyecek söz bulamadı. Şöyle ki: Tarih okuyan iyi bilir ki bir gazada İmam-ı Ali “radıyallâhu anh” hazretleri, bir kâfiri yere yıkıp öldüreceği sırada, canından ümitini kesen bu adam, ağzında olan bütün pislikleri, İmamın yüzüne püskürtmüştü. Yüzü gözü pislik içinde kalan İmam, kâfiri öldürmekten vazgeçmişti. Gözleri dönmüş, aklı gitmiş olan kâfir, daha şaşırıp; niye durdun, korktun mu, dedi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” kâfiri bırakıp, (Seni önce müslüman olmadığın için, Allahü teâlânın emri ile öldürecektim. Şimdi ise, yaptığın bu pislikten dolayı nefsim sana karşı düşman oldu. Şimdi öldürürsem, nefsim için öldürmüş olurum. Allahü teâlânın emrini değil, nefsimin isteğini yapmış olurum. Böylece, seni öldürmekle sevap kazanacağım yerde, günah işlemiş olurum) buyurdu. Kâfir, bu sözleri işitince, imam-ı Alinin vicdanının dayanmış olduğu İslam dininin üstünlüğüne hayran kalarak, bütün kalbi ile Kelime-i şehâdet getirdi. Seve seve müslüman oldu. Birkaç dakika önce, can düşmanları iken, şimdi kucaklaşarak kardeş oldular.

Evliyanın büyüklerinden olan İbrahim bin Ethem “rahimehullahü teâlâ”, 96 yılında Belh’te doğup, 162’de Şam’da vefat etti. Önce Belh padişahı idi. Saltanatı bırakıp, Mekke-i mükerreme’ye geldi. Sırtında odun taşıyarak ekmek parasını kazanırdı. Ölünciye kadar nefsi ile pençeleşti.

Osmanlı padişahlarının 7. olan Fatih Sultan Muhammed han “rahmetullahi teâlâ aleyh” 1453’de İstanbulu Bizanstan alarak tarihte yeni bir çağ açtı. Bunun babası, 6. Osmanlı padişahı olan Sultan II. Murad han 1451’de vefat etmiştir. Bursa’da medfundur. Kendi arzusu ile saltanatı oğluna bırakarak kendisi Manisa’ya çekildi. Bir köşede ibadet ile meşgul oldu.

Hazret-i Alinin ve Fâtıma-tüz-Zehranın, dünyanın vefasızlığını anlamakta ve nefsle mücahedede, adı geçen sultanlardan aşağı olmadıkları gün gibi meydanda iken, bunların dünya malı ve mevkii için üzüldüklerini ve hele kin beslediklerini, bir müslümanın söylemesine imkan yoktur. Bu iftiraların, Abdullah bin Sebe adındaki münafık bir yahudi tarafından çıkarıldığına şüphe yoktur. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” zamanında Yemenden Mısra ve oradan Medineye gelip müslüman olduğunu söyledi. İslamiyete, başkalarının yapamadığı zararı yaptı.
Âli-i İmrân sûresi 133. âyetinde meâlen, (Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennete girmeye koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennetin büyüklüğü gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar için hazırlandı. Bunlar, az bulunsa da, çok bulunsa da, mallarını Allah yolunda verirler. Öfkelerini belli etmezler. Herkesi affederler. Allahü teâlâ, ihsan edenleri sever) ve Hucurat sûresi 10. âyetinde meâlen, (Müminler, birbirleri ile kardeştir. Kardeşleriniz arasında sulh yapınız!) buyuruldu. Bunlar gibi daha 30’a yakın âyet-i kerimelerde, müminlerin birbirlerine öfkelenmemesi, birbirlerine iyilik ve ihsan yapmaları, affetmeleri emrolunmaktadır. Hadis-i şerifte, (Birbirlerine merhamet edenlere, Allahü teâlâ merhamet eder. O, merhamet edicidir. Yer yüzünde olanlara merhamet ediniz ki gökte olan melekler de, size merhamet etsin) buyuruldu. Buna benzer daha 50 kadar hadis-i şerifte öfkeyi yenmek, iyilik ve ihsan etmek emredilmekte, insanlık vazifeleri öğretilmektedir.

İşte, hazret-i Ali ve Fâtıma-tüz-Zehra “radıyallâhu anhüma”, mevki için ve birkaç hurma ağacı için öfkelenip, iyilik ve ihsan etmeyip, ölünceye kadar Ashâb-ı kirama “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” düşmanlık etselerdi, Kur’ân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uymamış olurlardı. Buna hiç ihtimal var mıdır? Böyle yaptıklarını söyleyen bir kimse, her ikisinin yüksek şanlarını lekelemiş olur.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu iki göz bebeğine hiçbir kusur gelmemesi için, böyle saçma şeyler söylememiş, bu büyükleri sevmek, son nefeste iman ile gitmeye sebep olur, diyerek çok sevilmelerini teşvik buyurmuşlardır. Bu büyükleri Ehl-i sünnet mi, yoksa şiîler mi doğru sevmektedir? Akıl ve insaf sahibi olan herkes, bunu pek kolay anlayabilir.

Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin kardeşler oldukları, birbirlerini ne kadar çok sevdikleri herkesçe bilinmektedir. Mesela Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma” bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzur-ı şerifine gelmişti. Buna çok iltifat buyurdu ve (Kıyamet günü herkesin beratı, yani kurtuluş vesikası, her işi ölçüldükten sonra verilir. Abdullahın beratı ise, dünyada verlimiştir) hadis-i şerifi ile bunu meth ve sena buyurdu. Sebebi soruldukta, (Kendisi vera ve takva sahibi olduğu gibi, duâ ederken “Ya Rabbi! Benim vücudumü, kıyamet günü o kadar büyük eyle ki Cehennemi yalnız ben doldurayım. Cehennemi insanla dolduracağım diye verdiğin sözün böylece yerine gelmiş olsun da, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden hiç kimse Cehennemde yanmasın” diyerek din kardeşlerini kendi canından daha çok sevdiğini göstermiştir) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddıkın da böyle duâ ettiği (Menakıb-i çihar yar-ı güzin) kitabında yazılıdır. Hazret-i Alinin, müslümanları sevmesi, Abdullah ibni Ömerin “radıyallahü teâlâ anhüm” sevmesinden katkat fazla olduğu şüphesizdir. Halife yapılmadığı için, milyonlarca müslümanın Cehennemde sonsuz yanmasına sebep olacak bir sevgisizlik göstermesi imkansızdır.

Tebük gazasında ağır yaralanan Ashâb-ı kiramdan birkaçı çok susamıştı. Bir müslümanın getirdiği bir bardak su, hangi yaralıya verildi ise, (önce, su istediğini işittiğim din kardeşime ver) diyerek birbirlerine gönderdikleri ve suyu içmeye sıra gelmeden her birinin şehit olduğu, İmam-ı Gazalinin (Kimya-yı saadet) kitabında ve diğer kitaplarda yazılıdır. İşte, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” birbirini bu kadar çok seviyordu. Bütün gazalarda canını ölüme atan imam-ı Ali ve Resûlullahın sevgilisi olan Fâtıma-tüz-zehranın “radıyallâhu anhüma” üç halifeyi ve Ashâb-ı kiramın çoğunu sevmemesi hiç düşünülebilir mi? Böyle olduğunu söylemek, Onlar için bir kıymet ve üstünlük olmayıp, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin yasak ettiği bir kötülük ve alçaklık olur. Kendileri böyle, alçak, kötü işleri yapmaktan uzak ve tertemiz oldukları için, böyle sözlerin, İslam düşmanları tarafından uydurulduğu, yalan ve iftira olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda fazla bilgi isteyenlere, (İman ile ölmek için kardeşim, Ehl-i beytle Ashâbı sevmelisin) kısmını okumalarını tavsiye ederiz.

9—Cariye demiş ki (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin vefatında, hazret-i Ali “keremallahü vecheh” cenaze işleri ile uğraşırken, Ebû Bekr-i Sıddık ile Ömer Fâruk “radıyallâhu anhüma” Ensardan beş altı kişi ile Sakife oğullarının çardağı altında toplanarak halifeliği paylaşmaya başladı. Sonunda hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrin elini tutup halife sen olacaksın dedi. Oradakiler de kabul etti: Hazret-i Ömer elinde yalın kılınç Medine sokaklarında üç gün dolaşıp rastladığına, Ebû Bekrin halifeliğini zorla kabul ettirdi. Hazret-i Ali ikinci günü toplantı yerine gelip, içinizde bilgisi en çok olanınız, en üstün ve en kahramanınız benim. Ne hak ile hilafeti elimden alıyorsunuz. Daha nice sözlerle hakkını istemiş, kendisine 20 kişi uymuş. Sonra, kendisi, Ebû Bekrin hilafetini kabul etmiş ise de, kalbi bunu istememiş).

Doğrusu ise, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat edince, Ashâb-ı kiramın hepsi bu derin üzüntü ile ne yapacağını şaşırdı. Üzerlerine çöken acıdan, dehşetten, kiminin dili tutuldu. Kimisi yerinden kalkamaz, sokağa çıkamaz oldu. Hazret-i Ali de, ayrılık ateşinden ne yapacağını şaşırmıştı. Hazret-i Ömer şaşkınlıktan eline kılınç alıp, (Kim Resûlullah öldü derse, boynunu vururum) diyerek sokak sokak dolaşmıştı. Kötü niyetli olan münafıklar, bu kargaşalıktan faydalanmeye kalkmıştı. Bu karışık hâli gören Ebû Bekr-i Sıddık mescide gidip, minbere çıkarak, (Ey Resûlullahın Ashâbı! Biz Allahü teâlâya kulluk ediyoruz. O hep diridir. Hiç ölmez. Hiçbir zaman yok olmaz. Zümer sûresi 30. âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim! Bir gün gelecek, sen elbette öleceksin. Onlar da elbette öleceklerdir) buyuruldu. Allahü teâlânın haber verdiği gibi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz vefat etmiştir), dedi. Böyle tesirli sözlerle nasihat etti. Ashâb-ı kiramın şaşkınlıkları gidip, akılları başlarına geldi. Hatta dinleyiciler arasında bulunan hazret-i Ömer, Ebû Bekr-i Sıddıktan bu âyet-i kerimeyi işitince, bu âyet-i kerime, öyle hatırımdan çıkmıştı ki yeni nazil oldu sandım buyurmuştur. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh”, münafıkların bir fesad çıkarmak üzere olduklarını, kendilerinden birini halife seçmek için bir yere toplandıklarını sezerek, cenaze işlerini hazret-i Aliyye bırakıp, halife seçmeyi görüşen Ashâb-ı kiramın yanlarına gitti. Görüşme sonunda, oradakilerin hepsi, hazret-i Ebû Bekri halife seçti. Resûlullahın vefatının ikinci salı günü, hazret-i Ali de mescide gelerek hazret-i Ebû Bekre biat etti. Hazret-i Ebû Bekr, söz birliği ile halife yapıldı.

Allahü teâlâ, kullarına gönderdiği kitapların hepsinde, kibri ve gururlanmayı kötülemiş ve yasak etmiştir. Mesela, Kur’ân-ı Kerîmde, Nahl sûresi 23. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, kibrli olanları elbette sevmez!) buyurmaktadır. İncilde bildiriyor ki havariler, İsa aleyhisselâma sordu: Ey Allahın Peygamberi! İçimizde, hangimiz büyük, hangimiz küçüktür? Bu sorularına karşılık olarak, İsa aleyhisselâm: (En büyüğünüz, en küçüktür. En küçüğünüz de, en büyüktür) buyurdu. Böylece, kendini büyük gören küçüktür. Kendini küçük gören büyüktür demiş oldu. Peygamberlerin sonuncusu ve hepsinin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâm da, birçok hadis-i şeriflerinde, kibrli olanları kötülemiş, alçak gönüllü olanları övmüştür. Mesela bir hadis-i şerifte, (Allah rızası için tevazu edeni, yani kendini müslümanlardan üstün görmeyeni, Allahü teâlâ yükseltir) buyurmuştur. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki Allahü teâlâ ilim gibi, kudret gibi bütün sıfatlarından kullarına biraz ihsan buyurmuştur. Fakat, yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bu üç sıfattan hiç bir mahlukuna vermemiştir. Bu üç sıfatı, kibriya, gani olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şey Ona muhtaç olmak demektir. Buna karşılık olarak kullarına üç aşağı, alçak sıfat vermiştir. Bunlar da, zül ve inkisar, yani aşağılık, kırıklık ile ihtiyaç ve fani olmak, yok olmaktır. Bunun için kibrlenmek, Allahü teâlânın sıfatına, hakkına tecavüz etmek olur. Kullara kibrlenmek yakışmaz. En büyük günahtır. Hadis-i kudside, (Âzamet ve kibriya bana mahsustur. Bu iki sıfatta, bana ortak olmak isteyenlere, çok acı azap ederim) buyuruldu. Bunun içindir ki din âlimleri, tasavvuf büyükleri, her zaman, müslümanlara tevazu, alçak gönüllü olmayı emir buyurmuştur.

Müslümanlar egoist olmaz. Egoist olanları, Allahü teâlâ sevmez. Evliyanın büyüklerinden tasavvufun reislerinden olan Seyyid Abdülkâdir-i Geylani “kuddise sirruh” hazretleri, yanında Seyyid Ahmed Rıfai ve birçok talebesi olduğu hâlde, bir gün Dicle nehri kenarında oturmuşlardı. Konuşurlarken kendisinden hâsıl olan kerametler, dinleyicileri hayran bırakıyordu. Bunlardan birisi şaşkınlıkla, methedici bir söz kaçırınca, Abdülkâdir-i Geylani hazretleri nefsini kırmak için, (Dünyada, benden aşağı bir müslüman bulunacağını sanmam) buyurarak, oradakileri gaflet uykusundan uyandırmışlardır. Görülüyor ki kibr, gurur kötü bir şeydir. Tevazu iyi, güzeldir. Bütün Peygamberler, her işlerinde, tevazu göstermiştir. Ashâb-ı kiramın hepsi de, elbette böyle idi. Halife seçerken de, birbirlerini öne sürmeleri, sen olmalısın demeleri, tevazularının pek çok olduğunu göstermektedir. Böyle olunca, hazret-i Alinin çıkıp da, Ashâb-ı kirama karşı, benden daha çok âlim, benden daha üstün, benden daha kahraman, içinizde var mıdır diyerek, müslümanlara meydan okuması, kibr ve gururu gösterir. Bu ise, ben Ondan daha hayırlıyım diyerek öğünen İblise yakışan bir söz ve sıfattır. Böyle sözler hazret-i Alinin büyüklüğüne, üstünlüğüne asla yakışmıyacağından, Allahın arslanına karşı çirkin bir iftira, alçakça uydurulmuş bir yalan olduğu anlaşılmaktadır. Hazret-i Ömerin kılıcını çekerek Ebû Bekri halife yapmak için, Ashâb-ı kiramı korkuddu, zorladı demek de, çok yersizdir. Çünkü, Ashâb-ı kirâm arasında en kuvvetli olanı, Beni Haşim ile Beni Ümeye kabileleri idi, yani hazret-i Alinin kabilesi idi. Ebû Bekr-i Sıddık ile Ömer Fârukun akrabası az idi. Hazret-i Ömerin kılınç çekerek bu iki büyük kabileyi seçime zorlaması imkansız bir şeydir. Hem de hazret-i Ali, Allahın arslanı idi. Ashâb-ı kiramın bunu bırakıp da istemeyerek, bir Ömerin zoru ile Ebû Bekri seçmeleri düşünülemez.

Kerkük âlimlerinden birinden işittim: Yolum İran memleketine düştü. Mescidlerine girdim. Âlimlerinden biri vaaz veriyordu. O sırada dedi ki bir gün hazret-i Ali, hazret-i Abbasın evine gitmişti. Onu ağlamakta görüp, sebebini sordu. Güneşin tesıratından kendimi korumak için kapının önüne birkaç tahta mıhlamıştım. Halife Ömer görerek yoldan geçenlere sıkıntı verir diye yıktırdı. Bu hakarete ağlıyorum, dedi. Bu hal, hazret-i Aliyye ağır gelerek, halife Ömerden intikam almak için Zülfikar kılıncına sarılıp, onu aradı ise de, Ömer haber alıp, kaçarak canını zor kurtarmıştı. Bunu söylerken talebesinden biri söz isteyip, hazret-i Ali, bir tahta perde için, halifeye karşı kılıcını çekip onu kaçırabiliyor da, Ebû Bekr halife seçilirken, kılıcını çekerek, Ona oy verenleri neden kaçırmadı? O zaman da kılıcını çekip, üzerlerine yürüseydi, ümmet-i Muhammed, bu yüzden parçalanmaz, çokları yoldan çıkmaktan kurtulurdu, dedi. Hocası, bu söz üzerine şaşaladı, verecek cevap bulamadı. Bağıra bağıra: Bu adam kâfir olmuş. Vurun, öldürün deyip adamcağızı camiden dışarı attılar. Yahudi kitabı, hazret-i Alinin halife Ömer üzerine kılıç çektiğini uydurduğu gibi, hazret-i Ömerin kılıç çekerek Ashâb-ı kiramı zor ile hazret-i Ebû Bekri halife yapmaları için zorladığını da, sıkılmadan yazıyor.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin ahireti şereflendirdikleri gün Ashâb-ı kirâm arasında olan olayları çok alçak ve çirkin iftiralara bürüyerek anlatan yahudi kitapları, müslüman yavrularını aldatıyorlar. Bunun için, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin vefatını ve o gün Ashâb-ı kiramın başına gelenleri (Kısas-ı Enbiya) dan alarak geniş olarak aşağıda bildirmeyi uygun gördük:

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin, hicretin on birinci yılı, Safer ayının 27. günü, mübarek başı ağrımaya başladı. Zevce-i mükerremesi hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” hazretlerinin odasına teşrif buyurdu. Abdurrahmân bin Ebû Bekri çağırıp, kendilerinden sonra, Ebû Bekr-i Sıddıkın halife seçilmesi için, vasiyet yazdıracağını bildirip, hokka ve kalem getirmesini emir buyurdu. Abdurrahmân emirlerini yapmaya giderken (Sonra getirirsin, şimdi dursun!) buyurdu ve mescid-i şerife teşrif etti. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” haber alıp, mescide toplandılar. Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” minbere çıkıp Ashâbına nasihat verdi ve helallaştı. Sonra, Ebû Bekr-i Sıddıkın Ashâb arasındaki üstünlüğünü, kıymetini, kendisinden çok hoşnud olduğunu bildirdi. Birkaç gün sonra hastalık arttı. Ensar-ı kirâm, yani Medinenin yerli ahalisi çok üzüldü. Mescid-i şerifin etrafında pervane gibi dolaşmaya başladılar. Hazret-i Abbasın oğlu Fadl ile Ebû Talibin oğlu olan hazret-i Ali bu hâli Resûlullaha haber verdi. Merhamet buyurarak, sıkıntıya katlanıp ve bu ikisi birer koltuğuna girip tekrar mescid-i şerife getirdiler. Ashâb-ı kirâm mescitte toplandı. Hatem-ül-enbiya hazretleri minbere çıktı. Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, Ensara dönüp, (Ey Ashâbım! Benim ölümümü düşünüp telaş ediyormuşsunuz. Hiçbir Peygamber, ümmeti arasında sonsuz kaldı mı ki ben de sizin aranızda sonsuz kalayım? Biliniz ki ben Rabbime kavuşacağım. Size nasihatım olsun ki Muhacirlerin büyüklerine saygı gösteriniz) buyurdu. Sonra, (Ey Muhacirler! Size de vasiyetim şudur ki Ensara iyilik ediniz! Onlar size iyilik etti. Evlerinde barındırdı. Geçinmeleri sıkıntılı olduğu hâlde, sizi kendilerinden üstün tuttular. Mallarına sizi ortak ettiler. Her kim, Ensar üzerine hakim olur ise, onları gözetsin, kusur edenleri olursa affetsin) buyurdu. Sonra çok güzel, tesirli nasihatlar edip, (Allahü teâlâ, bir kulunu dünyada kalmak ile Rabbine kavuşmak arasında serbest bıraktı. O kul, Rabbine kavuşmak istedi) dedi. Bu sözden yakında vefat edeceği anlaşılıyordu. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” bu sözün ne demek olduğunu anlayıp, canımız sana feda olsun ya Resûlallah! diyerek ağladı. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ona, sabır ve katlanmak lazım geldiğini emretti. Mübarek gözlerinden yaş akıyordu. (Ey Ashâbım! Din-i İslam yolunda sıdk ve ihlas ile malını feda eden Ebû Bekrden çok razıyım. Ahiret yolunda arkadaş edinmek elde olsaydı, Onu seçerdim) buyurdu. Sonra, Ashâb-ı kiramdan mescid-i şerife kapıları açık olanların kapılarını kapattı. Yalnız, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” kapısının eskisi gibi açık bırakılmasını emretti. Yine lütfederek söze başlayıp:

(Ey Muhacirler ve ey Ensar! Vakti belli olan bir şeye kavuşmak için acele etmenin faydası yoktur. Allahü teâlâ, hiçbir kulu için acele etmez. Bir kimse Allahü teâlânın kaza ve kaderini değiştirmeye, irâdesinden üstün olmaya kalkışırsa, Onu kahr ve perişan eder. Allahü teâlâya hile etmek, Onu aldatmak isteyenin işleri bozulup, kendi aldanır. Biliniz ki ben sizlere karşı rauf ve rahimim. Siz de bana kavuşacaksınız. Kavuşacağınız yer, Kevser havuzunun başıdır. Cennete girmek, bana kavuşmak isteyen, boş yere konuşmasın. Ey müslümanlar! Kâfir olmak, günah işlemek, nimetin değişmesine, rızkın azalmasına sebep olur. İnsanlar, Allahü teâlânın emirlerine itaat ederse, hükümet başkanları, amirleri, valileri onlara merhamet ve şefkat eder. Fısk, fücur, taşkınlık yapar, günah işlerlerse, merhametli başkanlara kavuşamazlar. Benim hayatım, sizin için hayırlı olduğu gibi, ölümüm de hayrdır ve rahmettir. Eğer bir kimseyi haksız yere döğmüş veya fenâ bir söz söylemiş isem, bana aynı şeyi yaparak hakkını almasına, birinizden haksız bir şey almış isem, geri istemesine razıyım ve helallaşmaya hazırım. Çünkü, dünya cezası, ahiret cezasından pek hafiftir. Buna katlanmak daha kolaydır) buyurdu. Minberden indi. Namazdan sonra tekrar minbere çıkıp, vasiyet ve nasihattan sonra (Sizi Allahü teâlâya ısmarladım) diyerek odasına teşrif buyurdu. Hastalık zamanında, ezan okundukça, mescid-i şerife çıkar ve imam olup cemaat ile namazı kılardı. Vefatına üç gün kala, hastalığı ağırlaştı. Artık mescid-i şerife çıkamadıklarından (Ebû Bekre söyleyiniz! Ashâbıma namaz kıldırsın) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh”, Resûlullahın hayatında müslümanlara imam olarak, on yedi vakit namaz kıldırdı. Cenaze işlerini hazret-i Alinin yapmasını emir buyurdu. Hastalıktan önce, kendilerine gelmiş olan birkaç altını fakirlere verip, birkaçını da, Aişeye “radıyallâhu anha” vermişti. Rebiul-evvelin onuncu Cumartesi günü, Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâmı göndererek hal ve hatırını sordu. Pazar günü yine gelip sordu ve Yemende Peygamber olduğunu söyleyen yalancı Esved-i Anesinin öldürüldüğünü haber verdi. Resûl-i ekrem de, Ashâbına bildirdi. Pazar günü, Resûlullahın hastalığı ağırlaştı. Ordu kumandanı yaptığı Üsame hazretleri gelmişti. Resûlullah, dalgın yatıyordu. Üsameye bir şey söylemedi. Fakat, mübarek kollarını kaldırıp, Onun üzerine sürdü. Ona duâ ettiği anlaşıldı. Pazartesi günü Ashâb-ı kirâm mescid-i şerifte saf saf olup Ebû Bekr-i Sıddık hazretlerinin arkasında sabah namazını kılarlar iken, Fahr-i âlem hazretleri mescid-i şerife geldi. Ümmetinin saf saf olup ibadet ettiklerini gördü. Sevinerek tebessüm buyurdu. Kendisi de hazret-i Ebû Bekre uyup, arkasında namaz kıldı. Ashâb-ı kirâm Resûlullahı mescitte görünce, hastalık geçti sanarak sevindiler. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” ise hazret-i Aişenin odasına teşrif buyurup yattı. (Allahü teâlânın huzuruna, dünya malı bırakmadan gitmek isterim, yanında kalan altınları da, fakirlere dağıt!) buyurdu. Sonra ateşi arttı. Bir müddet sonra, tekrar gözlerini açıp, hazret-i Aişeye “radıyallahü teâlâ anha ve an Ebiha” altınları dağıtıp dağıtmadığını sordu. Dağıtacağını söyledi. Bunların hemen dağıtılmasını tekrar tekrar emir buyurdu. Hemen dağıtılıp, bildirilince, (Şimdi rahat ettim) buyurdu.

Üsame “radıyallahü teâlâ anh” tekrar geldi. (Allahü teâlâ yardımcın olsun! Haydi cenge git!) buyurdu. O da çıkıp ordusuna gitti. Hemen, hareket emrini verdi.

O saatte hastalık arttı. Muhterem ve çok sevdiği kızı Fâtıma-tüz-Zehrayı istedi. Kulağına bir şey söyledi. Hazret-i Fâtıma ağladı. Tekrar bir şey söyledi. O zaman güldü. Sonra anlaşıldı ki önce (Ben öleceğim) buyurmuş. O da ağlamış. Sonra (Ehl-i beytimden, ilk önce, benim yanıma gelecek sensin!) buyurmuş. O da, bu müjdeye sevinip gülmüş.

O gün öğleden önce, Cebrâil aleyhisselâm ve Azrâil aleyhisselâm, birlikte kapıya geldi. Cebrâil aleyhisselâm içeri girdi. Azrâil aleyhisselâmın kapıya geldiğini, içeri girmeye izin beklediğini söyledi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” izin verdi. Azrâil aleyhisselâm içeri girdi. Selam verdi. Allahü teâlânın emrini bildirdi. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cebrâil aleyhisselâmın yüzüne baktı. O da, ya Resûlallah! Mele-i alâ sizi bekleyor dedi. Bunun üzerine, Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ya Azrâil! Gel, vazifeni yap!) buyurdu. O da, Muhammed aleyhisselâmın mübarek ruhunu alıp, alâ-yı ılliyine ulaştırdı.

Resûl-i ekremde mevt alâmetleri görülünce, Ümm-i Eymen “radıyallâhu anha” hazretleri, oğlu Üsameye haber gönderdi. Üsame ve Ömer Fâruk ve Ebû Ubeyde bu acı haberi alınca, ordudan ayrılıp, Mescid-i Nebeviye geldiler. Aişe-i Sıddıka ve diğer hatunlar, ağlayınca, mescid-i şerifteki Ashâb-ı kirâm şaşırdı. Ne olduklarını anlayamadılar. Beynlerinden vurulmuşa döndüler. Hazret-i Ali ölü gibi, hareketsiz kaldı. Hazret-i Osmanın dili tutuldu. Hazret-i Ebû Bekr, o anda evinde idi. Koşarak geldi. Hemen, hucre-i saadete girdi. Fahr-i âlemin yüzünü açtı. Vefat etmiş olduğunu gördü. Mübarek yüzü ve her yeri latif, nazif olarak, nur gibi parlıyordu. Mematın da, hayatın gibi ne güzel ya Resûlallah! diyerek, öptü. Çok ağladı. Mübarek yüzünü örddü. Evdekilere teselli verdi. Mescid-i şerife geldi. Şaşırmış olan Ashâb-ı kirama nasihat verip, ortalığı düzene koydu. Böylece hepsi, Resûlullahın vefat etmiş olduğuna inandı. Bu esnada Üsame ordusundaki asker şehre girdi. Büreydet ibni Hasib hazretleri, elindeki sancağı Resûlullahın kapısı önüne dikti. Hüzn ve keder, Ashâb-ı kiramın yüreğine bir zehrli hançer gibi saplandı. Gözler ağlar, göz yaşları çağlar, hasıret ateşi, herkesin ciğerini dağlar idi.

Hazret-i Abbas ile oğlu Fadl ve Ali “radıyallahü teâlâ anhüm” ve evdekiler, göz yaşı dökerek, cenaze hizmetine başladılar. Hazret-i Ebû Bekr de, odanın kapısında durup, yanıp yakılmakta, hizmete nezaret etmekte idi. Lakin yanmakla, ağlamakla iş bitmeyip, ümmetin işini görmek ve İslamiyetin emirlerini yerine getirmek için bir baş, bir halife lazım idi. O vakit, bu vazifeyi yapmaya elverişli Ebû Bekr-i Sıddık idi.

Hazret-i Abbas ve Ali “radıyallâhu anhüma”, Resûlullaha daha yakındılar. Fakat, Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretleri, mağaradaki arkadaşı olan Ebû Bekri Ashâbının hepsinin üstünde tutardı. Hasta iken, Ashâbına veda ettiği gün, en çok Ebû Bekrden razı olduğunu bildirmişti. Mescid-i şerife açık olan kapıları hep kapatıp, yalnız Ebû Bekrin kapısını açık bıraktırdı. Vefatına üç gün kala, Onu Ashâbına imam yaptı. Dinin temel direği olan namazda, Onu hepsinin önüne geçirdi. Bunlar hep, Ebû Bekrin halife yapılmasına işaretlerdi. Ashâb-ı kiramın birleşip de, Onu seçmeleri işi kalmıştı.

Fakat, Ensardan bir kısmı, kendilerinden halife seçmeye kalkıştı. Beni Saide çardağı altında toplandılar. Hazrec kabilesinin başı olan Sad bin Ubade “radıyallâhu anh”, hasta olduğu hâlde, oraya gelmişti. Ensara dedi ki:
Ey Ensar! Sizin üstünlüğünüz, hiçbir kabilede yoktur. Muhammed aleyhisselâm, on üç sene Mekkede, kavmini dine çağırdı. İçlerinden pek az kimse inandı. Fakat, cihat edecek kadar olamadılar. Allahü teâlâ sizi müslüman yapmakla şereflendirince, Resûli ile Ashâbının korunmasını ve din-i İslamın cihat ile kuvvetlenmesini ve yayılmasını size nasip etti. Düşmanları sindiren siz oldunuz. Arabistan köylüleri, sizin kılınçlarınızın korkusu ile müslüman oldu. Resûl-i ekrem, sizden razı olarak vefat etti. Şimdi, başa geçmek, sizin hakkınızdır. Onu başkasına vermeyiniz, dedi. Orada bulunan Ensarın çoğu, doğru söylüyorsun. Allah yardımcın olsun. Seni halife seçtik, dediler.

Ensardan Evs kabilesi, bu hâli beğenmedi. Başları olan Üseyed bin Hudayrın yanına toplandılar.
Muhacirler ise, Ensarın iki kabilesini de halife yapmazdı. Çünkü Kureyş kabilesi, Arabistandaki kabilelerin en üstünü, en şereflisi idi. Halife seçiminde, müslümanlar arasında büyük bir ayrılık başgöstermek üzere idi.
İşte, böyle dar ve tehlikeli bir anda, Ebû Bekr ile Ömer ve Ebû Ubeyde, oraya Hızır gibi yetiştiler. O anda, Ensardan biri kalkıp, bizler Resûlullaha yardım ettik. Muhacirler bize sığındı. Halife, bizden olmalıdır, diyordu.
Halbuki Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” her yerde, sağ yanına Ebû Bekri, sol yanına Ömeri alırdı. Ebû Ubeyde için de (Bu ümmetin eminidir) buyururdu “radıyallahü teâlâ anhüm”. Üçü birdenbire, meydana çıkınca, sanki Resûl-i ekrem kalkmış, oraya gelmiş gibi oldu. Herkes, bunların ne söyleyeceğini bekleyordu. Hazret-i Ebû Bekr:

(Bu ümmet, önceden putlara tapardı. Allahü teâlâ kendisine ibadet etmeleri için, onlara Resûl gönderdi. Kâfirlere, babalarının dinini bırakmak, güç geldi. Allahü teâlâ, Muhacirleri, mümin yapmakla şereflendirdi. Bunlar, Resûlullaha arkadaş ve derd ortağı oldular. Onun çektiği sıkıntılara ortak oldular. Onunla birlikte, din düşmanlarının işkencelerine sabır ettiler. Yer yüzünde Hakka önce tapan ve Resûlüne iman eden Onlardır. Bunun için, halife Onlardan olmak lazımdır. Bu işte, kimse Onlara ortak olamaz. Ancak zalim olan, ellerinden almak ister. Ey Ensar! Sizin de İslama olan hizmetiniz inkar olunamaz. Allahü teâlâ, sizi kendi dinine ve Peygamberine yardım için seçti. Resûlünü sizlere gönderdi. İlk muhacir olanlardan sonra, sizden daha kıymetli kimse yoktur. Resûlullahı bağrınıza bastınız. Ona yardımla övünmek şerefi, üstünlüğü sizindir. Buna kimsenin bir diyeceği yoktur. Fakat, bütün Arabistan halki halifenin Kureyşten olmasını ister. Başkasını halife görmek istemez. Çünkü, arabın soyca, irfanca en üstünü Kureyş olduğunu herkes bilir. Memleketleri de Arabistanın ortasındadır. Biz Âmir oluruz. Siz de vezirimiz, müşavirimizsiniz. Hiçbir şey, size danışılmadan yapılmaz) dedi.

Hazret-i Ömer de “radıyallahü teâlâ anh”, söz alıp (Ey Ensar! Resûl-i ekrem hasta iken, sizi bize vasiyet etti. Eğer siz, emir olacak olaydınız, bizi size vasiyet ederdi) dedi.

Ensar-ı kirâm “radıyallâhu anhüm”, diyecek bir söz bulamayıp, düşünmeye daldılar. İçlerinden Hubab bin Münzir kalktı. Bizden bir emir, sizden de bir emir bulunsun, dedi. Hazret-i Ömer (İki emir, bir arada olamaz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hangi kabileden ise, halifesi de, o kabileden olmadıkça, Araplar kabul etmez. Ona itaat etmezler) dedi. Hubab cevap vererek, (Ey Ensar! Araplar bu dini, sizin kılınçlarınız ile kabul etti. Hakkınızı başkasına kaptırmayınız!) dedi.

Ubeyde -tebnil- Cerrah “radıyallahü teâlâ anh” söz alıp (Ey Ensar! Başlangıçta, bu dine hizmet eden sizler idiniz. Sakın, işi önce bozan da, sizler olmayasınız) dedi. Bu söz üzerine, Ensardan ve Hazrec kabilesinden Sad bin Numan bin Kab bin Hazrec oğlu Beşir “radıyallâhu anh” ayağa kalkıp:

(Ey müslümanlar! Muhammed aleyhisselâm, Kureyş kabilesindendir. Halifenin de, Onun kabilesinden olması daha uygundur. Yerinde bir iştir. Evet biz önce müslüman olduk. Malımızla, canımızla, İslama hizmet şerefini kazandık. Lakin biz bunları Allah ve Onun Resûlünü “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için yaptık. Biz, bu hizmetimiz için dünyada bir karşılık beklemiyoruz) dedi. Hubab, buna karşılık, (Ya Beşir! Amcam oğluna hased ve nefsaniyet mi ediyorsun?) dedi.

Beşir “radıyallahü teâlâ anh”, (Vallahi öyle değil. Kureyşin hakkına saldırılmasını istemiyorum) dedi.

İşte o anda hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, (Size şu iki Zâtı aday yaptım. Birini seçiniz) dedi. Ömer ile Ebû Ubeydeyi gösterdi. İkisi de, çekindi ve (Hazret-i Peygamberin ileri geçirdiği kimsenin önüne kim geçebilir?) dediler. Bu sırada, gürültü başladı. Her kafadan bir söz çıkar oldu.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” söz aldı. Hazret-i Ebû Bekre dönerek, (Resûl-i ekrem, seni, dinin direği olan namazda, kendisine halife yaptı. Seni hepimizin önüne geçirdi. Elini uzat! Ben, seni halife seçtim) dedi. Ebû Ubeyde de, Ebû Bekri seçmek için elini uzatırken, Beşir yerinden fırladı. Bunlardan önce, Ebû Bekrin elini tutup biat etti. Yani halifemiz sensin, dedi. Ömer ve Ebû Ubeyde de biat etti. Evs kabilesinin hepsi, reisleri Üseyed bin Hudayr ile birlikte gelip, biat ettiler. Bunları görünce Hazrecliler de biat etti.

Ebû Bekr, Ömer ve Ebû Ubeyde “radıyallâhu anhüm” yetişmeseydi, Sad bin Ubadeye biat olunacak, böylece Evs kabilesi ile Hazrec kabilesinin arası açilacaktı. Kureyş ise, bunu hiç kabul etmeyip, müslümanlar parçalanacaktı. İşte Ebû Bekr-i Sıddık, bu büyük tehlikeyi önledi. Onun halife seçilmesi ile İslamiyet parçalanmaktan kurtuldu.
Bu hizmette büyük payı bulunan Beşir bin Sad hazretleri, ikinci Akabede, Bedrde, Uhudda ve bütün gazalarda bulunmuş, kahramanca çarpışmıştır. Hicretin on ikinci senesinde, Yemame cenginde şehit olmuştur.

Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” pazartesi günü halife seçilince, salı günü, mescid-i şerife gelip, Ashâbı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra, (Ey müslümanlar! Sizin üzerinize Vâli ve emir oldum. Halbuki sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fenâ iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz! Doğruluk emanettir. Yalancılık hıyanettir. Sizin zayıfiniz, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü, ondan, başkasının hakkını alırım. İnşaallahü teâlâ, hiçbiriniz cihatı terketmesin. Cihatı terkedenler zelil olur. Ben Allaha ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allaha ve Resûlüne âsî olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lazım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım! Allahü teâlâ hepinize iyilik versin!) dedi.

Sonra, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” işini tamamladılar. Erkek, kadın, çocuk, köle, herkes, bölük bölük odaya girip, akşama kadar, cemaatsız olarak, namazını kıldılar. Çarşamba gecesi karanlıkta, o odaya defnettiler.

Kısas-ı enbiya kitabı 410. sayfada diyor ki: Resûlullah hayatta iken, vahiy geliyor ve ümmete tebliğ olunuyor idi. Ondan sonra vahiy gelmek ihtimali kalmadı. Fakat, Kur’ân-ı Kerîm nice Ashâbın ezberinde idi. Kur’ân-ı Kerîmde açık bildirilmeyen şeyler de, sünnet-i seniyye ile yani Resûlullah ne demiş ve ne yapmış ise, yahut bir kimseyi bir iş yaparken görüp de men’ etmemiş ise, öyle yapılır oldu. Fakat, sünnet-i seniyye ve ehadis-i şerifler de, bütün Ashâbın ezberinde değildi. Çünkü, bir kısmı pazar yerlerinde alışveriş ile kimi hurmalıklarda, çiftçilikle uğraşır, sohbete her zaman gelemezlerdi. Bunun için, Resûlullahın öğrettiklerini işitenler, işitmeyenlere bildirirlerdi. İşitmedikleri hadis-i şerifleri, birbirlerinden sorup öğrenirlerdi. Hatta, mesela, Resûlullahı nereye defnedelim diye çok düşündüler. Ebû Bekr-i Sıddıkın işittiği bir hadis-i şerife uyarak, vefat ettiği yere defnettiler. Bunun gibi, vefatından sonra kalan malın varislerine nasıl taksim edileceğini araştırdılar. Yine, Ebû Bekr-i Sıddık (Peygamberlerden miras kalmaz) hadis-i şerifini işittiğini söyledi. Öyle yaptılar.

Müminlerin annesi Aişe-i Sıddıka “radıyallâhu anha” buyurdu ki: (Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat edince, münafıklar baş kaldırdı. Araplar mürted oldu. Yani dinden çıktı. Ensar bir yana çekildi. Eğer, babamın üzerine inen belalar, dağların üzerine inseydi, ezerdi. Öyle iken, her nerede uyuşmazlık olsaydı, babam “radıyallahü teâlâ anh” yetişip, o işi çözer, herkesi barıştırırdı).

Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, önlerine çıkan bir işin nasıl yapilacağını sünnet-i seniyede de bulamazlarsa, rey ve kıyas ederek, yani bilinenlere benzeterek, o işi yaparlardı. Böylece, ictihad kapısı açıldı. Ashâb-ı kiramın veya başka müctehidlerin, bir iş üzerindeki ictihadları birleşirse, şüphe kalmaz. İctihadların, böyle birbirine uygun olmasına (İcma-ı ümmet) denildi. İctihad yapabilmek için, derin âlim olmak lazımdır. Böyle âlimlere (Müctehid) denir. Bir iş üzerinde, müctehidlerin ictihadları birbirine uymazsa, her müctehidin kendi ictihadına göre söylemesi ve yapması vâciptir.

Halife seçilmesi de, ictihad işi idi. Gerçi Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Alinin “radıyallâhu anhüm” halife olacaklarına, hadis-i şeriflerde işaretler vardı. Fakat, hiçbirinin vakti, açık bildirilmemişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, benden sonra şunu halife yapınız, dememişti. Bu işi, Ashâbının seçmesine bırakmıştı. Halife seçmekte, Ashâb-ı kiramın ictihadları birbirine uymadı. Üç türlü ictihad oldu:

Birincisi, Ensarın reyi [buluşu]dir ki din-i İslama en çok yardım eden halife olur, dediler. Araplar, bizim kılıçlarımızın gölgesinde müslüman oldu. Halife, bizden olmalıdır, dediler.

İkinci ictihad, Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” çoğunun reyedir ki halife ümmetin işlerini yaptırabilecek kudrette olmak lazımdır. Arapların en şereflisi, en kuvvetlisi Kureyş kabilesidir. Resûl-i ekrem de bu kabiledendir. Halife Kureyşten olmalıdır, dediler.

Üçüncü ictihad, Hâşimîlerin reyi olup halifenin, Resûlullahın akrabasından olması lazımdır, dediler.
Bu üç ictihadın doğrusu, ikincisi idi. Evet, ensarın İslamiyete yardımı çok büyük idi. Resûl-i ekremin akrabası da çok şerefli idi. Fakat, halifelik, geçmiş hizmetlerin karşılığı olan bir istirahat koltuğu değildi. Akrabaya verilmesi icap eden bir miras malı da değildi. İkinci ictihada göre, hilafetin Kureyş kabilesine verilmesi Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” da, bu kabileden olduğu için değildi. Kureyşin şerefi, kuvveti, tesiri, itibarı, bütün Arabistanda yayılmış, tanınmış olduğundan idi. Çünkü, halifelik, müslümanlar arasında bağlılık, birlik, topluluk sağlayacak bir makamdır. Bunu yapmak için de, kuvvetli olmak lazımdır. Halifenin vazifesi fitne ve fesadı önlemek, huzur ve hürriyeti sağlamak, cihatı idare etmek ve müslümanların işlerini kolay ve rahat işletmektir. Bunlar da, hep kuvvet ile yapılacak şeylerdir.

Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” halife seçerken, müslüman milletlerin birleşerek kuvvetli olmasını düşünüyorlardı. Hilafeti Kureyşin on kısmından bir kısmı olan Hâşimîlere vermek, bu birliği kolay sağlayamazdı. Bir hükümeti kuranlar ne kadar çok olursa, kuvveti o kadar çok olur. Bunun için Kureyşin büyüklerinden, meşhurlarından birinin seçilmesi lazım idi. Yalnız kavmin, soyun büyüğü olmak değil, İslamca da üstün olmak lazımdı. O zaman Kureyşin en büyük kabilesi (Beni Ümeye) idi. Bunun en ileri gelen adamı da Ebû Süfyan bin Harp idi. Fakat bunun Uhud muharebesinde müslümanlara yaptıkları, gönüllerden çıkmamıştı. Sonradan tam, kuvvetli müslüman oldu ise de, müslümanlar ona güvenemezdi. İşte, en önce İslam olup da, başkalarını da İslama getiren ve namazda imam yapılan, mağaradaki yar varken, başkası bunun önüne geçirilemezdi. Herkesin bunu seçeceği belli idi. Bütün Ashâbın bir araya gelerek, seçmesi lazım iken, Ensarın kendi aralarında toplanıp seçime kalkışmaları, bir karışıklığa yol açabilirdi. İşte hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” koşarak bunu önledi ve halife seçilerek, müslümanları büyük bir karışıklıktan kurtardı.

Hazret-i Ali, bu sırada, zevcesi Fâtıma “radıyallâhu anhüma” hazretlerinin evinde idi. Ebû Bekr-i Sıddıkın damadı olan Zübeyr ve Miktad ve Selman ve Ebû Zer ve Amar bin Yaser “radıyallâhu anhüm” de orada idi. Bunların ictihadı, üçüncü kısımdan oldu. Abbas da gelip, hazret-i Aliyye biat etmek için elini uzattı. Hazret-i Ebû Bekrin halife olduğunu işittiğinden, Abbasın sözünü kabul etmedi. Ebû Süfyan da, elini uzat, sana biat edeyim. İstersen, her yeri atlı ve piyade ile doldurayım, dedi. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” bunu da kabul etmeyip, (Ya Eba Süfyan! Sen millet-i İslamiyeyi parçalamak mı istiyorsun?) dedi.

Görülüyor ki hem Ebû Bekr-i Sıddık, hem de Ali “radıyallâhu anhüma” müslümanlar arasına fitne, ayrılık düşmesinden sakınıyordu. Hazret-i Ali, Sakife çardağı altında, halife seçilirken, kendisi çağrılmadığı için, önceden üzülmüştü. Muhyiddin-i Arabinin (Müsamerat) kitabında ve Şam müftüsü, Hamid bin Ali İmadi’nin Dav’üssabah kitabında bildirildiği gibi, Ebû Ubeyde, hazret-i Ali’nin bulunduğu eve geldi. Hazret-i Ebû Bekrden ve Ömerden aldığı sözlerin hepsini Ona söyledi. [Bu sözler çok tesirli ve çok uzun olup (Kısas-ı enbiya) da yazılıdır.] Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” dinledi. Tesirleri, taa iliğine işledi. (Ya Eba Ubeyde! Bu evin bir bucağında oturuşum, halife olmak için veya emr-i marufu inkar için yahut bir müslümanı azarlamak için değildir. Resûlullahın ayrılığı, beni çarptı, çılgına döndüm) buyurdu. Ertesi gün mescid-i şerife geldi. Herkesin arasından geçip, hazret-i Ebû Bekrin yanına vardı. Biat etti ve oturdu. Halife, kendisine, (Sen, bizce aziz ve kerimsin. Öfkelenince, Allahtan korkarsın. Sevindiğin zaman, Ona şükür edersin. Ne mutlu O kişiye ki Allahın ihsan ettiği üstünlükten başka bir şey istemez. Ben, halife olmak istemedim. Fitne çıkmasın diye, çaresiz kabul ettim. Bu işte rahatım yok. Sırtıma çok ağır bir yük vuruldu. Taşımaya gücüm yok. Allah kuvvet versin! Bu yükü, Allahü teâlâ, senin arkandan indirdi. Biz, sana muhtacız. Senin üstünlüğünü biliyoruz) dedi.

Hazret-i Ali ve Zübeyr halife olmaya, Ebû Bekrin herkesten daha lâyık olduğunu söylediler. Kendilerine önceden haber verilmediği için üzüldüklerini bildirdiler ve bunun için özür dilediler. Halife özürlerini kabul buyurdu. Sonra, hazret-i Ali izin isteyip kalktı. Hazret-i Ömer, ikram ederek onu uğurladı. Giderken (Şimdiye kadar gelmeyişim, halifeyi kabul etmediğimden değildir ve şimdi gelişim, korkumdan değildir) dedi. Hazret-i Aliden sonra, Hâşimîlerin hepsi de biat etti. Söz birliği hâsıl oldu.

Halife seçiminde, gerek hazret-i Ebû Bekr, gerekse hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anhüma”, çok uyanık, çok akıllı davrandı. Hazret-i Alinin Sakife çardağına çağrılmaması da, çok yerinde olmuştu. Belki o gün, orada bulunsaydı, Ensar ile Muhacirler arasındaki konuşmada bir de Hâşimîler araya karışır, iş daha sarpa sarardı.

Halife seçimindeki ictihadların ayrılmasını, bizlerin konuşmamız, tartışmamız doğru değildir. Müslümanların en iyisi Onlardır. Hepsi, hidayet yıldızlarıdır. Kur’ân-ı Kerîmin mânâsı Onlardan öğrenildi. Yüzbinlerle hadis-i şerif, Onlardan işitildi. Allahü teâlânın emirleri, yasakları, Onlardan öğrenildi.

Onlardan öğrendiğimiz bilgileri ele alıp da, Onların hareketlerini bunlarla ölçmeye kalkışmak, bize yakışmaz.
Evet, hata, insanın şanındandır. Müctehidler de yanılır. Fakat, müctehid yanılmaz ise, on sevap, yanılırsa, bir sevap kazanır.

Ashâb-ı kiramın hepsi, İslamiyetin direkleridir. Aralarındaki ayrılıklar, hep ictihad ayrılığı idi. Birbirlerine sert söyleseler bile birbirinin kıymetini bilirlerdi. Hazret-i Zübeyr, dini düşünmeyip, şahsıyet düşünseydi, kayın pederi olan hazret-i Ebû Bekrden ayrılmazdı. Halife seçiminde hazret-i Ebû Bekri ençok destekleyen, hazret-i Ömer idi. Bununla beraber, hazret-i Alinin kıymetini ençok bilen ve söyleyen, bu idi. Hazret-i Ömer, bir gün hazret-i Aliyye bir şey sormuştu. O da, hemen cevap vermişti. Onun üzerine (Hazret-i Alinin bulunmadığı bir yerde, güç bir soru ile karşılaşmaktan, Allaha sığınırım demişti. Hazret-i Ali de (Resûl-i ekremden sonra, bu ümmetin en hayırlısı, Ebû Bekr ve Ömerdir) derdi “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”.

Bir ay sonra, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, minbere çıkıp (Halifelikten çekilmek istiyorum. Beni, tam Resûlullahın yolunda görmek istiyorsanız, buna imkan olamaz. Çünkü şeytan Ona yaklaşamazdı. Hem de, gökten Ona vahiy gelirdi) dedi. Böyle zatların kalplerinde mevki hırsı olur mu? Bunlara dil uzatılabilir mi?
Gerçi, Fâtıma-tüz-Zehra “radıyallâhu anha” babasının firakına dayanamayıp, evinden dışarı çıkamadı. Ali “radıyallâhu anh” da, Ona derd ortağı olmak için, evde kalarak, halifenin sohbetine sık gelemezdi. Fakat, hazret-i Fâtımanın vefatından sonra, tekrar biat etti. Halifenin huzuruna hep gelir, Ona yardım eder, fikir verirdi “radıyallâhu anhüm ecma’în”.

Kısas-ı Enbiya’dan aldığımız yukarıdaki yazılar gösteriyor ki şiîler arasında yayılan kitapta denildiği gibi, hazret-i Ali ile altı sahabi için hazret-i Ebû Bekre biat etmediler demek doğru değildir. Hazret-i Ebû Bekri kabul etmeyip, Ashâb-ı kiramın söz birliğine karşı durmak ve aşırı konuşmak, İslamiyete uygun olmadığı gibi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” birkaç gün önce, hutbede (Ashâbının birlik yapmaları, ayrılığa düşmemeleri için) verdikleri emri de yapmamak olur. Hazret-i Alinin ve altı sahabinin ve kadınların üstünü olan Fâtıma-tüz-Zehranın bu emri yerine getirmediklerini ve İslamiyete uymadıklarını söylemek, bunları sevmek değil, bu din büyüklerine muhalefet etmek, Onları alçaltmak olur. Hem de öyle bir ayrılık ki bu yüzden İslamiyette derin bir yara açılmakta, kıyamete kadar, milyonlarca müslümanın doğru yoldan kaymasına çığır açmaktadır. Hurufilerin ve yahudilerin iftiralarını, yalanlarını okuyarak, Ehl-i sünnetten ayrılanların İslamiyete yaptıkları zarar ve döktükleri milyonlarca müslüman kanı, İslamiyetin bugünkü hâle düşmesine sebep oldu. Ahmedi, Kadıyani adındaki kimselerin de müslümanlara zararları meydandadır. Kalbinde İslam nuru, iman sevgisi olan akıllı ve insaflı bir kimse, bu büyük fesadın meydana çıkmasına, hazret-i Alinin sebep olduğunu söyler mi?

Evliyanın büyüklerinden olan Abdülkâdir-i Geylani “kuddise sirruh” (Gunye) adındaki kitabında buyuruyor ki: (72 bidat fırkasının başlıcası 9’dur. Bu 9’dan 1’i olan şiîler de, 20 parçaya ayrılmıştır. Her biri ötekileri beğenmez. Abdullah ibni Sebein fırkası, yahudilere benzemektedir. Mesela, yahudiler, imamlık belli bir zümreye mahsustur, derler. Bunlar da, halifelik yalnız imam-ı Alinin soyundan olanların hakkıdır. Başkalarının müslümanların başına geçmesi caiz olmaz, derler. Yahudilere göre, Deccal çıkıncaya kadar, cihat [harp] etmek caiz değildir. Sebecilere göre de, Mehdi çıkıncaya kadar cihat caiz değildir. On ikinci imam, yani hazret-i Alinin onuncu torunu olan Muhammed Mehdi, Hasan Askerinin oğlu idi. 259 yılında tevellüd etti. 17  yaşında iken bir mağaraya girip bir daha çıkmadı. Sebeciler, ahir zamanda çıkacağı bildirilen Mehdinin bu olduğunu sanıyor. Yahudiler, yıldızlar çıkıncaya kadar oruç bozmaz. Sebeciler de böyledir. Yahudiler çorab üzerine mesheder. Bunlar da mesheder. Yahudinin, müslümanı öldürmesi helaldır. Sebecilerin de Ehl-i sünneti öldürmesi helaldır. Yahudinin boşadığı kadın ittet zamanı beklemeden evlenebilir. Bunlar da, ittet beklemez. Yahudilerin üç boşanması nikaha mâni olmaz. Bunlar da üç boşadığı kadını yine alır. Yahudiler Tevratı değiştirdiler. Bugün, yer yüzünde bozulmamış, doğru kalmış bir İncil kitabı bulunmadığı gibi, doğru bir Tevrat da yoktur. Bunlar da, kendi sapık kitaplarına, Kur’ân-ı Kerîmin birkaç ayetini değiştirerek yazdılar. Kur’ân-ı Kerîmde, noksan ve katılmış yer var sandılar.)

Tezkiye-i ehl-i beyt kitabını yazan mevlevi Osman efendi diyor ki mearif meclisine gittiğim zamanlarda, Sebecilerin birkaç sandık içinde, bir tefsirleri geldi. Basılmasına izin verilmedi. Sebebini sordular: İslamiyete uymayan bir yeri mi var, dediler. Evet, hazret-i Alinin kâfir olduğunu yazıyorsunuz, dedim. Hiddetten gözleri döndü. Kızma! Dinle dedim: Başında yazılmış ki hazret-i Talha, hazret-i Aliyye sordu ki hazret-i Osman Kur’ân-ı Kerîmden 70 ayeti, hazret-i Ömer de, 80 ayeti çıkardı deniyor. Bu söz doğru mudur? Hazret-i Ali evet doğrudur, dedi. Hazret-i Talha yine sordu ki değişmemiş olan mıshaf sende imiş, öyle mi? Hazret-i Ali, evet bendedir. Hem de, bu Kuranın iki katı bende var, dedi. Sende bulunan Kuranı müslümanlara göstermiyecek misin? dediler. Eğer Ebû Bekr yerine, beni halife yapsalardı verirdim. Bana biat etmedikleri için, vermeyeceğim ve vasiyet edip, kıyamete kadar evladımın elinde gizli kalsın diyeceğim, buyurdu. Tefsirinizde böyle yazıyor. Senden, Allah rızası için soruyorum ki yahudiler, Tevrattaki Muhammed aleyhisselâmı bildiren 20 ayeti sakladıkları için, Allahü teâlâ Kur’ân-ı Kerîmde, bunların kâfir olduklarını bildiriyor: (Ayetlerimi saklıyandan daha zalim, daha çok kâfir olur mu?) mealinde buyuruyor. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Kur’ân-ı Kerîmin iki mislini saklıyarak üçbinden fazla âyet-i kerimeyi saklamış oluyor. Bu yazınız ile Allahın arslanını daha zalim, daha kâfir yapmış olmuyor musunuz? Allah için buna doğru cevap ver, dedim. Şaşırıp kalıp, bir cevap veremedi. Ben ne şiî, ne de sünni değilim. Ben masonum, dedi.

Yahudiler, Cebrâil “aleyhisselâm”a düşmandır. Sebeciler de, vahiy hazret-i Aliyye gelecek iken, Cebrâil yanılarak Muhammede indirdi diyerek, Cebrâil “aleyhisselâm”a düşman oldu.

Bunlar da, açıkça gösteriyor ki bu yalanları ortaya çıkaran kimse, ne şiidir, ne de sünnidir. Abdullah bin Sebe denilen bir yahudidir.

30, 40 yıl seyahat edip İslam memleketlerini dolaşan, Acem alimi Mirza Rızadan sordum ki şiîlerin her kısmını biliyorsun. Suriye’de ve Antakya civarında bulunan Mülhid denilen kimseler nasıldır? (Onlar, imam-ı Aliyye tapınıyorlar, kâfir oluyorlar) dedi. Irakta bulunan, kızılbaş adındaki kimseler nasıldır, dedim. (Bunlar da, Allahü teâlânın emirlerinden birçoğuna inanmadıkları için kâfir oluyorlar) dedi. Bektaşi ismi altında gizlenen Hurufiler nasıldır, dedim. (Bunlar, mezheplerini sakladıkları için, inançları iyi bilinmiyor ise de, farzlara inanmıyorlar. Haramlara helal diyorlar. Bunun için bu hurufiler de kâfirdir) dedi. [Ehl-i sünnet âlimlerinden ve evliyadan olan hacı Bektaş-ı velî hazretleri, İranda Nişapurda tevellüd etmiştir. İmam-ı Musa Kazım soyundandır. Anadoluya geldi. Ehl-i sünnet bilgilerini yayıyordu. İkinci Osmanlı padişahı olan Sultan Orhan Gazi bunu ziyaret edip duâsını almıştı. Yeni Çeri askerlerine de duâ etmişti. III. padişah olan sultan Murad-ı hüdavendigar zamanında vefat etti. Türbesi, Kırşehirde, Hacı Bektaş denilen yerdedir. İşte, bunun talebesine ve gösterdiği doğru yolda gidenlere Bektaşi denildi. Yurdumuzdaki Bektaşiler, bu halis müslümanların yolundadırlar. Çaldıran muharebesinde mağlub olup kaçan şah İsmailin kızılbaş, yani hurufi askerleri Anadoluya dağıldı. Yaşıyabilmek için Bektaşi tekkelerine sığındılar. Sonraları bu tekkelere hurufiliği yaydılar. Son zamanlarda bu dinsizlerden, sarhoşlardan, ahlaksızlardan, yurdumuzda hiç kalmadı.] O hâlde, şiîlerden şimdi yalnız İmamiye fırkası kalıyor, dedim. Bunlar da, beş-on milyondur. Bugün, üç yüzelli milyonu aşan Ehl-i sünnet içinde, müslümanları parçalıyacak bir ayrılık yoktur. Hepsi, Kur’ân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uymaktadır. Hepsinin kalbi, imanları birdir. Müslümanları parçalayıcı büyük fesada sebep olan bir çekişmeyi hazret-i Aliyye yüklemeye lisan ve vicdan nasıl razı olur, dedim. (Ehl-i sünnet her şeyde haklıdır. Şiîler haksızdır) dedi. (Yalnız, Ehl-i sünnet bir şeyde yanılıyor. O da, Muaviyeyi aşırı tutmalarıdır) dedi. Fakir dedim ki Yezidi ve Ehl-i beyte eziyet edenleri ve sövenleri biz de hiç sevmeyiz, onların çok kötü olduklarını söyleriz. Hazret-i Muaviyeye gelince, ictihadında yanıldı. Hazret-i Alinin ictihadı haklı idi, deriz. Hazret-i Muaviye, hazret-i Ali ile ictihad yüzünden ayrıldı “radıyallahü teâlâ anhüma”. Onunla çarpıştı. Fakat imam hazretlerini hiç söğmedi ve kötülemedi. Onunla harp ederken bile Ona saygı gösterdi. Onun üstünlüğünü söyledi. İmam hazretlerini hep meth ve sena etti. Hazret-i Muaviyenin düşmanı sandığınız Zât, çok kerimdir. Rabbi de çok rahimdir. Bunun için, biz bunların muharebelerini konuşmayız. Feth sûresinin sonundaki âyet-i kerimeyi okuyarak, birbirlerine karşı çok merhametli idiler, deriz.

[Makamat-ı Serhendiye veya Zübdetü’l-makamat adı da verilen Berekat kitabı, Muhammed Haşim-i Kişmi tarafından 1627’de Hindistan’da fârisî dil ile yazılmıştır. Bu kitap, İstanbul’da, Yavuz Sultan Selim civarında bulunan Murad molla kütüphanesinde 1317 numarada mevcuttur. İstanbul’da ofset yolu ile 1977’de neşredilmiştir].

Berekat kitabının 2. maksadının 8. faslında imam-ı Rabbânî Ahmed Fârukî’nin kerametleri yazılıdır. Bunlardan yedincisinde Muhammed Haşim diyor ki Seyyidlerden bir genç, medresede talebe arkadaşım idi. Bir gün soluk soluğa geldi. Başından geçen, şaşılacak bir şeyi anlattı. Ahmed Fârukî hazretlerinin büyük bir harikasını görmüştü. Dedi ki:

Hazret-i Ali’ye karşı savaşanları ve hele hazret-i Muaviye’yi sevmezdim. Bir gece, senin üstadının [yani İmam-ı Rabbânînin] Mektubat’ını okuyordum. Buyuruluyor ki (İmam-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki hazret-i Muaviyeyi sevmemek, Onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri sevmemek ve bunları kötülemek gibidir. Ona sövene, bunlara sövene verilen cezayı vermek lazımdır). Bunu okuyunca canım sıkıldı ve hiç yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış, dedim. Mektubatı yere attım. Yatağıma uzandım, uyudum. Rüyada gördüm ki senin o yüce şeyhin öfkeli olarak yanıma geldi. İki mübarek elleri ile kulaklarımı çekti ve ey cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve Ashab-ı kiramı yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca, şaşaladın ve inanmadın. Ama, gel seni bir zata götüreyim de gör! Onun arkadaşları olan, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbını sevmediğin için aldandığını, Ondan işit, buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü. Beni bahçenin kapısında bırakıp, kendisi yalnızca ilerledi. Uzakta görünen büyük bir odaya girdi. Odada nur yüzlü, büyük bir Zât oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile o zata selam verdi. O da, gülerek karşıladı. Önünde edep ile diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor. Beni gösteriyordu. Uzaktan bana bakışlarından, beni söylediği anlaşılıyordu. Biraz sonra, senin o yüce şeyhin kalktı. Beni çağırdı. Bu oturan Zât, hazret-i Ali “radıyallâhu anh”dır. İyi dinle! Bak ne buyuruyor, dedi. İçeri girdik. Selam verdim, (Sakın, sakın! Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına karşı, kalbinde hiçbir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, hiç kötüleme! Aramızda muharebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz ve O kardeşlerimiz biliriz) dedi. Senin O yüce şeyhinin şerefli adını söyleyerek, (Bunun yazılarına da, sakın karşı gelme!) buyurdu. Bu nasihatı dinledikten sonra, kalbimi yokladım. O, harp edenlere karşı bulunan soğukluğun, düşmanlığın, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu halimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüce şeyhine bakarak (Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!) dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi. Tokadı yiyince, kendi kendime dedim ki bunu sevdiğim için, Onlara düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi, Onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmektedir. Bu hâlden vazgeçmemi istemektedir. Artık ben de, bu düşmanlıktan vazgeçmeliyim! Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim, o kinden temizlenmiştir. O rüyanın, o sözlerin tadı, beni başka şekle soktu. Kalbimde, Allahtan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüce şeyhine ve Onun yazılarındaki marifetlere inancım katkat arttı.

İnsanları söğmemek, kimseye lanet etmeyip susmak, ahirette suç sayılmayacaktır.

Fahr-i kainat “aleyhissalavatü vetteslimat” efendimiz ve Ashâb-ı kirama on üç sene cefa eden, çok sıkıntı veren kâfirlere ve hele bunların ele başıları olan beş-altı azılı zalime bile sövmek ve lanet etmek emredilmedi. Bu azgınlardan Ebû Cehlden başkasının isimleri bile unutuldu. Dünyada hiçbir dinde insanlara sövmek, lanet etmek emrolunmadı. Bir kimse, Allahü teâlânın emirlerini yapsa ve yasaklarından, haram ettiklerinden kaçınsa, fakat ömründe bir kere şeytana lanet etmese, bunun için, bu kimse sorguya çekilmiyecektir. Sen, şeytanın dostu idin, denilmiyecektir. Bir kimse de, emirleri yapmayıp, her gün şeytana yüzlerce lanet eylese, ahirette sorguya çekilecek, şeytana lanet etmesi, onu azaptan kurtarmayacaktır. Bu kimse, şeytanın düşmanı değil, dostu sayilacaktır. Görülüyor ki Ehl-i beyti sevmiş olmak için, şuna buna sövmek, lanet etmek akıl ile de, din bakımından da faydasız, lüzumsuz olup hiç doğru değildir.

Nadir şah, Bağdat muhasarasından ayrılınca, Bağdatlı büyük Şâfiî âlimlerinden Abdullah bin Hüseyin Süveydi  “rahmetullahi teâlâ aleyh” efendinin başkanlığında, Ehl-i sünnet ve şiî âlimlerini topladı. Burada, sünniler ile şiîler arasındaki ayrılığa sebep olan inanışları kaldırmak için karar verilip, hepsi imzalamıştı. Fakat, Nadir şah vefat ederek, bu hayırlı iş yapılamamıştı. Bu sırada hatırıma gelen bir şeyi söyleyeyim:

Nadir şah, şiî âlimlerine sordu ki yahudiler ve hıristiyanlar ve mecusiler (yani komünist ve mason gibi kitapsız kâfirler) Cennete mi, yoksa Cehenneme mi gidecekler? Hepsi Cehenneme gidecek, dediler. Yine sorup, Ehl-i sünnet nereye gidecek, dedi. Bunlar da Cehenneme gidecek dediler. Şah, bunlara kızarak, (Cenab-ı Hak, 8 Cenneti, yalnız İran’ın bir kısım halkı için mi yarattı?) demiştir.

1866 senesinde, fakir hacca gitmiştim. Yolda Hasan efendi adında bir İran alimi ile karşılaştım. Ona dedim ki Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” birçok hadis-i şerifler ile methedildi. Böyle iken, siz niçin onlara düşman oluyor, hepsine söğüyorsunuz? (Ben Onlara düşman değilim. Fakat, şiîlerin çoğuna göre, Ebû Bekr-i Sıddık, halifeliği Alinin elinden zor ile almış, Ashâb da, bundan yana olmakla irtidad etmişler) dedi. Buna karşılık dedim ki Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, bunların mürted olacaklarını bilmedi de, onun için mi meth ve sena etti? Cevap olarak (sonunda böyle yapacaklarını bilmedi. Bilseydi, hiçbirini methetmezdi. Hepsine lanet ederdi) dedi. Allahü teâlâ, Ashâb-ı kiramı çeşitli âyet-i celile ile methediyor. Acaba, Allahü teâlâ da bilmedi mi dedim. Şiî, buna bir cevap veremedi. Hazret-i Ali, dünya mevkii için çatıştı demek buna iftira etmek değil midir, dedim. (Hazret-i Alinin Ashâba çatması, dünya mevkii için değildi. Fahr-i kainat efendimiz, Alinin halife yapılmasını söylemişti. Ashâb, bu emri dinlemediği için mürted oldular. Hazret-i Ali de, Resûlullahın emrinin yapılması için onlarla çatıştı) dedi. Buna karşılık şiîler, Resûlullahın emrini dinlemeyerek, birçok bidat yaptılar. Bunlar arasında emirleri ve sünnetleri yerine getiren pek az kimsedir. Bunun için, onlar da mürted olmuyor mu, dedim. Bir cevap veremedi. Diyelim ki hazret-i Ali, halife yapılmadığı için, hazret-i Fâtıma da, hurma bahçesi kendisine verilmediği için, Ashâb-ı kirama gücenmiş olsunlar. Bir müminin, din kardeşlerine, kırılarak, kızarak üç günden çok dargın durması haramdır. Bunlar ölünciye kadar dargın kaldılar demek, nasıl caiz olur, dedim. (Bunların darılması, emri yapmadıkları içindi) dedi. Mümin olanlar İslamiyete uymazsa onlara darılmak, vazifeye çağırmak farzdır. Bunu da, amirler, kuvvet kullanarak, âlimler de, söyleyerek çağırır. Diğer halk ise, yalnız kalpleri ile kırılırlar. Bu da, imanın en aşağı derecesidir. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, Allahın arslanı iken, acaba neden kuvvet kullanarak emrin yerine getirilmesini sağlamadı? Yoksa kuvvetsiz mi idi? Anasını, babasını ve çocuklarını öldüren kimseyi kısas için öldürmek caiz iken, Bakara sûresi 237. âyetinde meâlen, (Eğer affederseniz, takvaya daha yakın olur) ve Nisa sûresinin 48. ve 116. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, dilediğinin, şirkten [yani küfürden] gayri günahlarını affeder) ve Mâide sûresinin 38. âyetinde meâlen, (Bir kimse, zulüm yani günah işleyip, sonra tövbe eder ve salih amel işlerse, Allahü teâlâ tövbesini, elbette kabul eder) buyurulmuştur. Bunlar gibi, tövbenin kabul olunacağını bildiren 30 kadar âyet-i kerime vardır. Herhangi bir kul, fısk, fücur, günah işleyip, sonra tövbe edince, afv-ı ilâhiye kavuşuyor da, Resûlullahın Ashâbı “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hilafet işinde yanılsalar bile tövbe etmeyip afva kavuşmadıkları biliniyor mu, dedim. Yine hiç cevap veremedi.

Bağdat müftüsü Arus zade efendi, Kerbelada, hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” efendimizin türbedarından işittiği aşağıdaki vak’ayı bu fakire bildirmişti:

Hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh” bir gece rüyada türbedara görünerek, yarın İrandan bir cenaze getirilecektir. Onu, sakın bana yakın defnettirme, dedi. Ertesi gün İrandan bir cenaze getirildi. Türbe yanına defnetmek istediler. Önce izin vermemiş ise de, çok zengin olduklarından çok para vermişler. O da, izin vermiş. İki bin adım kadar uzak bir yere defnetmişler. O gece, imam-ı Hüseyin “radıyallâhu anh”, rüyada görünerek, türbedara darılır, bağırır. Pişman olduğunu, afv buyurmasını yalvarır. Ertesi gece, yine görünüp, yine darılır, paylar. Türbedar, ertesi gün, meyiti oradan çıkaracağını, uzaklaştıracağını söyler. Resûlullahın gözbebeği “radıyallâhu anh”, (Bizim yanımızda iki gece yatan affolunur. O, affolundu. Lakin, ben çok sıkıldım) buyurdu. Mevtanın da, türbedarın da affolunduğuna işaret buyurdular. Türbedar, bunları Arus zadeye anlatınca, kıymetli müftü, türbedara karşılık (İmamın kötü dediği bir fasık, türbesinden iki bin adım uzakta, iki gece kalmakla afva kavuşuyor da, Şeyhayn [yani Ebû Bekr ile Ömer] “radıyallâhu anhüma” 1260 seneden beri, hücre-i muattara-i Nebeviyede yanyana yattığı hâlde afva kavuşamadılar mı?) diye sorar. Türbedar, şaşırıp bir şey diyemez. Âciz, cahil olduğu açığa çıkar. Ne güzel bir susturuş, ne büyük bir mahcubiyet!..

Şeyhaynden Ömer “radıyallâhu anh” halife iken, Allahın dinini, Resûlullahın şanını dünyaya yaymak için, şehirleri, memleketleri ele geçirdi. Arabistan yarım adasında ve doğunun, batının en uzak yerlerinde, orduları kahramanca yayılarak küfür, ahlaksızlık karanlıklarını yok edip, İslamın ışığını parlattı. İslamiyete bu kadar hizmet ettiği için, acaba hazret-i Ali onu affetmez mi? Suçu varsa, bağışlamaz mı? Hele, kendisi Kudüs-i şerifi almaya giderken yerine halife olarak hazret-i Aliyi vekil etmiş, bu da, halife geri gelinceye kadar, halife vekilliği yaparak, idareyi eline almış, dönüşünde yine, idareyi hazret-i Ömere bırakmış olması, birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini göstermiyor mu? Aralarında ufak bir ayrılık, çatışma olsaydı hazret-i Ömer, Onu vekil eder mi idi? Hazret-i Ali de, hilafeti eline geçirmiş iken, isteği ile Ona geri verir mi idi? Eğer denirse ki sonraları, hilafeti istemekten vazgeçmişti. Eski arzusu olsaydı, Ömere vermezdi. Böyle denirse, vekili olduğu kimse ile aralarında ayrılık, soğukluk da, kalmamış olur. Böyle olunca da, buna dil uzatmak caiz olmaz.

Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” halife iken, hazret-i Ali “keremallahü vecheh” kızı Ümm-i Gülsümü, hicretin on yedinci yılında, halifeye 40.000 akça gümüş mehr ile nikah etti. Hazret-i Ömerin Ümm-i Gülsümden Zeyd adında oğlu ile Rukaye adında kızı oldu. Hazret-i Ömer, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtımatüz-Zehranın damadı oldu “radıyallahü teâlâ anhüm”. Böylece aralarında eskiden beri bulunan sevgi birkat daha arttı. Gece gündüz bir arada bulunup, müslümanların işlerine yardım yolunu birlikte ararlardı. Bu kadar yaklaştılar da, hazret-i Alinin kini, düşmanlığı yine gitmedi mi? Böyle söylemek, yüce imama karşı ne büyük iftiradır.

Paşa olmuş, vezir olmuş bir Zât bektaşilik ismi altında gizlenen hurufilik yoluna sapmıştı. Sonra, aklı başına gelip, tövbe etti. Niçin ve nasıl tövbe ettiğini sordum. Fakire dedi ki bu sahte Bektaşilerin çok kıymet verdikleri bir kitapta, hazret-i Ömere kâfir deniliyor. Hazret-i Ali, nasıl oluyor da, bir kâfire kızını veriyor diye sorulmasını önlemek için de diyor ki bir gün halife Ömer, hazret-i Abbası çağırır. Hazret-i Alinin kızını almak istediğini söyler. Sen yaşlısın, kız ise, çok gençtir. Bu iş nasıl olur derse de halife hemen, bu düşüncemi Aliyye de söyledim. O da senin dediğin gibi cevap verdi. Git kendisine söyle! Eğer, kızını bana vermezse, iki yalancı şahit bulup, Ona karşı bir dava açarım. Onun hırsız olduğuna karar vererek, elini keserim der. O da, korkusundan, kızını Ömere verir. Kitapta bunu okuyunca, kendi kendime sordum. Bir zalim, beni sıkıştırıp, kızını bir kâfire vereceksin. Eğer, ona vermezsen seni öldürürüm derse, öldüreceğini iyi bildiğim hâlde ve günahı çok, yüzü kara bir kimse olduğum hâlde, ölümü göze alır, kızımı kâfire veremem, dedim. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh”, Allahın arslanı, Resûlullahın sevgilisi olduğu ve günahtan, aybdan tertemiz olduğu hâlde, böyle şüpheli bir sıkıntı çekmek korkusu ile Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” torunu olan sevgili kızını, İslamiyetin yasak ettiği, habis, pis yere atamayacağını anladım. Aklım başıma gelerek, temiz bir tövbe ettim. Hurufilikten kurtuldum, dedi.
Bağdat valiliğinde bulunmuş vezirlerden biri, hazret-i Ömerin bu evlenme işini, bir acemden sorar. O da, sıkılmadan, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” kerimesi için, kötü iftira ve kirli sözler söyleyip, oradan sıvışıp gider.

Yukarıdaki uzun yazılardan anlaşılıyor ki büyük velî Abdülkâdir-i Geylani “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” hazretlerinin, hurufilerin onbeş işte yahudilere benzediklerini bildirmesi pek yerindedir. Hurufiliği Abdullah bin Sebe adında bir yahudinin, İslamiyeti parçalamak için ortaya çıkardığı meydandadır. Bu yahudi, müslümanları birbirlerine düşman etmek için, 124.000 sahabiye, halifeliği hazret-i Alinin elinden zor ile aldıklarını söyleyerek, kâfir dedirmiştir.

[Yahudiler, Yakup “aleyhisselâm”ın on iki oğlundan türemişlerdir. Yakup “aleyhisselâm”ın adı İsrail olduğu için, bunlara (Beni İsrail), yani İsrail oğulları denildi. İsrail, Abdullah demektir. Musa “aleyhisselâm” Tur dağına gidince, bunlar dinden çıktı. Buzağıya taptı. Sonra pişman olup tövbe ettikleri için, yahudi denildi. Yahudi, hidayeti, doğru yolu bulucu demektir. Yahudiler, Musa “aleyhisselâm”a çok eziyet etti. Sonra gelenleri, bin Peygamberi şehit etti. İsa “aleyhisselâm”ı babasız çocuk diye kötülediler. Annesi hazret-i Meryeme kötü kadın dediler. Bunları öldürmeye saldırdılar. Ahir zaman Peygamberi Muhammed “aleyhisselâm”ı zehirlediler. Hazret-i Osman zamanında, fitne çıkararak, halifenin şehit edilmesine sebep oldular. Hurufiliği meydana çıkarıp, müslümanları parçaladılar, birbirine düşman ettiler. Asırlarca, Allahın gönderdiği dinleri, Peygamberleri yok etmeye uğraştılar. Dinleri yok etmek için masonluğu kurdular. 1336 [m. 1918] de biten Birinci cihan harbinden sonra, ırz, namus ve din düşmanı olan komünist devletler kurdular. Bir yandan da, önce İstanbul, sonra Mısır hahambaşısı olan Hayım Naum, dünyanın biricik İslam devleti (Osmanlı) imparatorluğunu yıkmak için, kapitalist ve emperyalist devletler arasında fırıldaklar çevirdi. Neticede, İslam aleminin liderliğini yapan koca imparatorluk parçalandı. Müslümanlara gerici denildi. İslamiyet kuvvetsiz kaldı. Yok olmaya yüz tuttu.]

Din kitapları ve tarihler söz birliği ile bildiriyor ki hazret-i Ebû Bekr pazartesi günü halife seçildi. Ertesi salı günü, hazret-i Ali, birkaç kişi ile mescide gelip, Ebû Bekre, seve seve biat etti. Halife vefat edinciye kadar, her emrini yaptı. Din-i İslamı yükseltmek için, elinden gelen yardımı esirgemedi. Böyle olduğu hâlde, hazret-i Alide, Kur’ân-ı Kerîmin yasak ettiği kötü huyların bulunduğunu söylüyorlar. Bu büyük imama çok büyük iftira ediyorlar. Hazret-i Aliyye bu yolda iftira etmek, imanı olanların tüylerini ürpertmez mi? Hazret-i Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallâhu anhüm” halife seçilirlerken, kendilerinden daha üstün bulunduğunu söyleyip, her biri kendini, halifeliğe lâyık görmemişti. Allahü teâlânın emrettiği tevazu sıfatını takınmışlardı. Ertesi gün, hazret-i Alinin gelerek, en büyük günahlardan olan kibr sıfatı ile ortaya çıkması, içinizde benden daha üstün, daha kahraman, daha âlim var mı diye, üstünlük göstermesi, bir müslümanın söyleyeceği söz müdür? Tasavvuf yollarının çoğu hazret-i Aliden gelmektedir. Tasavvuf büyükleri, talebesini hazret-i Alinin verdiği emre göre yetiştiriyor. Bunun için de, önce tevazu etmeyi öğretiyorlar. Din kardeşlerinin kusurlarını af ile ihsan etmek, birçok âyet-i kerime ile bildirildiği hâlde, bir şeyi 30 seneye kadar affetmeyip, bunu yapana kıyamete kadar lanet edilmesini vasiyet etmeyi, değil hazret-i Ali’ye, bir fasıka bile yakıştırmak, hiç caiz olur mu? Tasavvuf büyükleri, her şeyin Haktan bilinip, kazaya rıza lazım geleceğini gösteren âyet-i kerimeleri okuyarak, talebeyi terbiye ediyorlar. Bunu emreden Zâtın, bir talebesi kadar, kazaya razı olmadığına hiç inanılır mı? Böyle söylemek, çirkin bir iftira değil midir? Belalara sabır etmeyi gösteren âyet-i kerimeler varken, hazret-i Alinin belaya sabır etmediği, nasıl söylenebilir? Sonu çabuk gelen dünya mevkiine düşkün olmayı kötüliyen âyet-i kerimeleri unutarak, hazret-i Ali, mevki düşkünlüğünden geçimsizlik çıkararak, ümmet-i Muhammediye arasına fesad, ayrılık tohumu atar mı? Her bir sözü hikmet, fazilet örneği olarak, müslümanların dilinden düşmeyen o yüksek imam için böyle şeyler söylemek caiz midir?

Üç halife, Resûlullahın Ashâbının söz birliği etmesi ve halifeliği kendilerine vermeleri üzerine halife olmak kendilerine farz olduğu için, istemeyerek kabul ettiler. Kendilerinden sonra, oğullarının da halife olmasını vasiyet etmemeleri, bu sözümüzün yerinde olduğunu göstermiyor mu? Hele Ashâb-ı kirâm söz birliği yaparak hilafeti hazret-i Aliyye verince, istemeyerek kabul buyurduğunu ve hazret-i Muaviyenin ictihadında yanılması üzerine, İslamiyetin emri ile hazret-i Muaviyeyi itaate getirmek için ne kadar çok sıkıntı çektiğini bilmeyen yok gibidir. Bunlardan başka, müslümanlara, hatta yer yüzündeki bütün mahluklara şefkat ve merhamet olunmasını emreden nice âyet ve hadis-i şerifler varken ve iyi ahlakın kaynağı olan hazret-i Alinin “keremallahü teâlâ vecheh” keremi ve merhameti pek fazla olduğunu gösteren vak’a ve haberler meşhur iken, hatta kıyamet günü müminlere Kevser şarabı dağıtacağı için, Cenab-ı Hak, bunun şefkatini ve merhametini orada kullarına göstereceğini müjdelemiş iken, milyonlarca müminin, onun yüzünden Cehennemde sonsuz kalacağını söylemek, değil hazret-i Aliyye, alçak bir fasıka bile yakıştırılamaz. Çünkü insanlara şefkat, merhamet demek, onların ahiretlerini kurtarmaya çalışmak ve Cehennem ateşinden korumak demektir. Dünya işlerinde yardım etmek, ahiretlerine yardım yanında hiç kalır. Yahudilerin yaptığı iftiralara bakılırsa, milyon, belki milyarlarca müminin, hazret-i Ali yüzünden Cehennemde sonsuz yanması lazım gelmektedir.

Müslümanları gıybet etmemek, kötülememek ve alay etmemek hakkında bunca âyet-i kerime ve hadis-i şerifler varken, Ashâb-ı kiramın hepsini ve hazret-i Peygamberin emrine uyan bütün Ehl-i sünneti “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gece gündüz kötülemek, hatta kâfir demek, nasıl doğru bir yol olur? Buna sebep olarak, Ashâb-ı kirâm, hazret-i Aliyye hilafeti uygun görmedikleri için, bu halleri kendisine pek ağır gelerek, bu çirkin işi yapmayı emrettiğini söylemek bir müslümana yakışır mı? Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” ve bu ümmetin ileride olanları, kendi nefsleri ile uğraşmayı, birinci vazife bildikleri hâlde, hazret-i Alinin “keremallahü vecheh” kendi mübarek nefsine dokunulsa bile bu kadar büyük bir günah işlemeyeceği şüphesizdir. Hele mübarek nefslerine dokunulmayınca, bu günahı işlemeyeceği güneşten daha meydandadır.

İnsaf etmelidir ki sonsuz olarak düşman bildikleri Ashâb-ı kiramın içinde, hazret-i Alinin teyzesi ve amcası oğlu ve daha nice yakın akrabası da vardır. Akrabaya iyilik ve ihsanın ve ziyaretin vâcip olduğunu bildiren âyet-i kerimeler varken, o büyük Zâtın, bunlara düşmanlık edilsin diye vasiyet etmiş olduğunu söylemek, imanı olanın yapacağı bir iş midir? Resûlullahın zevcelerinin, müminlerin anneleri olduğu, âyet-i kerime ile bildirilmiş iken ve analara, babalara itaat ve saygı göstermek emredilmiş iken, hazret-i Alinin bu mübarek zevcelere, Ebû Bekre biat ettikleri için, düşmanlık ettiğini ve kâfir dediğini, kalbinde iman ışığı parlayan kimse nasıl kabul edebilir?

Hadis-i şerifler, fitne çıkarana lanet ettiğine göre, hazret-i Alinin “keremallahü teâlâ vecheh” ümmet-i Muhammed içine fitne düşürdüğü söylenebilir mi?

Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” (Bana bir bela gelirse, üç türlü sevinirim. Birincisi, belayı Allahü teâlâ göndermiştir. Sevgilinin gönderdiği her şey tatlı olur. İkincisi, Allahü teâlâya, bundan daha büyük bela göndermediği için şükür ederim. Üçüncüsü, Allahü teâlâ, insanlara boş yere, faydasız bir şey göndermez. Belaya karşılık, ahirette nimetler ihsan eder. Dünya belaları az, ahiretin nimetleri ise, sonsuz olduğundan, gelen belalara sevinirim) demiştir. Zamanımızda bile hazret-i Alinin yolunda bulunarak kalbi temizlenen Ehl-i sünnetten birçoğu, derdlerden, belalardan lezzet almakta iken, hazret-i Alinin beladan lezzet almadığına, yıllarca sıkıntısını çektiğine, ölürken de, bunun için milyonlarca müslümana ve Ashâb-ı kirama “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” düşmanlık edilmesini vasiyet etmiş olduğuna, inanılabilir mi?
Hubb-i fillah ve buğd-i fillah için, yani müslümanları, müslüman oldukları için sevmek lazım geldiğini ve kâfirleri, İslam düşmanı olanları da sevmemek lazım geldiğini emreden çeşitli âyet-i kerime ve hadis-i şerifler varken ve Ashâb-ı kiramın hepsi, (Allah Onların hepsinden razıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar) mealindeki âyet-i kerime ile müjdelenmiş iken ve Muhacirin-i kiramı ve Ensar-ı izamı “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” meth ve sena eden sayısız hadis-i şerifler var iken ve bunlardan on tanesi Cennet ile müjdelendikleri için (Aşere-i mübeşşere) adı ile şereflenmiş iken ve bunlara düşmanlık edilmemesi, çeşitli hadis-i şerifler ile bildirilmiş iken, Ehl-i beytin en üstünü ve ilim şehrinin kapısı olan hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” beni halife yapmadılar diye bunlara düşmanlık etmesi mümkün midir? Böyle çok çirkin bir işi yaptığını söylemek, O koca imama dostluk mu olur, yoksa düşmanlık mı olur?

Cuma namazına ve beş vakit namazın cemaatine gitmemenin suç olduğu âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Medine-i münevverede farzların, Mescid-i Nebevide kılındığı ve halifenin imam olduğu herkesce bilinmektedir. Hazret-i Ali, bu üç halifeye uyarak, namazlarını kıldığı için, kâfir dediği kimseye uymuş olur. Küfrünü bildiği kimsenin arkasında namaz kılan kâfir olur. Bunların arkasında namaz kılmadı ise, Cuma ve cemaati terketmiş olur ki bu da günahtır. Hazret-i Alinin böyle suçları yapması imkansızdır.

Hazret-i Ali, hazret-i Ömer’e “radıyallâhu anhüma” kerimesini vermiştir. Kâfir olduğunu bildiği bir adama, kızını veren de kâfir olur. Bu ise, hazret-i Ali’ye hiç yakışır mı?

Buraya kadar, şiîlerin bazısına yahudilerin uydurduğu hurufi inanç ve yalanlarının bulaşmış olduğunu iyice anlatmış oluyoruz. Biraz da, bunun başlangıcını ve sebebini açıklıyalım. Hurufiliği ortaya çıkaran, Abdullah bin Sebe adında, Yemenli bir yahudidir. Muhammed “aleyhisselâm”ın ümmetini şaşırtmak, saptırmak ve parçalamak için, bunu yapmıştır. İslam ışığının kaynağı olan Ehl-i beytten intikam almak için yapmıştır. Maksadının anlaşılmaması için, hazret-i Aliyi çok seviyor görünmüş, hilafet bunun elinden alındı diyerek, üç halifenin ve Ashâb-ı kiramın kâfir olduklarını söylemiştir. Hazret-i Aliyye düşmanlığını, Onu aşırı sevmek perdesi altında gizlemiştir. Yalnız İslamiyete değil, akla da uymayan yalanlar, düzmeler ortaya koymuştur. İmandan ve ilmden haberi olmayan, yarasa kuşu gibi ışığı göremeyen düşüncesizler, aklsızlar, bu münafık yahudinin kurduğu tuzağa düşerek, hazret-i Ali için, Onun şanına lâyık olmayan iftiralara inanmışlar, Onu lekelemeye uğraşmışlardır. [Ehl-i sünnet âlimlerinin derin ilimlerinden ve kuvvetli kalemlerinden meydana gelen kıymetli kitaplar, her asırda müslümanları uyandırmış, İbni Sebe’nin sapık sözleri unutulmak üzere iken, Fadl-ullahı hurufi ismindeki bir acem yahudisi, bu fitneyi alevlendirmiş, 1393’de ölmüştür.

Hurufilerin bu yüce imama bulaştırdıkları kötülükler, Tevratta ve İncilde de yazılıdır. Bunun içindir ki yahudilerden ve hıristiyanlardan bu hakikati anlayanlar, bu iftiraların, hazret-i Aliyye dostluk değil, büyük düşmanlık olduğunu bildiriyorlar.

Saadete kavuşmak için, üç şey lazımdır:

1– Müslüman olmak lazımdır. Bir kere (LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH) diyen müslüman olur.

2– Müslüman olduğunu tanıdıklara ve meleklere bildirmek için, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh) denir.

3– Kalbi temizlemek ve dünyada ve ahirette saadete kavuşmak ve derdlerden, belalardan, hastalıktan, düşman şerrinden ve sihir, büyü ve cin çarpmasından kurtulmak, nimetlere kavuşmak için, her müslümanın, her gün kalp ile tövbe etmesi ve bu tövbeyi söylemesi lazımdır. Bunu söylemeye (İstigfar) denir. Çok istiğfar okumalıdır. İstigfar, (Estağfirullah min külli ma kerihallah) veya kısaca (Estağfirullah) demektir.

Ahkâm-ı İslamiyeye uyanın duaları muhakkak kabul olur. İstigfarı ve istiğfar duâsını bütün gece okuyup, uykusuz kalmamalıdır. İstigfarı ve bütün duaları, mânâsını düşünmeden, temiz kalp ile söylemezse, yalnız ağız ile söylerse, hiç faydası olmaz. İstigfarı ağız ile üç kere söyleyince, temiz kalp ile de söylemeye başlar. Günah işlemekle kararmış olan kalbin söylemesi için, ağız ile çok söylemek lazımdır. Haram lokma yiyenin ve namaz kılmayanın kalbi simsiyah olur. Böyle kalplerin söylemeye başlaması için, istiğfar duâsını üç kere okumak ve sonra 67 kere istiğfar söylemek, yani (Estağfirullah) demek lazımdır. Allahü teâlâ, (tövbe ve istiğfar edeni severim ve günahını affederim) buyuruyor. Tövbe, günahı işlediğine pişman olmak, günah işlemekten hemen vazgeçmek ve bir daha yapmamaya karar vermek ve affetmesi için Allahü teâlâya yalvarmaktır. Bu dört şeyden biri noksan olan tövbe kabul olmaz ve günahı affedilmez. Tövbeden sonra günahı tekrar yaparsa, tövbesi bozulmaz, yeniden günaha girer. Bunun için, ayrıca tövbe etmesi lazım olur. Hakiki tövbesi yapılan günah, muhakkak affolur. Tövbe yapılmayan günah için, Allahü teâlâ, dilerse affeder, dilerse azap eder.

TEZKİYE-İ EHL-İ BEYT Kitabının sonsözü
(Hüsniye) kitabındaki küfre sebep olan alçak iftiraları, yukarıda cevaplandırmış, yahudilerin perdelerini yırtarak, İslam düşmanlıklarını ortaya koymuş oluyoruz. Yahudilerin Arabî dil ile yazmış oldukları (Hakayık-ul-hakayık) ve Elfaz-ı kudsiye ve Ayn-ül-hayat adındaki risalelerini ele geçiren bir âlimin, bunlara kısaca vermiş olduğu cevabı da, olduğu gibi aşağıya yazıyoruz.

(Ayn-ül-hayat) risalesini okuyan bu Zât, kitabın baştan sona kadar, üç halifeye ve hazret-i Muaviye’ye ve hazret-i Aişeye ve Ehl-i sünnet âlimlerine karşı çirkin iftiralarla dolu olduğunu, hepsine sövülüp lanet olunduğunu görmüş, bunları fihrist şeklinde, şöyle sıralamıştır:

Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz vefat edince, Selman ve Ebû Zer ve Miktad’dan “radıyallâhu anhüm” başka bütün Ashâb kâfir olmuş. Hazret-i Osman’a sövmek, lanet etmek ve Kab kâfirdir, demek lazım imiş. Bunlar, 9. sayfası sonuna kadar yazılıdır.

Üç halife ile Ashâb-ı kiramın çoğu, Muhammed “aleyhisselâm”ın dinine düşman imiş ve müşrik imişler. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe ile Süfyan-ı Sevri ve Ehl-i sünnetin hepsi kâfir imiş. Vahdet-i vücûd bilgisinde Ehl-i sünnet âlimlerine ve tasavvuf büyüklerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” iftiralar yağdırması, 27. sayfaya kadar sürmektedir.

Hazret-i Osman ve zamanında bulunan Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kâfir imiş. Bunlara lanetler savurmaktadır. Irak ahalisinin bir kısmı doğru yoldan ayrılmış, Allahü teâlâ kullarına rızklarını on iki imam ile gönderirmiş. Üç halifeyi sövmek, lanet etmek lazım imiş, bunlar kâfir ve fasık imiş. Ehl-i sünnet, bunları sevdiği için kâfir olmuş. Cemel vak’asında, hazret-i Ali, Peygamberimizin vekili olduğu için, hazret-i Aişeyi boşamış. Eldeki tefsirler bozuk imiş. Ebû Bekr, Ömer, Talha ve Zübeyr “Rıdvânullahi aleyhim” kâfir imiş. Osman, Aişe, Talha, Zübeyr ve Muaviye hazretleri dinsiz, kötü ve zalim imişler.

Peygamber efendimiz Cebrâilden ve Mikâilden ve İsrâfilden, bunlar da Levh ve Kâlemden anlamış ki velî olmak yalnız hazret-i Aliyye ve on iki imama mahsus imiş. Hazret-i Ali, Allahü teâlânın kalesı imiş. Kıyamet günü, Cennete ve Cehenneme gidecekleri hazret-i Ali ayıracakmış. Hazret-i Alinin şeytan ile olan vak’a ve çarpışmaları, hazret-i Fâtımaya gökten 90 sayfa inmiş. Her birinde, üç halifenin ve Ashâb-ı kiramın zalim, sapık ve fasık oldukları yazılı imiş. İmam-ı Cafer Sâdık hazretleri Musa ve Hızır “aleyhimesselam”dan daha üstün imiş. İsra sûresi 85. âyetinde bildirilen ruh, on iki imamın hizmetçisi olan bir melek imiş. İmam-ı Ali “radıyallâhu anh” ölüleri diriltirmiş. Hazret-i Ebû Bekri halife tanıması için zorlandığı sırada, gördüğü hakaretler adı altında, uzun uzun kötü sözler yazılıdır. Meleklerin yüksekleri, 12 imamın emrinde olup bunların hizmetçileri imiş. Fizik, kimya ve biyoloji kanunları, atomların, yıldızların hareketleri, 12 imamın idaresinde imiş. Kıyamet günü Peygamberler sorguya çekilince, Nuh “aleyhisselâm” hazret-i Ali’ye sığınacak, bunun göndereceği iki şahit ile kurtulacak imiş. Ehl-i sünnet, Muhammed “aleyhisselâm”ın dinini bozmuş, helallere haram, haramlara helal demişler, bidat ve günahlara sapmışlar, kâfir olmuşlar. Ehl-i sünneti, hazret-i Ömerin meydana çıkardığı, bunu batıl kimselerin ve şeytanın yardımı ile yaydığı, bunun üzerine, imam-ı Cafer Sâdık ile Süfyan-ı Sevri arasında çok söz çekişmesi yapıldığı ve Süfyan-ı Sevrinin küfür ve bidat yolunda bulunduğunun ortaya çıktığı yazılıdır.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Kur’ân-ı Kerîmdeki muhkem, müteşabih ve nasih ve mensuh âyetleri ayıramamışlar. Emirlere uymamışlar, haramlardan kaçınmamışlar. Böylece cehalette ve dalalette kalmışlar. Süfyan-ı Sevri ve Iyad-ı Basıri, din-i İslamı yıkmaya çalışmışlar. İbrahim bin Hişam zındık imiş. Ehl-i sünnet zikir ve ibadet olarak, şarkı söylüyor ve dans ediyormuş. Maruf-i Kerhi yalancı imiş. Ehl-i sünnet olan, Cehenneme gidecekmiş. Livâta eden kimse, hazret-i Aliyye gelip söylerse, günahı affolurmuş. Ehl-i sünnetin teravih namazı kılmaları riya, gösteriş ve bidat imiş. Kâfirlerin tapınmaları gibi imiş. Devlet, hükümet başkanı olmak isteyen, mel’un olur imiş. Kıyamet günü, Allahü teâlâ, kardeş kardeşten özür diler gibi şiîlerden afv dileyecek imiş. Ehl-i sünnet kâfirlerle birlikte, Cehennemde sonsuz kalacak imiş. Bunlar mürted ve kâfir imiş. Bunların özürleri, yalvarmaları kabul edilmiyecek, Cehennemden çıkarılmayacaklarmış. Cehennem kapılarından girecekleri bildirilen Firavun, Haman ve Karun isimleri, Ebû Bekri, Ömeri ve Osmanı ve Ümeye oğullarını göstermekte imiş. Cehennem ateşinin şiddeti ve azapların nasıl yapilacağı uzun uzun anlatılmakta ve Habili öldüren Kabil ve Nemrudun ve Firavunın, yahudileri yoldan çıkaran yahudinin ve nasarayı yoldan çıkaran Bolis, yani Paulus adındaki yahudinin ve Allahü teâlâya iman etmeyen Ebû Bekrin ve Ömerin çekecekleri şiddetli azaplar ve Firavun ile Muaviyenin azapları uzun uzun anlatılmaktadır. Fahr-i âlem hazretleri, kızı Fâtımayı her gün öpüp koklarmış. Zevce-i mükerremesi hazret-i Aişe bunu görüp, ağır gelirmiş, Cennetin her yerinde lâ ilâhe illallah, Ali resûlullah yazılı imiş. Abdestsiz namaz olur ise de, sevap isteyemezlermiş. Kureyş kâfirleri, melekler Allahın kızlarıdır dedikleri için, âyet nazil olmuş. Yalnız şiîler doğru yolda olduğundan, zamanla çoğalacakları, başka mezheplerin gittikçe sönecekleri, âyet ile bildirilmiş. Ahzab sûresinin büyük bir kısmı Kureyşlilerin erkek ve kadınlarının kötülüklerini, alçaklıklarını bildirdiği için bunlar Kurandan çıkarılmış, bir kısmı da değiştirilmiş. Ebû Bekr, Ömer ve Osman fuhş, haram, küfür ve isyan ederlermiş. Cemel yani deve muharebesinde hazret-i Aişenin hazret-i Aliyye esir düşmesi ve 70 esir ile Medineye gönderilmesi uzun hayaller ile anlatılmakta, hazret-i Aişeye lanet edilmektedir. Sonra, hazret-i Muaviyeye çeşitli iftiralar, küfürler, lanetler savrulmaktadır. Allahü teâlâ, Cenneti ve Cehennemi, bir cariye ile birlikte, hazret-i Aliyye dört yüz dirhem gümüşe satmış imiş. Hazret-i Muaviye ile hazret-i Ali “radıyallâhu anhüma” harp ederken, hazret-i Ali uzun bir nutk söylemiş. Bu nutkta hazret-i Muaviyenin mel’un olduğunu bildirmiş. Ehl-i sünnet, salih görünmek için yün elbise giyerlermiş. Bunun için, bunlara lanet edilmiş. Ehl-i sünnetin kâfir ve zındık oldukları vahiy ile bildirilmiş, Muhammed Gazali ve Ahmed Gazali ve Celaleddin-i rumi ve Muhyiddin-i Arabî kâfir ve mel’un imiş. Üç halife için çok çirkin küfürler, lanetler yağdırılmakta, Hasan-ı Basıri, Mensur-i Devaniki Memun ve Harunürreşidin mel’un oldukları bildirilmektedir. Hallac-ı Mensur ve Ebû Cafer Şalgamani ve Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep kâfir ve zındık imiş.

Buraya kadar bildirilen yahudi yalanları okununca, (Ayn-ül-hayat) kitabının saçma sapan sözler, küfre sebep olan ve aslı, astarı bilinmeyen hikayeler olduğu anlaşılır. Bunlar, bir müslümanın yazacağı şeyler değildir. Hele Allahü teâlânın Cenneti hazret-i Aliyye sattığını, bunun da dilediğini Cennete, istediğini Cehenneme sokacağını, dünya işlerinin de on iki imamın elinde olduğunu yazması, irâde sıfatını inkar etmek olur ki bundan büyük şirk düşünülemez. Hazret-i Ebû Bekrin hazret-i Fâtımaya Fedek bahçesini vermeyişi de, o kadar şışırilerek anlatılmış ki hayale, düşünceye sığmayan acem masallarını geçmiştir. Bu Fedek denilen yer, bir hurma bahçesi idi. Hayber yakınında idi. Resûlullahın ev idaresi, buradan gelen hurmalarla sağlanır, artanları sadaka verilirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatına yakın bunu fakirlere, yolculara vakıf etmişti. Hazret-i Ebû Bekr halife iken, hesabını kendisi tutardı. Ömer “radıyallâhu anh” halife olunca, idaresini hazret-i Ali istedi. Hazret-i Aliyye havale etti. Bu işler dallandırılarak, şışırilerek bambaşka anlatılmış ve hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anhüma” kötülemeye vesile edilmiş, şanlarına lâyık olmayan ve tövbe ile affedilemeyecek olan çirkin lekeler sürülmüştür.

Yukarıda bildirilen üç kitaptan başka daha on kadar yahudi risalesi vardır. Hepsinde, küfre sebep olan çeşit çeşit hezeyanlar doludur. Bu risaleler Irakta, İranda yayılmaktadır. Anadoludaki müslümanları da aldatmaya çalışıyorlar. Kendilerine (Alevî) adını verip, yurdumuzdaki müslüman alevileri aldatmak istiyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerine “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” düşman olan bir nesl yetiştirmek istiyorlar. Böylece İslamiyeti içerden yıkmaya uğraşıyorlar.

[Bu felaketi önlemek için (Tuhfe-i isna aşeriye) kitabının çok yerlerini fârisî dilinden türkçeye çevirerek, (İman ile ölmek için) kitabı hazırlanmiştir. (Tuhfe) kitabı arabiye de tercüme edilmiş ve bunun (Muhtasar-ı Tuhfe) adındaki kısaltılmış şekli Mısırda basılmıştır. İstanbulda da ofset yolu ile bastırılmıştır. İranlı bir âlim, bu kitapların Hindistanda bulunan yahudiler tarafından yazıldığını, İranlı cahil halkı da aldatmaya çalıştıklarını, İran ilim adamlarının İmamiye mezhebinde olup bu kitapları yazanların İslam düşmanı olduklarını söyledi.]

İran’da Necef’te, Kerbela’da ve Türkiye’de bulunan İmamiye mezhebindeki şiîlerin, Ehl-i sünnet ile el ele vererek, azgınların, cahillerin düzdüğü ve hiçbir vesikaya, senede dayanmayan, çirkin hikayelerin yazılmasını, yayılmasını önlemeleri, müslümanlık icabı iken, neme lazım demeleri İmamiye mezhebindekilerin azalmasına, azgınların artmasına yaramaktadır. Azgın mülhidler, Yavuz Sultan Selim hanın Çaldıran zaferi olan, 1514 yılından beri, yakın zamanımıza kadar kanun dışı bırakılmış, yasak edilmiş iken, 15 seneden beri [yani 1864’den beri] bu yasağın kalkarak, yahudilerin zararlı, kötü, alçak iftiralarının birden bire ortaya çıkmasına, müslümanların gevşekliği, neme lazımcılığı sebep olmaktadır. (TEZKİYE-İ EHL-İ BEYT) kitabının yazısı burada tamam oldu.

[Ehl-i sünnet âlimleri; masonlara, komünistlere, hıristiyanlara, misyonerlere ve İranda, Irakta bulunan azgın hurufilere ve vehhâbîlere cevap vermezse, bunların içyüzlerini, zararlarını yazarak gençlerin önüne koymazsa, analar, babalar, yavrularına, Ehl-i sünnetin bu kitaplarını okutmaz, aşılamazsa, gençler elden gider. Küfrün korkunç pençelerine düşer. Müslümanlar, Semerkand, Buhara, Kırım halkının uğradığı facia ve felaketlere sürüklenir. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin, 33. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ onlara zulmetmez. Fakat onlar, kendi kendilerine zulüm ediyorlar) buyurdu.]
___________________
İmam-ı Rabbânî hazretleri Mektubat kitabının 1. cilt, 275. mektubunda buyuruyor ki:

Sizin bu nimete kavuşmanız, İslamiyet bilgilerini öğretmekle ve fıkıh hükümlerini yaymakla olmuştur. Oralara cehalet yerleşmişti ve bidatler yayılmıştı. Allahü teâlâ, sevdiklerinin sevgisini size ihsan etti. İslamiyeti yaymaya sizi vesile etti. Öyle ise, din bilgilerini öğretmeye ve fıkıh ahkamını yaymaya elinizden geldiği kadar çalışınız. Bu ikisi bütün saadetlerin başı, yükselmenin vasıtası ve kurtuluşun sebebidir. Çok uğraşınız! Din adamı olarak ortaya çıkınız! Oradakilere emr-i maruf ve nehy-i münker yaparak, doğru yolu gösteriniz! Müzzemmil sûresi 19. âyetinde meâlen, (Rabbinin rızasına kavuşmak isteyen için, bu elbette bir nasihattir) buyuruldu.

Haşa zulmetmez, kuluna Hudası.
Herkesin çektiği kendi cezası!
___________________
Bi-vefadır ey deni dünya senin her nimetin.
Sarsar-ı bad-ı ecel, mahveyliyor her rif’atin!
___________________
Âlem içre, muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi!

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

1 Yorum

Comments are closed.