İslam düşmanları, 1400 seneden beri, kılınçla, topla İslamiyete karşı koyamadılar. Saldırılarında daima zarar ettiler. İslam dini her yere yayıldı. Müslümanların, iman dolu göğüslerine hançer saplıyamayacaklarını anladılar. Müslümanları manevi cepheden vurmayı, imanlarını, ahlaklarını bozmayı düşündüler. Bunun için, İslamiyeti içerden yıkmayı planlaştırdılar. Bu hücumu yapanların başında yahudiler ve ingilizler gelmektedir.

Hazret-i Ömer ve hazret-i Osman zamanlarında, İslamiyet Asya’da ve Afrika’da hızla yayılınca, Abdullah bin Sebe isminde Yemenli kurnaz bir yahudi, müslüman görünerek, Mısırlıları aldattı. Hazret-i Osman’ın şehit edilmesine sebep oldu. Büyük bir fitne ve felaket ortaya çıkardı. Bu yüzden, milyonlarca müslüman kanı aktı. Bu Sebecilik, 8. asırda Hurufilik ismini aldı. İslam itikadını, İslam ahlakını bozan kitaplar yazıldı.

Bundan başka, 1737 senesinde ingilizlerin Hicaz’da meydana çıkardıkları vehhâbîlik sapıklığı, Arabistan’da yayıldı. I. cihan harbinde müslümanlara karşı olan İngilizler, 1932’de, Hicaz’da bir vehhâbî devlet kurdu. İslamın mukaddes iki şehri olan Mekke’yi ve Medine’yi Osmanlılardan alıp, bunlara verdi. Böylece, İslamiyeti içinden kemren, bir fitne daha yayılmaya başladı. Ancak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına sarılan müslümanlar, bu fitneden kendilerini kurtarabilmektedir.

Son günlerde, sapık kitapların yurdumuzda yayınlanarak, bölücülük yapmaya başladıkları görülüyor. Kuzu postuna bürünmüş kurt ve zehirlenmiş bal gibi, gençlerin imanlarını yok etmek için hazırlanmış olan bozuk kitaplardan çok tehlikeli kısımları alarak, vesikalarla çürütmeyi, yalan ve iftiralarını ortaya koymayı düşündük. Bunun için, Allahü teâlânın lutfüne ve yardımına sığınarak (Birleşelim ve Sevişelim) kitabını hazırladık. Baskısının yapılmasını nasip eden Rabbimize sonsuz hamd ve senalar olsun!

BİRLEŞELİM ve SEVİŞELİM

1 — İslam düşmanları, müslüman yavrularını aldatmak için, çeşit çeşit kitaplar yazıyorlar. Vehhâbîler, mezheplere inanmıyorlar. Dinimizde, insanların ayrı ayrı mezheplere bölünmesini tecviz eden hiçbir kutsal emir yoktur, diyorlar. Mezhep ne demek olduğunu bilmiş olsalar, böyle konuşmazlardı. Cahillik gibi yüzkarası olamaz. Cahillikle, dine ve Kur’ân-ı Kerîme de dil uzatıyorlar. Vehhabiliğe Dair

2 — Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, müslümanlar arasında anlaşmazlık yoktu. Feth sûresinin son ayeti, Ashâb-ı kiramın devamlı ve çok seviştiklerini bildiriyor. Bu sevişmelerinin, Resûlullahın vefatından sonra da devam ettiğini, Allahü teâlâ haber veriyor. Resûlullah vefat ederken gözyaşları ile Onun başucunda bekleyen, hazret-i Aişe idi. Resûlullah ölünce, Ashâb-ı kiramdan hiçbiri post kavgası yapmadı. İktidarı ele geçirmeyi düşünmediler. İslam düşmanları, 4 halifenin seçimini, kâfir krallarının, diktatörlerin, ihtilalcilerin, hükümetleri ele geçirmelerine benzetiyorlar. Halbuki 4 halifeye dil uzatmak şöyle dursun, onların her hareketi, müslümanlar için bir senettir, vesikadır. Resûlullah, (4 halifemin yoluna sarılınız!) buyurdu. Emevi ve Abbasi halifeleri içinde, zalim, fasık olanlar vardı. Fakat hiçbiri kâfir değildi. Hiçbiri İslam düşmanı değildi. Hepsinin halifeliği, İslamiyete uygun idi. Onlar, fransız cumhurbaşkanı seçilmesi kanununa göre değil, Allahü teâlânın emrine göre seçilmişlerdi. Bu emirlere inanmayan, Onların seçilme tarzını elbet beğenmez. Hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” verdiği hürriyet o kadar çok idi ki şimdi demokrasi adı ile idare edilen sosyalist memleketlerdeki diktatörlerde, Onun hilm ve sabrı görülemiyor. Bir çıkarı yüzünden sinirlenen şair, halifeye karşı:
(Ey Muaviye! Biz de senin gibi insanız. Adaletten ayrılma!) demekten çekinmemiştir. Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” valileri, kumandanları da haksız yere müslüman kanı akıtmıştı. Valisinin yaptığı yanlış hareketten dolayı hazret-i Muaviyeye “radıyallâhu anh” karşı dil uzatılamaz!

3 — Kur’ân-ı Kerîm vahy-i metludur. Yani, Cebrâil aleyhisselâm adındaki bir melek, bildiğimiz kelimeleri ve harfleri okumuş, Resûlullah da “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bunları işittiği gibi ezberlemiş ve Ashâbına okumuştur. Böyle olduğunu bildiren âyet-i kerimeler çoktur. Bu âyet-i kerimelere yanlış mânâ veren bölücülerin kitaplarına aldanmamalıdır.

4 — Bazıları, (Kuranda 6666 âyet vardır. Şimdi elde mevcut olanlarda ise, 6234 âyet var. 432 ayeti, halife Osman yok etmiştir. Osman, Hâşimîlerin üstünlüklerini bildiren âyetleri, Kurana yazdırmadı. Kuranı, Hâşimî lügatinden, Kureyşi lügatine çevirdi) diyorlar.

Bu sözlerine de kendi kitaplarını vesika olarak gösteriyorlar. Halbuki Kur’ân-ı Kerîmde, 6236 âyet olduğunu, hazret-i Ali haber vermektedir ve bunu, büyük âlim Ebülleys-i Semerkandi hazretleri Bostan-ül-arifin kitabının 148. maddesinde yazmaktadır.

Bazı mushaflarda, birkaç kısa âyet bir arada, bir uzun âyet olarak yazılıdır. Bunun için, âyet sayıları başka olmaktadır. Bu değişiklik, âyet-i kerimelerin değişmiş olması demek değildir.

Tuhfe-i isna aşeriye kitabında buyuruyor ki; üç halifeye yapılan bu çirkin iftiraya karşı en güzel cevabı, Allahü teâlâ veriyor. Hicr sûresi 9. âyetinde meâlen, (Bu Kuranı sana biz indirdik. Onu biz koruyucuyuz) buyuruldu. Allahü teâlânın koruduğunu hiçbir insan bozabilir mi? Onların bu sözü, hazret-i Osmanı, Allahü teâlâdan daha güçlü bildiklerini gösteriyor. Halbuki onlar her fırsatta, üç halifeyi kötülemektedir. Burada hazret-i Osmanı, Allahü teâlâya ortak yapacak kadar yükseltiyorlar.

İrandaki din adamlarından Küleyni, Hişam bin Salimin ve Muhammed bin Hilalinin, Kuran değişmiştir, dediklerini yazıyor. Ehl-i sünnet âlimleri de, Allahü teâlânın meâlen, (Kimse Kur’ân-ı Kerîmi değiştiremez) buyurduğunu yazıyor. Fussilet sûresinin 42. âyet-i kerimesinde meâlen, (O Kurana hiç bir taraftan değişiklik gelmez. Çünkü Onu, her işi hakim ve mahmud olan indirmiştir) buyuruldu. Allahü teâlânın koruduğu bir şeyi kim değiştirebilir? Peygamberimizin, Kur’ân-ı Kerîmi, indiği şekilde bildirmesi vâcip idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, bir kimse müslüman olunca, önce Kur’ân-ı Kerîmi öğrenirdi. Her öğrenen başkalarına öğretirdi. Resûlullahın huzurunda, Kur’ân-ı Kerîmi ezberlemiş binlerce müslüman vardı. Bazı gazalarda, 70’ten çok Kuran hafızının şehit olduğu, tarih kitaplarında yazılıdır. Bu güne kadar, dünyanın her tarafında, İslam memleketlerinde, yüzbinlerce hafız yetişti. Bunların Kuran okumaları büyük ibadet idi. Her müslüman, namazda ve namaz dışında, ezberden Kur’ân-ı Kerîm okumaktadır. Her müslüman çocuğu, mektebe başlayınca, ona her şeyden önce, Kur’ân-ı Kerîmden parçalar ezberletilir. Kur’ân-ı Kerîm, Küleyninin kitabı ve Ebû Cafer Tusinin Tezhib kitabı gibi değildir ki sandıklarda kilitli bırakılıp, tenha zamanlarda birkaç kişi gizlice okusun! Halbuki şiîlerin bütün kitaplarında yazıyor ki Ehl-i beyt-i nebevinin ve on iki imamın hepsi, bu Kur’ân-ı Kerîmi okurlardı. Dosta, düşmana, senet olarak, bu Kuranı gösterirlerdi. Bunun ayetlerini tefsir ederlerdi. İmam-ı Hasan-ı Askerinin tefsiri diyerek sakladıkları tefsir kitabı, bu Kuranın tefsiridir. On iki imam, çocuklarına, kadınlarına, talebelerine, hep bu Kur’ân-ı Kerîmi öğretirlerdi. Namazda, bu Kuranı okumalarını emrederlerdi. Bunun içindir ki şiî âlimlerinden şeyh ibni Babeveyh, (İtikadat) kitabında, bu yoldan hazret-i Osmana “radıyallahü teâlâ anh” saldırmanın yanlış olduğunu bildirmiştir.

5 — Bir zındık, Kur’ân-ı Kerîmi yıllarca incelemiş, 65’ten fazla yerde (Salât) kelimesini görmüş. Salât duâ demek olduğu için, gece gündüz her zaman salât yapılır demiş. Namaz demek olan salât kelimesi ile duâ kelimesini karıştırmış. Türkçe, Dürr-i yekta şerhinin 38. sayfasında diyor ki (Son zamanlarda, bazı zındıklar, tekke şeyhi olduklarını söyleyerek, gençleri aldatıyorlar. Küfre sebep olan itikatları, İslamiyet olarak ileri sürüyorlar. Âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde yazılı olan (Salât) kelimesi, böyle yatıp kalkmak demek değildir. Zikir ve Murakabe demektir. Yani, Allahın ismini söylemek ve oturup, gözlerini kapayıp, Allahın varlığını, büyüklüğünü düşünmektir, diyorlar. Halbuki zikir Allahü teâlâyı kalp ile hatırlamak olup çok zordur. Namaz kılmak, zikir yapmayı kolaylaştırır. Murakabe, Allahü teâlânın her an insanı görmekte ve bilmekte olduğunu düşünmektir. Bu da, namaz kılmak ile hâsıl olur. Zındık, namaz ile hâsıl olacak şeyleri ileri sürerek, namazı inkar etmektedir. Namazı inkar eden kâfir olur. İnanıp, tembellikle kılmayan fasık olur. Kılmaya başlayıncıya kadar hapsolunur. Her müslümanın 5 vakit namazın farzlarını, vâciplerini, müfsitlerini her şeyden evvel öğrenmeleri lazımdır. Özürsüz kılmadığı namazları hemen kaza etmek de farzdır. Kaza kılmayı geciktirmek de, namazı vaktinde kılmamaktan daha büyük günahtır. Yedi yaşındaki çocuğa namazları yanında kıldırarak öğretmek, on yaşında kılmaz ise, eli ile üç kere hafif vurarak kıldırmak lazımdır). Duâ her zaman yapılır. 5 vakit namaz vakitleri ise, bellidir. Miraç gecesini anlatan Buhari hadisinde uzun bildirilmiştir. 5 vakit namazı emreden hadis-i şerifler pek çoktur. Sevgili Peygamberimiz, en sıkıntılı zamanlarında, muharebelerde, 5 vakit namazı kılar ve kılmak için herkese emrederdi. Ölüm hastalığında bile emekleyerek camiye gelip, hazret-i Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” imam yaptı. Hazret-i Ebû Bekr’in arkasında namaz kıldı.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler, duanın gizli de, açık da yapılabileceğini bildiriyorlar. Fakat, 5 vakit namazın camilerde cemaat ile kılınması emredildi. İslam düşmanları, duaların gizli yapılmasını bildiren âyet-i kerimeleri yazarak camilerde cemaat ile namaz kılınmasını yok etmek istiyorlar. Biz yalnız Kur’ân-ı Kerîme uyarız dedikleri hâlde, İncilden, Tevrattan da, namaz kılınmaması için vesika çıkarıyorlar. Bugün yeryüzünde bulunan uydurma İncillerdeki yazıları ileri sürerek, 5 vakit namazı ortadan kaldırmaya, yelteniyorlar. Farz namazları kılarken, riya, gösteriş tehlikesi olsa da, yine farzları camide kılmak lazımdır. Camiler namaz kılmak için yapıldı. Müslümanlar, yeni türeyen sapıkların, din düşmanlarının uydurma kitaplarına aldanmazlar. Halis müslüman olan babalarından, dedelerinden öğrendikleri gibi doğru ibadet ederler. Kâfirler, sapıklar, babalarından gördükleri bozuk yolda gider. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîmde böyle kâfirleri kötüliyor. Müslümanlara da, bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz, diye emrediyor.

6 — Mezhepsizler, söz birliği yapmış gibi, hep Ehl-i sünnetin 4 mezhebine çatıyorlar. (Mezhep) nedir, bir türlü anlayamıyorlar.

İnanılacak bilgilerde, mezhep ayrılığı olmaz. Dünyanın her yerindeki müslümanların inançlarının, hep Resûlullahın ve Ashâb-ı kiramın inançları gibi olmaları lazımdır. Başka türlü inanan, ya sapık olur, yahut kâfir olur. Doğru inananlara, ibadet yaparken ve dünya işlerinde, lazım olan bilgilerden bazısı, Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiştir. İşte böyle, açık bildirilmeyen şeyleri, İslam âlimlerinin anladıkları gibi kabul etmek lazımdır. Böylece, derin bir âlimin anladığına uyan kimse, Onun mezhebindedir. Müslümanların, Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan işleri, sapıkların, din düşmanlarının uydurdukları gibi değil, her sözü ve her işi Kur’ân-ı Kerîme uygun olan derin bir İslam aliminin anladığı gibi yapması elbet uygundur.

Mezhebe uyanlar, ibadetlerini doğru yapar. Mezhepsiz olanların, inanışları da, işleri de bozuk olur. Çeşitli yollara saparlar. Topluluk içinde nifak çıkarırlar. Milleti birbirine kışkırtırlar. Muhammed aleyhisselâmın İslamiyetine değil, kendi kısa görüşlerine veya sapıkların, din düşmanlarının, yahudilerin uydurdukları, bozuk, zararlı yollara dağılırlar.

Müslümanlar, müslümanları sever. Bölücüleri sevmezler. Bunları sevmemenin büyük ibadet olduğunu, Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler bildirmektedir. Din, namus, can ve millet düşmanları elbet sevilmez. Kâfirin cenaze namazı kılınmaz.

Müslümanlar, namaz kılmayana, oruç tutmayana kâfir demez. Her gün 5 vakit namaz kılmak farz olduğuna inanmayana kâfir denir. Resûlullah efendimiz böyle kâfirlerin, ölüsüne de, dirisine de lanet etmektedir. Müslüman, Peygamberine “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” uymakla övünür. Kâfirler de İslam âlimlerine, saldırmakla övünüyorlar.

İslam dinine saldıranlara şunu anlatmak isteriz ki İslam âlimleri, her işlerinde, Allahın rızasını düşünmüşlerdir. Her işlerini Allah rızası için yapmışlardır. Hükümdarlara emr-i maruf ve nehy-i anilmünker yapmışlardır. Yani, Allah rızası için nasihat yapmışlardır. Doğru yolu göstermek için kimseden çekinmemişlerdir. İslam âlimlerinin en büyüğü olan İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretlerinin, bu uğurda şehit olduğunu bilmeyen yoktur. Bunun gibi İslam âlimlerinin hepsi, gerçekleri bildirmek için, kimseden çekinmemişlerdir. Sıdk ve ihlas ile yazdıkları milyonlarca kitapları, bütün dünyaya, ilim ve ahlak yaymış, mübarek isimleri her yere yayılmıştır. Kur’ân-ı Kerîmin nuru ile her millete ışık tutmuşlardır. Müslüman din adamları arasında bulunan bidat sahipleri, yani mezhepsizler, Kur’ân-ı Kerîmin dışına sapmışlar, gerçekleri örtmeye çalışmışlardır. Çünkü, manevi mesuliyetten haberleri yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, dinde, örtülü, kapaklı bir şey bırakmamışlardır. Fakat, sapık yolda olan 72 fırkadaki bidat sahipleri, gençleri bu gerçeklerden cahil bırakmak istiyorlar. Böylece, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gerçekleri yok etmeye çalışıyorlar. Bu mezhepsizlere zındık denir.

7 — Her gün 5 kere namaz kılmak, Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde emredilmiştir. Ahzab sûresi 72. âyet-i kerimesinde meâlen, (Şüphe yok ki biz, emaneti göklere ve yere ve dağlara sunduk. Onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korkup titrediler. Onu insan yüklenerek, nefslerine zulüm ettiler. Sonunu bilemediler) buyuruldu. Beydavi tefsirinde diyor ki: [Bu âyet-i kerime, önceki ayette vaat edilen saadetin büyüklüğünü bildiriyor. Önceki ayette meâlen, (Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uyanlar, dünyada ve ahirette saadete kavuşurlar) buyuruldu. Bu emirler ve yasaklar, emanete benzetiliyor. Emaneti yerine vermek lazım olduğundan, ibadetleri yapmanın lüzumu bildirilmiş olmaktadır. Âlimler arasında, bu emanet, akıldır ve İslamiyettir, diyenler oldu. Çünkü, aklı olan kimse, İslamiyete uyar]. Bu emanete ister akıl densin, ister ruh denilsin, âyet-i kerime, ibadetleri yapmanın, 5 vakit namaz kılmanın ehemmiyetini bildirmektedir. Nisa sûresi 58. âyetinde meâlen, (Ey iman edenler! Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne itaat ediniz!) buyuruldu. Allahın Resûlü, âyet-i kerimedeki emanet kelimesini, ibadet olarak anlamış, onun için, 5 vakit namaz kılmayı emretmiştir. Allahın Resûlüne itaat etmek isteyenlerin, her gün 5 vakit namaz kılmaları lazımdır. Namaz kılmak istemeyenler, ne derse desinler, müslümanlar 5 vakit namaza çok ehemmiyet vermelidir.

En kıymetli tefsir kitaplarından olan Beydavi tefsirinde diyor ki: (Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerine sordular: 5 vakit namazı emreden âyet-i kerime, Kur’ân-ı Kerîmin neresindedir? Cevabında: Rum sûresinin 17. ve 18. ayetlerini oku, dedi. Bu iki âyet-i kerimede meâlen, (Akşam ve sabah vakitlerinde, Allahı tesbih edin. Göklerde ve yer yüzünde olanların yaptıkları ve ikindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, Allahü teâlâ içindir) buyuruldu. Akşam yapılan tesbih, akşam ve yatsı namazlarıdır. Sabah yapılan tesbih, sabah namazıdır. İkindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, ikindi ve öğle namazlarıdır. Âyet-i kerimeler, 5 vakit namazı emretmektedir, dedi). 5 vakit namaza inanmayanlar, bu iki âyet-i kerimeyi işitince, şaşırıp kalıyor. Bu ayetlerde (Salât) kelimesi yoktur, diyorlar. Salatı emreden, 65’ten ziyade âyet-i kerime kendilerine okununca, salât duâ demektir. Biz bu âyetlere uyarak, gizlice duâ ederiz. Namaz emredilmedi, diyorlar.

Bakara sûresi 239. âyetinde meâlen, (Salatları ve vusta salatini koruyun! [yani devamlı namaz kılın!]. Allaha itaat ederek salât kılın!) buyuruldu. Salatları korumak demek, 5 vakit namazı vakitlerinde ve şartlarına uygun kılmak demektir. İmam-ı Ahmed’in Müsned kitabında ve imam-ı Münavi’nin Künuzü’d-dekaık) kitabında yazılı hadis-i şerifte, (Vusta salatı, ikindi namazıdır) buyuruldu. Hazret-i Ali “kerremallahü vecheh” buyurdu ki Hendek muharebesinde Peygamberimiz, (Düşman bize vusta, [ikindi namazını] kıldırmadı. Allahü teâlâ, onların karınlarını ve kabirlerini ateşle doldursun!) buyurdu. Salât, hem duâ , hem de namaz demektir. Bu âyet-i kerimede emredilen salatın bildiğimiz namaz olduğu, buradan anlaşılmaktadır. Âyet-i kerimede, namazları ve ikindi namazını kılın, diyor. Arabî gramere göre, namazlar deyince, en az 3 vakit namaz anlaşılır. İkindi namazına (Vusta) yani ortada olan namaz denildiğine göre, bu namazların sayısı 3 olamaz. İkindiden başka en az 4 namaz daha olmalı ki ikindi namazı tam ortada, yani 2. ile 3. arasında olabilsin. Kemaleddin-i Şirvani, Miftah-us-seade kitabında, her gün kılınacak namaz sayısının 5 olduğunu, bu âyet-i kerime ile ispat etmektedir. Nur sûresi 59. âyetinde, Salât-ı fecir ve Salât-ı işa, yani sabah ile yatsı namazları açıkça yazılıdır.

Nisa sûresi 102. âyetinde meâlen, (Belli zamanlarda namaz kılmak, müminlere farz oldu) buyuruldu. Riyadun-nasıhin ve Hülasatüd-delail kitaplarındaki hadis-i şerifte, (Kâbe kapısının yanında idim. Cebrâil “aleyhisselâm” iki kere yanıma geldi. Güneş tepeden ayrılırken, benimle öğle namazı kıldı) buyuruldu. Süleymaniye kütüphanesi, Esad efendi kısmında 701 sayılı, Ebülleys-i Semerkandi’nin Mukaddime-tüs-salât kitabında ve Ayasofya kısmındaki Feth-ul kadir’de yazılı hadis-i şerifte, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Cebrâil “aleyhisselâm” Kâbe kapısı yanında, bana iki gün namaz kıldırdı. Birinci gün, fecir-i sani [beyazlık] doğarken sabah namazını ve güneş tepeden ayrılırken öğle namazını ve her şeyin gölgesi kendi boyu kadar uzayınca ikindi namazını ve güneş batarken akşam namazını ve şafak kaybolunca yatsı namazını kıldık. İkinci günü de, tan yeri ağarınca sabahı ve her şeyin gölgesi kendi kadar uzayınca öğleyi ve her şeyin gölgesi kendi boyunun iki katı uzayınca ikindiyi ve oruç bozarken akşamı ve gecenin üçte biri geçince yatsıyı kıldık. Sonra; Ya Muhammed! Senin ve geçmiş Peygamberlerin ve ümmetinin namaz vakitleri işte bunlardır, dedi). Müslim kitabında, Süleyman bin Beride, babasından haber veriyor ki biri; Resûlullahtan namaz vakitlerini sordu. (İki gün benimle birlikte namaz kıl!) buyurdu. Güneş tepeden ayrılınca, Bilal-i Habeşi’ye ezan okumasını emretti. Öğle namazını kıldık. Bir hadis-i şerifte, (İkindi namazı, güneş batmadan önce kılınır) buyuruldu.

Buhari ve Müslim kitaplarında, Cabir bin Abdullahın “radıyallâhu anh” bildirdiği hadis-i şerifte, (Kapınızın önünden akan bir suda her gün 5 kere yıkanınca, üzerinizde kir kalmayacağı gibi, 5 vakit namaz kılanların hatalarını da, Allahü teâlâ affeder) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Namaz dinin direğidir. Namaz kılan, dinini sağlamlamış olur. Namaz kılmayan, dinini yıkmış olur) buyuruldu.

Buhari ve Müslim kitaplarında yazılı meşhur olan hadis-i şerifte, (İslamın temeli beştir. Birincisi, şahadet kelimesini söylemektir. İkincisi, namaz kılmaktır) buyuruldu. Ebû Davud’ün bildirdiği ve Halebi kitabında yazılı hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, her gün 5 namaz kılmayı emretti. Güzel abdest alıp, bu 5 namazı vakitlerinde kılan ve rüku ve secdelerini iyi yapanları, Allahü teâlâ, afv ve mağfiret eder) buyuruldu.

Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, kullarına, her gün 5 kere namaz kılmayı farz etti. Bir kimse, güzel abdest alıp, namazını doğru kılarsa, kıyamet günü, yüzü, 14. ay gibi parlar ve Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer) buyurdu. Rıyad-ünnasıhin kitabında diyor ki hadis kitaplarını inceledim. 20’den çok Sahabinin bildirdikleri, çeşitli hadis-i şeriflerde, (Şeri bir özrü olmadan, bir namazı terkeden kâfir olur) buyurulduğunu gördüm.

Tarih-i Buhari ve Kitab-ül-iman kitaplarında, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” bildirdiği hadis-i şerifte, (Namazı terkeden kâfir olur) buyuruldu. Yani namaz kılmadığı için üzülmeyen, bunun için Allahtan utanmayan kimse, son nefesinde imansız gider, demektir.

Buhari kitabında, Ebû Said-i Hudrinin bildirdiği hadis-i şerifte, (Cemaat ile kılınan namazın sevâbı, yalnız kılınandan 25 kat fazladır) buyuruldu. Abdullah ibni Ömerin bildirdiği hadis-i şerifte, (27 kat fazladır) buyuruldu.

Dar-ı Kutni’nin bildirdiği ve Künuz’da yazılı hadis-i şerifte, (Mescid yanında bulunanın, namazını mescitte kılması lazımdır) buyuruldu.

Firdevs-ül-ahbar ve Rıyad-un-nasıhin kitaplarındaki hadis-i şerifte, (Ezanı işitip de, camide cemaate gitmemek, münafıklıktır) buyuruldu.

İmam-ı Ahmedin “rahmetullâhi aleyh”, Müsned kitabında ve Künuz’da bildirilen hadis-i şerifte, (Salatından bir şeyi unutan, iki secde daha yapsın!) buyuruldu.

Bakara sûresinin 43. âyetinde meâlen, (Namazları kılınız ve zekat veriniz ve rüku edenlerle birlikte rüku ediniz!) buyuruldu.

Beydavi’de ve bütün tefsirlerde, bu âyet-i kerimede, 5 vakit namazın cemaat ile kılınması, emrolunduğu bildirilmektedir. Bu âyet-i kerimede, namaza rüku denilmesi, yahudi namazı değil, müslüman namazı olduğunu bildirmek içindir. Çünkü, yahudilerin namazlarında rüku yoktur. Hülasa-tül-fetava kitabında diyor ki (Müezzine icabet etmek, ağız ile olmaz, ayak ile olur. Ezanı işitip söyleyen kimse, camie gitmezse, müezzine icabet etmiş olmaz).

8 — Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında ve Ashâb-ı kirâm zamanlarında camiler vardı. Bu camilerde imamlar vardı. Cemaat ile namaz kılınırdı. İmamın masum olması, günahsız olması şart değildir. Çünkü, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” başka kimse masum değildir. Allahü teâlâ cami yapmayı emrediyor. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Cami yapan kimseye, Allahü teâlâ Cennette köşk ihsan edecektir).

Cuma sûresi son âyetinde meâlen, (Ey müminler! Cuma günü, salât için ezan okunduğu zaman, alışverişi bırakıp Allahı zikir etmeye koşunuz! Salât tamam olduktan sonra dağılınız!) buyuruldu. Salatın namaz demek olduğu, bu âyet-i kerimeden de anlaşılmaktadır. Namaza zikir adı da verildi. Cuma günü, müslümanlar camilerde toplandıkları için, bu güne Cuma denildi.

Mezhepsizlerin, (Camilerin yaptırılması için ilâhî bir emir gelmemiştir. Camiler yıktırıldıktan sonra, ibadetin evlerde yapılması daha makbul ve daha uygun görülmüştür) sözleri, çok çirkin bir yalan ve pek kötü bir iftiradır. Müslümanları bu yalanlarına inandırmak için, âyet-i kerimelere yanlış mânâlar vermeleri ise, küfürdür, zındıklıktır. Vesika olarak gösterdikleri tarih kitabını da, Şirazlı bir hurufi yazmıştır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekke’den Medine’ye hicret edince, önce (Kuba) köyüne geldi. Burada on günden fazla kaldı. Burada Kuba mescidi denilen cami yaptı. Temeline, mihrap altına, kendi mübarek elleri ile büyük bir taş getirip koydu. Sonra, (Ya Eba Bekr! Sen de bir taş getir. Benim taşımın yanına koy!) dedi. Sonra, hazret-i Ömere ve hazret-i Osmana da, birer taş koydurdu. Hazret-i Ömer ile hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anhüma”, Medineye daha önce gelmişlerdi. Resûlullah, namazlarını burada kıldı. Medinede iken, her hafta gelip, burada iki rekat Tehıyetülmescid namazı kılardı.

Mescid-i dırar: Kuba köyünde bulunan münafıklardan Hızam bin Hâlid ve Ebû Ceybe ile İbni Âmir’in oğulları Mecma ve Zeyd ve ayrıca Tebtel ve Tecrüc ve Becad ve Abad ve Vedia gibi serseriler, Ebû Âmirin kışkırtması ile Tebük gazvesine hazırlık sırasında, Mescid-i dırar adı verdikleri bir toplantı yeri yaptılar. Ebû Âmir, münafıkların başı olan Abdullah ibni Ebinin teyzesi oğlu idi. Resûlullahtan burada namaz kılmasını istediler. Gazadan dönüşte kılarım, buyurdu. Gazadan dönüşte de, gelip yalvardılar. Allahü teâlâ, bunların münafık olduklarını, mescidlerine gitmemesini, Peygamberine bildirdi. Resûlullah da, Mâlik bin Dehşem, Sad bin Adi ve kardeşi Asım bin Adiyi göndererek burayı yıktırdı. Yeri bugün belli değildir. Bu mescid yapılırken, hazret-i Ebû Bekr, Ömer ve Osman, Medinede Resûlullahın yanında idi. Tebük gazasının hazırlığında, Resûlullaha hizmet ediyorlardı.

Mescid-i Cuma: Medine ile Kuba arasında Ranona vadisindedir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilk Cuma namazını burada kılmıştır.

Mescid-i Fadih: Kubanın şarkındadır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Beni Nadir gazasında, çadırları bu civara kurdurmuştu. Bu mescitte 6 gece, Ashâbı ile namaz kıldı.

Mescid-i Beni Kureyza: Resûlullah efendimiz, bu mescidin minaresi yanında namaz kılmıştır.

Mescid-i Ümmi İbrahim: Beni Kureyza mescidinin şarkındadır. Burada da namaz kılmıştır.

Mescid-i Beni Zafer: Bâkî kabristanının şarkındadır. Resûlullah bu mescitte namaz kıldıktan sonra, bir kaya üzerine oturup, Kur’ân-ı Kerîm okutup dinlemişti.

Mescid-ül-icabe: Bakiin şimalindedir. Resûlullah, Ashâbı ile burada namaz kıldıktan sonra, ümmetinin kıtlıkla ve boğulmakla helak olmaması için duâ etti.

Mescid-ül-Feth: Tepe üzerinde olup merdivenle çıkılır. Resûlullah, Hendek gazvesinde, pazartesinden çarşambaya kadar, burada zafer için çok duâ etti.

Mescid-ül-kıbleteyn: Mescid-ül-fethe yakındır. Bedr gazasından iki ay önce, burada öğle veya ikindi namazını kıldırırken, ikinci rekati rükuunda, Kudüs’den Kâbeye dönüldü.

Mescid-i Zühabe: Şamdan Medineye gelirken, sol tarafta, tepe üzerindedir. Burada çadır kurup namaz kıldılar.

Mescid-i Cebel-i Uhud: Uhud gazvesinden dönüşte, öğle ve ikindi namazlarını burada kıldılar. Din âlimlerini öven âyet-i kerime burada nazil oldu.

Mescid-i Cebel-i Ayniye: Hazret-i Hamzanın şehit olduğu yerdir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” burada silahları mübarek bedeninde iken, namaz kılmıştır.

Mescid-ül-vadi: Resûlullahın, sabah namazını ve hazret-i Hamzanın cenaze namazını kıldığı yerdir.

Mescid-ül-Bâkî: Bâkî kabristanından çıkarken sağ taraftadır. Resûlullah burada çok namaz kılmıştır.

Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” namaz kıldığı bunlardan başka 38 mescidin isimleri ve yerleri Mir’at-i Medine kitabında uzun yazılıdır.

Mescid-ün-Nebî: Medine-i münevverenin en büyük mescididir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret ettiği zaman, devesinin ilk çöktüğü yerdir. Önce Hâlid bin Zeyd Ebû Eyüp el-Ensârî hazretlerinin evinde yedi ay misafir kaldı. Hazret-i Ebû Bekrden aldığı on altın ile arsa satın alıp, tesviye ettiler. İkinci senesinin Safer ayında, mescid tamam oldu. Üzeri hurma dal ve yaprakları ile örtüldü. Üç kapısı vardı. Mihrabı, şimdiki (Bab-ı Tevessül) yerinde idi. Şimdi mihrabın yerinde olan kapısından cemaat girer çıkardı. Temelin derinliği ve duvarların kalınlığı 3 arşın [1,5 metre] idi. Temeli taştan, duvarları kerpiçten idi. Eni, boyu yüzer arşın idi. Yüksekliği 7 arşın idi. Temele ilk taşı kendi mübarek eli ile koydu. Bu taşın yanına hazret-i Ebû Bekrin, sonra Ömer, Osman ve Alinin sıra ile birer taş koymalarını emretti. Sebebini soranlara, (hilafetlerinin sırasına işarettir!) buyurdu. Mescidin sağ ve solunda, mübarek zevceleri için, dokuz oda da yapıldı. Mescide en yakın oda, hazret-i Aişeye verildi.

Safer ayından, vefat edinceye kadar, Medinede iken, bütün namazlarını hep bu mescitte cemaat ile kıldı. Resûlullahın, Ashâbı ile birlikte, bu camilerde namaz kıldıkları besbelli iken, komünistlerin, Salât duâ demektir, İslamiyette namaz kılın diye bir emir yoktur, demelerine çok şaşılır.

Bakara sûresi 125. âyetinde meâlen, (Mescid-i haramdaki Makam-ı İbrahim denilen yerde namaz kılın! Biz İbrahime ve İsmaile emrettik ki tavaf edenler ve rüku edenler ve içinde oturanlar ve secde edenler için, benim beytimi temizleyin!) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, Kâbeye benim evim diyor. Bunun için Kâbeye Beytullah denir. Allahü teâlâ, Salih aleyhisselâmın devesine de Hûd sûresinde (Naka-tullah) dedi. Bu âyet-i kerimelerdeki Allahın evi, Allahın devesi sözlerinden, Allahü teâlânın, Kâbe içinde, devenin yanında olması anlaşılmaz. Cahil olan, ahmak olan bile böyle anlamaz. Kâbe gibi, bütün camilere Beytullah denir. Böyle söylemek, camilerin kıymetlerinin, şereflerinin çok olduğunu bildirmek içindir.

Nur sûresi 36. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, bazı evlerin kıymetlerinin yüksek tutulmasını emretti. Kıymeti yüksek olan bu evlerde, Onun ismini zikir etmeyi emretti. Buralarda sabah akşam, Allahü teâlâ tesbih olunur) buyuruldu. Daha yukarıda bildirdiğimiz âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, namaza zikir demişti. Bu âyet-i kerime de, camilerde namaz kılınacağını gösteriyor. Abdullah ibni Abbas hazretleri, [Camilere Beytullah denir. Bu âyet-i kerimeye (Kendi evleri) diye mânâ vermek, Kur’ân-ı Kerîmi değiştirmek olur] dedi.

Nisa sûresi 100. âyetinde meâlen, (Yer yüzünde sefere çıkınca, salatı kısaltabilirsiniz!) buyuruldu. Bu âyet-i kerime geldikten sonra, Resûlullah, namazlarını seferlerde iki rekat kıldı. Bu âyet-i kerimeden sonra, meal-i şerifi, (Sen, muharebede Ashâbınla birlikte salât kılarken, cemaatin bir kısmı, seninle birlikte, silahlı olarak kılsınlar. Bir rekat kılıca, bunlar düşman karşısına gitsinler. Salât yapmayanlar gelip, salata seninle devam etsinler!) olan âyet-i kerime de, salatın namaz demek olduğunu, duâ demektir diyenlerin yanlış söylediklerini açıkça göstermektedir.
Taberanide ve Münavideki hadis-i şerifte, (Mescidleri yol yapmayınız! Mescidlere zikir ve salât için giriniz!) buyuruldu.

(Salatın tam olması, safları düzeltmekle olur) hadis-i şerifi, salatın namaz demek olduğunu ve farzların cemaat ile kılınacağını göstermektedir.

İbni Abidinde, namazın mekruhları sonunda bildirilen hadis-i şerifte, (Evinizdeki salatınız, benim mescidimdeki salatınızdan daha kıymetlidir. Fakat farzlar, böyle değildir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki salât namaz demektir ve farzları camide, sünnet namazları evde kılmak iyidir. Bir hadis-i şerifte, (Mescidimde kılınan salât, başka yerlerdeki salattan bin kat daha sevaptır. Mescid-i haramdaki salât da, benim mescidimdekinden yüz kat daha sevaptır) buyuruldu.

Mezhepsizlerden bir kısmı ve zındıklar namaz kılmıyorlar. Salât emrolundu. Bu da, duâ demektir. Müslümanlıkta yatıp kalkmak ve cami yapmak yoktur. Peygamberler, camilere gitmeyin, kalp camiinde Allaha yalvarın, dedi diyorlar. Yukarıdaki âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, onların yalan söylediklerini, müslümanları aldatmak istediklerini açıkça göstermektedir.

9 — Mezhepsizlerden bir kısmı ezanın da duâ demek olduğunu söylüyor. Halbuki Peygamberimiz, müezzini olan Bilal-i Habeşi’ye ezan okumasını öğretti. Yüksek yere çıkarıp ezan okuttu. Meal-i şerifleri, (Salât için size nida edildiği zaman) ve (Cuma günü salât için nida edildiği zaman) olan âyetler, ezan okumayı göstermektedir. Hakimin ve Münavinin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Nidayı işitip de oraya gelmeyenin namazı kabul olmaz) buyuruldu. Nida ezan okumak demektir. Camilerde minareyi ilk olarak, Ashâb-ı kiramdan Selmetebni Halef hazretleri Mısırda yaptı. Kendisi, hazret-i Muaviye zamanında Mısır valisi idi.

Allahü teâlâyı hafif sesle zikir etmek ibadettir. Turuk-ı aliyye mensubları, bunun için zikir ederler. Bu zikri ezan ile karıştırmak, cahillik veya zındıklıktır. Resûlullah efendimiz, (Müezzinlerin, kıyamet günü, boyunları uzun olacaktır) hadis-i şerifi ile müezzinleri sena etti. Yani kıyamet günü, alınları açık, göğüsleri kabarık olacaktır. Deylemi’nin ve Münavi’nin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Müezzin ezanı bitirmeden önce, salata tekbir almayınız!) buyuruldu. Ebû Davud’un ve Münavi’nin bildirdiklerinde, (Fecir ağarmadan ezan okuma!) buyuruldu. Hurufiler, müezzinlerin ezan okumasını, eşeğin anırmasına benzetiyor. Böyle söyleyenler kâfir oluyorlar. Bundan sonra gelen nesl, bu zındıkları lanet ile yad edecektir.

10 — Ehl-i sünnet denilen hakiki müslümanlar, Peygamberimizin Ehl-i beytinin kıymetini, üstünlüğünü, iyi bilmektedir. 12 mübarek imamı, çok sevmektedir. Ehl-i beytin, nurlu saadete kavuşturan, bereketli yollarında bulunmaya çalışmaktadır. Sevmek, kuru laf ile olmaz. Onlar gibi olmaya çalışmakla olur.

Ehl-i sünnet müslümanlarının en büyük alimi, yüce imam, Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretleri, bütün dünya işlerini, talebesini, vazifesini bırakarak, iki sene, İmam-ı Cafer Sâdık hazretlerinin sohbetinde bulundu. İmam-ı Cafer Sâdık hazretlerinin ilim deryasından doya doya bilgi topladı. Onun, Resûlullahtan gelen nurları saçan mübarek kalbinden feyizler aldı. (İmam-ı Cafer Sâdık hazretlerine iki sene hizmet etmeseydim, bir şeyden haberim olmayacaktı) buyurdu. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretleri, imam-ı Cafer Sadıktan aldığı bilgilerle, feyizlerle kemale geldi. Başkalarına nasip olmayan yüksekliklere kavuştu.

Ehl-i sünnet imamları, iman ve fıkıh bilgilerinin ve tasavvuf marifetlerinin, hatta tefsir ve hadis bilgilerinin çoğunu Ehl-i beyt imamlarından öğrendiler. Onların terbiyeleri ile yetiştiler. Onların teveccühleri ile yükseldiler. Onlardan müjdeler aldılar. Şiî kitapları da böyle olduğunu bildirmektedir. Şiî âlimlerinden ibni Mutahhir-i Hulli (Nehcülhak) ve (Minhecülkerame) kitaplarında, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe ile imam-ı Malikin, imam-ı Cafer Sadıktan “rahmetullahi teâlâ aleyhim” ders aldıklarını, Onun yanında yükseldiklerini yazıyor. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, imam-ı Muhammed Bakırdan ve Zeyd-i şehitten de ders aldı. Şiîler bu yüce Ehl-i beyt imamlarını görmemiş olan dedelere saygı göstermek ibadet olur, diyorlar da, o mübarek imamlara yıllarca hizmet ederek ilim ve feyiz almış olan Ehl-i sünnet âlimlerine niçin dil uzatıyorlar? Şiîlerin, O yüce imamlardan fetva vermek ve ictihad etmek için icazet almış olan bu âlimlere itaat etmeleri de farz olmaz mı? İmam-ı Âzam Ebû Hanîfenin, imam-ı Bakırdan ve Zeyd-i şehitten ve imam-ı Cafer Sadıktan, fetva vermek için icazet aldığını şiî imamlarından şeyh-i Hulli bildiriyor. İmam-ı Âzamın, ictihad etmek şartlarını taşıdığı, masum imamların şahadetleri ile anlaşılıyor. İmam-ı Âzama dil uzatmak, masum olan on iki imamın şahitliğini reddetmek olur. Bu ise, bütün şiîlerce küfür olmaktadır. Hele masum imamın bulunmadığı bu zamanda, İmam-ı Âzamın mezhebine girmek, yani Ehl-i sünnet olmak, bütün şiîlere farz olmuyor mu?

Şiî âlimlerinden şeyh Hulli diyor ki: Ebülmuhasin Hasan bin Ali, Ebülbuhtürden haber veriyor: Ebû Hanîfe, Ebû Abdullah Cafer Sadıkın yanına geldi. İmam-ı Cafer Sâdık, Ebû Hanîfeyi görünce, (Sen babamın sünnetini her yere yayacaksın. Şaşırmışlara yol göstereceksin. Korkuda olanların yardımcısı olacaksın. Kurtuluş yolunun rehberi olacaksın. Allahü teâlâ yardımcın olsun!) dedi. Şiî kitaplarının hepsi diyor ki: Ebû Hanîfe, Abbasi halifelerinden Ebû Cafer Mensurun yanına geldi. Orada İsa bin Musa vardı. Ebû Hanîfeyi görünce, (Ya Halife! Bu gelen, bugün yeryüzünün en büyük alimidir!) dedi. Mensur sordu: Ya Numan! İlmi kimden öğrendin? Alinin talebeleri vasıtası ile Aliden ve Abbasın talebeleri vasıtası ile Abbastan öğrendim, dedi. Halife de çok sağlam vesikalar bildirdin, dedi. Yine, şiî kitaplarında diyor ki Ebû Hanîfe, Mescid-i haramda oturmuştu. Herkes etrafına toplanmış, kendisine her şeyden soruyorlardı. Onlara cevap veriyordu. Sanki cevapları hazır cebinden çıkarıyormuş gibi saçıyordu. İmam-ı Ebû Abdullah Cafer Sâdık, ansızın yanına geldi, durdu. İmamı görünce, hemen ayağa kalktı. Ey Resûlün torunu! Burada olduğunu önceden bilseydim, böyle iş yapmazdım, dedi. İmam-ı Cafer Sâdık hazretleri de, otur ya Eba Hanife! Müslümanların bilmediklerini öğretmeye devam et! Babalarımdan öğrendiklerini herkese yay, buyurdu. Yukarıdaki iki haber, İbni Hullinin Tecrid’i şerhinde yazılıdır.

Sual: Şiîler şöyle diyebilir ki Ebû Hanîfe ve diğer Ehl-i sünnet imamları, 12 imamın “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” talebeleri oldukları hâlde, nasıl oluyor da, onların inançlarına uymayan fetvalar veriyorlar?

Cevap: Bu sualin cevabı, şiî âlimlerinden Kadı Nurullah Şuşteri’nin Mecalisü’l-müminin kitabında yazılıdır. Şöyle ki (Abdullah ibni Abbas, hazret-i Emirin talebesi idi. Onun huzurunda, ictihad derecesine varmıştı. Onun yanında ictihad yapardı. Birçok ictihadı, Onun ictihadlarına uymazdı. Emir hazretleri, Onun böyle ictihadlarını kabul ederdi. Bundan anlaşılıyor ki müctehidin kendi anlayışına göre cevap vermesi lazım imiş. Evet, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmiş olan şeyler için ictihad yapılmaz. Yani böyle açık bilgilerden ayrılmak haramdır. Fakat, açık bildirilmemiş olan şeyleri anlamak için ictihad etmek lazım olur. Şu kadar var ki masum olan imam, ictihadında hiç yanılmaz. Başkaları ise yanılabilir. Fakat bu yanılmaları suç olmaz. Yanılmalarına bir sevap verilir) demektedir. Şiîlerin Mealimül-usûl kitabında da, bunlar yazılıdır. İctihatta yanılarak elde edilen bilginin, Kur’ân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere ve icmaı ümmete muhalif olmaması lazımdır.

Ehl-i beytin ictihadlarına uymayan fetvayı vermek suç olsaydı, hazret-i Hüseyin’in de suçlu olması lazım gelirdi. Çünkü şiî âlimlerinden Ebû Muhnel Ezdi bildiriyor ki hazret-i Hüseyin kardeşi hazret-i Hasanın, hazret-i Muaviye ile sulh yapmasını beğenmedi. Yanlış iş yaptığını bildirdi. 12 imamdan birinin ictihadını kabul etmemek, hata ettiğini söylemek, Ona düşmanlık demek olsaydı, hazret-i Hasanın hazret-i Hüseyine düşman olması lazım gelirdi. Hazret-i Muaviye’ye “radıyallâhu anh” dil uzatanların, Ona iftira kampanyası açanların, kötü yolda oldukları buradan da anlaşılmaktadır.

Ehl-i sünnetin hadis âlimleri ve müctehidleri, takva ve adalet ve dindarlık ile meşhurdurlar. Şiîlerin Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmemeleri, bu âlimlerin imanlarının, kendi inançlarına uymadığı içindir. Günah işlediler, yalancıdırlar, dünyaya düşkündürler diyemiyorlar. Halbuki onların âlim dedikleri kimseleri, kendileri de kötülemektedirler.

Kendilerine, ilk olarak şiî diyenler, Sıffin muharebesinde hazret-i Ali’nin ordusunda birlik kumandanları idi. Hazret-i Emirin sözleri, hareketleri, şiî kitaplarına, hep bunlardan işitmekle yazılmıştı. Halbuki hain, fasık ve Emre âsî ve yalancı oldukları Nehcülbelaga gibi şiî kitaplarında yazılıdır. Emir “keremallahü teâlâ vecheh”, bunların münafık olduklarını haber verdi. Küfe şehrindekilerin inançları ve ibadetleri hep bunlardan işittiklerine göre idi. Bunlara, masum imamlar hep bettua ve lanet etmişlerdi. Bunları yanlarına sokmamışlardı. Bunlardan (Kesai) nin müslüman olduğu belli değildir. Biri de Zekeriya bin İbrahim’dir. Ebû Cafer Muhammed bin Hasan Tusi ve başkaları, bundan işittiklerini yazmışlardır. Halbuki bu Zekeriya, hıristiyan idi.

Abbasi hükümdarları, Ehl-i beyt imamlarını zındanlara sokmuşlardı. Yanlarına gitmek, konuşmak yasaktı. Kimse, gidip görüşemezdi. Ehl-i sünnet âlimleri, tehlikeyi göze alıp, ziyaretlerine giderlerdi. Onlardan ilim, feyiz alırlardı. Bütün tarihler bildiriyor ki Musa Kazım “rahmetullâhi aleyh” hazretleri zındanda iken, Ehl-i sünnet âlimlerinden Muhammed bin Hasan Şeybani ve kadı Ebû Yusuf “rahmetullâhi aleyhima” ziyaretine gider, bilmediklerini sorar, öğrenirlerdi. O sıkı zamanda, imamın huzuruna gidebilmek için, çok sevgi ve ihlas lazım gelir. Bunlar, şiî kitaplarında da yazılıdır. Şiîlerin imamiye kolu âlimlerinden Füsul kitabının sahibi, imam-ı Musa Kazım hazretlerinin kerametlerini anlatırken, imam-ı Muhammed’den ve imam-ı Ebû Yusuf’ten işiterek bildiriyor ki Harun Reşid, imam-ı Musa Kazım hazretlerini hapsetmişti. İkimiz yanına gittik. Oturduk. Zindancılardan biri geldi. Sana bir şeyler lazım ise, bana söyle! Yarın gelirken getireyim, dedi. İmam hazretleri, bir şey lazım değil, buyurdu. Adam gidince, imam bize dönerek, (Bu adama şaşarım ki benden bir şey soruyor ve yarın getireceğini söylüyor. Halbuki bu gece ansızın ölecektir) buyurdu. Adamın o gece öldüğünü haber aldık.

Kamus-ül-alam kitabında diyor ki (İmam-ı Cafer Sâdık, hazret-i Alinin torununun torunudur. Annesi Ümm-i Ferve olup hazret-i Ebû Bekrin torunu olan Kasımın kızı idi. İmam “rahmetullâhi aleyh” bunun için, hazret-i Aliden gelen Velayet kemallerine kavuştuğu gibi, hazret-i Ebû Bekrden gelen Nübüvvet kemallerine de kavuştu. Her iki kemalden İmam-ı Âzam Ebû Hanîfeye bol bol ihsan etti. İmam-ı Cafer Sâdık, cefr, kimya ve diğer fen bilgilerinde de âlim idi. Büyük İslam kimyageri Cabir, imam-ı Sadıkın talebesi idi. Ebû Müslim Horasani, Emevilere karşı isyanını başarabilmek için, İmam-ı Cafer Sadığı halife ilan etmek istedi. İmam hazretleri bunu kabul etmedi. Hatta, Ebû Müslimin mektuplarını yaktı. Yedi erkek oğlundan en büyüğü İsmail, babasından önce öldüğü için, imamdan sonra, ikinci oğlu Musa Kazım “rahime-hümullahü teâlâ” imam oldu. Şiî olduklarını söyleyenlerden bir kısmı, ayrı yol tutarak, İsmaili ve oğullarını imam tanıdılar. Bunlara İsmailiye denildi. Esmaülmüellifin kitabında diyor ki imam-ı Cafer Sadık’ın Taksim-i rüya, El-camiatü fiil-cefr ve Kitab-ül-cefr adında üç kitabı vardır. Cefr, 4 aylık kuzu demektir. Cefr ilmi, ilerde olacak şeyleri önceden anlayan bir ilmdir. Eflatunun ve eski Hindlilerin cefr üzerinde kitapları vardır. Bu ilim üzerinde İslamda ilk kitap yazan hazret-i Alidir. Cami ve Cefr adındaki iki kitabını kuzu derisi üzerine yazdığı için, bu ilme cefr adı verildiği Kamus’da bildiriliyor.

İmam-ı Cafer Sâdık, din, ibadet hakkında hiç kitap yazmadı. Şiîlerin elinde bulunan İmam-ı Cafer Buyruğu adındaki kitabı, Cafer bin Hüseyin Kummi yazmıştır. Bu adam 951 senesinde Kufede ölmüştür. Şiîlerin ilk fıkıh, din bilgilerini bunun yazdığını, meşhur Müncid kitabı da bildirmektedir. Ellerindeki Risale-i Caferiye kitabını da, Ebû Cafer Muhammed Tusinin yazmış olduğunu Kamus-ül-alam bildiriyor. Bu da, 1068’de ölmüştür. Tefsiri 20 cilttir. Şiîler, bu iki Caferin kitaplarını ileri sürerek, kendilerine Caferi diyor. İmam-ı Cafer Sadıkın yolunda olduklarını, bu yoldan ispata kalkışıyorlar. Cafer ve cefr kelimeleri birbirine benzediği için, bu kitapların da imam-ı Cafer Sâdık hazretleri tarafından yazıldığını söylüyorlar.

11 — Hurufiler, İslamiyeti içten yıkabilmek için, dinin direği, Ehl-i sünnetin gözbebeği, büyük âlim İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh” hazretlerine de saldırıyorlar. Bu yüce imamı lekeliyebilmek için, her çirkin iftirayı, her alçak yalanı yazmaktan utanmıyorlar.

Büyük İslam alimi İbni Hacer-i Mekki “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinin Arabî Hayrat-ül-hisan kitabından ve Ferideddin-i Attar hazretlerinin, fârisî Tezkire-tül-evliya kitabından ve Taşköprüzadenin Mevduat-ül’ulum türkçe kitabından alarak aşağıda birkaç kelime daha yazmayı uygun gördük.

İmam-ı Âzamın adı Numandır “rahmetullahi teâlâ aleyh”. Ebû Hanîfe, doğru yoldaki müslümanların babası demektir. Yoksa, Hanife adında bir kızı olmadığı gibi, anasının adı da Hanife değildir. Anasının adı Hanife olsaydı, Numan ibni Hanife denirdi. İsa aleyhisselâma İsebni Meryem denildiği gibi, buna da Numan ibni Hanife demek lazım olurdu. Hiçbir kitapta böyle yazılı değildir. Dost düşman herkes Numan bin Sâbit demektedir. Her kitap, babasının adını yazmaktadır. Yalnız, Ehl-i sünnet düşmanı olanlar, anasının adı Hanifedir, diyerek çirkin hikayeler uyduruyorlar.

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinin dedesinin adı Zuta’dır. Bunu birçok kitaplar, mesela büyük âlim İbni Esir Cezri hazretleri Camiul-usûl kitabında yazmaktadır. Bu Zât köle idi. Fıkıh âlimlerinden çoğu kölelerden yetişmiştir. İmamın babası Sâbit, müslüman ana babadan dünyaya geldi. Sâbit, hazret-i Alinin sohbetinde bulunurdu. İmam hazretlerinden çok feyiz aldı. İmam-ı Ali, Sabite ve evladına hayır ve bereket ile duâ etti. Zutanın 2. ismi Numan idi. Bu Numan, Nevruz günü, hazret-i Aliyye, faluzec, yani pelte, jele ikram etmişti. İmam-ı Âzam hazretleri İmam-ı Şabi’den ve bu, 104 tarihinde vefat edince, Hammad’dan ders aldı. Hamad, hicretin 120. senesinde vefat edince, bütün İslam memleketlerinden, ilim aşıkları, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin yanına üşüştü. Talebe yetiştirmeye başladı. O zaman, Şattar adında bir âlim yoktu. Böyle bir kimseden ders aldığı, hiçbir İslam kitabında yazılı değildir.

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Numan bin Sâbit hazretlerinin her sözü, her işi, Kur’ân-ı Kerîm ile ve hadis-i şerifler ile idi. (Mîzan-ül-kübra) kitabında diyor ki (Bir kimse, 4 mezhep imamının sözlerini, kıskanmadan ve inat etmeden, insaf ile incelerse, her birinin, gökteki yıldızlar gibi olduklarını görür. Bunlara dil uzatanları, bu yıldızların sudaki hayallerini görüp, yıldız sanan ahmak gibi görür.) İmam-ı Âzam buyurdu ki nass [yani âyet, hadis] olan yerde kıyas yapılmaz. Biz, zaruret olmadıkça kıyas yapmayız. Bir sual karşısında kalınca, önce Kur’ân-ı Kerîmde ararız. Bulamazsak, hadis-i şeriflerde ararız. Yine bulamazsak, Ashâb-ı kiramın herhangi birinin sözlerinde ararız. Bu sualin cevabını bunlarda da bulamazsak, kıyas yaparak cevabını buluruz. Bir kere de buyurdu ki (Bir sualin cevabını, ayette ve hadis-i şeriflerde bulamazsak, Ashâb-ı kiramın çeşitli cevaplarını bulursak, kıyas yaparak, bu cevaplardan birini seçeriz). Bir kere de buyurdu ki (Ayette ve hadislerde bulamadığımız bilgilerde, hazret-i Ebû Bekr’in, Ömer’in, Osman’ın ve Ali’nin “radıyallâhu anhüm” cevaplarını seçeriz. Resûlullahtan gelen hadis-i şeriflerin başımız üstünde yeri vardır. Onlara uymayan bir şey söylemeyiz). İmam-ı Âzam, hiçbir yerde bulamadığı bir bilgi için, kendi kıyas ettikten sonra, hazret-i Ebû Bekrin sözünü işitirse, kendi reyini bırakıp, o söze uygun cevap verirdi. Bütün Ashâb-ı kirâm için de böyle yapardı. Ebû Muti diyor ki bir Cuma sabahı Ebû Hanîfe ile birlikte Küfe Camiinde idim. Süfyan-ı Sevri ve Mukatil ve Hamad bin Müslim ve Cafer Sâdık ve daha başkaları içeri girip, Ebû Hanîfeye sordular, senin, din işlerinde hep kıyas yaparak cevap verdiğini işittik. Senin için korktuk, dediler. İmam-ı Âzam öğleye kadar, bunlarla münazara etti. Mezhebini uzun anlattı. Önce Kur’ân-ı Kerîmden, sonra hadis-i şeriflerden, daha sonra Ashâb-ı kiramın söz birliği ile bildirdiklerinden cevap verdiğini anlattı. Hepsi kalkıp, imamın elini öptüler ve sen âlimlerin seyedisin. Bizi affet! Bilmeden seni üzdük, dediler. İmam da, Allahü teâlâ, bizi ve sizi afv ve mağfiret eylesin, buyurdu. Hanefi mezhebindeki bütün müctehidler de, mezhebin reisi gibi, zaruret olmadıkça, kıyas yapmamışlardır. Diğer mezhepler de, hep böyle idi. Nass olan yerde kıyas yapılmaz, buyururlardı.

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfenin bizlere bildirdiği hadis-i şeriflerin hepsi, Ashâb-ı kiramdan kendisine bir cemaat tarafından bildirilmiştir. Her hadisi, bunu bildirenlerin isimleri ile birlikte yazmıştır. İmamın ictihadına itiraz edenler, Onun mezhebinin inceliğini anlayamayanlardır. Yahut, Ehl-i sünnete düşman olan sapıklardır. Hanefi mezhebi ile Şâfiî mezhebi arasında birbirine uymayan 20 kadar mesele vardır. Bu da, iki mezhebin usûl ve kaideleri arasındaki farktan ileri gelmektedir. İmam-ı Âzam’ın “rahmetullahi teâlâ aleyh” senet olarak gösterdiği hadis-i şeriflerin hepsini inceledim. Onun ve talebelerinin delillerinin çok sağlam, hepsinin doğru olduğunu gördüm. Bu sözümü, başkalarının yaptığı gibi ezberden veya hatır için değil, uzun zaman inceleme sonunda anlayarak bildiriyorum. İmam-ı Âzam’ın bildirdiği hadis-i şeriflerin hepsinin, hayırlı, iyi oldukları hadis-i şerif ile bildirilmiş olan Tabiinin seçilmişlerinden alınmış olduklarını gördüm.

Taceddin-i Sübki hazretleri, Tabakatü’l-kübra kitabında buyuruyor ki (Mezhep imamlarına karşı edebli olmalıdır! Din büyükleri için yapılan dedi-kodu ve iftiralara kıymet vermemelidir! Din imamlarının sözlerine karşı dil uzatan, felakete gider. Onların her sözü bir delile vesikaya dayanmaktadır. Onlar gibi olmayanlar, bu delilleri anlayamaz. Bizlere düşen, Onları övmektir. Birbirine uymayan sözlerine karışmamaktır. Bunların ayrılıkları, Ashâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar gibidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayrılıkları için, Ashâb-ı kirama dil uzatmamızı yasak etti. Hepsini iyilikle anmamızı emretti.)

İmam-ı Âzamın “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği hadis-i şeriflerin ve mezhebinin doğru olduğunu anlamak istiyorsan, Ehlullahın tarikatine gir. İlmde ve amelde ihlas üzere olarak ilerle! İslamiyetin hakikatine kavuş! 4 mezhep imamının ve Onların yolunda giden âlimlerin, hak yolda olduklarını o zaman iyi anlarsın. Sözlerinin, hep İslamiyete uygun olduklarını görürsün.

Şakik-i Belhi hazretleri buyuruyor ki Ebû Hanîfe, çok vera sahibi, çok bilgili, abid [çok ibadet edici], çok kerim ve dinde çok dikkatli idi. Dinde kendi görüşü ile bir şey söylemezdi. Kendisine bir şey sorulunca, talebesini toplar, onlarla münazara [tartışma] yapar. Söz birliği olunca, Ebû Yusufa veya başkasına kitabın şurasına yaz, derdi. Abdullah ibni Mübarek diyor ki (Küfe şehrine gittim. Âlimlerini bulup, hepsine en büyük âlim kim olduğunu sordum. Hepsi, en üstünümüz İmam-ı Âzam Ebû Hanîfedir, dediler. Veraı en çok olan kimdir, dedim. Ebû Hanîfedir, dediler. En zahid kimdir, dedim. Ebû Hanîfedir, dediler. İlm ile en çok uğraşan kimdir, dedim. Ebû Hanîfedir, dediler). (Mîzan-ül-kübra) kitabından tercüme tamam oldu.

Enam sûresinin 159. âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim! Dinde fırka fırka ayrılanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların cezalarını Allah verecektir. Kıyamet günü, Allahü teâlâ, dünyada işlediklerini onlara hatırlatacaktır) buyuruldu. Ayette geçen parça parça fırkalar, mezhepsizlerin fırkalarıdır. Bunların dinden, imandan ayrıldıkları, bu âyet-i kerimede açıkça bildiriliyor. Ehl-i sünnetin 4 imamının “rahmetullahi teâlâ aleyhim” mezhepleri, imanda ayrı olmadıkları için, bu ayetin sapık bidat fırkalarını gösterdiği meydandadır.

12 — Bir mezhepsizin kitabında, Kurban bayramı, yani hazret-i İbrahim’in oğlunu kurban etmek istediği gün belli değildir ve kurban edilecek olan, İsmail değildi. İshak idi, diyor.

Ali Zeynelabidin ve Muhammed Bakır ve Abdullah ibni Abbas ve Hasan-ı Basıri, kurban edilecek olan, İsmail idi, dediler. Peygamberimiz, (Ben iki kurbanlığın oğluyum) buyurdu. Bu hadis-i şerif de, kurbanlığın, hazret-i İsmail olduğunu gösteriyor. Çünkü, Peygamberimiz, hazret-i İsmailin soyundandır.

Buhari ve diğer hadis kitaplarında, Abdullah ibni Abbasın “radıyallâhu anhüma” haber verdiği hadis-i şerifte, (Hiçbir ibadetin kıymeti, Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin kıymeti gibi olamaz) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Arefe günü tutulan oruç, bir geçmiş senenin ve bir gelecek senenin günahlarına kefaret olur) buyuruldu. Yani, Zilhiccenin 9. günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek birer senede yapılan tövbelerin kabul olmasına yarar.

Kurban edilenin hazret-i İshak olduğunu, yahudilerin ellerinde bulunan uydurma Tevrat ile ispat etmeye kalkışıyorlar. Halbuki eldeki Tevratların bozuk, uydurma olduğunu Kur’ân-ı Kerîm haber vermektedir. Kur’ân-ı Kerîm, kurbanlığın İsmail “aleyhisselâm” olduğunu gösteriyor. Saffat sûresinin yüzüncü ve sonraki ayetlerinde meâlen, (Ya Rabbi! Bana iyilerden bir oğul ver. Biz de, Ona halim [çok uysal] bir oğlan müjdeledik. Çocuk, İbrahim aleyhisselâm ile yürüyecek çağa gelince, İbrahim, “Ey oğulcuğum! Rüyada, seni boğazladığımı görüyorum. Bir bak, ne dersin?” dedi. Babacığım, sana emredilen ne ise, onu yap! İnşaallah beni sabredicilerden bulursun, dedi. İkisi de, Allahın emrine teslim olunca, İbrahim, oğlunu alın üzeri yere yatırdı. [Bıçak çocuğu kesmedi.] Ey İbrahim! Rüyaya sâdık oldun. İyi hareket edenleri biz böyle mükafatlandırırız, dedik. Bu iş, açık bir imtihan idi. Oğlunun yerine [kesilmek üzere] büyük bir koç verdik.

Bundan sonra, Ona iyilerden İshakı Peygamber olarak müjdeledik. Ona ve İshaka bereket verdik. Onların soylarından iyi olanlar da, nefsine zulüm edenler de vardır) buyuruldu.

Bu âyet-i kerimeler, kurban edilenin İsmail “aleyhisselâm” olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü, İbrahim aleyhisselâm, Rabbim bana emrettiği yere giderim diyerek hicret edince, önce İsmail “aleyhisselâm” ihsan olundu. İshak “aleyhisselâm” sonradan ihsan edildi. Bu gerçeği niçin gizliyorlar, anlayamıyoruz.

Mir’at-i Mekke kitabında diyor ki Ömer bin Abdülaziz “rahmetullahi teâlâ aleyh” zamanında yahudi hahamlarından biri müslüman oldu. Halife Ömer bin Abdülaziz buna (Kurban olunacak, İsmail mi, yoksa İshak mı idi?) dedi. Ya halife! Yahudiler, hazret-i İsmailin kurban olunduğunu bilirler. Fakat İsmail “aleyhisselâm”, Muhammed aleyhisselâmın ceddi olduğu için, kendi cedleri olan İshak aleyhisselâmın kurban olduğunu söylüyorlar, dedi. Bunlar da, yahudilerin ve hıristiyanların yolunda gittikleri için, İsmail “aleyhisselâm”ın kurban olunmasını inkar ediyorlar.

İbrahim “aleyhisselâm”ın hangi oğlunu kurban etmek istediği, dinde inanılması lazım olan bilgilerden değildir. Fakat bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerine “rahmetullâhi aleyhim” saldırmak için, bunu da mühim [önemli] bir şeymiş gibi ileri sürüyorlar. Emevileri, Abbasileri, Osmanlı Türklerini kötülüyorlar. Çünkü, Muhtar-ı Sekafiyi Emeviler, Karmıtilerle Fatımileri Abbasiler, hurufileri Timur han, Safevileri de Osmanlı Türkleri yok etti. İbni Abidin 5. cilt sonunda buyuruyor ki (Müslümanların lüzumu olmayan din bilgilerini konuşmaları uygun değildir. İsmail mi daha üstündür, İshak mı üstündür? Kurban edilen hangisidir? Hazret-i Aişe mi daha üstündür, yoksa hazret-i Fâtıma mı, sormamalıdır. Bunları öğrenmek lazım değildir. Allahü teâlâ bu gibi şeyleri öğrenmeyi emretmedi). Mezhepsizlere Allah akıl ve hidayet versin de, İslamiyeti içerden yıkmaktan, parçalamaktan vazgeçsinler.

13 — Bir kitap, Emevilerin İslamiyeti değiştirdiğini yazıyor. Bu söz, büyük iftiradır. Emeviler zamanında, (Ehl-i sünnet) âlimleri vardı. Bu âlimlerin gösterdikleri doğru yol, Resûlullahın ve Ashâb-ı kiramın yoludur. Resûlullahın yoluna, Emevilerin uydurması diyerek müslümanları aldatıyor.

14 — Mübarek gecelerin birkaçı Kur’ân-ı Kerîmde açıkça bildirilmiştir. Hepsini Peygamberimiz Ashâbına öğretmiştir. Din imamlarımız da, Ashâb-ı kiramdan öğrenerek kitaplarına yazmışlardır. Emevi halifeleri İslam dinine saldırmadılar. Bugünkü müslümanlık, Peygamber efendimizin bildirdiği müslümanlıktır. Mübarek gecelere bidat diyenler, Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerine bidat demiş oluyorlar. İslamiyet, cahillerin, ahmakların sözlerine aldanmakla korunmaz. İslamiyet, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Ashâb-ı kiramdan öğrenerek yazmış oldukları kitaplara uymakla korunur.

15 — Resûlullahın cenazesini ortada bıraktılar demek, hazret-i Ali’ye büyük iftira olur. Evet, acı haberi işitince, hazret-i Ali de, birçokları gibi ne yapacağını şaşırdı. Evine kapanıp ağlamaya, ciğerini dağlamaya başladı.
Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat etmeden önce, hazret-i Ebû Bekr’i “radıyallahü teâlâ anh”, müslümanlara imam yaptı. Vefat edince, müslümanlar da, oybirliği ile hazret-i Ebû Bekr’i imam seçti. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ali’yi evinden çağırıp, Resûlullahın hizmetini yapmasını emretti. Böylece cenazesi kaldırıldı.
Hurufiler, Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ölümünden sonra, hazret-i Alinin üzerine asker çekip muharebe ettiler diyerek, Ashâb-ı kiramı kötülüyorlar. Bu sözleri de yalandır. İftiradır. Üç halife, hazret-i Aliyi baş üstünde taşıdılar. Onun mübarek kalbini incitecek bir şey yapmadılar. İslam tarihlerini okuyanlar, bu hakikatleri bilir. Bu yalanlara aldanmaz.

Birkaç zalimin, ahmayın, imam-ı Hasanın cenazesine yaptığı saygısızlığı bahane ederek ve olayları değiştirerek, Ehl-i sünnet olan müslümanlara saldırıyorlar. Temiz müslümanları doğru yoldan saptırmaya uğraşıyorlar. Aşere-i mübeşşereden, yani Cennete gidecekleri müjdelenmiş on kişiden biri olan Sad ibni Ebû Vakkas hazretlerinin oğlu Ömerin, Kerbelada hazret-i Hüseyinle harp ederek şehit edilmesine sebep olmasını, bütün müslümanlara suç olarak yaymaya, hatta daha önce ölmüş olanlara da, bu yüzden lanet etmeye kalkışan İslam düşmanlarının, acıklı, şışırme hikayelerine aldanıp da, müslümanlar arasında bölücülük yapmamalıdır. Bir müslümana kötü gözle bakmak, onu çekiştirmek, ona iftira etmek, kalbini kırmak haramdır. Bunların her biri ayrı ayrı büyük günahtır. Müslümana kin beslemek de günahtır. Bunların her biri Kur’ân-ı Kerîmde yasak edilmiştir. İslamın iç düşmanları, yahudi dönmeleri, müslümanları parçalamak, milleti birbirine düşman etmek için, örtülmüş tarih olaylarını, şışırerek ortaya koyuyorlar, inanması ve öğrenmesi farz olmayan hatta örtülmesi lazım olan acıklı olayları meydana çıkarmak, kardeşi kardeşe saldırtmak istiyorlar. Bu sinsi düşmanların yalanlarına aldanıp parçalanmıyalım. Hadis-i şeriflerle övülmüş olan Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru yolda birleşelim. Birleşmekten kuvvet hâsıl olur. Ayrılık felakete sebep olur.

Bunlar, müslümanların arasına iman ayrılığı, fikir ayrılığı sokuyorlar. Kardeşi kardeşe düşman ediyorlar.

Ehl-i sünnetin, 4 mezhebe ayrılması, iman ayrılığı, fikir ayrılığı değildir. 4 mezhepte olan müslümanların imanları, düşünceleri birdir. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirleri ile sevışırler. İbadetlerde ve günlük işlerde, Kur’ân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin açıkça bildirmediği ufak tefek şeylerden birkaçını yapmakta ayrılmışlardır. Güç durumda kalınca, bu şeyleri diğer üç mezhebe göre de yaparlar.

Müslümanların, imanda fırkalara ayrılmaları felakettir. Peygamber efendimiz, müslümanların 73 fırkaya ayrılacaklarını, 72’sinin bozuk inanışlarından dolayı, Cehenneme gideceklerini haber verdi. (Ehl-i sünnet) denilen doğru imanlıların bazı işlerde 4 mezhebe ayrılması ise, rahmettir. Müslümanlara kolaylıktır.

Kur’ân-ı Kerîmi, atların ayakları altında çiğnetenler, Ebû Tâhir Karmati ve Hicazdaki mezhepsizlerdir. Ravda-i mutahharayı harp meydanı yapan, hazine-i Resûlü yağma edenlerin kimler olduğu Mir’at-ül-haremeyn’de yazılıdır. Evet, Emevilerin ve hazret-i Alinin valileri arasında zulüm yapanlar oldu. Müslümanlara işkence ettiler. Fakat, bunları ileri sürerek, ne hazret-i Aliyye ve ne de hazret-i Muaviyeye dil uzatılamaz. Kötü bir şey denilemez. Çünkü ikisi de, Sahabidir ve hazret-i Ali, hazret-i Muaviyeden daha yüksektir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kiramdan hiçbirinin sonradan kâfir olmayacağını, hepsinin Cennete gideceklerini haber verdi. Herhangi birisine dil uzatmamızı yasak etti. Allahü teâlâ, Ashâb-ı kiramdan razı olduğunu, Onları sevdiğini bildiriyor. Allahü teâlânın sıfatları ebedidir, sonsuzdur. Onlardan razı olması sonsuzdur. Ashâb, sahipler demektir. Arkadaşlar demektir. Resûlullahı, iman ederek, bir kere gören, sahabi olur. İlk üç halife ve hazret-i Muaviye ve Amr ibni As, Ashâbdan idi. Ashâbdan hiçbiri mürted, münafık olmaz. Allahü teâlânın bunlardan razı olması değişmez. Ashâb-ı kiramdan biri veya birkaçı, Resûlullah öldükten sonra mürted oldu veya fasık oldu diyen kimse, bu sözü, bir şüpheli nassı yanlış tevil ederek söylüyorsa, bidat ehli sapık olur. Nasstan ve tevilden haberi olmayan bir cahil olarak söylüyorsa kâfir olur. Münafıklar, Ashâbdan değildirler. Münafıklardan birkaçının, imansızlıklarını sonradan açıklamaları, Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sonradan mürted olması demek değildir.

Abdülaziz Dehlevi, Tuhfe-i isna aşeriye kitabında, şiîlerin 68. sözlerini anlatırken diyor ki (Ashâb-ı kirâm arasında münafıklar vardı. Bunlar önceleri belli değildi. Fakat, Peygamber efendimizin son senelerinde, müminler münafıklardan ayrıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat ettikten az sonra, bu münafıklardan kimse hayatta kalmadı. Âli-i İmrân sûresinin 179. âyetinde meâlen, (Ey münafıklar! Allahü teâlâ, sizi kendi halinize bırakmaz. Halis müminleri münafıklardan ayırır) buyuruldu. Hadis-i şerifte de, (Medine şehri, münafıkları müminlerden ayırır. Demirci ocağı, demri pasından ayırttığı gibi ayırır) buyuruldu. Resûlullah efendimizin ölünceye kadar övdüğü 4 halifenin ve hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anhüm” sonradan kâfir olmadıklarını, bu âyet-i kerime ve hadis-i şerif açıkça bildirmektedir).

Müslümanlar, camilerde değil, hiçbir yerde Resûlullahın Ehl-i beytine “radıyallâhu anhüm” küfür etmez ve etmemiştir. Müslümanlar bilirler ki Ehl-i beyti sevmek, Onları övmek, son nefeste iman ile gitmeye sebep olur. Birkaç münafıkın yaptığı kötü hareketi, bütün müslümanlara yaymak, böylece müslümanlar arasında fitne çıkarmak, İslam düşmanlığıdır. Bu hainler, müslümanları Ehl-i beyt düşmanı diye kötülüyorlar. Ehl-i beyt yolundaki Ehl-i beyt aşıklarına, Ehl-i beyt düşmanı demek, ard fikirli, kötü niyetli münafıkların, müslümanları parçalamak için giriştikleri korkunç bir saldırıdır.

Müslümanlar, Resûlullahın Ehl-i beytini herkesten çok severler ve Ehl-i beyti sevenleri de severler. Ehl-i beyti sevenlere, Ehl-i beytin yolunda giden doğru müslümanlara (Ehl-i sünnet) denir.

Tuhfe kitabında yine buyuruyor ki (Hurufilerin 24. sözleri, Ehl-i sünnet, Ehl-i beyte düşmandır, demeleridir. Bu sözlerine herkesi inandırmak için, acıklı hikayeler de söyleniyor. Çirkin hikayelerin hepsi yalan ve iftiradır. Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildiriyorlar ki Ehl-i beytin hepsini sevmek, kadın erkek her müslümana farz ve lazımdır. Onları sevmek imanın şartıdır. Ehl-i sünnet âlimleri, Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” üstünlüklerini bildiren çok sayıda kitap yazmışlardır. Onların uğruna Emevi ve Abbasi valilerine karşı gelmişler, canlarını feda etmişlerdir. Said bin Cübeyr ve Nesai gibi birçokları, Ehl-i beyt için şehit olmuşlardır. Çokları da, işkenceler çekmişler, ömürlerini zındanlarda geçirmişlerdir. O zamanlarda mezhepsizler (Takıye) , yani ikiyüzlülük yaparak, kendilerini gizlemişler, mala ve mevkia kavuşmak için, Ehl-i beyte karşı görünmüşlerdir. Ehl-i beyte her zaman yardımcı olanlar, Ehl-i sünnet idi. Ehl-i sünnetin hepsi, her namazlarında, Ehl-i beyte hayır duâ etmektedir.
Ehl-i sünnet, Ehl-i beyt arasında hiç ayırım yapmadan hepsini çok sevmektedir. Mezhepsizler böyle değildir. Bir imamları ölünce kardeşleri ve akrabası ona kâfir demişlerdir. Onun oğullarından birini imam yapmışlar, ötekilere lanet etmişler, kötülemişlerdir. Ehl-i beytin hepsini seven ve hepsinin yardımına koşan, Ehl-i sünnetten başkası olmamıştır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Benden sonra, size iki rehber bırakıyorum: Allahın kitabını ve Ehl-i beytimi bırakıyorum) buyurdu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki Kur’ân-ı Kerîmin bir kısmına inanıp, başka yerlerine inanmamak fayda vermediği gibi, Ehl-i beytin bir kısmına inanıp sevmek, ötekilere lanet edip kötülemek de, ahirette fayda vermez. Kur’ân-ı Kerîmin hepsine iman etmek lazım olduğu gibi, Ehl-i beytin de hepsini sevmek lazımdır. Ehl-i beytin hepsini sevmek de, Allahü teâlânın lutfü ile Ehl-i sünnetten başka hiç kimseye nasip olmamıştır. Çünkü Hariciler, hazret-i Aliyye ve Onun temiz evlatlarına düşman olmak alçaklığına sürüklendiler. Şiîlerin bazı fırkaları, müslümanların mübarek anneleri olan Aişe-i Sıddıka’ya ve hazret-i Hafsa’ya ve Resûlullahın halasının oğlu Zübeyr bin Avvam’a düşman olmak felaketine yuvarlandılar. Kiramiye fırkası, hazret-i Hasanın ve hazret-i Hüseyin’in imamlığına inanmadılar. Muhtariye fırkası da, imam-ı Zeynelabidin’e inanmadılar. İmamiye fırkası, Zeyd-i şehite inanmadı. İsmailiye de, imam-ı Musa Kazım’a inanmadı. Bunlar gibi, daha nice fırkalar, Ehl-i beyti sevmekten ve yukarıdaki hadis-i şerife uymaktan mahrum kaldılar.

İmam-ı Ali Rıza hazretleri Nişapur’a gelince, 20.000’den çok ilim adamı kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerif okuması için yalvardılar. İmam hazretleri, (Lâ ilâhe illallah sığnağımdır. Bunu okuyan, kaleme sığınır. Kaleme giren de, azabımdan kurtulur) hadis-i kudsiyi okudu. Ehl-i sünnet âlimleri, bunu aşağıdaki gibi, okuyup üzerine üflenen hastaların şifa bulacaklarını bildiriyor. Ehl-i beyti bu kadar aşırı seven Ehl-i sünneti, Ehl-i beyte düşman sanmak, ya cahillik ve ahmaklık, yahut da, şaşkınca bir Ehl-i sünnet düşmanlığı değil midir?). (Tuhfe) den tercüme tamam oldu. Aşağıdaki yazının İslam harfleri ile yazılıp, doğru okunması lazımdır: (Reva Aliyül-Rıza, fe-kale, Hatteseni ebû Musel-Kazım an ebihi Caferis-Sâdık an ebihi Muhammedenil-Bakır an ebihi Zeynelabidin Ali an ebihil-Hüseyin an ebihi Ali bin Ebû talib “radıyallâhu anhüm”, kale hatteseni Habîbi ve kurretü ayni Resûlullahi “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kale hatteseni Cibrilü, kale semitü Rabbel’izzeti yekülü, (Lâ ilâhe illallahü hısni, men kale-ha dehale hısni, ve men dehale hısni emine min azabi).

16 — Biz müslümanlar, Peygamber efendimizin sevgili Ehl-i beytinin ve kıymetli Ashâbının “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” isimlerini söylediğimiz ve yazdığımız zaman her birine “radıyallâhu anh” diyoruz. Bu söz, Allah ondan razı olsun demektir. Müslümanların en kıymetli kitaplarından olan Dürr-ül-muhtar kitabının 5. cildinde, feraiz kısmından önce ve bunun şerhinde diyor ki (Ashâb-ı kirama “radıyallâhu anh” demek müstehaptır. Çünkü Onların hepsi, Allahü teâlânın rızasını kazanmak için çok çalıştılar. Allahü teâlâdan gelen her şeye razı oldular. Allahü teâlâ Onlardan razıdır. Başkalarının dağ kadar altın sadakasına verilen sevap, Onların yarım avuç arpa sadakalarına verilen sevap kadar olamaz).

Mesabih-i şerif’de ve Şah Veliyullahi Dehlevinin “rahmetullâhi aleyh”, İzalet-ül-hafa an hilafet-il-hulefa kitabında, Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma” diyor ki Resûlullah zamanında, hazret-i Ebû Bekrin, Ömerin ve Osmanın isimlerini söylediğimiz zaman, hep “radıyallâhu anh” derdik.

Biz müslümanlar, İslam dinine kötülük yapanları sevmeyiz. Onların isimlerini nefret ile anarız. Böylece, Abdullah bin Sebe ve binlerle müslümanı şehit eden Hasan Sabbah, Ebû Tâhir Karmati ve şah İsmail Safevi gibi hainlerin isimlerini nefret ile anarız. İslam dinine sadakat ile gönül vermiş, Resûlullahı çok sevdikleri için, canlarını, mallarını ve vatanlarını feda etmiş olan hazret-i Ebû Bekri, hazret-i Ömeri, hazret-i Osmanı ve hazret-i Aliyi ve hazret-i Muaviyeyi çok severiz. Peygamber efendimizin Ehl-i beytini ve bu Sahabileri “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevenleri de çok sever ve överiz. Hazret-i Muaviye ve Amr ibni As hazretleri gibi, İslamiyete çok hizmet eden ve İslam düşmanı Bizanslılarla yıllarca cihat eden Sahabilere aklın, fikrin kabul edemeyeceği aslsız, uydurma iftira, bühtan yapanları, bir müslüman sevebilir mi? Bu yersiz yalan tevillerle, küçük masum çocukların temiz dimağlarını zehrliyorlar. Bu zehr, kötü bir mirastır. Bu mirası, gelecek günahsız, masum nesllere intikal ettirmek için sapık kitaplar, bozuk dergiler yayınlıyor, her yere dağıtıyorlar. (Fitne, yalan yayıldığı zaman, doğruyu bilenler, bildirmezlerse, onlara lanet olsun!) hadis-i şerifi unutuldu mu?

Sırası gelmiş iken, şu vak’ayı arz edelim: Cabir bin Abdullah hazretleri diyor ki bir köylü, hazret-i Alinin yanına geldi. Ya Emrel-müminin! Ebû Bekr Cennette midir, diyerek sordu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, bu soruya çok üzüldü. (Keşki dünyaya gelmeseydim. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ondan sonra, hiçbir müslümandan böyle bir söz işitilmemiştir. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh”, Resûlullahın yanında veziri, müşaviri idi. Vefatından sonra, halifesi idi. Buna inanmayan kâfir olur. Ey köylü! Ebû Bekr-i Sıddık hazretleri, vefat edeceği zaman beni çağırdı. Bana ey benim canım! Vefatım yaklaştı. Öldüğüm zaman beni, Resûlullahı yıkamış olan o mübarek ellerinle yıka! Kefene sar ve tabuta koy! Cenazemi, Hucre-i saadetin kapısına götür! Ebû Bekr kapıdadır, içeri girmeye izin istiyor diyerek, Resûlullaha söyle, dedi. Ey din kardeşim! Ebû Bekr-i Sıddık vefat edince, her söylediğini yaptım. Hucre-i saadetin kapısına koyup izin isteyince, (Sevgiliyi, sevgilinin yanına getirin!) sesini işittik. Bunun için, hazret-i Ebû Bekri, Resûlullahın yanına defnettik!) dedi.

Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” ve 12 imamın hepsi, hazret-i Ebû Bekrden ve diğer halifelerden ve Cabir bin Abdullahtan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hadis rivayet ettiler. Yani, Onların haber verdikleri hadis-i şerifleri tasdik ettiler. Onların âdil ve sâdık olduklarını bildirdiler. Hazret-i Alinin ve Ehl-i beytin yolunda olanın da, hazret-i Ebû Bekri böyle çok sevmesi lazımdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Çünkü, herkesce bilinen bir gerçektir ki dostun dostu sevilir. Dostun düşmanları sevilmez. Ashâb-ı kiramın hepsinin birbirlerini çok sevdiklerini Kur’ân-ı Kerîm haber vermektedir. Peygamber efendimiz, (Beni seven, Ashâbımı da sever! Ashâbımın hepsini seviniz!) buyurdu. Şimdi bazı kimseler, Kur’ân-ı Kerîmden ve Muhammed aleyhisselâmın yolundan ayrılmışlar. Ashâb-ı kirâm arasında, Ehl-i beyte düşman olanlar vardı. Biz de, Onlara düşmanız diyorlar. Haşa, böyle sözler, Abdullah bin Sebe yahudi dönmesinin iftiralarıdır. Müslümanlar, böyle yalanlara aldanmamalıyız! Ehl-i beyti de, Ashâb-ı kiramın hepsini de çok sevmeliyiz. Çünkü, Peygamber efendimiz buyurdu ki (Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidirler. Ashâbımdan herhangi birinin izinde giden, hidayete kavuşur!) Yani Cennete gider buyurdu.

Yahudiler, zındıklar, İslamiyeti içerden yıkmaya çalışıyorlar. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı Kerîmden anlayarak, kitaplarına yazdıkları doğru bilgilere inanmıyorlar. Müslümanları aldatmak için, bu bilgilere Kuran dışı bilgiler diyorlar. Kendi uydurdukları yalanlara inandırmak için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış, bozuk mânâlar veriyorlar. Bu bozuk sözlere, gerçek İslam dini diyorlar. 1.400 seneden beri, her memleketteki müslümanların imanları ve ibadetleri sanki bozuk imiş de, şimdi bu zındıklar doğrusunu meydana çıkarıyorlarmış.

17 — Zındıklar, yemesi haram olan şeyleri de, helal demeye, helal olanları haram demeye kalkışıyorlar.

Müslim ve Ebû Davud bildiriyorlar ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Yırtıcı hayvanlardan köpek dişi olanları ve pençesi ile avlıyan kuşları yemeği haram etti). Haşereleri, yani toprak içinde yuvası olan küçük hayvanları yemek helal değildir. Fare, kertenkele, kirpi, yılan, kurbağa, arı, pire, bit, sivrisinek, kara sinek, kene yemek haramdır. Çünkü haşeredirler. İnsanlar arasında yaşıyan ehli merkeb eti de helal değildir. Dağlarda yaşıyan vahşi merkebin eti ve sütü helaldir. Katır eti helal değildir. Sırtlan, tilki kaplumbağa, leş kargası, akbaba, kurt, fiil, dağ keleri, tarla faresi, gelincik, kartal, kedi, sincab, samur, sansar gibi hayvanlar ve kanı olmayan böcekler, meyvenin, peynirin ve etin kurdları yenmez. Dağ keleri, kertenkele gibidir. Arabîde (Dab) denir.

Tarla kargası helaldir. Çünkü, harman taneleri yer. Tavşan etini yemek de helaldir.

Mülteka kitabında diyor ki “Tavşan yemek helaldir. Mekruh değildir”. Mecmaul-enhür bunu açıklarken (Tavşan yemek helaldir. Çünkü, Peygamber efendimize tavşan eti kebabı hediye getirdiler. Ashâbına, (Bunu yiyiniz!) buyurdu, diyor. Dürrü’l-münteka kitabında, (Tavşan eti yemek helaldir. Çünkü, tavşan yırtıcı hayvan değildir) buyuruyor.

Kuduri kitabı, her çeşit tavşan eti yemek helaldir, diyor. Cevhere bunu şerh ederken, (Tavşan etini yemek helaldir. Çünkü tavşan yırtıcı hayvan değildir ve leş yemez. Tavşan, geyik gibidir) diyor.

Şam kadısı Mevlana Abdülhalim efendi, Dürer haşiyesinde buyuruyor ki (Erneb, yani tavşan etinin mubah olduğu söz birliği ile bildirilmiştir. Çünkü tavşan yırtıcı hayvan değildir ve leş yemez. Geyik gibidir. Ot yer. Fıkıh kitapları, tavşanın helal olduğunu açıkça yazıyorlar. Böylece, haram diyenleri reddediyorlar.)

Görülüyor ki tavşan etini yemek, söz birliği ile helaldir. Hiçbir İslam alimi, tavşan etine haram, hatta mekruh bile dememiştir. Peygamber efendimiz, tavşan etini yiyiniz diyerek emir verdikten sonra, bir müslüman, tavşan eti, yenilmez diyebilir mi? Elbette, hiçbir müslüman tavşan etine haram diyemez. Tavşan yenilir, tavşan yenilmez diye müslümanlar arasında hiç ihtilaf olmamıştır. Bunlar, tavşan yenmez diyorlar. Bunların bu sözlerine hiç bir müslüman aldanmamıştır. Asırlardan beri bütün müslümanlar tavşan yemiştir. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” tavşanı yiyiniz, buyurması, bütün müslümanlara ışık tutmuştur. Bunun üzerinde durmaya değmez. Peygamber efendimiz bu meseleyi halletmiştir. Hurufilerin dedikoduları, Peygamberimizin emrini değiştirmez.
Tevratta tavşan yenilmez, dediği için, yenilmezmiş. Müslümanlar her işlerinde Kur’ân-ı Kerîme ve Peygamber efendimizin emrine uyar. Tevrata uymaz. Kur’ân-ı Kerîm, Tevratın çok emirlerini nesh etmiş, yürürlükten kaldirmiştir. Hem de bugün, Allahü teâlânın gönderdiği doğru Tevrat hiçbir yerde yoktur. Yahudilerin uydurduğu Tevratlara bakarak tavşan yenmez demek, müslümana yakışır mı? Fakat, Yemenli Abdullah bin Sebe yahudisinin yolunda olan hurufiler, onun gibi, Tevrata çok önem veriyorlar.

Bakara sûresi 41. âyetinde meâlen, (Sizde bulunan Tevratı, Allahın birliğinde ve azap ve sevap ve iman bilgilerinde doğrulayan Kurana inanın!) ve 63. âyetinde meâlen, (Ey İsrail oğulları! Size verdiğimiz kitaba hürmetle sarılın, demıştık) buyurulmuştur. Bunlar, Tevratın Kuran olduğunu göstermez. 91. âyetinde meâlen, (O Kuran haktır. O zamanda bulunan Tevratı tasdik eder) buyuruldu. Evet iman edilecek bilgiler, Tevratta ve Kur’ân-ı Kerîmde ve bütün semavi kitaplarda başka başka değildir. Fakat, ibadetler ve helal, haram olanlar, her kitapta başkadır. 97. (Kuran, önce gelmiş olan kitapları tasdik edicidir) ayeti de, değiştirilmemiş kitaplarda, iman edilecek şeylerin hep aynı olduğunu bildirmektedir.

Mâide sûresi 48. âyetinde meâlen, (Sana Kuranı hak olarak indirdik. Önce indirilmiş olan kitapları tasdik edicidir) buyuruyor. Ahkaf sûresi 12. âyetinde meâlen, (Kurandan önce, uyulacak yolu gösteren ve uyanlara rahmet olan, Musa’nın kitabı Tevrat indirilmişti. Bu Kuran da, zalimleri Cehennemle korkutmak ve iyilik yapanlara Cenneti müjdelemek için Arabî dil ile indirilmiş, Tevratı tasdik eden bir kitaptır) buyuruldu.

Tefsir alimi imam-ı Beydavi “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki [Bu âyet-i kerimelerde bildirilen, Kur’ân-ı Kerîmin Tevratı tasdik etmesi demek, Kur’ân-ı Kerîmin, Tevratın haber verdiği kitap olduğunu bildirmektir. Evet, iman edilecek şeyler, kıssalar, haberler, Cehennem azapları, Cennetin nimetleri ve ibadeti, adaleti emretmek ve çirkin işlerden sakınmayı istemek, her iki kitapta da aynıdır. Fakat, halal ve haramların çeşitleri ve ibadetlerin şekilleri aynı değildir. Başka zamanlarda yaşıyan insanlar için bunlar aynı olamaz. Her ümmetin kitabında, onlara uygun faydalı olan şeyler bildirilmiştir. Peygamberimiz, (Musa “aleyhisselâm” şimdi sağ olsaydı, bana uymaktan başka bir şey yapmazdı) buyurdu].

Âli-i İmrân sûresi 50. âyet-i kerimesi, hurufilere kesin cevap veriyor. Allahü teâlâ, İsa aleyhisselâmın sözlerini bildirerek meâlen buyuruyor ki (Benden önce Tevratta bildirilmiş olanları tasdik edici geldim. Size haram edilmiş olanları helal etmek için geldim.) Bu âyet-i kerime açıkça gösteriyor ki İsa aleyhisselâmın İncili, Musa aleyhisselâmın Tevratını hem tasdik etmekte, hem de, ondaki haramlardan bazılarını helal yapmaktadır. İşte bunun gibi Kur’ân-ı Kerîm de, hem Tevratı tasdik etmiştir. Hem de, Tevrattaki helal ve haram hükümlerini değiştirmiştir. Bu değişikliklerin çoğunu, İslam âlimleri, kitaplarında bildirmektedir.

İbni Sebe yahudisinin yolunda olanlara hurufi denir. Bunlar, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâ veriyorlar. Kur’ân-ı Kerîme yanlış mânâ veren kâfir olur. Mesela, Cuma sûresi 5. âyetinde meâlen, (Tevrata inanmayanlar, sırtına kitap yükletilmiş eşeğe benzetilir) buyuruldu. Halbuki tefsir kitaplarında, bu âyet-i kerimeye, (Tevratın ahkamını yüklenmeye emrolunmuş iken, yalnız okuyup emirlerine ve yasaklarına uymayanlar, [yani yahudiler] ilim kitaplarını yüklenip, boşuna eziyet çeken eşeğe benzer) denilmektedir. Müslümanlar, Tevratın, Allahtan gelen kitap olduğuna inanırız. Fakat, şimdi yahudilerin ellerinde bulunan kitabın, o Tevratın kendisi olduğuna inanmayız. Yahudiler, o Tevratın çok yerlerini bozdular, değiştirdiler. Mâide sûresinin 15. ayeti bunu haber vermekte, (Allahın kitabındaki yani Tevrattaki kelimeleri değiştirdiler) buyurmaktadır. Bakara sûresinin 75. âyetinde meâlen, (Yahudilerden bir kısmı, Tevratı işitirlerdi. Ondaki emirleri, yasakları anladıktan sonra, değiştirirlerdi) buyuruldu.

Taberani’nin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve (Künuz) da yazılı hadis-i şerifte, (İsrail oğulları, kendi yazdıkları din kitabına uydular. Musa aleyhisselâmın Tevratını terkettiler) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, şimdi yahudilerin elinde bulunan (Telmud) ve (Mişna) ve (Gamara) adındaki Tevratlarının, Musa aleyhisselâmın kitabı olmadığını haber vermektedir.

Hangi hayvan yenilir, hangileri yenilmez? Müslümanlar, bunu Kur’ân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden öğrenir. Yahudiler ve zındıklar da, elde bulunan bozuk Tevratlardan okurlar. İslam dini, leşi, akıcı kanı, domuz etini ve köpek dişi veya pençesi ile avlıyan hayvanların etini ve haşereleri yemeği haram etmiştir. Bunlardan başkası helaldir. Helal olanlar Allahü teâlâdan başkasının ismi ile kesilirse veya bunları kitapsız kâfir keserse, bunları yemek de haram olur.

Enam sûresi 145. âyetinde meâlen, (Söyle ki Kuranda yemesi haram olanlar, leş ve akıcı kan ve pis hınzır ve Allahtan başkasının adı ile kesilmiş olandır) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede 4 şeyin haram olduğu bildiriliyor. Bundan başka 6 şeyin haram olduğu da, Peygamber efendimiz tarafından bildirilmiştir. Resûlullahın, köpek dişi olan yırtıcı hayvanları ve pençesi ile avlıyan kuşları haram ettiğini Abdullah ibni Abbas haber verdi. Âyet-i kerimedeki akıcı kan, canlı veya kesilen hayvanın damarlarından akan kan demektir. Et, karaciğer, dalak, kanlı olarak yenmeleri helaldir.

O hâlde, koyun, sığır, tavşan etleri, kanlı ise de, yenmesi helaldir. Tavşan bütün kandır, demek doğru değildir. Kan aktıktan sonra, kalan tavşan eti pışırilir veya kebab yapılır. Afiyet ile yenir. Nitekim, Peygamber efendimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ashâbına tavşan eti yedirdi.

Enam sûresi 146. âyetinde meâlen, (Yahudilere her tırnaklıyı haram ettik. Koyunun ve sığırın iç yağını da haram ettik) buyuruldu. Yahudilere iç yağının haram olduğunu Kur’ân-ı Kerîm haber veriyor. Onlara haram olduğu için müslümanlara da haram olur, demek doğru olur mu? Elbet doğru olmaz. İslamın iç düşmanları olan zındıklar tırnaklı hayvanlar haram olduğu için, tavşan da haramdır, diyerek müslümanları aldatıyorlar. Tırnaklı hayvanları müslümanlara haram imiş gibi gösteriyorlar. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm, tırnaklı hayvanların yahudilere haram edilmiş olduğunu haber veriyor. Müslümanlara haram olduğunu bildirmiyor.

(Şekli şemailinde kerahet bulunan hayvanın eti yenmez) sözleri de yalandır. Böyle bir hadis-i şerif yoktur. Hurufiler, bu sözlerine dayanarak, tavşanın eti, eşek etine benzediği için kerihtir, yenmez, diyorlar. Sorarız bu zındıklara: Hani tavşan bütün kan idi? Kanı gidince, kemikten başka bir şey kalmazdı? Şimdi ise, tavşan eşek eti gibi etli oldu? Görülüyor ki zındıkların sözleri birbirini tutmuyor.

Bir kimse, tavşan etini sevmiyebilir. Fakat, sevmediğine haram demek ve bu yalanını ispatlamak için âyet-i kerimelere yanlış mânâ vermek ve hadis-i şerif uydurmak, zındıklığı, İslam düşmanlığını gösterir.

Tavşan etinin helal olduğunu âyet-i kerime ile ve hadis-i şeriflerle ispat etmiş bulunuyoruz. Kur’ân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri bırakarak, yahudilerin uydurdukları Tevratı ve İslam düşmanlarının bozuk kitaplarını okumamalı, onlara aldanmamalıyız!

18 — Allahü teâlâ, müslümanların da Rabbidir, kâfirlerin, zındıkların da Rabbidir. Fakat, müslümanları sevdiğini, kâfirleri, zındıkları sevmediğini haber vermiştir.

Her Peygamberin “salavatullahi teâlâ aleyhim ecma’în” imanı aynıdır. Fakat ahkâm-ı diniyeleri başka başkadır. Bundan başka, eski Peygamberlerin kitaplarını, sonradan kötü insanlar değiştirmiştir. Yalnız, Muhammed aleyhisselâmın dini hiç değişmemiştir. Kıyamete kadar da, kimsenin değiştiremeyeceğini Kur’ân-ı Kerîm haber vermektedir. İslam düşmanları bu dini değiştirmek için uğraşıyorlar. Fakat, hiç değiştiremiyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları, bu dini, doğru olarak her yere yaymakta, değiştirilmekten korunmaktadır.

Müslüman yavrularını aldatmak için, Kur’ân-ı Kerîmin çeşitli surelerinde bulunan, mesela Ahzab sûresi 62. ayeti olan, (Münafıklar mel’undurlar. Nerede bulunurlarsa, yakalanıp öldürülsün! Geçmişlerden de, böyle yapanların öldürülmeleri, Allahü teâlânın adetidir. Allahü teâlânın adetinde bir değişiklik bulmazsın) mealindeki ayeti ileri sürüyorlar. Bu âyet-i kerime, bütün Peygamberlerin “salavatullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dinlerinin bir olduğunu gösteriyor, diyorlar. Halbuki bu âyet-i kerimeler, müminlere sevap, kâfirlere azap yapmak, Allahü teâlânın âdeti olduğunu, bunun hiç değişmiyeceğini bildiriyor.

Âli-i İmrân sûresi 66. âyetinde meâlen, (İbrahim aleyhisselâm ne yahudi idi, ne de nasrani idi. Doğru inanışlı müslüman idi. Müşriklerden de değildi) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, yahudilerle hıristiyanların müslüman olmadıklarını gösteriyor. Müslümanlık diye ayrı bir din bulunduğunu bildiriyor. İbni Abidin, cenaze namazını anlatırken, İslam kelimesinin iki ayrı mânâsı olduğunu bildiriyor: Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din ve itaat etmek. (Kamus) ve (Müncid) kitaplarında da, böyle yazılıdır.

Hucurat sûresinde, meâlen, (Çölden gelenler, inandık dediler. Onlara de ki siz inanmadınız. Ama İslama dâhil olduk, sana itaat ederiz deyin! İman kalplerinize yerleşmedi) buyuruldu. Bu âyet-i kerimedeki İslam, itaat etmek, uymak demektir. Müslüman olmak, yani, Muhammed aleyhisselâma inanmak demek değildir. Her ümmetin imanları aynıdır. Fakat hepsine müslüman denilmez. Nahl sûresi 89. âyetinde meâlen, (Sana her şeyi bildiren, herkese hidayet ve rahmet olan ve müslümanlara Cenneti müjdeleyen Kuranı, gönderdik) buyuruyor. Âli-i İmrân sûresi 19. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın razı olduğu din, İslam dinidir) buyuruldu. Bu surenin 85. âyetinde meâlen, (İslamdan başka din isteyenin, istediği din kabul olunmaz. O kimse ahirette, ziyan eder!) buyuruldu. Bu âyet-i kerimelerdeki İslam kelimesi, iki manayı birlikte bildirmekte olup Muhammed aleyhisselâmın getirdiği dine inanmak ve Ona itaat etmek demektir. Allahü teâlâ, müslümanları, Cennet ile müjdelemektedir. Her müslüman mümindir.

19 — Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm” hicretten 53 sene evvel, Rebiulevvel ayının 12. gecesi, yani on 1. gününü 12sine bağlayan pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke şehrinde dünyaya geldi. Tarihler, Mevlüt-i Nebinin, İsa aleyhisselâmın miladından 571 sene sonra ve Nisan ayının 20’sinde olduğunu yazıyorlar. İsa aleyhisselâmın dünyaya geldiği yıl belli olmadığı için, hicretin, miladın 622. yılında olduğu da, ilmi bir vesikaya dayanmamaktadır.

Her Peygamberin bildirdiği gibi, İsa aleyhisselâm da, Allahü teâlânın bir olduğunu söylemişti. İsa aleyhisselâm zamanında yaşıyan, eski yunan feylesoflarından Eflatun, tanrının üç olduğunu ortaya koydu. Allahü teâlâya mahsus olan ülûhiyet sıfatlarının, bir mahlukta bulunduğuna inanmak, ona, bunun için hürmet etmek, onu putlaştırmak, Allaha şerik yapmak olur. (Teslis) veya (Trinite) denilen 3 tanrılı din, pek yayılmadı. Roma İmperatoru büyük Kostantin, hıristiyanlığı kabul etti. Miladın 320 senesinde İznik’te 319 papazı toplayıp, fırkalara ayrılmış olan nasraniliği birleştirmek istedi. Papazların hazırladığı hıristiyanlık dinine, puta tapanların ayinlerini ve Eflatunun teslisini de soktu. Üç tanrılığı Eflatunun uydurmayıp, İsa aleyhisselâmın söylediğine herkesi inandırmak için, Eflatunun milattan üç yüz sene önce yaşamış olduğunu ilan etti. Böylece, miladi senelerin başlangıcı, 300 sene geri alınmış oldu.

Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hicretin 11. senesi Rebiulevvel ayının 12. pazartesi günü öğleden evvel, Medine şehrinde, vefat etti.

20 — İslamiyette matem tutmak yoktur. Peygamber efendimiz matem tutmayı yasak etti. (Müslim) kitabında bildirilen hadis-i şerifte, (Matem tutan kimse, ölmeden tövbe etmezse, kıyamet günü şiddetli azap görecektir) buyuruldu. Yine Müslimde bildirilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz, (İki şey vardır ki insanı küfre sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır) buyurdu.

Muharremin 10. Aşure günü matem yapmak, bağırıp çağırmak, ilk olarak Muhtar-ı Sekafi tarafından ortaya çıkarıldığı (Tuhfe) nin baş sayfalarınde yazılıdır. Bu bidat, mezhepsizler arasında, bir ibadetmiş gibi yayıldı. Halbuki Muhtar, bunu Kufe ahalisini aldatıp, onları Emevilerle harbe sürüklemek, böylece hükümeti ele geçirmek için bir hiyle olarak yapmıştı.

Matem yasak olmasaydı, herkesten önce Peygamber “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin ölümü için matem tutulurdu. Sonra hazret-i Ömer ve hazret-i Osman ve hazret-i Ali ve hazret-i Hüseyin şehit edildikleri için matem tutardık. Bunların hepsini çok seviyoruz. Şehit edildikleri için çok üzülüyoruz. Fakat matem yapmıyoruz. Matem yapmıyoruz, ama kalbimiz kan ağlıyor. Müslümanların matem yapması ve başkalarına lanet etmeleri yasak edildiği için, matem yapmıyoruz.

İslamiyette doğum gününü kutlamak, Allahü teâlâya şükretmek vardır. Peygamber efendimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Pazartesi günü oruç tutardı. Sebebini sorduklarında, (Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyurdu.

21 — Doğum günü ve mübarek geceler, hicri sene ile kutlanır. Tevbe sûresinin 37. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, gökleri ve yeri yarattıktan beri, ayların adedi on ikidir. Bunlardan dördü, haram olan aylardır. Bu 4 ayın haram olduğu kuvvetli dindir, [yani İbrahim ve İsmail aleyhimesselamdan beri bilinmektedir.] Bu 4 ayda, kendinize zulmetmeyin!) buyuruldu. Haram olan 4 ay, Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayları olduğunu Peygamber efendimiz bildirdi. On iki ay da, hicri yılların hesap edildiği Arabî aylardır.

Tevbe sûresinin 38. âyetinde meâlen, (Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allahü teâlânın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir sene helal edip, başka sene onu yine haram ederler. Böylece, Allahın haram kıldığını helal kılıyorlar) buyuruldu. İslamiyetten önce Araplar, mesela Muharremde harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya korlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, Muharremden bir sonraki ay olurdu. Bu âyet-i kerime, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti. Yoksa hürmetli aylar, her yıl on gün ileri gider, diye bir söz yoktur. Sözün doğrusu şudur ki Kur’ân-ı Kerîmde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Hicri kameri yılbaşı, hicri şemsi ve miladi yılbaşılarından on gün önce gelmektedir. Bundan dolayı müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi senelere nazaran her yıl on gün önce gelmektedir. Çünkü, müslümanların mübarek günleri, güneş aylarına göre değil, hicri kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir. Yılın mübarek günü demek, Arabî ayın belli günü demektir. Haftanın belli günü demek değildir. Mesela Aşure günü demek, Muharrem ayının onuncu günü demektir. Bu, her sene haftanın aynı günü olmaz. Başka günler olur. Evet haftanın günleri içinde de mübarek olanları vardır. Mesela pazartesi günü, hep hayırlı vak’aların bu günde olması bakımından kıymetli bir gündür.

Muharremin 10. günü müslümanların mübarek günüdür. O günün mübarek olduğunu Peygamber efendimiz bildirdi. O gün yapılan ibadetlere çok sevap verileceğini müjdeledi. O gün oruç tutmak sünnet oldu.

İslamiyette, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Mesela, Martın 20. Neyruz veya Nevruz denilen gün ve Mayısın altıncı Hıdırelles günü ve Eylülün 20. Mihrican günü, bazı yerlerde mübarek sanılır. Bunlar müslümanlıkta değil, kâfirler yani müslüman olmayanlar arasında değerli sayılır. Noel günü ve gecesi de böyledir. Dürr-ül-muhtar 5. cilt sonunda çeşitli meseleleri bildirirken (Neyruz ve Mihrican günleri şerefine bir şey vermek caiz değildir. Yani, bu günlerin isimlerini söyleyerek veya niyet ederek bir şey hediye etmek haramdır. Eğer bu günlere kıymet vererek yaparsa, kâfir olur. Çünkü bu günlere müşrikler kıymet vermektedir. Ebül Hafs-ı kebir diyor ki bir kimse Allahü teâlâya 50 sene ibadet etse, sonra bir müşrike, Neyruz günü şerefine yumurta hediye etse, kâfir olur. Yapmış olduğu ibadetlerin sevapları yok olur. Eğer bir müslümana hediye eder ve bu güne değer vermezse, adete uyarak verirse, kâfir olmaz. Fakat, tehlikeden kurtulmak için bir gün önceden ve bir gün sonradan da vermek iyi olur. Başka bir gün almadığı bir şeyi, o gün satın alırsa, o güne değer vermiş ise kâfir olur. Değer vermeyip, yalnız yemek içmek niyet etmiş ise, kâfir olmaz).

22 — Hurufiler, (Asırlardan beri süre gelen Sünni ve Şiî çatışmasının kökü, Süfyan oğlu Muaviye lanetullah zamanında, hazret-i Ali “keremallahü vecheh” ve Onun Ehl-i beytine reva görülen galiz küfürler olmuştur) diyorlar. Bu sözleri hem yalan, hem de çok cahilce ve ahmakçadır. Türkiye’deki Aleviler bu yalanlara aldanmamalıdırlar. Çünkü, İslam tarihinde Alevî, Sünni çatışması diye bir şey yoktur. Şiî Sünni çatışması da, siyasi, emperyalist düşüncelerle olmuştur. Sünniler, Şiîlerin haksız olduklarını, kitaplarında ispat etmişlerdir. Bu kitaplarda Alevilere saygı göstermişler, onları çok sevmişlerdir. Alevî ismini başlarının üstünde taşımışlardır. Çünkü Alevî demek, Seyyidler ve Şerifler demektir. Yani Peygamber efendimizin soyundan olanlara Alevî denirdi. Bu Aleviler sevilmez mi? Elbet, hepimiz çok severiz. İslam düşmanları, müslümanların Alevileri çok sevdiklerini görünce, müslümanları aldatmak için hurufilere Alevî dediler. Hurufiler, 4 halifeye ve hazret-i Muaviye’ye lanet ediyorlar. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh”, Peygamber efendimizin Ashâbındandır. Hem de kayın birâderidir. Yani Peygamber efendimizin Ehl-i beytindendir. Hazret-i Ömer’in ve hazret-i Osman’ın ve hazret-i Alinin halifelikleri zamanında, Şam valisi olan ve Rum orduları ile cihat eden bir İslam mücahitidir. Hazret-i Hasan, hilafeti kendi arzusu ile hazret-i Muaviye’ye bıraktı. Onu halife olmaya lâyık görmeseydi, hilafeti bırakmazdı. Onunla harp ederdi. Hazret-i Hasan, lâyık olmayan birine hilafeti bıraktı, demek, hazret-i Hasanı kötülemek olur.

Peygamber efendimiz (Ashâbımı seviniz! Ashâbıma düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. İşte biz hakiki müslümanlar, hazret-i Muaviyeyi bunun için çok seviyoruz. Ehl-i beytten olduğu için de Onu çok seviyoruz. Çünkü, biz hakiki müslümanlar, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beytini çok severiz. Mezhepsizler de, hazret-i Ali’nin Ehl-i beytini sevdiklerini söylüyorlar. Ehl-i beyti, hazret-i Ali için seviyorlar. Biz hakiki müslümanlar ise, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beyti diyoruz. Ehl-i beyti Muhammed aleyhisselâm için, seviyoruz. Hazret-i Aliyi de, Ehl-i beytten olduğu için, çok seviyoruz.

Hiçbir müslüman, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beytine iftira, bühtan etmemiştir ve etmez. Emevi halifelerinden birkaçı ve Abbasi halifelerinin çoğu, Ehl-i beytin torunlarından birkaçının kıymetini bilemedi. Dünya geçimsizliği için, O mübarekleri incittiler. Fakat asla galiz küfür ve bühtan etmediler. Ehl-i beyti incitmeleri de, araya karışan zındıklar yüzünden oldu. Mal, mevki sahibi olmak, iktidarı ele geçirmek ve İslamiyeti içerden karıştırmak, bozmak isteyen politikacılar, kendilerine partizan toplamak, güç kazanmak için, Ehl-i beytin adamı şekline büründüler. Ehl-i beyt imamı adına siyasete atıldılar. Fitne ve karışıklık çıkardılar. Kendileri cezalarını bulurken, Ehl-i beyt imamlarının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” da incinmelerine sebep oldular.
Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” Ehl-i beyt soyundan olanlara çok saygı gösterirdi. Bunlara hediye verirdi.
Ehl-i beyt torunlarından birkaçına saygısızlık yapanlar kötülenemez. Kâfir denemez. Çünkü, bu torunlar arasında da, birbirlerine saygısızlık, hatta işkence edenler, hatta iftira edenler oldu. Bunun için, hiçbirine dil uzatamayız. Dinde bizlerden önce olanların kusurlarını konuşmamız doğru değildir.

Yurdumuzdaki müslüman aleviler, mezhepsizlerin çirkin sıfatlarından münezzehtir. Onların çirkin, kötü sıfatlarını belirtmek için, tarihten bir vesika vermeyi uygun buluyoruz:

Osmanlı devletinin şeyh-ül-İslamlarının 57.si Yenişehirli Abdullah efendinin Behcetül-fetava kitabındaki fetvasında diyor ki (Müslümanların anası, Aişe-i Sıddıka’ya “radıyallâhu anha” kazf eden, yani zina etti diyen ve hazret-i Ebû Bekrle, hazret-i Ömer’e söven ve lanet eden ve halife olduklarına inanmayan ve Ashâb-ı kiramdan çoğuna kâfir diyen ve on iki imam, Peygamberlerden daha üstündür diyen ve Ehl-i sünnet olan müslümanları öldürmek mubahtır, diyen ve bunlar gibi daha nice küfre sebep olan bozuk inançları olan bir kimse, İslam milletine, dâhil midir, değil midir? Bunlarla harp etmek meşru mudur ve öldürülenleri ne olur?

Cevap: İran’ın, Irak’ın ve Suriye’nin bazı yerlerinde bulunan hurufiler, millet-i İslamdan haricdirler. Mürted sayılırlar. Onlarla harp etmek vâciptir. Lüzum ve fayda görülmedikçe, kendi hallerine bırakılmaları caiz değildir. Ölüleri Cehennemliktir. Cenaze namazları kılınmaz. Müslümanların mezarlıklarına gömülmezler.)

İki sayfa sonraki fetvasında buyuruyor ki:

Cevap: (Seyyid denilmesi, bir insanı mürted olmaktan kurtarmaz). Ehl-i sünnet düşmanlığında aşırı gidenlere Seyyid diyorlar. Bu Seyyidler, hakiki Seyyid değildir.

Allahü teâlâ, yurdumuzda bulunan sünni ve alevî ismindeki din kardeşlerimizi, bozuk, bölücü sözlere aldanmaktan korusun. Hepimizin, hak yolda, doğru yolda birleşmemizi, sevişmemizi nasip eylesin! Âmin.

Mal sahibi mülk sahibi,
hani bunun ilk sahibi?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler