Allahü teâlâya hamd olsun! Resûlullaha salât ve selam olsun! Onun temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık, mücahit Ashâbının her birine, hayırlı dualar olsun!

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, bunlardan 72 fırkadakilerin, imanları bozuk olduğu için, Cehenneme gideceklerini, geri kalan bir fırkadakilerin iman sebebi ile Cehenneme girmiyeceklerini bildirdi. Bu 72 fırkanın en kötüsünün Ashâb-ı kirama iftira edenler, onları sevmeyenler olduğunu, İmam-ı Rabbânî Mektubat kitabında bildirmektedir. Bunlar, Peygamberimizin Ashâbının “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” çoğuna düşmandırlar. Onları kötülerler.

İslam tarihinde kanlı olaylara sebep olan ve kardeşi kardeşe düşman eden bu sapık kimseler, zaman zaman azdı ise de, İslam sultanlarından Yavuz Sultan Selim han, bunların cezalarını vermiş, kıpırdayamayacak bir hâle getirmişlerdir. Fakat, su uyur, düşman uyumaz. Aziz vatanımızda, asırlardan beri rahat rahat ibadetlerimizi yaparken, son senelerde bunların isim değiştirerek ötede beride baş kaldırdıkları, konuşmalar yaptıkları, ingiliz ve yahudi kâfirlerinin teşvik ve yardımı ile kitap ve mecmua çıkarmaya başladıkları görülmektedir. Milleti aldatmak ve gençlerin temiz imanlarını sinsice bozmak için çalışıyorlar. Bölücülük yapıyorlar. Vatandaşları birbirine düşman ediyorlar. Halbuki dinimiz, sevişmemizi, bütün insanlara iyilik etmemizi emretmektedir.

Din kardeşlerimizin gönderdikleri kitap ve gazeteler arasında, ikisine şaşırdık kaldık. Bunlarda, Abdullah bin Sebe ismindeki Yemenli bir yahudi dönmesinin yolunda olan ve Hurufi denilen kimselerin iğrenç iftiralarını ve uydurdukları yalanları gördük. Okuyunca, tüylerimiz ürperdi. Müslümanların ve hele körpe yavruların, bu alçak iftiraları işiterek, saf kalplerinin lekeleneceğini, halis imanlarının sarsılacağını düşünerek uykumuz kaçtı. Bu zararlı yazılarını bildirip, her birini, en kıymetli kitaplardan aldığımız sağlam vesikalarla çürütmek istedik. Böylece, 44 maddelik bir kitap meydana geldi. Abdullah bin Sebe yahudisinin bölücü ve yıkıcı sözlerine aldananlar, zamanla azalmakta iken, Fadlullah isminde İranlı bir zındık tarafından, ilaveler yapılarak, hurufilik ismi altında yayılmaya başladı ve şah İsmail Safevi tarafından desteklendi ise de, sünni ve şiî müslümanları aldatamadılar.

Allahü teâlâ, hepimizi, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru imandan ve bu büyüklerin ışıklı yolundan ayırmasın! Mukaddes dinimizi dünya kazançlarına alet eden cahillerin yalanlarına, iftiralarına aldanmaktan korusun! Sevişerek, elele vererek, dinimizin ve kanunlarımızın gösterdiği yolda çalışmamızı, mübarek vatanımızda rahat ve huzur içinde kardeş olarak yaşamamızı nasip eylesin! Âmin.

 

İMAN İLE ÖLMEK İÇİN KARDEŞİM EHL-İ BEYT İLE ASHÂBI SEVMELİSİN

Elimize bir mecmua ile bir kitap geçti. Birisi, 1967 sonbaharında basılmış bir mecmua idi. Sayfaları, siyasi ve tarihi yazılarla dolu idi. Bu yazılar şaşılacak bir şey değildi. Herkes düşüncesinde hürdür. Fakat, birkaç sayfası, hazret-i Osman zamanındaki Yemenli bir yahudi dönmesinin sözleri, yalanları ve iftiraları ile dolu idi. Ashâb-ı kirama “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dil uzatıyor. Müslümanların kalplerine zehirli hançer saplıyordu. Bu kastlı yazılar, bir düşünce değildi. Yıkıcı, bozguncu propaganda idi. Bir suçtu. Koyun postuna bürünmüş, kurt hikayesini andırıyordu. Gençler bunları okuyup doğru sanacaklar, kardeşler, birbirlerine düşman olacaklardı. Ahbaplarımızın bizi zorlamakta haklı olduklarını anlamış olduk. Sevgili vatandaşlarımızı uyandırmak, doğruyu yalandan ayırmak vazifesi karşısında bulunduğumuzu anladık.

Kitaba gelince, beyaz kağıta basılmış, bez ciltli, altın yaldızlı, ilgi çekici bir de isim taşımakta idi. 1968 de İstanbul’da basılmış. Öndeki fihristi kitap hakkında bilgi verecek şekilde değildi. Sayfalarını çevirdik. Bir ilmihal kitabı idi. Hem de, ince meselelere dalmış. Bunların içinden nasıl çıkabildiği merak edilecek şeydi. Bir de ne görelim? Hazret-i Osman zamanındaki Abdullah bin Sebe ismindeki Yemenli bir yahudi dönmesinin sözleri, çok kimsenin anlayamayacağı bir kılığa sokulmuş. Sinsice sahneye çıkarılmıştı. Ya Rabbi! Bu ne cinayet idi. Gençliğe, şekerle kaplanmış bir zehir sunulmakta idi. Hem de, çok emek verilmiş. Maharet ile hazırlanmış. Fakat, dozajı pek fazla! Buna da cevap vermek lazım göründü. Hatta farz oldu. Çünkü, Savaık-ul-muhrika kitabının ilk sayfasında yazılı olan hadis-i şerifte, Peygamberimiz: (Fitne ve fesad yayıldığı, müslümanlar aldatıldığı zaman, doğruyu bilenler, herkese anlatsın! Anlatmazsa, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun!) buyurmaktadır.

Önce, sonbahar mecmuasında bulunan hurufinin yalanlarına cevap vermek için, Allahü teâlâya sığınarak yazmaya başlıyoruz:

1 — (Hazret-i Muhammed, Ebû Süfyanlarla ve diğer taraftan inanmamış Mekke eşrafı ile mücadele etti ise, hazret-i Ali de, kendi zamanında, aynı inanmamışlarla mücadele etti. Zaten hazret-i Ali’ye münkirlerin kin ve adaveti, ta o zamandan geliyordu) diyor.

Hurufilerin iftiralarına, İslam âlimleri kıymetli cevaplar vermiş, bu konuda sayısız kitaplar yazılmıştır. Bunlardan biri, Hindistan’da yetişen İslam âlimlerinin büyüklerinden, Şah Veliyullah-i Dehlevi’nin İzaletü’l-hafa an hilafeti’l-hulefa kitabıdır. Fârisî ve Urdu tercümesi birlikte 2 cilttir. 1962’de Pakistan’da yeniden basılmıştır. Ashâb-ı kiramın hepsinin üstünlüklerini çok güzel ve geniş bildirmektedir. Biz burada, Tuhfe-i İsna Aşeriye kitabından tercüme ederek cevap vereceğiz. Tuhfe, Abdülaziz-i Ömer-i Dehlevi tarafından fârisî olarak yazılmıştır. Bu âlim, Şah Veliyullah Ahmed Dehlevi’nin oğludur. 1824 senesinde Dehli’de vefat etmiştir. Tuhfe kitabı, İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde 82024 numarada vardır. Urdu tercümesi Pakistan’da basılmıştır. Abdülaziz-i Dehlevi buyuruyor ki:

Ebû Said-i Hudri hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ali’ye karşı buyurdu ki (Ben Kur’ân-ı Kerîmin inmesi üzerinde dövüştüğüm gibi, sen de, tevili üzerinde dövüşeceksin). Bu hadis-i şerif, Ehl-i sünnetin haklı olduğunu göstermektedir. Çünkü Deve ve Sıffin muharebelerinde, Kur’ân-ı Kerîmin tevili üzerinde, yani ictihadlarda ayrılık olduğunu bildiriyor. Bu hadis-i şerifi, Ehl-i sünneti reddetmek için söylemeleri, pek cahil olduklarını göstermektedir. Çünkü bu hadis-i şerif, hazret-i Ali ile harp edenlerin, Kur’ân-ı Kerîmin tevilinde hata ettiklerini bildiriyor. Kur’ân-ı Kerîmi tevilde hata etmenin küfür olmayacağını, şiîler de söylemektedir.

2 — (Kimi ihtiyarlığından bahsederek, hilafet sevdasında, kimi biat ettirmek kavgasında idiler) diyor.

İhtiyarlığından bahs ve hilafet sevdasında diyerek, hazret-i Ebû Bekr’e taş atmaktadır. Hazret-i Ebû Bekrin, Ashâbın söz birliği ile halife seçildiği ve hazret-i Ali’nin, (Biliyorum, Ebû Bekr hepimizden daha üstündür) dediği, bütün âlimlerin kitaplarında uzun yazılıdır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr’i çok defa emir yapmıştı. Uhud gazasından sonra, Ebû Süfyan’ın Medine’ye hücum edeceği haberi geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buna karşı koymak için, hazret-i Ebû Bekr’i gönderdi. Hicretin 4. senesinde de, Beni Nadir gazvesinde, bir gece hazret-i Ebû Bekr’i kumandan yapıp, kendisi evine teşrif buyurdu. 6. yılda hazret-i Ebû Bekr’i emir yapıp, Kura kabilesine karşı gönderdi. Tebük gazasına gidileceği zaman da, askerin, önce Medine dışına toplanmasını emir buyurdu. Başlarına Ebû Bekr’i emir tayin etti. Hayber gazasında mübarek başı ağrıdığı için, istirahat buyurdu. Kendi yerine Ebû Bekr’i vekil ederek kaleyi almaya gönderdi. O gün hazret-i Ebû Bekr’in çok kahramanlıkları görüldü. 7. yılda, hazret-i Ebû Bekr’in kumandasında bir orduyu Beni Kilab kabilesine gönderdi. Kanlı muharebe oldu. Çok kâfiri katletti ve çok esir aldı. Tebük gazvesinden sonra, kâfirlerin Reml vadisinde toplandıkları, Medine’ye baskın yapacakları işitildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bayrağı hazret-i Ebû Bekr’e vererek, Onu askere emir yaptı. O da gidip düşmanları perişan etti. Beni Amr kabilesinde karışıklık olduğu işitildi. Resûlullah öğleden sonra oraya teşrif buyurdu. Bilal’e, (Eğer namaza yetişemezsem, Ebû Bekr’e söyle, Ashâbıma namaz kıldırsın!) buyurdu. 9. yılda, hazret-i Ebû Bekr’i emir yaparak, Ashâbını hacca gönderdi. Vefat edeceği zaman, perşembe akşamından pazartesi sabahına kadar, hazret-i Ebû Bekr’i Ashâbına imam yaptığını bilmeyen yoktur.

Hazret-i Ebû Bekr’i emir yapmadığı zamanlarda, kendisine vezir ve müşir yapmıştı. Din işlerinden hiçbirini Onsuz yapmazdı. Hadis âlimlerinden Hakim, Huzeyfe-tebni-Yeman hazretlerinden haber veriyor ki bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İsa aleyhisselâm, havarilerini her yere gönderdiği gibi, ben de dini ve farzları öğretmek için Ashâbımı uzak memleketlere göndermek istiyorum). (Ya Resûlallah! Bu işi başaracak Ebû Bekr ve Ömer gibi sahabilerin var) dedik. (Ben onlarsız olamam. İkisi benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu. Bir hadis-i şerifte buyurdu ki (Allahü teâlâ, bana 4 vezir ihsan etti. İkisi yer yüzünde, Ebû Bekr ve Ömer’dir. İkisi de gökte, Cebrâil ve Mikâil’dir.) Sık sık emir yapılmamak, imam olmaya ehliyetsizlik sayılsaydı, hazret-i Hasan ile Hüseyin, imamete lâyık olmazlardı. Çünkü hazret-i Ali halife iken, bunları hiçbir harbe ve hiçbir işe göndermedi. Babadan kardeşleri olan Muhammed bin Hanefiye’yi sık sık emir yapardı. Muhammed’e bunun sebebini sorduklarında, (Onlar babamın 2 gözü gibidir. Ben ise, eli ve ayağı gibiyim) dedi.

Muhammed bin Ukayl bin Ebû Talib diyor ki: Amcam hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” hutbe okurken, (Ey müslümanlar! Ashâb arasında en cesur olan kimdir?) dedi. (Ya Emrelmüminin! En cesur sensin) dedim. (Hayır, en cesurumuz Ebû Bekr-i Sıddık’tır. Çünkü, Bedr gazasında Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” için bir çardak yaptık. Müşriklerin saldırılarına karşı koymak için, çadır önünde kim bekleyecek, dedik. Kimse cevap vermeden, hemen Ebû Bekr ortaya çıktı. Kılıcını çekip, çardak etrafında dolaşmaya başladı. Düşman en çok çardağa saldırıyordu. Ebû Bekr, kimini öldürdü. Kimini yaraladı. Resûlullaha bir kâfiri yaklaştırmadı) dedi.

Biat ettirmek kavgasında diyerek, hazret-i Ömer’e taş atmaktadır. Halbuki hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” kavga ederek değil, tesirli sözleri ile hazret-i Ebû Bekr’in halife olmasında iş gördü. Böylece, müslümanları büyük felaketten kurtardı. Kendisi ise, hazret-i Ebû Bekr’in vasiyeti üzerine, milletin istemesiyle hilafeti zorla kabul buyurdu.

3 — (Biri Fedek için hazret-i Ali’yi, hazret-i Hasan’ı, hazret-i Hüseyin’i ve Selman-ı Farisi’yi şahit olarak dinliyor. Ehl-i beyte inanmıyarak, hazret-i Fâtımatüzzehra’nın elinden alıyor) demektedir.

Bu iddianın cevabı Fedek Bahçesi Meselesi yazımızdadır.

4 — (Biri gene hazret-i Resûlün bu ciğerparesinin kaburga kemiklerini ve kolunu kırıyor. Bu da yetmiyormuşcasına kara yüzünü görmek istemeyen ve üzerine kapıyı kapatmak isteyen hazret-i Fâtıma anaya hücum ederek biat etmezseniz evinizi yakacağım, yıkacağım, diyor. O mazlum anayı kapı arasında sıkıştırarak, Muhsin ismi verilen masum-i pakin zayiine sebep oluyor) diyor. Bu yalanları Hasan Kusuri (Dışlıklı Hasan efendi)nin Necm-ül-Kulub ve Kumru adlı eserlerinden aldığını bildiriyor.

Bu iftiralarla, müslümanların gözbebeği olan ve âyet-i kerimeler ile medh-ü sena buyurulan ve hadis-i şeriflerle Cennete gideceği müjdelenen ve adaleti, şanı ve şerefi dünya tarihlerini dolduran, müslümanların yüce emri, hazret-i Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” efendimize karşı kalplerde dolu olan sevgi ve saygıyı sarsmaya yelteniyor. Senet olarak gösterdiği kimse, ne Ehl-i sünnet ve ne de şiî âlimleri arasında bulunmadığı, 2 eserin de ne oldukları belli olmadığı için, kalemimizi onlara bulaştırmayacağız. Bu alçak yalanların cevabını Tuhfe-i İsna Aşeriyye kitabından dinliyelim:

Yalnız Ehl-i sünnet değil, şiîler de hurufilerin bu yalanlarını şiddet ile reddediyorlar. Ancak, ayak tabakaları, soysuz, edebsiz birkaç sapık tarafından yayılmıştır, diyorlar. O sapıklar da (Evi yakmak istemişti. Fakat bu işi yapmaya kalkışmadı) şeklinde yaydılar. Halbuki istemek kalpte olur. Bunu, Allahü teâlâdan başka kimse anlayamaz. Eğer sapıklar, (Yakacağını söylememişti, yakarım diye korkutmuştu) demek istiyorsa, hazret-i Ömer, bu sözü ile birkaç kişiyi korkutmuştur. Bunlar, hazret-i Fâtıma’nın evinin yanında toplanmışlardı. (Biz burada oldukça kimse bize bir şey yapamaz) demişlerdi. Bunlar, halife seçimini karıştırmak, fitne fesad çıkarmak istiyorlardı. Hazret-i Fâtıma, bunların gürültüsünden çok sıkılmıştı. Fakat, başını çıkarıp oradan kovmaya edebi, hayası bırakmıyordu. Ömer-ül-Fâruk, oradan geçerken, bunları gördü ve anladı. Onları korkutmak için, (Evi başınıza yıkarım) dedi. Böyle söylemek, korkutmak için Arabistan’da adet halinde idi. Nitekim, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de namaza gelmeyenleri, imama uymayanları irşad için, (Eğer bu hâlden vazgeçmezlerse, evlerini başlarına yıkarım) buyurmuştu. Hazret-i Ebû Bekr Resûlullah efendimiz tarafından namaz için imam yapılmıştı. Bazı kimseler, Ona uymamayı, cemaate karışmamayı düşünmüşlerdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Onları böyle korkutmuştu. Hazret-i Ömer’in de böyle söylemesinde bir incelik vardır. Bundan başka, Mekke feth olunduğu gün, İbni Hatal adındaki bir kâfirin Peygamber efendimizi kötüliyen şirler söylediği bildirilmişti. Kendisinin Kâbe-i muazzamaya sığındığı, perdesinin altında saklandığı haber verildi. (Hiç çekinmeyiniz. Hemen orada öldürünüz!) buyuruldu. Allahü teâlânın dinine karşı gelenlerin, Allahın evine sığınması caiz olmayınca, nasıl olur da, hazret-i Fâtımanın duvarına sığınabilirler? Hazret-i Fâtıma da, o sapıkların sığınmasından nasıl olur da üzülmez? Çünkü, Resûlullahın o temiz kerimesi “radıyallahü teâlâ anha”, Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmış idi. Sahih haberlerden anlaşıldığına göre, hazret-i Fâtıma da, onların dağılmasını emir buyurmuştu.

Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” şehit edilince, hazret-i Ali halife olduğu zaman, birkaç kişi ortalığı karıştırmak için, Mekkeden Medine’ye gittiler. Müminlerin annesi olan hazret-i Aişe’nin evine sığınarak, hazret-i Osman’ın katillerine kısas yapılmasını istediler. Muharebeye hazır olduklarını bildirdiler. Bunların içinde Ashâb-ı kiramdan kimse yoktu. Hazret-i Ali haber alınca, bunları orada öldürttü. Bu işi yaparken, Resûlullahın muhterem zevcesine saygısızlık olacağını düşünmedi. Bu işte, Resûlullahın mübarek zevcesine olan saygısızlık yanında, hazret-i Ömer’in korkutmak için söylediği söz, pek küçük kalmaktadır. Evet hazret-i Ali, yerinde bir iş yapmıştı. Bütün müslümanlara yayılacak fitne ve fesadı önlerken, böyle küçük ve ince şeyleri gözetmesi lazım olmazdı. Bunu gözetmek için fitneyi başlangıçta ezmeseydi, din ve dünya işleri karmakarışık olurdu. Hazret-i Fâtıma’nın evine saygı göstermek lazım olduğu gibi, Resûlullahın muhterem zevcesine de saygı göstermek lazım idi. Hazret-i Ömer, yalnız korkutmak için söylemişti. Bir şey yapmamıştı. Hazret-i Ali ise, işlerin en ağırını yaptı. Hazret-i Ömer’in sözü, hazret-i Alinin yaptığı işten çok hafif olduğu hâlde, bu sözü için Onu kötülemek, taassup ve inattan başka bir şey olamaz. Halbuki Ehl-i sünnet âlimleri, hazret-i Ali’nin halife olduğunu ve milletin selameti için, hazret-i Aişe’nin hatırını ve hürmetini gözetmediğini söylüyor. Ona dil uzatmaya izin vermiyor. Hurufi yalanlarına göre ise, hazret-i Ebû Bekr’in hilafeti haksız olduğundan, Onu korumak için hazret-i Fâtıma’nın evine karşı saygıyı gözetmemek pek büyük günah imiş. Bu sözleri, çok cahilce ve ahmakça bir düşünüşün ifadesidir. Çünkü, Ehl-i sünnete göre, 2 hilafet de hak üzeredir. Hem de, hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrin hilafetini haklı biliyordu ve ortada hilafeti kabul etmeyen yoktu. İslamın başlangıcında, din ve iman fidanının henüz sürmeye başladığı zamanda, bu haklı hilafetin düzenini bozanların, fitne ve fesad çıkarmak isteyenlerin öldürülmesi lazım iken, hazret-i Ömer’in söz ile korkutması niçin kötülenecek bir şey olsun? Şuna da şaşılır ki şiî âlimlerinden birkaçı, Resûlullahın halasının oğlu Zübeyr bin Avvam, hazret-i Ömer’in korkuttuğu gençler arasında idi diyor. Bunlar hiç düşünmiyorlar mı ki hazret-i Ebû Bekr’in hilafetinde, Zübeyr bin Avvam’ın fesadcılar arasında bulunması, hiç kusur olmuyor da, yine bu Zübeyr’in hazret-i Osman’ın kısasını istediği zaman sert konuşması, öldürülmesine sebep oluyor. Hazret-i Fâtıma’nın evinde fesad hazırlamak, fitneye kalkışmak hoş görülüyor da, Resûlullahın muhterem zevcesinin yanında hazret-i Osman’ın katillerinden şikayet etmek veya kısaslarını istemek niçin büyük suç sayılıyor? “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”. Bu farklar, hep bozuk inanışlardan ileri gelmektedir.

Namazı cemaat ile kılmanın faydası, insanın kendinedir. Cemaati terkedenin hiçbir müslümana zararı olmaz. Böyle olduğu hâlde, cemaati terkedenleri, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, evlerini yıkmakla korkuddu. Hazret-i Ömerin, zararı bütün müslümanlara, hatta baştan başa, bütün İslamiyete yayilacak olan bir fitne ve fesadı çıkaranların evlerini yakmakla korkutması niçin caiz olmasın? Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, hazret-i Fâtımanın evindeki perdelerden canlı resmleri çıkarılıncaya kadar içeri teşrif etmedi. Hatta, Kâbe-i muazzama içindeki hazret-i İbrahimin ve hazret-i İsmailin olduğu söylenilen heykeller çıkarılmadıkça içeri girmedi. Hazret-i Fâtımanın muhterem ve mübarek evi yanında fesad çıkarıldığını görünce, (Evi başınıza yıkarım) diye hazret-i Ömer’in fesadcıları korkutması neden suç olsun? Edebi gözeterek bu tehtidi yapmamalı idi denilirse, mühim işler ve büyük tehlikeler karşısında, kimse edebi gözetemez. Çünkü, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” da, hürmet edilmesi vâcip olan hazret-i Aişe-i Sıddıka’ya karşı lazım olan edebi gözetmemişti. Görülüyor ki hazret-i Ömer’i, masum olan imamın yaptığı işe uygun bir hareketinden dolayı kötülemek, Ona dil uzatmak, şiî mezhebine göre de uygun olmamaktadır.

5 — (Zalimler zulmüne devam ediyorlar. Diğeri Resûlullahın yüzüne tüküren ağzı köpüklenmiş cibilliyetsiz üvey kardeşi Ukbe bin Velid’i valilikle mükafatlandırıyor. Bir taraftan da, Resûlullahın sürgün ettiği kimseleri hilafetin 2. adamı mesabesine çıkarıyor. Bütün bunların intikamını hazret-i Hasan-ı Mücteba’nın tabutuna ok atmak ve attırmakla alıyor) diyor.

Cevap: Hazreti Osman’a atılan iftiralar

6 — (Diğeri acuze kadın Safvan ile yaşadığı çöl aşkını gerdanlık gaybı bahanesi ile örtmeye çalışıyor. Diğer taraftan da, boşanma sebebini hazret-i Ali’ye yüklüyor. Böylece, Cemel vak’ası doğuyor) diyor.

Bu iftiranın cevabı Hazreti Aişe’nin Faziletleri yazımızdadır.

7 — (Birçok erkeğin aşk maceralarının şöhretli kadını, Utbenin kızı Hind, hazret-i Hamza’nın ciğerlerini yerken, habeşli kölenin sevdasını yaşamış. Kocası ibni Mugiyre tarafından, fahişeliği sebebiyle boşanmış ve Ebû Süfyan tarafından da karı olarak kabul edilmişti. Ebû Süfyan’la evliliği Hindin diğer erkeklerden vazgeçmesini sağlayamadı. Şöhretli hayatına devam etti. İşte bu evlilikten doğan, hangi erkeğe oğul olarak nisbet edileceği bilinmeyen, fakat görünürde Ebû Süfyan’a nisbet kılınan Muaviye mel’ununun zulmü başladı) diyor.

Cevap: Hind ve Ebu Süfyan’a bakışımız nasıl olmalı?

8 — (Saltanat gayesiyle hurafeler yaratan, güzelim İslam dinini koyu taassup ve ümmetçiliğe çeviren zihniyetin tohumu Osmanlı padişahlarının bazılarının zihninde ve gönlünde yeşerdi. Bütün bu olanlar şiîler içindi. Çünkü, şiîler, birlik istemişlerdi. Vahdâniyetin (Muhammed-Ali) ile başladığını biliyorlardı. Amaçları Ehl-i beyti sevmek idi. Ümmetçilik tahakküme başlayınca, şiîler ve aydınlar bunun karşısında olmuşlardır. Halifelik zamanı, seçimle ilk halife olan hazret-i Ali değil miydi?) diyor.

Allahü teâlâ müslümanlara (Resûlümün ümmeti) diyor. Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, müslümanların kendi ümmeti olduğunu bildiriyor. Mesela, (Ümmetimin büyük günahı olanlarına şefaat edeceğim) ve (Ümmetimin âlimleri, Beni İsrailin Peygamberleri gibidir) gibi daha nice hadislerde (Ümmetim) diyor. Bu yazar ise, Osmanlı padişahları “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” İslam dinini ümmetçiliğe çevirdiler, diyerek, müslümanların halifelerini kötülüyor. Ümmetçiliği de sonradan meydana çıkmış göstererek, beğenmiyor. Yazarın bu sözü de, müslümanlıkla taban tabana zıttır. Hurufiliği savunmaktadır. Hurufilerin bütün planları, müslüman görünerek İslamiyete saldırmaktır. Birlik istiyorlarmış. Bu sözleri kasabın keseceği koyuna, (Ben seni çok seviyorum, canına kıymak istemiyorum) demesine benziyor. Yazar, hurufi olduğunu, yani İslamiyette, kardeşi kardeşe öldürtmek fitnesini ortaya çıkaran İbni Sebein yolunda olduğunu örtmeye çalışıyor. İbni Sebe’nin yolunda olan Hasan Sabbah’ın, kıydığı canları, akıttığı binlerce müslüman kanını tarihler uzun uzun yazmaktadır. Yalnız Hasan Sabbah’ın cinayetlerini, hıyanetlerini okuyanlar bu hurufinin yanlış yazdığını pek iyi anlarlar.

Kısas-ı Enbiya’nın 887. sayfasında diyor ki Hasan Sabbah, İbni Sebe’nin yolunda bir sapık, bir mülhid idi. Haramlara helal diyerek, çok kimseleri yoldan çıkardı. (Elemut) kalesı ve civarı bunun taraftarları ile doldu. Yol kesicilik yaparlardı. Ehl-i sünnete yezidi diyorlardı. Bir yezidi öldürmek, on kâfiri öldürmekten daha sevaptır biliyorlar. Bunun için, hacıları, hakimleri, âlimleri, askerleri hançer saplayıp öldürürlerdi. Bunlara, (Batınıye) veya (İsmailiye) de denir. Kâfir ve azgın kimselerdi. Hasan Sabbah, 35 sene çok kimselerin dinlerine ve canlarına kıydı, 518 [m. 1124] senesinde Cehenneme gitti. 557’de reis olan torunu Ahund Hasan, hepsinden daha alçak zındıktı. Müslümanları aldatmak için, kendilerine Alevî adını takan bu haindir. Hazret-i Ali’nin şehit edilmiş olduğu Ramazanın 17’sinde, 559’da bir meydanda minbere çıkıp, (Beni Ali gönderdi. Ben bütün müslümanların imamıyım. İslamiyetin aslı, faslı yoktur. İş kalptedir. Kalbi temiz olana günah zarar vermez. Her şeyi helal ettim. Keyfinize bakınız!) dedi. Kadın erkek, karma karışık şarap içtiler. O günü yıl başlangıcı yaptılar. Bu zındık 561’de kaynı tarafından öldürüldü. Torunu, Celaleddin Hasan, bu bozuk yolu bıraktı. Ehl-i sünnet mezhebine girdiğini halifeye bildirdi. Hasan bin Sabbah’ın yazdığı zındıklık kitaplarını toplayıp yaktırdı. 618’de öldü. Yerine geçen oğlu Ahund Alaeddin Muhammed, İsmailiye devletinin 7. hükümdarı olup dedelerinin bozuk yolunu tuttu. Haramları helal yaptı. Oğlu Ahund Rükneddin 652’de, bu habisi yatağında öldürddü. Babasının hapsettiği şiî âlimlerinden Nasireddin-i Tusiyi vezir yaptı. Fakat 654’te Hülagünün kardeşi, Maveraünnehrde, bunu idam etti. Hülagü, İsmaili mülhidlerini kılınçtan geçirdi. Müslümanları bu zındıklardan kurtardı. (Dinsizin hakkından imansız gelir) sözünün doğru olduğu bir kere daha zahir oldu.

Kamusul-alam’da, İsmailiye kelimesinde diyor ki: (Şiîlerin içine sızan dalalet fırkalarından birisidir. İmam-ı Cafer Sâdık hazretlerinin hayatında ölen büyük oğlu İsmaili son imam tanıdıklarından bu ismi almışlardır. İbni Sebe’nin yolundadırlar. Tenasüha inanırlar. Haramlara helal derler. Her ahlaksızlığı sıkılmadan yaparlar. Çok müslüman kanı döken Karamıti zındıkları ile Hasan Sabbah haini ve Mısır’da İslamiyeti yıkmaya çalışan Fatımi devleti hep İsmaili idi. Bidat ehlinin azgın olanları ve Dürziler ve hurufiler de, bunlardan türemiştir). Bunların kendilerine Alevî dedikleri Müncid kitabında yazılıdır.

Hurufiler, Muhammed-Ali birliğinde toplanıyoruz, diyor. Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde medh-ü sena buyurulan Ashâb-ı kirâm, bu birlikten dışarıda imiş. Cennet ile müjdelenen ilk üç halife ve bunlar zamanında İslamiyeti 3 kıtaya yayan İslam mücahitleri, başka birliklerde imiş. Fakat, Sonbahar mecmuasının yazarı Muhammed-Ali sözünde de samimi olmadığını anlatmaktadır. Çünkü, hazret-i Ali, 3 halifeyi, hatta, kendileriyle harp ettiği Ashâb-ı kiramın hepsini çok severdi. Onların mümin olduklarını, kıymetli olduklarını hutbelerinde ve her toplulukta söylerdi. Onları meth-ü sena buyuruyordu. Alevî ismi ile şereflenen kimsenin de böyle olması lazımdır. Ehl-i beyt yolunda olduklarını söylüyorlar. Yurdumuzdaki alevilerin ve sünnilerin birlikte sevdikleri mübarek alevî ismini kendilerine maske yapıyorlar. Halbuki bütün yazıları ve bütün hareketleri, alevî olmadıklarını göstermektedir. Bunların iç yüzünü meydana çıkarmak için, o zaman yazılmış olan Tuhfe-i İsna Aşeriyye kitabında diyor ki:

1) Hurufiler (Muhammed-Ali birliği) sözü altında, Resûlullah ile hazret-i Ali’yi bir derecede tutuyorlar.

2) İster yahudi, ister hristiyan, ister müşrik olsun, hazret-i Aliyi seven herkes Cennete girecek, diyorlar. Ashâb-ı kiramı sevenler, çok ibadet yapsalar da, Ehl-i beyti de sevseler de, Cehenneme gireceklerdir, diyorlar.

3) Ali’yi sevenlere, günah zarar vermezmiş.

4) Ümmet-i merhume olan Ehl-i sünnete “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ümmet-i mel’une diyorlar.

5) Kur’ân-ı Kerîmi hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” değiştirdi, diyorlar. Birçok ayeti inkar ediyorlar.

6) Hazret-i Ömere lanet etmek, zikrden ve Kuran okumaktan daha sevaptır, diyorlar.

7) Ashâb-ı kirama ve Zevcat-ı zevil ihtirama lanet etmek ibadettir. Namaz gibi, onlara her gün lanet farzdır, diyorlar.

8) Hazret-i Ebû Bekre, hazret-i Ömere bir kere lanet etmek, 70 ibadet gibidir, diyorlar.

9) Hazret-i Rukaye ile Ümm-i Gülsüm, hazret-i Osman ile evlendikleri için, Resûlullahın kızı değildirler, diyorlar.

10) Hazret-i Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallâhu anhüm” münafık idi, diyorlar. Bu sözleri ile bu üç halifeyi metheden hadis-i şerifleri inkar ediyorlar. Bu hadis-i şerifler, Şah Veliyullah-ı Dehlevinin “rahmetullâhi aleyh”, (İzalet-ül-hafa) kitabında, vesikaları ile birlikte yazılıdır.

11) Hazret-i Ebû Bekr, (Temim) kabilesinden ve hazret-i Ömer (Adi) kabilesinden olduğu için, Temim ve Adi bir puttur. Ebû Bekr’le Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” gizlice bu putlara tapınırlardı, diyorlar. Halbuki hazret-i Ali, hazret-i Ebû Bekr’in oğlu Muhammed’e kızını verdi ve Onu Vâli yaptı. Bir kızını da hazret-i Ömer’e verdi. Bir yandan, hazret-i Ali masumdur, hiç yanılmaz, diyorlar. Bir yandan da, hazret-i Alinin kızlarını verdiği din büyüklerine ve Resûlullahın kayın pederlerine ve damadına münafık diyorlar.

12) Ehl-i sünnet olan müslümanları, hazret-i Ali’ye ve Ehl-i beyte düşman biliyorlar. Halbuki Ehl-i sünnet, hazret-i Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” ve Ehl-i beyti çok sevmektedir. Bunları sevmek, son nefeste imanla gitmeye sebep olur, demektedir. Evliya olmak için, bunları çok sevmek ve izlerinde bulunmak lazım olduğuna inanmaktadır.

13) Ehl-i sünnet, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” katili olan İbni Mülcemi âdil tanıyor, diyorlar. Buhari ondan hadis haber veriyor, diyorlar. Bu sözleri yalandır. Buharide ibni Mülcemden hadis yoktur.

14) Ehl-i sünnete düşman oldukları için, sünnet kelimesine de lanet ediyorlar.

15) Namazda (ve teâlâ ceddük) diyenin namazı bozulur, diyorlar.

16) Ehl-i sünnet, yahudiden ve hristiyandan daha fenadır ve daha pistir, diyorlar.

17) Kendilerinin muhtelif fırkaları, birbirlerine düşman iseler de, Ali’yi sevdikleri için, hepsi Cennete girecekmiş.

18) Ehl-i sünnetin bildirdiği ibadetleri yapmak lazım değildir, diyorlar.

19) Bir şeye başlarken, Besmele yerine, 3 halifeye lanet ediyorlar. İlk 2 halifeye lanet yazılı kağıtı taşıyan veya suyunu içen hasta iyi olurmuş.

20) Hazret-i Aişe’ye ve hazret-i Hafsa’ya “radıyallâhu anhüma” günde 5 kere lanet etmek farzdır, diyorlar.

21) Resûlullah, zevcelerini boşamak için, Ali’yi vekil etti. O da Aişe’yi boşadı, diyorlar. Halbuki âyet-i kerimede, Resûlullaha bile boşamak hakkı verilmemiştir.

22) Ali olmasaydı, Peygamberler yaratılmazdı, diyorlar. Peygamber olmayanın, Peygamberden daha üstün olduğunu söyleyenin kâfir olacağını düşünmiyorlar.

23) Kıyamette, yalnız Muhammed ile Alinin dedikleri olur, diyorlar.

24) Ömer “radıyallahü teâlâ anh” öldürülünce, melekler, 3 gün kimseye günah yazmadı, diyorlar.

25) Her hacda, Minada Ebû Bekrle Ömer “radıyallâhu anhüma” taşlanıyor, diyorlar.

26) Dabbetü’l-erd ayeti, hazret-i Alinin tekrar dünyaya geleceğini bildirmek içinmiş.

27) Yanlış inançlarının 22.’si olarak, misafir gelen tanıdık bir hurufiye ev sahibinin zevcesini ve kızlarını teslim etmesi sevaptır, diyorlar. İran’da, hurufi babaları, istediği eve gider. Buna istediği kadın ikram edilir. Bundan Cuma gecesi çocuk olurmuş. Böyle çocuklara Acem seyidi diyorlar. Bunun için bunların Seyyidleri çoktur.

28) Zilhiccenin 18. günü dini bayramlarının en büyüğüdür. O gün, hazret-i Osman’ın şehit edildiği gündür.

29) Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” şehit olduğu Rebi-ul-evvelin 9. günü bayramlarıdır.

30) Mecusi bayramı olan Nevruz günü mübarek günleridir.

31) Farzdan başka namazlar, her tarafa doğru kılınırmış. Meşhette imam-ı Ali Rıza’nın kabrinin her köşesinde kabre karşı namaz kılıyorlar. Tuhfe Muhtasarı, 300. sayfasında, (İmamların mezarına karşı, kıbleye arkaları dönük namaz kılarlar. Hurufilerin bu halleri müşriklere benzemektedir) diyor.

32) Çıplak olarak her zaman namaz kılınır derler. Seveteynden, (Yani ön ve arkadaki 2 çirkin yerden) başka yerleri avret saymadıkları Minhacüssalihin adındaki kitabında açıkça yazılıdır. Bu kitabın, 1966’da Necef’te 15. baskısı yapılmıştır.

33) Yemek ve içmek namazı bozmazmış.

34) 218. sayfasında diyor ki Cuma namazı kılmazlar. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını bir arada kılarlar.

35) 17. inanışları olarak, masum imamın dokunduğu şeyler, Kabeden binlerce defa daha kıymetlidir, derler.

36) Suya girince oruç bozulur, derler.

37) Muharremin onuncu günü ikindiye kadar oruç tutarlar.

38) Cihat ibadet değildir, caiz değildir, derler.

39) Bir kadınla para karşılığı, belli zaman evli yaşamaya Müt’a nikahı diyorlar. Böyle nikah çok sevapmış. Müt’a-i devriye denilen genel ev hayatına caiz dedikleri de 227. sayfada yazılıdır.

40) Cariyeyi vakıf sureti ile erkeklere teslim etmek sahihtir, derler.

41) Seyyid Mahmud Şükrü Alusinin, 1302 hicri yılında hazırladığı ve 1373)yılında Kahirede basılan (Muhtasar-ı Tuhfe-i İsna-aşeriye) adındaki Arabî kitabın 325. sayfasında diyor ki: Helâda taharet için kullanılmış olan su ile pişen et ve benzeri temiz olur ve yemesi caiz olurmuş. İstincada kullanılan suyun temiz olduğu (Minhac) kitaplarında da yazılıdır. Bunun gibi, çok kimselerin taharetlendiği ve köpeğin bevl yaptığı su temizmiş, içmesi ve bir şeyi pişirmesi caizmiş. Yarısı kan veya bevl olan su da böyle imiş.

42) Aç olanın, ekmeyi olup da vermeyeni öldürmesi caizdir, derler.

43) 2. babda, 75. keyd, yani hileleri olarak diyor ki namazda topraktan yapılmış kerpiç üzerine secde yapmak lazımdır. Ehl-i sünnet toprak üzerine secde etmedikleri için, şeytana benziyor, diyorlar.

44) Tuhfe Muhtasarı, 299. sayfasında, (Hristiyanlar, İsa aleyhisselâmın ve hazret-i Meryemin uydurma resmlerini yapıp kiliselerinde, bu resimlere karşı secde yaptıkları gibi, hurufiler de imamların uydurma resimlerini yapıyorlar. Bu resimlere saygı gösteriyorlar, hatta secde ediyorlar) diyor. Zamanımızda İranda ve Irakta sarıklı ve sakallı uydurma resimleri camilere, evlere ve dükkanlara astıkları, hazret-i Alinin resmidir, diyerek bunlara tapındıkları görülmektedir.

45) Tuhfe Muhtasarında, 14. sayfada diyor ki hurufilerin taşkın olanları, hazret-i Ali’ye ilah diyorlar. Bu taşkınlar 24 fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan 20. fırka, tanrı, Ali’ye ve çocuklarına hulul etmiştir. Ali ilahtır, diyorlar. Bunlar Şam’da ve Haleb ve Lazkiye’de bulunmaktadır. Türkiye’de yoktur.

Yukarıda yazılı 45. maddedeki hurufi inançlarının çoğunun, hangi kitaplarda bulunduğu Tuhfe-i İsna-aşeriye’de yazılıdır. Her birinin yanlış ve bozuk olduğu vesikalarla ispat edilmektedir. Aleviler, hazret-i Ali’nin şanını, şerefini, kıymetini ve İslamiyete hizmetini bilerek, O Allahın arslanını, Peygamber efendimizin bildirdiği gibi çok seven müslümanlardır. Ehl-i sünnet denilen biz müslümanlar, hazret-i Aliyi böyle sevdiğimiz için, Aleviyiz. Böyle Alevî olanları severiz. Onları kardeş biliriz. İbadetlerimizi serbestçe yaptığımız ve huzur içinde yaşadığımız Türkiyenin mübarek topraklarında, elele verip çalışmamız, sevişmemiz, vicdan borcumuz olmalıdır.

İslamiyeti içerden yıkmaya uğraşan dinde reformculardan biri, hatta birincisi hurufiler olduğu yukarıda bildirildi. Bunlar şiî değildir. Şiilik, 3 halifeyi sevmemektir. Düşmanlık etmek değildir. Şia, cemaat, topluluk, fırka, parti demektir. Bu partiden olana Şiî denir. Kısas-ı Enbiya’da diyor ki:

Ashâb-ı kirama düşman olmak fitnesini ilk meydana çıkaran Abdullah bin Sebe isminde Yemenli bir yahudidir. Bu yahudi, müslüman göründü. Önce Basra’ya geldi. (İsa “aleyhisselâm” tekrar dünyaya gelecek. Muhammed “aleyhisselâm” gelmez olur mu? O da gelecek, Ali ile birlikte dünyayı küfürden kurtaracak. Hilafet Ali’nin hakkı idi. 3 halife, Onun hakkını elinden zorla aldı) diyordu. Basra’dan koğuldu. Kufe’ye gelip, halkı aldatmaya başladı. Buradan da kovuldu. Şam’a geldi. Şam’da, Ashâb-ı kiramdan yüz bulamayınca Mısra kaçtı. Mısırda, Hâlid bin Mülcim, Sudan bin Hamran, Gafıki bin Harp ve Kinane bin Bişr gibi soysuz, azılı haydutları etrafına topladı. Kendisini Ehl-i beytin aşıkı olarak tanıttı. Herkese, hazret-i Ali’ye uymak, Ona uymayanlara düşman olmak lazım olduğunu söylüyordu. Kendisine inananlara da, ayrıca (Peygamberden sonra, insanların en üstünü hazret-i Ali’dir. O, Peygamberin vasisi, kardeşi, damadıdır) diyordu. Sözlerine inandırmak için, âyet-i kerimelere yanlış mânâlar veriyor, hadis uydurarak cahilleri aldatıyordu. Böyle yapanlara (Zındık) denir. Bu sözlerine de inananlara, (Peygamber kendinden sonra hazret-i Alinin halife olmasını emretti. Ashâb, Peygamberi dinlemediler. Alinin hakkını çiğnediler. Dünya çıkarları için, dinlerini terkettiler) diyordu. Bu sırları herkese açma, diye sıkı tenbih ediyordu. (Ben şan ve şöhreti sevmem. Maksadım, yalnız, size doğru yolu bildirmektir) diyordu. Böylece hazret-i Osman’ın şehit edilmesine sebep oldu. Sonra, hazret-i Alinin askeri arasına, 3 halifenin düşmanlığını yaymaya çalıştı. Burada da başarı sağladı. Buna aldananlara (Sebeiye) denir. [Sonradan hurufi denildi.] Hazret-i Ali, bu dedikoduları haber alınca, minbere çıkıp, 3 halifeye dil uzatanları ağır suçladı. Birkaçını dövmekle korkuddu. İbni Sebe bu başarısını görünce, seçtiklerine, gizlice, hazret-i Ali’nin kerametlerini ileri sürerek, (Bu insan gücünün üstündeki işleri, Onun ilah olduğunu anlatıyor) diyor ve hazret-i Ali’nin (Sekr-i tarikat) halindeki sözlerini de şahit gösteriyordu. Hazret-i Ali, bu sözleri de haber aldı. İbni Sebei ve ona inananları, yani hurufileri ateşte yakacağını bildirdi. Bunları Medayn şehrine sürdü. Fakat, orada da rahat durmadı. Adamlarını Iraka ve Azerbaycan’a göndererek, Ashâb-ı kirâm düşmanlığını yaydı. Hazret-i Ali, Şamlılarla harp etmekte olduğundan, bunlarla uğraşmaya, halifelik işlerini yapmaya vakit bulamadı.

Sual: Hazret-i Ali, Deve ve Sıffin vak’alarında, karşısında bulunan Ashâb-ı kirâm ile anlaşsaydı, Onlarla harp etmeseydi, O din kardeşleri ile birleşerek, O sevdikleri ile elele vererek, İbni Sebe kâfiri ile ve onun yanına toplanmış olan hurufilerle harp etselerdi, İslamiyete yapmış olduğu büyük hizmetlere, bir yenisini de katmış olurdu. Tarih boyunca İslam alemini kana boyamış olan Sebeiye fırkası yok olurdu, denirse:

Cevap: Öyle ictihad buyurmadı. Kader-i ilâhîyi keşfetti. Ona tabi oldu. Ehl-i sünnet âlimleri, hazret-i Ali’nin ictihadının doğru olduğunu bildiriyor. II. Abdülhamid hanın başına gelen de, bunun gibi idi. Mason planları ile hazırlanmış olan çapulcu ordusu, Sultanı hal’ için gelirken, İstanbul’daki paşalar, karşı koyalım, dedi. İstanbul’daki kışlalar talimli asker dolu idi. Fakat, Abdülhamid han, hazret-i Ali’nin “radıyallâhu anh” ictihadına uydu. Kader-i ilâhiyeye tabi oldu. Asilere karşı gelmedi. Böylece ittihatçıların, kendisinden ve binlerce müslümandan intikam almalarını önledi.

Bozguncuların günden güne artması yüzünden hazret-i Ali’nin askeri 4’e ayrıldı:

1) İlk şia fırkası olup hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” uydular. Ashâb-ı kiramdan hiçbirisine dil uzatmadılar. Hepsini sevgi ile saygı ile andılar. Şeytanın vesvesesinden kurtuldular. Harp ettiklerini de kardeş bildiler. Onlarla savaşmaktan vazgeçtiler. Hazret-i Ali bunların sözlerini kabul buyurdu. Şia adı ilk olarak bunlara verlimiştir. Bunların yolunda olanlara, (Ehl-i sünnet ve cemaat) denildi.

2) Hazret-i Ali’yi, Ashâb-ı kiramın hepsinden üstün tutanlara (Taftiliye) denildi. Hazret-i Ali bunları dövmekle korkuddu. Şiî deyince, bu fırkadan olanlar anlaşılır.

3) Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hepsine fasık, hatta, kâfir diyenlerdir. Bunlara Sebeiye ve Hurufi denir.

4) Ençok aldananlardır. Bunlar, (Gulat), yani azgın olanlardır. Allah, hazret-i Ali’ye hulul etmiştir, dediler.

Hazret-i Hüseyin’in oğlu İmam-ı Zeynelabidin Ali, hicretin 94. senesinde, 48 yaşında vefat edince, oğlu (Zeyd bin Ali) “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, halife Hişama karşı isyan etti. Bir ordu ile Kufeye yürüdü. Zeyd hazretleri, askerin Ashâb-ı kirama sövdüklerini işitince, men’ etti. Nasihat etti. Fakat askerler dağıldı. Zeydin yanında az kimse kaldı ve 122 senesinde şehit oldu. Kaçanlar kendilerine (İmamiye) adını taktılar. Zeydin yanında kalanlara (Zeydiye) denildi.

Hazret-i Ali’nin ilk şiası olan Ehl-i sünnete göre, hazret-i Ali, zamanının en üstünü idi. Hilafet Onun hakkı idi. Ona uymayanlar hata etti, bagi oldu. Hazret-i Aişe, Talha, Zübeyr, Muaviye ve Amr ibni As gibi Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, hazret-i Ali ile halifelik için harp etmediler. Hazret-i Osmanın katilleri aranıp bulunmadığı için ve bunlara kısas yapılmadığı için karşı koydular. Uyuşmak üzere iken (Abdullah bin Sebe) ve adamları savaşa başladı ve olan oldu. Hazret-i Ali ile harp eden Ashâbın hepsi, hilafet Onun hakkı olduğunu, Onun kendilerinden daha üstün olduğunu söylüyorlardı. Onu övüyorlardı. Hazret-i Ali de, kendisi ile harp eden Ashâb-ı kiramı seviyordu, övüyordu.

10 — Hurufiler, Ehl-i beyt, Ashâb-ı kiramı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kötüledi. Onların işkencelerinden feryat ettiler, diyorlar. Ashâb-ı kiramdan çoğunun ve hele hazret-i Muaviye’nin ve babasının ve Amr bin As hazretlerinin mürted olduklarını yazıyorlar. Bu mürtedleri seven ve övenler de, Onlarla birlikte Cehenneme gideceklerdir, diyorlar. Evet, Ashâb-ı kiramdan sonra, valiler arasında, Ehl-i beyte zulüm ve işkence edenler oldu. Abbasiler zamanında yapılan işkence, Emeviler zamanında yapılandan katkat çok idi. Ehl-i beyt imamlarından, bu valileri kötüliyen sözler işitildi. Ehl-i beyt imamlarının o sözlerini Ashâb-ı kirâm için söylemiş gibi çevirdiler. Böylece, Ehl-i beyte de, Ashâb-ı kirama da hiyanet ettiler.

Ashâb-ı kiramı kötüliyen kitapları, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları gibi göstererek cahilleri aldattılar. Mesela Keşşaf tefsirinin sahibi, Taftili ve Mutezilidir. (Ahtab harezmi) azgın bir Zeydidir. Mearif kitabının sahibi (İbni Kuteybe) ve Nehcülbelaga kitabını şerh eden (İbni Ebilhadid) mutezilidir. Tefsir sahibi (Hişam Kelebi) bidat ehlidir. Murevvicüzzeheb sahibi olan (Mesudi) ve Egani kitabını yazan (Ebülferec İsfehani) ve Rıyadunnadara kitabını yazan (Ahmed Taberi) gibiler de, azgın Ehl-i sünnet düşmanlarıdır. Hurufiler, bunları, Ehl-i sünnet alimi tanıtarak, gençleri aldatıyorlar. Kolay aldatabilmek için, kendilerinin bidat ehli olduklarını söylemiyorlar. Birçokları da büsbütün gizleniyor. Ehl-i sünnet görünüyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerini övüyorlar. Fakat Ashâb-ı kiramın büyüklerini kötüliyorlar. Vesika olarak da, yukarıda yazdığımız kitapların isimlerini koyuyorlar. O hâlde, müslümanlar uyanık olmalıdır. Bu bozuk kitaplardan alınmış yazıların, tercümelerin bulunduğu anlaşılan kitapları ve mecmuaları okumamalıdırlar. İslamiyeti ve Ehl-i sünnet âlimlerini ne kadar överse övsün, içinde bu kitapların adı görülen din kitabını zehir bilmeli, perde arkasından İslamiyeti yıkmak isteyen hurufilerin tuzağı olduğunu anlamalıdır.

(Sütti) isminde 2 din adamı vardır. Biri, İsmail-i Kufidir. Sünnidir. Öteki sagir diye meşhurdur ve azgın bidat sahibidir. İbni Kuteybe de 2’dir. (İbrahim ibni Kuteybe) bidat sahibidir. Abdullah bin Müslim bin Kuteybe ise sünnidir. Her ikisinin de (Mearif) adında kitabı vardır. (Muhammed ibni Cerir Taberi) de 2’dir. Biri, büyük tarih sahibi olan sünnidir. Öteki bidat sahibidir. Taberi tarihini (Ali Şimşati) adında bir bidat sahibi ihtisar etmiştir.

Tuhfe kitabında, hurufilerin hile ve yalanlarının 27.si olarak diyor ki:

11 — (Siyah bir cariye kız, Harünnürreşid’in sarayında, şiayı övdü. Ehl-i sünneti kötüledi. Ehl-i sünnet âlimleri ve kadı Ebû Yusuf orada idi. Hiçbiri cevap veremedi) diyorlar. Kızın adı Hüsniye imiş. Şimdi bu kitap Hüsniye adı ile Anadolu’nun her yerinde satılmaktadır. Halbuki bu hikaye bidat ehli âlimlerini küçültmektedir. Çünkü, asırlardan beri, hiç bir bidat sahibi, bu cariye kadar olamadı. Hiçbir mecliste, Ehl-i sünnet âlimlerini, onun gibi susturamadılar. Hep yenildiler. Keşke o cariyenin yolunu öğrenselerdi, mahçup olmaktan kurtulurlardı. Hüsniye kitabındaki hikayeleri Murteza adındaki bir hurufinin yazdığı anlaşılmaktadır. Murteza’nın bir yahudi dönmesi olduğu Esmaülmüellifin kitabında yazılıdır.

12-13-14 — Hazreti Hasan Halifeliği Niçin Bıraktı?

15 — Hurufi kitapları diyor ki hazret-i Muaviye’nin valileri millete zulüm etti. Bunlardan biri Ziyad idi. Şiraz valisi idi. Ebû Süfyan’ın, cahiliyet zamanındaki Haris adındaki bir doktorun Sümeye adındaki cariyesinden olan gayr-ı meşru oğlu idi. Büyüdükte necabeti, belâgati, zekası, dillere destan olmuştu. Arabistanın dahilerinden olan Amr ibni As, (Bu çocuk Kureyşli olsaydı, büyük bir adam olurdu) dedi. Hazret-i Ali de, orada idi. Ebû Süfyan, (Bu benim oğlumdur) dedi. Hazret-i Ali halife olunca, Ziyadı İran valisi yaptı. Çok iyi idare etti. Memleketler feth etti. Hazret-i Muaviye kardeşinin bu başarılarını görünce, yanına çağırdı. Fakat O, hazret-i Ali şehit oluncaya kadar, vazifesinden ayrılmadı. Hazret-i Muaviye meşru halife olunca, 44 senesinde, Ziyadın, Ebû Süfyan’ın oğlu olduğunu ilan etti. Basra valisi yaptı. Böylece, hazret-i Osman ile hazret-i Ali’ye, babasız birini Vâli yaptıkları için dil uzatılmasını önlemiş oldu. Ziyad, kadı Şüreyh’in oğlu Said’den hazret-i Alinin intikamını almak istedi. Evini, mallarını aldı. Said Medine’ye gelip, bunu hazret-i Hüseyine şikayet etti. Hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh”, Ziyada mektup yazıp, Saidin mallarını geri vermesini bildirdi. Ziyad cevabında, (Ey Fâtıma’nın oğlu! İsmini, benim ismimden önce yazmışsın. Halbuki sen dilek sahibisin. Ben ise sultanım) gibi şeyler yazdı. Hazret-i Hüseyin, bu mektubu Şama halifeye gönderdi ve valiyi şikayet etti. Hazret-i Muaviye, mektupları okuyunca, çok üzüldü. Ziyada sert bir emir yolladı: (Ey Ziyad! Bil ki sen, hem Ebû Süfyan’ın, hem de Sümeyye’nin oğlusun! Ebû Süfyan’ın oğlu yumuşak ve tedbirli olur. Sümeyenin oğlu da, onun gibi olur. Mektubunda Hüseyin’in babasına dil uzatmışsın. Yemin ederim ki Ona yazdıklarının hepsi sende vardır. O, bunların hepsinden temizdir. Senin isminin, Hüseyin’in isminin altında bulunması, senin için bir kusur değil, bir şereftir. Emrimi alır almaz Saidin mallarını hemen geri ver! Ona, eskisinden daha iyi bir ev yap! Bu emrimi Hüseyin’e de bildiriyorum ve özür diliyorum ve Saide bildirmesini rica ediyorum. İsterse Medine’de kalsın. İsterse, Kufe’ye gitsin. Onlara elin ile dilin ile asla sataşma! Hüseyin’e “radıyallahü teâlâ anh” anasının adı ile yazmışsın. Sana yazıklar olsun! Unutma ki Onun babası, Ali ibni Ebû Talib’dir. Anası da Resûlullahın kızı Fâtıma’dır “radıyallahü teâlâ anha”. Ondaki bu şeref, başka kimsede bulunabilir mi? Niçin düşünmüyorsun? dedi.

Ziyad’ın ve oğlu Ubeydullah’ın müslümanlara olan zararlarını herkes bilir. Fakat, bunu Vâli yaptığı için, hazret-i Muaviyeye dil uzatmak hiç doğru değildir. Onu, hazret-i Osman da ve hazret-i Ali de “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Vâli yapmışlardı.

16 — Sual: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Ali’ye eziyet eden, bana eziyet etmiş olur) buyurdu. Bazıları bu hadis-i şerifi ileri sürerek, (Resûlullahı incitmek küfürdür. Bunun için hazret-i Ali ile “radıyallahü teâlâ anh” harp edenlerin hepsi kâfirdir) diyorlar.

Cevap: Kufe ve Mısırda çoğalan münafıklar, Medine’ye yürüdüler ve hazret-i Osman’ı şehit ettiler. Hazret-i Ali, halife olunca, katilleri arayıp kısas yapmak için geciktirmeyi uygun gördü. Eşkıya ise, bundan yüz buldu. Taşkınlığa devam ettiler. Hazret-i Osman’ı söğüp, kendilerini haklı gösteren sözleri her tarafa yaymaya başladılar. Ashâb-ı kiramın büyüklerinden Talha, Zübeyr, Numan bin Beşir, Kab bin Acre ve başkaları bu hâle çok üzüldüler. (İşin sonunun böyle olacağını bilseydik, hazret-i Osman’ı, eşkıyaya karşı korurduk) dediler. Katiller, bunu haber alınca, bu Sahabileri de şehit etmeye karar verdiler. Bunlar da Mekke-i mükerremeye gittiler. Hac etmek için Mekke’ye gelmiş olan hazret-i Aişe’ye anlatıp Ona sığındılar. (Halife, fitneyi bastırıncaya kadar, eşkıyaya yüz veriyor. Onlar da şımararak düşmanlıklarını, işkencelerini arttırıyorlar. Kısas yapılmadıkça ve zâlimlerin cezası verilmedikçe, kan dökmenin önüne geçilemeyecektir) dediler. Hazret-i Aişe de, (Bu şakiler Medine’de kaldıkça ve Emirülmümininin etrafını sardıkça, sizin Medine’ye gitmeniz doğru olmaz. Şimdilik emin bir yere gidiniz. İşin sonunu bekleyiniz. Hazret-i Ali’yi bu eşkıyanın elinden kurtarmak için uzaktan yardım ediniz. İlk fırsatta, halifeyi aranıza alıp eşkıya üzerine yürüyünüz. Katilleri yakalayıp kısas yapmak kolay olur. Böylece kıyamete kadar, zalimlere ders vermiş olursunuz! Bu iş şimdi kolay değildir. Acele etmeyiniz) buyurdu. Ashâb-ı kirâm, hazret-i Aişe’nin sözlerini beğendiler. İslam askerlerinin toplanma yerleri olan Irak ve Basra taraflarına gitmeyi uygun gördüler. Hazret-i Aişe’ye, (Fitne kalkıp, ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizi himaye et! Sen müslümanların annesisin ve Resûlullahın muhterem zevcesisin. Ona herkesten daha yakın ve daha sevgilisin. Seni herkes saydığı için, eşkıya sana yaklaşamaz. Bizimle beraber bulun! Bize kuvvet ol!) diye yalvardılar. Hazret-i Aişe, müslümanların rahat etmesi için ve Resûlullahın Ashâbını korumak için, Onlarla birlikte Basraya hareket etti. Halifenin etrafını sarmış olan ve birçok işlere karışmakta olan katiller, bu haberi hazret-i Ali’ye başka türlü anlattılar. Halifeyi de Basraya gitmeye zorladılar. İmam-ı Hasan ve imam-ı Hüseyin ve Abdullah bin Cafer Tayyar ve Abdullah bin Abbas gibi Sahabiler, halifeye acele etmemesini, münafıkların sözüne aldanmamasını söylediler ise de, eşkıya ağır basarak, Emir hazretlerini Basraya götürdüler. Önce Kaka adında birini gönderip, hazret-i Aişenin yanında bulunanların düşüncelerini sordu. Sulh ve fitneyi önlemek istediklerini, bunun için de, önce katillerin yakalanması lazım geldiğini söylediler. Halife, bu isteklerini uygun buldu. Her 2 taraftaki müslümanlar sevindiler. 3 gün sonra birleşmek için anlaştılar. Buluşma saati yaklaşınca, katiller haber aldı. Şaşkına döndüler. Başkanları olan Abdullah bin Sebe yahudisinin etrafında toplandılar. Bunun çaresini sordular. Son çaremiz bu gece halifenin askerlerine hücum ediniz ve hemen halifeye gidip, (Aişenin yanındakiler sözlerinde durmadı. Baskına uğradık) deyiniz. Bir süvari birliği ile de, karşı tarafa saldırdılar. Birkaç gün evvel gönderdikleri ajanlar da, karşı taraftan imiş gibi, (Halife sözünde durmadı. Baskına uğradık) diye bağırdılar. Böylece harp başladı. Deve vak’ası böyle patlak verdi. Kurtubi ve başka Ehl-i sünnet tarihleri işin doğrusunu böyle yazmaktadır. Ashâb-ı kirama düşman olanlar, katilleri savunmak için, başka türlü yazıyorlar. Bu yalanlara inanmamalıdır.

Şam valisi olan Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” da, katilleri yakalamayı ve kısas yapmayı istemişti. Halife, ortalık karışık olduğundan ve Deve vak’asıyle uğraştığından, bunun dileğini kabul etmedi. Bu da, halifeyi kabul etmedi. Şiîlerin Nehcülbelaga kitabında da yazdığı gibi, halife, (Din kardeşlerimiz ile harp edeceğiz. Onlar doğru yoldan ayrıldı) buyurdu. Görülüyor ki Deve ve Sıffin muharebelerini yapanlar, hiçbir zaman hazret-i Aliyi “kerremallahü vecheh” incitmeyi düşünmemiştir. Her 2 tarafta bulunanlar da, yalnız Allahü teâlânın emrine uymayı ve fitneyi önlemeyi düşünmüşlerdir. Fakat siyonizm, yahudi parmağı, her 2 tarafı da kana boyamiştir.

Tezkire-i Kurtubi Muhtasarı 123. sayfasında diyor ki: Müslimin bildirdiği hadis-i şerifte, (Müslümanlar birbirleri ile harp ederse, ölen de, öldüren de Cehennemdedir) buyuruldu. Âlimler buyuruyor ki bu hadis-i şerif, dünya kazancı için dövüşenleri bildiriyor. Din için, kötülüğü kaldırmak için, mesela bagi, âsî olanlarla dövüşmeyi bildirmiyor. Başka bir hadis-i şerifte, (Dünyalık için dövüşürseniz, öldüren de, öldürülen de Cehennemdedir) buyuruldu. Hazret-i Ali ile hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anhüma” arasındaki harp böyle değildir. Dünya için değildi; Allahın emrinin yerine gelmesi için idi. Müslimdeki bir hadis-i şerifte, (Ashâbım arasında fitne olacaktır. O fitnelere karışanları, Allahü teâlâ, benimle olan sohbetleri hürmetine afv ve mağfiret edecek. Sonra gelenler, bu fitnelere karışan Ashâbıma dil uzatarak Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Birbirleri ile harp eden Ashâbın hepsinin affedileceklerini, bu hadis-i şerif göstermektedir.

17 — Hurufiler, Ashâb-ı kirama azılı düşman oldukları için, bütün Ehl-i sünnete mel’un diyorlar. Âli-i İmrân sûresi 110. âyetinde, (Siz ümmetlerin en iyisisiniz) buyuruluyor. Bunlar ise, bu ümmete mel’un diyorlar. Her namazdan sonra, Ashâb-ı kiramın büyüklerine lanet etmeyi büyük ibadet biliyorlar. Allahü teâlânın ve Peygamberlerin düşmanları olan Ebû Cehil, Ebû Leheb, Firavun, Nemrud ve benzerlerine lanet etmeyi hatırlarına bile getirmiyorlar. 3 halifeyi ve Ashâb-ı kiramı öven âyet-i kerimelere müteşabihat diyorlar. Bunların mânâsı anlaşılmaz, diyorlar.

18 — Ehl-i sünneti Resûlullahın Ehl-i beytine düşman biliyorlar. Halbuki Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları Ehl-i beytin sevgisini ve büyüklüğünü bildiren yazılarla doludur. Ehl-i sünnet âlimlerinden Behaüddin-i Amili, Keşkül kitabında, Ehl-i beyte inanmayan, mümin değildir, buyuruyor. Ehl-i sünnetin bütün tarikatları Ehl-i beytten feyiz almaktadır. Ehl-i sünnetin 4 mezhebinin imamları Ehl-i beytin talebeleridir. Şiî âlimlerinden İbni Mutahhir Hulli Nehcülhak ve Minhecülkerame kitaplarında, Ebû Hanîfe’nin ve Mâlik bin Enes’in, imam-ı Cafer-i Sadık’tan ilim aldıklarını yazmaktadırlar. İmam-ı Şâfiî, imam-ı Malik’in ve imam-ı Muhammed Şeybani’nin talebesidir. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, imam-ı Muhammed Bakır’ın da sohbetinde bulundu. Ondan ilim aldı. Bunu ibni Mutahhir açıkça bildirmektedir. Bunun için, şianın inancına göre de, İmam-ı Âzamın ictihad sahibi bir müctehid olması lazım gelmektedir. Yine onlara göre, bunun şahadetini kabul etmeyenin kâfir olması lazım gelmektedir. İmam-ı Musa Kazım, Abbasilerin zindanında iken, imam-ı Ebü Yusuf ile imam-ı Muhammed Şeybani zindana gelirler, Ondan ilim öğrenirlerdi. Bunu şiî kitapları da yazmaktadır.

Her müslümanın kâfirleri sevmemesi farzdır. Bunu emreden âyet-i kerimeler çoktur. Müminlerin, günahlı olsalar dahi, birbirlerini sevmeleri lazımdır. Her müminin, Allahü teâlâyı her şeyden çok sevmesi lazımdır. Muhabbetin ve düşmanlığın dereceleri vardır. Müminin, Allahtan sonra en çok, Onun Resûlünü sevmesi lazımdır. Sonra Ona yakın olan müminleri sevmek lazımdır. Ona yakın olmak 3 türlüdür:

1) Evlat ve akrabasıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

2) Mübarek zevceleridir “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîmde, neseb ile yakınlığı, nikah ile yakınlıkla birlikte zikir etmektedir.

3) Onun Ashâbıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Ona, yardıma koşmuşlar. Ona yardım için canlarını feda etmişlerdir. Bu yakınlık, her yakınlıktan daha üstündür.

Bunlardan sonra, bütün müminleri sevmek gelir. Bunların herhangi birinin imanı giderse, o sevilmez. İman ile küfür de son nefeste belli olur. Müminin günah işlemesi sevilmez. Fakat kendisi sevilir.

Resûlullahın vefatından sonra, mübarek zevcelerinden ve Ashâbından “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hiçbirinin kâfir olmadığı söz birliği ile bildirilmektedir. Şiî âlimlerinden Nasireddin-i Tusi, (İmam-ı Ali’ye isyan edenler, fasık oldu. Onunla muharebe edenler, kâfir oldu) diyor. Buna göre, emre isyan edenleri, Onu dinlemeyenleri de sevmek lazımdır.

19 — Deve ve Sıffin muharebelerinde hazret-i Ali ile harp etmek düşünülmedi. Hazret-i Osman’ın katillerine kısas yapılması için harp edildi. Hazret-i Ali, onların arasında bulunmasaydı, yine harp yapılacaktı. Harp edenlerin hiçbiri, hazret-i Ali’ye düşman değildi. Yasak edilmiş olan bir işi yapana, niyetine göre karşılık verilir. Mesela, bir kimse, (Şu bardağı kırana ceza yaparım) derse, biri geçerken ayağı kayıp bardak kırılsa, ona ceza yapmaması lazımdır. Hazret-i Ali ile harp edenler de, bunun gibidir. Hazret-i Aişe’nin hazret-i Ali’ye karşı gelmesi, hazret-i Musa’nın hazret-i Harun’u azarlaması gibidir. Hazret-i Aişe’nin müminlere anne olduğunu Kur’ân-ı Kerîm bildiriyor. Anne, yanlış olsa da, oğlunu cezalandırırsa, Ona dil uzatmak lazım gelmez. Hazret-i Ali ile harp eden Ashâb-ı kirâm, âyetler ve hadisler ile meth olunmuştur. Ashâb-ı kiramın her biri için, hatta müminlerin hepsi için şefaat ve kurtuluş ümidi vardır. Eğer bir kimse, hazret-i Ali’ye düşman olup Ona lanet eder, söğerse, bu kimse kâfir olur. Fakat, Onlardan hiçbirinin böyle yaptığı bildirilmemiştir. Hazret-i Ali’ye kâfir diyen, O, Cennete girmeyecek diyen veya ilim, adalet, vera ve takvasında kusur olduğu için halife olamaz diyen kâfir olur. Hariciler, yani Yezidiler, böyle inanıyor iseler de, şüpheli delilleri tevil ettikleri için böyle söylüyorlar. Nefsine uyarak, mal, mevki kazanmak için yahut yanlış ictihad ederek, Onunla harp eden kâfir olmaz. Birinci kısımdakiler, fasık, 2. şekilde yanılan ise bidat ehli olur. Hadis-i şerifte, (Mümine lanet etmek, onu öldürmek gibidir) buyuruldu. Lanet etmek, Allahın rahmetinden uzak olmasını istemek demektir. Günah ve bidat yüzünden olan sevmemek, onun ölümünden sonra da devam eder. Hadis-i şerifte, (Ölüleri sövmeyiniz) buyuruldu.

20 — Görülüyor ki Cemel ve Sıffin muharebelerinde, hep yahudi parmağı vardır. Siyonizmin idare ettiği mel’anetlerdir. Kardeşi kardeşe düşman etmek, iç savaş açarak İslamiyeti içerden yıkmak için düzülen alçak yahudi planlarıdır. 1.400 seneden beri, bu planları yürütüyorlar. Hazret-i Osmanı “radıyallahü teâlâ anh” şehit edenleri hazırlıyan ve idare eden yahudiler, sultan II. Abdülhamid hanı “rahmetullahi teâlâ aleyh” hal’ eden hareket ordusunu da hazırlayıp yürüttüler.

Müslümanlar, daha hala uyanmıyor. Bu hakikatleri göremiyor. Hazret-i Osmanı şehit eden, Ashâb-ı kiramı birbirine kırdıran, ittihatçı denilen masonları müslümanların başına bela edip, binlerce din adamını dar ağaçlarına ve zındanlara sürükliyen İslam düşmanı olan yahudilerin kitapları kapışılmakta, köylere kadar dağıtılmaktadır. Masonların, komünistlerin desteklediği dinde reformcular, harıl harıl çalışıyor. Müslümanlar ise, gaflet içinde şuursuz uyuyorlar. İslamiyeti içerden yıkmak için sinsice yazılmış olan zındıkların kitaplarını tercüme ediyor, reklamlarını yapıyorlar. Müslüman ismini taşıyan İslam düşmanlarına (Zındık) denir.

21 — Müslümanların okuduğu bir günlük gazetede, bir din kitabının reklamını gördük. Gazetenin bu kitabı övmesi, günlerden beri devam ediyormuş. Bir müslüman, bu kitaptan bir aded getirdi. Birçok yerinde, Ehl-i sünneti övüyor. Birkaç yerinde de yalanlar, iftiralar yerleştirilmiş. Bunları din kardeşlerimize duyurmak istiyoruz. Böylece, temiz gençleri uçuruma düşmekten kurtarabilirsek dinimize ve milletimize büyük hizmet etmiş oluruz.

22 — (Aişe-i Sıddıka’nın dahi ömrünün sonuna kadar, ictihadındaki hatasından dolayı nedamette bulunduğunu kitaplar beyan eylemiştir) diyor.

Halbuki kitaplar, hiçbir âlimin ictihadına nadim olduğunu, üzüldüğünü yazmıyor. Çünkü, ictihad lazım olan bilgilerde ictihad etmek günah değildir. Hiç olmazsa, bir sevap vardır. O büyükler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, ictihadlarında yanıldıklarına değil, müslüman kanı döküldüğüne üzüldüler.

23 — (Ashâbın ictihatta hatası Sâbit olduktan ve senelerce fitne ve fesad, kıtal ve tahrib üzerinde ısrarın devamından sonra) gibi şeyler yazıyor. Yukarıda bildirdiğimiz gibi, Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihadları, hazret-i Osman’ın katillerine kısas yapılmasında ve eşkıyanın Medineden hemen çıkarılarak huzur ve sükunun bir an önce sağlanmasında idi. İctihadların harp ile bir ilgisi yoktu. Muharebelere zındıklar sebep oldu. Sonra, bu muharebeleri, ictihad ayrılığına yüklediler. Böylece müslümanları 2’ye bölmeye muvaffak oldular.

24 — Hurufi kitabı, (Ashâbımdan bazı nas, havzıma, yanıma gelecekler. Ben onları görüp tanıyacağım. O sırada, onları yanımdan ayıracaklar. Ben “Ya Rabbi! Bunlar benim Ashâbımdır” diyeceğim. O zaman bana, “bunlar senden sonra neler yaptılar”) hadis-i şerifini yazıyor. Bunun doğru hadis olduğunu ispat için çeşitli kitapların ismini veriyor.

Bu hadis-i şeriften daha uzunu da, Ehl-i sünnetin Sihahında, [yani, sahih oldukları söz birliği ile bildirilmiş olan hadis kitaplarında] mevcuttur. Bu sahih hadis-i şeriflerin hepsi, Ashâb-ı kiramın arasındaki zındıkları bildirmektedir. Ashâb arasında bulunan birkaç kimsenin Resûlullah zamanında mürted olduğu, hadis-i şerifle bildirildi. Bunlar Ashâblık şerefine dâhil değildir. Sonradan sapıtanlar, Beni Hanif ve Beni Sakif gibi kabilelerden elçi olarak gelip, müslüman olduklarını söyleyip gidenlerden idi. Deve ve Sıffin harblerinde hazret-i Ali’nin yanında bulunup, sonra harici olan Harkus bin Zübeyr de onlardandır. Salih işler yapan ve kâfirlerle cihat eden Ashâbın hepsinin imanla vefat ettiklerinde, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliğine varmıştır. Deve ve Sıffin muharebelerinde her 2 tarafta bulunan Sahabiler, hep böyle idi. Birbirlerine kâfir diyen hiç olmadı. (Ammar bin Yaser’i asiler öldürecek) hadis-i şerifi ve hazret-i Alinin, (Kardeşlerimiz bize isyan etti) buyurması, hazret-i Muaviye’nin ve Onunla birlikte olan Ashâb-ı kiramın hepsinin müslüman olduklarını ispat etmektedir. Okuyanlar, ikisinin de imanlarının çok kuvvetli olduklarını anlar. Onlara dil uzatamaz. Ehl-i sünnet âlimleri, mürtedleri savunmuyor. Hazret-i Ebû Bekr zamanında mürtedlerle harp edenlerin üstünlüklerini anlatıyor. Mürtedleri kahr eden, İran ve Bizans orduları ile Allah için savaşıp onları yere seren kahramanların şanlarının çok yüksek olduğunu bildiriyor. Bunlar, binlerle insanı imana getirdi. Onlara Kuranı, namazı, İslamiyeti öğrettiler. Kur’ân-ı Kerîm, bunların hepsine Cenneti müjdeliyor. Sonsuz nimetler vaat ediyor. Allahü teâlâ, bunların hepsinden razı olduğunu bildiriyor. Bu müjdeler, vaatler, Ashâb-ı kiramın hepsinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” iman ile vefat ettiklerine, hiçbirinin mürted olmadığına şahittir.

Hindistan’da yetişen büyük İslam âlimlerinden Şah Veliyullah-ı Dehlevi “rahime-hullah”, (Kurret-ül-ayneyn) kitabının sonunda, bu hadis-i şerifi yazarak açıklamaktadır.

25 —

26 —

27 — (Sıffin harbinde 2 taraftan 70.000 kişi öldü. Bunların 25.000’i, Aliyül Mürteza tarafında olanlardandır. İşbu müthiş kıtalin müsebbibi kimdir?) diyor.

Bu muharebeye Abdullah bin Sebe yahudisi ile ona bağlanmış olan ve Sebeiye denilen zındıkların sebep olduklarını, Tuhfe kitabından tercüme ederek, yukarıda, 16. maddede uzun yazmıştık. Fakat, sebeiyeciler, yahudilerin bu suçunu Ashâb-ı kiramın büyüklerinden olan hazret-i Muaviye’ye yüklemek, böylece müslümanları parçalamak çabasındadırlar.

28 — (Cemel harbinde Aişe-i Sıddıka tarafından olan, Aşere-i mübeşşereden, Talha ve Zübeyr ictihadlarından, hatalarından rücu ile harp yerini terkettiler) diyor.

Cennetle müjdelenmiş olan bu 2 Sahabi, hazret-i Ali ile harp etmek için ictihad etmemişlerdi. Resûlullahın çok sevdiği ve Cennet ile müjdelediği bu 2 zata, böylece leke sürmek istiyorlar. Hazret-i Ali, bunlara tesadüf edip, müslümanlarla harp etmek istemediğini söyleyince, yahudilerin tuzağına düştüklerini anladılar. Bunun için harbden vazgeçtiler.

29 — (Talha ölürken, yanından geçen Aliyül mürtezanın tarafından birini tanıyıp, elini uzat! Ali namına biat edeyim demiştir) diyor.

Hazret-i Aişe ile yanındakiler, Basrada, hazret-i Ali ile harp etmek için değil, Onunla anlaşarak, Ona biat ederek, fitne ve fesada son vermek istediklerini bildirmişlerdi. Kısas-ı Enbiya’da, 418. sayfada diyor ki (Resûlullah vefat edince, kimin halife olacağı görüşülürken, Zübeyr bin Avvam kılıcını çekerek, Ali’ye biat olunmadıkça kılıcımı kınına sokmam, diyerek ısrar ediyordu). İşte, Cennetle müjdelenmiş on kişiden biri olan bu Zübeyr, Deve vak’asında, Aişe-i Sıddıkayı, hazret-i Ali’ye karşı götürenlerden biri idi. Kısas-ı Enbiyadaki bu yazı, hazret-i Alinin ictihadında olmayan Ashâb-ı kiramın hepsinin, Onu, kendilerinden daha yüksek ve halife olmaya lâyık bildiklerini ve Onunla anlaşmak istediklerini ispat etmektedir. Deve vak’asının yahudi oyunu ile nasıl başladığını, 16. maddede bildirmiştik. Kitabın yazısı da, bu tercümemizin doğru olduğunu gösteriyor. Müctehidlerin ictihadları suç değildir ki ictihadlarını değiştirmeleri bir fazilet olsun.

30 — (Âyet-i kerimede, evlerinizde karar kılın, oturun “harice çıkmayın, harp ile ve darb ile uğraşmayın”… buyuruldu. Hatasını bu ayetten anladı) diyor.

Bu âyet-i kerime evden hiç çıkmamayı emretseydi, bundan sonra, Resûlullah zevcelerini hacca, ömreye ve gazalara birlikte götürmezdi. Ana-babalarını, hastaları, vefat edenlerin ailelerini ziyaret etmelerine izin vermezdi. Halbuki böyle yapmadığı meydandadır. O hâlde, âyet-i kerime, açık saçık çıkmamalarını emretmektedir. Dini sebeplerle, örtülü çıkmalarını yasak etmemiştir. Hazret-i Aişe de, Ashâb-ı kiramın büyüklerinden idi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Ashâbın istekleri üzerine, âdil olan halifenin kısasını istemek için çıkmıştı. Şiî kitaplarının yazdıklarına göre, hazret-i Ebû Bekr halife iken, hazret-i Ali, hazret-i Fâtımayı hayvana bindirip, Medine sokaklarında dolaştırmıştı. Ashâb-ı kirâm, 2. halife zamanında Zevcat-ı tahiratı hacca götürürlerdi.

31 — (Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ammar bin Yaser’in yüzünü okşıyarak, sen bir fie-i bagıye tarafından öldürüleceksin buyurdu. Bu haber, Muaviye ve ahzabının bagi olduğunu bildirmektedir. Ammar şehit olunca, bu haberi bilenler, Muaviye’yi terk ile Aliyül Murteza tarafına geçmişlerdir. Bagi demek, isyan ve serkeşlik eden demektir) diyor ve bu bilgileri, Kısas-ı Enbiyadan aldığını yazıyor.

Kısas-ı Enbiya kitabına baktık. Ammar hazretleri vefat edince, bu haberi işitenlerin hazret-i Ali tarafına geçtiğini bildiren yazı görmedik. Muharebenin daha kızıştığını, hazret-i Alinin askerinde ayrılık başladığını yazmaktadır. Bu kitabın da bildirdiği, Ammar hazretleri hakkındaki hadis-i şerif, hazret-i Muaviye’nin ve yanında bulunan Amr ibni As hazretleri gibi Ashâb-ı kiramın kâfir olmadıklarını ispat etmektedir. Bunların hepsi, Resûlullahla birlikte, kâfirlerle cihat etmişti.

Cevap: Amr bin As Eshab-ı kiramdan mı?

32 — (Ashâbdan ve Muaviyenin Amr bin As ile beraber Mısr’a gönderdiği kumandanlardan Muaviye bin Hadic, Aliyül Mürtezanın elçilerinden Muhammed bin Ebû Bekri katl ettikten sonra, eşek laşesinin içine koyarak yakmıştır. Bu faciaya insan ne diyeceğini bilmez oluyor) diyor. Bunu Ravzatül Ebrar kitabından aldığını söylüyor.

Halbuki Kısas-ı Enbiya kitabında diyor ki (Hazret-i Ali’nin Mısır’daki valisi Muhammed bin Ebû Bekr, ahaliyi sıkıştırınca, halk hicretin 38. yılında silaha sarıldı. O sırada Mısırda bulunan Ashâb-ı kiramdan Muaviye bin Hadic “radıyallâhu anh”, hazret-i Osman’ın kanı davasına kalkışarak, etrafına çok kimseyi toplamıştı. Hazret-i Muaviye, Amr ibni As hazretlerini Mısır’ı almaya gönderdi. Muhammed bin Ebû Bekr, askerlerle buna karşı koydu. Muaviye bin Hadic gelip, Amr ibni As’ın askerleriyle birleşti. Mısır askeri bozuldu. Muhammed bin Ebû Bekr saklandı. Muaviye bin Hadic, onu bulup öldürdü. Bir eşek laşesinin içine koyup yaktı. Çünkü, Muhammed bin Ebû Bekr, Mısırdan Medineye gelen eşkıya ile bir olarak, halkı hazret-i Osman’a karşı kışkırtmıştı. Hazret-i Osman’ın evini saranlardan biri de bu idi. Hazret-i Osman’ı koruyanlar arasında bulunan hazret-i Hasan bin Ali ok ile yaralandı. Muhammed bin Ebû Bekr, Hasan’ın üzerindeki kanı görünce telaşa düştü. (Haşim oğulları bunu görürlerse, üzerimize hücum ederler, işimiz bozulur. Bir kestirme yol bulalım) dedi. Yanına 1-2 kişi alıp bitişik evin duvarından aşarak, hazret-i Osmanın odasına girdiler. Önce Muhammed bin Ebû Bekr girip, (Şimdi seni Muaviye kurtaramaz) dedi ve halifenin sakalından tuttu. Halife Kuran okuyordu. Muhammedin yüzüne bakıp, (Baban bu hâlini görseydi, ne kadar üzülürdü) dedi. Muhammed utanıp, çıkıp gitti. Arkasından gelen arkadaşları, halifeyi şehit etti). İşte halifenin şahadetine sebep olduğu için, bu cezaya duçar oldu. Kitabın yazarı, bunun yakılmasını gençlere anlatarak, yanıp yakılıyor. Halbuki Abbasilerin, Emevi halifelerinden çoğunun ve hurufilerin de, Ehl-i sünnet âlimlerini, bu arada Şirvanşahı ve Bağdat valisi Bekir paşayı diri diri ve Beydavi hazretlerinin kemiklerini mezarlarından çıkarıp yaktıklarını da yazsa idi, kimlerin daha vahşi olduğu iyi anlaşılırdı. Hazret-i Muaviye, Mısırı alınca, Amr ibni As’ı oraya Vâli yaptı. Amr, hazret-i Ömer’in zamanında 4 sene, hazret-i Osman’ın zamanında da 4 sene Mısırda valilik yapmıştı. Amr 43 yılında vefat edince, yerine bunun oğlu Abdullahı Vâli yaptı. 2 sene sonra azledip, yerine Muaviye bin Hadici Vâli yaptı. 50 senesinde Muaviye bin Hadici azledip yerine kendi adamlarından ve Sahabeden Mesleme’yi Mısır ve Afrikıye valisi yaptı. Muaviye bin Hadic hazretleri 73 senesinde vefat etti.

33 — (Muaviye, Büsr bin Ertad kumandasında olan bir fırkayı Haremeyne musallat ederek, kadınları ve masum çocukları kılınçtan geçirtmiştir. Bu meyanda Abbas’ın 5 ve 6 yaşlarındaki torunları olan Abdurrahmân ve Kusem de şehit edilmiştir. Bu sabiler, valideleri Aişe’nin gözü önünde katl olunmuşlardır. Biçare Aişe, bu müthiş cinayete tahammül edemeyerek, tecennün eylemiş, hayatının sonuna kadar mecnun olarak, baş açık, yalın ayak, perişan bir hâlde gezmiştir) diyor. Bunları El-Kamil ve El-Beyan vettebyin kitaplarından aldığını bildirmektedir.

Vesika olarak gösterdiği kitaplar, kendi yüzkarasını meydana çıkarmaktadırlar. Elbeyan vettebyin kitabını Ehl-i sünnet düşmanı olan bir mutezili yazmıştır. Bu işin doğrusu, Tezkire-i Kurtubi muhtasarı, 131. sayfasında şöyledir: (Hakemlerin kararı ile hazret-i Muaviye halife seçildikten sonra, 3.000 nefer ile Büsr bin Ertad Amiriyi, kendine biat ettirmek için Hicaza gönderdi. Önce Medine’ye geldi. O gün, Medine’de hazret-i Hâlid eba Eyübel-ensârî, hazret-i Ali tarafından Vâli idi. Vâli gizlice Kufe’ye, hazret-i Alinin yanına geldi. Büsr minbere çıkıp, vaktiyle burada biat etmiş olduğum halifeyi, [yani hazret-i Osman’ı] ne yaptınız? (Eğer hazret-i Muaviye bana yasak etmeseydi, hepinizi kılınçtan geçirirdim) dedi. Başta Cabir hazretleri olmak üzere, Medineliler biat etti. Sonra Mekkelileri de biat ettirdi. Büsr’ün hazret-i Muaviye’den (kimseyi öldürme!) emrini aldım demesi, Mekkede ve Medine’de kimseyi öldürmediğini göstermektedir. Sonra, Yemene gitti. O zaman Yemen valisi olan Ubeydullah bin Abbas, Kufe’ye hazret-i Alinin yanına kaçtı. Âlimler buyuruyor ki Ubeydullah kaçınca, Büsr bunun 2 oğlunu öldürdü. Hazret-i Ali, Büsre karşı, Harise-tebni Kudame’yi 2.000  kişi ile Yemen’e gönderdi. [Büsr Ashâbdan değil idi.] Harise Yemene gelip, hazret-i Ali şehit oluncaya kadar, orada Vâli kaldı. Nice kimseleri öldürdü. Medineye geldi. Orada imam olan Ebû Hüreyre hazretleri kaçtı. Harise, (Eğer o kedi babasını bulaydım, öldürürdüm) dedi. Görülüyor ki hazret-i Alinin kumandanı, Resûlullahın çok sevdiği ve övdüğü sahabisini öldürmek istemiş ve Resûlullahın koyduğu mübarek isim ile alay etmiştir. Hazret-i Alinin ve hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anhüma” kumandanlarının yaptıkları zulmlerden, O büyükleri lekelemeye kalkışmak ve olayları, uydurma hikayelerle şışırmek, doğrusu çok insafsızlık olur.

34 — (Muaviye minberlerde Aliyül Murtezaya ve evlatlarına lanet ettirmek üzere bütün valilerine emirler göndermiştir. Ömer bin Abdülaziz bu lanetlemeyi kaldırmıştır. Ashâbdan Hacer bin Adi, Ali’ye lanet etmediği için, 7 refiki ile birlikte, Muaviyenin emri ile şehit edilmiştir!) diyor ve Agani, İbni Ebulhadid’in şerh ettiği Nehculbelaga ve Aktül Ferid kitaplarını da şahit gösteriyor.

Hayasızlığın bu derecesi ve iftiraların bu kadar alçakçası görülmemiştir. Önce şunu söyleyelim ki vesika olarak ileri sürülen kitaplar, Tuhfeden tercüme ederek, onuncu maddede bildirdiğimiz gibi, hurufilerin kitaplarıdır. Egani kitabını yazan nebül-ferec Ali bin Hüseyin İsfehani’nin bidat ehlinden olduğu, Esmaül-müellifin’de de yazılıdır. Bu adam, (Mukatil-i al-i Ebû Talib) adındaki kitabında edebsizce kelimeler kullanarak Ashâb-ı kiramın büyüklerine saldırmaktadır. İbni Ebülhadidin azılı bir Mutezili olduğu bildirilmiştir. Bu iftiraların Ehl-i sünnet kitaplarına da sızmış oldukları esefle görülmektedir. Ehl-i sünnetin büyük âlimlerinden ve Evliya-i kiramın reislerinden olan imam-ı Muhammed Masum-i Fârukî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” hazretleri, iftiralara vesikalarla pek güzel cevap vermektedir.

Hazret-i Muaviye’nin, hazret-i Ali’ye lanet ettiğini söylemek, hazret-i Muaviye’ye iftiradır. Hazret-i Muaviye’ye dil uzatmak caiz değildir. Evet Emevi halifelerinden birkaçı, birkaç kişi için lanet ettirdi. Fakat, Muaviye “radıyallâhu anh”, Emevi halifelerinden idi ise de, Ona bir şey denemez. Hurufiler, 3 halifeyi ve hazret-i Muaviyeyi ve Ona uyanları kötüliyor. Bütün Ashâb, sonradan mürted oldu, diyorlar. Hepsini kötüliyorlar. Ehl-i sünnete göre, Ashâb-ı kirâm için iyilikten başka bir şey söylenemez.

Hazret-i Emir, hazret-i Muaviye ile birlikte olanlar için (Kardeşlerimiz bize uymadı. Kâfir ve fasık değildirler. İctihadları ile hareket ediyorlar) buyurdu. Bu sözü, bunlardan küfrü ve fıskı kaldırmaktadır. İslam dininde hiç kimseye, hatta frenk kâfirlerine bile lanet etmek ibadet değildir. Ashâb-ı kiramdan herhangi biri, 5 vakit namazdan sonra, duâ yerine laneti dile alır mı? Böyle çirkin bir yalana inanılır mı?

Bir kimseyi kötülemek ve ona lanet etmek, bir iyilik ve ibadet olsaydı, İblis-i laine, Ebû Cehl’e, Ebû Leheb’e ve Peygamber efendimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” inciten, Ona cefa ve eza eden ve bu hak dine, kötülük, ihanetler yapan Kureyşin azılı kâfirlerine lanet etmek, İslamın icaplarından olurdu. Düşmanlara lanet etmek emredilmeyince, dostlara lanet sevap olur mu?

35 — Hurufi kitabında, (Muaviye, imam-ı Hasan’ı, zevcesine büyük bir miktarda altınlar vererek, kandırıp, zehirlettirmek sureti ile öldürmüş, şehit ettirmiştir) diyor. Taberi tarihindeki iftiraları 10. maddede bildirmiştik. Büyük Taberi tarihi çok kıymetlidir. Bunu, Ehl-i sünnet âlimlerinden Muhammed bin Cerir Taberi “rahmetullâhi aleyh” yazmış ve hicretin 310. senesinde vefat etmiştir. Bir hurufi bu isimle ortaya atılarak, bu tarihi ihtisar etmiş ve Tarih-i Taberi adını vermiştir. Bugün elde bulunan türkçe Taberi tarihi, bu kitaptan tercüme edilmiştir. Kitabın doğrusu, bundan pek daha büyüktür. Mürevvicüzzeheb kitabının da, iftiralarla dolu bir tarih kitabı olduğunu, Tuhfe kitabından tercüme ederek 10. maddede bildirmiştik. Muaviye “radıyallâhu anh” hazretlerinin şanına yakışmayan çok çirkin ve pek alçak yalanları, bir din kitabında yazarak, 2 paçavrayı da, vesika olarak koymak, bir müslümana yakışır mı?

Cevap –> Hazreti Hasan’ı Kim Zehirletti?

36 — (Muaviye, babası Ebû Süfyan’dan veled-i zina olarak doğan, son derece zalim, hain ve katil olan Ziyad bin Ebih’i maksat-ı hainane ve caniyane-i haliye ve müstakbelesine hizmet için nesebine ilhak etmiş. Bu hainin oğlu olan, şakilerin şakisi Ubeydullahı, kendi hayatında Vâli yapıp, vefatından sonra Kerbela facia-i müthişesini tatbik ve icraya, bile bile ve hesaplıya hesaplıya hazır ve müheya kılmıştır. Bu hileler ve hud’alar nasıl ictihad hatası olur?) diyor. Bu yazıları, Kısas-ı Enbiyadan aldığını da bildiriyor.

Kısas-ı Enbiya’da, hazret-i Muaviye’ye karşı saygı ve edep dışı kelimeler, hatta yorumlar yer almış bulunmaktadır. Fakat, yukarıda yazılı küstahca kelimeler, Cevdet Paşanın “rahmetullahi teâlâ aleyh” imanlı kaleminden geçememiş, kitabının sayfalarını kirletmemiştir. Bakınız, Kısas-ı Enbiya bu olayları nasıl bir kalemle ifade etmektedir:

(Faris ahalisi, hazret-i Ali’ye karşı isyan etti. Öşür ve haraç vermek istemediler. Emirleri olan Sehl’i şehrinden çıkardılar. Hicretin 39. senesinde, hazret-i Ali, Basra’da beytülmal memuru olan Ziyad bin Ebih’i, Faris ve Kerman velayetlerine Vâli tayin etti. Basra emri olan Abdullah bin Abbas, Ziyada asker vererek Farise gönderdi. Ziyad bin Ebih, çok kurnaz, iyi idareci, uzağı görüşü kuvvetli idi. Emrindeki askere lüzum kalmadan güzel idaresi ile işini gördü. Az vakit içinde, Faris ve Kerman velayetlerini düzene soktu. Asileri yola getirdi. Basra emri Abdullah bin Abbas hakkında hazret-i Ali’ye şikayetler geldi. Hazret-i Ali, Abdullahtan cizye mallarının hesap defterlerini istedi. Abdullah ibni Abbas buna gücendi. (Sen işine başkasını gönder) diye cevap yazdı. Basra velayetinden ayrıldı. Hazret-i Ali şehit olunca, Ziyad, Muaviye’ye biat etmedi. Ziyad, zekilerin başı, hatiblerin en güzel konuşanı idi. Evvelce Basra valisi olan Ebû-Musel-Eş’arî’nin katibi idi. Hazret-i Ömer, zamanında, buna vazifeler vermişti. Hazret-i Ali, deve vak’asından sonra, Onu, Basra’da mal müdiri ve sonra Faris emri yaptı. O da, iyi bir idareci olduğundan, o velayeti pek güzel inzibat altına aldı. Hazret-i Muaviye, Onun bu başarılarını görünce, kendi özkardeşi olduğunu ilan etti. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Ziyada mektup yazıp, (Seni bu velayete tayin ettim. Sen bu işe ehlsin! Ama, Ebû Süfyan’ın ağzından çıkan bir söz ile sen Onun nesebine ve mirasına kavuşamazsın. Muaviye, kurnazca, kişinin önünden, arkasından, sağından, solundan gelir. Ondan kendini koru) demişti. İslamiyetten evvel, Arabistanda türlü türlü nikahlar vardı. İslamiyet onları yasak etti. Ziyad, o zamanın adetlerine göre yapılan nikah ile dünyaya gelmişti.

45 senesinde, hazret-i Muaviye, Ziyadı Basra, Horasan ve Sicistan valisi yaptı. O sene Basrada fısk ve fücur yayılmıştı. Ziyad minbere çıktı. Gayet fasih ve beliğ hutbe okudu. Halkı fısk ve fücurdan, kötülüklerden men’ etti. Ağır cezalarla korkuddu. Yatsı namazını çok uzun okuyarak kıldırır, sonra evlerine gönderir, gece sokağa çıkmayı yasak ederdi. Bu sıkı yönetim ile Basrayı düzene soktu. Böylece, hazret-i Muaviyenin hükümetini kuvvetlendirdi. O kadar disiplin kurdu ki bir kimsenin sokakta bir şeyi düşse, çok zaman sonra gelip onu orada bulurdu. Kimse kapısını kilitlemezdi. Onbin kişilik polis teşkilatı kurdu. Şehir haricinde ve yollarda da, emniyet ve asayişi temin etti. Hazret-i Ömer zamanında olduğu gibi, herkes emniyet içinde idi. Ashâb-ı kiramın büyüklerinden (Enes bin Mâlik) ve nicelerine vazifeler verdi. Onlardan istifade etti. O sırada, Hariciler, yani hazret-i Alinin düşmanları başkaldırdılar. Ziyad bunlara eman ve zaman vermeyip, reislerini ve çoklarını öldürdü. İsimleri unutuldu. Hazret-i Muaviye, 49 senesinde İstanbula bir ordu gönderdi. Oğlu Yezidin de gitmesini emretti. Yezid, naz ve nimet içinde büyümüş olduğundan geri kaldı. Hazret-i Muaviye, Yezidi orduya yetişmesi için sıkıştırdı. Bu orduda Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer, Abdullah ibni Zübeyr ve Ebû Eyüb-el Ensârî Hâlid hazretleri de vardı. 53 senesinde, Ziyad Kufe’de 53 yaşında vefat etti. Ziyad vefat edince, oğlu Ubeydullah Şam’a geldi. Hazret-i Muaviye, onu Horasan askerine emir yaptı. Ubeydullah, o zaman 25  yaşında idi. Horasana gitti. Ceyhun nehrini geçip, Buhara’da nice memleketler fethetti. Pekçok ganimet malları getirdi. 55 senesinde Basra valisi oldu. 58 senesinde Basra’da Hariciler toplandı ise de, Basra valisi Ubeydullah bin Ziyad bunların üzerine yürüyüp mahv-ü perişan etti.

Yezid, 60 senesinde halife olduğu zaman, Ubeydullah bin Ziyad Basra’da Vâli idi. Kufeliler halifeye mektup yazıp, kudretli Vâli istediler. Ubeydullah bin Ziyad’ı Kufe’ye gönderdi. İbni Ziyad, Kufe’ye gelince karmakarışık buldu. Halkı itaate davet etti. Hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” Kufelilerin daveti üzerine, amcazadesi Müslimi Kufe’ye göndermişti. Kufe’de 30.000’e yakın kimse hazret-i Hüseyini halife yaptı. İbni Ziyad’ın evini sardılar. İbni Ziyad bunları dağıttı. Reisleri olan Müslimi idam etti. O gün hazret-i Hüsey’in “radıyallâhu anh” Mekke’den Kufe’ye yola çıktı.

Aşere-i mübeşşereden Sad ibni Ebû Vakkas’ın oğlu Ömer, ibni Ziyad tarafından Rey şehrine emir tayin edildi. Ömer 4.000 kişi ile yola çıkacağı zaman, hazret-i Hüseyin’in, halife olmak için, Kufe’ye gelmekte olduğu işitildi. İbni Ziyad, Ömer’i Hüseyin’e karşı gönderdi. Ömer gitmek istemedi. Öyle ise, Rey valiliği için verdiğim emri geri ver, dedi. Ömer bir gün düşüneyim, dedi. Sonra kabul etti. Kerbela’da karşılaştılar. Hazret-i Hüseyin (Geri dönerim) dedi. İbni Ziyad, (Yezide biat etsin, öyle gitsin. Biat etmezse, Ona su verme) dedi. Hazret-i Hüseyin biat etmedi. Ömer askerini sürdü. 61 senesi, Muharrem ayının onuncu günü hazret-i Hüseyin, 70 kişi ile şehit oldu. Ömer bin Sad, 2 gün sonra, kadınları ve Zeynelabidin Ali’yi Kufe’ye getirdi. İbn-i Ziyad, halkı camiye topladı. Minbere çıkıp (Allaha hamd ederim ki hakkı izhar etti. Emirülmüminin olan Yezide yardım etti) dedi. Kadınlar ve şahadet haberi Şama gelince, Yezidin gözleri yaşla doldu. (Allah, İbni Sümeyye’ye lanet eylesin) dedi. Ubeydullah bin Ziyada, İbni Sümeyye ve İbni Mercane de denirdi. Hazret-i Hüseyin’e rahmet okudu. (Hüseyin bana gelseydi, Onu affederdim) dedi. Haberi getiren Zübeyre müjde olarak bir şey vermedi. (Allah belasını versin. İbni Ziyad acele edip Onu katl etti) dedi. Kufeden getirilenleri yanına aldı. (Biliyor musunuz, Hüseyin niçin öldü? Hüseyin, (Babam Ali, Onun babası Muaviyeden daha iyidir, anam Fâtıma, Onun anasından ve ceddim Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Onun ceddinden daha iyidir. Onun için ben de Ondan daha iyiyim. Hilafet benim hakkımdır) dedi. Onun babası ile benim babam işi hakemlere bırakmışlardı. Hangisinin seçildiğini herkes bilir. Allah için söyleyeyim ki Onun anası Fâtıma, benim anamdan daha iyidir. Dedesine gelince, Allaha ve ahiret gününe iman eden kimse, Resûlullaha kimseyi eşit görmez. Fakat Hüseyin, fıkhı ve ictihadı ile söyledi ve (Allahü teâlâ, her şeyin sahibidir. Mülkü dilediğine ihsan eder) ayetini hatırlamadı) dedi. Yezidin sarayında, hazret-i Hüseyin için matem tuttular, çok ağladılar. Alınan eşyalarını kat kat ödediler. Hatta hazret-i Hüseyinin kızı Sükeyne, (Muaviyenin oğlu Yezitten daha hayırlı kimse görmedim) derdi. [Mezhepsizler de, bu sözü inkar edemiyor. Fakat, kimse yerine kâfir kelimesini yazıyorlar.] Yezid, Zeynelabidin hazretlerini, sabah akşam sofrasına alır, birlikte yerdi. Onunla veda ederken, (Allahü teâlâ, ibni Mercaneye lanet eylesin! Vallahi ben olsaydım, babanın her teklifini kabul ederdim. Allahın takdiri böyle imiş, ne çare! Her ne istersen bana yaz. Hemen gönderirim) dedi. Yezid 64 senesinde, 30 yaşında öldü. İbni Ziyad da, 67 senesi Muharrem ayında eşkıyanın reisi Muhtar tarafından kanlı muharebelerde öldürüldü. Hicazda halifelik yapan Abdullah bin Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri, kardeşi Mus’abı Basra valisi yaptı. Mus’ab da, Muhalleb ismindeki emrini Muhtar üzerine gönderdi. Çetin harpte, 67 senesinde, Muhtar öldürüldü.

Kısas-ı Enbiyanın bu yazıları insaf ile okunursa, hazret-i Hüseyin’in “radıyallahü teâlâ anh”, kendisine ve mübarek babasına karşı düşmanlıkla olmayıp, mevki ve dünyalık için şehit edilmiş olduğu anlaşılır. Her ne olursa olsun, bu alçakça yapılan vahşeti, Yezid bile üzerine almamış. İbni Ziyad’a, bu yüzden lanet etmiştir. Yezidin suçu da büyük ise de, bundan dolayı, mübarek babasını lekelemeye kalkışmak, pek haksızlıktır. Habil’in katili olan Kabilin babasını, yani Âdem aleyhisselâmı kötülemek gibi olur.

Hazret-i Muaviye, Ubeydullah ibni Ziyad’ı, hazret-i Hüseyin’i şehit etmek için Vâli yaptı, demek, olayları inkar etmektir. Kısas-ı Enbiyanın da bildirdiği gibi, kâfirlerle yaptığı cihatda başarılar sağladığı ve hazret-i Alinin düşmanı olan Haricileri sindirdiği için, Onu Vâli yaptı. İslamiyete hizmet ettiğini görerek Onu Basra’ya tayin etmişti. O zaman, hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh” Medine’de idi. Muaviye’nin hazret-i Hüseyine karşı kötü niyeti olsaydı, İbni Ziyad’ı Hicaz valisi yapardı. Yezidin suçu için, hazret-i Muaviyeyi kötüliyenler, hazret-i Hüseyini salıvermeyip, asıl şehit eden, Ömer’in babasını da kötüleseler ya! Ömerin babası olan Sad ibni Ebû Vakkas Cennetle müjdelenenlerdendir. Bunu kötülerlerse, yalanlarının, planlarının ortaya çıkacağını biliyorlar.

Tezkire-i Kurtubi muhtasarı 129. sayfasında, Abdülvehhab-ı Şarani diyor ki Yezid hazret-i Hüseyinin mübarek başını, esirlerle birlikte, Şamdan Medineye gönderdi. Medine valisi Ömer bin Sadin emri ile mübarek başı kefenlenip Bâkî kabristanında, Fâtıma-tüzzehra hazretlerinin mübarek kabri yanına defn olundu. Fatımi meliklerinin 13.sü Faiz hicri 549’da 5 yaşında tahta çıkarılıp, 555’de ölmüştü. Bunun zamanında devleti idare eden vezir Talayi bin Ruzeyk, Kahire’de (Meşhed) denilen kabristanı yaptığı zaman, hazret-i Hüseyin’in mübarek başını, 40.000 altın harc ederek, Medine’den Kahire’ye getirdi. Yeşil atlasa sardırıp, abanos ağacından tabut ile Meşhed’de imam-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” türbesi ile Seyyidet Nefise kabri yanında defnedildi.

Hurufiler bunu da yanlış anlatıyor. Mübarek başı, 40 gün sonra, Kerbela’ya getirilip bedeni yanına defnolundu, diyorlar.

Pakistanın büyük İslam alimi mevlana hafız hakim Abdüşşekur İlâhî Mirzapuri Hanefi, (Şahadet-i Hüseyin) “radıyallâhu anh” isminde kitap yazmıştır. Karaşideki (Medrese-i İslâmiyye) talebesinden mevlevi Gulam Haydar Fârukî, bu kitabı urdu dilinden, farisiye tercüme etmiştir. Karaşi’de Newtawn No. 5 de olan bu büyük medresede İslami yüksek bilgiler okutulmaktadır. Dünyanın her yerinden gelen talebeler, burada Ehl-i sünnet alimi olarak yetişmektedirler. Medresenin kurucusu ve müdüri olan büyük âlim Muhammed Yusuf Benuri, bir takriz yazarak, kitaptaki bilgileri övmektedir. Yusuf Bennuri 1980’de Karaşide vefat etmiştir. Kitap 102 sayfadır. İslam düşmanlarının, İslamiyeti içerden yıkmak için, müslüman ismi altında ortaya çıktıklarını, (Ehl-i beytin dostuyuz) diyerek, Ehl-i beyte düşmanlık ettiklerini yazmaktadır. Kitabın her yerinde, şiî kitaplarından vesikalar vererek, bunu ispat etmektedir. 11. sayfasında diyor ki: Şiî âlimlerinden Muhammed Bakır Horasani, molla Muhsin adı ile meşhur olup 1679 senesinde Meşhette ölmüştür. (Cila-ül-uyun) kitabının 321. sayfasında diyor ki (Muaviye “radıyallâhu anh” vefat edeceği zaman, oğlu Yezide şöyle vasiyet etti: İmam-ı Hüseyinin Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” yakınlığını, Onun mübarek kanından olduğunu biliyorsun. Irak halkı Onu kendi yanlarına çağırırlar. Sana yardım edeceğiz, derler. Yardım etmezler. Onu yalnız bırakırlar. Ona galip olursan, kendisine hürmet et. Sana yaptıklarına karşılık, Onu hiç incitme! Benim Ona olan iyiliklerimi sen de yap!) Şiî tarihçilerinden Muhammed Taki han, m. 1879 senesinde vefat etti. Fârisî, (Nasih-üt-tevarih) kitabında diyor ki (Nasihatında şunları da söyledi: Oğlum, nefsine uyma! Allahü teâlânın huzuruna, Hüseyin bin Alinin kanına bulanmış olarak çıkma! Yoksa sonsuz azâba yakalanırsın! (Hüseyine hürmette kusuru olana, Allahü teâlâ bereket vermez!) hadis-i şerifini unutma!). Bu şiî tarihinin 38. sayfasında diyor ki (İmam-ı Alinin yanında olanlar, yani şiîler, Şama gelirler, hazret-i Muaviyeyi kötülerlerdi. Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, böyle söyleyenlere bir şey yapmaz, kendilerine (Beyt-ül-mal) dan bol ihsanda bulunurdu). (Cila-ül-uyun) şiî kitabının 323. sayfasında diyor ki (İmam-ı Hasan bin Ali “radıyallâhu anhüma” dedi ki hazret-i Muaviye, etrafımdaki yardımcılarımdan, vallahi daha iyidir. Çünkü bunlar, bir yandan şiî olduklarını söylüyorlar. Bir yandan da, beni öldürmek, mallarımı almak istiyorlar).

Yezide gelince, babasının nasihatlarını unutmadı. Bunun için, imam-ı Hüseyini “radıyallahü teâlâ anh” Kufeye çağırmadı. Onu öldürmek için emir vermedi. Ölümüne sevinmedi. Hatta, işitince ağladı. Matem yapılmasını emretti. Ehl-i beyte hürmet etti. Cila-ül-uyun şiî kitabının 322. sayfasında diyor ki (Yezid, Ehl-i beyte sevgisi ile meşhur olan Velid bin Akabeyi Medineye Vâli yaptı. Ehl-i beyte düşman olan Mervan’ı valilikten ayırttı. Velid, gece, imam-ı Hüseyin’i çağırıp Muaviye’nin öldüğünü ve Yezide biat edildiğini bildirdi. İmam-ı Hüseyin (Benim Ona gizli biat etmeme razı olmazsın. Herkesin yanında biat etmemi istersin) dedi.) Şiî kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki imam-ı Hüseyin Yezid için, fasık, facir veya kâfir demiyordu. Öyle bilseydi, gizli biat etmeye razı olmazdı. Açıkça biat etmemesi de, şiîlerin kendisine düşmanlık etmelerine sebep olmamak içindi. Nitekim, Muaviye ile sulh yaptığı için babasından ayrılıp harici olmuşlardı. Babası ile harp etmişlerdi. Hilafeti Muaviyeye bıraktığı için de, kardeşi hazret-i Hasana düşmanlık yapmışlardı.

Yine bu acem tarihinde diyor ki: (Zecr bin Kays, hazret-i Hüseyin’in ölüm haberini Yezide getirince, başını eğip, bir zaman durdu. Sonra, (Onu öldüreceğinize, Ona itaat etseydiniz, iyi olurdu. Ben orada olsaydım Onu affederdim) dedi. Mahtar bin Salebe imam-ı Hüseyini kötülemeye başlayınca, Yezid yüzünü asıp, (Mahtar’ın anası böyle zalim ve alçak çocuk doğurmasaydı. Allah, Mercane’nin oğlunu [İbni Ziyadı] kahr eylesin) dedi. Şemmer, imam-ı Hüseyin’in mübarek başını Yezide getirip, (İnsanların en iyisinin çocuğunu öldürdüm. Bunun için, atımın heybelerini altınla, gümüşle doldurmalısın) deyince, Yezid çok kızdı ve (Allah heybelerini ateşle doldursun! İnsanların en iyisini niçin öldürdün? Def’ ol. Git karşımdan. Sana hiçbir şey verilmez) dedi.) Şiîlerin (Hülasat-ül-mesaib) kitabının 393. cü sayfasında diyor ki (Yezid, herkesin yanında ağladığı gibi, yalnız kaldığı zamanlarda da çok ağladı. Kızları ve hemşireleri de beraber ağladılar. İmam-ı Hüseyinin mübarek başını altın tasa koyup, (Ey Hüseyin! Allah sana rahmet etsin! Ne hoş gülüyorsun) dedi. Şiî kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki bazı kimselerin, (Yezid, imam-ı Hüseyin’in mübarek dişlerine sopa ile vurdu) demeleri tamamen yalandır. (Cila-ül-uyun) da diyor ki (Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytini kendi sarayına yerleştirdi. Çok ikram etti. Sabah, akşam yemeklerini imam-ı Zeynelabidin ile beraber yirdi). Hülasatü’l-mesaib’de diyor ki (Yezid, imam-ı Hüseyinin Ehl-i beytine, (Şam’da benim misafirim olarak kalmak mı, yoksa Medine’ye gitmek mi istersiniz?) dedi. Ümm-i Gülsüm, tenha bir yerde matem yapmak istiyoruz) dedi. Yezid, sarayında geniş bir odayı bunlara verdi. Burada bir hafta matem yaptılar. Yezid, 8. gün, Ehl-i beyti çağırıp, arzularını sordu. Medineye gitmek istediler. Çok mal ve süslü hayvanlar ve 200 altın verdi. Her ihtiyacınızı her zaman bildirin, hemen gönderirim, dedi. Numan bin Beşir’i, 500 suvari ile bunların emrine verdi. İzzet ve hürmetle Medine’ye gönderdi).

Yukarıdaki yazılar ve bunlar gibi, taassuba kapılmadan yazan insaflı şiî âlimlerinin kitapları açıkça gösteriyor ki hazret-i Muaviye, imam-ı Hüseyin’e “radıyallahü teâlâ anhüma” asla düşman değildi. Yezid, imam-ı Hüseyin’in öldürülmesini emretmemiş ve istememiştir. Ehl-i beytin düşmanı ve imam-ı Hüseyin’i şehit edenler, bu düşmanlıklarını gizlemek için, bu 2 halifeye iftira etmişlerdir.

Abdurrahmân ibni Mülcem şiî idi. Sonra harici oldu. Sonra imam-ı Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” şehit etti.

Kerbela’da imam-ı Hüseyin’i şehit edenler arasında Şam askeri yoktu. Kufe şehrinden gelmişlerdi. Şiî âlimlerinden kadı Nurullah Şüşteri, bunu açıkça yazmıştır. İmam-ı Zeynelabidinin “radıyallahü teâlâ anh” Kufe şehrine getirilince, katillerimiz şiîlerdir, dediği Cilaü’l-uyun’da da yazılıdır.

İslam düşmanları, İslamiyeti içerden yıkmak için Ehl-i beyt-i nebeviyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” facia ve felaketlere sürüklemişler. Bu cinayetlerini Ehl-i sünnete mal ederek, bu bahane ile İslamiyetin bekçisi olan Ashâb-ı kirama “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve bunların yolunda olan Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmışlardır. Müslümanların, bu tuzaklara düşmemek için, çok uyanık olmaları lazımdır.

37 — (Muaviye’nin Mısır valisi Amr bin As, 4 sene 4 ay süren Mısır valiliğinde, 315.000 altın ve Reht arazisini eline geçirmiştir) diyor ve bu bilgiyi Mürevvicüzzeheb ve El-icaz adındaki şiî kitaplarından aldığını yazıyor.

Cevap: Amr bin As Yolsuzluk mu yaptı?

38 — (Muaviye’nin ve evlat ve ahfadının, akraba ve teallukatının, memur ve taraftarlarının fitne ve fesadı kendi zamanlarına münhasır kalmamış, asırlarca temadi edip gitmişlerdir. Ve hele Muaviye, oğlu (Yezid gibi) bir ayaş, sefih ve ahmayı, hayatında (Bu hal ve sıfatlarını bile bile) veliaht yaparak müslümanların başına musallat etmiştir) diyor.

Cevdet Paşa da “rahmetullâhi aleyh”, bu sözlerin tesiri altında kalarak, (Hazret-i Muaviye’nin en büyük hatalarından biri budur) demektedir. Halbuki kendisi bunu Kısas-ı Enbiyada tarafsız olarak anlatmakta ve şöyle yazmaktadır:

(Hazret-i Muaviye, Mugireyi Kufe valiliğinden azl etmeyi düşünüyordu. Mugire bunu işitince, Şama geldi. Yezidi görüp, (Ashâbın ve Kureyşin büyükleri öldü. Oğulları kaldı. Sen onların en üstünü ve sünneti, siyaseti bilenisin. Senin halife olmanı emirülmüminin istemez mi?) dedi. Yezid bunu babasına söyledi. Hazret-i Muaviye, Mugireyi çağırıp sordu. Mugire, Ashâb-ı kiramın büyüklerinden ağaç altında biat edenlerden idi. Mugire, (Ya Emir-el-müminin! Hazret-i Osmandan sonra ne karışıklıklar olduğunu, ne kadar kanlar döküldüğünü gördün. Yezidi halife yap! İnsanların sığınağı olur. Hayırlı bir iş olur. Fitneyi önlemiş olursun) dedi. Mugire Kufeden on kişiyi seçip, oğlu ile Şama gönderdi. Bunlar, halifeyi ikna ettiler. Ziyad bunu haber alınca, Yezide nasihat verdi. Yezid ahvalini ve etvarını düzeltti ve ıslah etti. Hazret-i Muaviye, birçok valilerini Şama topladı. Onlarla meşveret etti. İçlerinden Dahhak söz alıp, (Ya Emir-el-müminin! Senden sonra müslümanları koruyacak bir Zât lazımdır. Böylece müslümanların kanı dökülmez. Rahatları ve huzurları sağlanır. Yezid çok akllıdır. Bilgisi ve yumuşaklığı hepimizden çoktur. Onu halife yap!) dedi. Şamın ileri gelenlerinden birkaç kişi dahi böyle konuştular. Şamlılar ve Iraklılar Yezidi kabul ettiler. Hazret-i Muaviye, bu sözleri de işitince bu işin hayırlı olacağını düşündü. Mekkeye geldi. Hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer ile tatlı sohbetler yaptı. Hacdan sonra, bunları çağırarak, (Sizi ne kadar sevdiğimi görüyorsunuz. Yezid sizin kardeşinizdir. Amcanızın oğludur. Müslümanların selameti için, Onu halife yapmanızı istiyorum. Fakat şu şartları da koyacağım: Valilerin tayini, azli ve zekat, öşür ve benzerlerinin toplanması ve gelen malların yerli yerine dağıtılması hep sizin elinizde olacaktır. Yezid bunlardan hiçbirine karışmayacak) dedi. [Böyle bir anayasa yapacağını söyledi.] Onlar sustular. Tekrar cevap istedi. Yine cevap vermediler. Bundan sonra, halife minbere çıkıp hutbe okudu: (Ümmetin ileri gelenleri, Yezidi halife kabul ettiler. Siz de kabul ediniz!) dedi. Onlar da kabul ettiler. Hazret-i Muaviye, sonra Medineye geldi. Onlara da teklif etti. Onlar da kabul etti. Şama döndü.)

Görülüyor ki hazret-i Muaviye, Yezidi halife yapmayı düşünmemişti. Güvendiği kimselerin hatırlatması ve ileri gelenlerin tavsıye etmesi ve nihayet milletin de kabul etmesi ile buna karar verdi. Çünkü, hazret-i Osmandan sonra olan karışıklıkları, bu yüzden dökülen müslüman kanını görmüştü. Şimdi ise, yahudi emellerine çalışanlar daha çoğalmış ve Ehl-i beytin düşmanı olan hariciler kuvvetlenmiş ve müslümanların başına büyük bir derd olmuşlardı. Bütün bu tehlikeleri önlemek için, bunu düşündü ve milletin oyunu aldı. Eğer düşündüğü anayasayı da destekleyenler olsaydı, tam bir İslam demokrasisi meydana gelecekti. Bu hizmetinden dolayı da, kıyamete kadar, bütün müslümanların hayır dualarını alacaktı.

Hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” evladı, ahfadı ve fitne, fesadı asırlarca devam etti, demek, tarihi inkar etmektir. Çünkü, torunu olan II. Muaviye’nin aklı, dindarlığı, İslamiyete bağlılığı ve adaleti dillerde destan oldu. Ne yazık ki 2 ay hilafet yapabilmiş, vefat etmişti. Hiç çocuğu da kalmadı. Kendisinden sonra yerine asker kuvveti ile Mervan bin Hakem halife oldu. Mervan hazret-i Muaviye’nin amcası oğlu idi ise de, yakını değildi. Bunun ve bundan sonra Emevi hükümdarlarının kabahatlerini hazret-i Muaviye’ye yüklemek gibi saçma bir davranış olamaz. Abbasiler, Ehl-i beyte karşı Emevilerden kat kat çok işkence ve zulüm yaptılar. Tarih okuyanlar, bunu pek iyi bilir. Abbasilerin Ehl-i beyte karşı yaptıkları canavarca cinayetlerden dolayı, Onların büyük dedeleri olan hazret-i Abdullah’ı ve Onun babası hazret-i Abbas’ı suçlu göstererek, bunlara lanet etmek, nasıl alçak bir iftira olur ise, Mervan soyundan olan halifelerin, Abbasilerinkinden daha az olan suçlarını hazret-i Muaviye’ye yüklemenin, daha saçma ve pek daha alçak bir iftira olacağı meydandadır. Hazret-i Muaviye’nin oğulları, torunları asırlarca kötülük yaptı, diyenlere tekrar bildirelim ki o büyük sahabinin âdil ve mütteki olan torunundan sonra hiçbir yakını işbaşına geçmedi. Hazret-i Muaviye’nin Hâlid ismindeki oğlu saltanatı istemedi. Babası Onu ilim ve fen adamı olarak yetiştirmişti. Meşhur kimyager Cabir, bu Hâlid’in talebesi idi. Kimyayı hocası Halid’den öğrenmişti. Meydanı boş bularak bu masum halifeye pervasızca saldırdılar. Akla ve ilme sığmayan iftiralarda bulundular.

Allahü teâlâ, O masum halifeyi müdafaa etmek için, korumak için ve düşmanlarını rezil etmek için, binlerle Ehl-i sünnet alimi yarattı. Bu büyük âlimler, çeşitli kitaplarında, hazret-i Muaviye’nin hakkını, üstünlüğünü, kıymetini bütün dünyaya yaydılar.

39 — (Hazret-i Hüseyin’e karşı, havsala-i ukule sığmayan avakıb-i fecia ve şenia ve müthişeyi, Muaviye’nin evvelden bilmemesine, hayatında takdir ve tertip etmemesine, hesaplamamış olmasına imkan yoktur) diyor.

Ziyadın oğlu Ubeydullahın meydana getirdiği Kerbela faciasından dolayı yüreği sızlamayan bir müslüman düşünülemez. Ehl-i sünnetin her ferti bu kara günleri düşündükçe kan ağlamaktadır. Kerbela faciası için muharremin 10. günü matem yapıyorlar. Onlar senede bir gün matem yapıyor. Biz ise, senenin her günü matem yapmaktayız. Onlar hazret-i Hüseyin için, yalnız hazret-i Alinin oğlu olduğundan dolayı matem yapıyorlar. Biz ise, Resûlullahın, Muhammed aleyhisselâmın torunu olduğundan dolayı matem yapıyoruz. Biz sünniler, hazret-i Aliyi, Resûlullahın damadı olduğu için ve Onun emri ile kükremiş arslan gibi kâfirlerle dövüştüğü için çok seviyoruz. Hazret-i Muaviyeyi de, Resûlullahın kayınbirâderi olduğu için ve Allah yolunda kâfirlerle cihat ettiği için çok seviyoruz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ashâbımı seviniz! Onları seven, beni sevdiği için sever. Ashâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. Hazret-i Aliyi ve hazret-i Muaviyeyi, Ashâb oldukları için çok seviyoruz. Yezid zamanında hâsıl olan faciaları, hazret-i Muaviyeye yüklemenin çok çirkin bir iftira olduğunu, bundan önceki maddede bildirmıştık. Bu faciaları, hazret-i Muaviyenin ölmeden önce tertip ettiğini, hazırladığını söylemek ise, daha çirkin ve daha alçak bir iftiradır. Hazret-i Muaviye’nin, hazret-i Hasan’a ve hazret-i Hüseyin’e olan sevgisini ve saygısını gösteren hareketleri ve Onlara yaptığı ihsanları kitaplarda yazılıdır. Okuyanlar, iyi bilir. Hazret-i Muaviye, Resûlullahın Cennet ile müjdelediği sevgili torunlarını incitmeyi düşünmüş olsaydı, halife iken ve bütün imkanlar elindeyken, bunu kolayca yapabilirdi. Yahut hiç olmazsa söylerdi. Halbuki Onlara hep iyilik yaptı. Hep saygı gösterdi. Her yerde Onların kıymetini, şereflerini bildirdi. Hazret-i Muaviye’nin vefatından sonra olayların doğurduğu kanlı faciaların, O büyük Sahabinin gizli tertibi olduğunu söyleyebilmek için, ya katı kalpli, azılı bir düşman olmak, yahut zır deli olmak lazımdır. Çünkü, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Mısra, Kays bin Sadi Vâli tayin etti ve Mısırda beni kabul etmeyenlerle harp et buyurdu. Halbuki Mısırda hazret-i Aliyi kabul etmeyenler arasında, Yezid bin Haris gibi Ashâb-ı Bedrden ve Mesleme gibi Hazrec kabilesinin ileri gelenlerinden Sahabiler de vardı. Kays, hazret-i Ali’ye cevap yazıp, (Sana zararı olmayanlarla harp etmeyi emrediyorsun. Sessiz oturanlara karışmamak daha doğrudur) dedi. Halife, Kaysı Mısır valiliğinden azledip, Muhammed bin Ebû Bekri tayin etti. Muhammed, bu tarafsız müslümanlara, (Ya itaat ediniz, yahut bu memleketten gidiniz!) dedi. (Bize dokunma! İşin sonunu bekleyelim) dediler ise de, Muhammed, bu özürlerini kabul etmedi. Silaha sarıldılar. Mısır memleketine büyük bela oldular ve sonunda, Muhammedin öldürülüp yakılmasına kadar iş uzadı. Vaktiyle Mısır’da, ibni Sebe adamları ile işbirliği yapıp, halife hazret-i Osmana karşı gelen ve komşusunun duvarından içeri girip elinde yalın kılıç halifenin üzerine yürüyen ve 32. maddede bildirdiğimiz sebeplerden dolayı geriye çekilerek şehit etmeyi arkadaşlarına bırakan bu Muhammedi, hazret-i Alinin, Kays yerine Mısır valisi tayin etmesini Kısas-ı Enbiya yazarken, (Hazret-i Ali’yi bu yanlış yola kardeşi Caferin oğlu sürüklemişti) diyor. Şimdi insaf edilsin. Hazret-i Osman’ın şehit edilmesinde çok çirkin rol oynıyan birisini Mısr’a Vâli yaptı, diye yüce imama, yani Resûlullahın sevgilisi olan hazret-i Ali’ye karşı dil uzatılabilir mi? Hazret-i Muaviyeyi, vefatından sonra meydana gelen çirkin olaylardan dolayı, mesul göstermeye kalkışanlara uyarak, hazret-i Ali’yi de hesaba çekmek, din bilgisi o yüce Sahabilerin bilgilerinden pek az, günahları ise pek çok olan bizlerin üzerine düşmez. Bizim vazifemiz O büyüklerin hesabını görmek değil, Onları sevmek ve saygı göstermektir. Müslüman olana yakışan da budur. Fakat, İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmüş olan, İslamiyete düşman kesilmiş olan zındıklar, elbette bizim gibi düşünemez. Onlar Ashâb-ı kiramı kötüliyerek, İslamiyeti yıkmak yolundadırlar.

40 — (Mülkü iyi idare etmesi, tevsi eylemesi, nizam ve intizam kurması, zikir edilen ve sayılmakla bitmeyen, tükenmeyen, cinayetlerini tahfif eylemez ve affettirmez. Ehl-i beyt-i Nebiye ve Onların taraftarı olan müslümanlara karşı memur, akraba ve taraftarlarının reva gördükleri en kötü, zalimane, şeniane muameleler asırlarca sürmüş, işbu fitne ve fesadlar, ihanet ve cinayetler ve hıyanetler yürekleri sızlatacak, tüyleri ürpertecek hâlde devam eylemiştir) diyor.

Yukarıda bildirdiğimiz gibi, zındıklar, hazret-i Muaviyenin her hareketine zalimane, caniyane damgasını basmaktadır. Abbasiler zamanında, Ehl-i beyte reva görülen, bitmeyen, tükenmeyen cinayetleri bile O mübarek zata yüklemekten sıkılmamaktadırlar. Yukarıdaki çirkin yazıları meydana çıkaranların, su katılmamış şarap gibi köpüren ve bulaştıkları yerleri kirleten ümmülhabais oldukları anlaşılmaktadır. Zerre kadar haya etmeden, fitne, fesad, ihanet, cinayet ve hıyanetler kaynağı damgasını vurdukları, O yüce sahabinin tertemiz hakikatini ortaya koyan olayları, İslam âlimlerinin kitapları uzun uzun anlatmaktadır. Misal olarak Mir’at-i kainat kitabının yazılarını, olduğu gibi aşağıya alıyoruz:

Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh”, Ebû Süfyanın, O da Harp’in, O da Ümeyenin, O da Abdü-Şemsin ve O da Abdümenaf’ın oğludur. Abdümenaf Resûlullahın da 4. dedesidir. Hazret-i Muaviye, Resûlullah 34 yaşında iken, dünyaya gelmişti. Babası Ebû Süfyan ile birlikte, Mekke’nin alındığı gün, Resûlullahın önünde 19 yaşında iken imana geldiler. İmanları kuvvetli oldu. Uzun boylu, beyaz, güzel yüzlü ve heybetli idi. Resûlullahın kayın birâderi idi ve Kur’ân-ı Kerîm yazan katiblerinden idi. Resûlullahın birkaç kere, (Ya Rabbi! Onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl!) ve (Ya Rabbi! Muaviye’ye iyi yazmayı ve hesap yapmayı öğret! Onu azabından koru! Ya Rabbi! Onu memleketlere hakim kıl!) hayırlı dualarına kavuşmuştu. Bundan başka, (Ya Muaviye! Melik olduğun zaman, herkese iyilik et!) buyurarak, sultan olacağına işaret ve müjde eylemişti. Kendisi diyor ki (Resûlullahtan bu müjdeyi işittikten sonra, halife olacağımı ümit ediyordum). Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayvana binip, hazret-i Muaviye’yi arkasına bindirmişti. Giderken, (Ya Muaviye! Bana en yakın hangi uzvundur?) buyurdu. Karnım deyince, (Ya Rabbi! Bunu ilimle doldur ve yumuşak huylu eyle!) diyerek, hayır duâ buyurdu. Hazret-i Ali, hazret-i Muaviye için, (Muaviyenin hakimliğini kötülemeyiniz! O giderse, başların koptuğunu görürsünüz) buyurmuştur. Hazret-i Muaviye, akıl, zeka, af, ihsan ve tedbir sahibi idi. Büyük işleri çevirmekte mahir ve kamil idi. Yumuşaklığı ve sabrı atasözü haline gelmişti. Afvı ve ihsanı hikayeler teşkil etmiştir. Bunları 2 kitap dolusu yazmışlardır. Arabistan’da 4 dahi, şöhret yapmıştır. Bunlar, hazret-i Muaviye ve hazret-i Amr ibni As ve Mugire tebni Şube ve Ziyad bin Ebih’tir. Büyükler buyuruyor ki hazret-i Muaviye heybetli, cesur ve güzel idareli, çalışkan, cömert ve gayretli ve azimli idi. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta hazret-i Ömer, hazret-i Muaviye’ye her bakışta, (Bu, ne güzel bir Arap sultanıdır) derdi. İhsanı o kadar çok idi ki bir gün hazret-i Hasan, borçlarının çok olduğunu söyleyince, 80.000 altın ihsan etmiştir. Sıffin savaşından galip çıktığı için, Amr ibni As’ı Mısr’a Vâli yapıp, Mısır’ın 6 yıllık gelirlerini Ona bağışlamıştı. Güzel atlara biner, kıymetli elbiseler giyer, saltanat sürmekten lezzet alırdı. Fakat, Resûlullahın sohbetinin bereketi ile İslamiyetten hiç ayrılmazdı. Bir gün Resûlullah, bir iş vermek için hazret-i Muaviyeyi çağırdı. Yemek yiyor, dediler. Biraz sonra tekrar çağırdı. Yine yemek yiyor, dediler. (Allahü teâlâ Onu doyurmasın!) buyurdu. O zamandan beri çok yerdi. Şamda, hazret-i Ömer zamanında 4 sene, hazret-i Osman zamanında 12 sene, hazret-i Ali zamanında 5 sene ve hazret-i Hasan zamanında “radıyallâhu anhüm ecma’în” 6 ay vâli olup hazret-i Hasan hilafeti bıraktıktan sonra, bütün İslam memleketlerine meşru halife oldu. 19,5 sene hilafet ve saltanat sürdü.

Kısas-ı Enbiyada diyor ki hicretin 60 senesinde hazret-i Muaviye hutbe okuduktan sonra, (Ey insanlar! Üzerinizde çok kaldım. Sizi usandırdım. Ben de, sizden usandım. Artık ayrılmak istiyorum. Siz de, benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat, benden sonra, size benden daha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler. Kim, Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da, Ona kavuşmak ister! Ya Rabbi! Sana kavuşmak istiyorum. Sana kavuşmamı irâde buyur! Beni mübarek ve mesut eyle!) dedi. Birkaç gün sonra hastalandı. Oğlu Yezidi çağırarak, (Oğlum! Seni harblerde, yollarda yormadım. Düşmanları yumuşattım. Arapları sana itaat ettirdim. Kimseye nasip olmayan malları topladım. Hicaz halkını gözet! Onlar, senin aslındır. Sana geleceklerin en kıymetlisi Onlardır. Iraktakileri de gözet! Memurların azlini isterlerse azl et! Şamlıları da gözet ki Onlar senin yardımcılarındır. Senin için kimseden korkum yok. Fakat Hüseyin bin Ali “radıyallâhu anhüma” hafif bir zâttır. Kufeliler Onu senin karşına çıkarabilirler. Ona galip geldiğin zaman, affeyle. İyi karşıla! Onun bize yakınlığı ve büyük hakkı vardır ve Resûlullahın torunudur) dedi. Hastalığı artınca, (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretleri bana bir gömlek giydirmişti. O mübarek gömleği bugüne kadar sakladım. Bir gün kestiği tırnakları da bir şişe içine koyup saklamıştım. Öldüğüm zaman o gömleği bana giydiriniz! O tırnakları da, gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki Onların hürmetine, Cenab-ı Hak beni afv buyurur) dedi. Sonra, (Ben öldükten sonra, cömertlik ve ihsan da kalmaz. Çok kimselerin gelirleri kesilir. İstiyenler eli boş döner) dedi. Son olarak, (Keşki Zi-tuva denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da, emirlik, hakimlik ile uğraşmasaydım) diyerek bundan üzüldüğünü açıkladı. Recep ayında vefat etti. Kabir-i şerifi Şamdadır “radıyallâhu anh”.

İşte hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” böyle mübarek bir sahabi idi.

41 — (Bu umuru, olduğu gibi bilmek, ders-i ibret almak; aynı zamanda (Ashâbımı kötülemeyiniz) hadis-i şerifi mucibince hareket eylemek, her müslüman için eslem ve ahkem bir yoldur. Yukarda mehazları ile gösterilen vakayi-ı hainane ve caniyanenin hakiki ictihadla kabil-i telif olamayacağı aşikardır. Bu ve emsali ef’âl ve harekatın, mucib-i ukubat-ı şedide-i ilâhiye olacağına şek yoktur. Şeref-i sohbet-i Peygamberiye nailiyetin, muaheze-i ilâhiyeye mâni olacağı düşünülemez) diyor.

Şu hezeyanlara bakınız! Bir yanda, (Ashâbımı söğmeyiniz!) hadis-i şerifini yazıyor. Öte yanda da, Ashâb-ı kiramın büyüklerine, akla sığmayan kötülükleri yüklüyor. Ağza alınmayacak küfürleri savuruyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hazret-i Muaviye gibi, Resûlullahın en yakınlarından ve pek sevdiklerinden olan bir İslam mücahitinin, yukarıda saydığımız iyilikleri ve üstünlükleri karşısında, apışıp kalıyor. Oğlunun hıyanetlerini, cinayetlerini, O yüce sahabiye mal etmeye kalkışıyor. Kendinin bildirdiği hadis-i şerifi de, hiçe sayıyor. Hazret-i Ali, Sıffin muharebesinde, (Kardeşlerimiz bize isyan etti) buyuruyor. Muharebenin kızıştığı bir zamanda, karşı taraf saflarını yararak, arslan gibi, elinde kılınç, hazret-i Muaviyenin çadırına girip, konuştuklarını, Kısas-ı Enbiya yazıyor. Hazret-i Ali ile bir ictihad ayrılığını bahane ederek, bu yüce sahabiye saldırmak, bir müslümanın yapacağı şey değildir. Bu davranışın altında başka kötü niyetlerin bulunduğu anlaşılmaktadır. Yezidin, İbni Ziyadın ve Sad ibni Ebû Vakkas hazretlerinin oğlu Ömerin cinayetlerini, acıklı acıklı anlatıp, gönülleri dağladıktan sonra, vur abalıya diyerek bir yüce sahabiye saldırmak, ölmüş gitmiş, bunlarla hiç ilgisi olmayan bir masumu lekelemek, ancak ve ancak gizli bir planın uygulanmasından başka ne olabilir? Öyle bir plan ki aklı gideriyor, gözleri döndürüyor da Resûlullahın hadis-i şerifini göremiyor. Yanlış anlaşılmasın! Biz, hazret-i Muaviyenin hiç kusursuz, Peygamberler gibi masum olduğunu söylemiyoruz. Evet, her sahabinin ve hazret-i Alinin de kusurları, hataları olduğu gibi, hazret-i Muaviyenin de kusurları yok, denilemez. Fakat, Allahü teâlâ, (Ashâb-ı kiramdan, amel-i salih işliyenlerin, Allah yolunda kâfirlerle cihat edenlerin, geçmiş ve gelecek bütün kusurlarının affedildiğini ve o seçilmiş, sevilmişlerin kâfir olmayacaklarını, Cennete gideceklerini) bildirmektedir. Bu gözü dönmüşler, âyet-i kerimelere de karşı geliyor. Sohbet-i Peygamberi Onu kurtaramaz, diyorlar. Sohbet-i Peygamberiye kavuşanlar için, Allahü teâlânın gönderdiği âyet-i kerimelerden bazılarında meâlen;

(Allahü teâlâ Onlardan razıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar).

(Onlara Cennetleri hazırladım. Onlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır).

(Benim yolumda sıkıntı çekenlerin ve kâfirlerle cihat edip ölenlerin ve öldürülenlerin günahları affolunacaktır. Elbette Cennetlere sokulacaklardır) buyurulmuştur. Hadis-i şerifte, sohbet-i Peygamberinin, hazret-i Muaviye’yi muaheze-i ilâhiyeden kurtaracağı müjdelenmektedir.

Bu âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere bir şey diyemedikleri için, hazret-i Muaviye’nin “radıyallahü teâlâ anh” bu müjdelerin dışında kaldığını söylüyorlar. O hazret-i Ali’ye eziyet ettiği için, kâfir oldu, diyorlar. Çünkü, (Ali’ye eziyet eden, bana eziyet etmiş olur) ve (Onu kızdıran, beni kızdırmış olur) hadis-i şerifleri meydandadır, diyorlar. Tuhfe kitabı, bu sözleri şöyle çürütmektedir:

Deve ve Sıffin vak’aları, asla hazret-i Ali’ye düşmanlık ile olmadı. Onu incitmeyi asla düşünmediler. Bu muharebelerin hakiki sebepleri, kelam kitaplarında ve İslam tarihlerinde doğru olarak yazılıdır. Şiî âlimlerinden Nasireddin-i Tusi, Tecrid kitabında, (Ali’ye uymamak fısktır. Onunla harp etmek küfürdür) dedi. (İmametini inkar eden kâfir olmaz) dedi. Çünkü, hazret-i Ali’nin torunları da birbirlerini inkar ettiler. Bir oğlu olan Muhammed bin Hanefiye, imam-ı Hüseyin’in oğlu olan Zeynelabidin’in imamlığını reddetti. Muhtarın gönderdiği ganimetlerden Ona bir şey vermedi. İmamlığını ilan eden Zeyd-i şehit, Muhammed Bakır hazretlerinin imamlığını kabul etmedi. Şehit olunca, çocukları Yahya ile Mütevekkil de, imam-ı Cafer Sadık’ın çocukları ile geçinemediler. Seyyidet Nefise hazretlerinin amcası olan bu Yahya, 125’te, Velid’in askerleri ile harp ederken şehit edildi. İmam-ı Cafer hazretlerinin çocukları da, kendi aralarında imamlık için çekiştiler. Abdullah Eftah ile İshak bin Cafer arasında üzücü olaylar oldu. İmam-ı Hasan’ın oğulları arasında olan imamet davalarını da yazarsak, ayrı bir kitap hâsıl olur. (Nefs-i Zekiye) adı ile anılan Muhammed Mehdi bin Abdullah bin Hasan Müsenna, 145 senesinde Medinede imametini ilan etti. Başka imamları inkar etti. Mensurun askeri ile harpte şehit oldu. İmamlığı inkar etmek, Peygamberliği inkar etmek gibi küfür olsaydı, bu imamlara da kâfir demek lazım olurdu. Hazret-i Alinin torunları, birbirlerinin imamlığını inkar edince, kâfir olmuyor. Başkaları inkar edince, kâfir olur, diyemediler. Fakat inkar etmek, muharebeye sebep olur. Muharebe inkarın neticesidir. Çünkü, imam-ı meşru, haklarını kullanınca, inkar edenler, bunu beğenmez. Harbe sebep olur. Buna cevap veremediler. İnkar edilen kimse ile harp etmek de, küfür olmaz demek zorunda kaldılar. Fakat hazret-i Ali ile harp edenler böyle değildi, dediler. (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifini ileri sürdüler. Halbuki bu hadis-i şerif, (Seninle harp, benimle harp gibidir) demektir. Çünkü, Emir hazretleri ile harp, Resûlullah ile harp olmadığı meydandadır. Bu hadis-i şerif, hazret-i Ali ile “keremallahü teâlâ vecheh” harp etmenin çirkin ve kötü olduğunu gösterir. Kâfir olmayı göstermiyor. Birbirlerine benzetilen 2 şeyin, her bakımdan birbirlerine benzemeleri lazım gelmez. Nitekim, bu hadis-i şerifi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” başka Sahabiler için de, hatta Eslem ve Gıfar kabileleri için de söylemiştir. Halbuki Onlarla muharebe etmek, söz birliği ile küfür değildir.

Bu hadis-i şerif, (Hiçbir sebep olmadan, yalnız sana düşmanlık ile harp etmek, benimle harbdir) demek olmaktadır. Hazret-i Osmanın katilleri ile harp etmek, onların arasında, hazret-i Ali bulunduğu için, elbette Resûlullah ile harp etmek olmaz. Bir kimse, sevdiğine, senin düşmanın, benim düşmanımdır, derse, onun sevdiğinin bulunduğu bir topluluğa, ortak oldukları bir işten dolayı karşı koyan birisi, o kimsenin düşmanı olmaz. Deve ve Sıffin vak’alarında, hazret-i Alinin karşısında bulunan Ashâb-ı kiramdan hiçbiri, hazret-i Ali ile harp etmek niyetinde değildi. Hazret-i Osmanın katillerine kısas yapılmasını istiyorlardı. Katiller hazret-i Alinin “kerremallahü vecheh” etrafında toplandıkları için, Onunla da harp edildi.

(Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifi, (Sana düşmanlık, bana düşmanlıktır) demektir. Deve ve Sıffin vak’asında bulunanların, hazret-i Ali’ye düşman olmadıkları meydandadır. Düşmanlıkla harp etmediler. Müslümanlar arasına giren fesadı kaldırmak ve kısas vazifesini yaptırmak istediler. Sonu harbe sürüklendi. İhtiyari işler, kasıt ile irâde ile yapılır. İşin iyi veya kötü olması bu irâdenin iyi veya kötü olmasına bağlıdır. Mesela bir kimse, şu çanağı kıranı döverim derse, biri geçerken, ayağı kayıp kırılsa bunu dövmesi uygun olmaz. Hazret-i Emir ile “keremallahü vecheh” harp edenlerin halleri de, bunun gibidir.

Hazret-i Ali ile harp, Resûlullah ile harp olacağını kabul etsek bile resûl ile harp etmek, her zaman küfür olmaz. Peygamberliğini inkar ederek yapılırsa, küfür olur. Dünyalık ve mal ele geçirmek için yapılırsa, küfür olmaz. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîmde, yol kesiciler için, (Allah ile Resûlullah ile harp ediyorlar ve yer yüzünde fesad çıkarmaya uğraşıyorlar) mealinde âyet-i kerime vardır. Halbuki yol kesenlerin kâfir olmadığı söz birliği ile bildirilmiştir. Faiz yiyenler için de, böyle âyet-i kerime vardır. Halbuki faiz yiyenlerin de kâfir olmadığında söz birliği vardır. Âyet-i kerimede, Allahü teâlâya ve Resûle karşı harp denilmektedir. Bu hadis-i şerifte ise, yalnız Resûlüne karşı harp olduğu bildiriliyor. Allaha ve Resûlüne birlikte olan harp, küfür demek olmayınca, yalnız Resûle karşı harbdir demek nasıl küfür olur? Evet, dini inkar ve İslamı tahkir sebebi ile Resûl ile harp, elbet küfürdür. Fakat, böyle olmayan harbler küfür olmaz. Hazret-i Musanın, hazret-i Haruna öfkelenerek, saçını ve sakalını tutması da, harp demektir. Harpte de böyle şeyler olur. (Sen bana, Musanın yanında Harun gibisin) hadis-i şerifini bu harbe benzetene ne denecek? Resûlullahın sevgilisi ve mübarek zevcesi, hazret-i Alinin, katilleri himaye ettiğini, kısasın yapılmasında gevşek davrandığını anladı. Ona gücendi. Hazret-i Musa da, hazret-i Harunun, buzağıya tapanları koruduğunu, onlara ceza vermekte gevşek davrandığını anlayarak, Peygamber olan bu kardeşini incitti.

Peygambere karşı her türlü harp, küfür olsaydı, hazret-i Musa, o anda, haşa kâfir olurdu. Yusuf aleyhisselâmın kardeşleri de Ona yaptıkları işle, Yakup aleyhisselâmı incittiler. Bu da, muharebeden aşağı bir şey değildir. Bunun için, büyüklerin işlerini insaflı düşünmelidir.

Hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” müminlerin annesidir ve Resûlullahın zevcesidir. Hazret-i Ali’nin de annesi makamında olduğu, Kur’ân-ı Kerîmde bildirilmektedir. Bir anne, oğluna bağırır, canını yakarsa, çocuk suçsuz olsa bile annesine dil uzatması doğru olur mu? Nitekim, hazret-i Musaya ve Yusuf aleyhisselâmın kardeşlerine kimse bir şey dememiştir. Hem de, kardeşlik bağı, ana oğul bağı gibi değildir. Mısra:

Değerleri gözetmeyen zındık olur!

Görülüyor ki (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifini ileri sürerek, hazret-i Ali ile harp etmiş olan Ashâb-ı kirama kâfir denilemez. Akıl, mantık ve İslamiyete uygun olmaz. Onunla harp edenlerin imanları ve iyi amelleri yok olmaz. Onların imanları, salih amelleri, Sahabi olmaları ve âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle meth ve sena edilmiş olmaları, onlara düşmanlık etmeye, söğmeye, kötülemeye mâni olmaktadır. Şiî âlimlerinden kadı Nurullah-ı Şüşteri, bu incelikleri anladığı için, (Mecalisülmüminin) kitabında, (Şiîler 3 halifeye lanet etmez. Şiîlerin cahilleri lanet ediyorlar ise de, bunların kıymeti yoktur) diyor.

Şunu da bildirelim ki şiî âlimlerinden, molla Abdullah Meşhedi ve benzerleri, sünni ve şiî kitaplarını çok inceliyerek ve insaflı düşünerek, (hazret-i Ali ile harp edenler, kâfir olmaz. Fasık olur, günah işlemiş olurlar) dediler. Çünkü onlar, hadis-i şerifi inkar etmiyorlar. Bu hadis-i şerifi tevil ediyorlar, dediler. Şiîler, Nasireddin-i Tusiyi çok büyük bildikleri için, bu âlimlerin sözünü açıklamak zorunda kalıyorlar. (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifine göre, hazret-i Ali ile harp etmekten küfür lazım olur. Fakat, Onunla harp edenler bunu istemedikleri için kâfir olmadı, dediler. Halbuki zamanın imamına isyan etmek küfür değildir. Günahtır. Şüphe ve tevil olursa, günah da olmaz, ictihad hatası olur, dediler.

Buraya kadar, şiî âlimlerinin yazdıklarını bildirdik. Şimdi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıklarını bildirelim:

Fıkıh bilgilerinde, hazret-i Ali’nin ictihadından ayrılmak, hiç küfür olmaz. Fısk, yani günah da değildir. Çünkü, hazret-i Ali de, Ashâb-ı kiramın hepsi gibi, bir müctehid idi. İctihad bilgilerinde müctehidlerin birbirlerinden ayrılmaları caizdir ve her müctehid sevap kazanır. Hazret-i Ali ile düşmanlık ederek harp eden, elbet kâfir olur. Nitekim bunun için; Ehl-i sünnet âlimlerinden bazıları, Haricilere kâfir demiştir. (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifi, Hariciler içindir. Onların bile kâfir olmaları kati değildir. Çünkü, kâfir olmayı kabul ederek harp etmediler. Bunun için, onlara mürted denilemez. Fakat, bunların şüpheleri ahmakçadır ve manaları açık olup tevilleri caiz olmayan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere de karşı gelmiş oldukları için, özürleri kabul olunmaz. Ehl-i sünnete göre, Hariciler, ahirette kâfirlerle olacaktır. Onların affedilmeleri için duâ olunmaz. Cenaze namazları kılınmaz. Halbuki Deve ve Sıffin muharebelerinde, hazret-i Ali’ye karşı olanlar, böyle değildir. Şüphe ve tevillerinden dolayı Ona karşı harp etmişlerdir. İctihatta yanıldıkları için kâfir olmazlar. Bunun için kötülenemezler. Çünkü, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, bunları methetmektedir. Bunlar, nefslerine uyarak değil, Allah için uğraştılar. Böyle olduğunu kabul etmeyen bir kimsenin de, susması, dilini tutması lazımdır. Bunların Ashâb-ı kirâm ve Mücahitin-i İslam olduklarını düşünerek saygısızlık yapmaması lazımdır. Hatta, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, bütün müminleri övmektedir. Her müminin şefaate kavuşması ve Allahü teâlânın afvı ile kurtulması ümit olunur. Deve ve Sıffin harblerinde bulunan Şamlılardan birinin, hazret-i Ali’ye düşman olduğu, Ona kâfir dediği veya lanet ettiği kesin olarak bilinirse, ona kâfir deriz. Fakat, bugüne kadar böyle bir şey bilinmemiştir. Cahillerin uydurmaları, bir ilim, bir vesika değeri taşıyamaz. O Sahabilerin önceki imanları muhakkak olduğundan, yine öyle bilmemiz icap eder. 4 halifenin Cennete gideceklerine inanmayan, bunlardan biri için, halife olmaya lâyık değildir diyen veya ilmini, adaletini, takvasını inkar eden kâfir olur. Fakat, nefse uyarak, mala ve dünyalığa kavuşmayı düşünerek veya manaları açık ve kati olmayan nassları tevil ile şüphe ile bunlarla harp eden kâfir olmaz. Fasık olur. Yani günah işlemiş olur.

Hazret-i Muaviye ve hazret-i Amr ibni As “radıyallahü teâlâ anhüma”, hiçbir bozuk düşünce ve sebep ile hazret-i Ali ile “kerremallahü vecheh” harp etmediler. Hazret-i Osman’ın katillerinin yakalanmasını ve bunlara kısas yapılmasını istediklerini söylemişler ve hazret-i Alinin kendilerinden daha yüksek ve daha üstün olduğunu bildirmişlerdir. Ölünciye kadar her yaptıkları, her söyledikleri, imanlarının varlığını ve kuvvetli olduğunu göstermiştir. Bütün düşünceleri, bütün çalışmaları, hep Allah için, hep İslamiyet için olmuştur. Her 2 tarafın da aynı dava, aynı maksat için dövüştükleri İzale-tül-hafa’nın 494. sayfasındaki hadis-i şerifte açıkça bildirilmektedir.

42 – 43 — Doğru itikad nasıldır?

44 — Yazılarımızın sonunu, imam-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sani Ahmed Fârukî Serhendi’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bir mektubunu yazmakla süsliyelim. İslam âlimlerinin gözbebeği, Evliyanın ve tasavvuf yolcularının önderi ve seçilmişlerin seçilmişi, 2. bin yılın müceddidi olan bu yüce imamın mübarek ruhundan böylece bereketlenelim:

Mektubat-ı Rabbani 3. cilt 24. Mektup

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

Comments are closed.