Allahü teâlâya hamd olsun! Resûlullaha salât ve selam olsun! Onun temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık, mücahit Ashâbının her birine, hayırlı dualar olsun!

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, bunlardan 72 fırkadakilerin, imanları bozuk olduğu için, Cehenneme gideceklerini, geri kalan bir fırkadakilerin iman sebebi ile Cehenneme girmiyeceklerini bildirdi. Bu 72 fırkanın en kötüsünün Ashâb-ı kirama iftira edenler, onları sevmeyenler olduğunu, İmam-ı Rabbânî Mektubat kitabında bildirmektedir. Bunlar, Peygamberimizin Ashâbının “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” çoğuna düşmandırlar. Onları kötülerler.

İslam tarihinde kanlı olaylara sebep olan ve kardeşi kardeşe düşman eden bu sapık kimseler, zaman zaman azdı ise de, İslam sultanlarından Timur han ve Yavuz Sultan Selim han, bunların cezalarını vermiş, kıpırdayamayacak bir hâle getirmişlerdir. Fakat, su uyur, düşman uyumaz. Aziz vatanımızda, asırlardan beri rahat rahat ibadetlerimizi yaparken, son senelerde bunların isim değiştirerek ötede beride baş kaldırdıkları, konuşmalar yaptıkları, ingiliz ve yahudi kâfirlerinin teşvik ve yardımı ile kitap ve mecmua çıkarmaya başladıkları görülmektedir. Milleti aldatmak ve gençlerin temiz imanlarını sinsice bozmak için çalışıyorlar. Bölücülük yapıyorlar. Vatandaşları birbirine düşman ediyorlar. Halbuki dinimiz, sevişmemizi, bütün insanlara iyilik etmemizi emretmektedir.

Din kardeşlerimizin gönderdikleri kitap ve gazeteler arasında, ikisine şaşırdık kaldık. Bunlarda, Abdullah bin Sebe ismindeki Yemenli bir yahudi dönmesinin yolunda olan ve Hurufi denilen kimselerin iğrenç iftiralarını ve uydurdukları yalanları gördük. Okuyunca, tüylerimiz ürperdi. Müslümanların ve hele körpe yavruların, bu alçak iftiraları işiterek, saf kalplerinin lekeleneceğini, halis imanlarının sarsılacağını düşünerek uykumuz kaçtı. Bu zararlı yazılarını bildirip, her birini, en kıymetli kitaplardan aldığımız sağlam vesikalarla çürütmek istedik. Böylece, 44 maddelik bir kitap meydana geldi. Abdullah bin Sebe yahudisinin bölücü ve yıkıcı sözlerine aldananlar, zamanla azalmakta iken, Fadlullah isminde İranlı bir zındık tarafından, ilaveler yapılarak, hurufilik ismi altında yayılmaya başladı ve şah İsmail Safevi tarafından desteklendi ise de, sünni ve şiî müslümanları aldatamadılar.

Allahü teâlâ, hepimizi, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru imandan ve bu büyüklerin ışıklı yolundan ayırmasın! Mukaddes dinimizi dünya kazançlarına alet eden cahillerin yalanlarına, iftiralarına aldanmaktan korusun! Sevişerek, elele vererek, dinimizin ve kanunlarımızın gösterdiği yolda çalışmamızı, mübarek vatanımızda rahat ve huzur içinde kardeş olarak yaşamamızı nasip eylesin! Âmin.

 

İMAN İLE ÖLMEK İÇİN KARDEŞİM EHL-İ BEYT İLE ASHÂBI SEVMELİSİN

Elimize bir mecmua ile bir kitap geçti. Birisi, 1967 sonbaharında basılmış bir mecmua idi. Sayfaları, siyasi ve tarihi yazılarla dolu idi. Bu yazılar şaşılacak bir şey değildi. Herkes düşüncesinde hürdür. Fakat, birkaç sayfası, hazret-i Osman zamanındaki Yemenli bir yahudi dönmesinin sözleri, yalanları ve iftiraları ile dolu idi. Ashâb-ı kirama “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dil uzatıyor. Müslümanların kalplerine zehrli hançer saplıyordu. Bu kastlı yazılar, bir düşünce değildi. Yıkıcı, bozguncu propaganda idi. Bir suçtu. Koyun postuna bürünmüş, kurt hikayesini andırıyordu. Gençler bunları okuyup doğru sanacaklar, kardeşler, birbirlerine düşman olacaklardı. Ahbaplarımızın bizi zorlamakta haklı olduklarını anlamış olduk. Sevgili vatandaşlarımızı uyandırmak, doğruyu yalandan ayırmak vazifesi karşısında bulunduğumuzu anladık.

Kitaba gelince, beyaz kağıta basılmış, bez ciltli, altın yaldızlı, ilgi çekici bir de isim taşımakta idi. 1968 de İstanbul’da basılmış. Öndeki fihristi kitap hakkında bilgi verecek şekilde değildi. Sayfalarını çevirdik. Bir ilmihal kitabı idi. Hem de, ince meselelere dalmış. Bunların içinden nasıl çıkabildiği merak edilecek şeydi. Bir de ne görelim? Hazret-i Osman zamanındaki Abdullah bin Sebe ismindeki Yemenli bir yahudi dönmesinin sözleri, çok kimsenin anlayamayacağı bir kılığa sokulmuş. Sinsice sahneye çıkarılmıştı. Ya Rabbi! Bu ne cinayet idi. Gençliğe, şekerle kaplanmış bir zehir sunulmakta idi. Hem de, çok emek verilmiş. Maharet ile hazırlanmış. Fakat, dozajı pek fazla! Buna da cevap vermek lazım göründü. Hatta farz oldu. Çünkü, Savaık-ul-muhrika kitabının ilk sayfasında yazılı olan hadis-i şerifte, Peygamberimiz: (Fitne ve fesad yayıldığı, müslümanlar aldatıldığı zaman, doğruyu bilenler, herkese anlatsın! Anlatmazsa, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun!) buyurmaktadır.

Önce, sonbahar mecmuasında bulunan hurufinin yalanlarına cevap vermek için, Allahü teâlâya sığınarak yazmaya başlıyoruz:

1 — (Hazret-i Muhammed, Ebû Süfyanlarla ve diğer taraftan inanmamış Mekke eşrafı ile mücadele etti ise, hazret-i Ali de, kendi zamanında, aynı inanmamışlarla mücadele etti. Zaten hazret-i Ali’ye münkirlerin kin ve adaveti, ta o zamandan geliyordu) diyor.

Hurufilerin iftiralarına, İslam âlimleri kıymetli cevaplar vermiş, bu konuda sayısız kitaplar yazılmıştır. Bunlardan biri, Hindistan’da yetişen İslam âlimlerinin büyüklerinden, Şah Veliyullah-i Dehlevi’nin İzale-tül-hafa an hilafe-til-hulefa kitabıdır. Fârisî ve Urdu tercümesi birlikte 2 cilttir. 1962’de Pakistan’da yeniden basılmıştır. Ashâb-ı kiramın hepsinin üstünlüklerini çok güzel ve geniş bildirmektedir. Biz burada, Tuhfe-i İsna Aşeriye kitabından tercüme ederek cevap vereceğiz. Tuhfe, Abdülaziz-i Ömeri Dehlevi tarafından fârisî olarak yazılmıştır. Bu âlim, Şah Veliyullah Ahmed Dehlevi’nin oğludur. 1824 senesinde Dehli’de vefat etmiştir. Tuhfe kitabı, İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde 82024 numarada vardır. Urdu tercümesi Pakistan’da basılmıştır. Abdülaziz-i Dehlevi buyuruyor ki:

Ebû Said-i Hudri hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Ali’ye karşı buyurdu ki (Ben Kur’ân-ı Kerîmin inmesi üzerinde dövüştüğüm gibi, sen de, tevili üzerinde dövüşeceksin). Bu hadis-i şerif, Ehl-i sünnetin haklı olduğunu göstermektedir. Çünkü Deve ve Sıffin muharebelerinde, Kur’ân-ı Kerîmin tevili üzerinde, yani ictihadlarda ayrılık olduğunu bildiriyor. Bu hadis-i şerifi, Ehl-i sünneti reddetmek için söylemeleri, pek cahil olduklarını göstermektedir. Çünkü bu hadis-i şerif, hazret-i Ali ile harp edenlerin, Kur’ân-ı Kerîmin tevilinde hata ettiklerini bildiriyor. Kur’ân-ı Kerîmi tevilde hata etmenin küfür olmayacağını, şiîler de söylemektedir.

2 — (Kimi ihtiyarlığından bahsederek, hilafet sevdasında, kimi biat ettirmek kavgasında idiler) diyor.

İhtiyarlığından bahs ve hilafet sevdasında diyerek, hazret-i Ebû Bekr’e taş atmaktadır. Hazret-i Ebû Bekrin, Ashâbın söz birliği ile halife seçildiği ve hazret-i Ali’nin, (Biliyorum, Ebû Bekr hepimizden daha üstündür) dediği, bütün âlimlerin kitaplarında uzun yazılıdır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr’i çok defa emir yapmıştı. Uhud gazasından sonra, Ebû Süfyan’ın Medine’ye hücum edeceği haberi geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buna karşı koymak için, hazret-i Ebû Bekr’i gönderdi. Hicretin 4. senesinde de, Beni Nadir gazvesinde, bir gece hazret-i Ebû Bekr’i kumandan yapıp, kendisi evine teşrif buyurdu. 6. yılda hazret-i Ebû Bekr’i emir yapıp, Kura kabilesine karşı gönderdi. Tebük gazasına gidileceği zaman da, askerin, önce Medine dışına toplanmasını emir buyurdu. Başlarına Ebû Bekr’i emir tayin etti. Hayber gazasında mübarek başı ağrıdığı için, istirahat buyurdu. Kendi yerine Ebû Bekr’i vekil ederek kaleyi almaya gönderdi. O gün hazret-i Ebû Bekr’in çok kahramanlıkları görüldü. 7. yılda, hazret-i Ebû Bekr’in kumandasında bir orduyu Beni Kilab kabilesine gönderdi. Kanlı muharebe oldu. Çok kâfiri katletti ve çok esir aldı. Tebük gazvesinden sonra, kâfirlerin Reml vadisinde toplandıkları, Medine’ye baskın yapacakları işitildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bayrağı hazret-i Ebû Bekr’e vererek, Onu askere emir yaptı. O da gidip düşmanları perişan etti. Beni Amr kabilesinde karışıklık olduğu işitildi. Resûlullah öğleden sonra oraya teşrif buyurdu. Bilal’e, (Eğer namaza yetişemezsem, Ebû Bekr’e söyle, Ashâbıma namaz kıldırsın!) buyurdu. 9. yılda, hazret-i Ebû Bekr’i emir yaparak, Ashâbını hacca gönderdi. Vefat edeceği zaman, perşembe akşamından pazartesi sabahına kadar, hazret-i Ebû Bekr’i Ashâbına imam yaptığını bilmeyen yoktur.

Hazret-i Ebû Bekr’i emir yapmadığı zamanlarda, kendisine vezir ve müşir yapmıştı. Din işlerinden hiçbirini Onsuz yapmazdı. Hadis âlimlerinden Hakim, Huzeyfe-tebni-Yeman hazretlerinden haber veriyor ki bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İsa aleyhisselâm, havarilerini her yere gönderdiği gibi, ben de dini ve farzları öğretmek için Ashâbımı uzak memleketlere göndermek istiyorum). (Ya Resûlallah! Bu işi başaracak Ebû Bekr ve Ömer gibi sahabilerin var) dedik. (Ben onlarsız olamam. İkisi benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu. Bir hadis-i şerifte buyurdu ki (Allahü teâlâ, bana 4 vezir ihsan etti. İkisi yer yüzünde, Ebû Bekr ve Ömer’dir. İkisi de gökte, Cebrâil ve Mikâil’dir.) Sık sık emir yapılmamak, imam olmaya ehliyetsizlik sayılsaydı, hazret-i Hasan ile Hüseyin, imamete lâyık olmazlardı. Çünkü hazret-i Ali halife iken, bunları hiçbir harbe ve hiçbir işe göndermedi. Babadan kardeşleri olan Muhammed bin Hanefiye’yi sık sık emir yapardı. Muhammed’e bunun sebebini sorduklarında, (Onlar babamın iki gözü gibidir. Ben ise, eli ve ayağı gibiyim) dedi.

Muhammed bin Ukayl bin Ebû Talib diyor ki: Amcam hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” hutbe okurken, (Ey müslümanlar! Ashâb arasında en cesur olan kimdir?) dedi. (Ya Emrelmüminin! En cesur sensin) dedim. (Hayır, en cesurumuz Ebû Bekr-i Sıddık’tır. Çünkü, Bedr gazasında Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” için bir çardak yaptık. Müşriklerin saldırılarına karşı koymak için, çadır önünde kim bekleyecek, dedik. Kimse cevap vermeden, hemen Ebû Bekr ortaya çıktı. Kılıcını çekip, çardak etrafında dolaşmaya başladı. Düşman en çok çardağa saldırıyordu. Ebû Bekr, kimini öldürdü. Kimini yaraladı. Resûlullaha bir kâfiri yaklaştırmadı) dedi.

Biat ettirmek kavgasında diyerek, hazret-i Ömer’e taş atmaktadır. Halbuki hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” kavga ederek değil, tesirli sözleri ile hazret-i Ebû Bekr’in halife olmasında iş gördü. Böylece, müslümanları büyük felaketten kurtardı. Kendisi ise, hazret-i Ebû Bekr’in vasiyeti üzerine, milletin istemesiyle hilafeti zorla kabul buyurdu.

3 — (Biri Fedek için hazret-i Ali’yi, hazret-i Hasan’ı, hazret-i Hüseyin’i ve Selman-ı Farisi’yi şahit olarak dinliyor. Ehl-i beyte inanmıyarak, hazret-i Fâtımatüzzehra’nın elinden alıyor) demektedir.

Bu iddianın cevabı Fedek Bahçesi Meselesi yazımızdadır.

4 — (Biri gene hazret-i Resûlün bu ciğerparesinin kaburga kemiklerini ve kolunu kırıyor. Bu da yetmiyormuşcasına kara yüzünü görmek istemeyen ve üzerine kapıyı kapatmak isteyen hazret-i Fâtıma anaya hücum ederek biat etmezseniz evinizi yakacağım, yıkacağım, diyor. O mazlum anayı kapı arasında sıkıştırarak, Muhsin ismi verilen masum-i pakin zayiine sebep oluyor) diyor.

Bu yalanları Hasan Kusuri (Dışlıklı Hasan efendi)nin Necm-ül-Kulub ve Kumru adlı eserlerinden aldığını bildiriyor.
Bu iftiralarla, müslümanların gözbebeği olan ve âyet-i kerimeler ile medh-ü sena buyurulan ve hadis-i şeriflerle Cennete gideceği müjdelenen ve adaleti, şanı ve şerefi dünya tarihlerini dolduran, müslümanların yüce emri, hazret-i Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” efendimize karşı kalplerde dolu olan sevgi ve saygıyı sarsmaya yelteniyor. Senet olarak gösterdiği kimse, ne Ehl-i sünnet ve ne de şiî âlimleri arasında bulunmadığı, iki eserin de ne oldukları belli olmadığı için, kalemimizi onlara bulaştırmayacağız. Bu alçak yalanların cevabını yine Tuhfe kitabından dinliyelim:

Yalnız Ehl-i sünnet değil, şiîler de hurufilerin bu yalanlarını şiddet ile reddediyorlar. Ancak, ayak tabakaları, soysuz, edebsiz birkaç sapık tarafından yayılmıştır, diyorlar. O sapıklar da (Evi yakmak istemişti. Fakat bu işi yapmaya kalkışmadı) şeklinde yaydılar. Halbuki istemek kalpte olur. Bunu, Allahü teâlâdan başka kimse anlayamaz. Eğer sapıklar, (Yakacağını söylememişti, yakarım diye korkutmuştu) demek istiyorsa, hazret-i Ömer, bu sözü ile birkaç kişiyi korkutmuştur. Bunlar, hazret-i Fâtıma’nın evinin yanında toplanmışlardı. (Biz burada oldukça kimse bize bir şey yapamaz) demişlerdi. Bunlar, halife seçimini karıştırmak, fitne fesad çıkarmak istiyorlardı. Hazret-i Fâtıma, bunların gürültüsünden çok sıkılmıştı. Fakat, başını çıkarıp oradan kovmaya edebi, hayası bırakmıyordu. Ömer-ül-Fâruk, oradan geçerken, bunları gördü ve anladı. Onları korkutmak için, (Evi başınıza yıkarım) dedi. Böyle söylemek, korkutmak için Arabistan’da adet halinde idi. Nitekim, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de namaza gelmeyenleri, imama uymayanları irşad için, (Eğer bu hâlden vazgeçmezlerse, evlerini başlarına yıkarım) buyurmuştu. Hazret-i Ebû Bekr Resûlullah efendimiz tarafından namaz için imam yapılmıştı. Bazı kimseler, Ona uymamayı, cemaate karışmamayı düşünmüşlerdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Onları böyle korkutmuştu. Hazret-i Ömer’in de böyle söylemesinde bir incelik vardır. Bundan başka, Mekke feth olunduğu gün, İbni Hatal adındaki bir kâfirin Peygamber efendimizi kötüliyen şirler söylediği bildirilmişti. Kendisinin Kâbe-i muazzamaya sığındığı, perdesinin altında saklandığı haber verildi. (Hiç çekinmeyiniz. Hemen orada öldürünüz!) buyuruldu. Allahü teâlânın dinine karşı gelenlerin, Allahın evine sığınması caiz olmayınca, nasıl olur da, hazret-i Fâtımanın duvarına sığınabilirler? Hazret-i Fâtıma da, o sapıkların sığınmasından nasıl olur da üzülmez? Çünkü, Resûlullahın o temiz kerimesi “radıyallahü teâlâ anha”, Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmış idi. Sahih haberlerden anlaşıldığına göre, hazret-i Fâtıma da, onların dağılmasını emir buyurmuştu.

Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” şehit edilince, hazret-i Ali halife olduğu zaman, birkaç kişi ortalığı karıştırmak için, Mekkeden Medineye gittiler. Müminlerin annesi olan hazret-i Aişe’nin evine sığınarak, hazret-i Osmanın katillerine kısas yapılmasını istediler. Muharebeye hazır olduklarını bildirdiler. Bunların içinde Ashâb-ı kiramdan kimse yoktu. Hazret-i Ali haber alınca, bunları orada öldürddü. Bu işi yaparken, Resûlullahın muhterem zevcesine saygısızlık olacağını düşünmedi. Bu işte, Resûlullahın mübarek zevcesine olan saygısızlık yanında, hazret-i Ömerin korkutmak için söylediği söz, pek küçük kalmaktadır. Evet hazret-i Ali, yerinde bir iş yapmıştı. Bütün müslümanlara yayılacak fitne ve fesadı önlerken, böyle küçük ve ince şeyleri gözetmesi lazım olmazdı. Bunu gözetmek için fitneyi başlangıçta ezmeseydi, din ve dünya işleri karmakarışık olurdu. Hazret-i Fâtımanın evine saygı göstermek lazım olduğu gibi, Resûlullahın muhterem zevcesine de saygı göstermek lazım idi. Hazret-i Ömer, yalnız korkutmak için söylemişti. Bir şey yapmamıştı. Hazret-i Ali ise, işlerin en ağırını yaptı. Hazret-i Ömerin sözü, hazret-i Alinin yaptığı işten çok hafif olduğu hâlde, bu sözü için Onu kötülemek, taassup ve inattan başka bir şey olamaz. Halbuki Ehl-i sünnet âlimleri, hazret-i Ali’nin halife olduğunu ve milletin selameti için, hazret-i Aişenin hatırını ve hürmetini gözetmediğini söylüyor. Ona dil uzatmaya izin vermiyor. Hurufi yalanlarına göre ise, hazret-i Ebû Bekr’in hilafeti haksız olduğundan, Onu korumak için hazret-i Fâtıma’nın evine karşı saygıyı gözetmemek pek büyük günah imiş. Bu sözleri, çok cahilce ve ahmakça bir düşünüşün ifadesidir. Çünkü, Ehl-i sünnete göre, iki hilafet de hak üzeredir. Hem de, hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrin hilafetini haklı biliyordu ve ortada hilafeti kabul etmeyen yoktu. İslamın başlangıcında, din ve iman fidanının henüz sürmeye başladığı zamanda, bu haklı hilafetin düzenini bozanların, fitne ve fesad çıkarmak isteyenlerin öldürülmesi lazım iken, hazret-i Ömerin söz ile korkutması niçin kötülenecek bir şey olsun? Şuna da şaşılır ki şiî âlimlerinden birkaçı, Resûlullahın halasının oğlu Zübeyr bin Avvam, hazret-i Ömerin korkuttuğu gençler arasında idi diyor. Bunlar hiç düşünmiyorlar mı ki hazret-i Ebû Bekr’in hilafetinde, Zübeyr bin Avvam’ın fesadcılar arasında bulunması, hiç kusur olmuyor da, yine bu Zübeyr’in hazret-i Osman’ın kısasını istediği zaman sert konuşması, öldürülmesine sebep oluyor. Hazret-i Fâtıma’nın evinde fesad hazırlamak, fitneye kalkışmak hoş görülüyor da, Resûlullahın muhterem zevcesinin yanında hazret-i Osman’ın katillerinden şikayet etmek veya kısaslarını istemek niçin büyük suç sayılıyor? “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”. Bu farklar, hep bozuk inanışlardan ileri gelmektedir.

Namazı cemaat ile kılmanın faydası, insanın kendinedir. Cemaati terkedenin hiçbir müslümana zararı olmaz. Böyle olduğu hâlde, cemaati terkedenleri, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, evlerini yıkmakla korkuddu. Hazret-i Ömerin, zararı bütün müslümanlara, hatta baştan başa, bütün İslamiyete yayilacak olan bir fitne ve fesadı çıkaranların evlerini yakmakla korkutması niçin caiz olmasın? Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, hazret-i Fâtımanın evindeki perdelerden canlı resmleri çıkarılıncaya kadar içeri teşrif etmedi. Hatta, Kâbe-i muazzama içindeki hazret-i İbrahimin ve hazret-i İsmailin olduğu söylenilen heykeller çıkarılmadıkça içeri girmedi. Hazret-i Fâtımanın muhterem ve mübarek evi yanında fesad çıkarıldığını görünce, (Evi başınıza yıkarım) diye hazret-i Ömerin fesadcıları korkutması neden suç olsun? Edebi gözeterek bu tehtidi yapmamalı idi denilirse, mühim işler ve büyük tehlikeler karşısında, kimse edebi gözetemez. Çünkü, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” da, hürmet edilmesi vâcip olan hazret-i Aişe-i Sıddıkaya karşı lazım olan edebi gözetmemişti. Görülüyor ki hazret-i Ömeri, masum olan imamın yaptığı işe uygun bir hareketinden dolayı kötülemek, Ona dil uzatmak, şiî mezhebine göre de uygun olmamaktadır.

5 — (Zalimler zulmüne devam ediyorlar. Diğeri Resûlullahın yüzüne tüküren ağzı köpüklenmiş cibilliyetsiz üvey kardeşi Ukbe bin Velidi valilikle mükafatlandırıyor. Bir taraftan da, Resûlullahın sürgün ettiği kimseleri hilafetin ikinci adamı mesabesine çıkarıyor. Bütün bunların intikamını hazret-i Hasan-ı Müctebanın tabutuna ok atmak ve attırmakla alıyor) diyor.

Burada da, Osman-ı Zinnureyne “radıyallâhu anh” saldırmaktadır. Fakat, Ehl-i sünnetin boğazına geçirmek istediği ip, ayaklarına takılmakta, helak olmaktadır. Şöyle ki Resûlullahın yüzüne tüküren üvey kardeşi Ukbe bin Velidi Vâli yaptı diye üçüncü halifeye saldırırken, cahilliğini ortaya koymaktadır. Çünkü, Resûlullahın mübarek yüzüne murdar salyasını fırlatan, Ebû Lehebin oğlu Uteybedir. Hazret-i Alinin amcası olan Ebû Leheb, Resûlullahın azılı düşmanı idi. (Tebbet yeda) sûresi gelerek, kendisinin ve Resûlullahın kapısına dikenleri yığan karısı Ümmi Cemilin Cehenneme gidecekleri bildirilince, büsbütün kudurdu. Oğulları Utbe ve Uteybeyi çağırdı. Resûlullahın kızlarını boşamalarını emretti. Bu iki hain, müşrik olduklarından, Resûlullahın damadlığı gibi bir şerefi ellerinden çıkardılar. Uteybe, yalnız Ümm-i Gülsümü “radıyallâhu anha” boşamakla kalmadı. Resûlullahın huzuruna gelip, (Sana inanmıyorum. Seni sevmiyorum. Sen de beni sevmezsin. Onun için kızını boşadım) dedi. Resûlullahın üzerine saldırdı. Mübarek yakasından tuttu. Gömleğini yırttı. Murdar salyasını akıtarak def’ oldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, (Ya Rabbi! Bunun üzerine canavarlarından birini gönder!) buyurdu. Cenab-ı Hak, Peygamberinin duâsını kabul buyurdu. Habis, Şama giderken (Zerka) denilen bir yerde, bir gece, bir arslan gelip, kafile içinde, koklıyarak bunu buldu. Yalnız bunu parçaladı. Bu alçaklar, o iki dilberi boşadıkları zaman daha düğünleri olmamış idi. Böylece Resûlullahı geçim sıkıntısına sokmak istemişlerdi. Fakat, hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, bu fırsattan istifade edip, Utbenin boşadığı hazret-i Rukayeyi kız olarak nikah etmekle, Resûlullahın damadı olmak şerefine kavuştu. Hazret-i Osman, çok güzeldi. Sarışın beyazdı. Ebû Lehebin veledlerinden katkat daha zengin idi. Resûlullaha çok eziyet edenlerden biri, Ukbe bin Ebû Muayt idi. Resûlullah mescid-i haramda namaz kılarken, bu habis gelip, mübarek başına işkembeler koymuştu. Bir kere de hücum ederek mübarek gömleği ile mübarek boğazını sıkmıştı. Oradan geçen hazret-i Ebû Bekr, (Benim Rabbim Allah diyeni mi öldürüyorsun?) diyerek, Resûlullaha yardım etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” orada bulunan kâfirlerin isimlerini sayarak, (Ya Rabbi! Bunları azap çukuruna doldur) buyurdu. Abdullah ibni Mesut buyuruyor ki (Bedr gazasında, bunların hepsi katl edilip, bir çukura doldurulduğunu gördüm. Yalnız Ukbe bin Ebû Muayt, o gazveden dönüşünde yolda katl edildi). Görülüyor ki Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” çok işkence eden Uteybe ve Ukbe kâfirleri, halifeler zamanlarına yetişmemişlerdi. Önceden Cehenneme gitmişlerdi. Bunları Vâli yaptı demek, büyük cahilliğin ifadesidir.

Evet, hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, kardeşi Utbenin oğlunu Medineye Vâli yapmıştı. Fakat, Onun adı Velid bin Utbe idi. Velid, 57 senesinde Vâli olunca, hazret-i Hüseyine ve başka Sahabiye çok saygı gösterdi. Hatta, Yezid, halife olunca, Medinede kendine biat edilmesini sıkı emrettiği hâlde, bunu sağlayamadığı ve hazret-i Hüseyini serbest bıraktığı için, Velidi azl etmişti.

Sonbahar mecmuasındaki bu yazının, hazret-i Osmana “radıyallahü teâlâ anh” atılan bir taş olduğu meydandadır. Çünkü, hazret-i Osman, üvey kardeşi, yani ana bir kardeşi olan Velidi Kufe emri yapmıştı. Fakat bu yazarın dediği gibi, Ukbe bin Velid değildir. Velid bin Ukbe idi. Yani Ukbe kâfirinin oğlu idi. Bunun adını tersine yazmaktadır. Bu Velid, Mekkenin fethinde imana geldi. Alçak işi yapan, bu değildi. Resûlullah, 9. yılda, bunu Beni Mustalık zekatını toplamaya memur etmişti. Yazarın, isimleri karıştırdığını kabul ederek, buna da cevap verelim.

Sad ibni Ebû Vakkas “radıyallâhu anh” Beytülmal memuru olan Abdullah ibni Mesud’dan “radıyallâhu anh” ödünç mal almıştı. Bunu ödiyemedi. Bu iş, Kûfe şehrinde ağızdan ağıza yayıldı. Halife Osman “radıyallâhu anh”, bunu işitince, Sad hazretlerini emirlikten azletti. Yerine, güvendiği Velid’i getirdi. Velid, iyi bir idareci idi. Kûfe’deki dedikodulara son verdi. Kendini halka sevdirdi. Azerbaycan halkı isyan etti. Velid, asker topladı. Birliklere kuvvetli emirler tayin etti. Askerin içinde, Medayn emri olan Huzeyfe-i Yemani hazretleri de vardı. Velid, kendisi idare ederek isyanı bastırdı. Kâfirlerle de gaza edip, çok ganimet aldı. Büyük bir rum ordusunun Sivas ve Malatya’ya doğru geldiği işitildi. Velid, Şam askerine Iraktan yardım gönderdi. Anadoluda çok yerler feth olundu. Hicretin 30. yılında, Velid’i çekemeyenler, şarap içiyor diye, Abdullah ibni Mesut hazretlerine şikayet ettiler. O da, (Biz günahı açık olmayan kimse ile uğraşmayız) buyurdu. Halifeye de şikayet ettiler. Hazret-i Osman Velidi Medine’ye çağırdı. Araştırdı. Şarap içtiği anlaşıldı. Had cezası vuruldu. Yerine Said bin As tayin edildi. Velid’i, hazret-i Ömer de vaktiyle Cezirede memur yapmıştı. Hazret-i Osman’ın “radıyallahü teâlâ anh” valileri üzerinde aşağıda geniş bilgi vereceğiz. Hazret-i Hasan’ın tabutuna ok attırdılar, iftirası ise, Ehl-i sünnet düşmanı olan hurufilerin kuyruklu yalanlarındandır. Bunun doğrusunu, Kısas-ı Enbiya kitabı şöyle anlatıyor:

Hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh”, hicretin 49. senesinde, büyük kardeşi hazret-i Hasan’ı, Hucre-i saadete defnetmeye hazırlanırken, işinden atılmış olup Medinede bulunan Mervan, biz buraya kimseyi defnettirmeyiz, dedi. Medine’de bulunan Emevileri topladı. Haşim oğulları da silahlanıp, bunlara karşı koymaya hazırlandı. Ebû Hureyre, hazret-i Hüseyin’e “radıyallâhu anhüma” nasihat verip, O da, kardeşini Bâkî kabristanına götürdü. Böylece, bir karışıklığın önü alınmış oldu. Emevilerden, Medine valisi olan Said bin As, cenazede bulundu. Adet üzere, cenaze namazını bu kıldırdı.

Mısırlı Seyyid Kutub adındaki bir yazarın da, hazret-i Osmana “radıyallâhu anh” dil uzatması da, kendisinin hurufi kitaplarına aldanmış olduğunu gösteriyor. Belirli birkaç kişi tarafından İslam alimi, hatta müctehid olarak tanıtılmaya çalışılan ve kitapları türkçeye tercüme edilip gençlerin önüne sürülen bu adam, 1958 senesinde basılmış olan El adaletül İctimaiyetü fil-İslam kitabının 186. ve sonraki sayfalarında, müslümanların gözbebeği olan bu mübarek halifeye karşı çok çirkin ve saygısızca kelimelerle iftiralar etmektedir. Hepsini yazmaya İslami hayamız mâni olduğu için, birkaç sayfasından birkaç satırını tercüme etmekle iktifa ediyoruz:

(Çok yaşlı olan Osmanın hilafete geçmesi, talihin kötülüğü oldu. Müslümanların işlerini idare etmekten âciz idi. Mervanın ve Emevilerin aldatmalarına karşı zayıf idi. Müslümanların mallarını gelişigüzel harc ediyordu. Bu hâli çok zaman dedikodu konusu oluyordu. Akrabasını milletin başına geçiriyordu. Bunların arasında, Resûlullahın tard etmiş olduğu Hakem de vardı. Bunun oğlu Harisin kızını kendi oğluna aldığı zaman Beytülmaldan ikiyüzbin dirhem ihsanda bulundu. Beytülmal hazini olan Zeyd bin Erkam, ertesi sabah ağlayarak geldi. İşinden affedilmesini diledi. Müslümanların malını akrabasına dağıttığı için istifa ettiğini anlayınca, akrabama iyilik ettiğim için mi ağlıyorsun, dedi. Hayır, onun için değil. Fakat bu malları Resûlullah hayatta iken, Allah yolunda verdiğin mallara karşılık olarak aldığını düşünerek ağlıyorum, dedi. Osman, bu söze kızıp, Beytülmalın anahtarlarını bırak git! Başkasını bulurum dedi. Osman’ın israflarını gösteren, böyle daha nice misaller vardır. Zübeyre 600.000, Talhaya 200.000 ve Mervana Afrikıye haracının beşte birini verdi. Ashâb ve öncelikle Ali bin ebû Talib bunları işitince onu azarladılar.

Muaviyenin mülkünü genişletip Filistini de Ona verdi. Hakemi ve süt kardeşi Abdullah bin Sad ve başka akrabasını Vâli yaptı. İslamın ruhundan bu ayrılığını gören Ashâb, Medineye toplandılar. Halife pek yaşlı ve gücü tükenmiş olup işler Mervanın elinde kaldı. Halk, Osmana nasihat vermek için Ali bin ebû Talibi gönderdiler. Uzun konuştular. Bu arada: Şimdi Vâli olan Mugire, Ömer zamanında da Vâli değil mi idi? Evet Vâli idi, dedi. Osman yine sordu: Ömer, bütün hilafeti müddetince, Muaviyeyi Vâli yapmadı mı? Evet yaptı. Fakat Muaviye Ömerden çok korkardı. Şimdi o, senin haberin olmadan işler çeviriyor. Millete de, Osman böyle emretti, diyor. Sen bunları işitiyorsun da Muaviyeye bir şey diyemiyorsun, dedi. Osman zamanında, hak ile batıl, hayır ile şer karıştı. Osman daha önce halife olsaydı, genç olurdu. Daha sonra halife olsaydı, yani Ali Onun yerine olsaydı, Emeviler işe karışmazdı. İyi olurdu) gibi şeyler yazıyor. Bundan sonra da, İslam halifelerine, en çok hazret-i Muaviyeye çatıyor… Beytülmalı keyifleri, zevkleri için harc ettiler. Bütün bu yolsuzluklara Osman sebep oldu, diyor.

Seyyid Kutub’un bu yazılarının yalan ve yanlış oldukları, Tuhfe kitabında vesikalarla ispat edilmektedir: Hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, Ashâb-ı kiramın söz birliği ile halife seçildi. Onu seçenler arasında hazret-i Ali de vardı. Seyyid Kutub, hazret-i Osmana dil uzatmakla, Ashâb-ı kiramın söz birliğine ve hatta, (Ümmetim yanlış bir iş üzerinde söz birliği yapmaz) hadis-i şerifine karşı gelmektedir.

(Mir’at-ı kainat) da diyor ki: Üçüncü halife olan hazret-i Osman bin Affan bin Ebil’as bin Ümeye bin Abdi Şems bin Abdi Menaf bin Kusey, Resûlullaha ilk iman eden erkeklerin dördüncüsüdür. Amcası Hakem bin Ebil’as, hazret-i Osmanı bağlayıp, dedelerinin dinine dönmezsen seni çözmem, dedikte, ölürüm de dinimi asla terketmem, dedi. Amcası ümitini kesip bağlarını çözdü. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vahiy katibi idi. Resûl “aleyhisselâm”, Allahü teâlânın emri ile kızı Rukayeyi buna verdi. Rukaye, Bedr gazası yapılırken, Medinede vefat edince, ikinci kızı Ümm-i Gülsümü verdi. O da, hicretin 9. senesinde vefat edince, (Daha kızlarım olsaydı, onları da Osman’a verirdim!) buyurdu. Ümm-i Gülsüm’ü verince, (Kızım! Zevcin Osman, ceddin İbrahim Peygambere ve baban Muhammed’e “aleyhisselâm” herkesten daha çok benzemektedir) buyurmuştu. Bir Peygamberin 2 kızını nikahlamak, hazret-i Osman’dan başka hiçbir insana nasip olmamıştır. Resûl aleyhisselâmın yanına hazret-i Osman gelince, Resûl aleyhisselâm, etekleri ile mübarek ayaklarını örttü. Hazret-i Aişe bunun sebebini sordukta, (Ondan melekler haya ediyor. Ben haya etmez miyim?) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Osman Cennette benim kardeşimdir ve hep yanımdadır) buyurdu. Tebük gazvesinde İslam askeri pek çoktu. Gıda maddesi ve harp vasıtası azdı. Sıkıntı çekilecekti. Hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, öz ticaret malından 3.000 deve, 70 at, 10.000 altın getirdi. Resûlullah, bunları askere dağıtıp, (Bugünden sonra, Osmana günah yazılmaz) buyurdu. İmam-ı Süyuti “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinin Camiussagir kitabındaki hadis-i şerifte, (Cehenneme girmesi lazım gelen 70.000 günahkar müsliman, Osman’ın şefaati ile sualsiz, hesapsız Cennete girecektir) buyuruldu. Hazret-i Osman’ın din bilgisi pekçoktu. Din bilgileri üzerinde hazret-i Ömer ile öyle konuşmalar yapardı ki işitenler kavga ediyorlar, sanırlardı.

Tuhfe kitabında diyor ki hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, halife iken, herkese lâyık olduğu vazifeyi verirdi. Herkesi yapabileceği işte kullanırdı. Halifenin gaybı bilmesi lazım değildir. Hazret-i Osman da, güvendiklerini, iş adamı olarak bildiklerini ve emin, âdil olarak tanıdıklarını ve emirlerine karşı gelmez zannettiklerini iş başına getirmiştir. Bundan dolayı kimsenin Ona dil uzatmaya hakkı yoktur. Ona karşı olanlar, Onun bu haklı hareketlerini de kötü gösteriyorlar. Hazret-i Osman’ın valileri, emirleri, Onu sevmekte ve emirlerini yapmakta, askerlikte, memleketler feth etmekte ve çalışkanlıkta, en seçme kimselerdi. Onun zamanında, İslam memleketlerini garbda İspanyaya kadar, şarkta Kabil ve Belhe kadar, bunlar genişletti. İslam ordularını denizde ve karada zaferten zafere ulaştırdılar. İkinci halife zamanında, fitne, fesad ocağı olan Irak ve Horasanı o kadar temizlediler ki kıpırdanmalarına meydan bırakmadılar. Eğer bu valilerden birkaçında, hazret-i Osmanın umduğu gibi çıkmayan işler görüldü ise, Ona niçin kusur sayılsın? Böyle işleri görünce, hiç susmazdı. Yahut çekemeyenlerin iftiraları olunca, işin doğrusunu araştırırdı. Çünkü hükümet adamlarının düşmanı ve çekemeyenleri çok olur. Herkesin şikayeti ile memur değiştirilirse, memleketin idaresi altüst olur. Araştırırdı. Şikayetler doğru çıkarsa, hemen azl ederdi. Böylece, Velidi azl etti. Hazret-i Muaviye, Ona isyan etmedi. Şamda, herkese kendini sevdirmişti. Bunun emrinde bulunanlardan hiç kimsenin burnu kanamıyordu. Müslümanları adalet ile idare ediyor, kâfirlerle de cihat ediyordu. Böyle bir kahramanı kim azl eder? Mısır valisi olan Abdullah bin Sadi de niçin azl etsin? O, hazret-i Osmandan sonra, bir yana çekildi. Karışıklıklardan uzak kaldı. Mısırdan Medineye, Onun için gelen şikayetler, hep İbni Sebe yahudisinin başı altından çıkıyordu. Sözün kısası, hazret-i Osman, vazifesini tam yaptı. Fakat, takdir, tedbirine uygun olmadığından, yahudilerin çıkardığı fitne ateşi söndürülemedi.

Hazret-i Osmanın hâli, her bakımdan, hazret-i Aliyye benzemektedir. Hazret-i Alinin de çeşitli tedbirleri faydasız kaldı. Yalnız, hazret-i Osmanın valileri, kendisini seviyorlar, emirlerini hep yapıyorlardı. Ganimetleri halifeye muntazam gönderiyorlardı. Bütün müslümanlar, mal sahibi, rahat ve huzur içinde idi. Hatta, fitne çıkmasına bu zenginlik de yardım etti. Hazret-i Alinin valileri ise, kendisine isyan etti. Vazifelerini yapmadılar. Devlet işleri aksadı. Hazret-i Alinin akrabası, amcasının çocukları da böyle yaptı. Hazret-i Osmanı lekelemeye kalkışanlar, Ehl-i sünnet âlimlerine inanmazlarsa, şiî kitaplarını okusunlar. O zaman anlarlar. Şiîlerin en kıymetli kitaplarından olan (Nehc-ül-belaga) kitabında, hazret-i Alinin amcasının oğluna yazdığı mektup var. Burada, o münafıka olan güvenini bildiriyor. Nehc-ül-belaga, sonra bunun hıyanetlerini uzun yazıyor. Hazret-i Alinin valilerinden Münzir bin Carut da hain çıktı. Halifenin ona yazdığı tehtid mektubu, şiî kitaplarının çoğunda vardır. Hazret-i Ali de, bu valileri için lekelenemez. Peygamberler bile münafıkların tatlı dillerine aldanmıştı. Fakat, Onlara vahiy gelerek, münafıkların çoğunun yüzkarası meydana çıkarıldı. Şiîler, imamların gaybı bilmesi lazımdır, diyorlar. Hazret-i Osmana bunun için dil uzatıyorlar. Bu inançları ile hazret-i Aliyi “keremallahü vecheh” de lekelemiş oluyorlar. Bunlara göre hazret-i Ali, önceden bildiği hâlde, hainleri müslümanların başına getirmiş oluyor. Meşhur Ziyad bin Ebih hainini de hazret-i Ali Vâli yapmıştı.

Mervanın babası olan Hakem bin Ası Medine’ye kabul ettiği için de, hazret-i Osmana çatıyorlar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Hakemi münafıklarla dost olduğu için ve müslümanlar arasında fitne çıkardığı için, Medineden sürmüştü. İki halife zamanında kâfirler temizlendi. Münafıklar kalmadı. Hakemin sürgünde kalması sebebi ortadan kalkmış oldu. İki halife, onun geri gelmesine izin vermemişlerdi. Çünkü, fitne ve fesad, yine çıkabilirdi. Hakem, Beni Ümeyeden idi. İki halife, Temim ve Adiy kabilelerinden idiler. Cahiliyet zamanındaki düşmanlıklar hatırlara gelebilirdi. Hazret-i Osman ise, Hakemin erkek kardeşinin oğlu idi. Bu korku aradan kalkmış oldu. Bunun için, (Onu Medineye getirmek için Resûlullahtan izin almıştım. Halife Ebû Bekre söylemiştim, izin aldığıma şahit istedi. Şahit olmadığı için susmuştum. Halife Ömer, belki benim sözümü kabul eder, demiştim. O da şahit istemişti. Ben halife olunca, bildiğime göre izin verdim) buyurdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hasta iken, (Bana salih biri gelse de, ona bir şey söylesem) buyurmuştu. Ebû Bekr’i çağıralım, dediler. (Hayır) buyurdu. Ömer’i çağıralım, dediler. (Olmaz) buyurdu. Ali’yi çağıralım, dediler. Yine (Olmaz) buyurdu. Osman’ı çağıralım, dediler. (Evet) buyurdu. Hazret-i Osman gelince, Ona bir şeyler söyledi. Bu arada, belki Hakem için de şefaat dilemiş ve kabul buyurulmuştur. Hakemin son zamanlarında nifak ve fesattan tevbe ettiği de bilinmektedir. Zaten, Medine’ye geldiği zaman çok ihtiyar idi. Bir şey yapacak hâlde değildi.

Akrabasına verdiği ihsanlar da, hurufi kitaplarının ve Seyyid Kutubun iddia ettikleri gibi, beytülmaldan değildi. Kendi öz malından idi. Abdülgani Nablüsi hazretleri Hadika kitabında, 2. cilt, 719. sayfasında diyor ki (4 halifeden 3’ü, beytülmaldan, yani devlet hazinesinden maaş alırlardı. Yalnız hazret-i Osman maaş almazdı. Çünkü, çok zengindi. Maaşa ihtiyacı yoktu). Berika kitabında da, 1431. sayfada, böyle yazdıktan sonra, (Osman “radıyallâhu anh” şehit olduğu gün hizmetçisinde, kendi malı olarak, 150.000 dinar altın ve bir milyon dirhem gümüş ve ikiyüzbin altın değerinde elbise bulundu) diyor. Kendisi kumaş tüccarı idi. İhsanları, yalnız akrabasına değildi. Herkese ikramı boldu. Allah rızası için, çok hayır yapardı. Her Cuma günü, bir köle azad ederdi. Her gün Ashâb-ı kirama ziyafet verirdi. Allah rızası için verilen mallara israf diyen kimse yoktur. Akrabaya yapılan sadakaya ise, iki kat sevap olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. Hazret-i Osman, Ashâb-ı kiramı topladı. İçlerinde Amar bin Yaser de vardı. (Şahit olunuz ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ihsan edilecekler arasında Kureyşi ve Beni Hâşimî öne almıştır. Eğer Cennetin anahtarlarını bana verseler, Beni Ümeyeyi Cennete doldururum. Dışarda kimseyi bırakmam) buyurdu. Hazret-i Osmanın bu sözüne karşı, Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bir şey demedi. Bütün ihsanlarını beytülmaldan veriyor sanmak, taassup ve inattır. Ona düşman olmanın alâmetidir. Kendisine sorduklarında, (Adalete ve takvaya sığmayan bir hareketi bana yüklemeyiniz) buyurmuştu. Hazret-i Osman, oğlunu Mervanın kardeşi Harisin kızına nikah ederken, kendi malından bin dirhem gümüş gönderdi. Kızı Rumanı Mervana nikah ederken de, bin dirhem verdi. Bunların hiçbiri beytülmaldan değildi.

Seyyid Kutubun hurufi kitaplarından ve Abbasi tarihlerinden alarak yazdığı (Afrikıyeden gelen ganimetin beşte birini Mervana bağışladı) sözü de iftiradır. Hazret-i Osman, 29 tarihinde, Abdullah bin Sadi, bin suvari ve piyade ile Afrikaya göndermişti. O zaman, Tunusun başşehri olan Afrikıye şehrinde kanlı muharebeler oldu. Müslümanlar galip geldi. Çok ganimet ele geçti. Abdullah, bunun beşte birini Mervan ile halifeye gönderdi. Yalnız para olarak beş bin altından ziyade idi. Arada birkaç aylık yol olduğu için, bunları Medineye getirmek çok güç ve tehlikeli idi. Bunun bin dirhemini Mervan sattı. Geri kalanını Medineye getirdi. Müjde haberlerini de verdi. Çok dualar aldı. Halife onun bu zahmetine ve müjdesine karşılık olarak, satılan kısmın parasından noksan kalanı Mervana bağışladı. Bunu yapmak halifenin hakkı idi. Hem de, Sahabenin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yanında vaki olmuştu. Bir kimseye bin altın getirseler bunun birini veya daha çok miktarını getirene bahşiş olarak verse, buna kimse israf demez. Nitekim, zekat toplıyan amile de, ihtiyacı kadar verilmesini, Allahü teâlâ emretmektedir. Abdullah bin Hâlid için bin dirhem verdi, sözü de iftiradır. Ona ödünç verilmesini emretmişti. Abdullah da borcunu ödemişti. Damadı Harisin, Medinedeki tacirlerden zekat toplarken haksızlık yaptığını işitince, Onu işten çıkardı ve ceza verdi.

Osman-ı Zinnureyn “radıyallâhu anh”, Hicazdaki ve Iraktaki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere, yakınlarına verir, ziraat aletleri de temin ederek çalıştırır, millete çok toprak kazandırırdı. Ziraati geliştirdi. Bağlar, meyve bahçeleri yetiştirdi. Kuyular kazdırdı. Kanallar açtırdı. Arabistanın kuru toprakları Onun zamanında en bereketli yerler gibi olmuştu. Emniyet ve huzur da böylece, kendiliğinden hâsıl olmuştu. Hırsızlık ve yırtıcı hayvanlar tarihe karışmıştı. Bunların yuvaları yerine, hanlar, misafirhaneler yapılmıştı. Ticaret ve nakliyatta kolaylık da, bunlara bağlı olarak, gelişmişti. Bunlar, Arabistan için, acayip ve harika sayılacak şeylerdi. Şimdi, 20. asrın motorlu vasıtaları ile bunlar yapılamıyor. (Arabistan’da nehirler akmadıkça, kıyamet kopmaz) hadis-i şerifi, sanki hazret-i Osman’ın zamanındaki medeniyeti haber vermektedir. Adi bin Hatem Taiye söylenen hadis-i şerifte, (Ömrün çok olursa, bir kadının Hire şehrinden Kâbe’ye rahat rahat Allahtan başka kimseden korkmadan geleceğini görürsün) buyurulmuştu. Hazret-i Osman zamanında malın, servetin artacağını, iş hayatının gelişeceğini bildiren çok hadis-i şerif vardır. Ashâb-ı kirâm, bu bereketi ve huzuru görünce, hazret-i Osman’ın idaresini, başarısını takdir ettiler. Onlar da, halife gibi çalışmaya başladılar. Hazret-i Ali, Yenbu ve Fedek ve Zühre denilen yerlerde, Talha, Gabette, Zübeyr, Zihaşebde, tarlalar ve bağlar yaptılar. Hicaz kıtası, mamur oldu. Hazret-i Osman’ın hilafeti birkaç sene daha uzasaydı, Şirazın gül bahçelerini ve Hiratın korularını geride bırakacaklardı. Ölü toprakları, Halifeden izin alarak, herkesin kendi malı ile işletmesi caizdir. Bunu yapmak halifenin kendisi için de niçin caiz olmasın? Böylece yetiştirdiği mahsul, kendisine neye helal olmasın? Hazret-i Osman, kendi malı ile çok toprakları ihya etti. Bağlar, bahçeler yaptı. Kuyular kazdırdı. Sular akıttı. Herkese önayak oldu. Millete iş imkanı sağladı. Yeni bir çığır açtı. (Mal, malı çeker) sözü gereğince, gelirleri katkat arttı. Onun zamanında, Medinede tarla sürmeyen, bağ yetiştirmeyen kimse kalmadı. Hindli Mevdudi ile Mısırlı Seyyid Kutub, İslam tarihlerini veya hiç olmazsa, Hindistanda yazılmış olan (Tuhfe) kitabını okumuş olsalardı, Resûlullahın halifelerini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” lekelemekten belki haya ederlerdi. Onları meth ve sena etmekten de âciz olduklarını anlarlar, edebli davranırlardı.

Beytülmaldan Zeyd bin Sabite “radıyallahü teâlâ anh” bin dirhem bağışladı, sözü de, hadiselere kötü gözle bakmanın ifadesidir. Bir gün beytülmaldan hakkı olanlara dağıtım yapılmasını emretmişti. Bin dirhem kadarı artmıştı. Bunun, müslümanların hizmetinde kullanılmasını emir buyurdu. Zeyd, bu para ile mescid-i Nebeviyi tamir etti.

576’da vefat eden Şâfiî âlimlerinden hafız Ahmed bin Muhammed Ebû Tâhir Silefinin (Meşihat) kitabında ve ayrıca İbni Asakir Ali bin Muhammedin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Ebû Bekri sevmek ve Ona şükretmek, ümmetimin hepsine vâciptir), buyuruldu. Bu hadis-i şerifi, imam-ı Münavi de, Deylemiden naklen yazmaktadır. Hafız Ömer bin Muhammed Erbili (Vesile) kitabındaki hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ size namazı, zekatı ve orucu farz ettiği gibi, Ebû Bekri, Ömeri, Osmanı ve Aliyi sevmeyi de farz etti) buyuruldu. Abdullah ibni Adinin bildirdiği, Münavide yazılı hadis-i şerifte, (Ebû Bekrle Ömeri sevmek imandandır. Onlara düşmanlık münafıklıktır) buyuruldu. İmam-ı Tirmüzi buyuruyor ki Resûlullahın yanına bir cenaze getirildi. Namazını kılmadı ve, (Bu adam Osmana düşman idi. Onun için, Allahü teâlâ da, buna düşmandır) buyurdu. Tevbe sûresi 101. âyetinde meâlen, (Muhacirlerin ve Ensarın önce imana gelenlerinden ve Onların yolunda gidenlerden Allah razıdır. Onlar da Allahtan razıdırlar. Allah, Onlar için Cennetler hazırladı) buyuruldu. İlk üç halife, önce imana gelenlerdendir. Hazret-i Muaviye ile Amr ibni As da, Onların yolunda olanlardandır. Bu din büyüklerine dil uzatanlar, âyet-i kerimeye ve hadis-i şeriflere karşı gelmiş oluyorlar. Âyet-i kerimeye ve hadis-i şerife karşı gelen, dinden çıkar, kâfir olur. Müslüman olduğunu açıklarsa, münafık veya zındık olduğu anlaşılır.

6 — (Diğeri acuze kadın Safvan ile yaşadığı çöl aşkını gerdanlık gaybı bahanesi ile örtmeye çalışıyor. Diğer taraftan da, boşanma sebebini hazret-i Ali’ye yüklüyor. Böylece, Cemel vak’ası doğuyor) diyor.

Bu iftiranın cevabı Hazreti Aişe’nin Faziletleri yazımızdadır.

7 — (Birçok erkeğin aşk maceralarının şöhretli kadını, Utbenin kızı Hind, hazret-i Hamzanın ciğerlerini yerken, habeşli kölenin sevdasını yaşamış. Kocası ibni Mugiyre tarafından, fahişeliği sebebiyle boşanmış ve Ebû Süfyan tarafından da karı olarak kabul edilmişti. Ebû Süfyanla evliliği Hindin diğer erkeklerden vazgeçmesini sağlayamadı. Şöhretli hayatına devam etti. İşte bu evlilikten doğan, hangi erkeğe oğul olarak nisbet edileceği bilinmeyen, fakat görünürde Ebû Süfyan’a nisbet kılınan Muaviye mel’ununun zulmü başladı) diyor.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” en büyük düşmanı olan ve kendisine lanet edilen Ebû Cehle ve İblise karşı bile insan bu kadar çirkin, bu kadar iğrenç kelimeleri kullanmaktan haya eder. Fakat, Kur’ân-ı Kerîmde, (Habis sözler, habis insanlara yakışır) buyuruldu. Söz, kişinin aynasıdır. Kanalizasyondan gül kokusu beklenemez ya! Yukarıda yazılı çirkin yalanlar, kötü iftiralar, Allahü teâlânın afv buyurduğu, Cenneti ve nimetleri müjdelediği büyük insanları lekeliyemez. Fakat bu sözlerin sahiplerinin alçaklığını meydana çıkardıkları için de, bir tarafa atılamaz. (İman, geçmiş günahları temizler, yok eder) hadis-i şerifi, hazret-i Muaviyenin ve mübarek babası Ebû Süfyan “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinin ve iffetini, asaletini, Mekkenin feth gününde Resûlullahın huzurunda ispat eden mübarek Hindin “radıyallâhu anha” tertemiz olduklarını ortaya koyan sarsılmaz bir vesikadır.

Bu üç sahabinin büyüklüğünü, üstünlüklerini yazan kitaplar sayılamayacak kadar çoktur. Biz, herkesin bulması kolay olan (Kısas-ı Enbiya) dan birkaç satır alacağız:

(Araplar arasında aile hayatı ve akrabalık gayreti pek kuvvetli idi. Her biri kendi aşıret ve akrabasının şerefini fevkalede gözetirdi) diyor. (Araplar, şiir söylerler, panayır yerlerinde, toplantılarda, vaaz ve nasihat verirlerdi), (Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretleri Safa tepesine çıkıp oturdu. Ömer-ül-Fâruk hazretleri de, alt yanına oturdu. Önce erkekler, sonra kadınlar gelip birer birer müslüman oldular. Kadınların arasında hazret-i Alinin kız kardeşi Ümm-i Hani ile hazret-i Muaviyenin annesi Hind de vardı. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” kadınlara (Hırsızlık etmiyeceğinize söz verin!) buyurunca, Hind ileri gelip, (Eğer hırsızlık etseydim, Ebû Süfyanın malından çok şey çalardım), dedi. Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, o vakit Hindi tanıdı. (Sen Hind misin?) buyurdu. (Ben Hindim. Geçmişi affet! Allah da seni affeylesin!) dedi. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” zina etmemek şartını söyleyince, Hind, (Hür olan kadın hiç zina eder mi?) dedi. Sonra evlatlarını öldürmemeyi şart buyurunca, Hind, (Biz onları küçük iken büyüddük. Büyük iken, sen onları Bedrde öldürdün. Artık ne oldu ise orasını sen ve onlar daha iyi bilirsiniz) dedi. Hazret-i Ömer çok sert ve ciddi olduğu hâlde, Hindin bu sözüne dayanamayıp güldü. Kadınların iftira etmemesini teklif buyurunca, Hind, (Vallahi iftira çirkin şeydir. Sen bize güzel ahlakı emrediyorsun) dedi. Nihayet isyan etmemeyi teklif buyurunca, Hind, (Biz bu yüksek huzura, sonra isyan etmek niyeti ile gelmedik!) diye söz verdi. Hindin öldürülmesi emrolunmuşken, böylece afva kavuştu ve halis kalp ile iman etti. Hemen evine gelip ne kadar heykel var ise, (Bu kadar zaman size aldanmışız) diyerek hepsini parçaladı. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” oradaki kadınlara hayır duâ etti). Hindin afv ve imana kavuşması, başka kaçanlara cesaret verdi. Gelip afv dilediler. Kabul buyuruldu. Hind böylece, çok kimsenin ölümden kurtulmasına ve imana gelmesine sebep olmakla bahtiyar oldu. (Ebû Süfyan ile oğulları kuvvetli müslüman oldular. Resûl-i ekrem, onları katiblikte kullandı) diyor “radıyallahü teâlâ anhüm”.

Hurufiler, hazret-i Muaviyenin İslamiyete hizmetleri ve hadis-i şerifle meth olunması karşısında, ne yazacaklarını şaşırarak, babasının aile hayatını kurcalıyorlar. Hazret-i Muaviyeyi, bu yoldan lekelemeye çalışıyorlar. Babası ne kadar kötülense, Ebû Leheb kâfiri derecesine düşüremezler ya! Adına âyet nazil olan Ebû Leheb kâfirinin oğlu Utbe, Resûlullaha çok eziyet yapardı. Bunlar yetmiyormuş gibi, sıkıntısı artsın diye, mübarek kerimesini boşamıştı. (Kısas-ı Enbiya) da diyor ki (İşte bu Utbe, Feth günü imana geldi, afv diledi. Resûlullah afv buyurup, hayır duâ etti. Utbe, Huneyn gazvesinin en kızgın zamanında Resûlullahın önünden ayrılmadı). Ebû Leheb kâfirini hiç kötülemiyor. O habisin oğlu olduğu için ve Resûlullaha çok işkence yapmış olduğu için, Utbeye bir şey demiyorlar. Çünkü Utbe, birinci halifenin hazret-i Ali olmasını istiyordu. Bunun için şiir söylüyordu. Görülüyor ki yazarın kıymet ölçüsü, İslam ve küfür veya Resûlullaha hizmet ve eziyet etmek gibi, ana davalar değildir. Hazret-i Aliyye oy verip vermemek davasıdır. Din yolunda değil, siyaset yolundadır. Ashâb-ı kiramı geçimsiz ve adi kimseler göstermek davasındadır.

Yukarıda, Kısas-ı Enbiya’nın çeşitli sayfalarından aldığımız yazılar, Sonbahar mecmuasındaki iftiraların yalan olduklarını açıkça göstermektedir. Kamusul-alam’da diyor ki (Hind binti Utbe bin Rebia bin Abd-i Şems, Kureyşin asılzadelerinden idi. Ebû Süfyanın zevcesi idi. Ebû Süfyandan önce, Fakıh bin Mugirenin zevcesi idi. İslamda sebat ve hüsn-i hareket etti. Akıllı, ileriyi gören, idareci bir hanımdı. Yermük gazasında zevci Ebû Süfyan ile birlikte bulunup, müslümanları rumlara karşı cihata teşvik ederdi).

Hindin “radıyallâhu anha” imanının kuvvetini ve iffetinin derecesini bütün kitaplar yazmaktadır. İslamiyetten önce Arabistanda nikah ve aile hayatı vardı. Lütfen, 36. maddeye bakınız! Sonbahar mecmuasını yazan kimse, aile hayatını, kendi müt’a denilen metres hayatına benzetiyor. Kendisi gibi herkesin de haram işlediğini zannediyor. Mearic-ün-nübüvve kitabında diyor ki (Hind “radıyallâhu anha” imana gelip, evindeki heykelleri kırdıktan sonra, Resûlullaha iki kuzu hediye gönderdi. Resûlullah kabul buyurup, Hinde bereket ile duâ etti. Hak teâlâ, Onun koyunlarına, o kadar bereket verdi ki sayısı bilinmez oldu. Hind, her zaman, bunlar Resûlullahın bereketidir, derdi). Abdülgani Nablüsi, Hadika’nın 126. sayfasında buyuruyor ki (Resûlullaha iman eden herkesin kalbinde, Onun büyüklüğü ve sevgisi vardır. Fakat, miktarı muhtelıftır. Kalpleri bu sevgi ile dolup taşanlar az değildir. Söz birliği ile bildirildi ki Ebû Süfyanın “radıyallâhu anh” zevcesi Hind “radıyallâhu anha”, (Ya Resûlallah! Mübarek yüzünüzü hiç sevmezdim. Şimdi ise, O güzel yüzün, bana her şeyden daha çok sevgilidir) demiştir.)
Sonbahar mecmuası, hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” zulüm ettiğini bildiriyor. Halbuki hazret-i Muaviye halife olunca, İslam memleketlerine sulh, sükun, huzur geldi. Geçimsizlikler sona erdi. Cihat ve fütühat başladı. Adaleti, ihsanları her yere yayıldı. Tarih kitapları bunları uzun uzun anlatıyor.

8 — (Saltanat gayesiyle hurafeler yaratan, güzelim İslam dinini koyu taassup ve ümmetçiliğe çeviren zihniyetin tohumu Osmanlı padişahlarının bazılarının zihninde ve gönlünde yeşerdi. Bütün bu olanlar şiîler içindi. Çünkü, şiîler, birlik istemişlerdi. Vahdâniyetin (Muhammed-Ali) ile başladığını biliyorlardı. Amaçları Ehl-i beyti sevmek idi. Ümmetçilik tahakküme başlayınca, şiîler ve aydınlar bunun karşısında olmuşlardır. Halifelik zamanı, seçimle ilk halife olan hazret-i Ali değil miydi?) diyor.

Allahü teâlâ müslümanlara (Resûlümün ümmeti) diyor. Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, müslümanların kendi ümmeti olduğunu bildiriyor. Mesela, (Ümmetimin büyük günahı olanlarına şefaat edeceğim) ve (Ümmetimin âlimleri, Beni İsrailin Peygamberleri gibidir) gibi daha nice hadislerde (Ümmetim) diyor. Bu yazar ise, Osmanlı padişahları “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” İslam dinini ümmetçiliğe çevirdiler, diyerek, müslümanların halifelerini kötülüyor. Ümmetçiliği de sonradan meydana çıkmış göstererek, beğenmiyor. Yazarın bu sözü de, müslümanlıkla taban tabana zıttır. Hurufiliği savunmaktadır. Hurufilerin bütün planları, müslüman görünerek İslamiyete saldırmaktır. Birlik istiyorlarmış. Bu sözleri kasabın keseceği koyuna, (Ben seni çok seviyorum, canına kıymak istemiyorum) demesine benziyor. Yazar, hurufi olduğunu, yani İslamiyette, kardeşi kardeşe öldürtmek fitnesini ortaya çıkaran İbni Sebein yolunda olduğunu örtmeye çalışıyor. İbni Sebein yolunda olan Hasan Sabbahın, kıydığı canları, akıttığı binlerce müslüman kanını tarihler uzun uzun yazmaktadır. Yalnız Hasan Sabbahın cinayetlerini, hıyanetlerini okuyanlar bu hurufinin yanlış yazdığını pek iyi anlarlar.

Kısas-ı Enbiya’nın 887. sayfasında diyor ki Hasan Sabbah, İbni Sebe’nin yolunda bir sapık, bir mülhid idi. Haramlara helal diyerek, çok kimseleri yoldan çıkardı. (Elemut) kalesı ve civarı bunun taraftarları ile doldu. Yol kesicilik yaparlardı. Ehl-i sünnete yezidi diyorlardı. Bir yezidi öldürmek, on kâfiri öldürmekten daha sevaptır biliyorlar. Bunun için, hacıları, hakimleri, âlimleri, askerleri hançer saplayıp öldürürlerdi. Bunlara, (Batınıye) veya (İsmailiye) de denir. Kâfir ve azgın kimselerdi. Hasan Sabbah, 35 sene çok kimselerin dinlerine ve canlarına kıydı, 518 [m. 1124] senesinde Cehenneme gitti. 557’de reis olan torunu Ahund Hasan, hepsinden daha alçak zındıktı. Müslümanları aldatmak için, kendilerine Alevî adını takan bu haindir. Hazret-i Alinin şehit edilmiş olduğu Ramazanın on yedisinde, 559’da bir meydanda minbere çıkıp, (Beni Ali gönderdi. Ben bütün müslümanların imamıyım. İslamiyetin aslı, faslı yoktur. İş kalptedir. Kalbi temiz olana günah zarar vermez. Her şeyi helal ettim. Keyfinize bakınız!) dedi. Kadın erkek, karma karışık şarap içtiler. O günü yıl başlangıcı yaptılar. Bu zındık 561’de kaynı tarafından öldürüldü. Torunu, Celaleddin Hasan, bu bozuk yolu bıraktı. Ehl-i sünnet mezhebine girdiğini halifeye bildirdi. Hasan bin Sabbahın yazdığı zındıklık kitaplarını toplayıp yaktırdı. 618’de öldü. Yerine geçen oğlu Ahund Alaeddin Muhammed, İsmailiye devletinin 7. hükümdarı olup dedelerinin bozuk yolunu tuttu. Haramları helal yaptı. Oğlu Ahund Rükneddin 652’de, bu habisi yatağında öldürddü. Babasının hapsettiği şiî âlimlerinden Nasireddin-i Tusiyi vezir yaptı. Fakat 654’te Hülagünün kardeşi, Maveraünnehrde, bunu idam etti. Hülagü, İsmaili mülhidlerini kılınçtan geçirdi. Müslümanları bu zındıklardan kurtardı. (Dinsizin hakkından imansız gelir) sözünün doğru olduğu bir kere daha zahir oldu.

Kamusul-alam’da, İsmailiye kelimesinde diyor ki: (Şiîlerin içine sızan dalalet fırkalarından birisidir. İmam-ı Cafer Sâdık hazretlerinin hayatında ölen büyük oğlu İsmaili son imam tanıdıklarından bu ismi almışlardır. İbni Sebe’nin yolundadırlar. Tenasüha inanırlar. Haramlara helal derler. Her ahlaksızlığı sıkılmadan yaparlar. Çok müslüman kanı döken Karamıti zındıkları ile Hasan Sabbah haini ve Mısırda İslamiyeti yıkmaya çalışan Fatımi devleti hep İsmaili idi. Bidat ehlinin azgın olanları ve Dürziler ve hurufiler de, bunlardan türemiştir). Bunların kendilerine Alevî dedikleri Müncid kitabında yazılıdır.

Hurufiler, Muhammed-Ali birliğinde toplanıyoruz, diyor. Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde medh-ü sena buyurulan Ashâb-ı kirâm, bu birlikten dışarıda imiş. Cennet ile müjdelenen ilk üç halife ve bunlar zamanında İslamiyeti üç kıtaya yayan İslam mücahitleri, başka birliklerde imiş. Fakat, Sonbahar mecmuasının yazarı Muhammed-Ali sözünde de samimi olmadığını anlatmaktadır. Çünkü, hazret-i Ali, üç halifeyi, hatta, kendileriyle harp ettiği Ashâb-ı kiramın hepsini çok severdi. Onların mümin olduklarını, kıymetli olduklarını hutbelerinde ve her toplulukta söylerdi. Onları meth-ü sena buyuruyordu. Alevî ismi ile şereflenen kimsenin de böyle olması lazımdır. Ehl-i beyt yolunda olduklarını söylüyorlar. Yurdumuzdaki alevilerin ve sünnilerin birlikte sevdikleri mübarek alevî ismini kendilerine maske yapıyorlar. Halbuki bütün yazıları ve bütün hareketleri, alevî olmadıklarını göstermektedir. Bunların iç yüzünü meydana çıkarmak için, o zaman yazılmış olan Tuhfe kitabında diyor ki:

1) Hurufiler (Muhammed-Ali birliği) sözü altında, Resûlullah ile hazret-i Ali’yi bir derecede tutuyorlar.

2) İster yahudi, ister hıristiyan, ister müşrik olsun, hazret-i Aliyi seven herkes Cennete girecek, diyorlar. Ashâb-ı kiramı sevenler, çok ibadet yapsalar da, Ehl-i beyti de sevseler de, Cehenneme gireceklerdir, diyorlar.

3) Ali’yi sevenlere, günah zarar vermezmiş.

4) Ümmet-i merhume olan Ehl-i sünnete “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ümmet-i mel’une diyorlar.

5) Kur’ân-ı Kerîmi hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” değiştirdi, diyorlar. Birçok ayeti inkar ediyorlar.

6) Hazret-i Ömere lanet etmek, zikrden ve Kuran okumaktan daha sevaptır, diyorlar.

7) Ashâb-ı kirama ve Zevcat-ı zevil ihtirama lanet etmek ibadettir. Namaz gibi, onlara her gün lanet farzdır, diyorlar.

8) Hazret-i Ebû Bekre, hazret-i Ömere bir kere lanet etmek, 70 ibadet gibidir, diyorlar.

9) Hazret-i Rukaye ile Ümm-i Gülsüm, hazret-i Osman ile evlendikleri için, Resûlullahın kızı değildirler, diyorlar.

10) Hazret-i Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallâhu anhüm” münafık idi, diyorlar. Bu sözleri ile bu üç halifeyi metheden hadis-i şerifleri inkar ediyorlar. Bu hadis-i şerifler, Şah Veliyullah-ı Dehlevinin “rahmetullâhi aleyh”, (İzalet-ül-hafa) kitabında, vesikaları ile birlikte yazılıdır.

11) Hazret-i Ebû Bekr, (Temim) kabilesinden ve hazret-i Ömer (Adi) kabilesinden olduğu için, Temim ve Adi bir puttur. Ebû Bekrle Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” gizlice bu putlara tapınırlardı, diyorlar. Halbuki hazret-i Ali, hazret-i Ebû Bekrin oğlu Muhammede kızını verdi ve Onu Vâli yaptı. Bir kızını da hazret-i Ömere verdi. Bir yandan, hazret-i Ali masumdur, hiç yanılmaz, diyorlar. Bir yandan da, hazret-i Alinin kızlarını verdiği din büyüklerine ve Resûlullahın kayın pederlerine ve damadına münafık diyorlar.

12) Ehl-i sünnet olan müslümanları, hazret-i Aliyye ve Ehl-i beyte düşman biliyorlar. Halbuki Ehl-i sünnet, hazret-i Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” ve Ehl-i beyti çok sevmektedir. Bunları sevmek, son nefeste imanla gitmeye sebep olur, demektedir. Evliya olmak için, bunları çok sevmek ve izlerinde bulunmak lazım olduğuna inanmaktadır.

13) Ehl-i sünnet, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” katili olan İbni Mülcemi âdil tanıyor, diyorlar. Buhari ondan hadis haber veriyor, diyorlar. Bu sözleri yalandır. Buharide ibni Mülcemden hadis yoktur.

14) Ehl-i sünnete düşman oldukları için, sünnet kelimesine de lanet ediyorlar.

15) Namazda (ve teâlâ ceddük) diyenin namazı bozulur, diyorlar.

16) Ehl-i sünnet, yahudiden ve hıristiyandan daha fenadir ve daha pistir, diyorlar.

17) Kendilerinin muhtelif fırkaları, birbirlerine düşman iseler de, Aliyi sevdikleri için, hepsi Cennete girecekmiş.

18) Ehl-i sünnetin bildirdiği ibadetleri yapmak lazım değildir, diyorlar.

19) Bir şeye başlarken, Besmele yerine, üç halifeye lanet ediyorlar. İlk iki halifeye lanet yazılı kağıtı taşıyan veya suyunu içen hasta iyi olurmuş.

20) Hazret-i Aişeye ve hazret-i Hafsaya “radıyallâhu anhüma” günde beş kere lanet etmek farzdır, diyorlar.

21) Resûlullah, zevcelerini boşamak için, Ali’yi vekil etti. O da Aişeyi boşadı, diyorlar. Halbuki âyet-i kerimede, Resûlullaha bile boşamak hakkı verilmemiştir.

22) Ali olmasaydı, Peygamberler yaratılmazdı, diyorlar. Peygamber olmayanın, Peygamberden daha üstün olduğunu söyleyenin kâfir olacağını düşünmiyorlar.

23) Kıyamette, yalnız Muhammed ile Alinin dedikleri olur, diyorlar.

24) Ömer “radıyallahü teâlâ anh” öldürülünce, melekler, üç gün kimseye günah yazmadı, diyorlar.

25) Her hacda, Minada Ebû Bekrle Ömer “radıyallâhu anhüma” taşlanıyor, diyorlar.

26) Dabbetü’l-erd ayeti, hazret-i Alinin tekrar dünyaya geleceğini bildirmek içinmiş.

27) Yanlış inançlarının 22.’si olarak, misafir gelen tanıdık bir hurufiye ev sahibinin zevcesini ve kızlarını teslim etmesi sevaptır, diyorlar. İran’da, hurufi babaları, istediği eve gider. Buna istediği kadın ikram edilir. Bundan Cuma gecesi çocuk olurmuş. Böyle çocuklara Acem seyidi diyorlar. Bunun için bunların Seyyidleri çoktur.

28) Zilhiccenin 18. günü dini bayramlarının en büyüğüdür. O gün, hazret-i Osman’ın şehit edildiği gündür.

29) Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” şehit olduğu Rebi-ul-evvelin 9. günü bayramlarıdır.

30) Mecusi bayramı olan Nevruz günü mübarek günleridir.

31) Farzdan başka namazlar, her tarafa doğru kılınırmış. Meşhette imam-ı Ali Rıza’nın kabrinin her köşesinde kabre karşı namaz kılıyorlar. Tuhfe Muhtasarı, 300. sayfasında, (İmamların mezarına karşı, kıbleye arkaları dönük namaz kılarlar. Hurufilerin bu halleri müşriklere benzemektedir) diyor.

32) Çıplak olarak her zaman namaz kılınır derler. Seveteynden, (Yani ön ve arkadaki iki çirkin yerden) başka yerleri avret saymadıkları Minhacüssalihin adındaki kitabında açıkça yazılıdır. Bu kitabın, 1966’da Necef’te 15. baskısı yapılmıştır.

33) Yemek ve içmek namazı bozmazmış.

34) 218. sayfasında diyor ki Cuma namazı kılmazlar. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını bir arada kılarlar.

35) 17. inanışları olarak, masum imamın dokunduğu şeyler, Kabeden binlerce defa daha kıymetlidir, derler.

36) Suya girince oruç bozulur, derler.

37) Muharremin onuncu günü ikindiye kadar oruç tutarlar.

38) Cihat ibadet değildir, caiz değildir, derler.

39) Bir kadınla para karşılığı, belli zaman evli yaşamaya Müt’a nikahı diyorlar. Böyle nikah çok sevapmış. Müt’a-i devriye denilen genel ev hayatına caiz dedikleri de 227. sayfada yazılıdır.

40) Cariyeyi vakıf sureti ile erkeklere teslim etmek sahihtir, derler.

41) Seyyid Mahmud Şükrü Alusinin, 1302 hicri yılında hazırladığı ve 1373)yılında Kahirede basılan (Muhtasar-ı Tuhfe-i İsna-aşeriye) adındaki Arabî kitabın 325. ci sayfasında diyor ki: Helâda taharet için kullanılmış olan su ile pişen et ve benzeri temiz olur ve yemesi caiz olurmuş. İstincada kullanılan suyun temiz olduğu (Minhac) kitaplarında da yazılıdır. Bunun gibi, çok kimselerin taharetlendiği ve köpeğin bevl yaptığı su temizmiş, içmesi ve bir şeyi pişirmesi caizmiş. Yarısı kan veya bevl olan su da böyle imiş.

42) Aç olanın, ekmeyi olup da vermeyeni öldürmesi caizdir, derler.

43) 2. babda, 75. keyd, yani hileleri olarak diyor ki namazda topraktan yapılmış kerpiç üzerine secde yapmak lazımdır. Ehl-i sünnet toprak üzerine secde etmedikleri için, şeytana benziyor, diyorlar.

44) Tuhfe Muhtasarı, 299. sayfasında, (Hıristiyanlar, İsa aleyhisselâmın ve hazret-i Meryemin uydurma resmlerini yapıp kiliselerinde, bu resimlere karşı secde yaptıkları gibi, hurufiler de imamların uydurma resimlerini yapıyorlar. Bu resimlere saygı gösteriyorlar, hatta secde ediyorlar) diyor. Zamanımızda İranda ve Irakta sarıklı ve sakallı uydurma resimleri camilere, evlere ve dükkanlara astıkları, hazret-i Alinin resmidir, diyerek bunlara tapındıkları görülmektedir.

45) Tuhfe Muhtasarında, 14. sayfada diyor ki hurufilerin taşkın olanları, hazret-i Ali’ye ilah diyorlar. Bu taşkınlar 24 fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan 20. fırka, tanrı, Ali’ye ve çocuklarına hulul etmiştir. Ali ilahtır, diyorlar. Bunlar Şam’da ve Haleb ve Lazkiye’de bulunmaktadır. Türkiye’de yoktur.

Yukarıda yazılı 45. maddedeki hurufi inançlarının çoğunun, hangi kitaplarda bulunduğu Tuhfe-i İsna-aşeriye’de yazılıdır. Her birinin yanlış ve bozuk olduğu vesikalarla ispat edilmektedir. Aleviler, hazret-i Alinin şanını, şerefini, kıymetini ve İslamiyete hizmetini bilerek, O Allahın arslanını, Peygamber efendimizin bildirdiği gibi çok seven müslümanlardır. Ehl-i sünnet denilen biz müslümanlar, hazret-i Aliyi böyle sevdiğimiz için, Aleviyiz. Böyle Alevî olanları severiz. Onları kardeş biliriz. İbadetlerimizi serbestçe yaptığımız ve huzur içinde yaşadığımız Türkiyenin mübarek topraklarında, elele verip çalışmamız, sevişmemiz, vicdan borcumuz olmalıdır.

İslamiyeti içerden yıkmaya uğraşan dinde reformculardan biri, hatta birincisi hurufiler olduğu yukarıda bildirildi. Bunlar şiî değildir. Şiilik, üç halifeyi sevmemektir. Düşmanlık etmek değildir. Şia, cemaat, topluluk, fırka, parti demektir. Bu partiden olana Şiî denir. Kısas-ı Enbiya’da diyor ki:

Ashâb-ı kirama düşman olmak fitnesini ilk meydana çıkaran Abdullah bin Sebe isminde Yemenli bir yahudidir. Bu yahudi, müslüman göründü. Önce Basra’ya geldi. (İsa “aleyhisselâm” tekrar dünyaya gelecek. Muhammed “aleyhisselâm” gelmez olur mu? O da gelecek, Ali ile birlikte dünyayı küfürden kurtaracak. Hilafet Ali’nin hakkı idi. Üç halife, Onun hakkını elinden zorla aldı) diyordu. Basradan koğuldu. Kufeye gelip, halkı aldatmaya başladı. Buradan da koğuldu. Şam’a geldi. Şamda, Ashâb-ı kiramdan yüz bulamayınca Mısra kaçtı. Mısırda, Hâlid bin Mülcim, Sudan bin Hamran, Gafıki bin Harp ve Kinane bin Bişr gibi soysuz, azılı haydutları etrafına topladı. Kendisini Ehl-i beytin aşıkı olarak tanıttı. Herkese, hazret-i Ali’ye uymak, Ona uymayanlara düşman olmak lazım olduğunu söylüyordu. Kendisine inananlara da, ayrıca (Peygamberden sonra, insanların en üstünü hazret-i Ali’dir. O, Peygamberin vasisi, kardeşi, damadıdır) diyordu. Sözlerine inandırmak için, âyet-i kerimelere yanlış mânâlar veriyor, hadis uydurarak cahilleri aldatıyordu. Böyle yapanlara (Zındık) denir. Bu sözlerine de inananlara, (Peygamber kendinden sonra hazret-i Alinin halife olmasını emretti. Ashâb, Peygamberi dinlemediler. Alinin hakkını çiğnediler. Dünya çıkarları için, dinlerini terkettiler) diyordu. Bu sırları herkese açma, diye sıkı tenbih ediyordu. (Ben şan ve şöhreti sevmem. Maksadım, yalnız, size doğru yolu bildirmektir) diyordu. Böylece hazret-i Osmanın şehit edilmesine sebep oldu. Sonra, hazret-i Alinin askeri arasına, üç halifenin düşmanlığını yaymaya çalıştı. Burada da başarı sağladı. Buna aldananlara (Sebeiye) denir. [Sonradan hurufi denildi.] Hazret-i Ali, bu dedikoduları haber alınca, minbere çıkıp, üç halifeye dil uzatanları ağır suçladı. Birkaçını dövmekle korkuddu. İbni Sebe bu başarısını görünce, seçtiklerine, gizlice, hazret-i Alinin kerametlerini ileri sürerek, (Bu insan gücünün üstündeki işleri, Onun ilah olduğunu anlatıyor) diyor ve hazret-i Alinin (Sekr-i tarikat) halindeki sözlerini de şahit gösteriyordu. Hazret-i Ali, bu sözleri de haber aldı. İbni Sebei ve ona inananları, yani hurufileri ateşte yakacağını bildirdi. Bunları Medayn şehrine sürdü. Fakat, orada da rahat durmadı. Adamlarını Iraka ve Azerbaycana göndererek, Ashâb-ı kirâm düşmanlığını yaydı. Hazret-i Ali, Şamlılarla harp etmekte olduğundan, bunlarla uğraşmaya, halifelik işlerini yapmaya vakit bulamadı.

Sual: Hazret-i Ali, Deve ve Sıffin vak’alarında, karşısında bulunan Ashâb-ı kirâm ile anlaşsaydı, Onlarla harp etmeseydi, O din kardeşleri ile birleşerek, O sevdikleri ile elele vererek, İbni Sebe kâfiri ile ve onun yanına toplanmış olan hurufilerle harp etselerdi, İslamiyete yapmış olduğu büyük hizmetlere, bir yenisini de katmış olurdu. Tarih boyunca İslam alemini kana boyamış olan Sebeiye fırkası yok olurdu, denirse:

Cevap: Öyle ictihad buyurmadı. Kader-i ilâhîyi keşfetti. Ona tabi oldu. Ehl-i sünnet âlimleri, hazret-i Alinin ictihadının doğru olduğunu bildiriyor. II. Abdülhamid hanın başına gelen de, bunun gibi idi. Mason planları ile hazırlanmış olan çapulcu ordusu, Sultanı hal’ için gelirken, İstanbul’daki paşalar, karşı koyalım, dedi. İstanbul’daki kışlalar talimli asker dolu idi. Fakat, Abdülhamid han, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” ictihadına uydu. Kader-i ilâhiyeye tabi oldu. Asilere karşı gelmedi. Böylece ittihatçıların, kendisinden ve binlerce müslümandan intikam almalarını önledi.

Bozguncuların günden güne artması yüzünden hazret-i Ali’nin askeri 4’e ayrıldı:

1) İlk şia fırkası olup hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” uydular. Ashâb-ı kiramdan hiçbirisine dil uzatmadılar. Hepsini sevgi ile saygı ile andılar. Şeytanın vesvesesinden kurtuldular. Harp ettiklerini de kardeş bildiler. Onlarla savaşmaktan vazgeçtiler. Hazret-i Ali bunların sözlerini kabul buyurdu. Şia adı ilk olarak bunlara verlimiştir. Bunların yolunda olanlara, (Ehl-i sünnet ve cemaat) denildi.

2) Hazret-i Ali’yi, Ashâb-ı kiramın hepsinden üstün tutanlara (Taftiliye) denildi. Hazret-i Ali bunları dövmekle korkuddu. Şiî deyince, bu fırkadan olanlar anlaşılır.

3) Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hepsine fasık, hatta, kâfir diyenlerdir. Bunlara Sebeiye ve Hurufi denir.

4) Ençok aldananlardır. Bunlar, (Gulat), yani azgın olanlardır. Allah, hazret-i Aliyye hulul etmiştir, dediler.
Hazret-i Hüseyinin oğlu İmam-ı Zeynelabidin Ali, hicretin 94. senesinde, 48 yaşında vefat edince, oğlu (Zeyd bin Ali) “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, halife Hişama karşı isyan etti. Bir ordu ile Kufeye yürüdü. Zeyd hazretleri, askerin Ashâb-ı kirama sövdüklerini işitince, men’ etti. Nasihat etti. Fakat askerler dağıldı. Zeydin yanında az kimse kaldı ve 122 senesinde şehit oldu. Kaçanlar kendilerine (İmamiye) adını taktılar. Zeydin yanında kalanlara (Zeydiye) denildi.

Hazret-i Alinin ilk şiası olan Ehl-i sünnete göre, hazret-i Ali, zamanının en üstünü idi. Hilafet Onun hakkı idi. Ona uymayanlar hata etti, bagi oldu. Hazret-i Aişe, Talha, Zübeyr, Muaviye ve Amr ibni As gibi Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, hazret-i Ali ile halifelik için harp etmediler. Hazret-i Osmanın katilleri aranıp bulunmadığı için ve bunlara kısas yapılmadığı için karşı koydular. Uyuşmak üzere iken (Abdullah bin Sebe) ve adamları savaşa başladı ve olan oldu. Hazret-i Ali ile harp eden Ashâbın hepsi, hilafet Onun hakkı olduğunu, Onun kendilerinden daha üstün olduğunu söylüyorlardı. Onu övüyorlardı. Hazret-i Ali de, kendisi ile harp eden Ashâb-ı kiramı seviyordu, övüyordu.

10 — Hurufiler, Ehl-i beyt, Ashâb-ı kiramı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kötüledi. Onların işkencelerinden feryat ettiler, diyorlar. Ashâb-ı kiramdan çoğunun ve hele hazret-i Muaviyenin ve babasının ve Amr bin As hazretlerinin mürted olduklarını yazıyorlar. Bu mürtedleri seven ve övenler de, Onlarla birlikte Cehenneme gideceklerdir, diyorlar. Evet, Ashâb-ı kiramdan sonra, valiler arasında, Ehl-i beyte zulüm ve işkence edenler oldu. Abbasiler zamanında yapılan işkence, Emeviler zamanında yapılandan katkat çok idi. Ehl-i beyt imamlarından, bu valileri kötüliyen sözler işitildi. Ehl-i beyt imamlarının o sözlerini Ashâb-ı kirâm için söylemiş gibi çevirdiler. Böylece, Ehl-i beyte de, Ashâb-ı kirama da hiyanet ettiler.

Ashâb-ı kiramı kötüliyen kitapları, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları gibi göstererek cahilleri aldattılar. Mesela Keşşaf tefsirinin sahibi, Taftili ve Mutezilidir. (Ahtab harezmi) azgın bir Zeydidir. Mearif kitabının sahibi (İbni Kuteybe) ve Nehcülbelaga kitabını şerh eden (İbni Ebilhadid) mutezilidir. Tefsir sahibi (Hişam Kelebi) bidat ehlidir. Murevvicüzzeheb sahibi olan (Mesudi) ve Egani kitabını yazan (Ebülferec İsfehani) ve Rıyadunnadara kitabını yazan (Ahmed Taberi) gibiler de, azgın Ehl-i sünnet düşmanlarıdır. Hurufiler, bunları, Ehl-i sünnet alimi tanıtarak, gençleri aldatıyorlar. Kolay aldatabilmek için, kendilerinin bidat ehli olduklarını söylemiyorlar. Birçokları da büsbütün gizleniyor. Ehl-i sünnet görünüyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerini övüyorlar. Fakat Ashâb-ı kiramın büyüklerini kötüliyorlar. Vesika olarak da, yukarıda yazdığımız kitapların isimlerini koyuyorlar. O hâlde, müslümanlar uyanık olmalıdır. Bu bozuk kitaplardan alınmış yazıların, tercümelerin bulunduğu anlaşılan kitapları ve mecmuaları okumamalıdırlar. İslamiyeti ve Ehl-i sünnet âlimlerini ne kadar överse övsün, içinde bu kitapların adı görülen din kitabını zehr bilmeli, perde arkasından İslamiyeti yıkmak isteyen hurufilerin tuzağı olduğunu anlamalıdır.
(Sütti) isminde iki din adamı vardır. Biri, İsmail-i Kufidir. Sünnidir. Öteki sagir diye meşhurdur ve azgın bidat sahibidir. İbni Kuteybe de ikidir. (İbrahim ibni Kuteybe) bidat sahibidir. Abdullah bin Müslim bin Kuteybe ise sünnidir. Her ikisinin de (Mearif) adında kitabı vardır. (Muhammed ibni Cerir Taberi) de ikidir. Biri, büyük tarih sahibi olan sünnidir. Öteki bidat sahibidir. Taberi tarihini (Ali Şimşati) adında bir bidat sahibi ihtisar etmiştir.
Tuhfe kitabında, hurufilerin hile ve yalanlarının 27.si olarak diyor ki:

11 — (Siyah bir cariye kız, Harünnürreşid’in sarayında, şiayı övdü. Ehl-i sünneti kötüledi. Ehl-i sünnet âlimleri ve kadı Ebû Yusuf orada idi. Hiçbiri cevap veremedi) diyorlar. Kızın adı Hüsniye imiş. Şimdi bu kitap Hüsniye adı ile Anadolu’nun her yerinde satılmaktadır. Halbuki bu hikaye bidat ehli âlimlerini küçültmektedir. Çünkü, asırlardan beri, hiç bir bidat sahibi, bu cariye kadar olamadı. Hiçbir mecliste, Ehl-i sünnet âlimlerini, onun gibi susturamadılar. Hep yenildiler. Keşke o cariyenin yolunu öğrenselerdi, mahçup olmaktan kurtulurlardı. Hüsniye kitabındaki hikayeleri Murteza adındaki bir hurufinin yazdığı anlaşılmaktadır. Murteza’nın bir yahudi dönmesi olduğu Esmaülmüellifin kitabında yazılıdır.

12 — Hazret-i Ali şehit olunca, İbni Sebe yahudisinin adamları, yani hurufiler, hazret-i Hasanın yanındaki müslümanların arasına sızdılar. 40.000 kişi, onu halife yapıp, hazret-i Muaviye ile harp etmeye teşvik ettiler. Hazret-i Ali’ye yaptıklarını hazret-i Hasan’a de yapmak, Onu da şehit etmek istiyorlardı. Ona karşı saygısızlık yapıyorlardı. Hatta Muhtar Sekafi, bir kere, Onun seccadesini mübarek ayaklarından çekti. Başka bir mel’un, mübarek ayağına kazma ile vurdu. İki asker karşılaşınca, hazret-i Muaviye’nin kazanacağını anlayarak, hazret-i Hasan’ın yanından ayrıldılar. Bu hıyanetlerini, kendi adamları olan Murteza adındaki zındık Tenzihül-enbiya kitabında sıkılmadan yazmaktadır. Hatta Kitabül-füsul kitaplarında, hazret-i Hasanın yanında bulunan İbni Sebe adamlarının hazret-i Muaviye’ye mektup yazdıklarını, (Hücum et! Hasanı sana bırakacağız) dediklerini bildirmektedir. Hazret-i Hasan, bu hainleri anlayarak sulh istedi. Hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” de, Onun mübarek vücudune bir zarar gelmesini istemediğini, her nasıl isterse, öylece sulh yapacağını bildirdi.

13 — Hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” vefat edince de rahat durmadılar. İslamiyeti içerden yıkmak için tam fırsattır, dediler. Hazret-i Hüseyine “radıyallahü teâlâ anh”, seni halife yapacağız, diyerek haber gönderdiler. Mekke’den Kufe’ye çağırdılar. Kısas-ı Enbiya kitabında diyor ki:

(Abdullah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma”, nasihat ederek, (Kufe’ye gitme!) dedi ise de, hazret-i Hüseyin bunu dinlemedi. Abdullah, ağlayarak, veda etti. Abdullah bin Abbas da, (Ey amcamın oğlu! Kufe’dekilerin sana zarar vermesinden korkuyorum. Onlar kötü kimselerdir. Oraya gitme! Eğer gideceksen, Yemene git!) dedi. Hazret-i Hüseyin, cevabında, (Haklısın. Fakat niyet ettim, kararlıyım) dedi. Abdullah, (Bari çoluk çocuklarını götürme! Korkarım ki hazret-i Osman gibi, çocuklarının gözleri önünde şehit olursun) dedi ise de, hazret-i Hüseyin yine dinlemedi). Kısas-ı Enbiyanın bu yazıları gösteriyor ki hazret-i Hüseyini Kufe şehrine davet edenlerin kötü niyetli hurufi olduklarını ve Onu tuzağa düşürmek istediklerini, Mekkedeki Ashâb-ı kirâm anlamışlardı.

14 — Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki hazret-i Ali şehit olduktan sonra, hilafet hazret-i Hasanın hakkı idi. Kendi isteği ile bu hakkını hazret-i Muaviyeye bıraktı. Çünkü, o vakit, halifeliğe o lâyık idi. Halifeliği yalnız kaldığı, korktuğu için bırakmadı. Müslüman kanı dökülmesin diye, müminlere merhamet ettiği için bıraktı. Kâfirlerle, mürtedlerle, fitneyi önlemek için sulh yapmak caiz değildir. Onlarla harp etmeyip, onların galip gelmeleri en büyük fitnedir. Bagilerle sulh ise, caizdir. O zamana kadar, hazret-i Muaviye bagi, âsî idi. O yıl, hak üzere halife oldu. Bagi olana lanet edilmez, istiğfar edilir. Hayır duâ edilir. Muhammed sûresindeki âyet-i kerimede meâlen, (Müminlerin günahları için istiğfar et!) buyuruldu. İstiğfarı emir, laneti yasak etmek olur. Bu âyet-i kerime, büyük günah işliyenlere istiğfar olunmasını emir buyurmaktadır. Sıfata lanet caiz olsa bile sıfat sahibine lanet caiz olmaz. Haşr sûresi 10. âyetinin meal-i şerifi, (Önce gelen müminlere düşmanlık etmemeyi, onlara hayır duâ etmeyi) emretmektedir. Hazret-i Alinin Şamlılara lanet olunmasını yasak ettiğini, şiî kitapları da yazmaktadır. Bu da, Onların müslüman olduklarını göstermektedir. Hazret-i Ali için olan hadis-i şerifte, (Seninle harp, bana karşı harbdir) buyuruldu ise de, bu hadis-i şerif, bu büyüklere karşı muharebenin dehşetini bildirmek içindir. Bu hadis-i şerif, 41. maddede uzun uzun açıklanmiştir. Hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” ve sonra gelenler, hakikatte melik idi. Sultan idi. Halifenin üç vazifesinin yalnız birini yapıyorlardı.

15 — Hurufi kitapları diyor ki hazret-i Muaviye’nin valileri millete zulüm etti. Bunlardan biri Ziyad idi. Şiraz valisi idi. Ebû Süfyanın, cahiliyet zamanındaki Haris adındaki bir doktorun Sümeye adındaki cariyesinden olan gayr-ı meşru oğlu idi. Büyüdükte necabeti, belâgati, zekası, dillere destan olmuştu. Arabistanın dahilerinden olan Amr ibni As, (Bu çocuk Kureyşli olsaydı, büyük bir adam olurdu) dedi. Hazret-i Ali de, orada idi. Ebû Süfyan, (Bu benim oğlumdur) dedi. Hazret-i Ali halife olunca, Ziyadı İran valisi yaptı. Çok iyi idare etti. Memleketler feth etti. Hazret-i Muaviye kardeşinin bu başarılarını görünce, yanına çağırdı. Fakat O, hazret-i Ali şehit oluncaya kadar, vazifesinden ayrılmadı. Hazret-i Muaviye meşru halife olunca, 44 senesinde, Ziyadın, Ebû Süfyanın oğlu olduğunu ilan etti. Basra valisi yaptı. Böylece, hazret-i Osman ile hazret-i Aliyye, babasız birini Vâli yaptıkları için dil uzatılmasını önlemiş oldu. Ziyad, kadı Şüreyhin oğlu Saitten hazret-i Alinin intikamını almak istedi. Evini, mallarını aldı. Said Medineye gelip, bunu hazret-i Hüseyine şikayet etti. Hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh”, Ziyada mektup yazıp, Saidin mallarını geri vermesini bildirdi. Ziyad cevabında, (Ey Fâtımanın oğlu! İsmini, benim ismimden önce yazmışsın. Halbuki sen dilek sahibisin. Ben ise sultanım) gibi şeyler yazdı. Hazret-i Hüseyin, bu mektubu Şama halifeye gönderdi ve valiyi şikayet etti. Hazret-i Muaviye, mektupları okuyunca, çok üzüldü. Ziyada sert bir emir yolladı: (Ey Ziyad! Bil ki sen, hem Ebû Süfyanın, hem de Sümeyenin oğlusun! Ebû Süfyanın oğlu yumuşak ve tedbirli olur. Sümeyenin oğlu da, onun gibi olur. Mektubunda Hüseyinin babasına dil uzatmışsın. Yemin ederim ki Ona yazdıklarının hepsi sende vardır. O, bunların hepsinden temizdir. Senin isminin, Hüseyinin isminin altında bulunması, senin için bir kusur değil, bir şereftir. Emrimi alır almaz Saidin mallarını hemen geri ver! Ona, eskisinden daha iyi bir ev yap! Bu emrimi Hüseyine de bildiriyorum ve özür diliyorum ve Saide bildirmesini rica ediyorum. İsterse Medinede kalsın. İsterse, Kufeye gitsin. Onlara elin ile dilin ile asla sataşma! Hüseyine “radıyallahü teâlâ anh” anasının adı ile yazmışsın. Sana yazıklar olsun! Unutma ki Onun babası, Ali ibni Ebû Talibdir. Anası da Resûlullahın kızı Fâtımadır “radıyallahü teâlâ anha”. Ondaki bu şeref, başka kimsede bulunabilir mi? Niçin düşünmüyorsun? dedi.

Ziyadın ve oğlu Ubeydullahın müslümanlara olan zararlarını herkes bilir. Fakat, bunu Vâli yaptığı için, hazret-i Muaviyeye dil uzatmak hiç doğru değildir. Onu, hazret-i Osman da ve hazret-i Ali de “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Vâli yapmışlardı.

16 — Sual: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Ali’ye eziyet eden, bana eziyet etmiş olur) buyurdu. Bazıları bu hadis-i şerifi ileri sürerek, (Resûlullahı incitmek küfürdür. Bunun için hazret-i Ali ile “radıyallahü teâlâ anh” harp edenlerin hepsi kâfirdir) diyorlar.

Cevap: Kufe ve Mısırda çoğalan münafıklar, Medineye yürüdüler ve hazret-i Osmanı şehit ettiler. Hazret-i Ali, halife olunca, katilleri arayıp kısas yapmak için geciktirmeyi uygun gördü. Eşkıya ise, bundan yüz buldu. Taşkınlığa devam ettiler. Hazret-i Osmanı söğüp, kendilerini haklı gösteren sözleri her tarafa yaymaya başladılar. Ashâb-ı kiramın büyüklerinden Talha, Zübeyr, Numan bin Beşir, Kab bin Acre ve başkaları bu hâle çok üzüldüler. (İşin sonunun böyle olacağını bilseydik, hazret-i Osmanı, eşkıyaya karşı korurduk) dediler. Katiller, bunu haber alınca, bu Sahabileri de şehit etmeye karar verdiler. Bunlar da Mekke-i mükerremeye gittiler. Hac etmek için Mekkeye gelmiş olan hazret-i Aişeye anlatıp Ona sığındılar. (Halife, fitneyi bastırıncaya kadar, eşkıyaya yüz veriyor. Onlar da şımararak düşmanlıklarını, işkencelerini arttırıyorlar. Kısas yapılmadıkça ve zâlimlerin cezası verilmedikçe, kan dökmenin önüne geçilemeyecektir) dediler. Hazret-i Aişe de, (Bu şakiler Medinede kaldıkça ve Emirülmümininin etrafını sardıkça, sizin Medineye gitmeniz doğru olmaz. Şimdilik emin bir yere gidiniz. İşin sonunu bekleyiniz. Hazret-i Aliyi bu eşkıyanın elinden kurtarmak için uzaktan yardım ediniz. İlk fırsatta, halifeyi aranıza alıp eşkıya üzerine yürüyünüz. Katilleri yakalayıp kısas yapmak kolay olur. Böylece kıyamete kadar, zalimlere ders vermiş olursunuz! Bu iş şimdi kolay değildir. Acele etmeyiniz) buyurdu. Ashâb-ı kirâm, hazret-i Aişenin sözlerini beğendiler. İslam askerlerinin toplanma yerleri olan Irak ve Basra taraflarına gitmeyi uygun gördüler. Hazret-i Aişeye, (Fitne kalkıp, ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizi himaye et! Sen müslümanların annesisin ve Resûlullahın muhterem zevcesisin. Ona herkesten daha yakın ve daha sevgilisin. Seni herkes saydığı için, eşkıya sana yaklaşamaz. Bizimle beraber bulun! Bize kuvvet ol!) diye yalvardılar. Hazret-i Aişe, müslümanların rahat etmesi için ve Resûlullahın Ashâbını korumak için, Onlarla birlikte Basraya hareket etti. Halifenin etrafını sarmış olan ve birçok işlere karışmakta olan katiller, bu haberi hazret-i Aliyye başka türlü anlattılar. Halifeyi de Basraya gitmeye zorladılar. İmam-ı Hasan ve imam-ı Hüseyin ve Abdullah bin Cafer Tayar ve Abdullah bin Abbas gibi Sahabiler, halifeye acele etmemesini, münafıkların sözüne aldanmamasını söylediler ise de, eşkıya ağır basarak, Emir hazretlerini Basraya götürdüler. Önce Kaka adında birini gönderip, hazret-i Aişenin yanında bulunanların düşüncelerini sordu. Sulh ve fitneyi önlemek istediklerini, bunun için de, önce katillerin yakalanması lazım geldiğini söylediler. Halife, bu isteklerini uygun buldu. Her iki taraftaki müslümanlar sevindiler. Üç gün sonra birleşmek için anlaştılar. Buluşma saati yaklaşınca, katiller haber aldı. Şaşkına döndüler. Başkanları olan Abdullah bin Sebe yahudisinin etrafında toplandılar. Bunun çaresini sordular. Son çaremiz bu gece halifenin askerlerine hücum ediniz ve hemen halifeye gidip, (Aişenin yanındakiler sözlerinde durmadı. Baskına uğradık) deyiniz. Bir süvari birliği ile de, karşı tarafa saldırdılar. Birkaç gün evvel gönderdikleri ajanlar da, karşı taraftan imiş gibi, (Halife sözünde durmadı. Baskına uğradık) diye bağırdılar. Böylece harp başladı. Deve vak’ası böyle patlak verdi. Kurtubi ve başka Ehl-i sünnet tarihleri işin doğrusunu böyle yazmaktadır. Ashâb-ı kirama düşman olanlar, katilleri savunmak için, başka türlü yazıyorlar. Bu yalanlara inanmamalıdır.

Şam valisi olan Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” da, katilleri yakalamayı ve kısas yapmayı istemişti. Halife, ortalık karışık olduğundan ve Deve vak’asıyle uğraştığından, bunun dileğini kabul etmedi. Bu da, halifeyi kabul etmedi. Şiîlerin Nehcülbelaga kitabında da yazdığı gibi, halife, (Din kardeşlerimiz ile harp edeceğiz. Onlar doğru yoldan ayrıldı) buyurdu. Görülüyor ki Deve ve Sıffin muharebelerini yapanlar, hiçbir zaman hazret-i Aliyi “kerremallahü vecheh” incitmeyi düşünmemiştir. Her iki tarafta bulunanlar da, yalnız Allahü teâlânın emrine uymayı ve fitneyi önlemeyi düşünmüşlerdir. Fakat siyonizm, yahudi parmağı, her iki tarafı da kana boyamiştir.

Tezkire-i Kurtubi Muhtasarı 123. sayfasında diyor ki: Müslimin bildirdiği hadis-i şerifte, (Müslümanlar birbirleri ile harp ederse, ölen de, öldüren de Cehennemdedir) buyuruldu. Âlimler buyuruyor ki bu hadis-i şerif, dünya kazancı için dövüşenleri bildiriyor. Din için, kötülüğü kaldırmak için, mesela bagi, âsî olanlarla dövüşmeyi bildirmiyor. Başka bir hadis-i şerifte, (Dünyalık için dövüşürseniz, öldüren de, öldürülen de Cehennemdedir) buyuruldu. Hazret-i Ali ile hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anhüma” arasındaki harp böyle değildir. Dünya için değildi; Allahın emrinin yerine gelmesi için idi. Müslimdeki bir hadis-i şerifte, (Ashâbım arasında fitne olacaktır. O fitnelere karışanları, Allahü teâlâ, benimle olan sohbetleri hürmetine afv ve mağfiret edecek. Sonra gelenler, bu fitnelere karışan Ashâbıma dil uzatarak Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Birbirleri ile harp eden Ashâbın hepsinin affedileceklerini, bu hadis-i şerif göstermektedir.

17 — Hurufiler, Ashâb-ı kirama azılı düşman oldukları için, bütün Ehl-i sünnete mel’un diyorlar. Âli-i İmrân sûresi 110. âyetinde, (Siz ümmetlerin en iyisisiniz) buyuruluyor. Bunlar ise, bu ümmete mel’un diyorlar. Her namazdan sonra, Ashâb-ı kiramın büyüklerine lanet etmeyi büyük ibadet biliyorlar. Allahü teâlânın ve Peygamberlerin düşmanları olan Ebû Cehil, Ebû Leheb, Firavun, Nemrud ve benzerlerine lanet etmeyi hatırlarına bile getirmiyorlar. Üç halifeyi ve Ashâb-ı kiramı öven âyet-i kerimelere müteşabihat diyorlar. Bunların mânâsı anlaşılmaz, diyorlar.

18 — Ehl-i sünneti Resûlullahın Ehl-i beytine düşman biliyorlar. Halbuki Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları Ehl-i beytin sevgisini ve büyüklüğünü bildiren yazılarla doludur. Ehl-i sünnet âlimlerinden Behaüddin-i Amili, Keşkül kitabında, Ehl-i beyte inanmayan, mümin değildir, buyuruyor. Ehl-i sünnetin bütün tarikatları Ehl-i beytten feyiz almaktadır. Ehl-i sünnetin 4 mezhebinin imamları Ehl-i beytin talebeleridir. Şiî âlimlerinden İbni Mutahhir Hulli Nehcülhak ve Minhecülkerame kitaplarında, Ebû Hanîfenin ve Mâlik bin Enesin, imam-ı Cafer-i Sadıktan ilim aldıklarını yazmaktadırlar. İmam-ı Şâfiî, imam-ı Malikin ve imam-ı Muhammed Şeybaninin talebesidir. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, imam-ı Muhammed Bakırın da sohbetinde bulundu. Ondan ilim aldı. Bunu ibni Mutahhir açıkça bildirmektedir. Bunun için, şianın inancına göre de, İmam-ı Âzamın ictihad sahibi bir müctehid olması lazım gelmektedir. Yine onlara göre, bunun şahadetini kabul etmeyenin kâfir olması lazım gelmektedir. İmam-ı Musa Kazım, Abbasilerin zindanında iken, imam-ı Ebü Yusuf ile imam-ı Muhammed Şeybani zindana gelirler, Ondan ilim öğrenirlerdi. Bunu şiî kitapları da yazmaktadır.

Her müslümanın kâfirleri sevmemesi farzdır. Bunu emreden âyet-i kerimeler çoktur. Müminlerin, günahlı olsalar dahi, birbirlerini sevmeleri lazımdır. Her müminin, Allahü teâlâyı her şeyden çok sevmesi lazımdır. Muhabbetin ve düşmanlığın dereceleri vardır. Müminin, Allahtan sonra en çok, Onun Resûlünü sevmesi lazımdır. Sonra Ona yakın olan müminleri sevmek lazımdır. Ona yakın olmak üç türlüdür:

1) Evlat ve akrabasıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

2) Mübarek zevceleridir “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîmde, neseb ile yakınlığı, nikah ile yakınlıkla birlikte zikir etmektedir.

3) Onun Ashâbıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Ona, yardıma koşmuşlar. Ona yardım için canlarını feda etmişlerdir. Bu yakınlık, her yakınlıktan daha üstündür.

Bunlardan sonra, bütün müminleri sevmek gelir. Bunların herhangi birinin imanı giderse, o sevilmez. İman ile küfür de son nefeste belli olur. Müminin günah işlemesi sevilmez. Fakat kendisi sevilir.

Resûlullahın vefatından sonra, mübarek zevcelerinden ve Ashâbından “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hiçbirinin kâfir olmadığı söz birliği ile bildirilmektedir. Şiî âlimlerinden Nasireddin-i Tusi, (İmam-ı Aliyye isyan edenler, fasık oldu. Onunla muharebe edenler, kâfir oldu) diyor. Buna göre, emre isyan edenleri, Onu dinlemeyenleri de sevmek lazımdır.

19 — Deve ve Sıffin muharebelerinde hazret-i Ali ile harp etmek düşünülmedi. Hazret-i Osman’ın katillerine kısas yapılması için harp edildi. Hazret-i Ali, onların arasında bulunmasaydı, yine harp yapılacaktı. Harp edenlerin hiçbiri, hazret-i Ali’ye düşman değildi. Yasak edilmiş olan bir işi yapana, niyetine göre karşılık verilir. Mesela, bir kimse, (Şu bardağı kırana ceza yaparım) derse, biri geçerken ayağı kayıp bardak kırılsa, ona ceza yapmaması lazımdır. Hazret-i Ali ile harp edenler de, bunun gibidir. Hazret-i Aişe’nin hazret-i Aliyye karşı gelmesi, hazret-i Musa’nın hazret-i Harun’u azarlaması gibidir. Hazret-i Aişe’nin müminlere anne olduğunu Kur’ân-ı Kerîm bildiriyor. Anne, yanlış olsa da, oğlunu cezalandırırsa, Ona dil uzatmak lazım gelmez. Hazret-i Ali ile harp eden Ashâb-ı kirâm, âyetler ve hadisler ile meth olunmuştur. Ashâb-ı kiramın her biri için, hatta müminlerin hepsi için şefaat ve kurtuluş ümiti vardır. Eğer bir kimse, hazret-i Aliyye düşman olup Ona lanet eder, söğerse, bu kimse kâfir olur. Fakat, Onlardan hiçbirinin böyle yaptığı bildirilmemiştir. Hazret-i Aliyye kâfir diyen, O, Cennete girmeyecek diyen veya ilim, adalet, vera ve takvasında kusur olduğu için halife olamaz diyen kâfir olur. Hariciler, yani Yezidiler, böyle inanıyor iseler de, şüpheli delilleri tevil ettikleri için böyle söylüyorlar. Nefsine uyarak, mal, mevki kazanmak için yahut yanlış ictihad ederek, Onunla harp eden kâfir olmaz. Birinci kısımdakiler, fasık, ikinci şekilde yanılan ise bidat ehli olur. Hadis-i şerifte, (Mümine lanet etmek, onu öldürmek gibidir) buyuruldu. Lanet etmek, Allahın rahmetinden uzak olmasını istemek demektir. Günah ve bidat yüzünden olan sevmemek, onun ölümünden sonra da devam eder. Hadis-i şerifte, (Ölüleri sövmeyiniz) buyuruldu.

20 — Görülüyor ki Cemel ve Sıffin muharebelerinde, hep yahudi parmağı vardır. Siyonizmin idare ettiği mel’anetlerdir. Kardeşi kardeşe düşman etmek, iç savaş açarak İslamiyeti içerden yıkmak için düzülen alçak yahudi planlarıdır. 1.400 seneden beri, bu planları yürütüyorlar. Hazret-i Osmanı “radıyallahü teâlâ anh” şehit edenleri hazırlıyan ve idare eden yahudiler, sultan ikinci Abdülhamid hanı “rahmetullahi teâlâ aleyh” hal’ eden hareket ordusunu da hazırlayıp yürüttüler.

Müslümanlar, daha hala uyanmıyor. Bu hakikatleri göremiyor. Hazret-i Osmanı şehit eden, Ashâb-ı kiramı birbirine kırdıran, ittihatçı denilen masonları müslümanların başına bela edip, binlerce din adamını dar ağaçlarına ve zındanlara sürükliyen İslam düşmanı olan yahudilerin kitapları kapışılmakta, köylere kadar dağıtılmaktadır. Masonların, komünistlerin desteklediği dinde reformcular, harıl harıl çalışıyor. Müslümanlar ise, gaflet içinde şuursuz uyuyorlar. İslamiyeti içerden yıkmak için sinsice yazılmış olan zındıkların kitaplarını tercüme ediyor, reklamlarını yapıyorlar. Müslüman ismini taşıyan İslam düşmanlarına (Zındık) denir.

21 — Müslümanların okuduğu bir günlük gazetede, bir din kitabının reklamını gördük. Gazetenin bu kitabı övmesi, günlerden beri devam ediyormuş. Bir müslüman, bu kitaptan bir aded getirdi. Birçok yerinde, Ehl-i sünneti övüyor. Birkaç yerinde de yalanlar, iftiralar yerleştirilmiş. Bunları din kardeşlerimize duyurmak istiyoruz. Böylece, temiz gençleri uçuruma düşmekten kurtarabilirsek dinimize ve milletimize büyük hizmet etmiş oluruz.

22 — (Aişe-i Sıddıkanın dahi ömrünün sonuna kadar, ictihadındaki hatasından dolayı nedamette bulunduğunu kitaplar beyan eylemiştir) diyor.

Halbuki kitaplar, hiçbir âlimin ictihadına nadim olduğunu, üzüldüğünü yazmıyor. Çünkü, ictihad lazım olan bilgilerde ictihad etmek günah değildir. Hiç olmazsa, bir sevap vardır. O büyükler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, ictihadlarında yanıldıklarına değil, müslüman kanı döküldüğüne üzüldüler.

23 — (Ashâbın ictihatta hatası Sâbit olduktan ve senelerce fitne ve fesad, kıtal ve tahrib üzerinde ısrarın devamından sonra) gibi şeyler yazıyor. Yukarıda bildirdiğimiz gibi, Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihadları, hazret-i Osmanın katillerine kısas yapılmasında ve eşkıyanın Medineden hemen çıkarılarak huzur ve sükunun bir an önce sağlanmasında idi. İctihadların harp ile bir ilgisi yoktu. Muharebelere zındıklar sebep oldu. Sonra, bu muharebeleri, ictihad ayrılığına yüklediler. Böylece müslümanları ikiye bölmeye muvaffak oldular.

24 — Hurufi kitabı, (Ashâbımdan bazı nas, havzıma, yanıma gelecekler. Ben onları görüp tanıyacağım. O sırada, onları yanımdan ayıracaklar. Ben “Ya Rabbi! Bunlar benim Ashâbımdır” diyeceğim. O zaman bana, “bunlar senden sonra neler yaptılar”) hadis-i şerifini yazıyor. Bunun doğru hadis olduğunu ispat için çeşitli kitapların ismini veriyor.

Bu hadis-i şeriften daha uzunu da, Ehl-i sünnetin Sihahında, [yani, sahih oldukları söz birliği ile bildirilmiş olan hadis kitaplarında] mevcuttur. Bu sahih hadis-i şeriflerin hepsi, Ashâb-ı kiramın arasındaki zındıkları bildirmektedir. Ashâb arasında bulunan birkaç kimsenin Resûlullah zamanında mürted olduğu, hadis-i şerifle bildirildi. Bunlar Ashâblık şerefine dâhil değildir. Sonradan sapıtanlar, Beni Hanif ve Beni Sakif gibi kabilelerden elçi olarak gelip, müslüman olduklarını söyleyip gidenlerden idi. Deve ve Sıffin harblerinde hazret-i Alinin yanında bulunup, sonra harici olan Harkus bin Zübeyr de onlardandır. Salih işler yapan ve kâfirlerle cihat eden Ashâbın hepsinin imanla vefat ettiklerinde, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliğine varmıştır. Deve ve Sıffin muharebelerinde her iki tarafta bulunan Sahabiler, hep böyle idi. Birbirlerine kâfir diyen hiç olmadı. (Ammar bin Yaseri asiler öldürecek) hadis-i şerifi ve hazret-i Alinin, (Kardeşlerimiz bize isyan etti) buyurması, hazret-i Muaviye’nin ve Onunla birlikte olan Ashâb-ı kiramın hepsinin müslüman olduklarını ispat etmektedir. Okuyanlar, ikisinin de imanlarının çok kuvvetli olduklarını anlar. Onlara dil uzatamaz. Ehl-i sünnet âlimleri, mürtedleri savunmuyor. Hazret-i Ebû Bekr zamanında mürtedlerle harp edenlerin üstünlüklerini anlatıyor. Mürtedleri kahr eden, İran ve Bizans orduları ile Allah için savaşıp onları yere seren kahramanların şanlarının çok yüksek olduğunu bildiriyor. Bunlar, binlerle insanı imana getirdi. Onlara Kuranı, namazı, İslamiyeti öğrettiler. Kur’ân-ı Kerîm, bunların hepsine Cenneti müjdeliyor. Sonsuz nimetler vaat ediyor. Allahü teâlâ, bunların hepsinden razı olduğunu bildiriyor. Bu müjdeler, vaatler, Ashâb-ı kiramın hepsinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” iman ile vefat ettiklerine, hiçbirinin mürted olmadığına şahittir.

Hindistanda yetişen büyük İslam âlimlerinden Şah Veliyullah-ı Dehlevi “rahime-hullah”, (Kurret-ül-ayneyn) kitabının sonunda, bu hadis-i şerifi yazarak açıklamaktadır.

25 — Hurufi kitabında, (Sizler, insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz! âyetinin tefsirinde, imam ibni Cerir-i Taberi, rivayet-i sahiha ile Ömer-ül-Fârukun, (Bu vasf-i ali, evvelimize şamil; ahırımıza gayrı şâmildir) dediğini rivayet etmiştir. Ahmed bin Hanbel ve İbni Sirine göre Sabıkun-i evvelün, kıbleteyne namaz kılanlardır. Şabiye göre, Şecere-i Rıdvân altında biat edenlerdir) diyor.

Böylece, hazret-i Muaviye’ye saldırabilmenin yolunu açıyor ise de, pek çürük tahtaya basmaktadır. Âyet-i kerimede övülen Sabıkunun, önce imana gelenler olduğunu yazması ile hazret-i Muaviye ile Amr ibni As hazretleri, sonradan imana geldikleri için, bunlara dâhil değildirler, demek istemektedir. Halbuki Tevbe sûresi 101. âyetinin yalnız başındaki (Sabikunel evvelun) kısmını alıp, ayetin sonunu saklamaktadır. Bu âyet-i kerimede, sabikunel evvelun buyurduktan sonra meâlen, (İmanda ve ihsanda bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ razıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar. Allahü teâlâ Onlar için Cennetler hazırladı) buyuruyor. Âyet-i kerimenin sonundaki bu müjdeye Ashâb-ı kiramın hepsinin ve kıyamete kadar, bunların izinde bulunanların dâhil olduğunu bütün tefsirler söz birliği ile bildirmektedir. Tibyan tefsirinde bunu bildirdikten sonra Muhammed bin Kabın (Ashâb-ı kiramın hepsi, günah işliyenleri de Cennettedir) dediğini, sonra bu âyet-i kerimeyi okuduğunu bildirmektedir. Bir hurufi babasına, (Niçin namaz kılmıyorsun?) demişler. O da, (Namaza yaklaşmayınız!) ayetine uyuyorum, demiş. Âyet-i kerimenin sonundaki (Sarhoş iken) şartını okumıyarak, Allahü teâlânın emrini tersine çevirmiş ve böylece kâfir olmuş. Kitabın yazarı da, âyet-i kerimenin baş tarafını yazıp, hazret-i Muaviye ile Amr ibni As hazretlerinin Cennete gidenler arasında bulunduklarını saklamaktadır.

26 — (Küfrün imamları, Muaviyenin babası, Hindin kocası olan Ebû Süfyan ve ahzabıdır) diyerek hücuma geçmektedir. Halbuki o zaman, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” amcası Abbas da kâfirler arasında idi. Bedr gazasında, Resûlullaha karşı harp etmek için gelen düşman ordusunu idare edenlerdendi. Esir alınınca, hazret-i Aliyye karşı, (Mescid-i haramı tamir ediyoruz. Kâbeyi örtüyoruz. Hacılara su veriyoruz) diye övündü. Allahü teâlâ, âyet-i kerime göndererek, meâlen, (Müşriklerin mescidleri tamir etmesi sahih olmaz. Biz, onların övündükleri işleri yok eder, onları Cehenneme koyarız) buyurdu. Böylece Abbas, cevabını almış oldu. Fakat, sonra meâlen, (İmana gelip Mekkeden Medineye hicret edenlere ve Allah yolunda cihat edenlere yüksek dereceler vardır. Onlar azaptan kurtulucudur. Onlara rahmetimi ve Rıdvânımı ve Cennetlerimi müjdelerim. Onlar, Cennetlerde, sonsuz olarak nimetlere kavuşacaklardır) buyurmaktadır. Abbas ile Ebû Süfyan “radıyallahü teâlâ anhüma” imana geldiler. Feth yılında Mekkeden Medineye hicret ettiler. Ebû Süfyanın Taif gazasında bir gözü çıktı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ona Cenneti müjdeledi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” halife iken yapılan Yermük gazasında, ikinci gözü çıktı ve o gazada şehit oldu.

27 — (Sıffin harbinde iki taraftan 70.000 kişi öldü. Bunların 25.000’i, Aliyül Mürteza tarafında olanlardandır. İşbu müthiş kıtalin müsebbibi kimdir?) diyor.

Bu muharebeye Abdullah bin Sebe yahudisi ile ona bağlanmış olan ve Sebeiye denilen zındıkların sebep olduklarını, Tuhfe kitabından tercüme ederek, yukarıda, 16. maddede uzun yazmıştık. Fakat, sebeiyeciler, yahudilerin bu suçunu Ashâb-ı kiramın büyüklerinden olan hazret-i Muaviye’ye yüklemek, böylece müslümanları parçalamak çabasındadırlar.

28 — (Cemel harbinde Aişe-i Sıddıka tarafından olan, Aşere-i mübeşşereden, Talha ve Zübeyr ictihadlarından, hatalarından rücu ile harp yerini terkettiler) diyor.

Cennetle müjdelenmiş olan bu iki Sahabi, hazret-i Ali ile harp etmek için ictihad etmemişlerdi. Resûlullahın çok sevdiği ve Cennet ile müjdelediği bu iki zata, böylece leke sürmek istiyorlar. Hazret-i Ali, bunlara tesadüf edip, müslümanlarla harp etmek istemediğini söyleyince, yahudilerin tuzağına düştüklerini anladılar. Bunun için harbden vazgeçtiler.

29 — (Talha ölürken, yanından geçen Aliyül mürtezanın tarafından birini tanıyıp, elini uzat! Ali namına biat edeyim demiştir) diyor.

Hazret-i Aişe ile yanındakiler, Basrada, hazret-i Ali ile harp etmek için değil, Onunla anlaşarak, Ona biat ederek, fitne ve fesada son vermek istediklerini bildirmişlerdi. Kısas-ı Enbiya’da, 418. sayfada diyor ki (Resûlullah vefat edince, kimin halife olacağı görüşülürken, Zübeyr bin Avvam kılıcını çekerek, Ali’ye biat olunmadıkça kılıcımı kınına sokmam, diyerek ısrar ediyordu). İşte, Cennetle müjdelenmiş on kişiden biri olan bu Zübeyr, Deve vak’asında, Aişe-i Sıddıkayı, hazret-i Ali’ye karşı götürenlerden biri idi. Kısas-ı Enbiyadaki bu yazı, hazret-i Alinin ictihadında olmayan Ashâb-ı kiramın hepsinin, Onu, kendilerinden daha yüksek ve halife olmaya lâyık bildiklerini ve Onunla anlaşmak istediklerini ispat etmektedir. Deve vak’asının yahudi oyunu ile nasıl başladığını, 16. maddede bildirmiştik. Kitabın yazısı da, bu tercümemizin doğru olduğunu gösteriyor. Müctehidlerin ictihadları suç değildir ki ictihadlarını değiştirmeleri bir fazilet olsun.

30 — (Âyet-i kerimede, evlerinizde karar kılın, oturun “harice çıkmayın, harp ile ve darb ile uğraşmayın”… buyuruldu. Hatasını bu ayetten anladı) diyor.

Bu âyet-i kerime evden hiç çıkmamayı emretseydi, bundan sonra, Resûlullah zevcelerini hacca, ömreye ve gazalara birlikte götürmezdi. Ana-babalarını, hastaları, vefat edenlerin ailelerini ziyaret etmelerine izin vermezdi. Halbuki böyle yapmadığı meydandadır. O hâlde, âyet-i kerime, açık saçık çıkmamalarını emretmektedir. Dini sebeplerle, örtülü çıkmalarını yasak etmemiştir. Hazret-i Aişe de, Ashâb-ı kiramın büyüklerinden idi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Ashâbın istekleri üzerine, âdil olan halifenin kısasını istemek için çıkmıştı. Şiî kitaplarının yazdıklarına göre, hazret-i Ebû Bekr halife iken, hazret-i Ali, hazret-i Fâtımayı hayvana bindirip, Medine sokaklarında dolaştırmıştı. Ashâb-ı kirâm, ikinci halife zamanında Zevcat-ı tahiratı hacca götürürlerdi.

31 — (Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” Amar bin Yaserin yüzünü okşıyarak, sen bir fie-i bagıye tarafından öldürüleceksin buyurdu. Bu haber, Muaviye ve ahzabının bagi olduğunu bildirmektedir. Amar şehit olunca, bu haberi bilenler, Muaviyeyi terk ile Aliyül Murteza tarafına geçmişlerdir. Bagi demek, isyan ve serkeşlik eden demektir) diyor ve bu bilgileri, Kısas-ı Enbiyadan aldığını yazıyor.

Kısas-ı Enbiya kitabına baktık. Amar hazretleri vefat edince, bu haberi işitenlerin hazret-i Ali tarafına geçtiğini bildiren yazı görmedik. Muharebenin daha kızıştığını, hazret-i Alinin askerinde ayrılık başladığını yazmaktadır. Bu kitabın da bildirdiği, Amar hazretleri hakkındaki hadis-i şerif, hazret-i Muaviyenin ve yanında bulunan Amr ibni As hazretleri gibi Ashâb-ı kiramın kâfir olmadıklarını ispat etmektedir. Bunların hepsi, Resûlullahla birlikte, kâfirlerle cihat etmişti.

(Kısas-ı Enbiya) da diyor ki: Mekkenin feth yılında, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Aman hükümdarı Ceyfere mektup yazıp, Amr ibni As “radıyallâhu anh” hazretleri ile gönderdi.

Taif halkı müslüman olunca, Resûl-i ekrem, Ebû Süfyan bin Harbi Taife gönderip, (Lat) denilen putu yıktırdı. Ebû Süfyan ve oğulları Yezid ile Muaviye, Resûlullahın katibliğini yaparlardı. Hâlid ibni Zeyd eba Eyübel Ensârî ile Amr ibni As da katiblik yapan zevat-ı kiramdandır. Amr ibni As, Resûlullahın ordu kumandanlığını da yapmıştır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ebû Süfyanı Necran valiliğine, oğlu Yezidi Teymaya hakim tayin buyurmuştur “radıyallahü teâlâ anhüma”.

Resûlullahın vefatında, Amr ibni As hazretleri Amanda idi. Medineye gelince, Ashâb-ı kirâm, Onun başına toplanıp yolda gördüklerini sordular: (Amandan Medineye kadar Araplar mürted olmuş, bizimle harbe hazırlanmış gördüm) dedi. Hazret-i Ebû Bekr, Ashâb-ı kiramı fırka fırka, mürtedler üzerine yolladı. Amr ibni As kumandasındaki birliği “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Hudaa mürtedlerine gönderdi.

Amr ibni As hazretleri, zaman-ı saadette, Sad ve Hüzeyfe ve Uzre kabilelerinin zekatlarını toplamaya memur iken, Amana hakim yapılmıştı. Dönüşte, eski vazifesinin yine Ona verileceği vaat buyurulmuştu. Amandan gelince, halife hazretleri bunu eskisi gibi zekat toplamaya gönderdi. Böylece, Resûlullahın vaadini yerine getirdi. Mürtedler çoğalınca, bunu bir fırkaya emir yapmak istedi. Mektup yazıp, (Resûlullahın vermiş olduğu sözün yerine gelmesi için seni eski vazifene göndermiştim. Şimdi sana, dünyaca ve ahiretce daha hayırlı başka bir vazife vermek istiyorum) buyurdu. Amr ibni As cevabında, (Ben İslamın oklarından bir okum. Onları atacak ve toplıyacak, Allahtan sonra sensin. Bak, hangisi daha kuvvetli ve tesirli ise, onu at) dedi. Halife hazretleri, Onu bir fırkaya emir yaptı. (Eyle) yolu ile Filistin’e gönderdi. Ebû Süfyanın oğlu Yezidi de, bir fırkaya emredip (Belka) yolu ile Şam tarafına gönderdi. Ebû Süfyanın 2. oğlu hazret-i Muaviyeyi de başka bir fırkaya emir yapıp, kardeşinin emrine gönderdi. İmperatör Herakliyüs, kardeşini yüzbin askerle Amr bin As hazretlerine karşı ve Yorgi ismindeki bir generali de, büyük bir ordu ile Yezide karşı gönderdi. Kendisi Humsta kaldı. İslam fırkaları, halifeden emir alarak, (Yermük) de birleşti. Rumlar da, İslam askeri karşısında toplandı. Müslümanlar, müdafaa yapıp, halifeden yardım istedi. Halifenin emri ile Allahın kılıcı Hâlid hazretleri, Iraktan on bin askerle imdada gelip, Amr ibni As’ın emrine girdi. Ecnadinde yapılan kanlı savaşta, rum ordusu fenâ bozuldu. Sonra Yermükte, 240.000 rum askeri ile 46.000 İslam askeri çetin savaşa girdi. İçlerinde bin Sahabi vardı. Yüzü Bedr kahramanlarından idi. Hâlid hazretleri, başkumandan seçildi. Amr ibni As ile Şerhabil sağ kanadı, Yezid bin Ebû Süfyan ile Kaka sol kanadı idare ettiler. Ebû Süfyan bin Harp askere cesaret veriyordu. Kahramanlıklar gösteriyordu. Çok kanlı savaş oldu. İmparatorun kardeşi ile birlikte 100.000 rum kılıçtan geçti. Ebû Süfyan’ın mübarek gözüne ok gelip kör oldu. Rumlar, Ürdünde 80.000 askerle tekrar hücum etti. Hâlid ortada, Amr ibni As ile Ebû Ubeyde iki kanadlarda idi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Rumlar bozuldu. Pek azı kurtulabildi.

Ömer-ül-Fâruk hazretleri halife iken, müslümanlar, Şamı kuşattı. Hâlid bin Velid bir kapıda, Amr ibni As bir kapıda, Yezid bin Ebû Süfyan bir kapıda idiler. Yezid, kardeşi Muaviyeyi ileri kol kumandanı yaparak, Sayda ve Beyrut şehirlerini, Amr ibni As da Filistin’i fethettiler. Amr ibni As hazretleri, Filistin’deki askerin kumandanı idi. Emirül-müminin hazretleri, Amr ibni Asa sık sık imdad gönderiyordu. Amr ibni As, meşhur dahilerden ve kurnaz bir idareci idi. Kudüs ve Remle’ye birer fırka gönderdi. Muaviye de Kaysari’ye şehrini sardı. Bu şehirde çok asker vardı. Dışarı hücum ediyorlardı. Hazret-i Muaviye, çıkanları bozup kırıyordu. Amr ibni As ise, Rumların başkumandanı ile harp edip dağıttı. Gazze ve Nablus şehirlerini fethetti. Hazret-i Ömer, yerine hazret-i Ali’yi vekil bırakıp Kudüs’e geldi. Yezid bin Ebû Süfyan, Hâlid, Amr ibni As ve Şerhabil karşılayıp halife ile kucaklaştılar. Rumlar Kudüs’ü hazret-i Ömer’e teslim ettiler. İran’dan alınan ganimetleri Ziyad bin Ebih Medine’ye getirdi. İran savaşları hakkında halifeye gayet fasih ve beliğ bilgi verdi. Yezid Şam valisi yapıldı. Muaviye Kaysari’ye şehrini fethetti. Şam valisi Yezid, taundan vefat etti. Yerine kardeşi Muaviye Şam valisi tayin buyuruldu. Suriye kumandanı Ebû Ubeyde ve yerine geçen Muaz bin Cebel de, taundan öldü. Amr ibni As hazretleri, başkumandan olunca, herkesi dağlara çıkardı. Böylece, veba salgınına nihayet verdi. Amr ibni As hazretleri, Mısır seferine kumandan tayin olundu. Bir ay muharebeden sonra, rum askeri dağıldı. Mısra girdi. Bu muharebede mancınık kullandı. Heraklius İstanbulda büyük bir ordu hazırlayıp, Amr ibni Asa karşı gelmekte iken öldü. Amr ibni As üç ay muharebeden sonra, İskenderiyeyi de aldı. Sonra Trablusa gitti. Bir ay savaştan sonra feth etti. Hazret-i Ömer şehit olunca oğlu Übeydullah, katil zannı ile eski acem şahlarından Hürmizanı öldürmüştü. Hazret-i Ali, Übeydullaha kısas lazımdır, dedi. Medinede izinli olarak bulunan Mısır valisi Amr bin As söz alarak, (Dün Ömer, bugün de oğlu öldürülmek nasıl olur?) dedi. Halife olan Osman “radıyallâhu anh”, bu sözü beğenerek, kısas işini diyete çevirdi ve diyet paralarını kendi malından verdi. Bu bir ictihad ayrılığı idi. Hazret-i Muaviye, Anadoluda gazaya başlayıp, Amuriye şehrine kadar ilerledi. Halife, Amr ibni As’ı Mısır valiliğinden azletti. Halife İstanbul’un feth edilmesini Endülüs yoluylA düşünüyordu. Endülüse asker çıkardı. Şamda kumandan olan Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, gemilerle Kıbrısa asker gönderdi. Mısırdan da yardım geldi. Çok muharebe ederek ada feth olundu.

İstanbul kayseri III. Kostantin 668’de Bizans imparatoru olmuş, 685’de ölmüştür. Büyük bir donanma ile Akdeniz’e çıktı. Hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” ile Mısır valisi Abdullah da birer donanma ile çıktılar. Büyük bir deniz harbi sonunda, Ehl-i İslam galip geldi. Hicretin 33. senesinde Şam valisi hazret-i Muaviye, rumlarla gaza ederek İstanbul boğazına kadar geldi. Muaviye bin Ebû Süfyan “radıyallâhu anhüma”, Resûlullahın katibliğini yapmış bir sahabi-i zişan idi.

Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, İslamiyetin kurulması ve kökleşmesi için canını tehlikelere atıp düşmanlarla arslan gibi dövüştü. Nice kâfirleri katletti. Hazret-i Muaviye de “radıyallâhu anh”, İslamiyetin yayılması ve doğuya, batıya ışık salması için canını tehlikeye koyup, Bizans orduları ile dövüştü. Nice memleketler fethetti.

Abdullah bin Sebe adında bir yahudi dönmesi Mısır’da çok kimseleri aldattı. Hilafet, Alinin hakkıdır diyerek, milleti isyana teşvik etti. Amr ibni As hazretleri, Mısır valiliğinde bulunsaydı, bu fitneye meydan vermezdi. Kûfe’de vâliye gücenen birkaç kimse, hazret-i Osman’ı çekiştirmeye başladılar. Halife bunları Şama sürdü. Şam valisi Muaviye’ye, (Bunlara nasihat et!) diye yazdı. Muaviye bunlara Kureyşlileri övdü. (Resûl-i ekrem, beni işlerinde kullandı. Sonra üç halifesi beni Vâli yaptılar. Benden razı oldular) dedi. Çok nasihat verdi. Dinlemediler. Onları Hums şehrine gönderdi. Hums valisi olan Abdurrahmân bin Velid, bunlara sert davrandı, korkuddu, tevbe ettirdi. Halife; Muaviye, Amr bin As ve diğer üç valiyi Medineye çağırdı. Fikirlerini sordu. Muaviye (İşleri valilere bırak) dedi. Amr bin As ise “radıyallahü teâlâ anhüma”, (Ya halife! Sen, Beni Ümeye ile birlikte nasa güvendin. Pek merhametli davrandınız. Şiddet veya istifa, yahut kuvvetli irâde ile ileri git!) dedi.

Mısırda bulunan (İbni Sebe) ve başka velayetlerdeki adamları, birbirleriyle haberleşiyorlardı. Valiler zulüm ediyor, diyerek ve bir yalana bin katarak uydurdukları iftiraları her tarafa yayıyorlardı. Bu şikayetleri halife işitti. Valileri toplayıp şikayetlerin sebebini sordu. Muaviye dedi ki (Sen beni Vâli yaptın. Ben de çok kimseyi memur yaptım. Onlardan sana hayır gelir. Herkes kendi memleketini daha iyi bilir ve idare eder) dedi. Said de, (Bu sözler uydurmadır. Gizlice ortaya atılıyor. Herkes inanıyor. Bu yalanları çıkaranları bulmalı ve öldürmeli) dedi. Amr ibni As, (Sen yumuşak davrandın. Yerine göre sertlik göstermelisin) dedi. Halife, valilerle Medineye geldi. Ali ve Talha ve Zübeyri de çağırdı. Muaviye, söz alarak, (Siz Ashâbın yükseklerisiniz. Halifeyi seçtiniz. Şimdi ihtiyar oldu. İleri atılmayınız) dedi. Hazret-i Ali, bu sözlere üzüldü. (Sus) dedi. Dağıldılar. Muaviye, halifeyi Şama çağırdı. Kabul eylemedi. (Öyle ise, seni korumak için asker göndereyim) dedi. Halife, (Resûlullahın komşularına baskı yapmak istemem) dedi. Hazret-i Muaviye, (Sana kıyacaklarından korkuyorum) deyince, Halife, (Allahın dediği olur) buyurdu. Bunun üzerine Muaviye, yol elbiselerini giyerek, Ali ve Talha ve Zübeyr ve başka Sahabilerle görüşüp, halifeyi onlara emanet ve her birine veda ile Şama gitti. Ayrılırken, (Ebû Bekr dünyayı istemedi. Dünya da Ona yanaşmadı. Ömere dünya yanaştı. O dünyayı reddetti. Osmana dünyadan az bir şey geldi. Biz ise dünyaya daldık) dedi.

İbni Sebein adamları, Mısır ve Kufede toplanarak birkaç bin kişi, hacca gideceğiz, diyerek, Medineye geldiler. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” şehit edildi. Şamdan ve Kufeden imdada gelen askerler yetişemedi.
Kısas-ı Enbiyanın, birinci cihan harbindeki baskısından aldığımız yukarıdaki yazılar, hazret-i Muaviye ile hazret-i Amr ibni Asın, ne kadar sâdık, halis müslüman olduklarını, Ashâb-ı kirâm arasındaki derecelerinin yüksekliğini, İslamiyete hizmetlerini ve kâfirlerle cihatdaki gayretlerini açıkça göstermektedir. Kısas-ı Enbiya kitabı, Abbasi tarihçilerinin, Emevileri kötülemek ve kendi hükümetlerine yaranmak için, yazdıkları tarihlerindeki uydurma hikayelerin tesiri altında yazılmış olduğu hâlde, yukarıda bildirdiğimiz gerçekleri de bizlere haber vermektedir. Deve ve Sıffin vak’alarını anlatırken, Abbasi tarihlerindeki bu iki büyük Sahabinin ve Ebû Süfyan “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şanlarına yakışmayan iftiraları da katmış ise de, seçerek yukarıya yazdıklarımızı okuyan keskin görüşlü ve anlayışlı kimseler, Ashâb-ı kiramın büyüklüğünü hemen anlarlar. Kısas-ı Enbiyadaki onları lekeliyen yazıların uydurma ve iftira olduğunu kavrarlar.

32 — (Ashâbdan ve Muaviyenin Amr bin As ile beraber Mısr’a gönderdiği kumandanlardan Muaviye bin Hadic, Aliyül Mürtezanın elçilerinden Muhammed bin Ebû Bekri katl ettikten sonra, eşek laşesinin içine koyarak yakmıştır. Bu faciaya insan ne diyeceğini bilmez oluyor) diyor. Bunu Ravzatül Ebrar kitabından aldığını söylüyor.
Halbuki Kısas-ı Enbiya kitabında diyor ki (Hazret-i Ali’nin Mısır’daki valisi Muhammed bin Ebû Bekr, ahaliyi sıkıştırınca, halk hicretin 38. yılında silaha sarıldı. O sırada Mısırda bulunan Ashâb-ı kiramdan Muaviye bin Hadic “radıyallâhu anh”, hazret-i Osmanın kanı davasına kalkışarak, etrafına çok kimseyi toplamıştı. Hazret-i Muaviye, Amr ibni As hazretlerini Mısırı almaya gönderdi. Muhammed bin Ebû Bekr, askerlerle buna karşı koydu. Muaviye bin Hadic gelip, Amr ibni Asın askerleriyle birleşti. Mısır askeri bozuldu. Muhammed bin Ebû Bekr saklandı. Muaviye bin Hadic, onu bulup öldürdü. Bir eşek laşesinin içine koyup yaktı. Çünkü, Muhammed bin Ebû Bekr, Mısırdan Medineye gelen eşkıya ile bir olarak, halkı hazret-i Osmana karşı kışkırtmıştı. Hazret-i Osmanın evini saranlardan biri de bu idi. Hazret-i Osmanı koruyanlar arasında bulunan hazret-i Hasan bin Ali ok ile yaralandı. Muhammed bin Ebû Bekr, Hasanın üzerindeki kanı görünce telaşa düştü. (Haşim oğulları bunu görürlerse, üzerimize hücum ederler, işimiz bozulur. Bir kestirme yol bulalım) dedi. Yanına bir iki kişi alıp bitişik evin duvarından aşarak, hazret-i Osmanın odasına girdiler. Önce Muhammed bin Ebû Bekr girip, (Şimdi seni Muaviye kurtaramaz) dedi ve halifenin sakalından tuttu. Halife Kuran okuyordu. Muhammedin yüzüne bakıp, (Baban bu hâlini görseydi, ne kadar üzülürdü) dedi. Muhammed utanıp, çıkıp gitti. Arkasından gelen arkadaşları, halifeyi şehit etti). İşte halifenin şahadetine sebep olduğu için, bu cezaya duçar oldu. Kitabın yazarı, bunun yakılmasını gençlere anlatarak, yanıp yakılıyor. Halbuki Abbasilerin, Emevi halifelerinden çoğunun ve hurufilerin de, Ehl-i sünnet âlimlerini, bu arada Şirvanşahı ve Bağdat valisi Bekir paşayı diri diri ve Beydavi hazretlerinin kemiklerini mezarlarından çıkarıp yaktıklarını da yazsa idi, kimlerin daha vahşi olduğu iyi anlaşılırdı. Hazret-i Muaviye, Mısırı alınca, Amr ibni As’ı oraya Vâli yaptı. Amr, hazret-i Ömer’in zamanında 4 sene, hazret-i Osman’ın zamanında da 4 sene Mısırda valilik yapmıştı. Amr 43 yılında vefat edince, yerine bunun oğlu Abdullahı Vâli yaptı. İki sene sonra azledip, yerine Muaviye bin Hadici Vâli yaptı. 50 senesinde Muaviye bin Hadici azledip yerine kendi adamlarından ve Sahabeden Mesleme’yi Mısır ve Afrikıye valisi yaptı. Muaviye bin Hadic hazretleri 73 senesinde vefat etti.

33 — (Muaviye, Büsr bin Ertad kumandasında olan bir fırkayı Haremeyne musallat ederek, kadınları ve masum çocukları kılınçtan geçirtmiştir. Bu meyanda Abbas’ın 5 ve 6 yaşlarındaki torunları olan Abdurrahmân ve Kusem de şehit edilmiştir. Bu sabiler, valideleri Aişe’nin gözü önünde katl olunmuşlardır. Biçare Aişe, bu müthiş cinayete tahammül edemeyerek, tecennün eylemiş, hayatının sonuna kadar mecnun olarak, baş açık, yalın ayak, perişan bir hâlde gezmiştir) diyor. Bunları El-Kamil ve El-Beyan vettebyin kitaplarından aldığını bildirmektedir.
Vesika olarak gösterdiği kitaplar, kendi yüzkarasını meydana çıkarmaktadırlar. Elbeyan vettebyin kitabını Ehl-i sünnet düşmanı olan bir mutezili yazmıştır. Bu işin doğrusu, Tezkire-i Kurtubi muhtasarı, 131. sayfasında şöyledir: (Hakemlerin kararı ile hazret-i Muaviye halife seçildikten sonra, 3.000 nefer ile Büsr bin Ertad Amiriyi, kendine biat ettirmek için Hicaza gönderdi. Önce Medine’ye geldi. O gün, Medine’de hazret-i Hâlid eba Eyübel-ensârî, hazret-i Ali tarafından Vâli idi. Vâli gizlice Kufeye, hazret-i Alinin yanına geldi. Büsr minbere çıkıp, vaktiyle burada biat etmiş olduğum halifeyi, [yani hazret-i Osman’ı] ne yaptınız? (Eğer hazret-i Muaviye bana yasak etmeseydi, hepinizi kılınçtan geçirirdim) dedi. Başta Cabir hazretleri olmak üzere, Medineliler biat etti. Sonra Mekkelileri de biat ettirdi. Büsr’ün hazret-i Muaviye’den (kimseyi öldürme!) emrini aldım demesi, Mekkede ve Medine’de kimseyi öldürmediğini göstermektedir. Sonra, Yemene gitti. O zaman Yemen valisi olan Ubeydullah bin Abbas, Kufe’ye hazret-i Alinin yanına kaçtı. Âlimler buyuruyor ki Ubeydullah kaçınca, Büsr bunun iki oğlunu öldürdü. Hazret-i Ali, Büsre karşı, Harise-tebni Kudame’yi 2.000  kişi ile Yemen’e gönderdi. [Büsr Ashâbdan değil idi.] Harise Yemene gelip, hazret-i Ali şehit oluncaya kadar, orada Vâli kaldı. Nice kimseleri öldürdü. Medineye geldi. Orada imam olan Ebû Hüreyre hazretleri kaçtı. Harise, (Eğer o kedi babasını bulaydım, öldürürdüm) dedi. Görülüyor ki hazret-i Alinin kumandanı, Resûlullahın çok sevdiği ve övdüğü sahabisini öldürmek istemiş ve Resûlullahın koyduğu mübarek isim ile alay etmiştir. Hazret-i Alinin ve hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anhüma” kumandanlarının yaptıkları zulmlerden, O büyükleri lekelemeye kalkışmak ve olayları, uydurma hikayelerle şışırmek, doğrusu çok insafsızlık olur.

34 — (Muaviye minberlerde Aliyül Murtezaya ve evlatlarına lanet ettirmek üzere bütün valilerine emirler göndermiştir. Ömer bin Abdülaziz bu lanetlemeyi kaldırmıştır. Ashâbdan Hacer bin Adi, Ali’ye lanet etmediği için, yedi refiki ile birlikte, Muaviyenin emri ile şehit edilmiştir!) diyor ve Agani, İbni Ebulhadid’in şerh ettiği Nehculbelaga ve Aktül Ferid kitaplarını da şahit gösteriyor.

Hayasızlığın bu derecesi ve iftiraların bu kadar alçakçası görülmemiştir. Önce şunu söyleyelim ki vesika olarak ileri sürülen kitaplar, Tuhfeden tercüme ederek, onuncu maddede bildirdiğimiz gibi, hurufilerin kitaplarıdır. Egani kitabını yazan nebül-ferec Ali bin Hüseyin İsfehani’nin bidat ehlinden olduğu, Esmaül-müellifin’de de yazılıdır. Bu adam, (Mukatil-i al-i Ebû Talib) adındaki kitabında edebsizce kelimeler kullanarak Ashâb-ı kiramın büyüklerine saldırmaktadır. İbni Ebülhadidin azılı bir Mutezili olduğunu onuncu maddede bildirmıştık. Bu iftiraların Ehl-i sünnet kitaplarına da sızmış oldukları esefle görülmektedir. Ehl-i sünnetin büyük âlimlerinden ve Evliya-i kiramın reislerinden olan imam-ı Muhammed Masum-i Fârukî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” hazretleri, iftiralara vesikalarla pek güzel cevap vermektedir.

Hazret-i Muaviyenin, hazret-i Aliyye lanet ettiğini söylemek, hazret-i Muaviyeye iftiradır. Hazret-i Muaviyeye dil uzatmak caiz değildir. Evet Emevi halifelerinden birkaçı, birkaç kişi için lanet ettirdi. Fakat, Muaviye “radıyallâhu anh”, Emevi halifelerinden idi ise de, Ona bir şey denemez. Hurufiler, üç halifeyi ve hazret-i Muaviyeyi ve Ona uyanları kötüliyor. Bütün Ashâb, sonradan mürted oldu, diyorlar. Hepsini kötüliyorlar. Ehl-i sünnete göre, Ashâb-ı kirâm için iyilikten başka bir şey söylenemez.

Hazret-i Emir, hazret-i Muaviye ile birlikte olanlar için (Kardeşlerimiz bize uymadı. Kâfir ve fasık değildirler. İctihadları ile hareket ediyorlar) buyurdu. Bu sözü, bunlardan küfrü ve fıskı kaldırmaktadır. İslam dininde hiç kimseye, hatta frenk kâfirlerine bile lanet etmek ibadet değildir. Ashâb-ı kiramdan herhangi biri, beş vakit namazdan sonra, duâ yerine laneti dile alır mı? Böyle çirkin bir yalana inanılır mı?

Bir kimseyi kötülemek ve ona lanet etmek, bir iyilik ve ibadet olsaydı, İblis-i laine, Ebû Cehle, Ebû Lehebe ve Peygamber efendimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” inciten, Ona cefa ve eza eden ve bu hak dine, kötülük, ihanetler yapan Kureyşin azılı kâfirlerine lanet etmek, İslamın icaplarından olurdu. Düşmanlara lanet etmek emredilmeyince, dostlara lanet sevap olur mu?

35 — Hurufi kitabında, (Muaviye, imam-ı Hasanı, zevcesine büyük bir miktarda altınlar vererek, kandırıp, zehirlettirmek sureti ile öldürmüş, şehit ettirmiştir) diyor. Taberi tarihindeki iftiraları 10. maddede bildirmiştik. Büyük Taberi tarihi çok kıymetlidir. Bunu, Ehl-i sünnet âlimlerinden Muhammed bin Cerir Taberi “rahmetullâhi aleyh” yazmış ve hicretin 310. senesinde vefat etmiştir. Bir hurufi bu isimle ortaya atılarak, bu tarihi ihtisar etmiş ve Tarih-i Taberi adını vermiştir. Bugün elde bulunan türkçe Taberi tarihi, bu kitaptan tercüme edilmiştir. Kitabın doğrusu, bundan pek daha büyüktür. Mürevvicüzzeheb kitabının da, iftiralarla dolu bir tarih kitabı olduğunu, Tuhfe kitabından tercüme ederek onuncu maddede bildirmiştik. Muaviye “radıyallâhu anh” hazretlerinin şanına yakışmayan çok çirkin ve pek alçak yalanları, bir din kitabında yazarak, iki paçavrayı da, vesika olarak koymak, bir müslümana yakışır mı?

Feth sûresindeki âyet-i kerimede meâlen, (Senin Ashâbın, birbirine çok ve hep merhametlidir. Kâfirlere karşı çok ve hep serttirler) buyuruldu. İslam düşmanları ise, Ashâb-ı kirâm birbirlerine düşman idi. Birbirlerini zehirlettiler, diyorlar. Müslümanlar, elbet Allahü teâlâya inanır. Ashâb-ı kiramın birbirini çok sevdiklerini söyleriz. Ashâb-ı kirâm, hazret-i Osmanın katillerine kısas yapılması işinde ictihad ettiler. Bu bir din işi idi. İctihadları ayrıldı. Resûlullahın zamanında da ictihadları ayrı olurdu. Hatta, Resûlullahın ictihadından da ayrılırlardı. Bu ayrılık, bir suç olmazdı. Hatta, hepsinin sevap kazandıkları bildirildi. Bir kaç kere âyet-i kerime gelerek, Resûlullahın ictihadına uygun olmayan bir ictihadın doğru olduğu, vahiy ile bildirildi. Çünkü İslamiyet, insanlara düşünmek ve her düşündüğünü bildirmek hürriyetini vermiştir. İnsan hakları, insan hürriyetleri İslamiyettedir. İşte, Ashâb-ı kirâm, kısas için, ictihatta ayrıldılar. Allahü teâlâ da, Onun Resûlü de ve akıl-ı selim sahibi olan herkes, bu ayrılığı suç saymıyor. İnsanlara verilmiş bir hak tanıyorlar. İctihatta ayrılanlar, dövüşmeyi, hatta birbirlerini incitmeyi hatırlarına bile getirmediler. Çünkü, bu ilk defa olan bir ayrılık değildi. Her zaman ictihatta ayrılıklar olmuştu. Birbirlerini incitmek bile hatırlarına gelmemişti. Babaları arasındaki ictihad ayrılığını gören bazı çocuklar, birbirleri ile birkaç kere sert konuşmuşlar ise de, babaları buna bile dayanamayarak, kendi çocuklarını paylamışlardı. Şiîler de, bunu pek iyi biliyorlar. Fakat, zındıklar, Ashâb-ı kiramın birbirlerine düşman olduklarını, bu yüzden de, adi, iğrenç işler yaptıklarını herkese inandırmak için uğraşıyorlar. Böylece Ashâb-ı kiramın düşüncesiz, bilgisiz ve kötü huylu olduklarını yaymak çabasındadırlar. Bu suretle, İslamiyeti yıkmak, yok etmek gayretindedirler. Çünkü, İslamiyet demek, Ashâb-ı kiramın bildirdiği haberlerin toplamı demektir. Kur’ân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri, bizlere Ashâb-ı kirâm bildirdi. İslamiyetin bütün bilgileri Kur’ân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden ve Ashâb-ı kiramdan herhangi biri olursa olsun, Onun sözünden ve hareketlerinden alınmıştır. İslam bilgilerinin kaynakları, vesikaları, Ashâb-ı kiramın sözleridir. Ashâb-ı kirâm kötülenirse, Onların bildirmiş olduğu İslamiyet de bozuk olur. Kıymetsiz olur. Ashâb-ı kiramın hepsi peygamberlerden başka, gelmiş ve gelecek bütün insanların hepsinden, her bakımdan daha üstündürler. İslamiyetin kıymetini bilmek için ve hakiki bir müslüman olmak için, bu inceliği, iyi kavramak lazımdır. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” üstünlüğünü, kıymetini, şerefini bilen ve Allahın Peygamberi ne demek olduğunu düşünebilen ve kavrıyabilen bir kimse, O yüce Peygamberin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yetiştirmiş olduğu ve bütün işlerinde kullanmış olduğu Ashâb-ı kiramın derecelerinin yüksekliğini kolayca anlar.
Hazret-i Ali ve hazret-i Muaviye ve yanlarında bulunan Ashâbdan hiçbiri birbirini incitmek düşüncesinde değildi. Deve vak’asında da, Sıffin vak’asında da, birbirleriyle anlaşmak için ve müslümanlar arasında huzuru ve rahatı sağlamak için karşılaşmışlardı. Her iki tarafta bulunanlar da, böyle düşündüklerini söylemişti. Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam ve tarih kitapları meydandadır. Hurufilerin düzme hikayeleri ve türedi din adamlarının kitaplarının ve mecmualarının hiç kıymetleri yoktur. Tarihlere dikkat edilirse, bu muharebelerde Ashâb-ı kirâm birbirini hiç öldürmemiştir. Birbirlerinin ölmelerine hep acımışlar ve ağlamışlardır.

Kısas-ı Enbiya’da, 170. sayfada diyor ki: Hazret-i Hasanın, zevcesi Cade tarafından zehirlendiği meşhurdur. Hazret-i Hasan “radıyallahü teâlâ anh” çok evleniyor ve zevcelerini boşuyordu. Hatta pederi, Kufede iken, (Hasan’a kızlarınızı vermeyiniz! Zira boşar) dedi. Dinleyiciler, (Biz Ona istediği kızı veririz. İster birlikte yaşasın, isterse boşasın) dediler. Hazret-i Hasan çok güzeldi. Resûlullaha benziyordu. Aldığı kız, Ona aşık olurdu. Cade de, her ne sebepten ise, Ona kırılarak canına kıymıştır.

(Mir’at-ı kainat) kitabında diyor ki: Hazret-i Muaviye kendinden sonra, hazret-i Hasan’ı halife yapmaya karar verdi. Bu kararını millete bildirdi. Yezid, babasından sonra, halife olmayı umuyordu. Hazret-i Hasan’ın hatunu olan Cade’ye zehir gönderdi. (Bunu Hasan’a yedirip öldürürsen, seni nikahlayıp, tepeden tırnağa kadar ziynete ve mala gark edeceğim) dedi. Kadın, bu yalana aldanıp, birkaç kere zehir yedirdi. Fakat, şifa buldu. Zevcesinin bu işi yaptığını anladı ise de, bir şey demedi. Başka yerde yatıp, yediklerine, içtiklerine dikkat ederdi. Cade, bir gece gizlice giderek bardağı içine elmas tozu koydu. Hazret-i Hasan, gece bunu içerek midesi parçalanmaya başladı. Vefat ederken, Hazret-i Hüseyin, kimin zehirlediğini söyletmeye uğraştı. (Bilirsen kısas yapar mısın?) dedi. (Elbet, onu öldürürüm) deyince, (Ona kazandığı ceza yetişir) buyurdu. Zevcesinin yaptığını söylemedi. 40 gün sonra vefat etti. Bâkî kabristanında, validesi hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anha” yanına defn olundu. Yezidin yaptığı cinayeti babasına yüklemek, ondan daha aşağı bir cinayet değildir. Çünkü, bu iftira, Nuh aleyhisselâmın oğlu olan Ken’anın küfrünü, babası yüce Peygambere yüklemeye benzemektedir.

36 — (Muaviye, babası Ebû Süfyandan veled-i zina olarak doğan, son derece zalim, hain ve katil olan Ziyad bin Ebih’i maksat-ı hainane ve caniyane-i haliye ve müstakbelesine hizmet için nesebine ilhak etmiş. Bu hainin oğlu olan, şakilerin şakisi Ubeydullahı, kendi hayatında Vâli yapıp, vefatından sonra Kerbela facia-i müthişesini tatbik ve icraya, bile bile ve hesaplıya hesaplıya hazır ve müheya kılmıştır. Bu hileler ve hud’alar nasıl ictihad hatası olur?) diyor. Bu yazıları, Kısas-ı Enbiyadan aldığını da bildiriyor.

Kısas-ı Enbiya’da, hazret-i Muaviyeye karşı saygı ve edep dışı kelimeler, hatta yorumlar yer almış bulunmaktadır. Fakat, yukarıda yazılı küstahca kelimeler, Cevdet Paşanın “rahmetullahi teâlâ aleyh” imanlı kaleminden geçememiş, kitabının sayfalarını kirletmemiştir. Bakınız, Kısas-ı Enbiya bu olayları nasıl bir kalemle ifade etmektedir:

(Faris ahalisi, hazret-i Ali’ye karşı isyan etti. Öşür ve haraç vermek istemediler. Emirleri olan Sehl’i şehrinden çıkardılar. Hicretin 39. senesinde, hazret-i Ali, Basra’da beytülmal memuru olan Ziyad bin Ebih’i, Faris ve Kerman velayetlerine Vâli tayin etti. Basra emri olan Abdullah bin Abbas, Ziyada asker vererek Farise gönderdi. Ziyad bin Ebih, çok kurnaz, iyi idareci, uzağı görüşü kuvvetli idi. Emrindeki askere lüzum kalmadan güzel idaresi ile işini gördü. Az vakit içinde, Faris ve Kerman velayetlerini düzene soktu. Asileri yola getirdi. Basra emri Abdullah bin Abbas hakkında hazret-i Ali’ye şikayetler geldi. Hazret-i Ali, Abdullahtan cizye mallarının hesap defterlerini istedi. Abdullah ibni Abbas buna gücendi. (Sen işine başkasını gönder) diye cevap yazdı. Basra velayetinden ayrıldı. Hazret-i Ali şehit olunca, Ziyad, Muaviye’ye biat etmedi. Ziyad, zekilerin başı, hatiblerin en güzel konuşanı idi. Evvelce Basra valisi olan Ebû-Musel-Eş’arî’nin katibi idi. Hazret-i Ömer, zamanında, buna vazifeler vermişti. Hazret-i Ali, deve vak’asından sonra, Onu, Basra’da mal müdiri ve sonra Faris emri yaptı. O da, iyi bir idareci olduğundan, o velayeti pek güzel inzibat altına aldı. Hazret-i Muaviye, Onun bu başarılarını görünce, kendi özkardeşi olduğunu ilan etti. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Ziyada mektup yazıp, (Seni bu velayete tayin ettim. Sen bu işe ehlsin! Ama, Ebû Süfyan’ın ağzından çıkan bir söz ile sen Onun nesebine ve mirasına kavuşamazsın. Muaviye, kurnazca, kişinin önünden, arkasından, sağından, solundan gelir. Ondan kendini koru) demişti. İslamiyetten evvel, Arabistanda türlü türlü nikahlar vardı. İslamiyet onları yasak etti. Ziyad, o zamanın adetlerine göre yapılan nikah ile dünyaya gelmişti.

45 senesinde, hazret-i Muaviye, Ziyadı Basra, Horasan ve Sicistan valisi yaptı. O sene Basrada fısk ve fücur yayılmıştı. Ziyad minbere çıktı. Gayet fasih ve beliğ hutbe okudu. Halkı fısk ve fücurdan, kötülüklerden men’ etti. Ağır cezalarla korkuddu. Yatsı namazını çok uzun okuyarak kıldırır, sonra evlerine gönderir, gece sokağa çıkmayı yasak ederdi. Bu sıkı yönetim ile Basrayı düzene soktu. Böylece, hazret-i Muaviyenin hükümetini kuvvetlendirdi. O kadar disiplin kurdu ki bir kimsenin sokakta bir şeyi düşse, çok zaman sonra gelip onu orada bulurdu. Kimse kapısını kilitlemezdi. Onbin kişilik polis teşkilatı kurdu. Şehir haricinde ve yollarda da, emniyet ve asayişi temin etti. Hazret-i Ömer zamanında olduğu gibi, herkes emniyet içinde idi. Ashâb-ı kiramın büyüklerinden (Enes bin Mâlik) ve nicelerine vazifeler verdi. Onlardan istifade etti. O sırada, Hariciler, yani hazret-i Alinin düşmanları başkaldırdılar. Ziyad bunlara eman ve zaman vermeyip, reislerini ve çoklarını öldürdü. İsimleri unutuldu. Hazret-i Muaviye, 49 senesinde İstanbula bir ordu gönderdi. Oğlu Yezidin de gitmesini emretti. Yezid, naz ve nimet içinde büyümüş olduğundan geri kaldı. Hazret-i Muaviye, Yezidi orduya yetişmesi için sıkıştırdı. Bu orduda Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer, Abdullah ibni Zübeyr ve Ebû Eyüb-el Ensârî Hâlid hazretleri de vardı. 53 senesinde, Ziyad Kufe’de 53 yaşında vefat etti. Ziyad vefat edince, oğlu Ubeydullah Şam’a geldi. Hazret-i Muaviye, onu Horasan askerine emir yaptı. Ubeydullah, o zaman 25  yaşında idi. Horasana gitti. Ceyhun nehrini geçip, Buhara’da nice memleketler fethetti. Pekçok ganimet malları getirdi. 55 senesinde Basra valisi oldu. 58 senesinde Basra’da Hariciler toplandı ise de, Basra valisi Ubeydullah bin Ziyad bunların üzerine yürüyüp mahv-ü perişan etti.

Yezid, 60 senesinde halife olduğu zaman, Ubeydullah bin Ziyad Basra’da Vâli idi. Kufeliler halifeye mektup yazıp, kudretli Vâli istediler. Ubeydullah bin Ziyad’ı Kufe’ye gönderdi. İbni Ziyad, Kufe’ye gelince karmakarışık buldu. Halkı itaate davet etti. Hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” Kufelilerin daveti üzerine, amcazadesi Müslimi Kufe’ye göndermişti. Kufe’de 30.000’e yakın kimse hazret-i Hüseyini halife yaptı. İbni Ziyad’ın evini sardılar. İbni Ziyad bunları dağıttı. Reisleri olan Müslimi idam etti. O gün hazret-i Hüsey’in “radıyallâhu anh” Mekke’den Kufe’ye yola çıktı.

Aşere-i mübeşşereden Sad ibni Ebû Vakkas’ın oğlu Ömer, ibni Ziyad tarafından Rey şehrine emir tayin edildi. Ömer 4.000 kişi ile yola çıkacağı zaman, hazret-i Hüseyin’in, halife olmak için, Kufe’ye gelmekte olduğu işitildi. İbni Ziyad, Ömer’i Hüseyin’e karşı gönderdi. Ömer gitmek istemedi. Öyle ise, Rey valiliği için verdiğim emri geri ver, dedi. Ömer bir gün düşüneyim, dedi. Sonra kabul etti. Kerbela’da karşılaştılar. Hazret-i Hüseyin (Geri dönerim) dedi. İbni Ziyad, (Yezide biat etsin, öyle gitsin. Biat etmezse, Ona su verme) dedi. Hazret-i Hüseyin biat etmedi. Ömer askerini sürdü. 61 senesi, Muharrem ayının onuncu günü hazret-i Hüseyin, 70 kişi ile şehit oldu. Ömer bin Sad, iki gün sonra, kadınları ve Zeynelabidin Ali’yi Kufe’ye getirdi. İbn-i Ziyad, halkı camiye topladı. Minbere çıkıp (Allaha hamd ederim ki hakkı izhar etti. Emirülmüminin olan Yezide yardım etti) dedi. Kadınlar ve şahadet haberi Şama gelince, Yezidin gözleri yaşla doldu. (Allah, İbni Sümeyye’ye lanet eylesin) dedi. Ubeydullah bin Ziyada, İbni Sümeyye ve İbni Mercane de denirdi. Hazret-i Hüseyin’e rahmet okudu. (Hüseyin bana gelseydi, Onu affederdim) dedi. Haberi getiren Zübeyre müjde olarak bir şey vermedi. (Allah belasını versin. İbni Ziyad acele edip Onu katl etti) dedi. Kufeden getirilenleri yanına aldı. (Biliyor musunuz, Hüseyin niçin öldü? Hüseyin, (Babam Ali, Onun babası Muaviyeden daha iyidir, anam Fâtıma, Onun anasından ve ceddim Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Onun ceddinden daha iyidir. Onun için ben de Ondan daha iyiyim. Hilafet benim hakkımdır) dedi. Onun babası ile benim babam işi hakemlere bırakmışlardı. Hangisinin seçildiğini herkes bilir. Allah için söyleyeyim ki Onun anası Fâtıma, benim anamdan daha iyidir. Dedesine gelince, Allaha ve ahiret gününe iman eden kimse, Resûlullaha kimseyi eşit görmez. Fakat Hüseyin, fıkıhı ve ictihadı ile söyledi ve (Allahü teâlâ, her şeyin sahibidir. Mülkü dilediğine ihsan eder) ayetini hatırlamadı) dedi. Yezidin sarayında, hazret-i Hüseyin için matem tuttular, çok ağladılar. Alınan eşyalarını kat kat ödediler. Hatta hazret-i Hüseyinin kızı Sükeyne, (Muaviyenin oğlu Yezitten daha hayırlı kimse görmedim) derdi. [Mezhepsizler de, bu sözü inkar edemiyor. Fakat, kimse yerine kâfir kelimesini yazıyorlar.] Yezid, Zeynelabidin hazretlerini, sabah akşam sofrasına alır, birlikte yerdi. Onunla veda ederken, (Allahü teâlâ, ibni Mercaneye lanet eylesin! Vallahi ben olsaydım, babanın her teklifini kabul ederdim. Allahın takdiri böyle imiş, ne çare! Her ne istersen bana yaz. Hemen gönderirim) dedi. Yezid 64 senesinde, 30 yaşında öldü. İbni Ziyad da, 67 senesi Muharrem ayında eşkıyanın reisi Muhtar tarafından kanlı muharebelerde öldürüldü. Hicazda halifelik yapan Abdullah bin Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri, kardeşi Mus’abı Basra valisi yaptı. Mus’ab da, Muhalleb ismindeki emrini Muhtar üzerine gönderdi. Çetin harpte, 67 senesinde, Muhtar öldürüldü.

Kısas-ı Enbiyanın bu yazıları insaf ile okunursa, hazret-i Hüseyinin “radıyallahü teâlâ anh”, kendisine ve mübarek babasına karşı düşmanlıkla olmayıp, mevki ve dünyalık için şehit edilmiş olduğu anlaşılır. Her ne olursa olsun, bu alçakça yapılan vahşeti, Yezid bile üzerine almamış. İbni Ziyada, bu yüzden lanet etmiştir. Yezidin suçu da büyük ise de, bundan dolayı, mübarek babasını lekelemeye kalkışmak, pek haksızlıktır. Habilin katili olan Kabilin babasını, yani Âdem aleyhisselâmı kötülemek gibi olur.

Hazret-i Muaviye, Ubeydullah ibni Ziyad’ı, hazret-i Hüseyin’i şehit etmek için Vâli yaptı, demek, olayları inkar etmektir. Kısas-ı Enbiyanın da bildirdiği gibi, kâfirlerle yaptığı cihatda başarılar sağladığı ve hazret-i Alinin düşmanı olan Haricileri sindirdiği için, Onu Vâli yaptı. İslamiyete hizmet ettiğini görerek Onu Basraya tayin etmişti. O zaman, hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh” Medine’de idi. Muaviye’nin hazret-i Hüseyine karşı kötü niyeti olsaydı, İbni Ziyad’ı Hicaz valisi yapardı. Yezidin suçu için, hazret-i Muaviyeyi kötüliyenler, hazret-i Hüseyini salıvermeyip, asıl şehit eden, Ömer’in babasını da kötüleseler ya! Ömerin babası olan Sad ibni Ebû Vakkas Cennetle müjdelenenlerdendir. Bunu kötülerlerse, yalanlarının, planlarının ortaya çıkacağını biliyorlar.

Tezkire-i Kurtubi muhtasarı 129. sayfasında, Abdülvehhab-ı Şarani diyor ki Yezid hazret-i Hüseyinin mübarek başını, esirlerle birlikte, Şamdan Medineye gönderdi. Medine valisi Ömer bin Sadin emri ile mübarek başı kefenlenip Bâkî kabristanında, Fâtıma-tüzzehra hazretlerinin mübarek kabri yanına defn olundu. Fatımi meliklerinin 13.sü Faiz hicri 549’da 5 yaşında tahta çıkarılıp, 555’de ölmüştü. Bunun zamanında devleti idare eden vezir Talayi bin Ruzeyk, Kahire’de (Meşhed) denilen kabristanı yaptığı zaman, hazret-i Hüseyin’in mübarek başını, 40.000 altın harc ederek, Medine’den Kahire’ye getirdi. Yeşil atlasa sardırıp, abanos ağacından tabut ile Meşhed’de imam-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” türbesi ile Seyyidet Nefise kabri yanında defnedildi.

Hurufiler bunu da yanlış anlatıyor. Mübarek başı, 40 gün sonra, Kerbelaya getirilip bedeni yanına defn olundu, diyorlar.

Pakistanın büyük İslam alimi mevlana hafız hakim Abdüşşekur İlâhî Mirzapuri Hanefi, (Şahadet-i Hüseyin) “radıyallâhu anh” isminde kitap yazmıştır. Karaşideki (Medrese-i İslâmiyye) talebesinden mevlevi Gulam Haydar Fârukî, bu kitabı urdu dilinden, farisiye tercüme etmiştir. Karaşi’de Newtawn No. 5 de olan bu büyük medresede İslami yüksek bilgiler okutulmaktadır. Dünyanın her yerinden gelen talebeler, burada Ehl-i sünnet alimi olarak yetişmektedirler. Medresenin kurucusu ve müdüri olan büyük âlim Muhammed Yusuf Benuri, bir takriz yazarak, kitaptaki bilgileri övmektedir. Yusuf Bennuri 1980’de Karaşide vefat etmiştir. Kitap yüziki sayfadır. İslam düşmanlarının, İslamiyeti içerden yıkmak için, müslüman ismi altında ortaya çıktıklarını, (Ehl-i beytin dostuyuz) diyerek, Ehl-i beyte düşmanlık ettiklerini yazmaktadır. Kitabın her yerinde, şiî kitaplarından vesikalar vererek, bunu ispat etmektedir. 11. sayfasında diyor ki: Şiî âlimlerinden Muhammed Bakır Horasani, molla Muhsin adı ile meşhur olup 1679 senesinde Meşhette ölmüştür. (Cila-ül-uyun) kitabının 321. sayfasında diyor ki (Muaviye “radıyallâhu anh” vefat edeceği zaman, oğlu Yezide şöyle vasiyet etti: İmam-ı Hüseyinin Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” yakınlığını, Onun mübarek kanından olduğunu biliyorsun. Irak halkı Onu kendi yanlarına çağırırlar. Sana yardım edeceğiz, derler. Yardım etmezler. Onu yalnız bırakırlar. Ona galip olursan, kendisine hürmet et. Sana yaptıklarına karşılık, Onu hiç incitme! Benim Ona olan iyiliklerimi sen de yap!) Şiî tarihçilerinden Muhammed Taki han, m. 1879 senesinde vefat etti. Fârisî, (Nasih-üt-tevarih) kitabında diyor ki (Nasihatında şunları da söyledi: Oğlum, nefsine uyma! Allahü teâlânın huzuruna, Hüseyin bin Alinin kanına bulanmış olarak çıkma! Yoksa sonsuz azâba yakalanırsın! (Hüseyine hürmette kusuru olana, Allahü teâlâ bereket vermez!) hadis-i şerifini unutma!). Bu şiî tarihinin 38. sayfasında diyor ki (İmam-ı Alinin yanında olanlar, yani şiîler, Şama gelirler, hazret-i Muaviyeyi kötülerlerdi. Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, böyle söyleyenlere bir şey yapmaz, kendilerine (Beyt-ül-mal) dan bol ihsanda bulunurdu). (Cila-ül-uyun) şiî kitabının 323. sayfasında diyor ki (İmam-ı Hasan bin Ali “radıyallâhu anhüma” dedi ki hazret-i Muaviye, etrafımdaki yardımcılarımdan, vallahi daha iyidir. Çünkü bunlar, bir yandan şiî olduklarını söylüyorlar. Bir yandan da, beni öldürmek, mallarımı almak istiyorlar).

Yezide gelince, babasının nasihatlarını unutmadı. Bunun için, imam-ı Hüseyini “radıyallahü teâlâ anh” Kufeye çağırmadı. Onu öldürmek için emir vermedi. Ölümüne sevinmedi. Hatta, işitince ağladı. Matem yapılmasını emretti. Ehl-i beyte hürmet etti. Cila-ül-uyun şiî kitabının 322. sayfasında diyor ki (Yezid, Ehl-i beyte sevgisi ile meşhur olan Velid bin Akabeyi Medineye Vâli yaptı. Ehl-i beyte düşman olan Mervan’ı valilikten ayırttı. Velid, gece, imam-ı Hüseyin’i çağırıp Muaviye’nin öldüğünü ve Yezide biat edildiğini bildirdi. İmam-ı Hüseyin (Benim Ona gizli biat etmeme razı olmazsın. Herkesin yanında biat etmemi istersin) dedi.) Şiî kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki imam-ı Hüseyin Yezid için, fasık, facir veya kâfir demiyordu. Öyle bilseydi, gizli biat etmeye razı olmazdı. Açıkça biat etmemesi de, şiîlerin kendisine düşmanlık etmelerine sebep olmamak içindi. Nitekim, Muaviye ile sulh yaptığı için babasından ayrılıp harici olmuşlardı. Babası ile harp etmişlerdi. Hilafeti Muaviyeye bıraktığı için de, kardeşi hazret-i Hasana düşmanlık yapmışlardı.

Yine bu acem tarihinde diyor ki: (Zecr bin Kays, hazret-i Hüseyin’in ölüm haberini Yezide getirince, başını eğip, bir zaman durdu. Sonra, (Onu öldüreceğinize, Ona itaat etseydiniz, iyi olurdu. Ben orada olsaydım Onu affederdim) dedi. Mahtar bin Salebe imam-ı Hüseyini kötülemeye başlayınca, Yezid yüzünü asıp, (Mahtar’ın anası böyle zalim ve alçak çocuk doğurmasaydı. Allah, Mercane’nin oğlunu [İbni Ziyadı] kahr eylesin) dedi. Şemmer, imam-ı Hüseyin’in mübarek başını Yezide getirip, (İnsanların en iyisinin çocuğunu öldürdüm. Bunun için, atımın heybelerini altınla, gümüşle doldurmalısın) deyince, Yezid çok kızdı ve (Allah heybelerini ateşle doldursun! İnsanların en iyisini niçin öldürdün? Def’ ol. Git karşımdan. Sana hiçbir şey verilmez) dedi.) Şiîlerin (Hülasat-ül-mesaib) kitabının 393. cü sayfasında diyor ki (Yezid, herkesin yanında ağladığı gibi, yalnız kaldığı zamanlarda da çok ağladı. Kızları ve hemşireleri de beraber ağladılar. İmam-ı Hüseyinin mübarek başını altın tasa koyup, (Ey Hüseyin! Allah sana rahmet etsin! Ne hoş gülüyorsun) dedi. Şiî kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki bazı kimselerin, (Yezid, imam-ı Hüseyin’in mübarek dişlerine sopa ile vurdu) demeleri tamamen yalandır. (Cila-ül-uyun) da diyor ki (Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytini kendi sarayına yerleştirdi. Çok ikram etti. Sabah, akşam yemeklerini imam-ı Zeynelabidin ile beraber yirdi). Hülasatü’l-mesaib’de diyor ki (Yezid, imam-ı Hüseyinin Ehl-i beytine, (Şam’da benim misafirim olarak kalmak mı, yoksa Medine’ye gitmek mi istersiniz?) dedi. Ümm-i Gülsüm, tenha bir yerde matem yapmak istiyoruz) dedi. Yezid, sarayında geniş bir odayı bunlara verdi. Burada bir hafta matem yaptılar. Yezid, 8. gün, Ehl-i beyti çağırıp, arzularını sordu. Medineye gitmek istediler. Çok mal ve süslü hayvanlar ve 200 altın verdi. Her ihtiyacınızı her zaman bildirin, hemen gönderirim, dedi. Numan bin Beşir’i, beşyüz suvari ile bunların emrine verdi. İzzet ve hürmetle Medine’ye gönderdi).

Yukarıdaki yazılar ve bunlar gibi, taassuba kapılmadan yazan insaflı şiî âlimlerinin kitapları açıkça gösteriyor ki hazret-i Muaviye, imam-ı Hüseyin’e “radıyallahü teâlâ anhüma” asla düşman değildi. Yezid, imam-ı Hüseyin’in öldürülmesini emretmemiş ve istememiştir. Ehl-i beytin düşmanı ve imam-ı Hüseyin’i şehit edenler, bu düşmanlıklarını gizlemek için, bu iki halifeye iftira etmişlerdir.

Abdurrahmân ibni Mülcem şiî idi. Sonra harici oldu. Sonra imam-ı Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” şehit etti.
Kerbela’da imam-ı Hüseyin’i şehit edenler arasında Şam askeri yoktu. Kufe şehrinden gelmişlerdi. Şiî âlimlerinden kadı Nurullah Şüşteri, bunu açıkça yazmıştır. İmam-ı Zeynelabidinin “radıyallahü teâlâ anh” Kufe şehrine getirilince, katillerimiz şiîlerdir, dediği Cilaü’l-uyun’da da yazılıdır.

İslam düşmanları, İslamiyeti içerden yıkmak için Ehl-i beyt-i nebeviyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” facia ve felaketlere sürüklemişler. Bu cinayetlerini Ehl-i sünnete mal ederek, bu bahane ile İslamiyetin bekçisi olan Ashâb-ı kirama “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve bunların yolunda olan Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmışlardır. Müslümanların, bu tuzaklara düşmemek için, çok uyanık olmaları lazımdır.

37 — (Muaviyenin Mısır valisi Amr bin As, 4 sene 4 ay süren Mısır valiliğinde, 315.000 altın ve Reht arazisini eline geçirmiştir) diyor ve bu bilgiyi Mürevvicüzzeheb ve El-icaz adındaki şiî kitaplarından aldığını yazıyor.

Mezhepsizlerin, çocukları aldatır gibi, yalanları din bilgisi diyerek kitaplara soktuklarına, bu satırlar, açık bir misal olmaktadır. Amr ibni As hazretlerini, hazret-i Muaviye’nin valisi diyerek lekelemek istiyor. Halbuki hazret-i Ömer zamanında 4 sene ve hazret-i Osman zamanında 4 sene Mısır valisi idi. Hazret-i Muaviye, nasıl ki hazret-i Alinin valisi olan Ziyadı, yine Vâli yapmıştı. Bu halifelerin Mısır valiliğine seçmiş oldukları Amr hazretlerini de, yine Vâli yapmıştı. Zaten, Suriye’de yaptığı gazalarda, Amr ibni As ile askerlik arkadaşı idi. Hazret-i Muaviye için, suç olarak gösterecek ve kötüleyecek başka bir şey bulamadıklarından, tam yerinde ve başarılı olan işlerini, evirip çevirip, kabahat şekline sokmaya çalışıyorlar. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” halifelerinin hazret-i Muaviyeyi ve hazret-i Amri, en seçme işlerde kullanmaları, Onların yüksekliğini göstermeye yetişir. İmam-ı Rabbânî “rahmetullâhi aleyh”, Mektubat kitabının 1. cildi, 120. mektubunda, (Hazret-i Muaviye’nin yanılması, Resûlullahın sohbeti bereketi ile Veysel Karaninin ve Ömer bin Abdülaziz’in doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Bunun gibi, Amr ibni Asın yanlış bir işi, o ikisinin şuurlu işinden daha üstün oldu) buyurmaktadır. Mektubat-ı Rabbani, 120. mektubu lütfen okuyunuz! Bu iki Sahabinin hazret-i Alinin karşısında bulunmaları, Onun ictihadından ayrılmaları, kötülemelerinin biricik sebebidir. Bu sebepten dolayı Onların her işlerini, hatta ibadetlerini bile kötü göstermektedirler.

Amr ibni As “radıyallâhu anh” hazretleri, Mısır’da milletin hakkını asla eline geçirmedi. Mısra ve İslam tarihine şaheserler bıraktı. Dostları ve iftiracıları şaşırtacak olan bu hizmetlerden birisini bildirelim. Bu büyük hizmeti (Emirülmüminin kanalı) nı açmasıdır. Bu kanal, Nil nehrini Kızıl Denizle birleştirdi. Hicretin 18. senesinde Arabistan’da kıtlık oldu. Halife Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh”, velayetlere emir gönderip erzak istedi. Mısır ve Şam uzak olduğundan, yardım gecikti. Halife, Mısır valisi Amr ibni As hazretlerini, yardımcıları ile birlikte Medine’ye çağırdı. (Nil nehri ile Kızıl Deniz arasına kanal açılırsa, Arabistanda kıtlık önlenir) buyurdu. Amr ibni As hazretleri Mısra döndü. Kahire’den 24 km uzakta Füstat şehrinden, Kızıl Denize kanal açtırmaya başladı. Altı ayda 138 km’lik kanal tamam oldu. Bu (Emirülmüminin kanalı) içinden geçen gemiler, Nilden Kızıl Denize geldi. Medine’nin Car iskelesine yanaştılar. İlk olarak, 20 büyük gemi gelerek, Mısır’dan Medine’ye 60.000 irdeb zahire getirdiler. Bir irdeb 24 sa’ hacmindedir. 1 sa’, 4,2 litredir. 1 irdeb, 100 litredir. Mısır’dan Medine’ye, deniz yolu ile ilk olarak 6 milyon litre, yani 6.000 metre küb zahire gelmiş oluyor. Bu kanal, Ömer bin Abdülaziz’den sonra bakımsızlıktan tıkandı. 155’te halife Mensur temizletti. Uzun seneler yine kullanıldı. Amr ibni As “radıyallâhu anh”, Akdeniz’i de Kızıl Deniz’le birleştirmeyi düşündü. Bunu halifeye bildirdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, askeri düşüncelerle izin vermedi. Kanal bilgilerini, Hindistan profesörlerinden Şibli Numani, (Fâruk) kitabında yazmıştır. Biz, yukardaki bilgileri, 1351’de basılan fârisî tercümesinden aldık.

Zındıkların, hazret-i Muaviyeyi ve Onunla birlikte bulunan Ashâb-ı kiramı kötülemek için, durmadan çalışmaları, Ehl-i beyti sevdikleri için sanılmasın! Onlar, böyle söylüyorlar ise de, onların maksadı, bu bahane ile ictihadları hazret-i Alinin ictihadına uymayan binlerle Ashâbı kötülemek, O din büyüklerini gözden düşürmek, böylece İslamiyetin temeline, ana kaynaklarına olan güveni, sevgiyi sarsmak, yok etmektir. Yahudiler, vaktiyle hazret-i İsanın dinini de öyle içerden yıktılar. İncili yok ettiler. Uydurma İnciller meydana çıkardılar. Allahü teâlânın gönderdiği İsevi dinini, bugünkü, bozuk, saçma Hıristiyanlık haline çevirdiler. 1973 senesinde meydana çıkan Barnabas adındaki hakiki İncil kitabı, hıristiyanlığın uydurma bir din olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun gibi, müslümanlığı da, bozuk, saçma bir hâle çevirmek istediler ise de, doğru yolda bulunan müslümanlar, bu alçak yahudi planlarını anladı. 14 asırdan beri, yüzbinlerce kitap yazarak, Resûlullahın dinini dünyaya yaydılar. Bunların hıyanetlerini, yalanlarını ortaya çıkardılar. Bunları vesikalarla çürüddüler. Bu İslam düşmanları kendilerine Alevî derlerse, inanmamalıdır. Bu mübarek isim ile yurdumuzdaki alevî kardeşlerimizi aldatmaya çalışırlarsa, temiz aleviler aldanmamalıdır.

Alevî demek, hazret-i Aliyi seven halis müslüman demektir. Hazret-i Ali İslamın temel direğidir. İslamiyeti yayan mücahitlerin, kahramanların önderidir. Resûlullahın gazvelerinin en sıkışık, en korkunç anlarında, kara günlerinde, arslan gibi meydana çıkıp, Allahın Peygamberini sevindirmiş, İslamiyeti ve müslümanları tehlikelerden kurtarmıştır. Allahın arslanı hazret-i Aliyi İslam düşmanı olanlar sevmez. Onu hakiki müslümanlar, yani (Ehl-i sünnet) sever. Ehl-i sünnetin her birinin kalbi, hazret-i Alinin sevgisi ile doludur. Ehl-i beytin sevgisi, son nefeste iman ile gitmenin alâmeti olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirmişlerdir. O hâlde Alevî ismi, Ehl-i sünnete yakışır. Bu mübarek isim, Ehl-i sünnetin ismidir. Ehl-i sünnetin malıdır. İslam düşmanı olan zındıklar, bu mübarek Alevî ismini Ehl-i sünnetten çalıyorlar. Kendilerini, bu kıymetli ismin altında gizlemek istiyorlar.

Ey Alevî denilen yurttaşlarımız! İsminizin kıymetini biliniz. Bu ismi samimi seven, bu ismin ne demek olduğunu, şerefinin yüksekliğini anlayan, bu ismin hakiki öz sahibi olan Ehl-i sünneti de sever! Hazret-i Aliyi samimi ve tam, doğru seven ve yüce imamın yolunda giden, yalnız Ehl-i sünnet alimleridir. O hâlde, Alevî olmak isteyenin, Ehl-i sünnet kitaplarını okuyarak, hazret-i Alinin yolunu öğrenmesi lazımdır. Hazret-i Alinin yolunu iyi öğrenen bir müslüman, Alevî ismi altında yazılmakta olan bazı kitapların, mecmuaların sapık ve bozuk olduklarını kolayca görür.

38 — (Muaviyenin ve evlat ve ahfadının, akraba ve teallukatının, memur ve taraftarlarının fitne ve fesadı kendi zamanlarına münhasır kalmamış, asırlarca temadi edip gitmişlerdir. Ve hele Muaviye, oğlu (Yezid gibi) bir ayaş, sefih ve ahmayı, hayatında (Bu hal ve sıfatlarını bile bile) veliaht yaparak müslümanların başına musallat etmiştir) diyor.

Cevdet Paşa da “rahmetullâhi aleyh”, bu sözlerin tesiri altında kalarak, (Hazret-i Muaviyenin en büyük hatalarından biri budur) demektedir. Halbuki kendisi bunu Kısas-ı Enbiyada tarafsız olarak anlatmakta ve şöyle yazmaktadır:

(Hazret-i Muaviye, Mugireyi Kufe valiliğinden azl etmeyi düşünüyordu. Mugire bunu işitince, Şama geldi. Yezidi görüp, (Ashâbın ve Kureyşin büyükleri öldü. Oğulları kaldı. Sen onların en üstünü ve sünneti, siyaseti bilenisin. Senin halife olmanı emirülmüminin istemez mi?) dedi. Yezid bunu babasına söyledi. Hazret-i Muaviye, Mugireyi çağırıp sordu. Mugire, Ashâb-ı kiramın büyüklerinden ağaç altında biat edenlerden idi. Mugire, (Ya Emir-el-müminin! Hazret-i Osmandan sonra ne karışıklıklar olduğunu, ne kadar kanlar döküldüğünü gördün. Yezidi halife yap! İnsanların sığınağı olur. Hayırlı bir iş olur. Fitneyi önlemiş olursun) dedi. Mugire Kufeden on kişiyi seçip, oğlu ile Şama gönderdi. Bunlar, halifeyi ikna ettiler. Ziyad bunu haber alınca, Yezide nasihat verdi. Yezid ahvalini ve etvarını düzeltti ve ıslah etti. Hazret-i Muaviye, birçok valilerini Şama topladı. Onlarla meşveret etti. İçlerinden Dahhak söz alıp, (Ya Emir-el-müminin! Senden sonra müslümanları koruyacak bir Zât lazımdır. Böylece müslümanların kanı dökülmez. Rahatları ve huzurları sağlanır. Yezid çok akllıdır. Bilgisi ve yumuşaklığı hepimizden çoktur. Onu halife yap!) dedi. Şamın ileri gelenlerinden birkaç kişi dahi böyle konuştular. Şamlılar ve Iraklılar Yezidi kabul ettiler. Hazret-i Muaviye, bu sözleri de işitince bu işin hayırlı olacağını düşündü. Mekkeye geldi. Hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer ile tatlı sohbetler yaptı. Hacdan sonra, bunları çağırarak, (Sizi ne kadar sevdiğimi görüyorsunuz. Yezid sizin kardeşinizdir. Amcanızın oğludur. Müslümanların selameti için, Onu halife yapmanızı istiyorum. Fakat şu şartları da koyacağım: Valilerin tayini, azli ve zekat, öşür ve benzerlerinin toplanması ve gelen malların yerli yerine dağıtılması hep sizin elinizde olacaktır. Yezid bunlardan hiçbirine karışmayacak) dedi. [Böyle bir anayasa yapacağını söyledi.] Onlar sustular. Tekrar cevap istedi. Yine cevap vermediler. Bundan sonra, halife minbere çıkıp hutbe okudu: (Ümmetin ileri gelenleri, Yezidi halife kabul ettiler. Siz de kabul ediniz!) dedi. Onlar da kabul ettiler. Hazret-i Muaviye, sonra Medineye geldi. Onlara da teklif etti. Onlar da kabul etti. Şama döndü.)

Görülüyor ki hazret-i Muaviye, Yezidi halife yapmayı düşünmemişti. Güvendiği kimselerin hatırlatması ve ileri gelenlerin tavsıye etmesi ve nihayet milletin de kabul etmesi ile buna karar verdi. Çünkü, hazret-i Osmandan sonra olan karışıklıkları, bu yüzden dökülen müslüman kanını görmüştü. Şimdi ise, yahudi emellerine çalışanlar daha çoğalmış ve Ehl-i beytin düşmanı olan hariciler kuvvetlenmiş ve müslümanların başına büyük bir derd olmuşlardı. Bütün bu tehlikeleri önlemek için, bunu düşündü ve milletin oyunu aldı. Eğer düşündüğü anayasayı da destekleyenler olsaydı, tam bir İslam demokrasisi meydana gelecekti. Bu hizmetinden dolayı da, kıyamete kadar, bütün müslümanların hayır dualarını alacaktı.

Hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” evladı, ahfadı ve fitne, fesadı asırlarca devam etti, demek, tarihi inkar etmektir. Çünkü, torunu olan ikinci Muaviyenin aklı, dindarlığı, İslamiyete bağlılığı ve adaleti dillerde destan oldu. Ne yazık ki iki ay hilafet yapabilmiş, vefat etmişti. Hiç çocuğu da kalmadı. Kendisinden sonra yerine asker kuvveti ile Mervan bin Hakem halife oldu. Mervan hazret-i Muaviyenin amcası oğlu idi ise de, yakını değildi. Bunun ve bundan sonra Emevi hükümdarlarının kabahatlerini hazret-i Muaviyeye yüklemek gibi saçma bir davranış olamaz. Abbasiler, Ehl-i beyte karşı Emevilerden kat kat çok işkence ve zulüm yaptılar. Tarih okuyanlar, bunu pek iyi bilir. Abbasilerin Ehl-i beyte karşı yaptıkları canavarca cinayetlerden dolayı, Onların büyük dedeleri olan hazret-i Abdullahı ve Onun babası hazret-i Abbası suçlu göstererek, bunlara lanet etmek, nasıl alçak bir iftira olur ise, Mervan soyundan olan halifelerin, Abbasilerinkinden daha az olan suçlarını hazret-i Muaviye’ye yüklemenin, daha saçma ve pek daha alçak bir iftira olacağı meydandadır. Hazret-i Muaviyenin oğulları, torunları asırlarca kötülük yaptı, diyenlere tekrar bildirelim ki o büyük sahabinin âdil ve mütteki olan torunundan sonra hiçbir yakını işbaşına geçmedi. Hazret-i Muaviyenin Hâlid ismindeki oğlu saltanatı istemedi. Babası Onu ilim ve fen adamı olarak yetiştirmişti. Meşhur kimyager Cabir, bu Hâlidin talebesi idi. Kimyayı hocası Halid’den öğrenmişti. Meydanı boş bularak bu masum halifeye pervasızca saldırdılar. Akla ve ilme sığmayan iftiralarda bulundular.

Allahü teâlâ, O masum halifeyi müdafaa etmek için, korumak için ve düşmanlarını rezil etmek için, binlerle Ehl-i sünnet alimi yarattı. Bu büyük âlimler, çeşitli kitaplarında, hazret-i Muaviye’nin hakkını, üstünlüğünü, kıymetini bütün dünyaya yaydılar.

39 — (Hazret-i Hüseyine karşı, havsala-i ukule sığmayan avakıb-i fecia ve şenia ve müthişeyi, Muaviyenin evvelden bilmemesine, hayatında takdir ve tertip etmemesine, hesaplamamış olmasına imkan yoktur) diyor.

Ziyadın oğlu Ubeydullahın meydana getirdiği Kerbela faciasından dolayı yüreği sızlamayan bir müslüman düşünülemez. Ehl-i sünnetin her ferti bu kara günleri düşündükçe kan ağlamaktadır. Kerbela faciası için muharremin 10. günü matem yapıyorlar. Onlar senede bir gün matem yapıyor. Biz ise, senenin her günü matem yapmaktayız. Onlar hazret-i Hüseyin için, yalnız hazret-i Alinin oğlu olduğundan dolayı matem yapıyorlar. Biz ise, Resûlullahın, Muhammed aleyhisselâmın torunu olduğundan dolayı matem yapıyoruz. Biz sünniler, hazret-i Aliyi, Resûlullahın damadı olduğu için ve Onun emri ile kükremiş arslan gibi kâfirlerle dövüştüğü için çok seviyoruz. Hazret-i Muaviyeyi de, Resûlullahın kayınbirâderi olduğu için ve Allah yolunda kâfirlerle cihat ettiği için çok seviyoruz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ashâbımı seviniz! Onları seven, beni sevdiği için sever. Ashâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. Hazret-i Aliyi ve hazret-i Muaviyeyi, Ashâb oldukları için çok seviyoruz. Yezid zamanında hâsıl olan faciaları, hazret-i Muaviyeye yüklemenin çok çirkin bir iftira olduğunu, bundan önceki maddede bildirmıştık. Bu faciaları, hazret-i Muaviyenin ölmeden önce tertip ettiğini, hazırladığını söylemek ise, daha çirkin ve daha alçak bir iftiradır. Hazret-i Muaviye’nin, hazret-i Hasan’a ve hazret-i Hüseyin’e olan sevgisini ve saygısını gösteren hareketleri ve Onlara yaptığı ihsanları kitaplarda yazılıdır. Okuyanlar, iyi bilir. Hazret-i Muaviye, Resûlullahın Cennet ile müjdelediği sevgili torunlarını incitmeyi düşünmüş olsaydı, halife iken ve bütün imkanlar elindeyken, bunu kolayca yapabilirdi. Yahut hiç olmazsa söylerdi. Halbuki Onlara hep iyilik yaptı. Hep saygı gösterdi. Her yerde Onların kıymetini, şereflerini bildirdi. Hazret-i Muaviye’nin vefatından sonra olayların doğurduğu kanlı faciaların, O büyük Sahabinin gizli tertibi olduğunu söyleyebilmek için, ya katı kalpli, azılı bir düşman olmak, yahut zır deli olmak lazımdır. Çünkü, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Mısra, Kays bin Sadi Vâli tayin etti ve Mısırda beni kabul etmeyenlerle harp et buyurdu. Halbuki Mısırda hazret-i Aliyi kabul etmeyenler arasında, Yezid bin Haris gibi Ashâb-ı Bedrden ve Mesleme gibi Hazrec kabilesinin ileri gelenlerinden Sahabiler de vardı. Kays, hazret-i Aliyye cevap yazıp, (Sana zararı olmayanlarla harp etmeyi emrediyorsun. Sessiz oturanlara karışmamak daha doğrudur) dedi. Halife, Kaysı Mısır valiliğinden azledip, Muhammed bin Ebû Bekri tayin etti. Muhammed, bu tarafsız müslümanlara, (Ya itaat ediniz, yahut bu memleketten gidiniz!) dedi. (Bize dokunma! İşin sonunu bekleyelim) dediler ise de, Muhammed, bu özürlerini kabul etmedi. Silaha sarıldılar. Mısır memleketine büyük bela oldular ve sonunda, Muhammedin öldürülüp yakılmasına kadar iş uzadı. Vaktiyle Mısır’da, ibni Sebe adamları ile işbirliği yapıp, halife hazret-i Osmana karşı gelen ve komşusunun duvarından içeri girip elinde yalın kılıç halifenin üzerine yürüyen ve 32. maddede bildirdiğimiz sebeplerden dolayı geriye çekilerek şehit etmeyi arkadaşlarına bırakan bu Muhammedi, hazret-i Alinin, Kays yerine Mısır valisi tayin etmesini Kısas-ı Enbiya yazarken, (Hazret-i Ali’yi bu yanlış yola kardeşi Caferin oğlu sürüklemişti) diyor. Şimdi insaf edilsin. Hazret-i Osman’ın şehit edilmesinde çok çirkin rol oynıyan birisini Mısr’a Vâli yaptı, diye yüce imama, yani Resûlullahın sevgilisi olan hazret-i Aliyye karşı dil uzatılabilir mi? Hazret-i Muaviyeyi, vefatından sonra meydana gelen çirkin olaylardan dolayı, mesul göstermeye kalkışanlara uyarak, hazret-i Ali’yi de hesaba çekmek, din bilgisi o yüce Sahabilerin bilgilerinden pek az, günahları ise pek çok olan bizlerin üzerine düşmez. Bizim vazifemiz O büyüklerin hesabını görmek değil, Onları sevmek ve saygı göstermektir. Müslüman olana yakışan da budur. Fakat, İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmüş olan, İslamiyete düşman kesilmiş olan zındıklar, elbette bizim gibi düşünemez. Onlar Ashâb-ı kiramı kötüliyerek, İslamiyeti yıkmak yolundadırlar.

40 — (Mülkü iyi idare etmesi, tevsi eylemesi, nizam ve intizam kurması, zikir edilen ve sayılmakla bitmeyen, tükenmeyen, cinayetlerini tahfif eylemez ve affettirmez. Ehl-i beyt-i Nebiye ve Onların taraftarı olan müslümanlara karşı memur, akraba ve taraftarlarının reva gördükleri en kötü, zalimane, şeniane muameleler asırlarca sürmüş, işbu fitne ve fesadlar, ihanet ve cinayetler ve hıyanetler yürekleri sızlatacak, tüyleri ürpertecek hâlde devam eylemiştir) diyor.

Yukarıda bildirdiğimiz gibi, zındıklar, hazret-i Muaviyenin her hareketine zalimane, caniyane damgasını basmaktadır. Abbasiler zamanında, Ehl-i beyte reva görülen, bitmeyen, tükenmeyen cinayetleri bile O mübarek zata yüklemekten sıkılmamaktadırlar. Yukarıdaki çirkin yazıları meydana çıkaranların, su katılmamış şarap gibi köpüren ve bulaştıkları yerleri kirleten ümmülhabais oldukları anlaşılmaktadır. Zerre kadar haya etmeden, fitne, fesad, ihanet, cinayet ve hıyanetler kaynağı damgasını vurdukları, O yüce sahabinin tertemiz hakikatini ortaya koyan olayları, İslam âlimlerinin kitapları uzun uzun anlatmaktadır. Misal olarak Mir’at-i kainat kitabının yazılarını, olduğu gibi aşağıya alıyoruz:

Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh”, Ebû Süfyanın, O da Harp’in, O da Ümeyenin, O da Abdü-Şemsin ve O da Abdümenaf’ın oğludur. Abdümenaf Resûlullahın da 4. dedesidir. Hazret-i Muaviye, Resûlullah 34 yaşında iken, dünyaya gelmişti. Babası Ebû Süfyan ile birlikte, Mekke’nin alındığı gün, Resûlullahın önünde 19 yaşında iken imana geldiler. İmanları kuvvetli oldu. Uzun boylu, beyaz, güzel yüzlü ve heybetli idi. Resûlullahın kayın birâderi idi ve Kur’ân-ı Kerîm yazan katiblerinden idi. Resûlullahın birkaç kere, (Ya Rabbi! Onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl!) ve (Ya Rabbi! Muaviyeye iyi yazmayı ve hesap yapmayı öğret! Onu azabından koru! Ya Rabbi! Onu memleketlere hakim kıl!) hayırlı dualarına kavuşmuştu. Bundan başka, (Ya Muaviye! Melik olduğun zaman, herkese iyilik et!) buyurarak, sultan olacağına işaret ve müjde eylemişti. Kendisi diyor ki (Resûlullahtan bu müjdeyi işittikten sonra, halife olacağımı ümit ediyordum). Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayvana binip, hazret-i Muaviye’yi arkasına bindirmişti. Giderken, (Ya Muaviye! Bana en yakın hangi uzvundur?) buyurdu. Karnım deyince, (Ya Rabbi! Bunu ilmle doldur ve yumuşak huylu eyle!) diyerek, hayır duâ buyurdu. Hazret-i Ali, hazret-i Muaviye için, (Muaviyenin hakimliğini kötülemeyiniz! O giderse, başların koptuğunu görürsünüz) buyurmuştur. Hazret-i Muaviye, akıl, zeka, af, ihsan ve tedbir sahibi idi. Büyük işleri çevirmekte mahir ve kamil idi. Yumuşaklığı ve sabrı atasözü haline gelmişti. Afvı ve ihsanı hikayeler teşkil etmiştir. Bunları iki kitap dolusu yazmışlardır. Arabistanda 4 dahi, şöhret yapmıştır. Bunlar, hazret-i Muaviye ve hazret-i Amr ibni As ve Mugire tebni Şube ve Ziyad bin Ebih’tir. Büyükler buyuruyor ki hazret-i Muaviye heybetli, cesur ve güzel idareli, çalışkan, cömert ve gayretli ve azimli idi. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta hazret-i Ömer, hazret-i Muaviye’ye her bakışta, (Bu, ne güzel bir Arap sultanıdır) derdi. İhsanı o kadar çok idi ki bir gün hazret-i Hasan, borçlarının çok olduğunu söyleyince, 80.000 altın ihsan etmiştir. Sıffin savaşından galip çıktığı için, Amr ibni As’ı Mısr’a Vâli yapıp, Mısırın altı yıllık gelirlerini Ona bağışlamıştı. Güzel atlara biner, kıymetli elbiseler giyer, saltanat sürmekten lezzet alırdı. Fakat, Resûlullahın sohbetinin bereketi ile İslamiyetten hiç ayrılmazdı. Bir gün Resûlullah, bir iş vermek için hazret-i Muaviyeyi çağırdı. Yemek yiyor, dediler. Biraz sonra tekrar çağırdı. Yine yemek yiyor, dediler. (Allahü teâlâ Onu doyurmasın!) buyurdu. O zamandan beri çok yirdi. Şamda, hazret-i Ömer zamanında 4 sene, hazret-i Osman zamanında on iki sene, hazret-i Ali zamanında 5 sene ve hazret-i Hasan zamanında “radıyallâhu anhüm ecma’în” 6 ay vâli olup hazret-i Hasan hilafeti bıraktıktan sonra, bütün İslam memleketlerine meşru halife oldu. 19,5 sene hilafet ve saltanat sürdü.

Kısas-ı Enbiyada diyor ki hicretin 60 senesinde hazret-i Muaviye hutbe okuduktan sonra, (Ey insanlar! Üzerinizde çok kaldım. Sizi usandırdım. Ben de, sizden usandım. Artık ayrılmak istiyorum. Siz de, benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat, benden sonra, size benden daha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler. Kim, Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da, Ona kavuşmak ister! Ya Rabbi! Sana kavuşmak istiyorum. Sana kavuşmamı irâde buyur! Beni mübarek ve mesut eyle!) dedi. Birkaç gün sonra hastalandı. Oğlu Yezidi çağırarak, (Oğlum! Seni harblerde, yollarda yormadım. Düşmanları yumuşattım. Arapları sana itaat ettirdim. Kimseye nasip olmayan malları topladım. Hicaz halkını gözet! Onlar, senin aslındır. Sana geleceklerin en kıymetlisi Onlardır. Iraktakileri de gözet! Memurların azlini isterlerse azl et! Şamlıları da gözet ki Onlar senin yardımcılarındır. Senin için kimseden korkum yok. Fakat Hüseyin bin Ali “radıyallâhu anhüma” hafif bir zâttır. Kufeliler Onu senin karşına çıkarabilirler. Ona galip geldiğin zaman, affeyle. İyi karşıla! Onun bize yakınlığı ve büyük hakkı vardır ve Resûlullahın torunudur) dedi. Hastalığı artınca, (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretleri bana bir gömlek giydirmişti. O mübarek gömleği bugüne kadar sakladım. Bir gün kestiği tırnakları da bir şişe içine koyup saklamıştım. Öldüğüm zaman o gömleği bana giydiriniz! O tırnakları da, gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki Onların hürmetine, Cenab-ı Hak beni afv buyurur) dedi. Sonra, (Ben öldükten sonra, cömertlik ve ihsan da kalmaz. Çok kimselerin gelirleri kesilir. İstiyenler eli boş döner) dedi. Son olarak, (Keşki Zi-tuva denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da, emirlik, hakimlik ile uğraşmasaydım) diyerek bundan üzüldüğünü açıkladı. Recep ayında vefat etti. Kabir-i şerifi Şamdadır “radıyallâhu anh”.
İşte hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” böyle mübarek bir sahabi idi.
41 — (Bu umuru, olduğu gibi bilmek, ders-i ibret almak; aynı zamanda (Ashâbımı kötülemeyiniz) hadis-i şerifi mucibince hareket eylemek, her müslüman için eslem ve ahkem bir yoldur. Yukarda mehazları ile gösterilen vakayi-ı hainane ve caniyanenin hakiki ictihadla kabil-i telif olamayacağı aşikardır. Bu ve emsali ef’âl ve harekatın, mucib-i ukubat-ı şedide-i ilâhiye olacağına şek yoktur. Şeref-i sohbet-i Peygamberiye nailiyetin, muaheze-i ilâhiyeye mâni olacağı düşünülemez) diyor.
Şu hezeyanlara bakınız! Bir yanda, (Ashâbımı söğmeyiniz!) hadis-i şerifini yazıyor. Öte yanda da, Ashâb-ı kiramın büyüklerine, akla sığmayan kötülükleri yüklüyor. Ağza alınmayacak küfürleri savuruyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hazret-i Muaviye gibi, Resûlullahın en yakınlarından ve pek sevdiklerinden olan bir İslam mücahitinin, yukarıda saydığımız iyilikleri ve üstünlükleri karşısında, apışıp kalıyor. Oğlunun hıyanetlerini, cinayetlerini, O yüce sahabiye mal etmeye kalkışıyor. Kendinin bildirdiği hadis-i şerifi de, hiçe sayıyor. Hazret-i Ali, Sıffin muharebesinde, (Kardeşlerimiz bize isyan etti) buyuruyor. Muharebenin kızıştığı bir zamanda, karşı taraf saflarını yararak, arslan gibi, elinde kılınç, hazret-i Muaviyenin çadırına girip, konuştuklarını, Kısas-ı Enbiya yazıyor. Hazret-i Ali ile bir ictihad ayrılığını bahane ederek, bu yüce sahabiye saldırmak, bir müslümanın yapacağı şey değildir. Bu davranışın altında başka kötü niyetlerin bulunduğu anlaşılmaktadır. Yezidin, İbni Ziyadın ve Sad ibni Ebû Vakkas hazretlerinin oğlu Ömerin cinayetlerini, acıklı acıklı anlatıp, gönülleri dağladıktan sonra, vur abalıya diyerek bir yüce sahabiye saldırmak, ölmüş gitmiş, bunlarla hiç ilgisi olmayan bir masumu lekelemek, ancak ve ancak gizli bir planın uygulanmasından başka ne olabilir? Öyle bir plan ki aklı gideriyor, gözleri döndürüyor da Resûlullahın hadis-i şerifini göremiyor. Yanlış anlaşılmasın! Biz, hazret-i Muaviyenin hiç kusursuz, Peygamberler gibi masum olduğunu söylemiyoruz. Evet, her sahabinin ve hazret-i Alinin de kusurları, hataları olduğu gibi, hazret-i Muaviyenin de kusurları yok, denilemez. Fakat, Allahü teâlâ, (Ashâb-ı kiramdan, amel-i salih işliyenlerin, Allah yolunda kâfirlerle cihat edenlerin, geçmiş ve gelecek bütün kusurlarının affedildiğini ve o seçilmiş, sevilmişlerin kâfir olmayacaklarını, Cennete gideceklerini) bildirmektedir. Bu gözü dönmüşler, âyet-i kerimelere de karşı geliyor. Sohbet-i Peygamberi Onu kurtaramaz, diyorlar. Sohbet-i Peygamberiye kavuşanlar için, Allahü teâlânın gönderdiği âyet-i kerimelerden bazılarında meâlen;
(Allahü teâlâ Onlardan razıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar).
(Onlara Cennetleri hazırladım. Onlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır).
(Benim yolumda sıkıntı çekenlerin ve kâfirlerle cihat edip ölenlerin ve öldürülenlerin günahları affolunacaktır. Elbette Cennetlere sokulacaklardır) buyurulmuştur. Hadis-i şerifte, sohbet-i Peygamberinin, hazret-i Muaviyeyi muaheze-i ilâhiyeden kurtaracağı müjdelenmektedir.

Bu âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere bir şey diyemedikleri için, hazret-i Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” bu müjdelerin dışında kaldığını söylüyorlar. O hazret-i Aliyye eziyet ettiği için, kâfir oldu, diyorlar. Çünkü, (Ali’ye eziyet eden, bana eziyet etmiş olur) ve (Onu kızdıran, beni kızdırmış olur) hadis-i şerifleri meydandadır, diyorlar. Tuhfe kitabı, bu sözleri şöyle çürütmektedir:

Deve ve Sıffin vak’aları, asla hazret-i Aliyye düşmanlık ile olmadı. Onu incitmeyi asla düşünmediler. Bu muharebelerin hakiki sebepleri, kelam kitaplarında ve İslam tarihlerinde doğru olarak yazılıdır. [Bunların özünü, onaltıncı maddede kısaca bildirmiştik.] Şiî âlimlerinden Nasireddin-i Tusi, Tecrid kitabında, (Aliyye uymamak fısktır. Onunla harp etmek küfürdür) dedi. (İmametini inkar eden kâfir olmaz) dedi. Çünkü, hazret-i Alinin torunları da birbirlerini inkar ettiler. Bir oğlu olan Muhammed bin Hanefiye, imam-ı Hüseyinin oğlu olan Zeynelabidinin imamlığını reddetti. Muhtarın gönderdiği ganimetlerden Ona bir şey vermedi. İmamlığını ilan eden Zeyd-i şehit, Muhammed Bakır hazretlerinin imamlığını kabul etmedi. Şehit olunca, çocukları Yahya ile Mütevekkil de, imam-ı Cafer Sadıkın çocukları ile geçinemediler. Seyyidet Nefise hazretlerinin amcası olan bu Yahya, 125’te, Velidin askerleri ile harp ederken şehit edildi. İmam-ı Cafer hazretlerinin çocukları da, kendi aralarında imamlık için çekiştiler. Abdullah Eftah ile İshak bin Cafer arasında üzücü olaylar oldu. İmam-ı Hasanın oğulları arasında olan imamet davalarını da yazarsak, ayrı bir kitap hâsıl olur. (Nefs-i Zekiye) adı ile anılan Muhammed Mehdi bin Abdullah bin Hasan Müsenna, 145 senesinde Medinede imametini ilan etti. Başka imamları inkar etti. Mensurun askeri ile harpte şehit oldu. İmamlığı inkar etmek, Peygamberliği inkar etmek gibi küfür olsaydı, bu imamlara da kâfir demek lazım olurdu. Hazret-i Alinin torunları, birbirlerinin imamlığını inkar edince, kâfir olmuyor. Başkaları inkar edince, kâfir olur, diyemediler. Fakat inkar etmek, muharebeye sebep olur. Muharebe inkarın neticesidir. Çünkü, imam-ı meşru, haklarını kullanınca, inkar edenler, bunu beğenmez. Harbe sebep olur. Buna cevap veremediler. İnkar edilen kimse ile harp etmek de, küfür olmaz demek zorunda kaldılar. Fakat hazret-i Ali ile harp edenler böyle değildi, dediler. (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifini ileri sürdüler. Halbuki bu hadis-i şerif, (Seninle harp, benimle harp gibidir) demektir. Çünkü, Emir hazretleri ile harp, Resûlullah ile harp olmadığı meydandadır. Bu hadis-i şerif, hazret-i Ali ile “keremallahü teâlâ vecheh” harp etmenin çirkin ve kötü olduğunu gösterir. Kâfir olmayı göstermiyor. Birbirlerine benzetilen iki şeyin, her bakımdan birbirlerine benzemeleri lazım gelmez. Nitekim, bu hadis-i şerifi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” başka Sahabiler için de, hatta Eslem ve Gıfar kabileleri için de söylemiştir. Halbuki Onlarla muharebe etmek, söz birliği ile küfür değildir.

Bu hadis-i şerif, (Hiçbir sebep olmadan, yalnız sana düşmanlık ile harp etmek, benimle harbdir) demek olmaktadır. Hazret-i Osmanın katilleri ile harp etmek, onların arasında, hazret-i Ali bulunduğu için, elbette Resûlullah ile harp etmek olmaz. Bir kimse, sevdiğine, senin düşmanın, benim düşmanımdır, derse, onun sevdiğinin bulunduğu bir topluluğa, ortak oldukları bir işten dolayı karşı koyan birisi, o kimsenin düşmanı olmaz. Deve ve Sıffin vak’alarında, hazret-i Alinin karşısında bulunan Ashâb-ı kiramdan hiçbiri, hazret-i Ali ile harp etmek niyetinde değildi. Hazret-i Osmanın katillerine kısas yapılmasını istiyorlardı. Katiller hazret-i Alinin “kerremallahü vecheh” etrafında toplandıkları için, Onunla da harp edildi.

(Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifi, (Sana düşmanlık, bana düşmanlıktır) demektir. Deve ve Sıffin vak’asında bulunanların, hazret-i Aliyye düşman olmadıkları meydandadır. Düşmanlıkla harp etmediler. Müslümanlar arasına giren fesadı kaldırmak ve kısas vazifesini yaptırmak istediler. Sonu harbe sürüklendi. İhtiyari işler, kasıt ile irâde ile yapılır. İşin iyi veya kötü olması bu irâdenin iyi veya kötü olmasına bağlıdır. Mesela bir kimse, şu çanağı kıranı döverim derse, biri geçerken, ayağı kayıp kırılsa bunu dövmesi uygun olmaz. Hazret-i Emir ile “keremallahü vecheh” harp edenlerin halleri de, bunun gibidir.

Hazret-i Ali ile harp, Resûlullah ile harp olacağını kabul etsek bile resûl ile harp etmek, her zaman küfür olmaz. Peygamberliğini inkar ederek yapılırsa, küfür olur. Dünyalık ve mal ele geçirmek için yapılırsa, küfür olmaz. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîmde, yol kesiciler için, (Allah ile Resûlullah ile harp ediyorlar ve yer yüzünde fesad çıkarmaya uğraşıyorlar) mealinde âyet-i kerime vardır. Halbuki yol kesenlerin kâfir olmadığı söz birliği ile bildirilmiştir. Faiz yiyenler için de, böyle âyet-i kerime vardır. Halbuki faiz yiyenlerin de kâfir olmadığında söz birliği vardır. Âyet-i kerimede, Allahü teâlâya ve Resûle karşı harp denilmektedir. Bu hadis-i şerifte ise, yalnız Resûlüne karşı harp olduğu bildiriliyor. Allaha ve Resûlüne birlikte olan harp, küfür demek olmayınca, yalnız Resûle karşı harbdir demek nasıl küfür olur? Evet, dini inkar ve İslamı tahkir sebebi ile Resûl ile harp, elbet küfürdür. Fakat, böyle olmayan harbler küfür olmaz. Hazret-i Musanın, hazret-i Haruna öfkelenerek, saçını ve sakalını tutması da, harp demektir. Harpte de böyle şeyler olur. (Sen bana, Musanın yanında Harun gibisin) hadis-i şerifini bu harbe benzetene ne denecek? Resûlullahın sevgilisi ve mübarek zevcesi, hazret-i Alinin, katilleri himaye ettiğini, kısasın yapılmasında gevşek davrandığını anladı. Ona gücendi. Hazret-i Musa da, hazret-i Harunun, buzağıya tapanları koruduğunu, onlara ceza vermekte gevşek davrandığını anlayarak, Peygamber olan bu kardeşini incitti.

Peygambere karşı her türlü harp, küfür olsaydı, hazret-i Musa, o anda, haşa kâfir olurdu. Yusuf aleyhisselâmın kardeşleri de Ona yaptıkları işle, Yakup aleyhisselâmı incittiler. Bu da, muharebeden aşağı bir şey değildir. Bunun için, büyüklerin işlerini insaflı düşünmelidir.

Hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” müminlerin annesidir ve Resûlullahın zevcesidir. Hazret-i Alinin de annesi makamında olduğu, Kur’ân-ı Kerîmde bildirilmektedir. Bir anne, oğluna bağırır, canını yakarsa, çocuk suçsuz olsa bile annesine dil uzatması doğru olur mu? Nitekim, hazret-i Musaya ve Yusuf aleyhisselâmın kardeşlerine kimse bir şey dememiştir. Hem de, kardeşlik bağı, ana oğul bağı gibi değildir. Mısra:
Değerleri gözetmeyen zındık olur!

Görülüyor ki (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifini ileri sürerek, hazret-i Ali ile harp etmiş olan Ashâb-ı kirama kâfir denilemez. Akıl, mantık ve İslamiyete uygun olmaz. Onunla harp edenlerin imanları ve iyi amelleri yok olmaz. Onların imanları, salih amelleri, Sahabi olmaları ve âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle meth ve sena edilmiş olmaları, onlara düşmanlık etmeye, söğmeye, kötülemeye mâni olmaktadır. Şiî âlimlerinden kadı Nurullah-ı Şüşteri, bu incelikleri anladığı için, (Mecalisülmüminin) kitabında, (Şiîler üç halifeye lanet etmez. Şiîlerin cahilleri lanet ediyorlar ise de, bunların kıymeti yoktur) diyor.

Şunu da bildirelim ki şiî âlimlerinden, molla Abdullah Meşhedi ve benzerleri, sünni ve şiî kitaplarını çok inceliyerek ve insaflı düşünerek, (hazret-i Ali ile harp edenler, kâfir olmaz. Fasık olur, günah işlemiş olurlar) dediler. Çünkü onlar, hadis-i şerifi inkar etmiyorlar. Bu hadis-i şerifi tevil ediyorlar, dediler. Şiîler, Nasireddin-i Tusiyi çok büyük bildikleri için, bu âlimlerin sözünü açıklamak zorunda kalıyorlar. (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifine göre, hazret-i Ali ile harp etmekten küfür lazım olur. Fakat, Onunla harp edenler bunu istemedikleri için kâfir olmadı, dediler. Halbuki zamanın imamına isyan etmek küfür değildir. Günahtır. Şüphe ve tevil olursa, günah da olmaz, ictihad hatası olur, dediler.

Buraya kadar, şiî âlimlerinin yazdıklarını bildirdik. Şimdi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıklarını bildirelim:
Fıkıh bilgilerinde, hazret-i Alinin ictihadından ayrılmak, hiç küfür olmaz. Fısk, yani günah da değildir. Çünkü, hazret-i Ali de, Ashâb-ı kiramın hepsi gibi, bir müctehid idi. İctihad bilgilerinde müctehidlerin birbirlerinden ayrılmaları caizdir ve her müctehid sevap kazanır. Hazret-i Ali ile düşmanlık ederek harp eden, elbet kâfir olur. Nitekim bunun için; Ehl-i sünnet âlimlerinden bazıları, Haricilere kâfir demiştir. (Seninle harp, benimle harbdir) hadis-i şerifi, Hariciler içindir. Onların bile kâfir olmaları kati değildir. Çünkü, kâfir olmayı kabul ederek harp etmediler. Bunun için, onlara mürted denilemez. Fakat, bunların şüpheleri ahmakçadır ve manaları açık olup tevilleri caiz olmayan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere de karşı gelmiş oldukları için, özürleri kabul olunmaz. Ehl-i sünnete göre, Hariciler, ahirette kâfirlerle olacaktır. Onların affedilmeleri için duâ olunmaz. Cenaze namazları kılınmaz. Halbuki Deve ve Sıffin muharebelerinde, hazret-i Aliyye karşı olanlar, böyle değildir. Şüphe ve tevillerinden dolayı Ona karşı harp etmişlerdir. İctihatta yanıldıkları için kâfir olmazlar. Bunun için kötülenemezler. Çünkü, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, bunları methetmektedir. Bunlar, nefslerine uyarak değil, Allah için uğraştılar. Böyle olduğunu kabul etmeyen bir kimsenin de, susması, dilini tutması lazımdır. Bunların Ashâb-ı kirâm ve Mücahitin-i İslam olduklarını düşünerek saygısızlık yapmaması lazımdır. Hatta, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, bütün müminleri övmektedir. Her müminin şefaate kavuşması ve Allahü teâlânın afvı ile kurtulması ümit olunur. Deve ve Sıffin harblerinde bulunan Şamlılardan birinin, hazret-i Aliyye düşman olduğu, Ona kâfir dediği veya lanet ettiği kesin olarak bilinirse, ona kâfir deriz. Fakat, bugüne kadar böyle bir şey bilinmemiştir. Cahillerin uydurmaları, bir ilim, bir vesika değeri taşıyamaz. O Sahabilerin önceki imanları muhakkak olduğundan, yine öyle bilmemiz icap eder. 4 halifenin Cennete gideceklerine inanmayan, bunlardan biri için, halife olmaya lâyık değildir diyen veya ilmini, adaletini, takvasını inkar eden kâfir olur. Fakat, nefse uyarak, mala ve dünyalığa kavuşmayı düşünerek veya manaları açık ve kati olmayan nassları tevil ile şüphe ile bunlarla harp eden kâfir olmaz. Fasık olur. Yani günah işlemiş olur.

Hazret-i Muaviye ve hazret-i Amr ibni As “radıyallahü teâlâ anhüma”, hiçbir bozuk düşünce ve sebep ile hazret-i Ali ile “kerremallahü vecheh” harp etmediler. Hazret-i Osmanın katillerinin yakalanmasını ve bunlara kısas yapılmasını istediklerini söylemişler ve hazret-i Alinin kendilerinden daha yüksek ve daha üstün olduğunu bildirmişlerdir. Ölünciye kadar her yaptıkları, her söyledikleri, imanlarının varlığını ve kuvvetli olduğunu göstermiştir. Bütün düşünceleri, bütün çalışmaları, hep Allah için, hep İslamiyet için olmuştur. Her iki tarafın da aynı dava, aynı maksat için dövüştükleri İzale-tül-hafa’nın 494. sayfasındaki hadis-i şerifte açıkça bildirilmektedir.

42 — İmam-ı Muhammed Birgivi’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” Tarikat-i Muhammediye kitabında ve bu kitabın şerhleri olan Berika ve Hadika kitaplarında diyor ki: (İmam-ı Buhari’nin ve imam-ı Müslim’in bildirdikleri hadis-i şerifte, (Elbet bir zaman gelecek ki benim ümmetim, İsrail oğulları, [yani yahudiler ve hıristiyanlar] gibi olurlar. Bir çift ayakkabının birbirine benzedikleri gibi, onlara çok benzerler. Öyle olur ki onlardan biri, anası ile zina etse, ümmetimden de öyle yapanlar olur. İsrail oğulları 72 fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılır. Bunların 72’si bozuk inanışlarından dolayı Cehenneme girecektir. Yalnız bir fırkası, girmeyecektir). (O fırka, hangisidir?) denildikte, (Benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır) buyuruldu. İsrail oğullarının, Musa aleyhisselâmdan sonra 71, İsa aleyhisselâmdan sonra 72 fırkaya ayrılmış oldukları, Milel ve Nihal ve Berika kitaplarında yazılıdır. İnanışlarından dolayı Cehenneme girmekten kurtulacak olan bu bir fırkaya, Ehl-i sünnet velcemaat mezhebi denir. 72 fırkadan her biri, kendisinin Ehl-i sünnet olduğunu söylüyor. Kendisinin Cennete gideceğine inanıyor. Bu iş, söylemekle, sanmakla anlaşılmaz. Sözlerin ve işlerin, âyet-i kerimelere ve sahih hadislere uygun olması ile anlaşılır.

Ehl-i sünnet mezhebi de, Matüridi ve Eş’arî olarak ikiye ayrılmış ise de, ikisinin aslı bir olduğundan ve birbirlerini kötülemediklerinden ikisi bir sayılır. Ehl-i sünnet fırkası, ibadette ve bütün işlerde 4 mezhebe ayrılmıştır. Dördünün imanı hep bir olduğundan, hepsi bir fırkadır. Bu 4 mezhep, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan hükümlerde, birbirlerinden ayrılmışlardır. Hepsi, bu hükümleri anlamak için ictihad etmiş, çok uğraşmış, başka başka anlamışlardır. Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan hükümlerde ayrılıkları yoktur. Böyle, manaları açık ve kati olan nasslarda ictihad yapılmaz. Açıkça bildirilmeyen, inanılacak şeylerde ictihad ederken, yanılan affolmaz. Böyle yanılarak, itikadı bozulmuş olan 72 fırkaya bidat sahibi veya dalalet ehli, yani sapık denir. Fakat, bunlara kâfir denilmez. Dinde açıkça bildirilmiş olan şeylerden bir tanesine bile inanmayanın imanı gider. Kâfir olur. Yanlış ictihad ederek imanı gidenlere mülhid denir. 72 sapık fırkadan Batıni, Mücessime, Müşebbihe ve Vehhâbîlerden bir kısmının ve ibahilerin mülhid oldukları, Reddülmuhtar da ve Nimet-i İslam kitabında yazılıdır.

Yukarıdaki hadis-i şerif gösteriyor ki bir insan, ya müslümandır, yahut kâfirdir. Müslüman da, ya Ehl-i sünnet mezhebindedir, yahut, bidat ehli, yani sapıktır. Bundan anlaşılıyor ki Ehl-i sünnet mezhebinde olmayan, yani mezhepsiz olan kimse, ya sapıktır, yahut kâfirdir.

İman, korkusuz olmak, İslam ise, teslim olmak ve kurtulmak demektir. Fakat, İslamiyette, iman ve İslam birdir. Muhammed “aleyhisselâm”ın Allahü teâlâdan vahiy olunarak getirdiği haberlerin hepsine kalp ile inanmaya (İman) ve İslam denir. Bu haberler, kısaltılarak altı şeyin içine yerleştirlimiştir. Bu altı şeye inanan, hepsine inanmış olur. Bu altı şey, (Amentü) de bildirilmiştir. Her müslümanın Amentüyü ezberlemesi ve çocuklarına ezberletip, mânâsını öğretmesi farzdır. Bunun için, çocuklarını, hükümetin izin verdiği Kur’ân-ı Kerîm kurslarına göndermek lazımdır. İtikadname adındaki kitapta, Amentünün mânâsı uzun yazılıdır. Bunlara inanan insana mümin veya müslüman denir. İbadetleri yapmaya, haramlardan kaçınmaya, (İslamiyete uymak) denir. İslamiyete uyan müslümanlara salih ve âdil denir. Ashâb-ı kiramın hepsi, âdil, salih mümin idiler. Tembellik ederek İslamiyete uymayan müslümana fâsık denir. Fasık da müslümandır. Yani günah işliyenin ve ibadet yapmayanın imanı gitmez. Fakat, ibadete ve günaha ehemmiyet vermeyenin, yani İslamiyete kıymet vermeyenin, İslamiyetin hükümlerinden bir tanesini bile beğenmeyenin imanı gider. İmanı olmayana, yani müslüman olmayana kâfir denir. Ehl-i sünnet mezhebinden olmayana Mezhepsiz denir. Mezhepsiz de, ya sapık veya kâfir olur.

Kadızade Ahmed efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Birgivi vasiyetnamesi kitabını şerh ederken, 44. sayfadan başlıyarak diyor ki Allahü teâlânın yer yüzünde insandan Peygamberleri olduğuna inanırız. Peygamberlerin hepsi, Allahü teâlânın onlara Vahiy ettiği, yani melekle bildirdiği ahkâmı, yani emirleri ve yasakları, kendi zamanında bulunan insanlara bildirmişlerdir. Bu insanlar, O Peygamberin ümmetidirler. Peygambere inananlarına, Ümmet-i icabet denir. İnanmayanlarına Ümmet-i davet denir. Peygamberlerin en sonra geleni Muhammed aleyhisselâmdır. Ondan sonra Peygamber gelmiyecektir. Dünyanın her yerinde, her zamanda bulunan insanların hepsinin ve cinnilerin Peygamberidir. Hepsinin, Ona inanmaları lazımdır.

Yeni bir din getiren Peygambere resûl denir. Daha önce gönderilmiş bir Resûlün dinine uymaya çağıran Peygambere ise, nebî denir. Her resûl, nebidir. Her nebî, resûl değildir. Resûllerin sayısı 313 diyenler oldu. Peygamberlerin hepsinin sayısı kesin delil ile belli değildir. 124.000 olduklarını bildiren hadis-i şerif Haber-i vahid’dir. Bir kişinin bildirdiği hadis, sahih olsa bile zan ifade eder. Bunun için sayılarını söylememek daha iyidir. Muhammed Masum-i Fârukî, 2. cildin 36. mektubu sonunda ve Emali kasidesinde ve Berika ve Akaid-i Nesefiye ve Hadika kitaplarında diyor ki: Peygamberlerin sayısını söylemek, Peygamber olmayanı Peygamber yapmak veya Peygamberi Peygamber tanımamak olabilir. Bu ise küfürdür. Çünkü, Peygamberlerden birini tanımamak, hiçbirine inanmamak demek olduğu, bütün kitaplarda yazılıdır. Bundan başka Emali kasidesinin şerhinde ve Berika’nın 309. sayfalarında, (Hiçbir Velî, Peygamber derecesine varamaz. Peygamberi tahkir, küfür ve dalaldir) diyor.

1979’da ölen Pakistanlı Mevdudi İslam Medeniyeti kitabında, Fatır sûresi 24. ayetine: (Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere, içinde bir korkutucu Peygamber gelmiştir) mânâsını vererek, (Her ümmete bir Peygamber gelmiştir. “124.000 Peygamber gelmiştir” hadisi, bunu teyid etmektedir. Geçmiş Peygamberlerden nisbeten bilinenleri vardır. Hazret-i İbrahim, hazret-i Musa, Konfüçyüs, Zerdüşt, Krişna gibilerinin vatanlarını bile bilmek mümkündür. Her biri kendi kavmlerine gönderilmişlerdir. Bunlardan hiçbiri, benim risaletim bütün âlem içindir, dememiştir) yazıyor.

Bu âyet-i kerimedeki (korkutucu) nun, yalnız Peygamber olmayıp, Peygamber veya âlimler olduğu Beydavi’de ve Mevakib’de ve birçok tefsirlerde yazılıdır. Âyet-i kerimeye verdiği yanlış manayı da, zayıf bir hadis ile sağlamlamaya çalışmaktadır. Bu zayıf hadisi, İslam âlimlerinin hiçbiri senet olarak almamıştır. Guya kurnazlık yaparak, Konfüçyüs, Zerdüşt ve Krişna gibi kâfirlerin de Peygamber olduklarını gençlere inandırmaya çalışmaktadır. Bütün batıl dinler, Allahü teâlânın Peygamberler ile bildirdiği hak dinlerin bozulmasından hâsıl oldukları gibi, milattan 479 sene önce ölen Konfüçyüs de Çinde eski hak dinlerden kalmış olan tapınmak fikirlerini ve iyi huyları övdüğünden, ölümünden sonra, felsefesi mezhep hâlini almıştır. Mezhebini bildiren, çeşitli dillerde, kitaplar vardır. Bunlardan biri Almanca (Wörte des Konfuzius) dır. Yani (Konfüçyüsün sözleri) kitabıdır. Bu kitapta, semavi dinlerin hepsinde bulunan, imanın altı şartı görülmediği gibi, küfrünü gösteren sözleri de çoktur. Küfrü açıkta olan birisine, müslüman denemez. Nerede kaldı ki Peygamber denilebilsin. Krişna da, Hind Berehmen kâfirlerinin eski tanrılarındandır. Önce, bu ismdeki bir ırmaya tapınırlardı. Sonra, uzun hikayeleri olan bu adama da tapındılar.

Berika kitabında diyor ki (Peygamberlerin “salavatullahi teâlâ aleyhim ecma’în” adedi kesin olarak belli değildir. Çünkü, 124.000 veya 224.000 olduğunu bildiren hadis-i şerifi bir kişi haber vermiştir. Bu hadisin sahih olup olmadığı da bilinmiyor. Peygamberlerin sayısı kesin olarak söylenirse, Peygamber olmayanlar Peygamber yapılmış olur. Yahut, Peygamberlerden birkaçı inkar edilmiş olur. Bunun ikisi de küfür olur. Bu hadis sahih olsa bile zan hâsıl eder. İman edilecek şeylerde, zan ile konuşulmaz. Hele, böyle iki türlü bildirilmiş ise, hiç kıymet verilmez).

Kâfirler [yani Allaha düşman olanlar] ikiye ayrılır: Kitaplı kâfir, Kitapsız kâfir. Bir Peygambere ve buna gökten inen kitaba inanan kâfirlere (Ehl-i kitap) , yani (Kitaplı kâfir) denir. Kitapları ve imanları değişmiş, bozulmuş olsa da, bunların, kendi dinlerine göre Besmele okuyarak bıçakla kestikleri hayvanlar yenir. Fakat domuz hiç yenmez. Bunların kızları ile evlenilir. Fakat, bunlara müslüman kızı verilmez. Şimdiki yahudiler ile hıristiyanların kendi bozuk dinlerine bağlı olanları kitaplı kâfirdir.

Hiçbir Peygambere ve semavi bir kitaba inanmayan kâfirlere (Kitapsız kâfir) denir. Bunların kestikleri yenmez. Kızları alınmaz ve kız verilmez. Müşrikler, Allahsızlar, Putperest, Mecusiler, Berehmenler, Budistler, Mülhidler, Zındıklar, Münafıklar ve mürtedler, hep kitapsız kâfirdirler. Allahü teâlâdan başka şeylere tapınanlara müşrik denir. Müşrikler ikiye ayrılır: Ülûhiyette müşrik ve ibadette müşrik, Ülûhiyette müşriklerden biri, mecusilerdir. Bunlar, ateşe tapar. (Halık ikidir: Biri, Yezdan olup iyilikleri yaratır. Öteki ise, Ehrimen olup kötülükleri yaratır) dediler. Eski tabiiyeciler, her şeyi tabiat yaratıyor dediler. İbadette müşrik olanlar, putperestlerdir. Bunlar kendi elleri ile yaptıkları heykellere tapınırlar. Putlar, kıyamette Allaha bizim için şefaat edecek derler. Hıristiyanların çoğu trinite, yani teslis yapıyor. Yani üç tanrı olduğuna inanıyorlar. Çoğu da, İsa aleyhisselâma tanrı diyor. Yahudilerin bir fırkası da, Uzeyr Allah’ın oğludur, diyor. Hepsi müşrik oluyorlar. Fakat, ellerindeki kitabın gökten indiğine inanmaktadırlar. Komünistlerle masonlar ve son asrın cahilleri, Allahsız kâfirdirler. Anası babası müslüman olup da, kendisi müslüman olmayana (Mürted) denir. Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanmayan, fakat dünya menfeati için, müslümanlara karşı müslüman görünene, (Münafık) denir. Münafık, başka dindedir. Müslümanların arasında, onlar gibi ibadet yapar. Allah ismini dilinden düşürmez. Fakat bozuk inançlarını saklar. Hiçbir dinde olmadığı, Allahü teâlâya inanmadığı hâlde, müslüman görünüp, müslümanlığı değiştirmeye, dinsizliği müslümanlık olarak yaymaya uğraşana (Zındık) denir. Zındık, Allaha ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inandığını, Kurana ve hadislere uyduğunu söyler. Fakat, Kur’ân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri kendi cahil kafasına ve kısa görüşüne göre manalandırır. Bu bozuk anladıklarını, sapık düşüncelerini müslümanlık olarak yaymaya uğraşır. Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru sözlerini beğenmez. İslam âlimlerine cahil der. Böyle zındıklara da, şimdi aydın din adamı, (Müceddid) ve (Dinde reformcu) deniliyor. Böyle cahil, zındık, sahte din adamlarına aldanmamalı, bunların kitaplarını, mecmualarını okumamalıdır.
Müslüman olduğunu söyleyen, (Kelime-i şehâdet) okuyan kimseye, şüphe ile küfür damgası basılamaz. İbni Abidin, 3. ciltte, mürtedleri anlatırken diyor ki (Hülasa) ve başka kitaplarda, (Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin bir işinde veya sözünde birçok küfür alâmetleri ile bir iman alâmeti veya küfür olması şüpheli olan bir alâmet bulunsa, buna kâfir dememelidir. Çünkü müslümana iyi zan olunur). (Bezzaziye) fetvasında şunu da ekleyor ki (Küfür alâmetini dilediği açıkça anlaşılınca, kâfir olur. Tevil etmemiz fayda vermez).

Din kelimesi, lügatta yol, iş ve mükafat demektir. Millet, yazı yazmak demektir. Bir Peygamberin Allahü teâlâdan getirdiği inanılacak şeylere din veya millet yahut usul-i din denir. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, bu manada olan dinleri, milletleri hep birdir. Din, su kaynağı demektir. Bir Peygamberin yapılmasını emir veya yasak ettiği şeylere (Ahkâm-ı diniye) ve (Füruı din) denilmiştir. Peygamberlerin dinleri başka başkadır. Bugün, din deyince iman edilecek bilgiler ve İslam birlikte anlaşılmaktadır. Muhammed aleyhisselâmın dinine (İslam dini) veya (İslamiyet) denir.

Her müminin, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri iman edilecek şeyleri öğrenmesi ve bunlara göre inanması vâciptir. Bunlara kısaca inanan, doğru mümin olur. Fakat sebeplerini öğrenmediği için günaha girer. Yapılması ve sakınılması lazım olan ahkamın delillerini, sebeplerini öğrenmek emrolunmadı. Bunların sebeplerini bilmemek günah olmaz.

Büyük günah işliyenin imanı gitmez. Harama helal derse, imanı gider. Günahlar ikiye ayrılır: (Kebair) , büyük günahlardır. En büyükleri yedidir. 1) Bir şeyi Allahü teâlâya ortak yapmak. Buna şirk denir. Şirk, küfrün çeşitlerinden en kötüsüdür. 2) Bir insanı veya kendini öldürmek. 3) Sihir, yani büyü yapmak. 4) Yetim malı yemek. 5) Faiz alıp vermek. 6) Muharebede düşman karşısından kaçmak. 7) Temiz kadınları kazf etmek, yani namussuz demek. Her günahın büyük olmak ihtimali vardır. Hepsinden kaçınmak lazımdır. Küçük günahı çok yapmak, büyük günah olur. Büyük günah, tevbe edince affolur. Tevbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse, şefaat ile veya şefaatsiz affeder. Affolunmazsa, Cehenneme girer.

Zünnar denilen papaz kuşağını ve benzeri şeyleri kullanmak, putlara saygı göstermek, din kitaplarını aşağılamak, din âlimleri ile alay etmek, küfre sebep olan bir şey söylemek, kısacası, dinde saygı duymak lazım olan şeyi aşağılamak ve aşağılanması lazım olan şeye saygı göstermek küfürdür. Bunlar, İslam dinine inanmamak, inkar etmek alâmetidir. Küfrün işaretleridir.

Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever. Affeder. Sonra, o günahı tekrar yaparsa, tevbesi bozulmaz. İkinci bir tevbe lazım olur. Tevbe ettiği bir günahı hatırlayınca, günahı işlediğine sevinirse, tekrar tevbe lazım olur. Hak sahiplerine haklarını ödemek veya helal ettirmek, gıybet ettiği kimseden afv dilemek ve rızasını almak, yapmamış olduğu farzları kaza etmek farzdır. Bunlar tevbenin kendisi değil, şartıdırlar. Bir lirayı sahibine geri vermek, bin sene nâfile ibadet yapmaktan ve 70 nâfile hacdan daha iyidir. Günahı bir daha yaparsam tevbem bozulur diyerek, tevbe yapmamak doğru değildir. Cahilliktir. Şeytanın aldatmasıdır. Her günahtan sonra, hemen tevbe etmek farzdır. Tevbeyi bir saat geciktirince, günah iki kat olur. Buradan anlaşılıyor ki kaza namazlarını kılmayanın günahları, her namaz kılacak kadar zaman katkat artmaktadır.

Tevbe ettim demek, tevbe olmaz. Çünkü, tevbenin sahih olması için 3 şart lazımdır:

1 — Hemen günahı bırakmalıdır.
2 — Günah işlediğine, Allahü teâlâdan korktuğu için, utanmak ve pişman olmak lazımdır.
3 — Bu günahı bir daha hiç yapmamayı gönülden söz vermektir. Allahü teâlâ şartlarına uygun olan tevbeyi kabul edeceğine söz vermiştir.

Ahlak değişir. İyi huylu olmaya çalışmalıdır.

Bir insanın ahirette mümin olup olmayacağı, son nefeste belli olur. 60 senelik bir kâfir, ölümünden az önce, müslüman olsa, ahirette mümin olarak dirilir. Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” başka ve Cennete gidecekleri bildirilmiş olanlardan başka, kimse için (Cennetliktir) denilemez. Çünkü, son nefesin nasıl olacağı bilinemez.

Bir mümin ahirete gittikten sonra, dünyada hayratı ve Hasenâtı kalsa, yahut faydalı kitapları, salih çocukları kalıp, Ona duâ etse, bu mümine sevap yazılır. İnsan ölünce, hayır ve şer defteri kapanmaz. Ashâb-ı kiramdan Sad bin Ubade “radıyallâhu anh” (Ya Resûlallah! Annem öldü. Ona ne iyilik yapabilirim?) dedi. (Su sadakası iyidir) buyuruldu. Duâ ederken, müminlerin hepsinin ruhuna demelidir. Hepsine vasıl olur. Duâ , belayı giderir. Sadaka vermek, Allahü teâlânın gazapını yumuşatır. İnsanı azaptan kurtarır. Eceli gelmemiş olan hastanın şifa bulmasına sebep olur. Allahü teâlâ duâ etmeyeni sevmez.

Her müminin itikatta ve amelde mezhebini öğrenmesi vâciptir. Mezhep, yol demektir. Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde kapalı bulunan bilgileri, müctehid denilen derin âlimler, ictihad ederek bulur. İtikatta mezhebimiz (Ehl-i sünnet ve cemaat) mezhebidir. Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebi demek, Resûlullahın Ashâbının ve cemaatinin itikadı ve imanları demektir. Ashâb-ı kiramın her biri “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” müctehittir. İslam dininin nurudur, ışığıdır. Müslümanların imamları, önderleri ve senetleridir. Onların yolundan ayrılan, Cehenneme gider. Ehl-i sünnet fırkasının imamı, önderi ikidir: Birisi Ebû Mensur Matüridi “rahmetullahi teâlâ aleyh”dir. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinin mezhebinde yetişen derin bir alimdir. Hanefi âlimleri, bunun mezhebindedirler. İkincisi, Ebül Hasan-ı Eş’arî “rahmetullahi teâlâ aleyh”dir. Şâfiî mezhebindeki âlimlerin büyüklerindendir. Çok derin alimdir. Bu iki mezhep arasında çok az fark vardır.

Bugün ictihad edebilecek kadar derin âlim hiç yoktur. Her müslümanın 4 mezhepten birinin ilmihal kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Böylece, bu mezhebe girmiş olur. 4 mezhepten birine girmeyen kimse, Ehl-i sünnet olmaz. Mezhepsiz olur. Mezhepsiz olan da, ya 72 bozuk fırkadan birindedir, yahut kâfir olmuştur. Es-Savi tefsirinde, Kehf sûresi 24. âyetinin tefsiri haşiyesinde buyuruyor ki (4 mezhepten olmayan kimsenin sözü, Sahabinin sözüne veya sahih olan hadis-i şerife, yahut âyet-i kerimeye uygun olsa da, buna uymak caiz değildir. 4 mezhepten birinde olmayan kimse sapıktır. Başkalarını da, hak yoldan ayırmaktadır. 4 mezhepten ayrılmak küfre kadar gider. Müteşabih âyetlere zahirleri gibi mânâ vermek, kâfirlerin adetleridir.) Bir din adamı, Ehl-i sünnet mezhebinde olduğunu bildiriyorsa ve mezhebinin bilgilerini yayıyorsa, Onun sözleri ve kitabı kıymetli olur. Okuyanlar faydalanır. Mezhepsizlerin din kitapları zararlıdır. Okuyanların dinini, imanını bozar. Dostlarımıza, din kardeşlerimize vasiyetimiz şudur ki Ehl-i sünnet mezhebini öğrenmeye ve çocuklarına öğretmeye çalışsınlar! Bazı kitaplarımızın sonunda yazılı olan kitaplardan her biri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından tercüme edilmiştir. Bu kitaplardan almalı, okumalı, öğrenmeli ve tanıdıklara ve hatta bütün müslümanlara yaymaya, dağıtmaya uğraşmalıdır. Böylece, cihat sevâbı kazanılmış olur.

Cihat demek, ihtilal yapmak, amirlere karşı gelmek ve hükümete isyan etmek, dövmek, yıkmak, kırmak, sövmek demek değildir. Böyle şeyler yapmak, fitne çıkarmak olur. Yani bölücülük olur. Müslümanların ezilmesine, habse girmesine ve din, iman bilgilerinin yasak edilmesine yol açar. Böyle fitne çıkaranlara Peygamber efendimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” lanet etmiştir. Habse girmeyi istemek, bir müslüman için şeref değildir. Müslüman için şeref; İslamın güzel ahlakını edinmek, herkese iyilik etmek, İslamiyete uymak, her mahluka faydalı olmaktır. Habse giren, bu şereflerden mahrum kalır. Kendini tehlikeye atmak ahmaklıktır, günahtır. Allahü teâlâ, (Kendinizi tehlikeye atmayınız!) buyuruyor.

Cihat etmek, Allahü teâlânın dinini, Onun kullarına ulaştırmak için, çalışmak demektir. Cihat üç türlü yapılır. Birincisi, milletlerin başına geçmiş olup onları köle gibi kullanan, İslam dinini işitmelerine mâni olan, emrindeki insanlara zulüm, işkence yapan zalimlerle harp edip, onları kahr ve yok ederek, İslam dinini insanlara duyurmaktır. İslam dinini işitenler, müslüman olup olmamakta serbesttirler. İsterlerse müslüman olurlar. İsterlerse, İslamın ahkamına, kanunlarına tabi olarak yaşar, kendi ibadetlerini yaparlar. Bu silahlı cihatı, yalnız hükümet yapar. Devletin ordusu yapar. Bütün müslümanlar, hükümetin verdiği vazifeleri yapmak sureti ile bu cihata iştirak ederek, cihat sevâbına kavuşurlar. Dinimizi, milletimizi yok etmek için saldıran kâfirlere karşı da müdafea için cihat yapar. Ayrıca İslam dinini bozmak, yıkmak için, tuzaklar hazırlıyan bidat ehli, sapık, bölücü kuvvetlerle de harp eder. Bütün millet, hükümete yardımcı olarak, cihat sevâbına kavuşurlar.

Cihatın ikinci nev’i, vaazlar, kitaplar, radyo, televizyonlar ve internet ile İslam ilimlerini, güzel ahlakını, adaletini ve insanlara verdiği hak ve hürriyetleri bütün insanlara duyurmaktır.

Cihatın üçüncü nev’i, birinci ve ikinci cihatları yapanlara duâ ile yardım etmektir. İslamiyeti yaymak için silahlı cihat yapmak farz-ı kifâyedir. Düşman hücum ettiği zaman, her erkeğe, bunlar kâfi gelmezse, kadınlara ve çocuklara da farz-ı ayn olur. Bunlar da kâfi gelmezse, bütün dünyadaki müslümanların, bunlara yardım etmeleri farz olur. Cihatın ikinci nev’i, gücü yetenlere, üçüncü nev’i ise, herkese, her zaman farz-ı ayndır. Cihatın ikinci nev’ini yapabilmek için, kanunlara uyarak, Ehl-i sünnet kitaplarını yaymaya çalışmalıdır. Dünya için durmadan çalışılıyor. Müslüman olan, ahiret için de durmadan çalışmalıdır. İslam düşmanları ve zındıklar, İslamiyeti yok etmek için hep çalışıyor. Müslümanların buna karşı koymak için, iki şey yapması lazımdır: Birincisi, çocuklarını Kur’ân-ı Kerîm kursuna göndermelidir. İkincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yaymaya çalışmalıdır. (Fetava-ı Hindiye) de Vakıf kısmının ondördüncü babında diyor ki (Hayrat, Hasenât yapmak isteyen kimsenin, [hastahane gibi] umuma yarayan bina yapması, köle azad etmesinden daha efdaldir, daha iyidir. [Din, fen, ahlak gibi] faydalı kitaplar neşretmek, her şeyden daha efdaldir. Fıkıh kitapları hazırlamak, neşretmek, nâfile ibadetler yapmaktan daha sevaptır).

43 — Muhammed Kutub adında bir Mısırlı da, kitaplarında, İslamiyetin temeline sinsice saldırmakta, müslüman yavrularını aldatmaya, doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır. (İnhiraf çizgisi) dediği bir yazısında bakınız neler saçmalıyor:

(İslamiyetin temelinde ilk çatlak, Emeviler devrinde idari ve mali siyasette kendini gösterdi. Çünkü “Melik-i adud” veraset nizamını (Padişahlık sistemini) ihtas ve mezalime başladı. Sultan ve valilerin yakınları adeta derebey haline geldiler.

Sonra Abbasiler devri başladı. Hilafet ve velayet konaklarında, gayret ve çalışma şöyle dursun, işret ve fuhş yaygın hâle gelmişti. Dansözlü, musikili eğlenceler tertip ediyorlar, haksızlık ve bencilliği son haddine vardırıyorlardı) diyor.

Tuhfe kitabı, mezhepsizlerin 70. yalanlarına cevap verirken buyuruyor ki (Bir kimsenin halife olacağı, Nass ile yani âyet veya hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ise, buna (Hilafet-i Raşide) denir. 4 halifeye bunun için (Hulefa-i raşidin) denilmektedir. Halife olacağı akıl ile Nassın işaret etmesi ile anlaşılıyorsa, buna (Hilafet-i adile) denir. Halife olacağı açıkça veya işaret ile bildirilmemiş olan bir kimsenin, kuvvet zoru ile hükümeti ele geçirmesine Hilafet-i caire denir. Bu kimse de Melik-i adud olur).

Şah Veliyullah-ı Dehlevi’nin İzalet-ül-hafa kitabının 528. sayfasındaki hadis-i şerifte, (Biz bu işe peygamberlikle ve Allahın rahmeti ile başladık. Bundan sonra, hilafet ve rahmet olur. Ondan sonra, melik-i adud olur. Ondan sonra da, ümmetimde zulüm, işkence ve fesad olur. İpekli giymek, içki içmek ve zina helal yapılır ve yardımcıları çok olur. Kıyamete kadar böyle gider) buyuruldu. Bu hadis-i şerifte, hazret-i Muaviyenin güçle, zorla hükümeti ele geçireceği, fakat zulmün, fesadın Onun zamanında değil, daha sonra başlıyacağı açıkça bildirilmektedir. Şah Veliyullah, hadis-i şerifte bildirilen zulmün, fesadın, Abbasi devletinin kurulması ile başladığını yazarak, Muhammed Kutubun iftira ettiğini ortaya koymaktadır.

Hazret-i Muaviye’nin Melik olacağına hadis-i şeriflerde işaret vardır. Bunun için, hazret-i Muaviye, hazret-i Hasan hilafeti kendisine teslim ettikten ve Ashâb-ı kirâm oy verdikten sonra, (Halife-i âdil) olmuştur. Bu yüce Sahabiye (Melik-i adud) demek ve bu kelimeye zalim, kâfir gibi yanlış mânâlar vermek büyük iftiradır. Bunu azgın kral diye tercüme edenin ise, İslamiyetten nasip alamamış olduğu anlaşılmaktadır.

Kâfirlerin devlet başkanlarına kral denir. Vaktiyle Fransa kralı, İngiliz kralı, Bulgar kralları böyle idi. Bir İslam melikine, müslümanların halife diyerek, saydıkları ve sevdikleri mübarek bir zata kral demek, o melikin ve onun milletinin hepsinin kâfir olduklarını söylemek demektir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, hazret-i Muaviye’ye melik diyor. Milyarlarca müslüman da, melik ve halife diyor. Hadis-i şeriflerde meth ve duâ buyurulan ve affolundukları ve Cennete gidecekleri âyet-i kerimelerle müjdelenmiş olanlardan biri bulunan hazret-i Muaviye gibi bir İslam mücahitine, bu şanlı ve şerefli sahabiye zalim damgasını basacak bir kimse meydana çıkmamıştı. İslam mücahitlerini, hadis-i şerifle övülen, hayırlı zamanın arslanlarını, Avrupadaki zalim ve kâfir derebeylerine benzetmek, İslamiyetin şahtamarına hançer saplamak demektir. (Kıyamet günü azap melekleri, kâfirlerden önce, ilmi faydalı olmayan din adamlarına azap yapacaklardır) ve (Kıyamette azapların en şiddetlisi, ilmi faydasız olan din adamına olacaktır) hadis-i şerifleri meşhurdur. Bu hadis-i şerifler, gençleri uyandırıyor. Sahte din dergilerinin, din alimi olarak tanıttıkları kişilerin, Cehennemde şiddetli azap görecek birer mücrim, birer iman hırsızı olduklarını bildiriyor.

Yukarıdaki yazı, I. cihan harbindeki Lawrens casusunu hatırlatıyor. İyi Arabî bilen, sarıklı, sakallı, cübbeli bu İngiliz kâfiri, İslam alimi görünerek, Ehl-i sünnetin büyüklerini kötülemişti. Ashâb-ı kirama, İslam halifelerine ve Osmanlı Türklerine leke sürerek, yüzbinlerle müslümanı yoldan çıkarmıştı. Böylece, İslamiyeti değiştirmeye, bozmaya uğraşanların Türklerden ayrılarak, bir devlet kurmalarını sağlamıştı. Vehhâbî kitapları, halis müslümanlara müşrik diyor. Bize, yani Ehl-i sünnete kâfir damgasını basıyorlar. Lawrens casusu öldü. Cehenneme gitti. Onun yerine şimdi yerli malı casuslarını çalıştırıyorlar. Binlerle altın dağıtarak, her memlekette kendilerini öven mecmua ve kitaplar çıkartıyorlar. Bu kitaplarında Ehl-i sünnet âlimlerini kötüliyorlar. Halbuki o büyüklerin yükseklikleri, İslam âlimlerinin söz birliği ile bildirilmiş, bu konu, karara bağlanmış, sonra gelenlere tartışılacak bir nokta bile bırakılmamıştır. Olmuş bitmiş, tarihi ve dini hükmünü almış bir şeyi kurcalamaya kalkışmak, yapıcılığı değil, yıkıcılığı gösterir. Kötü niyetli olmak alâmetidir.

Emevi ve Abbasi ve Osmanlı halifelerinin hepsi, imanlı, ahlaklı, âdil, mübarek insanlardı. Evet, içlerinde tektük nefslerine mağlub olanlar, şeytana aldananlar çıktı. Fakat, bunların da, İslamiyete asla zararları olmadı. Nefslerine zulüm ettiler. En kötüsü, Ehl-i sünnetten ayrılmış, mutezili olmuştu. Buna da, sapık din adamları sebep olmuştu. Onları aldatan şeytan, iblisin soyundan olanlardan ziyade soysuzlaşmış insan şeytanları idi. İmam-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mektubat) kitabında buyuruyor ki (Müslümanların ve devlet adamlarının doğru yoldan çıkmalarına, hep kötü din adamları, yani zındıklar sebep olmuştur). İslam halifelerinin harem dairelerindeki meşru ve mahrem hayatlarını kitap ve gazete sütunlarına dökerek, Onlara ahlaksız, dinsiz etiketi yapıştırmaya kalkışmak, ondan daha büyük ahlaksızlıktır. Namuslu kimselerin vicdanlarını titretecek ve tüylerini ürpertecek bir iştir. Evet, bir kimse, Avrupa tarihlerindeki ve papazların, masonların kitaplarındaki yalanları, iftiraları okuyarak, bunlara aldanmış olabilir. Bunlara biraz da, İslam tarihlerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumalarını tavsiye ederiz. Böylece, işin doğrusu öğrenilmiş olur. Zaten, bir yazının, hiçbir hadise ve hiçbir vesika göstermeden, mücerred hükümler halinde olması, din ve İslam ve iman bilgilerinde salahiyetli olmayan kâlemden çıktığını gösterir. Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar zamanlarında millette müslümanlık bulunduğunu yazıyorlar. Bu da, devlet adamlarının imanlı ve âdil olduklarını bildirmektedir. Çünkü, Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (İnsanların dinleri, hükümet başkanlarının dinleri gibidir) buyurdu. Biz müslümanlar, tarih boyunca, yalancı din adamlarından, iftiracılardan, çok ibret dersi aldık. Bir zamanlar, ibni Teymiye, orta şarkın imanını yıkmaya kalkışmıştı. Ehl-i sünnet âlimleri, onun haddini bildirdi. Binlerce ilim kitabı, onun çürük fikirlerini reddederek, rezil ettiler. Sonra Mısırda Abduh isminde biri, masonlarla işbirliği yaptı. Hıristiyanlıkta protestanlık adında melez bir zümre çıkarıldığı gibi, bu sapık da, Ehl-i sünneti beğenmeyip, İslamiyete garbın dinsiz felsefesini sokuşturmaya kalkıştı. Bu da, cevabını aldı. Fakat ne yazık ki Kahire mason locası başkanı olan Abduhun zehrli fikirleri, bir yandan Mısırda Camiul-ezhere yayıldı. Böylece Mısırda, Reşid Rıza ve Ezher medresesi Rekdörü Mustafa Meragi ve Kahire müftüsü Abdülmecid Selim ve Mahmud Şeltüt ve Tentavi Cevheri ve Abdürrazık paşa ve Zeki Mübarek ve Ferid Vecdi ve Abbas Akkad ve Ahmed Emin ve Doktor Taha Hüseyin paşa ve Kasım Emin gibi (Dinde reformcular) türedi. Bir yandan da, üstadları Abduha yapıldığı gibi, bunlara da ilerici İslam alimi denilerek, kitapları türkçeye tercüme edildi. Birçok din adamının doğru yoldan kaymasına sebep oldular.
Büyük İslam alimi, 14. asrın müceddidi olan Seyyid Abdülhakim Efendi “rahmetullâhi aleyh”, (Kahire müftüsü Abduh, İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış, İslam düşmanlarına satılmış, sonunda mason olarak, İslamiyeti içerden yıkan azılı kâfirlerden olmuştur. İzmirli İsmail Hakkı, Ömer Rıza Doğrul, Hamdi Akseki ve Şerafeddin Yaltkaya ve Şemseddin Günaltay ve Mustafa Fevzi ve Konyalı Vehbi ve Muhammed Akif ve daha nice din adamları, onun kitaplarını okuyarak tesiri altında kalmışlar, çeşitli yollar tutmuşlardır) buyurdu.
Abduh gibi küfre veya dalalete sürüklenenler, kendilerinden sonra gelen genç din adamlarını da doğru yoldan çıkarmak için, adeta birbirleri ile yarış etmişler, (Ümmetimin felaketi, facir [sapık] olan din adamlarından olacaktır) hadis-i şerifinin haber verdiği felaketlere önayak olmuşlardır.

Abduh’un Mısırda yetişen çömezleri de, boş durmamış, kahr ve gazap-ı ilâhînin tecellisine sebep olan çok sayıda zararlı kitapları neşretmişlerdir. Bunlardan biri, Reşid Rıza’nın Muhaverat kitabı olup Hamdi Akseki tarafından türkçeye tercüme edilerek, (İslamda birlik) gibi bir isim takılmış ve 1914’de İstanbul’da basılmıştır. Bu kitabında, üstadı gibi, Ehl-i sünnetin 4 mezhebine saldırmış, mezhepleri fikir ayrılığı sanarak ve ictihad usul ve şartlarını, taassup ve münakaşa şeklinde göstererek, (İslam birliğini bozmuşlardır) diyecek kadar dalalete düşmüştür. 4 mezhepten birini taklit eden, 1400 seneden beri gelmiş, milyonlarla halis müslüman ile adeta alay etmiştir. Asrın ihtiyaçlarını karşılamayı, dini, imanı değiştirmekte arıyacak kadar İslamiyetten uzaklaşmıştır. Dinde reformcuların birleştikleri tek nokta, kendilerini gerçek müslümanlığı ve asrın ihtiyaçlarını kavramış geniş kültür sahibi bir İslam alimi olarak tanıtmaları, İslam kitaplarını okuyup, anlayıp, Resûlullahın varisi oldukları müjdelenmiş ve (Zamanların en hayırlısı, Onların zamanıdır) hadis-i şerifi ile övülmüş olan Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda giden hakiki salih müslümanlara da, avam gibi düşünen Taklitçiler demeleridir. Bu dinde reformcuların, zındıkların, İslam ahkamından, fıkıh bilgilerinden haberleri olmadığını, yani din bilgilerinden yoksun, kara cahil olduklarını kendi konuşmaları ve yazıları açıkça gösteriyor. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (İnsanların en üstünü imanı olan alimlerdir) ve (Din âlimleri, Peygamberlerin varisleridir) ve (Kalp bilgileri, Allahın esrarından bir sırdır) ve (Âlimlerin uykusu ibadettir) ve (Ümmetimin âlimlerine saygılı olunuz! Onlar, yer yüzünün yıldızlarıdır) ve (Âlimler kıyamet günü şefaat edeceklerdir) ve (Fıkıh âlimleri kıymetlidir. Onlarla beraber bulunmak ibadettir) ve (Talebesi arasında âlim, ümmeti arasında olan Peygamber gibidir) hadis-i şerifleri ile 1.400 seneden beri gelmiş olan Ehl-i sünnet âlimlerini mi meth buyuruyor? Yoksa, bunlardan sonra türemiş olan Abduhu ve çömezleri gibi zındıkları mı övüyor? Bu suale, yine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz cevap vermekte, (Her asır, önceki asırdan daha kötü olacaktır. Böylece, kıyamete kadar bozulacaktır) ve (Kıyamet yaklaştıkça, din adamları eşek leşinden daha bozuk, daha kokmuş olacaklardır) buyurmaktadır. Bu hadis-i şerifler, (Tezkire-i Kurtubi muhtasarı) nda yazılıdır. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” meth ve sena buyurduğu İslam âlimlerinin hepsi ve binlerle Evliyanın hepsi, söz birliği ile bildiriyorlar ki Cehennemden kurtulacağı müjdelenen tek bir fırka (Ehl-i sünnet velcemaat) denilen âlimlerin mezhebidir. Ehl-i sünnet olmayanlar, Cehenneme gideceklerdir. Yine bildiriyorlar ki mezheplerin telfiki batıldır. Yani, 4 mezhebin kolaylıklarını toplayıp uydurma tek bir mezhep yapmanın, batıl, saçma bir şey olacağını da söz birliği ile bildirmişlerdir.
.
Aklı olan kimse, bin seneden beri gelmiş olan İslam âlimlerinin söz birliği ile övdükleri, Ehl-i sünnet mezhebine mi uyar, yoksa, yüz seneden beri türemiş olan kültürlü(!), ilerici din cahili olan zındıklara mı inanır? Cehenneme gidecekleri hadis-i şeriflerle bildirilmiş olan 72 fırkanın ileri gelenleri, çenesi kuvvetli olanları, her zaman, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmışlar, bu mübarek müslümanları lekelemeye yeltenmişler ise de, kendilerine âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle cevap verilerek rezil edilmişlerdir. İlim ile başarı sağlayamayacaklarını görünce, eşkıyalığa, zorbalığa başlamışlar, her asırda binlerce müslüman kanı dökülmesine sebep olmuşlardır. Ehl-i sünnetin 4 mezhebi ise, hep birbirlerini sevmişler, kardeş olarak yaşamışlardır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, iş hayatında da, (Müslümanların mezheplere ayrılması, Allahü teâlânın rahmetidir) buyuruyor. 1865 senesinde doğmuş ve 1935’de Kahirede füc’eten ölmüş olan Reşid Rıza gibi dinde reformcu zındıklar ise, mezhepleri birleştirerek İslam birliği kuracaklarını söylüyorlar. Halbuki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” yeryüzündeki bütün müslümanların tek bir iman yolunda, 4 halifesinin doğru yolunda birleşmelerini emir buyurdu. İslam âlimleri, elele vererek çalışıp, 4 halifenin itikat yolunu buldular. Kitaplara geçirdiler. Peygamberimizin emrettiği bu yola, Ehl-i sünnet vel-cemaat ismini verdiler. Yer yüzündeki bütün müslümanların bu tek Ehl-i sünnet yolunda birleşmeleri lazımdır. İslamda birlik isteyenler, sözlerinde samimi iseler, mevcut olan bu birliğe katılmalıdırlar.

Fakat, ne yazıktır ki müslümanlar arasında bölücülük yapmaya, İslamiyeti içerden yıkmaya çalışan Reşid Rıza ismindeki zındığın bu kitabı, (İslamda birlik ve fıkıh mezhepleri) ismi altında, Diyanet İşleri Başkanlığına sızmış olan sapık particiler tarafından 1974 senesinde, 157 neşriyat numarası ile bastırılarak, genç din adamları aldatılmaya çalışılmıştır. Çok şükür ki Diyanet İşleri bu mezhepsizlerden temizlendi. Onların yerini alan, insaflı, temiz, bilgili âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, böyle sapık neşriyata karşı gençleri uyarıcı kitaplar yazmaktadırlar. Bu çeşitli kıymetli kitaplardan biri, Konya Y.İslam Enstitüsü hocalarından Durmuş Ali Kayapınar’ın, (İslam dinini tehtid eden en korkunç fitne Mezhepsizliktir) kitabıdır. 1976 da Konyada bastırılmıştır. Zındıklar, hep yaldızlı sözlerle müslümanları aldatmışlar, (İşbirliği sağlayacağız) maskesi altında (iman birliği)ni parçalamışlardır. Muhtelif müslüman isimleri altına saklanan zındıklar, İslamiyeti parçalamaya, bozmaya çalışıyor. İlimleri, akılları verimsiz ise de, paraları çok olduğundan, kiralık din adamları ile sahneye çıkmaktadırlar.

44 — Yazılarımızın sonunu, imam-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sani Ahmed Fârukî Serhendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bir mektubunu yazmakla süsliyelim. İslam âlimlerinin gözbebeği, Evliyanın ve tasavvuf yolcularının önderi ve seçilmişlerin seçilmişi, 2. bin yılın müceddidi olan bu yüce imamın mübarek ruhundan böylece bereketlenelim:

Mektubat-ı Rabbani 3. cilt 24. Mektup

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

Comments are closed.