İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed Tûsî, Gazâlî’dir. Künyesi, Ebû Hâmid, lakabı Huccetü’l-İslâm ve Zeynüddîn Tûsî’dir. 1058 senesinde İran’ın Tûs (bugünkü Meşhed) şehrinin Gazâl kasabasında dünyaya geldi. 1111’de yine Tûs’da vefât etti. Mutlak müctehid idi. İctihâdları Şafiî mezhebine yakın olduğu için Şafiî mezhebinde olduğu zannedilir.

İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin babası fakir ve sâlih bir zât idi. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım eder, onların hizmetinde bulunurdu. Âlimlerin sohbetini dinleyince ağlar ve Allahü teâlâdan kendisine, âlim olacak bir evlât vermesini yalvararak isterdi. Vefâtının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazâlî’yi ve diğer oğlu Ahmed Gazâli’yi hayır sahibi ve zamanın sâlihlerinden olan bir arkadaşına emanet etti. Bir miktar mal vererek ona şöyle vasiyet etti: “Ben âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemâle gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemâl mertebelerinin, bu oğullarımda hâsıl olması için yardımcı olmanızdır. Bıraktığım bütün para ve erzâkı, onların tahsiline sarf edersin!” Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babalarının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişmesi için çalıştı. Sonra onlara dedi ki: “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim, param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çare, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizdir.” Bunun üzerine iki kardeş, doğru söze uyup medreseye gittiler. Sonra ikisi de büyük âlimlerden olmak saadetine kavuştular.

Îmâm-ı Gazâlî, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Sonra Cürcan’a gitti, İmâm Ebû Nasr İsmâilî’den bir müddet ders aldı. Üç sene sonra Tûs’a döndü. Cürcan’dan Tûs’a dönerken başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: “Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımızda olan her şeyimi alıp gittiler. Benim ders notlarımı da aldılar. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin dedim. Reisleri, “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca, “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filân yerdeki birkaç tomar kâğıtlardır” dedim. Eşkiyaların reisi güldü: “Sen onları öğrendiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi.

Sonra düşündüm, Allahü teâlâ yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tûs’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıkıp hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”
“Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, tahsilini devam ettirmek için o zamanın ilim ve kültür merkezlerinden olan Nişâbûr’a gitti. Zamanın büyük âlimlerinden olan İmâmü’l-Harameyn Ebü’l-Meâlî el-Cüveynî’nin talebesi oldu. Üstün zekâsını ve çalışkanlığını gören hocası ona yakın alâka gösterdi. Burada Usûl-i hadîs, Usûl-i fıkıh, kelâm, mantık, islam hukuku ve münâzara ilimlerini öğrendi. Hocaları arasında Ebû Hâmid er-Razekanî, Ebü’l-Hüseyn el-Mervezî, Ebû Nasr el-İsmâilî, Ebû Sehl el-Mervezî, Ebû Yûsuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimleri vardır. Nişâbûr’da tahsilini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olan Selçuklu veziri üstün devlet adamı Nizâmülmülk’ün daveti üzerine Bağdad’a gitti. Nizâmülmülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri, İmâm-ı Gazâlî’nin ilminin derinliğine ve meseleleri izah etmekteki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını itirâf ettiler. Üstün vasıflarından dolayı hem âlimler, hem de halk tarafından çok sevildi. O zaman ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor, en ince mevzuları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izah etme kabiliyetinin yüksekliği, zekâsının parlaklığı karşısında perişan ve mağlup oldular. Bu sırada 34 yaşında bulunan İmâm-ı Gazâlî’nin İslâmiyete yaptığı büyük hizmetleri gören Nizâmülmülk, onu Nizamiye Medresesi’nin (Üniversite) başmüderrisliğine, şimdiki tabiriyle rektörlüğüne tayin etti. Bu medresenin başına geçen İmâm-ı Gazâlî, 300 seçkin talebeye, lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Bunlardan başka, pek çok talebe yetiştirdi. Ebû Mensûr Muhammed, Muhammed bin Es’ad et-Tûsî, Ebü’l-Hasen el-Belensi, Ebû Abdullah Cümert el-Hüseyni talebelerinin meşhûrlarındandır. Bir taraftan da kıymetli kitaplar yazan İmâm-ı Gazâlî, ilim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe arttı. Nizamiye Medresesi’nde bulunduğu yıllarda, Kitâbü’l-basit fil-fürû’, Kitâbü’l-vasit, el-Veciz, Meâhizü’l-hılâf adlı kitaplarını yazdı.

Ayrıca İsmâiliyye adındaki sapık fırkanın görüşlerini çürütmek için “Kitâbü fedâihi’l-Bâtıniyye ve Fedâili’l-Müstehzeriyye” adlı eserini yazdı. Yine bu sırada Rumcayı öğrenerek felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Latin filozoflarının kitaplarının aslı üzerinde 3 sene titizlikle inceledi. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde felsefecilerin maksatlarını açıklayan “Makâsidü’l-felâsife (Filozofların Maksatları)” kitabı ile felsefecilerin görüşlerini reddeden “Tehâfütü’l-felâsife (Filozofların Tutarsızlıkları)” kitabını yazdı. Avrupalı filozoflar, o asırda dünyânın tepsi gibi düz olduğunu iddia ederek, ilimlerini ve felsefelerini böyle yanlış bilgiler üstüne kurarken, İmâm-ı Gazâlî dünyanın yuvarlak olduğunu delîller ile isbât ediyor ve diğer fen ilimlerinde de Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgileri kitaplarında yazıyordu.

İmâm-ı Gazâlî’nin, felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikâdlarına, felsefe karıştıran, sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir. Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için iman da odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi, iman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez.

İmâm-ı Gazâlî, filozof değil müctehiddir. Zâten İslâmiyette felsefe ve filozof olamaz. İslâm âlimi olur. İslâm dininde, felsefenin üstünde İslâm ilimleri, filozofun üstünde de İslâm âlimleri vardır.

İmâm-ı Gazâlî, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazâlî’yi vekîl bırakarak Nizamiye Medresesi’ndeki vazîfesine ara verdi ve Bağdad’dan ayrıldı. Çeşitli ilmî çalışmalar ve bu maksatla seyahatler yaptı. Bir müddet Şam’da kaldı. Bu sırada en kıymetli eseri İhyâ-u Ulûmiddîn (Dinî İlimlerin İhyası) isimli kitabını yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Bu sırada Bâtınî denilen sapık fırkaya karşı “Mufassılü’l-hılâf”, “Cevabü’l-mesâil” ve Allahü teâlânın isimlerini (Esmâ-i hüsnâyı) anlatan “Maksâdü’l-esma” adlı eserini yazdı. Kudüs’de de bir müddet kaldıktan sonra, oradan hacca gitti. Haccı müteakiben Bağdad’a döndü. Nizamiye Medresesi’nde Şam’da yazdığı İhyâ’sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tûs’a gitti. Burada yine Batınîlere karşı “Ed-Dürcü’l-merkûm” kitabı ile “El-Kıstâsü’l-müstekîm”, “Faysalü’t-tefrika”, “Kimyâ-ı Se’âdet”, “Nasîhâtü’l-mülk” ve “Et-Tibrü’l-mesbuk” adlı kıymetli eserlerini yazdı. 10 sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra, Selçuklu veziri Fahrülmülk’ün ricası üzerine bir müddet daha Nizamiye Medresesi’nde ders verdi. Tasavvufu anlatan “Mişkâtü’l-envâr” adlı eserini de bu sırada yazdı.

İmâm-ı Gazâlî hazretlerine “Bağdad’da pek çok ilim talebesi var iken, orada ilim neşretmekten, öğretmekten niçin vaz geçtiğinizi kimse bilemiyor ve bu kadar uzun zamandan sonra Nişâbûr’a dönmenizin sebebini kimse anlayamıyor” dediklerinde cevap verip izahlar yaptıktan sonra Nizamiye Medresesi’ndeki derslerine ara verip, Bağdad’dan ayrılış sebebini şöyle anlatmıştır: “Ben şer’î ve aklî ilimlere bu kadar alışkanlık peyda edip, her ikisinde de inceleme ve müdârese yaptım. O esnada bulunduğum yolda, bende; Allahü teâlâya, nübüvvete ve âhiret gününe yakînî bir imân hâsıl oldu. İmânın bu üç aslı ile kalbim çok kuvvetlendi. Ayrıca iyice anlamıştım ki, takvâ sahibi olmadan, nefsin isteklerini bırakmadan ve bütün dünyevî arzuları terk etmeden âhiret saadetine kavuşmak imkânsızdır. Hepsinin başı dünyâ alâka ve bağlarını kalpten tamamen kesmek ve bu dâr-ı gurûrdan, aldanma yeri olan dünyâdan uzaklaşıp, ona muhabbet köklerini, gönül bahçesinden söküp atmak ve âhirete dönmek ve azîmet etmek ve cenâb-ı Hakka tam gayret ile dönüp tövbe eylemektir. Bu ise, emelleri kısma, makamı, malı ve parayı terk etme, meşguliyeti, tutulmaları ve insanlarla beraber bulunmayı bırakmadan ve kalbin içinde sekîne ve karar hâsıl olmadan tamam olmaz.

Sonra ben hâllerimi düşündüm. Gördüm ki, çeşitli bağ ve tutulmalar içine batmışım. Her tarafımı kuşatmışlar. Amellerimi gözümün önüne getirdim. Gördüm ki, hepsinin üstünü ve güzeli ilim öğretmektir. Öğretmek istediğim ilimlerin, bilgilerin çoğu, önemsiz olup, âhiret için faydasızdırlar. Sonra ilimdeki niyetimi düşündüm. Hâlis, Allah rızâsı için olmayıp, belki makam sevdası ve şöhretle beraber karışık buldum. İşte yakînen anladım ki, helak sâhilindeyim. Eğer hâllerimi düzeltmekle uğraşmazsam helak olur, kendime kötülük ve zarar etmiş olurum. Bir müddet böyle düşündüm durdum. Fakat henüz karar veremedim. Bazen Bağdad’dan ayrılmağa, içinde bulunduğum hâlleri bırakmağa karar verir, birgün azîmet yolunu seçer, ayağımı ileri atar, bazen biraz daha durayım deyip, adımımı geri alırdım. Bir sabah olmazdı ki, âhireti istemede sıdk ve rağbet üzere bulunayım da, ona nefsin istekleri ve dünyâ arzusu askerleri saldırıp, akşam olunca beni uzaklaştırmasınlar. Düşüncemi değiştirmesinler. Bir hadde geldi ki, dünyâ arzuları beni, zincirden bağlar ile, kendilerine çeker ve bu manânın hâsıl olması için zorlarlardı, imân sözcüsü de seslenip: “Hadi, çabuk ol! ömründen çok az kaldı, önünde ise, uzun bir yolculuk vardır. Kazandığın, elde ettiğin ilmin hepsi, riya ve aldatmadır. Eğer sen, şimdi âhiret için hazırlanmaz, o sonsuz âlem için azık bulundurmazsan, ne zaman yapacaksın? Şimdi alâkaları kesmez, engelleri kaldırmazsan ne zaman keseceksin ve kaldıracaksın?” derdi. O zaman kalbimde bir rağbet peyda olup dünyâ ve ehlinden kaçmak, onlardan uzaklaşmak için kesin karar verirdim. Sonra şeytan, aldatma ve hile yoluna başvurup; “Bu düşündüğün hâl, çabuk geçici bir şeydir. Sakın ona uymak yolunu seçme. Zîrâ sen bu görüşü kabûl ve karar verip, bu büyük makamı terk edersen ve eziyetli olmayan izzet ve şânı bırakıp gidersen, hasımlarla münâzaradan hâsıl olan zevk ve safâdan geçersen, nefsin yine sana gâlib olur. Bu sefer ondan kurtulmaya uğraşırsın. Hâlbuki o zaman bir daha dönemezsin, bî-çâre ve dermansız kalırsın” derdi.

İşte nefsin ve şeytanın bâtılı hak gösteren bu aldatma ve hileleri sebebi ile, ben de, dünya arzuları ve ahiret isteği arasında tereddüt ve hayret vadisinde 6 ay kadar şaşkın, inler ve ağlar hâlde kaldım. Bu zaman [miladi 1093] yılında son buldu. Nihâyet aynı ayın sonunda işim ihtiyâr ve irâdeden geçip, aniden Allahü teâlâ, dilime susmak kilidi vurup, mühürledi. Dilim söylemez, kalbim ise çok muzdarip oldu. Öyle oldu ki, kendimi zorladım, gayrete getirmeğe çalıştım. Huzurumda bulunan 300 ilim talebesinin gönlünü almak, hatırlarını şen etmek, bu vesile ile birgün ders vermek için kendimi zorladım. Dilimde söyleyecek kuvvet, bir kelime telâffuz edecek güç bulamadım. Bu dil tutulması, kalbime öyle bir üzüntü ve elem verdi ki, arzu ve isteğim kalmadı. Hazmım kesildi. Ne ağzıma bir lokma alsam, onu çiğneyebilirdim, ne bir damla su içsem, yutabilirdim. Böyle devam edip, kuvvetten düştüm. Zayıfladım. Hattâ doktorlar hayâtımdan ümid kestiler. Bana ilâç vermekten imtina edip, bu böyle bir durumdur ki, kalbe indi. Ondan uzuvlara sirayet edip, mizacını bozdu, ilaç kabul etmez, iyileşmez. Ancak kalbini mühim işlerden rahata kavuşturur, her şeyden temizlerse, belki iyileşir dediler.

Bundan sonra, ben aczimi anladım ve gördüm, ihtiyârımın bütün sükûtunu, düşüşünü seyrettim. Yalvararak ve sızlıyarak Allahü teâlâya sığındım. Çaresi olmayan hasta gibi yanarak ve inliyerek duâ ettim. Nihâyet Neml suresi 62. âyetinde meâlen; “Muzdar olan (sıkıntıya düşen) kimse duâ ettiği zaman onun duâsını kabûl edip fenâlığı kaldıran…” buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ duâmı kabûl edip, kalbimi uyandırdı, içimdeki mal ve makam arzusunu kaldırdı. Hepsinden yüz çevirip çocuklarımdan, dostlarımdan, vatanımdan ve eshâbımdan ayrılmağı bana kolay eyledi. Derhal içimden Şam tarafına gitmek arzusu geldi. Ama görünüşte hacca gideceğim dedim. Halifenin ve eshâbımın, maksadımın Şam’da kalmak ve bu sebeble onlardan ayrılmak isteğimi bilmelerini istemedim. Sonra bir daha dönmemek niyeti ile Bağdad’dan çıktım. Fakat düşüncemi gizliyor, aksini bildiriyordum. Bunun için çeşit çeşit ifâde ve izah yollarına başvuruyordum. Onlar ise benimle alay ediyor, beni cevr-ü cefâ oklarına hedef tutuyorlardı. Sanki içlerinde, benim o tür safa ve zevkten yüz çevirmem ve dünyalıklardan kesilmek istememin bir din işi ve yakîn sebebi olduğunu uygun görecek bir kimse yok idi. Onlara göre, benim bulunduğum müderrislik rütbesi, yüksek bir din mevkii olup, ilimlerimin bütünü buraya kavuşabilmek içindi.

Sonra genel vaziyetten maksadın ne olduğunu tayin konusunda ihtilaf edip, Irak’tan uzak olanlar sandılar ki, vâli ve hükümdârlardan bir şey oldu ki utandı ve orada duramadı dediler. Ama Irak’a ve oradaki devlet adamlarına yakın olanlar, devlet adamlarının bu bağlılıklarını, gitmemem için bana yalvarmalarını, beni zorlamalarını, iltifât ve alçak gönüllülüklerini ve benim onlardan yüz çevirmemi sözlerine iltifât etmeyip, söyledikleri sözlere, okşayıcı ifâdeleri kabûl etmediğimi bilirlerdi. Onlar, bu semâvî bir iştir ki âlimlere ve müslümanlara bir nazar değmesi sonucudur derlerdi.

Nihâyet Bağdad’dan ayrıldım. Yanımda olan malı dağıtmaya başladım. Kendime yetecek ve küçük çocuklarıma kâfi gelecek kadar yanımda bulundurdum. Onda da şöyle bir ruhsat yolu buldum ki, Irak malı, müslümanların işlerini görmek için vakf olunmuştur. Bunun için dünyâda aile nafakası için, bundan almaktan daha sâlih ve temiz bir mal bulamadım. Şam’a gidip orada iki sene kadar kaldım. Şam’da bir meşgalem yokdu. Ancak uzlet, halvet, mücâhede, riyâzet, nefsin tezkiyesi, ahlâkın kemâli ile meşgûl oldum. Bütün bunları tasavvuf ehlinin ilminden öğrendiğim şekilde yaptığım gibi, Allah kelime-i celâlini zikr ile, kalbin tasfiyesi ve hâllere kavuşmakla uğraştım. Böylece yakînen bildim ki, o büyüklerin yolu, ilim ve amel olmadan tamam olmaz. Onların ilimlerinin hâsılı, nefsin geçitlerini ve tehlikelerini aşmak ve kötü ahlâktan temizlenip, kötü sıfatlarının kökünü sökmek ve atmaktır. Bununla kalbi Allahtan başkasına tutulmaktan korumak ve Allahü teâlânın zikri ile süsleyip O’na kavuşmaktır. O zaman bana ilim, amelden kolay geldi O büyüklerin ilimlerini kitaplarından tahsil ve onları mütâlaa ile tamamlamağa koyuldum. Meselâ Ebû Tâlib-i Mekkî’nin (Kut-ül-kulûb) kitabını ve Hâris-i Muhâsibî’nin kitaplarını, Cüneyd-i Bağdâdî’nin, Şiblî’nin, Bâyezîd-i Bistâmî’nin ve başka meşâyıhın (kuddise sirruhum) sözlerini ve onlardan rivâyet edilen yazı ve haberleri mütâlâa eyledim. Herbirinin ilimlerinin maksadlarına muttali oldum. Onların yolundan öğrenerek ve dinliyerek, tahsili mümkün olanı tahsil ettim. Anladım ki, onların seçilmişlerinin seçilmişlerine mahsûs olan ilimlere kavuşmak, öğrenmek ve okumakla mümkün değil. Ancak sıfatların değişmesi ve hâlde zevk ile mümkündür.

Bir müddet Şam mescidinde i’tikaf eyledim. Uzun günlerde minaresine çıkıp, kapısını üstüme kapadım. Orada durdum. Sonra hac farizasını eda için Beytü’l-Haram’a gidip, Mekke ve Medine’nin bereketi ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ziyâreti ile O’ndan imdâd ve yardım istemek arzu ve şevkim gittikçe arttı. Hazreti Halîlürrahmân’ın (aleyhisselâm) ziyâretinden sonra, Hicaz’a doğru yola çıktım.

Sonra beni, bazı arzu ve insanlar ve çocukların ve ailemin istemesi vatanıma çekti. Ben de vatanıma döndüm. Tabiatım bu dönüşten son derece uzak ve benim itikâdım üzere bu görüş gayet yanlış olduğu hâlde, vatanıma kavuştuktan sonra, orada da uzlete, çekildim. Zikr ile kalbin tasfiyesine olan aşırı bağlılığımdan, hep uzlet istiyordum. Lâkin günlük olaylar ve çoluk-çocuğun geçim durumu ve hâl darlığı kalbimin safasına mâni olup, maksudun yüzü bulutlandı ve halvetin safâsı bulandı ve safa hâli verecek neticeler ele geçmez oldu. Ancak arasıra bir miktar safa hâsıl olup, yine örtülürdü. Lâkin böyle iken yine kesmeyi tama’ etmeyip, bazen bir zuhurat engel, bazen o mertebelere dönmek vâki olurdu. O yıl bu hâlde geçti. O halvetler esnasında hâsıl olan hâlleri saymak mümkün değildir. Faydası olur ümidi. İle bir iki şey bildirelim:

Ben ilm-i yakîn ile bildim ki, Allahü teâlâya kavuşanlar ve hidâyet yolunun yolcusu olanlar, bilhassa tasavvuf ehli olan büyüklerdir. En güzel sîret ve ahlâk, onların sîret ve ahlâkları, en doğru yol, onların yolu, en güzel ve en olgun ahlâk, onların ahlâk ve âdetleridir. Belki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiplerinin hakimane buluşları ve İslâmiyetin esrârını bilen fukahâ ve ulemânın ilimleri toplanıp bir araya gelse, onların siret ve ahlâkından birini tahvil edemez, değiştiremez, ondan hayırlı ve üstün olana çevirmeyi düşünseler, çâre ve yol bulamazlar. Zîrâ onların zâhir ve bâtınında olan bütün hareket ve hareketsizlikler peygamberlik kandilinden alınmıştır. Yeryüzünde ise, peygamberlik nûrunun ötesinde bir nûr yoktur ki, âleme ışık saçsın ve daha çok parlasın. Velhâsıl aklı olan kimse, tasavvuf hakkında ne söyliyebilir ki, tasavvuf ehlinin kalbi, Allahtan başka herşeyden temizlenmez ve başlangıcı, her an Allahü teâlânın zikrine dalmak, nihâyeti ise, büsbütün fenâ fillah olmaktır. Bunun bile son olması, ihtiyârı altında bulunan mertebeye nisbetledir. Keşf mertebesi ve onun evveliyâtındandır. Gerçekte ise bu fenâ makamı tasavvufun başlangıcıdır. (Nitekim İmâm-ı Rabbânî de (kuddise sirruh): Fenâ fillah, bu yolda ilk adımdır buyuruyor.) Ondan önceki hâller, sâlik için sülûk yolunda dehliz, aralık gibidir. Ya’nî vâsıtadırlar. Tasavvufun ilk hâlleri, keşif ve müşâhedenin zuhura gelmesidir. Hattâ bu keşif ve müşâhede sahibleri, uyanık iken, melekleri ve peygamberlerin rûhlarını müşâhede ederler. Onların sesini duyarlar, fayda ve hakîkat iktibas ederler. Sonra o hâl, sûret ve misâllerin müşâhedesinden, başka derecelere yükselir ki, o makam kelimeler ile anlatılamaz. Bahsedilirse, sarih hatâ görünür ve ondan sakınmak mümkün olmaz. Kısaca şöyle diyelim ki, sâlikin hâli, öyle bir kurb ve yakın mertebesine ulaşır ki, bir grup kimseler o makama hulul, bir başka grup ise vusul (kavuşma) ta’bir ederler. Bütün bunlar hâşâ! büyük hatâdır. Bu sebeb ve izahını (Maksad-ül-aksâ) kitabımızda, en ince ve güzel şekilde bildirmişiz. Belki bu hale kavuşan kimsenin, şu beytten fazla bir söz söylemesi uygun olmaz. Beyt:

“Olan oldu fakat ben anlatamam.
Hüsn-i zan et ve haber sorma ondan.”

Bu bildirilen hâlleri zevk yolu ile tatmak saadetine kavuşamayıp, şevk sahibi olmıyan, peygamberlik mertebesinin hakîkatinin yalnız ismini anlar. Evliyânın kerâmeti, hakîkatta enbiyânın başlangıcıdır (salevâtullahi ve selâmühü aleyhim).

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, elde etmek için uğraştığı mertebelere kavuşunca ve sülûk işini tamamlayınca Tasavvufta da yetişince, bazı gönül ve müşâhede sâhibleri, kendisine uzlet, halvet ve mücâhedeleri terk, etmesine işâret ve zaviyeden çıkmasını söylediler. Çünkü bu hâller yalnız kendisi için faydalıdır, ilmin neşrine dönmek ise, umûma faydadır ve daha lüzumludur demek istediler. Bu ma’naya uygun ve sözlerinin doğruluğuna mutabık olarak, çok salihlerden bazı vakalar zâhir oldu. Bütün bunlar, bu hareket bir hayır ve rüşde başlangıçtır diye şehâdet ve delîl idiler ki, Allahü teâlâ onu, beşinci asrın müceddidi olarak seçmiştir. Bu da hadîs-i şerîfte vâki olmuştur ki, Allahü teâlâ her 100 yıl başında bir âlim gönderir ki, ümmetin dinini tecdîd eder, yeniler ve kuvvetlendirir, işte bu şehâdet sebebi ile, îmâmın hüsn-i zannı galib olup, o büyük saadeti ister oldu.

İmâm buyurdu ki: “O esnada bu mühim işi yerine getirmek için 499 (m. 1105) yılı Zilka’de ayında Nişâbûr’a hareket müyesser oldu. Bağdad’dan çıkış ise 488 (m. 1095) yılında oldu. Uzlet müddeti ise onbir seneye ulaşmış idi. Bu bildirilen hareket, Allahü teâlânın takdîriyledir. Uzlet müddetince, asla, o harekete kalbin meyil ve teveccühü yok idi. Nitekim Bağdad’dan çıkış ve o hâllerden ayrılık ve uzlet darlığına giriş, imkân mertebesinde olup, meydana geleceği hatıra bile gelmezdi. Kalbleri ve hâlleri değiştiren Allahü teâlâ: “Mü’minin kalbi, Rahmânın parmaklarından iki parmak arasındadır (kudretindedir).” hadîs-i şerîfi gereğince, kulların kalbinden dilediği kadar değiştirmeğe kadir olduğuna yakîn ve itminan üzere olmak ile, kazaya râzı olup, bu kadar zahmet ve meşakkatleri ihtiyâr ve irâde vâki olmuştur.

Yine biliyorum ki, her ne kadar görünüşte ilim ve neşrine dönmüş isem de, yine” hakîkatta dönmüş değilim. Zîrâ rücû’ etmek; dönmek; ilk; hâllere avdet etmektir. Hâlbuki ben o zaman bir ilim neşreder, yayardım ki; onunla makam ve devlet sâhibi olmak, dünyalık ve başkanlık elde etmek isterdim. Ve bütün insanları söz ve hareketlerim ile ona çağırırdım. Ama şimdi, bir ilme da’vet ederim ki, onunla mevki, makam ve mal terk olunur. Sevâb kazanılır. Haşmet ve makamın derecelerinin düşüklüğü bilinir. Hâlâ niyyetim ve kasdım budur. Allahü teâlâ benim bu niyetimi bilicidir. Ve dâima maksadım, nefsimi ve başkalarını ıslâh eylemektir. Lâkin o maksada kavuşacağımı bilemem. Hele yakînî îmân ile inanmış ve kalbin müşâhedesi ile iyice anlamışımdır ki, her ferdde olan hareket ve kuvvet, Allahü teâlânın ihsânı iledir. Benim her hareketim ve amelim O’ndandır. Allahü teâlâdan yalvararak isterim ki, önce beni ıslâh eylesin, sonra da benimle başkalarını ıslâh eylesin. Evvelâ bana hidâyet verip, sonra benimle başkalarına hidâyet versin. Bana hakkı, sûret-i hakta gösterip, tâbi olmak, uymak nasîb eylesin. Batılı, sûret-i bâtılda gösterip sakınmak müyesser eylesin. Âmin!”.

İmâm-ı Gazâlî’nin tasavvufta hocası, silsile-i zeheb (altın silsile) denilen mürşid-i kâmillerden olan Ebû Ali Fârmedî hazretleridir. Onun huzûrunda kemâle geldi. Zâhir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde de mürşid oldu. Her iki ilme sahip olup, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vârisi oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye Medresesi’nde ders verdikten sonra, doğduğu yer olan Tûs’a döndü. 55 sene gibi kısa bir ömür süren İmâm-ı Gazâlî, ömrünün son yıllarını Tûs’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri, insanları irşâd etmekle geçti. 50 yaşını aştığı bu sıralarda “El-Münkızü aniddalâl”, fıkhın kaynaklarına (Usûl-i fıkha) dâir “El-Mustasfa” ve Selef-i sâlihîne (Ehl-i sünnet itikâdına) tâbi olmayı anlatan “İlcâmü’l-avâm an ilmi’l-kelâm” adlı eserini yazdı.

İmâm-ı Gazâlî’nin yaşadığı devirde İslâm âleminde siyâsî ve fikri cihetle büyük bir kargaşa vardı. Bağdad’da Abbasî halîfelerinin hâkimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu, İmâm-ı Gazâlî bu devletin büyük hükümdârları Tuğrul Bey’in, Alparslan’ın ve Melikşah’ın devirlerini yaşadı. Melikşah’ın kıymetli veziri Nizâmü’l-mülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın dünyâda mevcût en parlak ilim ocakları olan İslâm üniversitelerini açıyordu, İmâm-ı Gazâlî 23 yaşında iken, doğuda Hasen Sabbah ve adamları, sapık yollardan olan İsmâiliyye fırkasını yaymaya çalışıyorlardı. Mısır’da Eshâb-ı Kirâm düşmanı Fatımî hânedanı çökmeye başlamış, Avrupa’da ise Endülüs İslâm Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları müslümanlardan almak için haçlı seferleri başlamış, bunlardan ilki İmâm-ı Gazâlî zamanında yapılmıştı. Bunlardan birinci haçlı seferine katılan haçlılar. Anadolu Selçuklu hükümdârı Birinci Kılıçarslan’ın üstün gayret ve kahramanlıklarına rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu’yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya’yı ve bir yıl sonra da Kudüs’ü ele geçirmişlerdi.

İslâm alemindeki bu siyâsî karışıklıkların yanında, bir de fikir ve düşünce ayrılıkları vardı. Bütün bunlar; müslümanların birliğini doğrudan doğruya askerî kuvvetle ve ilim yoluyla yıkamayan iç ve dış düşmanların, halk arasında bozuk ve sapık fikirleri yayabilmeleri için çok uygun bir zemin teşkil ediyordu. Müslümanlar arasında i’tikâd birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan Eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak, yazılanları İslâm inançlarına karıştıranlar, diğer taraftan Kur’ân-ı kerîmin âyetlerinin ma’nâsını değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan Bâtınîler ve Mu’tezile ile diğer fırkalar İslâm i’tikâdını bozmaya çalışıyorlardı. Bunlara karşı Ehl-i sünnetin müdâfaasını üslenmiş olan İslâm âlimlerinin başında aklî ve naklî ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müctehid ve asrın müceddidi olan İmâm-ı Gazâlî hazretleri geliyordu. O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi. Bir taraftan da sapık fırkaların bozuk inançlarını çürütmek ve müslümanların bunlara aldanmamaları için okuyacakları kıymetli kitaplar yazdı. Ehl-i sünnet i’tikâdını her tarafa yaydı.

Eserleri: İmâm-ı Gazâlî, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir İslâm âlimidir. Eserlerinin sayısının 1000’e ulaştığı, Mevdû’ât-ül-ulûm kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400’ünün isimleri Şeyh Ebû İshâk Şîrâzî’nin “Hazâin” kitabında yazılıdır. Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan P. Bouyges adlı müsteşrik, “Essaie de chronologie des Ocuvres de al-Ghazâli” kitabında, İmâm-ı Gazâlî’nin 404 kitabının ismini yazmıştır. Meşhûr müsteşrik Brockelman da “Geschichte Der Arabischen Literatür” adlı eserinde, İmâm-ı Gazâlî’nin eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959’da, dört Alman ordinaryüs profesörü, İmâm-ı Gazâlî’nin kitaplarını okuyarak, İslâm dînine âşık olmuşlar ve İmâm’ın kitaplarını Almancaya çevirmişler ve müslüman olmuşlardır.

İmâm-ı Gazâlî’nin vefâtından sonra, İslâm dünyâsının mâruz kaldığı Moğol felâketi esnasında, yakıp yıkılan binlerce kütüphâne içinde, İmâm-ı Gazâlî’nin birçok eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten, bu güne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyâsı, bu husûstaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

Eserlerinden bir kısmı şunlardır: 1. İhyâ-u ulûmiddîn, 2. Kimyâ-i Se’âdet, 3. Vasît, 4. Basît, 5. Vecîz, 6. Hulâsa, 7. Erbeîn, 8. Esmâ-ül-hüsnâ, 9. Mustasfâ (Usûl-i fıkha dâirdir.), 10. El-Menhûl (Usûl-i fıkha dâirdir.), 11. Bidâyetü’l-hidâye, 12. Tahsinü’l-meâhiz, 13. El-Münkızü mine’d-dalâl, 14. El-Lübâbü’l-müntehâl, 15. Şifâü’l-galil fî beyânı meslekü’t-ta’lil, 16. El-İktisâd fil-i’tikâd, 17. Mi’yârü’n-nazar, 18. Mehakkü’n-nazar (Mahallü’n-nazar), 19. Beyânü’l-kavleyn, 20. Mişkâtü’l-envâr, 21. El-Müstazhirî (Bâtınîlere reddiyedir.), 22. Tehafütü’l-felâsife, 23. El-Makâsıd fî beyâni i’tikâdü’l-evâil (Makâsıdü’l-felâsife), 24. İlcâmü’l-avâm an ilmi’l-kelâm, 25. El-Gâyetü’l-kusvâ, 26. Cevâhirü’l-Kur’ân, 27. Beyânü fedâihi’l-İmâmiyye, 28. Gavrü’d-devr (Gâyetü’l-gavr fî dirâyetü’t-devr), 29. Keşfü ulûmü’l-âhıre, 30. Er-Risâletü’l-kudsiyye, 31. Fetâvâ, 32. Mîzânü’l-amel, 33. Kavâsımü’l-Bâtıniyye (Bâtınîlere reddiyedir.), 34. Hakîkâtü’r-rûh, 35. Kitâbü Esrârı muâmelât-iddîn, 36. Akîdetü’l-misbâh, 37. El-Minhâcü’l-a’lâ, 38. Ahlâkü’l-envâr, 39. El-Mi’râc, 40. Hüccetü’l-hak, 41. Tenbîhü’l-gâfilîn, 42. Elmeknûn (usûle dâirdir), 43. Risâletü’l-aktâb, 44. Müsellemü’s-selâtîn, 45. El-Kanûnü’l-külliyyü, 46. El-Kurbetü ilellah, 47. Mi’yârü’l-ilm (Mu’tâdü’l-ilm), 48. Mufassalü’l-hılâf fî usûli’l-kıyâs, 49. Esrâru ittibaü’s-sünne, 50. Telbîsü iblîs, 51 El-Mebâdî vel-gayât, 52. El-Ecvibetü, 53. Acâibü sunillah, 54. Risâletü’t-tayr, 55. Er-Reddü alâ men tagâ, 56. Kavâidü’l-akâid, 57. Kıstâsü’l-müstekîm, 58. Dürretü’l-fâhire (Kıyâmet ve Âhıret adıyla Türkçeye tercüme edilmiş olup, Hakîkat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.), 59. Hülâsâtü’t-tasnîf fit-tasavvuf, 60. Acâibü’l-mahlûkât, 61. El-İmlâ fir-reddi alel-İhyâ. Bu eseri, İhyâu ulûmiddîn adlı eserini tenkid etmeye kalkışanlara cevap olarak yazmıştır.

“Eyyühelveled (Ey Oğul)” kitabı 1945’de kurulmuş olan Milletlerarası İlim Yayma Teşkilâtı (UNESCO) tarafından 1951’de Fransızca, İngilizce ve İspanyolcaya tercüme ettirilmiş ve bastırılmıştır.

İmâm-ı Gazâlî’nin Arabî olan 5 cildlik “İhyâü’l-ulûm” kitabı, 1968 senesinde Beyrut’ta Arabî ve 1974’de İstanbul’da Türkçe olarak basılmıştır, İhyâ kitabı 4 kısımdır:

1. İbâdâd; ibâdetleri anlatan bölüm.

2. Mu’âmelât; alış-veriş, rehin, kira, havale, vekâlet gibi muâmeleleri anlatır.

3. Mahlikât; insanı felâkete sürükleyen şeyler ve bunlardan sakınmayı anlatan kısım.

4. Münciyât; kurtuluşa götüren şeyler. Bu dört kısımdan her biri kendi arasında 10 bölüme ve bu bölümler de kısımlara ayrılmıştır. İhyâ’nın Zübdetü’l-İhyâ adıyla ve kardeşi Ahmed Gazâlî tarafından Lübâbü’l-İhyâ adı altında muhtasarı (özeti) yazılmıştır. 1 cild olan Farsça “Kimyâ-i Se’âdet” kitabı da, 1955’de Tahran’da 1977’de İstanbul’da basılmıştır.

Büyük hadîs âlimi Hâfız Zeynüddîn Ebü’l-Fadl Abdurrahmân el-Irâkî”, 1353 yılında “İhya”daki hadîsleri birer birer ele almış, her birinin kaynak ve senetlerini araştırmış, bulmuş ve bu tahriçlerle basılan İhyâ kitabı 5 cilde ulaşmıştır. Abdurrahmân Irâkî’nin bu gayretli çalışması, tam 40 yıl sürmüştür. Bu eserin ismi, “Tahrîcü-ehâdis-il-İhyâ”dır.

İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin en kıymetli eseri “İhyâ”sıdır. Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi, “Tasavvufun Zaferi” isimli eserinde, İmâm-ı Gazâlî’nin bu kitabı hakkında şunları yazmaktadır. “Hüccetü’l-İslâm vel-müslimîn İmâm-ı Muhammed Gazâlî’nin “İhyâ-ül-ulûm” kitabı, öyle bir yüce kitap, öyle yüksek bir eserdir ki, Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerinin ma’nâlarını müslümanlara anlatmak ve Allahü teâlânın kullarını, doğru yola irşâd etmek, İslâm ahlâkını huzûr ve saâdete kavuşturucu hükümlerini öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifâyet ederdi.
“Hüccetü’l-İslâm” adıyla meşhûr olan İmâm-ı Gazâlî, 300.000’den fazla hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezbere biliyordu, İslâmın 20 temel ilmi ile, bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibi idi. Hadîs ve Usûl-i hadîs ilimlerinde ilim deryası olan bu zâtın kitaplarında mevdu hadîs var diyerek, İmâm-ı Gazâlî’de eksiklik aramak, ilmin hakîkatini, İslâm âliminin derecesini bilmemektir. Zamanında yaşıyan ve sonra gelen âlimler, onun kitaplarını senet kabûl etmişler ve netice olarak İmâm-ı Gazâlî’nin kitaplarını ancak mezhepleri kabûl etmiyenlerin dinde reform yapmak için uğraşanların beğenmediklerini bildirmişlerdir.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri asrının müceddididir. Vazifesi; din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmak, açıklamak ve herkese öğretmekdir.

Hocası İmâmü’l-Harameyn el-Cüveynî, “Gazâlî, ilimde büyük bir denizdir” demiştir. Talebesi, Muhammed bin Yahyâ, “İmâm-ı Gazâlî, ikinci İmâm-ı Şafiî’dir” demiştir.

Es’ad Mîhenî de; “Gazâlî’nin ilmi ve üstünlüğü, kolay kolay anlaşılmaz. Bunu ancak, onun derecesinde olanlar veya onun aklının kemâline yaklaşabilenler anlar,” demiştir, İmâm-ı Sübkî ( radıyallahü anh ) de şöyle der: “Bu söz gerçekten doğrudur. Çünkü, ilim bakımından kendisinden daha üstün olan kimsenin ilimdeki derecesini bilmek ve anlamak istiyen bir kimsenin sâlim bir akla ve iyi bir anlayışa sahip olması gerekir. Akıl, doğru ile yanlışı ayırır. Anlayış ile de, karar verir, İşte Gazâlî’nin ilmi zirvede olduğu için, onun ilimdeki derecesini bilmek isteyen kimsenin, aklı tam bir kimse olması lâzımdır. Ayrıca, aklı tam olmakla beraber, ilimde onun mertebesine ve seviyesine yakın olmak da gerekir. Bu bakımdan, İmâm-ı Gazâlî’den sonra gelen kimseler onu, ancak kendi bilgileri derecesinde anlıyabilmişlerdir. Fakat, Gazâlî’yi (radıyallahü anh), Gazâlî’nin kendisini bildiği (gibi bilmek), bunun cevâbı sâdece “Hayır” demektir.

Çünkü Gazâlî’den sonra, onun bir benzeri gelmemiştir. Yetişmemiştir. Sonra, bir kimse Gazâlî’nin derecesine yakın bile olsa, yine Gazâlî’yi Gazâlî kadar bilmesi mümkün değildir. O da Gazâlî’yi sâdece kendi ilminin derecesi kadar anlıyabilir.” Yine İmâm-ı Cüveynî şöyle demiştir:

“Bir âlimin ilimdeki kadrini, derecesini ve üstünlüğünü, ancak onun seviyesinde olan anlıyabilir.”

Yine bir âlim şöyle demiştir: “Âlimi herkes ilimdeki derecesi kadar anlayabilir. İmâm-ı Şafiî’yi talebeleri arasında en iyi anlayan el-Müzenî idi. O da, hocasını ancak kendi derecesi kadar anlayabildi. Daha fazlasını idrâk edemedi. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) kadrini, herkes kendi derecesi kadar anlayabildi. Resûlullahı en iyi anlayan Hazreti Ebû Bekr idi. Çünkü bu ümmetin en faziletlisi Hazreti Ebû Bekr’dir. O da, ancak kendi derecesinin yüksekliği kadar anlayabildi.”

İhyâ’da geçen hadîs-i şerîflerin kaynaklarını tesbit eden Zeyneddîn Irâkî şöyle demiştir: “İhyâ, helâli ve haramı (dîni) anlatan, bu husûsta yazılmış kitapların en büyüklerindendir. İmâm-ı Gazâlî, bu eserde birçok ince mes’eleyi izah etmiş, zâhir ve bâtın ilmini en uygun bir tarzda kaynaştırmıştır. Mes’eleleri, gayet açık, anlaşılır bir şekilde ve güzel bir uslûbla yazmıştır…” İhyâ’yı şerheden Zebîdî’ ise; naklediciliği, izahı ve kaynaklara bağlılığı ve diğer üstün vasıflarıyla İhyâ gibi bir kitap görmediğini söyleyerek methetmiştir. İhyâ’yı adetâ ezberleyecek derecede okuyup, defalarca baştan sona bitiren Abdülkâdir Ayderus, “Ta’rîf-ül-İhyâ bi fadâil-il-İhyâ” adlı eserinde; “Biliniz ki, İhyâ, bütün üstünlükleri kendinde toplamış olan ve kıymeti anlatmakla bitmeyen bir eserdir, İhyâ’yı uzun uzun inceledim. Her bölümü, her kelimesi üzerinde tekrar tekrar durup, düşünerek anlamaya çalıştım. Hergün onda daha önce farketmemiş olduğum yeni bilgiler, üstün sırlar ve tefekküre sevkeden izahlar buldum. Hiç kimse ondan daha güzel bir eser yazmamış ve hattâ ona yakın bir eser yazmamıştır” diyerek, okunmasını tavsiye etmiştir.

İbn-i Sübkî, İhyâ için şöyle demiştir: “İhyâ, müslümanların önem vermesi ve yayması gereken bir eserdir. Böylece birçok kimsenin doğru yolu bulması, hidâyete kavuşması sağlanabilir. Çünkü bu eseri inceleyip, okuyup da te’sîr altında kalmayan kimse yok gibidir.”

Büyük âlim İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, “El-A’lâm bi-kavatı’ıl-İslâm” kitabında küfre sebep olan şeyleri anlatırken, İbn-i Sübkî ve başka âlimlerin kitaplarından alarak buyuruyor ki; “İmâm-ı Gazâlî’nin yazılarında kusûr bulan kimse, ya hased edip onu çekemiyendir, yahut da, zındıktır.” Hanefî mezhebi âlimlerinden İbn-i Abidin, “El-Ukûd-üd-düriyye” kitabının sonunda diyor ki, “İmâm-ı Gazâlî âlim değildi, diyen kimse, câhillerin echeli ve fâsıkların en kötüsüdür. O, zamanının Hüccet-ül-İslâmı ve âlimlerin en Ustünü idi. Fıkıh ilminde çok kıymetli kitapları vardır. Şafiî mezhebinin bazı hükümleri, onun kitapları üzerine kurulmuştur.”

Batıda Ebü’l-Hasen İbni Harezhem adında bir İmâm vardı, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitabını okuyunca beğenmeyip onu yakmayı emretti. Halkın elinde bulunanları da toplayıp bir Cum’a günü yakılmasını kararlaştırdılar. O Cum’a gecesinde Ebü’l-Hasen rü’yâsında gördü ki: Kendi ders okuttuğu câminin kapısından içeri girdi. Bir de ne görsün; câminin içinde Resûlullah ( aleyhisselâm ) ve yanında Ebû Bekr ( radıyallahü anh ) ve Ömer ( radıyallahü anh ) oturuyorlardı, İmâm-ı Gazâlî de orada ayakta duruyordu ve elinde İhyâ kitabını tutup: “Ey Allahın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır” deyip, sonra dizleri üzerine çöktü, İhyâ kitabını Resûlullaha verip: “Yâ Resûlallah, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete uymayan, esâsa muhalif olan bir yanlışlık var ise, ben Allahü teâlâya tövbe ettim. Eğer sizin bildirdiğiniz dine uygun ise, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin” dedi. Bunun üzerine Resûlullah, İhyâ kitabını baştan sona kadar inceledi ve “Vallahi bu elbette güzel bir kitaptır”. buyurdu. Sonra onu Hazreti Ebû Bekr’e ve Hazreti Ömer’e verdiler. Onlar da inceleyerek bu kitap elbette güzeldir dediler. Bunun üzerine Resûlullah: “Adı geçen Ebü’l-Hasen’in elbisesini soyun, iftira edenlere vurulduğu gibi had vurun” buyurdu. Beşinci sopadan sonra Hazreti Ebû Bekr, “Yâ Resûlallah böyle yapması yine senin sünnetini ta’zim için idi. Fakat yanıldı” dedi. İmâm-ı Gazâlî de affetti. Ebü’l-Hasen uyanınca gördüklerini talebelerine anlattı. Tövbe etti. Bir ay, rü’yâsında yediği sopaların acısından rahatsız oldu, canı yandı. Sonra geçti, fakat ölünceye kadar sopaların izi sırtında görüldü. Bu rü’yâsından sonra dâima İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi.

Şeyh Ebû Zeyd Endülüsî şöyle anlatmıştır: “Birgün çarşıdan bir kitap satın almıştım. Eve gelip okumaya başladım. Fakat kitabda İmâm-ı Gazâlî hazretlerine dil uzatılıyordu. Kitaba bakarken gözlerim birden bire görmez oldu. Hemen tövbe edip, kitaba baktığıma pişman oldum, istiğfar edip yalvardım. Sonra gözlerim görmeye başladı.”

Ebû Zeyd Endülüsî yine şöyle anlatmıştır: “Bir defasında rü’yâmda gördüm ki, İmâm-ı Gazâlî, bir hınzırın (domuzun) boynuna zincir takmış çekip götürüyordu. “Bunu neden böyle gezdiriyorsun?” dedim. “Bu öyle betbaht bir kimsedir ki, zulmete dalmıştır. Bize dil uzatanların hâli ve cezası budur” buyurdu.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Birgün bana bir taş lâzım oldu. Dışarı çıkıp almak için hangi taşa elimi uzatsam, taş altın veya cevher oluyordu.

Baktım, elimi uzattığım her taş cevher oldu. Nihâyet bir taş bulamadan eve geri döndüm.”

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, Selçuklu sultânı Sencer’in padişahlığı zamanında kendisi ile görüşmüş, ona mektûp yazmış ve bizzat nasîhatta bulunmuştur. Ayrıca, Sultan Sencer’e nasihat adlı bir risale yazmıştır.

Sultan Sencer; Ehl-i sünnet itikâdında, dînine bağlı ve bid’atleri reddeden bir pâdişâh idi. 60 sene kadar tahtta kalmış olup, ilme ve ulemâya karşı çok hürmet eder, kendisi de ilimle meşgûl olurdu. O zamanın en meşhûr âlimi olan İmâm-ı Gazâlî hazretlerine hased edenler, İmâm-ı a’zamın aleyhinde bulunuyor diye iftira ederek, Sultan Sencer’e şikâyet etmişlerdi. Bunun üzerine Sultan Sencer, İmâm-ı Gazâlî’yi yanına da’vet edip, görüşmek istediğini bildirdi. Durum İmâm-ı Gazâlî’ye iletilince bazı mazeretlerini bildirerek gitmedi. Sultan Sencer’e mazeretini bildirmek ve nasihat etmek üzere bir mektûp gönderdi. Bu mektûbun tercümesi şöyledir: “Allahü teâlâ pâdişâh-ı İslâmı, İslâm beldesinde muvaffak eylesin, nasîbdar kılsın. Âhırette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azîm ve âhıret sultanlığı ihsân etsin.

Dünyâ padişahlığı, nihâyet bütün dünyâya hâkim olmaktan ibârettir, insanın ömrü ise, en çok 100 sene kadardır.

Cenâb-ı Hakkın, âhırette bir insana ihsân edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yer yüzünün bütün beldeleri, vilâyetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedî sultanlık ve saadet yanında, 100 senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip, mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedî padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç birşey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resûlullah (aleyhisselâm) buyurdu ki: “Bir gün adâlet ile hükmetmek, 60 senelik ibâdetten efdaldir.” Madem ki Allahü teâlâ sana başkalarının 60 senede kazanacağı, şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adâletle iş yapmak, 60 yıl ibâdetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyânın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: “Dünyâ kırılmaz altın bir testi, âhıret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedî olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünyâ, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Âhıret ise hiç kırılmayan ebediyyen bakî kalacak, olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyâya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misâli iyi düşününüz ve dâima göz önünde tutunuz.

Tûs ahâlisine merhamet et. Çok zulüm görmüşlerdir. Şimdi de sıkıntı içindedirler… Kadınlarıyla, çocuklarıyla, aç ve sefil olarak yaşıyorlar…

Beni yanınıza davet etmiş bulunuyorsunuz. Benim hâlim şudur: 53 senelik bir ömür yaşamış bulunuyorum. Bunun 40 senesi, ilim öğrenmek ve öretmekle geçti. 20 senem, Sultan Şehîd’in (Melikşah’ın) saltanatı zamanında geçti. Sultan Melikşah’dan İsfehan’da ve Bağdad’da bulunduğum sıralarda pekçok iltifât ve ikram gördüm. Çok defa mühim işlerde, Emîrü’l-mü’minîn ile onun arasında elçilik vazîfesi yaptım. Din ilimlerinde, 700 kitap yazmaya muvaffak oldum. Ya’nî dünyânın her türlü saadetini gördüm. Fakat hepsini terkettim. Bir müddet Beyt-i Mukaddes’te (Kudüs’te) kaldım. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâmın mübârek türbesinde ahdettim, bundan sonra Hiçbir sultânın yanına gitmeyeceğim ve hiç bir sultândan en ufak birşey kabûl etmeyeceğim. Münâzarayı terk edeceğim dedim. Oniki seneden beri bu ahdimde durdum. Bu bakımdan, sultanlar beni bu husûsta ma’zûr gördüler.

Şimdi beni huzûrunuza çağırdığınıza dâir bir haber almış bulunuyorum. Emre itaat olsun diyerek, Mûsâ Rızâ hazretlerinin mübârek türbesine kadar geldim, İbrâhim aleyhisselâmın mübârek makamında yaptığım ahdi bozmamak için, ordugâha kadar da geldim. Bu türbede, kabrin başucunda diyorum ki: “Ey Resûlullahın torunu, sen şefaatçi ol ki, Allahü teâlâ pâdişâh-ı İslâm’ı (Sultan Sencer’i), dünyâ sultanlığında babalarından daha ileriye gitmeye muvaffak etsin. Âhıret sultanlığında, saadetinde ise, Süleymân aleyhisselâmın derecesine eriştirsin. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâmın makamında yapılan ahde hürmet etmesi için muvaffakiyet versin. Gönlünü Hakka çevirip, halkı bırakan bir kimsenin (İmâm-ı Gazâlî’nin) kalbini perişan eylemesin.”

İnanıyorum ki, hakkınızda böyle duâ etmem, Hak teâlânın dergâhına yüz tutmam, resmi olarak yanınıza gelmemden daha faydalıdır, Eğer bunu kabûl etmeyip, gelmem için bir fermanınız olursa, emre itaatin lâzım olduğunu bildiğim için, ahdimi bozarak, fermânınızı kabûl etme yolunu seçerim.

Allahü teâlâ dilinize ve gönlünüze öyle şeyler getirsin ki, bununla yarın âhırette utanmaktan muhafaza etsin… Vesselâm.”
Bu mektûp Sultan, Sencer’e ulaşınca, madem ki Meşhed’e gelmiş, ordugâhımıza az bir mesafe var. Oradan gelmek güç bir iş değildir diyerek, gelmesini istediğini bildirdi. Bunun üzerine İmâm-ı Gazâlî, Sultan Sencer’in yanına geldi. Huzûruna girince ayağa kalkıp, İmâm-ı Gazâlî’yi karşılayıp kucakladı. Sonra da kendi tahtına onu oturttu. Çok hürmet gösterdi, İmâm-ı Gazâlî oturduktan sonra, yanında bulunan bir talebesine, Kur’ân-ı kerîmden bir miktar oku buyurdu. Talebesi de meâlen; “Allah kuluna kâfi değil mi?” buyurulan, Zümer sûresi 36. âyetini okuyunca, İmâm-ı Gazâlî “Evet” dedi. Daha sonra söze Başladı. Sultâna karşı şöyle konuştu: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Kurtuluş ancak müttekîler, takvâ sahibi olanlar içindir. Düşmanlık da ancak zalimleredir. Mülk-i İslâm bakî olsun, İslâm âlimlerinin âdeti şöyledir: İslâm meliklerinin huzûruna girdiklerinde; duâ, sena, nasihat ve bir ihtiyâcın giderilmesi husûsunda konuşma yaparlar.

Duâ husûsunda evlâ olan, gece karanlıklarında Hak teâlâya gizlice münâcaat etmek, yalvarmaktır. Çünkü insanlar arasında yapılan duâlarda riya, gösteriş ihtimâli var. Hâlis olmayan böyle duâlar ise, Hak teâlâ indinde müstecâb değildir. Bu huzûrda medh ve övgüde bulunmak da riyakârlıktan uzak değildir. Yükseklik ve ışık bakımından, güneşin parmakla gösterilip, övülmeye ihtiyâcı yoktur. Güzellik kemâle ulaşınca, övenlerin pazarını bozar, bunların eli boş kalır.

Medih ve senadan maksad ise bir işi yükseltmektir…

Bu dört husûstan en mühim olan, nasihat ve ihtiyâcı gidermektir.

Nasihat Öyle bir mertebedir ki, onun berâtı, izni, Risâlet kaynağından alınır. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Size iki va’iz (nasihatçı) bıraktım, biri susar, biri konuşur. Susan nasihatçı ölümdür, konuşan ise Kur’ân’dır.” Dikkat et, susan nasihatçı ölüm, lisân-ı haliyle ne söylüyor ve konuşan nasîhatçı ne söylüyor? Susarak, haliyle nasihat eden ölüm diyor ki: Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim. Zamanı gelince aniden pusudan çıkıp yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım muâmelenin bir benzerini görmek isteyen varsa; padişahlar, vefât etmiş olan pâdişâhlara, emirler de, vefât etmiş geçip gitmiş olan emirlere baksınlar. Melikşâh, Alparslan, Çağrıbey toprak altından halleriyle şöyle nidâ ediyorlar: “Ey Pâdişâh, ey gözümüzün nûru, sakın sakın unutma ki, biz nerelere sevkedildik ve ne korkunç işler gördük. Emrinde bulunanlardan biri aç iken, sen asla bir gece tok olarak uyuma! Biri çıplak iken, sen istediğin gibi giyinme! Şöyle vasıyyet ederler: Benden bir kelime kabûl et ki, bu; “Lâ ilahe illallah”dır. Bunu dâima dilinde tut, yalnız kaldığın zaman bunu söylemeyi asla unutma. Asıl imân, bunu söylemekle istikrâra kavuşur. Buyuruldu ki: “Îmân, suyunu tâatdan alır. Kökü adâlet ile, devamı Hakkı zikretmek ile kâimdir.” Bunların hepsini yapıp âhıret azâbından kurtulursan da, kıyâmette suâlden kurtulamazsın. Hadîs-i şerîfte; “Herbiriniz çobansınız ve herkes emri altında bulunanlardan mes’ûldür…” buyuruldu.

Ey Pâdişâh! Hak teâlânın hak ni’metini eda eyle ki, ni’met; doğru îmân, doğru i’tikâd, güleryüz ve güzel ahlâktır ve iyi amellerdir. Bunlardan iyi amel işlemek senin elinde, diğerleri hediyye-i ilâhî’dir. Madem ki Allahü teâlâ bu ni’metleri sana ihsân etmiş, sen de dördüncüden, iyi amel etmekten kendini mahrûm etme ki, küfrân-ı ni’met etmiş olmayasın ve ey ayakta duran emirler! (vezirler, kumandanlar!) Eğer devletinizin mübârek ve dâimi olmasını istiyorsanız, ni’metin kadrini biliniz. Ni’meti, felâket ve bedbahtlıktan ayırd ediniz. Biliniz ki; sizin bu Horasan melikinden başka, göklerin ve yerlerin mâliki olan başka bir pâdişâhınız vardır. Yarın kıyâmette, herkesi hesaba çekecek ve benim ni’metimin hakkını nasıl elde eylediniz, nasıl yerine getirdiniz? buyuracak. Meliklerin kalbleri, Allahü teâlânın hazîneleridir. Rahmet, azâb ve cezaya dâir yeryüzünde her ne vukû’ bulsa, meliklerin gönülleri vasıtasıyla olur. Allahü teâlâ, kendi hazînemi size emânet ettim. Sizin dilinizi o hazînenin kilidi yaptım, korudunuz mu? Yoksa emânete ihânetmi ettiniz? diye soracak. Hazîneye ihânette bulunan bir mazlûmun hâlini pâdişâhtan gizliyendir.

Bir ihtiyâcın arzedilmesine gelince, benim bir umûmî, bir de husûsî olmak üzere iki hacetim vardır. Umûmî olan şudur: Tûs ahâlisi zulümden yanmış helak olmuştur. Soğuk ve susuzluktan mahsûller tamâmiyle mahvolmuştur. Onlara acı! Hak teâlâ da sana acısın. Açlık dert ve belasıyla mü’minlerin boynu ve belleri kırıldı…

Husûsî hacetim ise şudur: Ben, 12 seneden beri halktan uzaklaşmış, bir köşeye çekilmiştim. Sonra Fahr-ül-mülk, Nişabûr Medrese’si müderrisliğini kabûl etmem için ısrar etti. Ben ona, “Bu zaman, benim sözlerimi kaldıramaz. Bu zamanda bir hak söz söyleyenin, kapı ve duvar bile aleyhine geçer” demiştim. Bugün ise iş o raddeye gelmiş ki, işitmiş olduğum sözleri rü’yâda görseydim, karışık rü’yâdır derdim. Bunların aklî ilimler ile alâkalı olanlarında eğer bir kimsenin i’tirâzı varsa, buna şaşılmaz. Çünkü benim sözlerimde, herkesin anlayamayacağı gibi ma’nâlar çoktur. Bununla beraber ben, kime olursa olsun söylemiş olduğum herhangi bir sözümü açıklayıp isbât edebilirim. Böylece mes’eleyi açıklığa kavuştururum. Bu gayet kolaydır. Fakat, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmuşum, diye söz söylüyorlarmış. İşte buna asla tahammül edemem. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben, Ebû Hanîfe’nin ümmet-i Muhammed arasında, fıkıh ilminin inceliklerinde ve ma’nâsında en büyük âlim olduğunu kesin olarak kabûl etmekteyim. Her kim ki, bu söylediğimin tersine bir sözüm olduğunu veya birşey yazmış olduğumu söylerse o yalancıdır.

Sizden şunu isterim ki; beni, Nişâbûr’da, Tûs’da ve diğer bütün şehirlerde ders verme işinden affediniz. Kendi hâlimde kalayım. Bu zaman, benim sözlerime tehammüllü değildir vesselâm.”

Sultan Sencer, İmâm-ı Gazâlî hazretlerini dikkatle dinledikten sonra şu cevâbı verdi: “Söylediğin bu sözleri duymak ve İmâm-ı a’zam hakkındaki güzel kanâatlerini, Irak ve Horasan âlimlerinin hepsinin duyması için, onları burada toplamamız lâzımdır. Büyük İslâm âlimleri hakkındaki kanâatinizi ve onlara olan hürmet ve sevginizi herkese duyurmak üzere, her tarafa dağıtmak için bu ifâdeleri yazmanızı istiyorum. Tedristen, ders verme işinden muaf tutulma arzuna gelince, bu mümkün değil. Fahr-ül-mülk, seni Nişâbûr müderrisliğine celb edebilmiştir. Biz, senin nâmına medreseler yaptıracağız. Bütün âlimler gelsinler, kendilerine kapalı kalan mes’eleleri öğrensinler, müşkil mes’elelerini halletsinler.”

Ancak İmâm-ı Gazâlî hazretleri, ömrünün bundan sonraki son iki yılını, kendi memleketi Tûs’ta kitap yazmak, insanları irşâd etmek ve talebelere ders vermekle geçirdi. 55 yaşında iken vefât etti.

Seyyid Mustafâ Bekrî anlatır: “Ben, Medîne-i münevverede mescid-i Nebevî’nin hizmetkârı, temizleyicisi idim. Her akşam Resûlullah efendimizi rü’yâda görüyordum. Her gördüğümde de tebessüm buyururlardı. Ben de vazîfemi iyi yapmışım diye sevinirdim. Bir akşam Resûlullah efendimizi ağlarken gördüm ve çok üzüldüm. Resûlullah efendimiz bana dönerek buyurdu ki: “Ey Mustafâ, sen üzülme! Hizmetinde bir kusur işlemedin. Benim ümmetimin âlimlerinden, benim ismimi taşıyan birisi vefât etti.”

Sonra öğrendik ki, o gün İmâm-ı Gazâlî hazretleri vefât etmiş.

Vefâtı: İmâm-ı Gazâlî hazretleri, 505 (m. 1111) senesinde, Cemâzil-evvel ayının 14. Pazartesi günü, büyük kısmını zikir, tâat ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde, abdest tazeleyip namazını kıldı. Sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: “Ey benim Rabbim, malikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kişi içeri girdi. Gördüler ki, İmâm-ı Gazâlî hazretleri kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, rûhunu teslim etmişti. Başı ucunda şu beyitler yazılı idi:

Beni ölü gören ve ağlıyan dostlarıma,
Şöyle söyle, üzülen o din kardaşlanma:

Sanmayınız ki, sakın, ben ölmüşüm gerçekten,
Vallahi siz de kaçın, buna ölüm demekten.

Ben sadrın içindeyim, bu cesed ise bana,
Ev gibi, gömlek gibi örtü olmuştu, cana!

Ben bir inciyim, örtüm, hicabım bir sadeftir,
Sübhân ile ülfetim, beni beri etmiştir.

Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim,
Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim.

Beni tahlîs eyliyen Rabbime hamd ederim,
Bana yüksekte makam verene hamd ederim.

Bu sabah aranızda bir ölü gibi idim,
Ve bir müddet yaşadım ve sonra kefen giydim.

Levh’de durup, okurum yazılı olanları,
Ve bütün nidâları; görüp yaklaşmaları.

Anlayınız sırrımı onda bir haber vardır,
Ve bilin ki sözümün altındaki ma’nâdır.

İşte rihlet eyledim, arkada sizi bıraktım.
Dünyâdaki yurdumu, hayâlimden çıkardım.

Sakın sanmayınız ki, ölüm, dâim ölmektir,
Biliniz ki hayattır ve ne yüksek gayedir.

Sanmayın ölüm, azâb, şiddet, elem çekmektir,
O sâdece bir evden, başka eve geçmektir.

Azığınızı alın ve yola hazırlanın,
Eğer aklınız varsa, başka şeye kanmayın!

Ben kendim nasıl isem, sizi öyle bilirim,
İ’tikâdımca size, hep kendim gibi derim.

Aslında hepimizin unsuru birdir bizim,
Böyle toplandığını görürüz cismimizin.

Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız,
Biz gittik, biliniz ki, sırada siz varsınız.

Yalvarırım Allaha, kendime rahmet için,
Ve Rabbim dostlarıma çok merhamet eylesin.

Son sözüm olsun size “aleyküm selâm” dostlar!

Allah selâmet versin, diyecek başka ne var. Vefâtı, Tûs’da ve duyulduğu İslâm ülkelerinde büyük bir acı uyandırdı, İlim, irfan ehli ve halk onu kaybettiklerine günlerce yandılar, ağladılar. Birçok edîb, âlim ve ârifler, ölümüne mersiyeler yazdı. Çünkü öyle bir kimse vefât etmişti ki, yerinin doldurulması çok güçtü.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, kendisini mezarın içine Şeyh Ebû Bekr en-Nessâc’ın koymasını vasıyyet etmişti. Şeyh, bu vasıyyeti yerine getirip mezardan çıktığında, hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler, “Size ne oldu?… Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim…” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemîn vererek tekrar ısrarla sorulunca, o da mecbûr kalarak şunları anlattı: “Ne zaman ki, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin cenâzesini (nâşını) mezarın içine koydum. Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. Muhammed Gazâlî’nin elini, Seyyid-ül-mürselin Muhammed Mustafâ’nın (sallallahü aleyhi ve sellem) eline koy. Ben denileni yaptım, işte, mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

İmâm-ı Gazâlî’nin ( radıyallahü anh ) buyurduğu güzel sözlerden seçmeler:

“Allahü teâlânın verdiği ni’meti, O’nun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfrân-ı ni’mettir (ni’meti inkâr etmektir).”

“Belâya şükretmek lâzımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka belâ yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.”

“Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mes’ûl olacaksan söyle. Yoksa sus!” “Bil ki, kalb ile gıybet etmek, dil ile etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de uygun değildir.”

“Sabır, insana mahsûstur. Hayvanlarda sabır yoktur. Çünkü çok noksandırlar. Meleklerin ise sabra ihtiyâcı yoktur. Çünkü çok kâmildirler.”

“Allahü teâlânın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız, insanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edebli olur.”

“Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermâyem, yalnız ömrümdür. Başka birşeyim yoktur. Bu sermâye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O hâlde, bu günü elden kaçırmamak, bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, bütün a’zâlarını haramdan koru.”

“Ey nefsim, sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeği, bugün tövbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.”

“Astronomi ve anatomi bilmiyen, Allahü teâlânın varlığını ve kudretini anlıyamaz.”

“Üç kimse, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını anlıyamaz: Birincisi, Arabîyi iyi bilmiyen ve tefsîr okumamış olan câhil. İkincisi, büyük bir günaha devam eden fâsık. Üçüncüsü i’tikâd bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için, hak sözü kabûl etmiyen bid’at sahibi de Kur’ân-ı kerîmi anlıyamaz. (Ehl-i sünnet itikâdından ayrılmak büyük günahtır. Bunun için, bid’at sahibi olan Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını anlıyamaz. Çünkü bid’atin zulmeti kalbi karartır.”

 

İmam Gazali hazretlerinin sitemizde Türkçesi bulunan bazı eserleri;

Eyyühelveled Risalesi: Bu risale kendisine sual soran bir talebesinin sualine cevap veren kısa bir risaledir.

el-Münkız mine’d-Dalâl:  Bu kitabında ilimlerin gâyesi ve sırları, mezheblerin insanı helâke götürenleri ve özellikleri, birbirine zıt olan çeşitli fırkaların ve yolların arasından hakkı bulup, ortaya çıkarmak için çektiği sıkıntılar, taklîtten kurtulup ve doğru itikâda nasıl ulaştığı anlatılmaktadır.

İlcâmu’l-Avâm an İlmi’l-Kelâm: Bu kitapta kelâm ilminin tehlikesinden halkın muhâfazası anlatılmaktadır.

Dürretü’l Fâhire fi-keşf-i ulûmi’l-âhire: Bu kitapta Kıyamet ve ahiret bilgileri açıklanmaktadır.

Nefs Muhasebesi: Farisi olarak yazılmış Kimyâ-i Saadet kitabından bir bölümün tercümesidir.

Helal Haram ve Şüpheli Şeyler: Kimyâ-i Saadet kitabının içinden bir bölümün tercümesidir.

Tevekkül: Kimyâ-i Saadet Kitabından tevekkül hakkında bölümün tecümesidir.

 

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler