Ashâb-ı kirâmı kötüliyenler, 22 fırkadır. En kötüsü (Allah, Alinin içindedir. Aliyye tapmak, Ona tapmaktır) diyor. İkinci kısmı, bunları kötüliyor ve (Ali, Allah olur mu? O, insandır. Fakat, insanların en üstünüdür. Allah, Kurân-ı Kerîmi ona gönderdi. Cebrâil de, iltimas edip, Muhammede “aleyhisselâm” getirdi. Muhammed “aleyhisselâm”, Alinin hakkını yedi) diyor. Üçüncü kısım, bunları kötüliyor ve (Hiç böyle olur mu? Bizim Peygamberimiz, Muhammed “aleyhisselâm”dır. Fakat, benden sonra, Ali halife olsun dedi. Ashâb-ı kirâm, dinlemeyip, diğer üçünü halife yaptı. Aliyi dördüncüye bıraktı) diyorlar. Diğer üç halifeye, Alinin hakkını aldılar diye düşman oluyorlar. Ashâb-ı kirâmın hepsine de, onun hakkını vermediler diye düşman oluyorlar. Kendi hakkını aramadı diye, Aliyye de “radıyallâhu anh” çok kızıyorlar. Bu üç kısmın hepsi kâfir oluyor. Diğer fırkalar da, ya kâfir oluyor veya bidat fırkası oluyor. Allahü teâlâ, hepsine hidayet versin! Doğru yola gelmek nasip eylesin!

Bugün, İranın birçok köylerinde ve Irakta milyonlarca insan, zehirlenmiş, yolu şaşırmışlardır. Bu sapıklarca en kıymetli kitap olan (Hüsniye) ismindeki yüz sayfa kadar bir roman, elimize geçti. İstanbul’da basılan bu kitap, Harunürreşidin sarayında, Hüsniye isminde bir cariyenin, bazı kimselerle yaptığı konuşmasını yazmakta imiş. Bunun, Murteza adında bir acem yahudisi tarafından, İranda yazıldığı, fârisîden türkçeye çevrildiği anlaşılıyor. Âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere bozuk mânâlar vererek, vak’a ve hadiseleri yanlış anlatarak, Ashâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm” ve Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmakta, acıklı hikayeler uydurarak, cahilleri aldatmaktadır. Mesela:

1 — (İmâm-ı Şâfiî Bağdatta idi. Ebû Yusuf de kadı idi. Aralarında çok düşmanlık vardı) diyor. İctihattan haberi olmadığı için, ictihattaki ayrılıkları, düşmanlık sanmaktadır.

2 — (Ebû Yusuf ve Şâfiî ve Bağdat âlimleri, Hüsniyeye cevap veremedi) diyor. İmâm-ı Şâfiînin büyüklüğünü bilmediği için, sıkılmadan böyle yazıyor. Halbuki Ferideddin-i Attar “rahmetullâhi aleyh” (Tezkiret-ül-evliyâ) da diyor ki:

İmâm-ı Muhammed Şâfiî “rahime-hullahü teâlâ”, 13  yaşında iken, Harem-i şerifte, (Bana istediğinizi sorunuz?) derdi. 15 yaşında iken fetva verirdi. Zamanının en büyük alimi olan ve 300.000 hadisi ezber bilen İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel “rahime-hullahü teâlâ”, ondan ders almaya gelirdi. Çok kimse, İmâm-ı Ahmede, (Böyle büyük bir âlim iken, kendin gibi bir genç karşısında nasıl oturuyorsun?) dediklerinde, (Bizim ezberlediklerimizin mânâlarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır) derdi. Bir kere de, (Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allahü teâlâ, bu kapıyı, kullarına, Şâfiî vasıtası ile tekrar açtı) demiştir. Bir kere de, (İslamiyete, şimdi Şâfiîden daha çok hizmet eden birini bilmiyorum) dedi. İmâm-ı Ahmed, yine buyurdu ki (Allahü teâlâ, her yüz yılda bir âlim yaratır, benim dinimi, herkese onun ile öğretir!) hadis-i şerifinde bildirilen âlim, İmâm-ı Şâfiîdir. [Bu hadis-i şerif, bu âlimlerin Dar-ül İslamda zuhûr edeceğini bildirmektedir.] Süfyan-ı Sevri “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki (Şâfiînin aklı, zamanındaki insanların yarısının akılları toplâmindan fazladır). Abdullah-i Ensârî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki (Şâfiî mezhebini iyi bilmiyorum. Fakat, İmâm-ı Şâfiîyi çok severim. Çünkü, hangi makâma baksam, onu herkesin önünde görüyorum). İmâm-ı Şâfiî bir gün ders verirken, yerinden birkaç kere kalktı, oturdu. Sebebini sorduklarında, (Bir Seyyid çocuğu, kapının önünde oynuyordu. Karşımdan geçtikçe, ona saygı olarak kalkıyorum. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” torununu görüp de, kalkmamak câiz olmaz) dedi. [Her zaman, her yerde, her müslümanın, Seyyidlere hürmet etmesi lâzımdır.] Hüsniye kitabını yazanın bundan haberi olsaydı, (İmâm-ı Şâfiî, Ehl-i beytin düşmanı idi) demekten haya etmesi lazım gelirdi. Rebi bin Haysem “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki (Rüyada, Âdem aleyhisselâmı ölmüş gördüm. Zamanımızın en büyük alimi vefât edecektir dediler. Çünkü, âyet-i kerimede, ilmin Âdem aleyhisselâmın hassası olduğu bildirildi. Birkaç gün sonra, İmâm-ı Şâfiî vefât etti).

3 — (Hüsniye, mezhebini izhar edip, muhabbet-i Ehl-i beyt-i Resûl olduğunu beyan edip, bir derece mücadele ve mübaheseye başladı. Ulema cevap vermeye kâdir olamadılar) diye yazıyor. Ehl-i beyt-i Resûlün ve Ashâb-ı kirâmın hepsinin îtikadı aynı idi. Hepsi Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin bildirdiği yolda idi.

Nitekim, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolda gitmiş olursunuz!) buyuruyor. Ashâbımın bazısı veya yalnız Ehl-i beytim yıldızlar gibidir demiyor. Ashâbım buyurarak, hepsinin aynı îtikatta olduğunu bildiriyor. Bunlar ise, kendi yanlış hikayelerine, bozuk inanışlarına, (Ehl-i beyt-i Resûl mezhebi) diyerek, yurdumuzdaki müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. O mecliste, bir âlim bulunsaydı, bu cariye rezil olur, ağzını açamazdı. Âlimler cevap veremedi diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerini lekelemeye yeltenmektedir.

4 — (Alinin “radıyallâhu anh” çocuk iken îman ettiğini ve çocuğun imanının makbul olduğunu, yalan yanlış ispata kalkışıyor. Bunun için, hilafet onun hakkıdır, diyerek âlimleri susturdu) diyor.

Ehl-i sünneti, sanki hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” çocuk iken îman etmiş olduğuna inanmıyormuş gibi göstererek, Ehl-i sünnet âlimlerini rezil etti diyor. Halbuki Ehl-i sünnet kitaplarının hepsi, İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” çocuk iken îman etmekle şereflendiğini uzun uzun yazarak, o Allah’ın arslanını meth ve sena etmektedir.

5 — Bir sayfada (Ali, Resûlullahtan sonra, Enbiyâ-i mürselinden efdaldır. İmam vasıyi Resûl ve suhuf-i münzelenin ve Tevrat, Zebur, İncil ve Fürkanın hafızıdır. Ebû Bekr ise, 40 yaşında Lat-ü Uzza denilen heykellere ibâdeti terkederek İslama gelmiş ise de, çok defa Resûl-i Hudaya muhalefette bulunmuştur ve cildi, kanı şarap ile beslenmiş iken, onun imanına itibar edip. hanedân-ı nübüvvetin masumlarının imanına itibar olunmaz dersiniz ve buğz-u adavet-i Hanedânı, kalbinizde saklarsınız) diye, Ehl-i sünnete saldırıyor.
Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmin birçok yerinde, mesela Enam sûresi, 86. âyetinde, (Peygamberlerin hepsinin, Peygamber olmayan insanların hepsinden daha efdal olduğunu) bildirmektedir. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh”, Peygamberlerden yüksek olduğunu söylemek, Kurân-ı Kerîmi inkardır ki küfür olur. Diğer semavi kitaplar, nazım olmadığı gibi kimsenin ezberinde değil idi. Nitekim, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bile Tevrattan sorulan üç suale üç gün cevap vermeyip, Cebrâil aleyhisselâmın cevap getirmesini bekledi ve üç gün üzüldü. Bütün müslümanlar da, çok üzüldü. Sonra, Kehf sûresi gelerek, Tevrata uygun cevap verildi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” çocuk iken, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” arkadaşı idi. O zamandan beri sevişiyorlar, beraber yaşıyorlardı. Her ikisinin de, hiç şarap içmediği, puta tapınmadıkları kitaplarda yazılıdır. Mesela, (Mealilferec) adındaki kitapta diyor ki Kadı EbülHasan, Ebû Hüreyreden “radıyallâhu anh” haber veriyor. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile oturmuştuk. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” dedi ki (Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Senin hakkına yemin ederim ki ömrümde hiç puta tapmadım). Hazret-i Ömer buyurdu ki (Niçin, Resûlullah hakkına diyorsun? Bu kadar sene cahillik zamanı geçirdik). Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki (Babam Ebû Kuhafe, beni heykellerin dikili olduğu yere götürdü. Seni yaratan, kurtaran bunlardır. Bunların önünde eğil dedi. Kendisi gitti. Puta, karnım aç. Bana bir şey ver, yiyeyim dedim. Cevap vermedi. Su, elbise istedim. Ses vermedi. Sana taş atarım. Gücün varsa, attırma dedim. Ses çıkmadı. Taş attım. Yüz üstü düştü. Babam gelip görünce şaşırdı. Beni eve götürdü. Annem, buna bir şey demeyelim dedi). Ebû Bekr, sözünü bitirince, Resûl aleyhisselâm, (Cebrâil aleyhisselâm bana gelip, üç kere, Ebû Bekr, doğru söyledi dedi) buyurdu.

Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” bütün servetini, canını, evladını, her şeyini ona fedâ etmişti. (Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” imanı, bütün ümmetimin imanları toplâmindan daha fazladır) hadis-i şerifi, onun, bütün Ashâbdan üstün olduğunu göstermeye yetişir. Halbuki efdal olduğunu bildiren, daha nice hadis-i şerifler var. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” hiç muhalefette bulunmamış, ictihadları bile hep Ona uygun olmuştur. Hatta, Onun bir hatası ile bütün ibâdetlerini değişmeyi istemiştir. Ehl-i sünnet kitapları, Ehl-i beytin sevgisi ve saygısı ile doludur. Buğz-u adavet ediyorsunuz demesi, bu kitabın, Ehl-i sünnete karşı ne kadar haince, alçakça iftirâlarla dolu olduğunu göstermektedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” yazdığı tefsir ve hadis kitaplarında, hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” metheden haberler o kadar çoktur ki bunlardan birkaçını işitmeyen bir müslüman yoktur. Mesela, Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” buyurdu ki: Resûlullahtan işittim ki (Alinin sevgisi, ateşin odunu yaktığı gibi, müslümanın günahlarını yok eder) buyurdu. Onu sevmek, Onu ve sözlerini, doğru olarak öğrenip, öyle olmaya çalışmak demektir.

6 — Bir sayfada (Ehl-i sünnet, şer ve isyan, küfür ve fısk, Allah’ın kaza ve kaderi iledir, rızası ile değildir diyor. Bu sözleri bir hakimin kendi hükmüne râzı olmamasına benzer. Bu sözü edenler, kendi küfürlerine zahib oldukları için, küfrü, kâfirliği de kaza ve kadere bağlayıp, kendi kabahatlerini örtmek istediler. Bu ise İblis mezhebidir) diyor.

Böylece, kaza ve kadere inanmıyor. İmâm-ı Cafer Sâdıka da inanmamış oluyor. Her şeyi Allahü teâlânın yarattığını bildiren âyet-i kerimeleri, evirip çevirip, kendine göre mânâlar çıkarıyor. Halbuki bu âyet-i kerimelerin hakiki mânâlarını (Beydavi) şerhi olan Şeyhzade [Muhammed bin şeyh Mustafa] tefsiri, akıl sahiplerini hayran bırakacak şekilde yazmaktadır. Hüsniye diyormuş ki (5 yaşından 20 yaşına kadar, İmâm-ı Cafer Sâdıkın “aleyhisselâm” evinde idim. Bu bilgileri hep ondan öğrendim). Küfrüne, yalanlarına herkesi inandırmak için, o büyük imama da iftirâ ediyor. Halbuki İmâm-ı Cafer Sâdıkın “radıyallâhu anh” kaza kader hakkındaki sözü (Mektûbât) ın 1. cilt, 289.cu mektubunda uzun yazılıdır. İrade ile rızayı birleştirmek için, hakimin hükmünden râzı olmaması muhaldir demesi de, bozuk bir düşüncedir. Çünkü, hakimin, doğru olan hükümlerinden râzı olmaması, elbette muhaldir. Allahü teâlânın da, itaat etmekten, sevap işlemekten, hayrdan râzı olmaması muhaldir. Çünkü, râzı olacağını bildiriyor. Fakat, hakim, zor ile veya hata ile verdiği hükmünden hatasını anlayınca nasıl râzı olabilir? İrade etmiş, hüküm etmiş ise de, râzı olamaz. (Siraciye fetvaları) sâhibi Siracüddin Ali bin Osman Uşi, (Emali) adındaki çok kıymetli kasidesinin üçüncü beytinde, (Allahü teâlânın hayat sıfatı vardır [yani diridir]. Her şeyi, her işi irâde, ezelde takdir eder) diyor. Bu kasideyi, birçok âlim şerh etmiştir. Seyyid Ahmed Asım efendi türkçeye tercüme ve şerh ederken diyor ki (Kader, Allahü teâlânın ilerde olacak her şeyi ezelde bilmesidir. Kaza, bu bildiklerini Levh-il mahfuzda göstermesidir). Keşşaf şarihi [Tayıbi] (Bazılarına göre, kader, genel emirdir. Kaza bunların birer birer meydana gelmesidir. Mesela [her canlı ölecektir] kaderdir. Her canlının ölmesi kazadır) dedi. (Tavali) kitabını şerh eden Şemseddin Mahmud bin Abdurrahmân İsfehani buyuruyor ki (Kader, her şeyin Levh-il mahfuzda toplu, kısaca varlığıdır. Kaza da, bunların, şartlarının ve kendilerinin birer birer, zamanlarında yaratılmasıdır). Kader, bir anbar buğdaya benzer. Kaza, ölçü ölçü alıp sarf etmektir. Kader ve kaza kelimeleri, birbirinin yerine kullanılmaktadır. Kader: (Ahmed kendi arzusu ve kudreti ile müslüman olur. Kirkor, kendi isteği, beğenmesi ile küfrü tercih eder şeklindedir. Bunu gösteren âyet-i kerimeler çoktur). Kaza kader üzerinde (Tam İlmihal) kitabında geniş bilgi vardır. Bunu iyi okuyunca, Hüsniye kitabını hazırlıyan yahudinin, bir canbaz gibi, bir gözbağlayıcı gibi yaptığı bozuk ispatlar kolayca anlaşılır. Tefsir bilenler, bu kitabın âyet-i kerimelere, ilme, akla uymayan mânâlar verdiğini hemen anlar ise de, tefsirden ve 20 ana ilmden haberi olmayan câhiller, (mağlub etti, mahçup etti, rezil etti, cevap veremediler, âciz kaldılar) gibi ilavelere aldanarak inanır. Onun için, böyle, yalan, bozuk kitapları, mecmua ve gazeteleri hiç okumamalıdır. Bunları okumamak, kendini kâfir olmaktan kurtarmak demektir.

7 — Bir yerinde (Vaktiyle şeyh Behlul [Behlul Dana] demişti ki: Ey Ebû Hanîfe! Sen insanda ihtiyar olmadığını söylüyorsun. Eşekler senden daha akıllı ve faziletlidir. Çünkü, geçilemeyecek dereye ne kadar zorlansa girmez! Bu söze İbrahim Hâlid, cevap veremedi. Harun Reşid ve Yahya Bermeki güldü) diyor.

Kaderiye mezhebinin, bu ümmetin mecusileri olduğunu bildiren hadis-i şerifi de yazıp, (günah işleyip, bu iş Allahtandır, ezelde yazılmıştır, diyenler, Kaderiyidir. İslamdan önce Kureyş müşrikleri cebri mezhebinde idi. İslam bu mezhebi kaldırdı ise de, emirül’müminin hazret-i Alinin şahadetinden sonra, Muaviye ve Yezid aleyhillane zamanında bu mezhep, tekrar meydana çıktı ve Ehl-i sünnete miras kaldı) diye yazıyor ve çocuk sözü gibi akla ve nakle uymayan söz ve misallerle ispata kalkışıyor.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, insanda ihtiyar yoktur dememiştir. Cebriye mezhebinin kâfir olduklarını bildirmiştir. Bu kitabının böyle hayasızca iftirâlarına ancak, Ehl-i sünnet kitaplarını hiç okumamış câhiller inanır. Kaderiye mezhebi, Mutezile mezhebinin bir ismidir. Şiîlerin de bu mezhepte olduğu, bu kitaptan anlaşılmaktadır. Kaza ve kadere inanmadıkları için, insan istediğini elbette yapar, yaratır dedikleri için, Mutezile mezhebine (Kaderiye) de denir. Yani kadere inanmayanlar kaderiyidir. İnananlar, Ehl-i sünnettir.

Muhammed bin Abdülkerim Şihristani, (Milel ve nihal) kitabında diyor ki: Mutezile mezhebinin reisi olan Vasıl bin Ata ve onun izinde bulunanlar diyor ki: (İnsan, ihtiyârî, yani istekli hareketlerini kendi yaratır. Allahü teâlâ, kullarına faydalı işler yapmaya mecburdur. İyilere sevap, kötülere azap vermesi lâzımdır. Allah birdir. Ayrıca sıfatları olamaz. Kuran, harf, kelime ve sestir. Bunlar ise, mahluk, sonradan yaratılmıştır. İnsan iyi, kötü, bütün işlerini kendi yaratıyor. Allahü teâlâ, şerleri, kötü şeyleri, günahları, küfrü yaratır demek, doğru değildir. Bu sözler, onu kötülemektir. Çünkü, zulmü yaratan, zalimdir. Allahü teâlâ, zalim olmaz.) diyor. Bunların bu sözleri yanlıştır. İş sâhibi, işi yaratan değil, bu işi yapandır. İnsan mahluk olduğu gibi, küfrü, imanı, ibâdeti ve isyanı da mahluktur. Saffat sûresi, 96. âyet-i kerimesinde meâlen, (Allahü teâlâ, sizi yarattı ve yaptığınız işleri de yaratmaktadır) buyuruldu. Ehl-i sünnet âlimlerinden İmâm-ı Beydavi “rahmetullâhi aleyh”, bu ayetin tefsirinde (yaptığınız şeyler, insanın fili, hareketi ile olduğu için, insanın işi olur. Fakat, hareket kuvvetini veren, iş için lazım olan şeyleri yaratan, Allahü teâlâdır) demektedir. Kaderiye, herkes, kendi işinin halıkıdır dediği için, bu ümmetin mecusileri olmuştur. Ehl-i sünnet, hâlik birdir diyor. Mecusiler, hâlik ikidir dediler.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin “rahime-hullahü teâlâ” Arabî (İkt-ül-cevheri) kitabında, irâde-i cüziyeyi uzun bildirmektedir. Abdülhamid Harputi “rahmetullâhi aleyh” bu kitabı şerh ederek (Sim tul’abkari) ismini vermiştir. Bu şerh 1888’de İstanbul’da tab’ edilmiştir. Mevlânânın (İrade-i cüziye) risalesi de 1874 senesinde, meârif nazırı Safvet Paşanın zamanında, (Reşehat) kitabının sonunda, taş baskısı ile İstanbul’da basılmıştır. (Bugyet-ül-vacid) kitabının 9. mektubu bu risaledir. Bu risalede buyuruyor ki:

Yeri ve gökleri yoktan var eden, insanları ve hayvanları ve bunların hareketlerini, işlerini yaratan Allahü teâlâya hamd olsun. Allahü teâlâ, bir şeyi yaratmak istediği zaman ona (Ol!) der, hemen var olur.

Efendimiz, büyüğümüz, veber ve meder ahalisinin en iyisi olan Muhammed aleyhisselâma ve Âline, Akrabasına ve Ashâbına duâlar, selametler ve iyilikler olsun!

Ey müslüman! Allahü teâlâ, zihnini açsın! Doğru yolda gitmeni nasip eylesin! İyi bil ki müslümanların her fırkası, her kısmı, hatta felsefeciler ve başka dinlerde bulunanların çoğu, hayvanların hareketlerinden başka, her varlığı, her şeyi hareket ettiren, tesir eden yalnız bir kuvvet vardır, bu da, bir olan Allahü teâlâdır, demişlerdir. Hayvan ve insanların hareketlerini de Onun yarattığı şüphesizdir. Yani, hem şuurlu olan [yani duydukları, anladıkları] mesela hastalık, sıhhat, uyku, uyanıklık gibi, hem de, şuursuz olan [haberleri olmayan] mesela büyümek, gıdaların hazm olması gibi, tabiî hareketlerini, yani irâdelerine, isteklerine bağlı olmayan hareketlerini, hep Allahü teâlâ yaratmaktadır. Hayvanların ve insanların ihtiyârî hareketlerine, yani irâdeleri, istekleri ile yaptıkları hareketlerine gelince, bunların meydana gelmesi başka başka anlatılmaktadır. Mesela, Cebriye fırkası, ihtiyârî hareketlerin de, yalnız Allahü teâlânın kudreti ile olup kulun hiç kudreti olmadığını söylüyor. Îtikad imamlarımızdan Ebül-Hasan Ali Eş’arî “rahime-hullahü teâlâ” de Allahü teâlânın kudreti ile olup kulun kudretinin karışmadığını bildirmektedir. Mutezile fırkası ise, yalnız kulun kudreti ile ve ihtiyarı ile olduğunu, felsefeciler de, kulun kudreti ile olduğunu ve kulun, bunu yapmaya mecbur olduğunu söylemektedir. Haremeyn imamı denmekle meşhur, Abdülmelik Cüveyni “radıyallahü teâlâ anh” için de böyle derdi, deniliyorsa da, doğru değildir. Nitekim âlim, ârif Muhammed bin Yusuf Sinnusi “rahime-hullahü teâlâ” (Ümmül-berahin) kitabında ve Sadeddin-i Teftazani “rahime-hullahü teâlâ” de [722-792 Semerkantta] (Şerh-i mekasıd) kitabında bunun doğru olmadığını açıkça yazmaktadır. Îtikad âlimlerimizden üstad İbrahim bin Muhammed İsferaini “rahime-hullahü teâlâ” ise, işin meydana gelmesi, hem Allahü teâlânın, hem de kulun kudretlerinin tesiri iledir diyor. Kadı Ebû Bekr Bakıllani “rahime-hullahü teâlâ”, işi yapan, Allahü teâlânın kudreti olup kulun kudreti de, işin sıfatına, haline, iyi veya kötü olmasına tesir etmektedir, diyor. İtikatta mezhebimizin imamı, Muhammed bin Mahmud Ebû Mensur Mâtürîdînin “rahime-hullahü teâlâ” de böyle buyurduğunu, Kemâleddin Muhammed ibnülhümam “rahime-hullahü teâlâ” (Elmüsayere) kitabında ve Kemâleddin Muhammed ibni Ebû Şerif-i kudsi “rahime-hullahü teâlâ” (Elmüsamere fi şerhilmüsayere) kitabında ve Mollâ Fenârinin torunlarından Hasan Çelebi bin Muhammed Şâh “rahime-hullahü teâlâ” (Şerh-i mevakıf) haşiyesinde ve müdekkik Gelenbevi “rahime-hullahü teâlâ” de (Akâidüd-devvaniye) şerhinde bildirmektedirler. Mevlânâdan bu kadar tercüme edildi.

Ehl-i sünnet âlimlerinden İmâm-ı Birgivi “rahime-hullahü teâlâ”, türkçe (Birgivi vasiyetnamesi) kitabında Ehl-i sünnetin Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden anladıkları doğru manayı kısa ve açık olarak, pek güzel yazmaktadır. Kadızade şerhi 24. sayfada buyuruyor ki:

Allahü teâlâ mürittir. Yani irâde sıfatı vardır. Dilediğini yapar. Var olmasını dilediğini var eder. Var olmasını dilemediği, var olmaz. Hiçbir şeyi yapmak, Ona lazım değildir. Bir kimse, Ona güç ile bir şey yaptıramaz. Çünkü Allahü teâlâ, herkese galiptir. Kimse, Ona gâlip olamaz. Âciz değildir. Her şey, Onun dilemesi ile var olmaktadır. İman, itaat gibi iyilikler ve küfür, isyan gibi bütün kötülükler, hep Onun irâdesi ile var olmaktadır. Mutezile fırkası diyor ki (Allahü teâlâ, kötülüklerin, günahların yapılmasını dilemez ve yaratmaz. Bunları insanlar ve şeytan yaratmaktadır. Çünkü, kötülükleri yaratmak, kötülük yapmak olur. Allahü teâlâ ise, hiç kötülük yapmaz). Ehl-i sünnet, bunlara şöyle cevap verdi ki (Kötülükleri yaratmak, kötülük yapmak olmaz. İnsanların kötülük işlemesi, kötülük olur). Mutezile dedi ki (Allahü teâlâ, kötülükleri ve küfrü takdir etse, murad etse idi, insanların küfre, kötülüklere râzı olması, bunları beğenmeleri icap ederdi. Çünkü, kazaya rıza göstermek lâzımdır). Ehl-i sünnet, şöyle cevap verdi ki (küfrün kendisi, Allahü teâlânın kazası, takdiri değildir. Maktisidir. Yani, kaza olunan şeydir. Kaza etmesine rıza lâzımdır. Fakat, maktiye rıza lazım değildir. Allahü teâlâ, her şeyi halk ve takdir ederim. Küfre râzı değilim buyurdu). Mutezile (Allahü teâlâ kötülük yapılmasını dilese idi, kötülük, küfür ve isyan yapınca, sevap kazanılırdı. Çünkü, Allahü teâlânın dilediğini yapmış olurlar. Dilediğini yapmak, emrini yapmak demektir) dedi. Ehl-i sünnet dedi ki (İtaat etmek için, sevap kazanmak için, ancak emirleri yapmak lâzımdır. İrade edileni yapmak, itaat etmek olmaz).

Mutezile âlimlerinden, Rey şehrinin kadısı Abdülcebbar Hemedâni, vezir Sâhip bin İbadın odasına geldi. İçeride, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ebû İshak İsferainiyi “rahime-hullahü teâlâ” görünce aralarında, şöyle bir konuşma geçti.

Ab. Ceb. — Allahü teâlâ, kötülükleri, günahları irâde etmez, istemez ve yaratmaz. Bunları, kötü insanlar ve şeytan yaratır.

Ebû İshak — Hayrların ve şerlerin hepsini Allahü teâlâ yaratır. Onun mülkünde, yalnız Onun dilediği var olur.

Ab. Ceb. — Rabbimiz, kendine isyan olunmasını diler mi?

Ebû İshak — Allahü teâlâ, küfrü ve günahları dilemese ve yaratmasa, kullar güç ile zor ile Ona isyan mı edebilir? Kullar, irâde-i cüziyeleri ile küfür, günah, kötülük yapmak ister. Hak teâlâ da dilerse, onların istediğini yaratır.

Ab. Ceb. — Allahü teâlâ bir kimseye hidayet dilemese, onun küfür, kötülük yapmasını takdir ve kaza edip yaratsa, buna iyilik mi etmiş olur, yoksa kötülük mü?

Ebû İshak — Eğer kulun hakkını vermeyi dilemezse, kötülük olur. Fakat kendi hakkını almayı dilemezse kötülük olmaz. Zerre kadar iyilik yapana karşılığını verecektir. Kimsenin iyiliği karşılıksız kalmayacaktır. Küfürden başka kötülüklerin birçoğunu da affeder. Küfrü dilemesine gelince, Hak teâlâ alimdir. İlerde olacak her şeyi bilir. Hakimdir, her şeyin en iyisini yapar. Dilediği kulunu rahmetine kavuşturur ve hidayet ihsan eder. Hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir. Nitekim, Kurân-ı Kerîmde Fatır sûresi, 8. âyet-i kerimesinde meâlen, (Dilediği kimseleri iğri, sapık yolda bırakır. Dilediği kimselere hidayet eder. Doğru, iyi yolu gösterir) buyuruldu. Yani, iyiliği ve kötülüğü, kulların irâde etmesi, dilemesi ile yaratır. Kulun irâdesi yaratmaya sebeptir, vasıtadır. Müminler irâde-i cüziyeleri ile imanı ve itaatı dileyince, Allahü teâlâ da diler ve yaratır. Eğer, Allahü teâlâ da dilemeseydi, kimse mümin olmaz, itaat etmezdi. Kâfir küfrünü ve fasık günah işlemesini dileyince, o da irâde ederse, yaratır. Eğer dilemezse, kimse kâfir ve fasık olamaz.

Yalnız kulun dilemesi ile bir şey var olmaz. Hak teâlâ da dileyince var olur. Allahü teâlâ, şerleri, kötülükleri de diler ve yaratır. Fakat, bunları sevmez, râzı olmaz. Hayrları, iyilikleri ise hem diler, hem de râzı olur, beğenir ve yaratır. Allahü teâlâ dilemedikçe, bir sinek, kanadını kımıldatamaz. İnsanların yaptıkları bütün iyilikler ve kötülükler, hep Onun dilemesi ile oluyor. Kullar bir şey yapmak irâde edince, O irâde etmezse o iş olmaz. O da dilerse, olur. Var olmasını dilemediği şey, var olmaz. Var olursa, acz, gücü yetmemek olur. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter. Dilese bütün insanlar ve cinniler mümin olup itaat eder. Dileseydi, hepsi kâfir olurdu.

Sual: Her şey, Onun dilemesi ile oluyor. Kâfirlerin küfrünü dilemiştir. Onlar, bu irâdeye karşı gelemezler. Bunun için zor ile kâfir oluyorlar. Onlara îman etmelerini emir, olmayacak şeyi istemek olur. Onların îman etmesini emrediyor da, niçin îman etmelerini dilemiyor? Herkesin îman etmesini emrediyor da, niçin herkesin îman etmesini irâde etmiyor, dilemiyor?

Cevap: Allahü teâlâya, yaptığı şeyleri beğenmeyerek, bunların sebebi sorulmaz. Allahü teâlâ, ileride olacak her şeyi ezelde, sonsuz geçmişte biliyordu. İlmi, olacak şeylere tâbidir. Yani nasıl olacaklar ise, öylece bilmiştir. Öyle olacakları için öyle bilmiştir. Yoksa, öyle bildiği için, öyle olmaya mecbur olmuyorlar. İşte, Allahü teâlânın irâdesi, bu ilmine uygun oluyor. Kudret ve tekvîn sıfatları da, irâdesine uygun oluyor.

Kullarda, irâde-i cüziye, yani seçmek, dilemek vardır. Bir şeyi yapmak isterler veya istemezler. Ehl-i sünnetin iki imâmindan Ebû Mensur Mâtürîdî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki irâde-i cüziye, başlı başına bir varlık değildir. Dışarda var değildir. Kudret-i ilâhiyye ile ilgisi yoktur. Allahü teâlâ, filan kimsenin günah işlemek isteyeceğini ezelde biliyordu. O kimse, isteyince, Allahü teâlâ da diler ve yaratır. Günah hâsıl olur. Kulun irâdesi, Allahü teâlânın kazasına, takdirine ve yaratmasına sebep olmaktadır.

İnsanların yapamayacağı şeyler, üç türlüdür:

1 — O şeyin kendi yapılamaz. İki cismi, bir ânda, bir yerde bulundurmak gibi. Şişeden suyu çıkarmadan, başka sıvı doldurulamaz.

2 — Kendi yapılabilir. Fakat adette kullar yapamaz. Bir dağı yerinden kaldırmak gibi.

3 — Yapılabilir. Fakat, Allahü teâlâ, kulun yapmıyacağını bildiği için, kul onu dilemez. Allahü teâlâ, birinci ve ikinci kısımları emretmedi. Üçüncü kısmın yapılmasını emretmektedir. Mesela, Ebû Cehlin îman etmiyeceğini ezelde bildiği ve küfrünü dilediği hâlde, îman etmesini emretti.

Demek ki insan yapmayı ve yapmamayı seçmekte, dilediğini yapmaktadır. Kulun bu dilemesi, Allahü teâlânın irâde etmesine ve yaratmasına sebep olmaktadır. Kul, hayır işlemek isteyince, O da ister ve yaratır. Kötülük işlemek dileyince, O da ister ve şerri yaratır. Kimseyi zor ile kâfir yapmaz ve kimseye zor ile günah yaptırmaz.

Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesi şöyledir ki her şeyi sebep ile yaratmaktadır. İnsanların irâdelerini de, bunların iyi ve kötü işlerini yaratmaya sebep kılmıştır. İmanı, hayrı, sevâbı kullarına bildirmek için Peygamberler “aleyhimüsselâm” gönderdi. İman etmeyi ve ibâdet ve iyilik yapmayı emretti. Küfrü ve günah işlemeyi, kötülük yapmayı yasak etti. İnsanlara akıl verdi. Aklı olana emretti.
Allahü teâlâ, dilediğini yaratır. Yarattığı her şeyde nice faydalar vardır. Yani hakimdir. İnsan aklı bunları anlayamaz. Akıl ancak alıştığı, duygu organları ile aldığı bilgileri ölçer, kavrar. Kâfirleri yarattığında, bunlara uzun ömr, bol rızk, mevki rütbe verdiğinde, küfürlerini, kötülük yapmalarını dilediğinde ve yılanları, hınzırları, zehirleri yarattığında [insanları öldürücü, memleketleri yıkıcı enerji kaynakları yarattığında, görülemeyen atomun, düşünülemeyen küçücük çekirdeğinde, akılları şaşırtan, şehirleri yok eden muazzam kuvvet yerleştirmesinde, ışık, elektrik, mıknatıs ve kimyâ enerjileri yaratmasında, fizikte, kimyada, biyolojide okunan ve pekçoğu henüz anlaşılamayan madde ve kuvvet ve hayat kanunlarını, nizâminı kurmasında] sayısız hikmetler, faydalar vardır. Faydasız bir şey yapmak sefahettir, aşağılıktır. Allahü teâlânın her yarattığında, çeşitli fayda vardır. İradesi Onun 8 sıfatından biri olup kadîmdir, hep var idi. Ezelde kendi de, 8 sıfatı da hep var idi. Sonradan olma değildirler. Müşebbihe fırkasından Kerramiye adındaki zındıklar, irâde sıfatı kadîm değil hadistir, yani sonradan olmadır dedi. Kâfir oldular. 8 sıfattan birine kadîm değil, hadis diyen kâfir olur.

Allahü teâlâ, her şeyi tekvîn sıfatı ile yaratmaktadır. Tekvîn var etmek demektir. Yerde ve göklerde bulunan bütün varlıkları, maddeleri, cisimleri, özellikleri, olayları, kuvvetleri, kanunları, bağlantıları yaratan, yalnız Odur. Ondan başka yaratıcı yoktur. Ondan başkasına yaratıcı denemez ve kimseye, bir şey yarattı denemez. Kurân-ı Kerîmde meâlen, (Her şeyi yaratan, yalnız Allahü teâlâdır) buyuruluyor. Bir âyet-i kerimede meâlen, (Yaratan ve emreden yalnız Odur) ve Yasin-i şerifteki bir âyet-i kerimede meâlen, (Yalnız O yaratıcıdır ve çok bilicidir) buyuruldu. Karada, denizlerde, havada yaşıyan hayvanların [mikrobların, atom çevresindeki elektronların, moleküllerin, iyonların] ve insanların, meleklerin ve cinnilerin, yani her var olanın kendisini ve hareketlerini ve işlerini ve durmalarını, ibâdetlerini ve günahlarını, iyiliklerini, zararlarını, küfürlerini ve imanlarını yaratan Odur. Mutezile diyor ki (Kullar, işlerini kendileri yaratır. Hak teâlâ, kullara çok kudret verip, kendi işlerini kendileri yaratır. Hayvanlar da böyledir). Bu sözleri yanlıştır.

İnsanlar ve hayvanlar, irâde-i cüziyeleri ile bir işi yapmayı diler. Bu dilemeye (Kesb etmek) denir. Allahü teâlâ da, dilerse, bu işi yaratır. Kul bir şey yaratamaz. Bizim [yani Kadızade Ahmed efendinin] (İrade-i cüziye) risalemizde bunu uzun açıkladık. Elin, ayağın kımıldamasını, dilin söylemesini, gözün açılıp kapanmasını ve görmesini yaratan Odur. Sineklerin, böceklerin, mikrobların, yıldızların, rüzgarların hareketlerini [ve titreşimlerini, elektrik itme ve çekmesini, maddenin çekimini, sıvıların ve gazların kaldırma kuvvetlerini] yaratan yalnız Odur. İnsanların, hayvanların, cinnilerin ve ruhlarımızın rızkını yaratan, gönderen Odur. Helala da, harama da rızk denir. Mutezile haramdan gelen, rızk değildir, dedi. Bu sözleri yanlıştır. Her canlının rızkı tükenmeyince eceli gelmez, ölmez. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Rızk, ibâdet yapmakla artmaz, bereketlenir. Allahü teâlâ herkesin rızkını ezelde takdir, tayin etmiş, ayırmıştır. Bu, artmaz ve azalmaz. Canlıları öldüren, ölüleri dirilten, sağlamları hasta yapan, hastaları iyi eden yalnız Odur. Mikroblar, tabib ve Azrâil aleyhisselâm, birer sebeptir. Bunlar tesir edince, işi yaratan, bunlara tesir veren Odur. Ateşte yakmak, karda soğutmak, [elektrikte ısı, ışık ve elektroliz hâsıl etmek] hassalarını hep O yaratmaktadır. Ateş, kar, elektrik, görünen sebeplerdir. Allahü teâlânın âdeti olan vasıta ve şartlardır. [Duygu organlarımızı, bunlardaki duyma kuvvetlerini, hücrelerdeki beslenme, üreme, zararlı maddeleri çıkarma, oksitlenme ve osmoz olaylarını, kalbi, kanı, kan sisteminin, öteki doku ve organların ve sistemlerin çalışmalarını, aralarındaki düzeni yaratan hep Odur. Komünistler, kitapsız kâfirler ve çok eskiden beri gelen zındıklar] sapıklar diyor ki her madde ve kuvvet, kendi özelliği ile kendisi tesir eder. Mesela, ateş yakıcıdır. Her zaman, elbette yakar. Bu sözleri çok yanlıştır. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” buyuruyor ki sebeplerin tesiri kendiliğinden değildir. Sebepleri var edince, bunların tesirini, işlerini de hemen yaratması, Onun adetidir. Ateşte yakmak özelliğini yaratmasa, hiç yakamaz. Ateşe düşen kimseyi, o istemezse, ateş yakmaz. Maddenin kendinde özellik yoktur. Maddenin özelliklerini, sebeplerin tesirlerini ve işlerini, Hak teâlâ yaratıyor. O dilemezse, bu özellikleri ve tesirleri yaratmaz. Dileseydi, karda sıcaklık, ateşte soğukluk yaratırdı. Kılıcın kesmesini, merminin delmesini, zehrin öldürmesini yaratan Odur. Denize düşende boğulmayı yaratıyor. Dilerse boğulmaz, sağlamlaşır. Kuşun, tayarenin uçmasını, [havanın kaldırmasını, sürtünme kuvvetlerini] yaratan Odur. Bu özellikleri, kuvvetleri yaratmasa, uçurmaz. Hastalıkları, çeşitli ilaçlarda çeşitli hassaları yaratmaktadır. İbrahim aleyhisselâm, Nemrudun ateşinde oturdu. Hiç yakmadı. Eğer yakmak, ateşin tabiatı, özelliği olsaydı elbette yakardı. Yakmayı yapan, ateş değildir. Allahü teâlâ yaktırmaktadır. Allahü teâlâ, maddelerde dilediği özelliği, işi, yaratır. Yarattığı iş, maddeden hâsıl olur. Fakat, Allahü teâlânın hikmeti ve adeti şöyledir ki her maddeye belli özellik, belli etki vermiştir. Maddeleri, birbirlerinin değişmesine sebep kılmıştır. Buğday tohumundan buğday, arpadan arpa yaratır. İnsandan insan, hayvandan kendi cinsini yaratır. [Vebâ basilinden taun, menengokoktan menenjit yaratır. Atomlar arasındaki elektron alışverişini, radioaktiviteyi ve çekirdek reaksiyonlarını, her maddede başka şekilde yaratıyor.] Yemek ile karın doymasını yaratıyor. Eğer doymak yaratmasa, tonlarca yesek doymazdık. Susuzluk yaratmasaydı, hiç su içmesek susamaz idik.
Ondan başka yaratıcı yoktur. Her var olanı, o yaratmiştir. Maddeleri hareket ettirir. Yerlerini değiştirir. Bir zamandan, başka zamana götürür. Bir hâlden başka hâle döndürür. Akllara hayret verecek şeyler yaratır. Bir damla meniden ve görülemeyen spermatozoitten bir olgun insan yaratır. [Nuh aleyhisselâm gibi büyük bir Peygamberden, Ken’ân adında âsî, kâfir ve ahmak bir oğul yaratır. Ebû Cehil gibi taş yürekli, örümcek kafalı bir kâfirden, İkrime gibi bir mümin oğul yaratır. Elinin, dilinin, vücudunun her zerresinin düzgün yapıları, özellikleri ve hareketleri ile Onun varlığını, irâdesini, kudretinin büyüklüğünü anlatan, ilan eden alçak bir kâfirin kalbinde küfür yaratır. Bunların, söz ile yazı ile rütbe ve mal gücü ile dine saldırmalarını yaratır. Kendi mahlukunu, eserini kendine düşman yapar. İnsanların yüreğinde yerleştirdiği, gönül [kalp] adındaki bir cevherin, kuvvetin bazısını nurlandırarak, temizliyerek, kendine ayna yapar. Bazısını da, karartarak, küfür ve kötülük deposu yapar.] En küçük zerre olan, mikroskobda bile görülemeyen atomun derinliğinde, çekirdeğinde, dağları devren nükleer kuvvetler yaratır. Pancarda şeker yaratır. Yaprakta fotosentez, özümleme kuvveti yaratır. Arıda bal yaratır. Bir buğday tanesinden, nice buğday yaratır. Cansız yumurtada, canlı hayvan yaratır. Çiçeklerde esanslar, güzel kokular yaratır. Kuru ağaçta, yapraklar, çiçekler, meyveler yaratır. Su içinde hayvanlar, çiçekler, ağaçlar yaratır. Acı su içinde tatlı su yaratır. [Kimyâ reaksiyonları ve nice fizik ve kimyâ özelliklerini yaratır. Toprağı bitki haline, bitkiyi hayvan haline döndürür. İnsanları, hayvanları çürütüp toprak maddelerine, su ve gazlara döndürür. Her şeyin tersini de yaptığı, reversibl tepkimeler yaptığı gibi, bunun da ters, geri dönen hâlini yaratır. Bu kainat fabrikasında her şeyi, hesaplı, düzenli yaratmaktadır. Gelişi güzel, yıkıcı, bozucu görünen değişmelerin, hepsinin de çok hesaplı, çok ahenkli, bağlılıklar, akllara hayret veren bir düzen içinde yaratıldığı, fen ışığı altında, günden güne daha iyi anlaşılmaktadır.]

8 — (Ya Resûlallah! 73 fırkadan kurtulan fırka-i nâciye hangisidir? dediklerinde: Ehl-i beytim Nuhun gemisi gibidir. Ona binen kurtulur buyurdu) diyor.

Halbuki bunu başka zaman buyurmuştu. Bu süale cevap olarak, (Fırka-i nâciye, Benim ve Ashâbımın yolunda gidenlerdir) buyurduğu, kitaplarda yazılıdır. Hadis-i şerifleri de sıkılmadan değiştirmektedir. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâmın yolunda olan doğru imanlı müslümanlara (Ehl-i sünnet vel-cemaat) denir.

9 — (Cemii Ashâb ne mutezili, ne Şâfiî, ne Maliki ne Hanefi ve ne de Hanbeli idi. Fırka-i vahide ve nâciye, Resûlullahın ve Ehl-i beytin yolunda olanlardır. Ehl-i beyt-i Resûl yolunda olmayan, kurtulamaz) diyerek kendilerinin Ehl-i beyt îtikadında olduğuna inandırmak istiyor.

Halbuki Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” îtikadı, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” îtikadıdır. Yani Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” îtikadıdır. Bu da, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdiği îtikattır. Binlerle (Ehl-i sünnet) alimi bu îtikadı toplamış, her birini kitaplarına, vesikaları ile yazmıştır. İctihad derecesine yükselmemiş, din bilgisinde ihtisâs kazanmamış birkaç kimse, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden bozuk mânâlar çıkararak, bu uydurma ve gülünç sözlerine, Ehl-i beyt mezhebi demiş, herkesi inandırmak istemiştir. İslam düşmanları da, bu fitneyi alevlendirmiş, sinsice kitaplar yazmışlardır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, ilminin büyük bir kısmını, hocası olan Ehl-i beytin göz bebeği, İmâm-ı Cafer Sâdıktan öğrenmiş ve öğrendiği bilgileri talebesine bildirmiştir. O hâlde (alevî) demek, yani İmâm-ı Alinin yolunda ve Ehl-i beyt mezhebinde demek, Ehl-i sünnet demektir. Ehl-i sünnete alevî demek yerinde olur. Şimdi İranda, Suriyede ve Irakta kendilerine (alevî) diyenler, alevî değildir.

(Mevdu-at-ül-ulum) kitabı 607. sayfasında diyor ki: Ashâb-ı kirâmın inanışı, hep birbiri gibi idi. Çünkü, hepsi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmakla ve hizmetini yapmakla şereflendi. Bu sohbetin ışığı altında şüpheleri kalmadı. Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin mânâsını iyi anladılar ve tam inandılar. Sahabe-i kirâm kalmayınca, yer yer câhiller, nefslerine aldananlar türeyerek, yanlış söylemeye ve yazmaya başladı. Her biri yoldan çıktı. Birçoklarını da yoldan çıkardı. Bidatler, yanlış yollar, ortalığa yayılmaya başladı. Ehl-i İslam, 73 fırkaya ayrıldı. Âlimlerden bir kısmı, taşkınlıktan ve şeytana uymaktan korunup, Ashâb-ı kirâm yolunda kaldı. Bu doğru yolda bulunanlara (Ehl-i sünnet) denildi. Ehl-i sünnet âlimleri, ibâdette, iş yapmakta birçok mezheplere ayrıldı. Zamanımızda, 4 mezhebin kitabı vardır. Bunlar, Hanefi, Şâfiî, Maliki ve Hanbeli mezhepleridir. Bunlardan başka, hak mezhep kalmadı. Ehl-i sünnetin mezheplere ayrılması, Allahü teâlânın merhametidir. Âli-i İmrân sûresi, 105. âyet-i kerimesinde meâlen, (Birbirlerinden ayrılanlar ve açık âyetler, alâmetler geldiği hâlde, çeşitli yollara sapanlar gibi olmayınız!) buyuruldu. Beydavi “rahmetullâhi aleyh” bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken diyor ki (Yahudilere ve Nasaraya, yani hıristiyanlara, üzerinde birleşmesi lazım olan doğru yol, açık vesikalarla bildirildiği, sağlam senetlerle gösterildiği hâlde, bunlar, Allahü teâlânın bir olduğunu hiçbir mahluka benzemediğini ve ahiretteki varlıkları anlayamadılar. Çeşit çeşit şeyler söylediler. Ey müslümanlar, siz de bunlar gibi fırkalara parçalanmayınız!). Bu âyet-i kerime, inanılacak şeylerde parçalanmayı, yasak etmektedir. Fıkıh bilgisinde, ibâdet etmekte mezheplere ayrılmayı yasak etmiyor. Çünkü Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ümmetimin birbirinden ayrılması [Fıkıh bilgisinde ayrılması] rahmet-i ilâhîdir) buyurdu. Bir hadis-i şerifte de, (Müctehid, doğru ictihad edince, iki sevap kazanır. İctihadında yanılırsa, bir sevap verilir) buyuruldu.

10 — (Mağarada beraber bulunduğunu bildiren âyet-i kerimede, Ebû Bekr hakkında bir fazilet olmayıp, belki bu âyet, onun imansız olduğunu ve fadihatini göstermektedir. O gece, Cebrâil nazil olup bu gece, kâfirler, seni öldürmeye karar verdi. Ashâbının hepsine söyle ki bu gece evlerinden çıkmasınlar. Sen yalnızca filan mağaraya git dedi. Hazret-i Resûl da, guruba yakîn, Ashâbı toplayıp bu emri bildirdi. Gece hazret-i Ali, yaşı küçük olduğu hâlde, korkmıyarak, yatağına girdi. Resûlullah, mağaraya giderken, uzaktan biri geldiğini görüp durdu. Gelince Ebû Bekr olduğunu anladı. Ey Ebû Bekr, Allah’ın emrini size söylemiştim. Niçin sokakta dolaşıyorsun, dedi. Ya Resûlallah! Senin için korktum. Seni yalnız bırakıp, evimde oturamadım, dedi. Resûlullah düşünürken, Cebrâil gelip, Ya Resûlallah! Ebû Bekri bırakma! Kâfirler gelip, Ebû Bekri tutarak, senin ardınca gelip, seni bulur, öldürürler dedi. Hazret-i Resûl naçar kalıp, Ebû Bekri mağaraya götürdü. Çünkü, hazret-i Resûlün kâfirlerden ve Ebû Bekrden emniyeti yok idi. Hak teâlâ, Ebû Bekrin ve Ashâbın nifak yapacağını haber vermiş, Ebû Bekrden vukua gelecek şeyleri bildirmiştir ve (Kalplerinde olmayanları söylüyorlar) buyurmuştur. Bunların nifaklarını bildiren âyetler çoktur. Resûlullah, enis ve celise muhtaç değildi. (Görmediğin askerler ile Allah seni kuvvetlendirdi) ayeti, bunu gösteriyor. Ebû Bekr hiçbir gazada bulunmamış, firar etmiştir. Müminin kâfire, kâfirin mümine sâhip [arkadaş] olduğunu gösteren âyetler çoktur. Arapçada, eşeğin insana sâhip olduğunu söylemek çok olmuştur. O hâlde, Ebû Bekre sâhip denilmesi bir meziyet olamaz. Mağarada Resûlullah için korktu ise, bu korkusu ibâdet olur. Ona korkma demek, ibâdetten men’etmek olur. Resûlullah bir kimseyi ibâdetten men’etmez. Korkusu günahtan ise ve Allahü teâlânın Peygamberine inanmamış olduğundan ise, sahiplikten ona ne fayda olur? Korkma demek, ona fayda vermez. Resûlullah, elbette günahı men’eder. Resûl ona, düşmanlardan mahfuz kalacağım demişti. Buna îtimat etmedi. Bağırıp çağırmaktan maksadı, kâfirlere haber vermek idi denilse yerinde olur. İmanı olsaydı, Allahü teâlâ onu da, yılan sokmasından korurdu. Allah bizimle beraberdir demek de ona kıymet vermez. (Üç kimse gizli konuşsa, onların dördüncüsü Allahü teâlâdır) buyuruldu ki gizli konuşan kâfirler de kıymetli olmak lazım gelir. Ebû Bekrin rüsvalığını ve imandan mahrum olduğunu, bu âyet-i şerife açıkça gösteriyor. Âyet-i kerimede, ona sekine, rahatlık verdim diyor. Onlara verdim demiyor. Bu da imanı olmadığını gösteriyor. Böyle fasıkları, facirleri, belki kâfirlerden daha kötü olanları efdal deyip, hanedân-ı nübüvvetin masumları üzerine tercih gösteriyor ki Resûlullahtan sonra hicret edenlere, Muhacir denir. Beraber veya önce gidenler, muhacir olmaz) yazıyor.

Halbuki mağarada beraber bulunduğunu bildiren, Tevbe sûresinin 40. âyet-i kerimesi, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” faziletini, şerefini göstermektedir. Çünkü, o gece, Cebrâil aleyhisselâm gelip, (Bu gece, kâfirler seni öldürmeye karar verdi. Bu gece, Aliyi “radıyallâhu anh” yatağına yatır ve Ebû Bekr-i Sıddîk ile Medine-i münevvereye hicret et!) dedi. O gece, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” yaşı küçük idi demesi de yanlıştır. 23 yaşında idi. Ali “radıyallâhu anh”, bin canım da olsa, senin yoluna fedâdır diyerek yatağa girdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Safer ayının 27. perşembe gecesi kapıdan çıkıp, Yasin sûresinin başından on iki âyet-i kerime okuyup, sokakta dizilmiş olan kâfirlerin üstüne üfledi. Hızla geçip, bir yere gitti. Öğle vakti hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın evine teşrif etti. Ebû Bekre haber verdiler. Kapıda, ay doğmuş gibi Resûlullahın cemalini görünce, (Ne emriniz var ya Resûlallah! İçeri buyurup emredin) dedi. İçeri teşrif edip, (Bu gece Medineye hicret etmeye emir aldım) buyurdu. Ebû Bekr, (Beraber olup hizmetinizde bulunmakla şereflensem) dedi. (Sen de berabersin) buyurunca, hazret-i Ebû Bekr sevindi. (Bana hicret için bir deve lazım) buyurunca, hazret-i Ebû Bekr, (Bütün malım, canım, evlatlarım sana fedâ olsun. İki devem var. Hangisini istersen sana hediyem olsun) dedi. (Her zaman hediyeni kabul ettim ve edeceğim. Fakat bu gece hicret etmek ibâdetini kendi malımla yapmak isterim. Bir deveni bana sat!) diye emir buyurdu. Parasını verdi. Emredip, kılavuz olarak, Abdullah bin Ureykıt isminde birini Ebû Bekr çağırdı. Para ile kılavuz tutup, iki deveyi ona teslim etti. Üç gün sonra, develeri Sevr dağındaki mağaraya getir, dedi. Ebû Bekrin oğlu Abdullaha tenbih edip, (Her gece mağaraya gelip, Mekkede dolaşan haberleri bize ulaştır) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîkin kızı Esma, üç günlük yemek hazırladı. Paketi bağlayacak ip bulamayınca, kuşağını çözüp ikiye yarıp, paketi bağladı. O günden beri, Esmanın ismi (iki kuşaklı Esma) kaldı. Ebû Bekr-i Sıddîk kapıyı açıp, çıkacakları zaman, (Kapıyı kapa. Arka pencereden çıkacağız) buyurdu. Ayak izleri belli olmasın diye pencereden atladılar. Mağara önüne gelince, Ebû Bekr, (Durun ya Resûlallah! Önce ben girip bakayım. Zararlı bir şey varsa, mübarek vücudunüze bir şey olmasın) deyip, içeri girdi. Mağaranın içini temizledi. Gömleğini çıkarıp, parçalıyarak delikleri kapadı. (İçeri buyurun ya Resûlallah!) dedi. İnsanların efendisi, Allahü teâlânın sevgilisi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, karanlık mağaraya teşrif buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk, sonraları demişti ki (Mağaraya gelince baktım, mübarek ayakları kanamıştı. Ağladım. Nazik ayaklarının yalın ayak [çıplak] yürümeye alışık olmadığını buradan anladım).

[Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi çıktılar. Efrenci Eylül ayının 20. ve Rebiul-evvelin 8. pazartesi günü Medinede Kuba köyüne geldiler. O gün, müslümanların (Hicri şemsi sene) başlangıcı oldu. 623. miladi sene başı, hicri şemsi ve kameri birinci seneleri içinde oldu.]

Görülüyor ki Ebû Bekr-i Sıddîkı “radıyallâhu anh” lekelemek için, hicreti yanlış anlatmakta, okuyanları ağlatıp, aldatmak için Ali “radıyallâhu anh” küçük çocuk iken yatağa girdi demektedir. Ashâb-ı kirâmı kötüliyebilmek için âyet-i kerimelere yanlış mânâ vermekten, hadis uydurmaktan, sahih hadisleri inkâr etmekten çekinmemektedir. Kâfirler, münâfıklar hakkında gelmiş olan âyet-i kerimeleri, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk için ve Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” için gelmiştir demek alçaklığında bulunmaktadır. Nitekim, Feth sûresinde, 11. âyet-i kerimesinde meâlen, (Cihâtâ gelmek istemeyip kaçtıkları hâlde, gelecektik ama, iş, güçten başımızı kaldıramadık diyenler, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlar) buyuruldu. Bunun hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk için olduğunu yazarak, âyet-i kerimeyi değiştirmektedir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sapık kimselerin çıkacağını, çeşitli hadis-i şeriflerde haber vermişti. Bu hadis-i şeriflerden birisinde, (Müslüman adını taşıyanlardan en çok korktuğum kimse, Kurân-ı Kerîmin mânâsını değiştirenlerdir) buyurdu. Bir kere de, (Kâfirler, İslam düşmanları için gelmiş olan âyet-i kerimeleri, müslümanlara yükletirler) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer Fârukun “radıyallâhu anhüma” Bedr, Uhud, Hendek, Mekkenin fethi ve Huneyn ve Tebük ve bütün cihatlarda bulundukları ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” etrafında pervane gibi dolaştıkları, bütün siyer kitaplarında ve hatta tefsirlerde yazılıdır.

Ebû Bekr “radıyallâhu anh” bazı seriyelerde, kumandanlık da etmişti. Mesela, hicretin 7. yılı, Şaban ayında, bunun kumandasında bir bölük, Fezare kabilesine gönderildi. Gidip bir kısmını katl, büyük miktarda kâfiri de esir edip Medineye getirdi.

Mühim olan şu misali de bildirelim: (Menakıb-i Çihar yar) kitabında diyor ki Bedr gazasında, Ramazan-ı şerifin 17. Cuma günü, temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Bekr, Ömer, Ebû Zer, Sad ve Saîd ile “radıyallâhu anhüm” kumanda yerinde oturmuştu. İslam askeri sıkıntı çekiyordu. Sad ve Saidi yardıma gönderdi. Sonra Ebû Zeri gönderdi. Sonra, Ömeri gönderdi. Bir saat geçti. Ebû Bekr, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” elinden tutup, (Yanımdan ayrılma ya Eba Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübarek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor) buyurdu.

Sâhip [arkadaş] olmak iyi ve kötü kimseler hakkında ve hayvanlar için de kullanılır. Fakat bu arkadaşlığın iyi ve medh için mi, yoksa kötülemek için mi olduğu, âyet-i kerimelerin mânâsından, açıkça anlaşılmaktadır. Hatta, bazı ayetlerde, efendi, hami, nasihat verici mânâsına gelmektedir. Bunları anlamak için, lügat, metn-i lügat, iştikak, sarf, nahiv, beyan, bedi, meani ve belâgat gibi geniş ve derin ilimleri iyi bilmek lâzımdır. Bunları öğrenmeden âyet-i kerimelere, çala kalem mânâ verenler, Kurân-ı Kerîme iftirâ etmiş olurlar. Allahü teâlâ, Enam sûresi, 21. âyetinde, böyle iftirâcılardan şikayet etmekte, bunların, zâlimlerin en kötüsü olduklarını bildirmektedir. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için, sâhip buyurulması, onun için kıymet ve meziyet olduğunu aynı âyet göstermektedir. Çünkü, kendisine, korkma denilmiş ve sekine [rahatlık, cesaret] gönderilmiştir.

Korkmak, üzülmek, yalnız başına, ibâdet değildir. Günah da değildir. Sebebine, niyetine göre ibâdet veya günah olur. Gusül abdesti, oruç, Allah yolunda cihat gibi ibâdetleri yaparken, zarar görmekten korkmak, günahtır. Büyüklüğünü düşünerek, Allahü teâlâdan korkmak, ibâdettir. Çünkü birinci korku, farzları yapmaya mâni olmakta, ikincisi ise, insanı haramdan korumaktadır. Hüseyin vaiz-i Kaşifi Hirevi “rahime-hullahü teâlâ” tefsirinde buyuruyor ki (Kâfirler, mağara önüne geldi. Ebû Bekr dedi ki: Ya Resûlallah! Kâfirlerden biri ayağı altına doğru bakarsa, bizi görür. Resûlullah buyurdu ki (O iki kişiye ne olur sanıyorsun ki onların üçüncüsü Allahü teâlâdır). Bu hadis-i şerif, Ebû Bekrin üstünlüğünü göstermektedir. Yani Allahü teâlânın yardımı, koruması bizimledir buyurdu). O hâlde, Ebû Bekr-i Sıddîka korkma demek, kendini üzme demek olup bana olan sevgini, kalbinden çıkar demek değildir. Demek ki Ebû Bekr-i Sıddîkın, Resûlullah için olan korkusu kalbindeki sevginin, yani ibâdetin alâmeti idi. Ona korkma buyurulması, bu en kıymetli, en faziletli ibâdeti haber vermekte olup onu ibâdetten menetmek değildir.

Resûlullahın düşmanlardan mahfuz kalacağını Ashâbına haber verdiğini yazdığı hâlde, (Cebrâil gelip, ya Resûlallah! Ebû Bekri bırakma! Kâfirler onu tutarak, senin yolunu bulur ve öldürürler dedi) diyor. İki yazısı birbirini tutmuyor. Uydurma oldukları meydana çıkıyor.

Ebû Bekr-i Sıddîk bağırıp çağırmadı. Bütün kitaplar diyor ki (Ya Resûlallah, mübarek vücudunüze bir zarar yapmalarından korkuyorum) dedi. Mağarada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize zarar gelmesin diye, açık kalan bir deliğe, mübarek ayağını kapamıştı. Delikteki yılanın ayağını sokması niçin bir kusur olsun? Resûlullahı da “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir zaman akrep sokmuştu. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” ciğerpare oğlu Muhsini horoz gagalayıp ölümüne sebep olmuştu. Hasanı “radıyallâhu anh” zehr öldürmüştü. Bunlar neden suç olsun? Niçin imansızlığa alâmet olsun?

Allahü teâlânın, kullarla beraber olması, sıfatlarının beraber olması demektir. Kahr, gazap sıfatının beraber olması, felaket ve rüsvalık olduğu gibi, rahmet, nusret, muhabbet sıfatlarının beraber olması da kıymet ve saadet olur. Resûlullah, (Allah bizimle beraberdir) buyurarak, kendi Zât-ı risâletpenahisine mahsus olan beraberliğe, hazret-i Ebû Bekri de katıyor. Böylece, kendine tecellî eden, muhabbet, merhamet, ihsan ve ikramlara, hazret-i Ebû Bekrin de ortak olduğunu müjdeliyor. Ne büyük saadet! Fazilet böyle olur! Âyet-i kerimelerle, hadis-i şeriflerle bildirilen faziletten, meziyetten üstün bir şeref olabilir mi? Düşman düzmelerine inanıp, güneşin nuru inkâr olunabilir mi? Buna ancak, ahmaklar, körler inanır.

Allahü teâlânın gizli konuşanlarla beraber bulunması, ilim sıfatının beraber olmasıdır. Yani onların sırlarını bilir demektir. Bu âyet-i kerime, beğenmek veya kötülemek olmayıp, ilim sıfatını haber vermektedir.

(Sonra, Allahü teâlâ, ona sekine indirdi) mealindeki âyet-i kerimeye de yanlış mânâ veriyor. Sekine, Resûlullaha indi diyor. Sekine, yani rahatlık, nerede yoksa oraya iner. Onun yazısından, Resûlullahta “sallallâhü aleyhi ve sellem” önceden sekine bulunmamış olduğu, korktuğu anlaşılır. Halbuki Allahü teâlâ, önceden, seni kâfirlerden muhafaza edeceğim dediğini yazmıştı. Demek ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın bu vaadine güvenmeyip korktu mu? Sonra, kendisine sekine indirildi demek, Allah’ın Peygamberine ne büyük hakaret ve kötülemek olur. Ebû Bekr-i Sıddîkı kötülemek isterken, Resûlullahı kötüliyerek küfre sürüklendiğinden haberi olmuyor. Belki de, Resûlullahı da kötülemek, böylece İslamiyeti yıkmak istemektedir. Bütün tefsirler, sekinenin Ebû Bekr-i Sıddîka indiğini bildiriyor. Çünkü, Resûlullahın sekinesi zaten vardı. Ebû Bekr-i Sıddîk ise, Resûlullaha olan aşırı sevgisinden dolayı sekinesini gayb etmişti. Nitekim, Huneyn gazasında, Ashâb-ı kirâmın çoğu dağılıp, yalnız Abbas, Ebû Bekr ve birkaç kahraman “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ölmeyi göze alıp, geri dönmedi. O zaman, Resûlullahın da “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allah’ın dininin yok olacağı üzüntüsü ile sekinesini gayb ettiği, âyet-i kerimeden anlaşılıyor. Nitekim, Tevbe sûresinin 27. âyet-i kerimesinde meâlen, (Huneyn günü, Allahü teâlâ, Resûlüne ve müminlere sekine indirdi) buyuruldu.

(Allahü teâlâya ve Resûlüne hicret edenler) mealindeki âyet-i kerime, Resûl “aleyhisselâm” Medineye gittikten sonra, Ona gelen demek değildir. Allah için ve Onun Resûlünün emri ile şehrini terkeden demektir. Hadis-i şerifler, âyet-i kerimeyi böyle tefsir etmektedir. Resûlullahın hicretinden önce Habeşistana ve Medine-i münevvereye gönderilenler de muhacir idi. Ahmed bin Muhammed Kastalani (Mevahib-i ledünniye) kitabında, buyuruyor ki Resûl aleyhisselâm, Akabe anlaşmasından sonra, Ashâbına, Medineye hicret etmelerini emretti. Ashâb-ı kirâm, bölük bölük Mekkeden çıktı. Kendisi, Mekkede kalıp, izin bekledi. Ömer bin Hattab ve kardeşi Zeyd ile beraber 20 kişi develerle gitti. Mekkede, Resûlullah ile hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Aliden “radıyallâhu anhüma” başka kimse kalmadı. Ebû Bekr de gitmeye izin istedi. (Sabır et ya Eba Bekr! Umarım ki Allahü teâlâ, seni bana yoldaş eder) buyurdu. (O gece Cebrâil nazil olup Ashâbının hepsine söyle! Evlerinden çıkmasınlar) yazısının da yalan olduğu buradan anlaşılmaktadır. Mekke-i mükerremede iki sahâbiden başka müslüman kalmamıştı ki kime söylenebilecek? Kâfirler toplanıp, Resûlullahı öldürmeye sözleştiler. Cebrâil aleyhisselâm, bunu haber verdi ve (Bu gece yatağında yatma!) dedi. Bu kitabın, (Önceden emir ile Mekkeden çıkan bütün Ashâbın hiçbiri muhacir olmaz. Muhacir, hicretten sonra gelen birkaç kişi olur) demesinin de çok yanlış olduğu meydandadır. O hâlde, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, Muhacirlerin en kıymetlisi, en şereflisidir.

11 — (Kuran, harf ve kelimelerdir. Bunlar da, hadistir. Kelamullah kadîm değildir. Diğer sıfatlar da kadîm değildir. Kuran kadîm olsaydı, mahluklar yok iken, kime emir ve nehy edecekti? Yok olan şeyi, bir şey ile vaat eylemek, bir şeyden nehy buyurmak muhaldir. Allahü teâlâ kâfirlere (Ona benzer bir hadis getiriniz) buyuruyor. Hadisten murad Kurandır. Hadis olan şey kadîm olamaz. Kuran kadîm olsaydı, Kuranda ismi geçen insanlar da kadîm olurdu) diyor.

8 sıfatın kadîm olmadığına inanmak, Allahü teâlânın, mahlukları yaratmadan önce, -haşa- kudretsiz, âciz ve câhil olmasını icap ettirir. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde bildirilen şeyleri, ezelde biliyordu. Bildiklerini bildirmesi, bildirilen şeylerin kadîm olmasını icap ettirmez. Allahü teâlânın sıfatlarını, insanların sıfatlarına benzettiği için, Kurân-ı Kerîmde bildirilen sıfatları inkâr etmektedir. Âyet-i kerimedeki (hadis) kelimesi, Kurân-ı Kerîm demek değildir. Kâfirlerin sözleridir. Yani Kurân-ı Kerîme benzer, söz getiriniz. Getiremezsiniz! Çünkü, Kurân-ı Kerîm kadîmdir. Sizin sözleriniz ise hadistir, mahluktur demektir.

Emali kasidesi (Allahü teâlânın sıfat-ı zâtîyesi ve sıfat-ı sübutiyesi hep kadîmdir. Hep var idi. Hiç yok olmayacaklardır) beytinin şerhinde diyor ki (Sıfatları sonradan olsaydı, Zât-ı ilâhîde değişiklik olurdu. Değişikliğe uğrayan şey de, hadis, yani sonradan var olmuş olur. Bundan, Allahü teâlânın sonradan var olması lazım gelir. Bu ise olamaz).

Emali kasidesi on birinci beytinde, (Kurân-ı Kerîm, Allahü teâlânın kelamıdır. Mahluk, sonradan yaratılmış değildir. Zât-ı ilâhînin sıfatıdır) diyor. Ahmed Asım efendi, bunu şöyle açıklıyor: Kurân-ı Kerîm, bu kelimelerden, seslerden çıkan manalardır. Kelimeler, sesler, kelam-ı ilâhî değildir. İnsanın kelamı da kalptedir. Sözlerimiz bunu meydana çıkaran tercümandır. Her dirinin kemâli, üstünlüğü, kelam sıfatı iledir. Kelam sıfatı olmazsa, kusurlu olur. Allahü teâlâ da, diri olduğu için, kelam sâhibi olması lâzımdır. Bütün Peygamberler, bütün kitaplar, Allahü teâlânın kelam sıfatı vardır dedi. Mûsâ aleyhisselâmın ağaçtan işittiği kelime ve ses, kelam-ı ilâhî idi. Hafızın sesi ise değildir. Bu sesin mânâları, kelam-ı ilâhîdir. Allahü teâlâ, mahlukların sözünü harfsiz, sessiz işitir. Harfsiz, sessiz olan kendi kelamını, Arabî dil ile indirdi. Kelam-ı ilâhîde bir değişiklik olmadı. İnsan çeşitli elbise ile çeşitli sûrette görünür, fakat insanda bir değişiklik olmaz. Allahü teâlânın kelamı, mahlukların kelamı gibi, kelime ve sese muhtaç değildir. Fakat bu kelime ve sesler değiştirilirse, tercüme edilirse, kelam-ı ilâhî değiştirilmiş, bozulmuş olur. Kurân-ı Kerîm, bu kelimelere, bu sese mahsustur. Allahü teâlâ, kelâminı bu kelimelere, seslere kendi yerleştirmiştir.

Kurân-ı Kerîm, Levhilmahfuzda da, bu kelimeler ile bilmediğimiz bir hâlde yazılı idi. Mahluk değildi. Cebrâil aleyhisselâm harfli, sesli olarak, Resûlullah efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” bâzen mübarek kulağına, bâzen da, harfli ve sessiz olarak, doğruca kalbine okudu, yerleştirdi. Yoksa mânâlar kelimesiz olarak mübarek kalbine ilhâm edilmiş, Muhammed aleyhisselâm da, Arabî konuştuğu için, bu kelam-ı ilâhîyi, kendisi, bu kelime ve seslerle söylemiş değildir. Evet, bu şekilde de vahiy oldu. Kelam-ı ilâhî mübarek kalbine vahyedildi ve bunu kendisi, belirli kelime kalıblarına sokarak söyledi. Bunların mânâsı, Allahü teâlâdan; kelimeleri, sesleri ise, Muhammed aleyhisselâmdan oldu ki bunlara (Hadis-i kudsi) denildi. Kurân-ı Kerîmi, hadis-i kudsi ile karıştırmamalıdır. Kelime ve ses içindeki (Kelam-ı lafzi), kelimesiz, sessiz olan (Kelam-ı nefsi) nin aynıdır. Allahü teâlânın ilim sıfatı başkadır, kelam sıfatı başkadır. Kurân-ı Kerîm, ilim sıfatı değil, kelam sıfatıdır.

İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sani, Ahmed bin Abdülehad Fârukî “kuddise sirruh” (Mektûbât) kitabı 3. cilt, 89. mektubunda buyuruyor ki (İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ile İmâm-ı Ebû Yusuf “rahime-hümallahü teâlâ”, Kurân-ı Kerîm mahluk mu, değil mi diye 6 ay konuşup birbiri ile anlaşamadılar. 6 ay sonra söz birliğine vardılar ve Kurân-ı Kerîme mahluktur diyen kâfir olur dediler. Kelam-ı nefsiyi gösteren, kelam-ı lafziyi anlatan harfler, kelimeler, sesler, elbette mahluktur, hadistir. Bütün mahluklar içinde, Allahü teâlâya en yakın olan, en kıymetli olan, Kurân-ı Kerîmin harfleri ve kelimeleridir. Kelam-ı lafzi ve kelam-ı nefsi ise ezeli ve kadîmdir). Bu konuda, 100ve 120. mektuplarda da, geniş bilgi vermektedir.

12 — (Bizim bildiğimiz hadis ve tefsirleri emirül-müminin hazret-i Ali ve İmâm-ı Hasan ve İmâm-ı Hüseyin ve Selman ve Ebû Zer ve Miktad ve Ammâr bin Yaser rivayet etmiştir. Sizin rivayet etmekte olduğunuz hadisler ise, ancak Muaviye ve Amr ibni As ve Enes bin Mâlik ve Âişe ve bunlar gibi eşhastan nakil olunmaktadır. Halbuki Sâhip-i din buyurdu ki (Benden rivayet olunan hadisler, 4 kimseden zâhir olabilir. Onların 15.’si yoktur. Başkaları münâfıktır). Bu münâfıkları müslümanlar üzerine hakim eddiniz. Ashâbın hiçbiri, Resûlullaha sual soramazdı. Çünkü müminlerin sual sorması âyet-i kerime ile yasak edilmişti. Yalnız hazret-i Ali sorardı) diyor.
Yukarıdaki yazının bir din düşmanı tarafından hazırlanmış olduğu meydandadır. Bilhassa, büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Efendinin “rahime-hullahü teâlâ” “Tefsir kitapları ve hadis-i şerifler) başlıklı yazısının okunmasını tavsıye ederiz.

Osmanlı devrinde yetişen âlimleri bildiren (Şakayık-ı Numaniye) kitabının sâhibi, Taşköprüzade Ahmed bin Mustafa efendinin (Miftahüsseade) kitabını, oğlu Kemâleddin Muhammed “rahime-hümullahü teâlâ” türkçeye çevirmiş ve (Mevduat-ül Ulum) adını vermiştir. Burada diyor ki:

Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” tefsir ve hadis bilgisini, 4 halife içinden, en çok hazret-i Aliden “radıyallâhu anh” almıştır. Çünkü, üç halife önce vefât etti. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, ilk imana geldiği, dini yaymakla vakit geçirdiği, ahkâm-ı İslamiyeyi ve müslümanların işlerini yapmaya uğraştığı için, kendinden gelen haberler az oldu. Bundan dolayı, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu, bilgilerini hazret-i Aliden “radıyallâhu anh” aldı. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”: Benden istediğinizi sorunuz! Her âyet, gece mi, gündüz mü geldi, harpte mi, sulhte mi, ovada mı, dağda mı geldi bilirim buyurdu. Her ayetin ne için geldiğini bilirim. Her ayetin mânâsını sordum, öğrendim, ezberledim, anlatırım. Bana sorun buyurdu. Abdullah ibni Mesut buyurdu ki (Kurân-ı Kerîm, 7 harf, yani 7 lugat üzerine geldi. Her harfinin iç ve dış mânâları vardır. Bu mânâların hepsi Alidedir).

Ehl-i sünnet âlimleri tefsir ve hadis-i şerif bilgilerini, İmâm-ı Aliden, hazret-i Hasan ve Hüseyinden ve Selman ile Ebû Zerden “radıyallâhu anhüm” öğrendikleri gibi, Ashâb-ı kirâmın hepsinden de aldı. Çünkü, hepsi yüksek idi, âdil idi. Cemaleddin Yusuf bin İbrahim Erdebili (Envar li-amel-il-ebrâr) adındaki fıkıh kitabında diyor ki: Ebû Amr bin Salah (Mârifet-ülhadis) kitabında ve Yahya bin Şeref Muhyiddin Nevevî (İrşad) kitabında buyurdular ki Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vefâtında,124.000 Sahabi vardı. Bunların hepsi yüksek ve âdil idi. İmâm-ı Begavinin (Mesabih) ismindeki hadis kitabında [4.719 hadis-i şerif vardır.] Ebû Saîd Hudrinin bildirdiği hadis-i şerifte, (Ashâbımı kötülemeyiniz! Uhud dağı kadar altın sadaka verseniz, Ashâbımdan birinin yarım müd’ arpa sadakasının sevâbına kavuşamazsınız!) buyuruldu. [1 müd’ 875 gramdır.] Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzuruna, sohbetine yetişmenin faydası böyle idi. Ashâb-ı kirâma sövmek haramdır. Büyük günahtır. Çünkü, Ashâb-ı kirâmın hepsi müctehittir. O harblerde, ictihadlarına uygun davranmaları vâcib idi ve öyle yaptılar. Yine (Envar) da, Erdebili diyor ki hazret-i Muaviyeyi “radıyallâhu anh” sövmek, kötülemek câiz değildir. Çünkü Sahabe-i kirâmın büyüklerindendir. İmâm-ı Muhammed bin Muhammed Gazâlî buyurdu ki İmâm-ı Hasanın ve İmâm-ı Hüseyinin nasıl şehit olduklarını ve Ashâb-ı kirâm arasındaki muharebeleri anlatmak, yazmak haramdır. Çünkü, Ashâb-ı kirâmdan herhangi birini kötülemeye, sevmemeye sebep olur. Din-i İslamı, sonradan gelenlere ulaştıran, onların hepsidir. Onlardan birini kötülemek, İslamiyeti kötülemek, dini yıkmak olur.

(Mesabih) de İmran bin Hasinin “radıyallahü teâlâ anh” bildirdiği hadis-i şerifte, (Ümmetimin en hayırlı, en üstünleri, zamanımda bulunanlardır. Onlardan sonra, en hayırlıları, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra, en hayırlıları onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra, öyle insanlar gelir ki istenmeden şahitlik ederler ve emin olmazlar. Hâin olurlar. Adaklarını yerine getirmezler. Keyiflerine, şehvetlerine düşkün olurlar) buyuruldu. Yine bu kitapta Cabir bin Abdullahın bildirdiği hadis-i şerifte, (Beni gören ve beni görenleri gören müslümanların hiçbiri Cehenneme girmez!) buyurdu.

Abdullah bin Zübeyrin, babası Zübeyr bin Avvamdan “radıyallâhu anhüma” işiterek bildirdiği hadis-i şerifte, (Herhangi bir memlekette vefât eden Ashâbımdan biri, kıyamette, mahşer yerine giderlerken, o memleketin müslümanlarına önder olur ve onların önlerini aydınlatır) buyurdu.

Hüseyin bin Yahya Buhârî “rahime-hullahü teâlâ” (Ravdatül-Ulema) kitabında buyuruyor ki (Müctehidin her hadisle amel etmesi câizdir. Ashâb-ı kirâmın her birinin sözü vesikadır). İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki Ashâb-ı kirâmdan herhangi birinin, benim ictihadıma uymayan bir sözünü öğrenirseniz, benim sözümü bırakın, Sahabinin sözü ile amel edin!
Bunlar gösteriyor ki Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, Ehl-i beytin sözlerini vesika olarak almışlar ve ilimlerini bu temel üzerine kurmuşlardı. Çünkü, Ehl-i beyt ve bütün Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, hep Fahr-i âlemden “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” öğrendiklerini, yani hep aynı şeyleri söylemişlerdir. Onların ictihadları arasındaki ayrılık, âyet-i kerime ve hadis-i şerifleri değiştirmek demek değildir.

13 — (Biz, Ehl-i beyt mezhebindeyiz. Ehl-i beyti inkâr eden, mel’undur. Her zaman bir İmâm-ı mansus ve Mâ’sûm’un vücudu lâzımdır. Her Peygamber bir vasi ve halife tayin etmiştir. Bizim Resûlümüz, efdâl-i Enbiyâ olup onun vasisi de Seyyid-i evsiyadır. Bizden olanlar, hiçbir vakit taharetsiz bulunmaz. Halis su bulmadıkça abdest almazlar. İki el ile yüzlerini yıkamaz, sağ el ile yıkarlar. Kulak ve boyuna meshetmezler. Ayaklarını yıkamazlar. Sücud, rükû, kıyam ve kuudu Ehl-i beyt gibi yaparlar İstihazeli tavşan etini yemeği haram bilirler. Kelb derisi, dabağlanmakla temiz olmaz derler. Fasık ardında namaz kılmazlar. Haccı, fasıkın men’etmesi ile zayi etmezler. Zinatan hâsıl olan kız ile nikah etmezler. Kıyas ile amel etmezler. İbtida kıyas eden iblistir. İkinci kıyas eden Ebû Hanîfedir derler. Yüzüğü sağ şahadet parmağına takarlar. Emirülmüminin ismi ancak Aliyye mahsustur derler. Onun düşmanlarına lanet ederler ve kâfir bilirler. Şâfiî, önceleri, Ebû Hanîfeyi hicv etti. Sonra tarîk-i hazelanda onunla şerik olup canib-i nirana gitmede refik oldu derler. Ehl-i sünnet, Aliyye muhabbeti terkedip, fasıkların, zâlimlerin Cehennem yolunu tutmuşlar derler. Ebû Bekr hilafete mütesatti olunca, Ali onu ve ona tâbi olanları mahçup ve biitibar etti derler. Âl-i Resûlün yolu budur derler) yazıyor.

Memleketimizdeki temiz müslümanlar, yalancı, sapık kimselerin iç yüzünü anlasın diye, kitaplarındaki satırları aynen yukarı yazdık. Cenâb-ı Hakka sonsuz şükürler olsun ki İslam âlimleri bunlara, vesikalara dayanarak cevap vermekle, tuttukları yolun bozuk bir yol olduğunu göstermektedir. (Kıyas) demek, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan emirleri meydana çıkarmaktır. İblis, kıyas yapmadı. Emre isyan etti. İsyana, küfre kıyas ismini vererek, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeye düşmanlığını gizlemek, bu büyük alimi lekeliyerek, din-i İslamı yıkmak istemektedir.

(Hüsniye) kitabının, bir İslam düşmanı, bir yahudi tarafından hazırlandığını (Tuhfe-i isna aşeriye) bildiriyor. (Tuhfe) kitabı fârisîdir. (Hüsniye) kitabının Müslümanların arasına ikilik sokarak İslamiyeti içerden yıkmak, parçalamak için bir yahudi tarafından yazıldığı meydandadır. En büyük hücum silahı, Ehl-i sünnet âlimlerini, Ehl-i beyte düşman imiş gibi göstermesidir. Halbuki Ehl-i sünnetin Ehl-i beyte pek çok sevgi ve saygı taşıdığı, onların her sözünü vesika ve senet olarak aldıkları kitaplarımızda yazılıdır. Ehl-i beytin aşıklarını, onlara düşman olarak tanıtmak, büyük küstahlıktır. Çok kurnaz davranarak, bunların bir köle tarafından, Ehl-i sünnet âlimlerine karşı söylenmiş olduğunu ve kimsenin cevap veremeyip, rezil olduklarını yazıyor. Bu cariye, bu bilgileri İmâm-ı Cafer Sâdıktan “rahime-hullahü teâlâ” öğrenmiş diyerek, bu küfür ve düşmanlığını, O büyük imama da bulaştırmaya uğraşıyor. Giridli Sırrı paşanın “rahime-hullahü teâlâ” (Şerh-i Akâid) tercümesinde ve (Milel ve Nihal) kitabında ve Kamus mütercimi olan Ahmed Asım efendinin “rahime-hullahü teâlâ” (Emali kasidesi) şerhinde bu yazıların, yanlışları birer birer gösterilmekte, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile ispat edilmektedir.

Seyyid Eyyüb bin Sıddîk “rahime-hullahü teâlâ” (Menakıb-ı Çihar yar-i güzin) kitabında, 63. menakıbde diyor ki Kûfe [şimdiki Bağdat] şehrinde, Abdülmecid adında bir sapık vardı. İmâm-ı Cafer Sâdıkın “rahime-hullahü teâlâ” huzuruna gelip şöyle sordu:

S — Ashâb arasında, en üstün kimdir?

Cafer Sâdık — Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hepsinden üstündür.

S — Böyle olduğunu nerden biliyorsun?

C.S. — Allahü teâlâ, onun için, Resûlden sonra, ikinci buyurdu. Bundan üstün şeref olmaz.

S — Ali “radıyallâhu anh”, Resûlün yatağında, kâfirlerden korkmadan, yatmadı mı?

C.S. — Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” bir şeyden korkmadan, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” önce mağaraya girdi.

S — Kâfirlerden korkmasaydı, girmezdi. Halbuki Allahü teâlâ, Resûlüne haber verip, Ebû Bekre korkma dedi. Demek ki korktu.

C.S. — O, Resûlullaha bir zarar gelirse diye korktu. Ayağını bir deliğe koydu. Yılan onu kaç kere ısırdı. Acısına katlanıp, Resûlü rahatsız etmemek için, ayağını çekmedi. Resûlü uyandırmamak için, hiç ses de çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehirlenerek, canını Resûle fedâ etmezdi.

S — Mâide sûresinde, (Rükûda iken sadaka verirler) mealindeki 58. âyet-i kerime ile meth olunan, Alidir.

C.S. — (Allahü teâlâ, mürtedlerle cihat eden bir kavm getirir. Allahü teâlâ bunları sever) mealindeki âyet-i kerime, Ebû Bekr-i Sıddîk içindir ve daha çok yükseltmektedir.

S — Bakara sûresi, 274. âyetinde, (Mallarını, gece, gündüz, gizli, göz önünde verenler) meâl-i şerifi ile meth olunan Ali değil midir?

C.S. — Ebû Bekr-i Sıddîkı metheden (Velleyl) sûresi, şanını çok yükseltmektedir. Çünkü, Ebû Bekr, 40 bin altun verdi. Kendisine hiç bırakmadı. Allahü teâlâ, Resûlüne Cebrâil aleyhisselâmı gönderip meâlen, (Ben Ebû Bekrden razıyım. O benden râzı mıdır?) buyurdu. Ebû Bekr, (Ben, Allahü teâlâdan razıyım, razıyım, razıyım) diyerek cevap verdi.

S — Tövbe sûresinin 20. âyetinde, (Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haramı bina etmeyi, îman etmekle ve Allah yolunda cihat etmekle bir mi tutuyorsunuz? Hayır. Böyle değildir) meâl-i şerifi ile Ali öğülmektedir.

C.S. — Hadid sûresi, onuncu âyetinde, (Mekkenin fethinden önce, sadaka verip, cihat eden ile fethten sonra veren ve cihat eden bir değildir. Önce olanın derecesi, daha yüksektir) meâl-i şerifi ile Ebû Bekr meth olunuyor. Ebû Cehil [Amr bin Hişam bin Mugire] Resûlullaha vurmak istedi. Ebû Bekr yetişip, önledi.

S — Ali, hiç kâfir olmadı.

C.S. — Evet öyledir. Fakat, Allahü teâlâ, Tövbe sûresi, 101. âyetinde, (Muhacir ve Ensarın önce gelenlerinden Allahü teâlâ razıdır. Onlara Cennette sonsuz nimetler vardır) ve Zümer sûresi, 33. âyetinde, (Doğru haberle gelen ve Ona inanan için Cennette, istedikleri her şey vardır) meâl-i şerifleri ile Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” imanını methetmektedir. Başkasının imanı, böyle öğülmedi. Mekkede, Resûlullah, her ne söylerse, kâfirler, yalan söylüyorsun derdi. Ebû Bekr, hemen yetişip, doğru söylüyorsun, ya Resûlallah derdi.

S — Âli-i İmrân sûresi, 155. âyetinde, Allahü teâlâ, (Uhud gazasında, şeytana uyup, dağılanlar) meâl-i şerifi ile şikayet etmiyor mu?

C.S. — Âyet-i kerimenin sonunu da oku! (Onların bu kusurlarını affettim) meâl-i şerifini buyuruyor.

S — Aliyi sevmek farzdır. Şura sûresi, 23. âyetinin meali, (Size İslamiyeti bildirdiğim ve Cenneti müjdelediğim için, bir karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz) dir ki bunlar Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyindir.

C.S. — Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” duâ etmek ve Onu sevmek farzdır. Haşr sûresi, onuncu âyet-i kerimesinde meâlen, (Muhacirlerden ve Ensardan sonra, kıyamete kadar gelen müminler, Ya Rabbi! Bizi affet ve bizden önce gelen din kardeşlerimizi [yani Ashâb-ı kirâmı] affet derler) buyuruldu. Hüseyini tefsirinde diyor ki; (Âlimler buyurdu ki; Ashâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birini sevmeyen kimse, bu ayette bildirilen müminlerden olmaz. Bu duadan mahrum olur).

S — Resûl aleyhisselâm, (Hasan ve Hüseyin, Cennet gençlerinin üstünüdür. Babaları ise, daha üstündür) buyurdu.

C.S. — Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için bundan daha iyisini buyurdu. Babam Muhammed Bakırdan işittim. Cettim İmâm-ı Ali “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda idim. Ebû Bekrle Ömer geldi. Resûlullah buyurdu ki (Ya Ali! Bu ikisi, Cennet erkeklerinin en üstünüdür).

S — Ya Cafer, Âişe mi üstündür, Fâtıma mı?

C.S. — Âişe “radıyallâhu anha”, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” zevcesi idi. Cennette, onun yanında olur. Fâtıma “radıyallâhu anha” Alinin “radıyallahü teâlâ anh” zevcesi idi. Onun yanında olur.

S — Âişe, Ali ile harp etti. Cennete girer mi?

C.S. — Ahzab sûresi, 53. âyetinde meâlen, (Resûlullahı incitmeyiniz. Ondan sonra, zevcelerini nikah ile hiç almayınız. Bunların ikisi de büyük günahtır) buyuruldu. Beydavi ve Hüseyini tefsirlerinde diyor ki bu âyet gösteriyor ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât ettikten sonra da, ona saygı göstermek için, zevcelerine saygı lâzımdır.

S — Ebû Bekrin halife olacağını, Kurân-ı Kerîmde gösterebilir misin?

C.S. — Hem Kurân-ı Kerîmde, hem Tevratta ve hem İncilde gösterebilirim. Enam sûresi, 165. âyetinin meâl-i alisi, (Allahü teâlâ, sizi yer yüzünün halifesi yaptı) birbirinizin yerini tutarsınız. Nur sûresi, 55. âyetinin meâl-i alisi, (İman eden ve emirlerimi yapanlarınızı, yer yüzüne hakim kılacağımı söz veriyorum. İsrail oğullarını halife yaptığım gibi, sizi de, birbiriniz ardısıra halife yapacağım) dır. Beydavi ve Hüseyini diyor ki bu âyet-i kerime gaybdan haber verip, Kurân-ı Kerîmin, Allahü teâlânın kelamı olduğunu ve 4 halifesinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” meşru, haklı olduğunu göstermektedir. Tevratta ve İncilde, Feth sûresi son âyetinde meâlen, (Resûlullah ve Onunla birlikte olanlar, birbirlerini her zaman ve çok severler ve her zaman kâfirlere düşman olurlar!) bütün Ashâb bildirilmekte ve Ebû Bekrin şerefine işaret edilmektedir. Bu ayetin sonunda meâlen, (Ashâbının misalleri Tevratta ve İncilde bildirildi) buyuruyor. Cettim Alinin haber verdiği hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermediği kerâmetleri bana verir. Kıyamette mezardan, önce kalkarım, Allahü teâlâ, 4 halifeni çağır buyurur. Onlar kimdir ya Rabbi? derim. Ebû Bekrdir buyurur. Yer yarılıp Ebû Bekr, herkesten önce mezardan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali kalkar…) buyuruldu.

Sapık, hemen söz alıp,

— Ya Cafer, bunlar, Kuranda var mı?

C.S. — Zümer sûresi, 69. âyet-i kerimesinde meâlen, (Peygamber ve bunların şahitleri, hesap için getirilir) buyuruldu. Yahut, şehitleri getirilir denildi.

S — Ya Cafer! Şimdiye kadar, üç halifeyi sevmiyordum. Şimdi buna pişman oldum. Tövbe edersem kabul olur mu?

C.S. — Çabuk tövbe et! Bu tövbe, saadetine alâmettir. Bu hâl ile ahirete gitseydin, dinin boşa giderdi.

Görülüyor ki Ehl-i beytin hepsi, hazret-i Ebû Bekri ve bütün Ashâbı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” seviyordu. Cariyenin İmâm-ı Cafer Sâdıkı gördüğü ve hizmeti ile şereflendiği doğru olsaydı, o da, Ashâb-ı kirâmın büyüklüğünü öğrenir, hepsini severdi. İrandaki Iraktaki ve Suriyedeki sapıkların, İmâm-ı Cafer Sâdıka iftirâ ettikleri, buradan anlaşılmaktadır.

Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” on üçüncü yılda vefât edince, Medinede herkes ağladı, sızladı. Ali “radıyallâhu anh” işitince, ağlayarak geldi ve (hilafet bugün tamam oldu) buyurdu. Kapı önünde durup:

(Ya Eba Bekr! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşaviri idin. Önce imana gelen sensin. Senin imanın, hepimizin imanından daha saf oldu. Senin yakinin, daha kuvvetli, Allahtan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert, sen idin. Resûlullaha en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin! Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resûlullahın huzurunda, senin derecen en yüksek oldu. Ona en yakın, sen oldun. İkramda, ihsanda, güzel huylarda, boyda, yaşta, başta, Ona en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ sana, çok mükafat versin ki Resûlullaha herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, Onun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kurân-ı Kerîmde (sıdk) ile şereflendirdi. Resûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhta, Onun huzurunda, harblerde, Onun yanında idin. Onun ümmetinin halifesi, Onun dininin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen din-i İslama kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken, sen Muhammed Mustafanın yolunu tuttun. Ashâbın az konuşanı ve en beliği, edipi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakinin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslama sokarak aydınlatırdın. Müminlere şefkatli, affedici baba idin. İslâmin ağır yükünü sen taşıdın. İslâmin hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen, rüzgarların oynatamayacağı bir dağ gibi idin. İşin doğruluk idi, ilim idi. Sözün merdce, doğruyu bildirmek idi. Gerici düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağacını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Rahmanın dinini, sen doğrulttun. İslama, imana sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensar “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasında, senden ayrılık yarası çok derindir) buyurdu. Ve çok ağladı. Mübarek gözlerinden kan aktı. Sonra:

(Allahü teâlânın kaza ve kaderine râzı olduk. Verdiği elemleri kabul ettik. Ya Eba Bekr! Resûlullahtan ayrılık acısından sonra, bize senin vefâtından daha acı bir musibet gelmedi. Sen müminlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münâfıklara karşı, çok sert ve ateşli idin. Allahü teâlâ, seni Muhammed aleyhisselâmın huzuruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabrlar ve ecrler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun) buyurdu. Ashâb-ı kirâmın hepsi, sessizce, hazret-i Alinin “radıyallâhu anhüm” sözlerini dinledi. Sonunda, hepsi hüngür hüngür ağladı.

Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” bu sözleri, Feth sûresi son âyetinin ne kadar çok doğru olduğunu, Ashâb-ı kirâmın, birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini açıkça göstermektedir. Bu hakikat karşısında, bu (Hüsniye) kitabının, nasıl küstahça uydurulduğu, Ehl-i beyti maske ederek, İslamiyeti içten yıkmak için nasıl tertiblenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu kitabı yırtıp yok etmek, böylece, yurdumuzdaki müslüman alevî yavrularını bu tehlikeli mikrobdan korumak, her îman sâhibine farzdır.

14 — Hüsniye kitabında, (Resûl, halet-i nez’de iken, kağıt kalem getirin, size kitap yazacağım dedikte, Ömer, Resûlullahın vasiyetine mâni oldu. Halbuki onun her sözünün vahiy olduğu Kurân-ı Kerîmde yazılıdır) diyor.

15 — (Resûlullah vefât ettiği gün Ashâbın münâfıkları, (Sakife-i Beni Saide) denilen yerde oturdular. Hilafet için münazaraya başladılar. Birkaç kimseye teklif ettiler. Sad bin Ubade kabul edince, oğlu, babasına kılınç çekip, Aliyye ne cevap vereceksin? Gadır Humda, Resûl, elinden tutup, ben bunu size halife ve imâm ettim demişti. Siz de biat etmiştiniz. Şimdi, nasıl vazgeçiyorsunuz, dedi. Sonra Ömer, kılıcını çekip, Ebû Bekre biat etti. Sonra Ashâb-ı dalâletten Ebû Ubeyde ve 20 kişi biat etti. Hiçbiri cenaze namazı kılmadı. Üç gün sonra, Ali de gelip mescitte toplandılar. Ömer, Alinin yanına gelip, halkın çoğu Ebû Bekre biat etti. Sen ve Beni Haşim de etmelisiniz dedi. Zübeyr kılıç ile Ömere yürüdü. Ali mâni oldu. Ali, Ebû Bekr ve Ömere dönüp, Ey Ashâb, Peygambere muhalefet edip, Allaha âsî oldunuz. Hilafet, benim hakkımdır. Hakkımı veriniz dedi. Ömer, sana biat etmeyiz dedi. Ali cevap verip, Resûl vasiyet etmeseydi senin gibi münâfık ve din düşmanlarını katl ederdim dedi. Ebû Bekr ve Ebû Ubeyde dedi ki ya Ali sen gençsin. 33 yaşındasın. Ebû Bekr ise ihtiyardır. Sonunda hilafet senindir. Sönmüş ateşi tutuşturma! Ali dedi ki hilafet bize mahsustur. Kimsenin hakkı yoktur. Beşir bin Sad Ensârî dedi ki ya Ali, bu sözü önce söyleseydin Ebû Bekre kimse biat etmezdi. Ömer, Aliyye biat olunacak korkusu ile meclisi dağıttı. Ertesi gün Selman, Ebû Zer, Miktad, Ammâr bin Yaser, Büreyde-i Eslemi, Sehl bin Hanif, Huzeyfetibni Sâbit, Eba Eyyüb-i Ensârî, Ebû Bekri öldüreceğiz dediler. Ali kabul etmedi ve Resûl haber verdi ki ey Ali sen bana Harun ile Mûsâ gibisin. Beni İsrail, Harunu bırakıp öküze taptıkları gibi, ümmetim seni bırakıp başkasını ihtiyar eder dedi. Ashâb, Cuma günü mescide gelip, Ey Ebû Bekr, bu çirkin işten vazgeç dediler. İş uzadı. Üç gün sonra Hâlid bin Velid büyük ordu toplayıp, Ömer de önlerine geçip mescide geldiler. Alinin üzerine yürüdüler. Selman kalkıp, bunlara, sizin Cehennem köpekleri olduğunuzu Resûl haber verdi dedi, diyor. Ömer sokakta herkesi zor ile Ebû Bekre biat ettirdi. Hazrec kabilesi ile Sad bin Ubade, 9.000 kişi ile biat etmedi. Mâlik bin Nüveyre, 10.000 kişi ile biat etmediğinden, Ömer, Hâlid bin Velidi gönderip, o mümin ve muvahhidi namazda öldürdü. Bunun neresine icmâ-i ümmet denir?) diyor.

Hüsniye kitabı, işine geldiği gibi anlatadursun, biz tarihi vesikalara bakalım.

Büyük Taberi tarihini Muhammed bin Cerir “rahime-hullahü teâlâ” yazmıştır. Bunun tercümesinde, üçüncü cildinin birinci sayfasında şöyle başlıyor:

Resûlullah hasta olalıdan beri, Ebû Bekr-i Sıddîk evine gitmedi. Mescid-i saadette kalır, her saat Resûlullahın hizmetinde bulunurdu. Resûlullah, Hicretin on birinci senesi, Rebiulevvelin 12. pazartesi günü ruh-i şerifini, teslim etti. Mübarek başı, hazret-i Aişenin “radıyallâhu anha” göğsü üzerinde idi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ağlayarak dışarı çıktı. Hazret-i Ebû Bekr içeri girip, Aişeyi ağlar ve elini yüzüne vurur gördü. Resûl “aleyhisselâm” yatmış, ridasını yüzüne örtmüşler. Ridayı açtı, vefât etmiş olduğunu gördü. Ridayı örtüp, mescide girdi. Hutbe okudu ve (Ey Ashâb! Resûlullah vefât etti. Allahü teâlâ, ona ölümü ikram etti. Muhammed aleyhisselâma tapan varsa, bilsin ki öldü. Allahü teâlâya tapanlar, bilsinler ki Allahü teâlâ hiç ölmez) dedi. Sonra, Âli-i İmrân sûresi 144. ayetini okudu. Bu âyet-i kerimede meâlen, (Muhammed “aleyhisselâm” resûldür. Ondan önce de Resûller gelmiştir. O da ölecektir. Vefât ederse veya öldürülürse, dininizden döner misiniz? Dininden çıkan olursa Allahü teâlâya zarar vermez. Kendine zarar verir. Dininden dönmeyenlere, Allahü teâlâ sevaplar verir) buyuruldu.

Mugire-tebni Şube gelip, Ensarın bir araya toplandığını, Sad bin Ubadeyi halife yaptıklarını söyledi. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömerin elini tutup dışarı çıktılar. Yolda, Ebû Ubeyde bin Cerrah hazretlerine rastladılar. [Ebû Ubeyde “radıyallâhu anh” Aşere-i mübeşşereden, yani Cennete gidecekleri müjdelenmiş olan on kişiden biridir. Her gazada bulundu. Çok cesur idi. Şama giren ordunun başkumandanı idi. (Kısas-ı Enbiyâ) da anlatıldığı üzere Resûl “aleyhisselâm” kendisine (Ümmetimin emini budur) buyurmuştu. 18 senesinde 58 yaşında vefât etti. Vefâtında, cinnilerin ağlayıp matem tuttukları duyuldu. Resûlullahın Cennet ile müjdelediği ve ümmetimin emini dediği, ömrünü Resûlullahın önünde, din düşmanlarına saldırmakla geçiren böyle mübarek bir zata, sıkılmadan, çala kalem (Ashâb-ı dalâletten) diyen bu yahudi kitabının, müslümanlığı parçalamak için yazıldığı, güneş gibi meydandadır.] Ebû Ubeyde hazretleri de, Ensar, Beni Saidenin evine toplanmış, Sad bin Ubadeyi halife yapıyorlar dedi. Üçü oraya gitti. Evs ve Hazrec kabileleri toplanıp Sad bin Ubadeye biat etmek istediklerini gördüler. Sad “radıyallâhu anh” hasta yatıyordu. Çok kalabalık vardı. Ebû Bekre dediler ki bizden bir halife olsun, sizden bir halife olsun! Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” âyet-i kerimeler okuyarak uzun nasihat verdi. Ensarı methetti. (İmam, Kureyşten olur) hadis-i şerifini okuyup, (Kureyşten birini halife yapalım. Siz Resûl yanında nasıl kıymetli idi iseniz, onun yanında da öyle muhterem olursunuz. Ben Ashâbdan iki kişiyi seçtim. İkisi de Kureyşin asilzadeleridir. Birisi Ömer, birisi Alidir) dedi. Ensar, Aliyye “radıyallâhu anh” biat etmek istedi. Ömer, yine karışıklık çıkmasından korkarak, (Ya Eba Bekr! Sen Kureyştensin! Elini uzat, sana biat edelim) dedi. Ebû Bekr, (Sen uzat, sana biat edelim) dedi. Ömer, Ebû Bekrin elini çekip biat etti. Ensar da, bunu görünce, hepsi, Ebû Bekre biat ettiler. Ensarın Sad bin Ubadeye biat edecekleri haberi Medineye yayılmıştı. Bütün Ashâb toplanıp, buna karşı koymak üzere yürüdü. Ömer “radıyallâhu anh”, önlerine geçip, (Ey halk! Gelin Peygamber aleyhisselâmın halifesine biat edin!) diye bağırdı. O gün, bütün Medine ahalisi, hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” biat etti. Böylece büyük bir ayrılığın önüne geçilmiş oldu. Hazret-i Ali, Hasan ve Hüseyin “radıyallâhu anhüm”, Ehl-i beyti taziye ile meşgul olduklarından, yalnız bu üçü, o gün biat edemeyip, sonradan biat ettiler.

Ertesi salı günü, Ashâb mescitte toplandı. Ömer “radıyallâhu anh” minbere çıkıp, (Ey Ashâb-ı kirâm! Allahü teâlâya şükredin ki sizi, en efdaliniz olan Ebû Bekrin etrafında topladı. Biat etmeyen kaldı ise biat etsin!) dedi. Sonra hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki (Ey halk! Biliniz ki ben bu işi, Ashâb arasında ikilik olmamak, kan dökülmemek için kabul ettim. Ben de, sizin gibi bir insanım. İnsan yanılır. Yanılmadığım zaman, Allahü teâlâya şükredin. Yanılınca, bana doğruyu gösterin! Ben, Allahü teâlâya itaat ettiğim müddetçe, siz de, bana itaat edin. Ben, itaattan çıkarsam, siz de bana itaat etmeyin! Şimdi Peygamberimizin “aleyhisselâm” hizmetini görelim. Onun hakkını ödiyelim. Yıkayalım, namazını kılalım ve kabri şerifine koyalım) dedi. Minberden inip, Resûl aleyhisselâmın hanesine geldi. Ridayı açıp, mübarek yüzünü kokladı. Mübarek yüzünden ve saçından, misk kokusu duydu. Yüzünü, mübarek yüzüne koyup (Anam, babam sana fedâ olsun, diri iken de, ölü iken de, ne güzel kokuyorsun!) dedi. Sonra, (Resûl aleyhisselâmdan işittim ki (Beni, Ehl-i beytim yıkasın!) buyurmuştu) deyip, (Abbas ve Ali “radıyallâhu anhüma” yıkasınlar) dedi. Abbas, oğlu Fadl ile beraber geldi. Hazret-i Ali dahi geldi. Halife (Ya Ali, Resûlullahı sen yıka) dedi. Resûlullahın hizmetçisi Üsameye de, onlara hizmet et dedi. Kendisi, Ashâb-ı kirâm ile kapıda bekledi. Ensardan Evs bin Havliyi “radıyallâhu anh” de, yardım için içeri soktu. Gömleği içinde yıkayıp, üç beyaz kefene sardılar. Buhurladılar. Ebû Talha kabir kazdı. Kabrin yeri neresi olsun diye uyuşamadılar. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” buyurdu ki ben Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” işittim ki (Peygamberler vefât ettikleri yere defn olunur) buyurmuştu. Yatağı kaldırıp, o yer kazıldı. Resûlullahı kabir-i şerifin kenarına koydular. Ashâbı, bölük bölük gelip, imamsız, namazını kıldılar. Namaz gece yarısına kadar devam etti. Gece yarısı, kabir-i şerife koydular. Çarşamba gecesi idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” pazartesi günü vefât etti. Dünyayı teşrifleri de pazartesi günü idi. 16 yaşında iken, Hacer-i esved taşını da Kâbe duvarına pazartesi günü koymuştu. Hicrette, Mekkeden pazartesi günü çıkmıştı. Medineye de, pazartesi günü gelmişti.

Defnden üç gün sonra, hazret-i Ebû Bekr, (Resûl aleyhisselâm, sizi Üsamenin emrinde gazaya göndermişti. Hasta olunca, o iş yapılamadı. Her şeyden önce, bu emri yerine getirmeliyiz! Bu işte gevşek davranmayın! Gazaya hazır olun) diye emir buyurdu. Ashâbı harbe hazırladı. O zaman Üsame 22 yaşında idi. Arabistan çöllerinde isyan çıktığı işitildi. Ashâb, (Üsamenin emrinde gitmiyelim. Asiler Medineye gelip halifeyi öldürür) dediler ve çok uğraştılar ise de, hazret-i Ebû Bekr, (Resûlullahın emrini, her ne behasına olursa olsun yapacağız ve Resûlullahın beğendiği kumandanı ben değiştiremem) dedi. Üsame at üzerinde, halife ve Ashâb yürüyerek, Medineden dışarı çıktılar. Halife, Ashâba vedâ ederken (Size birinci nasihatim. Üsameye itaat etmenizdir) buyurdu. (Şamdaki rahibeleri, çocukları, kadınları öldürmeyin) dedi. Üsameye dönerek (Resûlullahın emrettiği yere git! Sonra Şama var) dedi. Üsame, Huzaa kabilesine gidip, mürtedleri öldürdü. Zafer ile 40 gün sonra, Medineye döndü.

Arabistan halkı dinden çıktı, mürted oldu. Halife, mürtedleri terbiyeye, Hâlid bin Velidi gönderdi. Hâlid, mürtedlerin elebaşlarını perişan etti. Kurtulanlar tekrar imana geldi. Halife, zekat memurlarını tekrar, zekat toplamaya gönderdi. Beni Temim kabilesi büyüklerinden Mâlik bin Nüveyreyi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Beni Hanzala kabilesinin zekatlarını toplamaya memur etmişti. Malikin aşıreti, Ebû Bekre biat edip zekatlarını gönderdiler. Sicah bin Haris adında bir hıristiyan kadın, Musuldan Hicaza gelip, peygamber olduğunu iddia etti. Sicah, Maliki kendi dinine davet etti. Mâlik, senin için harp ederim. Fakat, dinine girmek için bir müddet düşüneyim dedi. Sicah, ertesi sabah bana Rabbimden vahiy geldi ki Beni Temimden, bana inanmayanlar ile harp edeceksin dedi. Mâlik, harp edip gâlip geldi. Çok müslümanı öldürdü ve çok kimsenin Sicaha inanmasına sebep oldu. Sicah kuvvetlenip, Müseylemetülkezzaba yardım için Yemene gitti. Hâlid, halifeden emir almadan, Mâlik üzerine yürüdü. Mâlik zekatlarını Hâlide gönderdi. Hâlid, kabul edip, Halifeye bildirdi. Halife emir gönderip, ezan sesi işitilen köylere bir şey yapma dedi. Suvariler, Maliki yakalayıp getirdi ve ezan sesi işitmedik dedi. Ebû Katade “radıyallâhu anh” ben işittim dedi. Hâlid: Niçin Sicaha tâbi oldun? dedi. Mâlik, onunla sulh ettim. Dinine girmedim dedi. Fakat, Peygamberimizi söylerken, yanılarak sizin sâhibiniz şöyle demişti deyince, Hâlid “radıyallahü teâlâ anh” kızıp, ey köpek! Bizim Peygamberimiz de, sizin Peygamberiniz değil mi? Sen münâfıksın. Sicaha uymuşsun! Onun için, çok müslüman öldürdün dedi ve boynunu vurdurdu. Ebû Katade, bu işi beğenmeyip, Medineye geldi. Hazret-i Ömere anlattı. Ömer “radıyallâhu anh” halifeye gidip, (Hâlid zulüm ile müslümanları öldürmüş. Hâlidi çağır cezasını ver!) dedi. Halife de (Ya Ömer! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Hâlid için (Hâlid, Allah’ın kılıçıdır) buyurdu. Ona nasıl darılayım) dedi. Malikin kardeşi gelip, kardeşim müslüman idi. Sana biat etmişti. Halitten kardeşimin kanını isterim dedi. Halife, Hâlidi çağırdı. Ömer, Hâlidi görünce, yakasına yapışıp, oklarını alıp parçaladı ve (Allahtan korkmaz mısın? Bir müslümanı öldürmüşsün) dedi. Halife sorunca, Hâlid dedi ki (Ey Halife! Resûlullahın (Hâlid, Allah’ın kılıçıdır) buyurduğunu işitmedin mi?) Billahi işittim deyince, Hâlid, Allah’ın kılıcı, yalnız kâfir veya münâfık boynunu vurur dedi. Halife, doğru söylüyorsun, haydi vazifen başına git buyurdu. Ömer “radıyallâhu anh” Hâlidin kurtulduğunu işitince, üzüldü. Taberinin yazısı, burada tamam oldu.

Ehl-i beyt evladından olan, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” (Gunye) kitabında, ceddi hazret-i Alinin “radıyallâhu anh”, hazret-i Ebû Bekr halife olacağı gün söylediklerini yazmaktadır.

(Mevahib-i ledünniye) kitabı tercümesi, 2. cilt, 155. sayfada: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” (Harun, Musaya “aleyhimesselam” nasıl yakın ise, sen de bana öylesin. Yalnız benden sonra, Peygamber gelmez) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki arada peygamberlik değil, halifelik yani yerine vekil olmak bakımından benzerlik vardır. Harun, Mûsâ “aleyhisselâm” ölmeden önce yerine vekil olduğu gibi, sen de, ben hayatta iken, bulunmadığım yerde, benim halifemsin demektir. Şerefeddin Hüseyin bin Muhammed Tayyipi, böyle mânâ verdi. Harun aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâmdan önce öldüğü meşhurdur. Bunun için, İmâm-ı Alinin, Resûlullahtan sonra halife olacağına, burada bir işaret olmadığı gibi, halife olmayacağı da anlaşılmaktadır.

(Menakıb-ı çihar yar-i güzin) kitabı, 5. menakıbde diyor ki Buhârîde Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma” buyuruyor ki (Resûlullahın zamanında, Ashâb-ı kirâmın üstünlüklerini konuşurduk. Önce, Ebû Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali) derdik. İbni Münzir diyor ki İmâm-ı Ali buyuruyor ki (Bu ümmetin üstünü Ebû Bekr-i Sıddîktır).

Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” 34. menakıbinde diyor ki: Bir gazadan, pekçok ganimet eşyası geldi. Halife Ömer, bunun beşte birini, hakkı olanlara dağıtırken, İmâm-ı Hasan geldi. Buna bin dirhem [3 kilo 365 gram] gümüş verdi. Sonra, hazret-i Hüseyin geldi. Ona da, bin dirhem verdi. Sonra, kendi oğlu Abdullah geldi. Buna, 500 dirhem verdi. Abdullah üzülüp, (Hasan ile Hüseyin, çocuk oldukları hâlde, onlara çok verdin. Ben pehlivan olup kaç kere gazaya gittim. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” önünde, düşmana saldırıp, nice kâfir öldürdüm. Bana onlardan az vermek doğru mudur?) dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki (Ey oğlum! Sen, onlarla bir mi olmak istiyorsun? Onların, Ali gibi babaları var. Fâtıma-tüzzehra “radıyallâhu anha” gibi anaları var. Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” gibi dedeleri var). Bu sözler, İmâm-ı Alinin kulağına gidince, Resûlullahtan işittim: (Ömer, Cennetteki insanların ışığı ve İslâmin nurudur) buyurmuştu dedi. Hasan ile Hüseyin, bu müjdeyi Ömere götürdü.

Ebülmuin Meymun bin Muhammed Nesefi (Temhid) kitabında diyor ki: Halifenin kim olacağı bildirilmemiştir. Hazret-i Ali ve çocuklarının halife olması bildirilmiş olsaydı, Ashâb-ı kirâm, bunu söyler ve bizlere kadar, haber gelirdi. Bildirilen bir emri, Ashâb-ı kirâmın saklıyacaklarını söylemek, o büyüklere, büyük iftirâ olur. Ashâb-ı kirâm, abdesthanede nasıl taharetlenileceğini gösteren haberleri bile bizlere ulaştırdı. Halifelik için, bir emir, bir işaret olsaydı, Ali “radıyallâhu anh” ve çocukları ve Ashâb-ı kirâm, bunu elbette bildirirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edince, Ashâb-ı kirâm, Beni Saide sofasında toplanıp, (Bir kimse, zamanındaki halifeyi bilmese, ölürken dinsizler gibi ölür) hadis-i şerifini okudular. Halifesiz bir gün geçmesini câiz görmediler. Onun için, halifeyi bilmemek küfürdür. Çünkü, İslamiyetin emirlerinden bir kısmının yapılması için halife lâzımdır. Mesela, Cuma ve bayram namazlarının kılınması, yetimlerin evlendirilmesi ona bağlıdır. Halifeyi inkâr eden, farzları inkâr etmiş olur. Farzlara inanmamak ise küfürdür. Ensardan biri (Bizden bir halife, Muhacirlerden bir halife olsun) dedi. Ebû Bekr kalkıp, (Öyle zannederim ki halife olmak Aliyye yakışır. Ben onun halife olmasını istiyorum) dedi. Ali hemen ayağa kalkıp, kılıcını çekerek, (Kalk ya Eba Bekr! Allah’ın ve Resûlünün halifesi sensin! Resûl-i Ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” seni hepimizin önüne geçirdi. Senin önüne kimse geçemez. Resûlullah bana buyurdu ki (Git, Ebû Bekre emret! Ashâbıma imâm olsun). Resûlullahın dinimiz için önümüze geçmesine râzı olduğu kimseyi, biz dünyamız için önümüze geçirmeye razıyız) dedi. Resûl-i ekrem, Ebû Bekri, kendi imamlık yerine halife yaptığı için, kendisine (halife-i Resûl) denildi. Ashâbın hepsi, hazret-i Alinin sözünü beğenerek, hazret-i Ebû Bekri söz birliği ile halife yaptılar. Sonra, Resûl-i ekremin hizmetine koştular. Defnden sonra, halife hutbe okudu ve (Beni hakim yaptınız. Halbuki hayırlınız ben değilim. Beni kabul edin) dedi. Ali, yine kalkıp (Seni red veya kabul edebilecek değiliz. Seni Resûl-i ekrem önümüze geçirdi, kim geriye çekebilir?) dedi. Ebû Bekr, halife iken, gün geçtikçe zayıfledi. Artık acınacak hâle geldi. Kızı Âişe, sebebini sordu. (Ey gözümün nuru yavrum. Muhammed Mustafanın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayrılık ateşi, beni yakıp eritiyor) buyurdu.

Abdullah ibni Abbas buyurdu ki: İza cae sûresi gelince, babam Abbas, Aliyye dedi ki bu sûre, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât edeceğini haber veriyor. Acaba kimi halife yapar? Ey amca git, Resûlullaha sor. Bu işi bize verirse, Kureyş ile çekişmemiz önlenmiş olur. Başkasına verirse, hakkımızı gözetmesini o kimseye emir buyursun. Abbas, Resûlullahı yalnız bulup sordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ey amcam! Allahü teâlâ, halifeliği Ebû Bekre vermiştir. Necat ve felah bulmak için, Ebû Bekrin her sözünü kabul edin. Ona itaat eden, doğru yolu bulur) buyurdu. Hazret-i Ebû Bekrin hak halife olduğuna inanan ve Ashâb-ı kirâmın hepsini seven, doğru yolu bulmuş olur.

Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden idi. Birçok hadis-i şerif ile methedildi. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” tarafından Medâyn valisi yapıldı. 35’te, orada vefât etti. Böyle büyük bir Zâtın, İmâm-ı Ömere ve büyük bir sahabi ordusuna (Cehennemin köpekleri) demesi ve bu çok çirkin iftirâyı, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” üstüne yüklemesi, hiçbir müslümanın inanacağı bir şey değildir. Çünkü, Ashâb-ı kirâmdan herhangi birini kötülemek, çeşitli hadis-i şeriflerde yasak edilmiştir. Selman-ı Fârisînin, bu hadisleri hiçe sayması ve bir de hadis uydurması, ancak bir yahudinin yazdığı (Hüsniye) kitabının küstahça ve alçakça iftirâsıdır. Evet, Buhârî ve Müslimde bulunduğu, Menavide bildirilen hadis-i şerifte (Bidat sahipleri, Cehennem köpekleridir) buyuruldu. Demek ki Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrılanların, Ashâb-ı kirâma dil uzatanların, Cehennem köpekleri oldukları bildirilmiştir. Hüsniye kitabı, bunu tersine çevirmektedir.

16 — Acem yahudisi Mürtedânın, Hüsniye adındaki kitabında, (Ümmetin havassı, avamı, İslâmin şehirlerine mektuplar göndererek, Osmanın katli için ittifak ettiler ve hatta, Mısırdan 30 bine yakîn müslümanlar, Osmanın zulmünden şikayet etmek üzere Medineye geldi. Bunlar da, icmâ-ı ümmete dâhil olup Medine mahallelerinde, çirkin bir şekilde, Osmanı katl edip, bir nice gün ayağında bağlı ipler ile sürüyerek gezdirdiler. Müslümanlar güruh güruh gelip, sen bu zülmü, İslama ne vechle câiz gördün diyerek cenazesine dahi tekme ile vurdular) yazıyor.

Halbuki bütün İslam tarihleri, söz birliği ile vak’ayı olduğu gibi bildirmektedir. Mesela, Taberi büyük tarihi tercümesinde, 3. cilt, 171. sayfada diyor ki:

Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” halife iken, Yemende, Abdullah bin Sebe isminde bir yahudi, eski kitapları çok okumuştu. Medineye gelip, halifenin yanında müslüman görünerek, halifenin gözüne girmek istedi. Fakat, halife, buna hiç yüz vermedi. Bu, her yerde hazret-i Osmanı kötüledi. Halifeye, bu yahudi, her zaman seni kötülüyor dediler. Halife, bunu Medineden çıkardı. Bu da, Mısra gidip, halifeye karşı propagandaya başladı. Çok bilgili olduğundan, cahilleri etrafına topladı. En çok söylediği şey, (Her Peygamberin bir veziri var idi. Bizim Peygamberimizin veziri de Alidir. Hilafet, onun hakkı idi. Osman, onun hakkını elinden aldı.) Fellahları kandırıp, Osman “radıyallâhu anh” kâfirdir dediler. Mısır valisi Abdullah bin Sad tarafından, halifeye şikayetler yazdılar. Mısırdan 4 bin kişi Medineye geldi. Halifenin beğenmedikleri hareketlerini, kendisine bildirdiler. Halife her suale, cevap verip, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile haklı olduğunu ispat etti. Asker de, geri Mısra döndü. Bir sene sonra, Mısırdan 4 bin ve Iraktan da, 4 bin kişi geldi. Medine ahalisi silahlanıp, niçin geldiniz? dediklerinde, hacca gidiyoruz dediler. Ahali de, silahını bıraktı. Gelenlerin maksatları hazret-i Osmanı hâl’ etmek idi. Mısırlılar, hazret-i Aliyi, Iraklılar hazret-i Talhayı halife yapmak istiyordu. Mısırlılar, Hazret-i Ali’ye gelip, (seni halife yapacağız) dediler. Hazret-i Ali bunlara darılıp, (Peygamberimiz “aleyhisselâm” sizin yerleştiğiniz yere gelip konacak askerin mel’un olduğunu haber verdi) buyurdu. O gece halife, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” yanına gelip, bu askerleri geri döndür dedi. Hazret-i Ali, peki diyip, sabahleyin askere nasihat verdi. Asker geri dönmekte iken, hazret-i Ali halifeye gelip, Mısır valisini değiştir. Onların istediğini tayin eyle dedi. Halife, Muhammed bin Ebû Bekri Vâli yaptı. Mısırlılar, Vâli ile Mısra gitti. Fakat yolda, bir haberci üzerinde halifenin mektubunu buldular. Eski vâliye emir idi ve gelenleri kabul ediniz deniyordu. O zaman yazılar noktasız olduğundan, mektuptaki fakbüluhu kelimesini, faktüluhu, katl ediniz mânâsına okudular. Mısırlılar böyle okumaya, kızdılar. Medineye geri döndüler. Iraklıları da döndürdüler. Halifenin evini sardılar. 20 gün sonra, Cuma gecesi, halifeye rüyada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ya Osman! Bu gece bizim yanımızda iftar edersin!). Asker, kapıyı yıktı içeri girdi. Mervan 500 kişi ile bahçede idi. Dövüştüler. Kan dere gibi aktı. 500 kişi de ölünciye kadar savaştı. Mervan, yaralanıp yıkıldı. Önce, Muhammed bin Ebû Bekr içeri girdi. Fakat, halifenin sözüne dayanamayıp tekrar çıktı. Sonra Mısırlılardan Kinane bin Beşir girip, halifeyi Kurân-ı Kerîm okurken şehit etti. Sarayı yağma ettiler. Aşere-i mübeşşereden Ali, Talha, Saîd ve Sad “radıyallâhu anhüm” evlerinden hiç çıkmadı. Herkes üzüldü. 35 senesi, Zilhiccenin 18. Cuma günü idi. Yardıma gelen Kufe ve Mısır askeri yetişemediler. 82 yaşında idi. İkindi vakti idi. Üç gün sonra evden çıkarıp, üç akrabası, gece Bakide defnettiler. Korkudan, kimse gelemedi. Abdullah bin Sebe, böylece istediğine, uğraştığına kavuştu. İslam topluluğuna, ilk fitne ateşini saldı. İlk kanlı yarayı açtı.

Hüsniye kitabı, bu yahudinin ortaya attığı, yıkıcı, aldatıcı sözlerle, fitne ve fesad ateşini yeniden tutuşturmaya, müslümanları parçalamaya, fikirleri dağıtmaya çalışmaktadır. Hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” evi sarılı iken, müezzin, kendisini mescide çağırdı. Gelemeyeceğim, namazı Ali kıldırsın dedi. Ali “radıyallâhu anh”, yalnız Cumayı kıldırıp, diğerlerine Eba Eyyüb-i Ensariyi vekil yaptı. Ev sarılı iken halife, hac için, yerine Abdullah bin Abbası gönderdi. Birkaç gün sonra, Mısırlılar, Alinin “radıyallâhu anh” yanına gelip, seni halife yaptık dediler. Kabul etmedi ve başkasını yapın! Ben de ona biat ederim dedi. Sonra Talhaya gittiler. O da kabul etmedi. 5 gün sonra, Medine ahalisini Aliyye gönderdiler. Çok yalvardılar. Bunlardan da kabul etmedi. Mısırlılar dedi ki biz halifesiz dönersek, çok fitneler çıkar ve önü alınmaz.

Ali “radıyallâhu anh” yeniden fitne çıkmasın diye, önce Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı biat etsin dedi. Talha ve Zübeyri “radıyallâhu anhüma” getirdiler. Ali, buyurdu ki (Benim bu işe rağbetim yoktur. Fakat müslümanlar imamsız kaldı. Hanginiz kabul ederse, elini uzatsın, ona biat edeyim) ve Talhaya bakıp (Sen herkesten daha layıksın. Elini uzat, sana biat edeyim) buyurdu. Talha ise (Sen varken bana düşmez) dedi ve Aliyye biat etti. İkinci olarak Zübeyr biat etti. Sonra, ahali gelip biat ettiler. O gün zilhiccenin 25’i idi. Halife, hutbe okudu. Cuma namazını kıldılar. Halife ilk iş olarak, hazret-i Muaviyeyi Şamdan azl edip, yerine Abdullah ibni Abbası tayin etti. Abdullah, bunu kabul etmedi, gitmedi, (Onu azl etme, orada eski bir validir. Fitneye sebep olur) dedi. Halife vazgeçip, bir sene sonra, yine azl etti. Birçok valileri de değiştirdi. Muaviye “radıyallâhu anh”, yeni vâliye karşı asker gönderdi. Vâli, Medineye döndü. Şamdan bir haberci gelip (Şamda yüzbinden ziyâde kişi, Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” kanını senden istiyorlar ve her gün mescide gelip, Osman için ağlıyorlar) dedi.

Görüliyor ki İslamda ilk fitneyi çıkaran bir yahudi dönmesidir. Müslümanları parçalayan budur. Şimdi, mezhepsizlerin onun yolunda oldukları, kitaplarından anlaşılmaktadır.

(Mesabih) kitabında diyor ki Talha bin Abdullahın “radıyallahü teâlâ anh” haber verdiği bir hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Her Peygamberin bir arkadaşı vardır. Benim de, Cennette arkadaşım Osmandır).

Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki Biat-ı Rıdvân yapılırken, Osman “radıyallâhu anh” yoktu. Vazife ile Mekkeye gönderilmişti. Resûl “aleyhisselâm” iki mübarek elini birbiri ile tutup (Osman, Allah’ın ve Resûlünün işini görmektedir. Onun yerine ben biat ediyorum) buyurdu. Kendi mübarek elini, Osmanın eli yaptı.

(Mesabih) de, Mürre bin Kab “radıyallâhu anh” buyuruyor ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yakında çıkacak fitneleri anlatıyordu. O ânda, biri geçti. Mübarek eli ile onu göstererek, (Fitne günü, bu kimse, hidayet üzeredir) buyurdu. Kalktım, baktım. Geçen kimse, Osman idi.

Büyük âlim Mevlânâ Nureddin Abdurrahmân Câmî “rahime-hullahü teâlâ”, (Şevahid-ünnübüvve) kitabında bildiriyor ki Âişe “radıyallâhu anha” buyurdu ki Resûl aleyhisselâm dedi ki (Ya Âişe! Ashâbımdan birini istiyorum). Ebû Bekri çağırayım mı? dedim, cevap vermedi. Onu istemediğini anladım. Ömeri çağırayım mı? dedim. Ses çıkarmadı. Amcan oğlu Aliyi çağırayım mı? dedim, yine cevap vermedi. Osmanı çağırayım mı? dedim. (Çağır gelsin) buyurdu. Resûl aleyhisselâm, ona bir şeyler söyledi. Rengi sarardı. Osman halife iken, evini sardılar. (Niçin karşı koymazsın?) dediklerinde, (Resûl aleyhisselâm, bana çok şey söyledi. Ona söz verdim. Sabrederim) dedi. Hazret-i Âişe buyuruyor ki (Resûl aleyhisselâmın, o gün, ona bu hâli haber vermiş olduğunu anladım).
Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” buyuruyor ki Huneyn günü kâfirler dağıldıktan sonra Resûl aleyhisselâm ile birinin yanından geçtik. Resûl aleyhisselâm o kimseye (Ey Allah’ın düşmanı! Allahü teâlâ seni sevmez) buyurdu. (Bu Kureyşlileri sevmiyor) dedim. (Evet, Osmanı sevmez) buyurdu.

Abdullah ibni Abbas buyuruyor ki Resûlullahtan işittim. Buyurdu ki (Yemin ederim ki Osman, ümmetimden 70 bin kişiye şefaat ederek, Cehenneme girmekten kurtaracaktır).

Resûlullah, kızı Rukayyeyi Osmana verdikten bir zaman sonra, kızına (Osman bin Affanı nasıl buldun?) dedi. Hayırlı, iyi gördüm dedi. (Ey canım kızım! Osmana çok saygı göster. Çünkü, Ashâbım arasında, ahlakı bana en çok benzeyen odur!) buyurdu.

Ali “radıyallâhu anh” Fâtıma-tüzzehra “radıyallâhu anha” üzerine bir daha evlenmek istedi. Resûl aleyhisselâm, bunu işitince, mübarek kalbi incindi. Ali vazgeçti ise de, affetmedi. Ebû Bekr şefaat etti, affetmedi. Ömer şefaat etti, yine affetmedi. Osman şefaat etti. Afv buyurdu “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Sebebini sorduklarında (Öyle birinin şefaatini kabul ettim ki Allahü teâlâya, yer ile gökün yerini değiştir derse, Allahü teâlâ kabul buyurup değiştirir. Yahut, ya Rabbi! Muhammed “aleyhisselâm” ümmetinin hepsinin bütün günahlarını affet derse, affeder) buyurdu.

Ali “radıyallâhu anh” Fâtıma-tüzzehra “radıyallahü teâlâ anha” ile evlenirken düğün için parası yok idi. Zırhını satılığa çıkardı. Osman “radıyallâhu anh” pazardan geçerken, zırhı tanıdı. Dellalı çağırıp, bu zırha sâhibi ne istiyor dedi. Dellal, 400 dirhem gümüş dedi. 400 dirhemi verip zırhı aldı. Eve getirip, ayrıca 400 dirhemle zırhı, Aliyye gönderdi ve: Bu zırh, senden başkasına lâyık değildir. Bu gümüşleri de, düğünde harc et ve bizim özrümüzü kabul buyur, dedi.

Evliyânın büyüklerinden, derin âlim, İmâm-ı Muhammed Parisa “rahime-hullahü teâlâ” (Faslülhitab) kitabında buyuruyor ki: Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki: (Bazı kimseler, beni, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmandan üstün tutuyormuş. Bunlar münâfıktır. Müslümanlar arasına ikilik sokmak, kardeşi kardeşten ayırmak için böyle yapıyorlar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana, bunları haber verdi. Bunları görünce, öldür dedi. Müslüman görünürler. Halbuki kâfirdirler ve İslam düşmanıdırlar. Yalan söylemekle övünürler, içleri bozuktur. Kurân-ı Kerîmi değiştirirler. Dinsizlik üzerinde birleşirler. Ashâb-ı kirâmın büyüklerini, hatta Resûl-i ekremi kötülerler. Ashâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar üzerinde dururlar. Allahü teâlâ bunları affetmez. Küçükleri büyüklerinden ders alır. Onları böylece bozuk yetiştirirler. İslamı yıkarlar. Bidatları yayarlar. Yer yüzünde onlardan alçak yoktur. Yeryüzü, onlara küskündür. Gök onlara, lanetle gölge salar. Onlar yeryüzündeki insanların en kötüsüdür. Fitne, bunlardan çıkar. Melekler arasında, bunların adı encas [pislikler]dir. Camilerinde, kahvelerinde, mekteplerinde, Ashâb-ı kirâma lanet ederler ve bunu kendilerinin ibâdeti bilirler. Kalplerinde, insanlık duygusu yoktur. Allahü teâlâ, onları insan şeklinden çıkarır. O zamanda, sünnete yapışan, şehitlerden, âbidlerden üstün olur. Saadet, onun olur.) Ashâb-ı kirâm, bunları işitince (Ya Emrelmüminin! Biz, o zamana kalırsak ne yapalım) dediler. Hazret-i Ali, buyurdu ki (Îsâ aleyhisselâmın havarileri gibi olunuz! Bizim yolumuzu öğreniniz. Allahü teâlânın emirlerine sarılmaya, Resûlüne itaate, Ashâbının hepsini sevmeye ve bu sapıkların sözlerinden, yazılarından kaçmaya uğraşınız! Hak ve sünnet üzere olmak, bidat ve dalâlet üzere olmaktan hayırlıdır) buyurdu.

İmâm-ı Refiuddin, Tac-ül-İslam Osman bin Ali Merendi, Abdullah bin Ömerden haber verdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Allahü teâlâ, size namazı, orucu, haccı, zekatı farz ettiği gibi, Ebû Bekr-i Sıddîkı ve Ömer Fâruku ve Osman Zinnureyni ve Ali Murtezayı sevmeyi de farz etti. Bu dördünden birini sevmeyen kimsenin namazı da, orucu da, haccı da, zekatı da kabul olmaz. Kıyamet günü, bunlar, mezardan, ateşe [Cehenneme] götürülür) buyurdu.

17 — Hüsniye kitabında, (İmâm-ı Cafer Sâdık, Müt’a nikahını emrederdi. Çünkü, Allahü teâlâ (Kadınlardan istimta edince ücretlerini veriniz) âyet-i celilinde, müt’a nikahını mubah kılmıştır. (Müt’a nikahı demek, bir kadına, şu kadar mal karşılığı kendini şu kadar zaman bana teslim edermisin deyip, kadının da şahitsiz kabul etmesidir. Yani, muayen gün için, para ile kadın kiralamaktır.) Müfessirler ve fıkıh âlimleri, bu ayetin, müt’a nikahı için olduğunu bildirmiştir. Bu ayeti nesh eden, başka bir âyet ve hadis yoktur. Bunu, Ömer halife iken, hiçbir âyet ve hadis söylemeden fitneye yol açar korkusu ile kendiliğinden yasak etti. Ömer bin Hasin diyor ki (Müt’a nikahı yapardık. Âyet ve hadis ile hiç yasak edilmedi). Abdullah ibni Ömer diyor ki (Resûlullahın sünneti, babâmin sözü ile değiştirilemez). Her şey aslında mubahtır. Yasak olmaları için âyet ve hadis lâzımdır) diyor.

Bütün tefsirler ve fıkıh kitapları diyor ki Nisa sûresi, 24. âyetinin (İstimta ettiğiniz kadınların ücretini veriniz) meâl-i alisi, müt’a nikahı için değildir. Nikahtaki mehr parasını vermek içindir. Mesela (Beydavi tefsiri) ve bunun haşiyesi (Şeyhzade tefsiri) 2. cilt, 26. sayfada, yukarıdaki ayetin tefsirinde buyuruyor ki (Bu âyet-i kerime, sahih olan nikahı bildirmektedir. Müt’a nikahının mubah olmasını göstermiyor. Mehr parasını emrediyor. Müt’a nikahı, önce mubah olmuştu. Sonra yasak edildi. İslamiyette belli bir zaman için nikah yapmak yoktur).

Büyük âlim Burhaneddin-i Mergınaninin “rahime-hullahü teâlâ” (Hidaye) kitabının şerhi olan (İnaye) kitabı 231. sayfasında, Mevlânâ Ekmelüddin [Muhammed bin Mahmud Baberti] buyuruyor ki:

Müt’a nikahı batıldır. Evet Abdullah ibni Abbasın bildirdiği gibi, müt’a nikahı mubah idi. Fakat, hadis-i şerif ile bunun yasak edildiğini, Ashâb-ı kirâm söz birliği ile bildirmektedir. Değiştiren hadis-i şerifleri de haber vermişlerdir. Mesela, Muhammed ibni Hanefiye dedi ki (Babam İmâm-ı Ali “radıyallâhu anhüma” buyurdu ki [hicretin 7. yılı] Hayber kalesı alındığı gün, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” müt’a nikahını men’etti. İmâm-ı Ali böyle buyurunca, Ehl-i beytin gözbebeği olan İmâm-ı Cafer Sâdık, müt’a nikahını hiç emreder mi? Elbette etmez. Zaten (Hüsniye) kitabını yazan Murteza adındaki yahudi dönmesi, yalanlarına, iftirâlarına herkesi inandırmak için, âyet-i kerimelere yanlış mânâ vermekten, hadis-i şerifleri inkâr etmekten çekinmediği gibi, Ehl-i beytin yolu böyledir demeyi de adet edınmıştır. Hadis diye uydurduğu sözlere, Ehl-i beyt böyle emrederdi demektedir. Böylece, cahilleri kandırmakta ise de, dinini bilen, bu yalanlara aldanmaz. Âlimlerimiz, bu yalanlara, ayetle, hadis ile cevap vererek, Ehl-i beytin yolunda gidenlerin, Ehl-i beyti hakiki sevenlerin, Ehl-i sünnet olduğunu ispat etmişlerdir.

Rebi bin Meysere “radıyallâhu anh” buyuruyor ki Hayberi feth ettiğimiz gün, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, müt’a nikahını, üç gün helal etti. Ben, amcam ile bir kadının kapısına geldik. İkimizde de ince palto vardı. Amcâmin bürdesi daha güzel idi. Gayrimüslim (ehl-i kitap) bir kadın kapıya çıktı. Benim paltoma ve gençliğime baktı. Bunun paltosu, onun paltosuna benzemiyor. Fakat, gençliği de, onun gençliğine benzemiyor, diyerek, gençliği paltoya tercih etti ve beni içeri aldı. O gece orada kaldım. Sabah olunca, Resûlullahın adâminın, sokaklarda (Ey müslümanlar! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” müt’a nikahını yasak etti) diye bağırdığını duydum. Hepimiz müt’a nikahından vazgeçtik.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hayatta iken, müt’a nikahını yasak ettiğini, Ashâb-ı kirâm, söz birliği ile bildirmektedir. İcmâ, yani söz birliği, ayeti ve hadisi değiştirmez, ayetin ve hadisin değiştirildiğini haber verir.

Sual: Söz birliği nasıl olur? Abdullah ibni Abbas müt’a nikahının helal olduğunu söylerdi?

Cevap: Yasak edildiğini, sonradan, o da söylemişti. Nitekim, Cabir bin Zeyd diyor ki İbni Abbas “radıyallâhu anhüm” ölmeden önce, müt’a nikahının yasak edildiğini söyledi. Böylece, icmâ hâsıl oldu.

Mâlikî mezhebinde müt’a nikahının câiz olduğunu söylüyorlar. Buna şaşılır. Çünkü, İmâm-ı Mâlik bin Enes (Muvatta) ismindeki kitabında [ilk yazılan hadis kitabıdır] Ali ibni Ebû Talibin bildirdiği hadis-i şerifi yazmaktadır. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Hayber kalesını aldığımız gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ehli merkeb eti yemesini ve müt’a nikahı ile kadın almasını yasak etti). (İnaye) kitabının yazısı burada tamam oldu.

(Müt’a nikahı) nın 4 mezhepte de batıl olduğu, (Mîzan-ül-Kübrâ) da da yazılıdır.

Arabî ve türkçe kitapların hepsinde, mesela Elmalılı Hamdi efendi “rahime-hullahü teâlâ” tefsiri 1328. sayfasında diyor ki Bakara sûresi, 29. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı) buyuruldu. Yani, yiyecek, içecek ve giyecek maddelerin hepsi helal olup ancak âyet-i kerime veya hadis-i şerif ile istisna edilenler haram olur. İnsanların nefslerine ve ırzlarına dokunmanın haram olduğunu bu âyet-i kerime göstermektedir. Ancak, istisna edilenler haramlıktan kurtulup helal olur ki bu da, sahih nikah ile almaktır. Görülüyor ki müt’a nikahının helal olduğunu ispat için delil gösterdikleri (her şey aslında mubahtır. Yasak olmaları için âyet veya hadis lâzımdır) sözünün nikah ile ilişiği yoktur. İlme, dine uymayan bir ispattır. Halife Ömerin “radıyallâhu anh”, müt’a nikahının yasak olduğunu söylerken, hadis ile ispata lüzum görmemesi ve hiç kimse tarafından itiraz olunmaması da, bunun önceden yasak edilmiş olduğunu herkesin bildiğini göstermektedir.

18 — (Resûlullah vefât edince, Ebû Bekr ile Ömer, (Biz Peygamberler miras bırakmayız. Bıraktıklarımız sadaka olur) hadisini söyleyerek, Fâtıma-tüzzehranın elinden (Fedek) ismindeki hurma bahçesini zor ile alıp, Beytülmala verdiler. Fâtıma, Ebû Bekre darılıp, lanet etti. Halbuki Resûlullah, hayatında bunu ona hediye etmişti ve hurmaları, üç sene ona getirilmişti. Fâtıma, bunu, Ali ile Hasan, Hüseyin ve Kanber ile ispat etti ise de, Ebû Bekr, bu şahitleri kabul etmedi. Halbuki bu hadisi, o zalim uydurdu. Kızı Aişeden başka, kimse böyle hadis söylememiştir. Böyle hadis olsaydı, Fâtımaya elbette bildirilir, bu da haram şeyi istemezdi. Ehl-i sünnet, Ebû Bekri haklı çıkarmak için, zındıklık yoluna sapıp, Eşref-i kainata iftirâ ediyor. Allah’ın emrini Fâtımaya bildirmemiş diyorsunuz. Bildirmiş ise, Fâtıma kabul etmeyince küfür olur. Bu hadisi uyduran kâfirdir. Zaten, Ebû Bekrin şahit getirmesi lazım idi. Şahit istemekle de zulüm etmiş oldu. Sonra, Peygamberlerin miras bıraktıkları, Kurân-ı Kerîmin çok yerlerinde yazılıdır) diyor.

Halbuki Ahmed Cevdet Paşa “rahime-hullahü teâlâ” (Kısas-ı enbiyâ) nın 369. sayfasında diyor ki:

Halife hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” silahları ile beyaz katırını, Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” verdi. Diğer eşyayı Beytülmala bıraktı. Fedek ve Hayberdeki hurmalıklarını, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatta iken vakıf etmiş, kimlere dağıtilacağını emir buyurmuştu. Şöyle ki: Gelip geçen elçilere, misafirlere ve yolculara verirdi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” bunları eskisi gibi dağıtıp, asla değiştirmedi. Fâtıma “radıyallâhu anha” mirasını istedikte; (Resûlullahtan işittim: (Bize, yani Peygamberlere kimse vâris olamaz! Bizim bıraktığımız mal, sadaka olur) buyurmuştu. Ben Resûlullahın yaptığını değiştirmem. Bir yanlış yola sapmaktan korkarım) dedi. Fâtıma (Sana kim vâris olur?) demiş. Halife de: (Evladım, ehlim olur) deyince, (Ya ben niçin babama vâris olmuyorum?) demiş. Halife de: (Senin baban olan Resûl-i ekremden işittim ki (Kimse bize vâris olamaz!) buyurdu. Onun için sen de vâris olamazsın. Fakat ben Onun halifesiyim, Onun nafaka verdiği kimselere, aynı şeyleri ben de veririm. Senin masraflarını yapmak benim vazifemdir) dedi. Bunun üzerine Fâtıma “radıyallâhu anha” sustu ve artık miras lafı etmedi.
Mısırdaki büyük âlimlerden Ahmed bin Muhammed Şihâbüddîn Kastalani “rahime-hullahü teâlâ” (Mevahib-i ledünniye) kitabı tercümesi, 1. cilt, 491. sayfada diyor ki (Doğru oldukları, bütün İslam âlimlerince tasdik edilmiş olan 6 hadis kitabına (Kütüb-i sitte) denir. Bunlardan birini yazan Ahmed bin Ali Nesainin bildirdiği hadis-i şerifte (Biz Peygamberler miras bırakmayız) buyuruldu. (Süleyman, Davuda vâris oldu) ve (Ya Rabbi! Bana vâris olacak evlat ver) âyet-i kerimelerinde bildirilen varislik, mal ve mülk varisliği değildir. İlm ve nübüvvet mirasıdır). Yukarıdaki hadis-i şerifi, İmâm-ı Abdürrauf Menavi de yazıyor ve İmâm-ı Ahmed’in (Müsned) kitabından aldım diyor.

Hadis alimi Abdülhak-ı Dehlevî “rahime-hullahü teâlâ” fârisî dil ile yazdığı iki cilt (Medâricün nübüvve) kitabı 2. cilt, 572. sayfada buyuruyor ki:

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Biz Peygamberler miras almayız ve miras bırakmayız. Bıraktığımız şeyler sadaka verilir) buyurdu. Kendisi vefât edince ev eşyası ve silahları ve hayvanları ve Fedek denilen hurma bahçesi kalmıştı. Bu hurmaları ailesine ve fakirlere ve yolculara verirdi. Vefât edince, kızı Fâtıma “radıyallâhu anha”, halife Ebû Bekrden miras istedi. Halife, hadis-i şerifi okuyarak, miras vermedi. Fâtıma, halifeye: (Sen ölürsen, malın kime miras kalır?) dedi. (Aileme ve çocuklarıma kalır) deyince, Fâtıma, (O hâlde ben niçin babâmin mirasını almıyorum?) dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki (Ben, baban olan Resûlullahtan işittim ki (Biz miras bırakmayız!) buyurdu. Fakat ben, Onun halifesiyim. Onun verdiği kimselere, ben de, aynı şeyleri vereceğim ve Onun bıraktığı malları, Onun verdiği yerlere aynen dağıtacağım) dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” birçok kimselere, mal vereceğini vaat etmişti. Vefâtından sonra, gelip, bu malları istediler. Halife hepsine verdi. Ebû Bekr, mirası yalnız Fâtımadan men’etmedi. Âişe de, “radıyallâhu anhüm” gelip, miras istedi. Ona da vermedi. Başka zevceler de istedi. Hiçbirisine vermedi. Peygamberler miras bırakmaz hadis-i şerifini söyledi. Halife, bu hadis-i şerifi söyleyince, Ashâb-ı kirâmın hepsi, biz de işitmiştik, dedi, bir kişi bile itiraz etmedi. Halife kimseye miras vermedi ve Muhammed aleyhisselâmın akrabasına evvelce verilen her şeyi aynen verdi ve Resûlullahın yaptığını değiştirmem dedi ve Resûlullahın akrabasını, kendi akrabamdan daha çok seviyorum diye yemin etti. Fâtımanın miras yüzünden, Ebû Bekre darıldığını ve ölünciye kadar sevmediğini söyleyenlere şaşılır. Ashâb-ı kirâmın söz birliği ile bildirdiği hadis-i şerifi, Fâtımanın kabul etmiyeceği düşünülebilir mi? İnsanlık icâbı kırıldı denilse de, ölünciye kadar dargın kaldı denilebilir mi? Fâtımanın “radıyallâhu anha” vefât edeceği zaman, Ebû Bekr-i Sıddîk ile helallaştığı, ondan râzı olduğunu bildirdiği meydanda olan bir hakikattir. Mesela, hadis alimi, İmâm-ı Beyheki İmâm-ı Şâbiden rivayet ediyor ki Fâtıma “radıyallâhu anha” hasta iken, halife Ebû Bekr-i Sıddîk kapıya geldi. Ali “radıyallâhu anhüm” Fâtımaya, Ebû Bekrin geldiğini haber verdi. Fâtıma da, Aliyye içeri izin vermemi istermisin? dedi. Ali: Evet dedi. Fâtıma izin verdi. Halife içeri girdi ve kendisi ile helallaştı. Fâtıma “radıyallâhu anha” Ebû Bekrden râzı oldu. İmâm-ı Müstağfirinin (Kitapülvefa) ve [Ahmed bin Muhammed Taberinin 694] (Riyadunnadara) kitaplarında diyor ki Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, Fâtımanın “radıyallâhu anha” yanına girip, helallaştı ve Fâtıma, ondan râzı oldu. İmâm-ı Evzai buyuruyor ki Ebû Bekr, Fâtımanın kapısına gelip, Resûlullahın kızı benden râzı olmadıkça, bu kapıdan ayrılmam dedi. Ali “radıyallâhu anh” içeri girip, Fâtımaya râzı ol diye and verdi. O da râzı oldu. Hafız Ebû Saîd (Kitapülmüvafeka) adındaki kitabında da böyle yazmaktadır. Fâtıma “radıyallâhu anha” gece defnedildi. Ali “radıyallâhu anh” gece olduğu için halifeye haber veremedi. Bazı haberlerde ise Ebû Bekrin cenazede bulunduğu ve namazını kıldığı bildirilmektedir. (Faslülhitab) kitabında diyor ki hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anha” hasta iken, hazret-i Ebû Bekr gelip, içeri girmeye izin istedi, hazret-i Ali haber verdi. Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Ali’ye sen râzı olur isen izin veririm dedi. Razıyım dedi. Hazret-i Fâtıma izin verdi. Hazret-i Ebû Bekr içeri girip, konuştu. Özür diledi. Helallaştı. Hazret-i Fâtıma da, halifeden râzı oldu. Hazret-i Fâtıma “radıyallâhu anha” akşam ile yatsı arasında vefât etti. [Hicretin on birinci senesi idi.] Hazret-i Ebû Bekr, Osman, Abdurrahmân bin Avf ve Zübeyr bin Avvam hazır idiler. Cenaze namazını kıldırmak için Ebû Bekre teklif ettiler. Hazret-i Ebû Bekr kıldırdı. Gece defnettiler.

Ömer “radıyallâhu anh” halife olunca, Fedek hurmalarını, Resûlullah zamanında olduğu gibi dağıttı. İki sene sonra, bu işin idaresini Ali ile Abbasa “radıyallâhu anhüma” bıraktı. Bir zaman sonra halifeye gelip, hurmalığı ikisine taksim etmesini istediler. Ömer “radıyallâhu anh” Ashâb-ı kirâmı toplayıp, hepsine and verdi ve Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Biz Peygamberler, miras almayız ve miras bırakmayız. Bizim bıraktığımız sadaka olur) buyurdu mu? diye sordu. Hepsi birden evet duyduk diye yemin etti. Bunun üzerine Ömer “radıyallâhu anh” hurmalığı taksim etmeyip, ikisine bıraktı ve mahsulü eskisi gibi dağıtınız dedi. Hurmalıklar, sonradan Alinin “radıyallâhu anh” elinde kaldı. Sonra evladına, torunlarına kalıp, nihâyet, emir Mervanın eline geçti. Ömer bin Abdülaziz halife olunca, Resûlullahın, kızı Fâtımaya vermediği mala elimi sürmem dedi. Bu sözden, Fâtımanın “radıyallâhu anha” Resûlullahtan bu hurmalığı istediği, Onun da vermediği anlaşılmaktadır. Bu husustaki hadis-i şerifler, Buhârîde yazılıdır. Abdülhak-ı Dehlevînin yazısı burada tamam oldu.

(Mîr’at-i Kainat) kitabında 292. sayfada diyor ki: (Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zevceleri ve kızları “radıyallahü teâlâ anhünne” dünyadaki kadınların hepsinden üstündür. Zevcelerine kazf eden, kötüliyen için, Abdullah ibni Abbas, tövbesi kabul olmaz buyurdu. Aişeye “radıyallâhu anha” söven ise, katl olunur. Çünkü, buna sövmek, Kurân-ı Kerîmi inkâr etmek olur ki küfürdür diye söz birliği vardır.)

Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” miras bıraktığını bildiren âyet-i kerimelere gelince: Allahü teâlâ, Meryem sûresi, 5 ve 6. ayetlerin, Zekeriya aleyhisselâmın duâsını bildiriyor. Bu âyet-i kerimelerin meâl-i alisi, (Ben öldükten sonra, yerime gelecek velilerimden korkuyorum. Zevcem de akırdır, çocuğu olmuyor. Ya Rabbi! Bana bir oğul ihsan eyle de, bana ve Yakup oğullarına vâris olsun!) dir. Beydavi tefsirinde buyuruyor ki bu söz, (Bizim dinimize ve ilmimize vâris olsun demektir. Çünkü, Peygamberler “aleyhimüsselâm” mal miras bırakmazlar). Şeyhzade haşiyesinde diyor ki (Peygamberlere “aleyhimüsselâm” vâris olmak, dinine salah ve fayda verici olmaktır. Bu da, peygamber olmakla ve ilim ile ve güzel ahlak ile ve dinde faydalı makâm sâhibi olmakla ve tayyip mal sâhibi olmakla olur). Zekeriya aleyhisselâmın amcasının oğulları, Beni İsrailin en kötüleri idi. Vefâtından sonra, bunların dini değiştirmelerinden korkmuş idi.

Neml sûresi, 16. ayetindeki (ve Süleyman Davuda vâris oldu) “aleyhimesselam” vâris olmayı, Beydavi “rahime-hullahü teâlâ” tefsirinde (Peygamberliğine veya ilmine veya mevkiine mâlik oldu demektir) diyor.

Görüliyor ki hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” hurma bahçesini hazret-i Fâtımanın “radıyallâhu anha” elinden almamış, eski halinde olduğu gibi bırakmış, onun her ihtiyacını Beytülmaldan vermiştir. Bazı eşyayı, Hazret-i Ali’ye miras olarak değil, bu eşya Beytülmala geçtikten sonra, kendi salahiyetini kullanarak, hediye olarak ihsan etmiştir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hurma bahçesini kimseye hediye etmemişti. Fâtıma “radıyallâhu anha”, bu bana hediye edilmişti, demedi ve şahit getirmedi. Hiçbir kitapta böyle yazmıyor. Bunu yalnız İrandaki bu acem kitabı, pek acemice uydurmaktadır. Hazret-i Aliyi ve Fâtımayı ve Hasan, Hüseyini metheden, çok öven hadis-i şerifler var. Hatta âyet-i kerime var. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ki bütün ticaret malını, mülkünü, vatanını, evladını, Resûlullah için fedâ etmiş, bütün gazalarda bulunup, ihtiyar halinde Resûlullahın önünde harp etmiş iken, bu hadis-i şerifleri çiğneyecek kadar aşağı bir kimse mi idi? Halbuki yüzlerce hadis-i şerif, hatta Kurân-ı Kerîm, onu methetmekte, faziletini bildirmektedir. Miras hadisini, hazret-i Fâtımaya önceden bildirmeye lüzum yoktu. Vakti gelince, Ashâb-ı kirâm ona bildirdi. Fâtıma-tüzzehra, hurmalığı, kendine helal sanarak istemişti. Haram olduğunu anlayınca istemedi. İbadetleri, bir kimseye, vakti gelmeden bildirmek farz değildir. Zaten vakıf edilmiş mal, kimseden, hiçkimseye miras kalmaz. Fâtıma “radıyallâhu anha” halifenin sözünü, derhal ve seve seve kabul etti. Bu hadis-i şerife hiçbir sahabi itiraz etmediğinden inanmayan kâfir olur.
(Menakıb-ı çihar yar-ı güzin) kitabı, 490. sayfada diyor ki:

Bir gün, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” evine geldi. İçeri gireceği sırada, Ali bin Ebû Talib “radıyallâhu anh” da geldi. Ebû Bekr geri çekilip, ya Ali, sen buyur gir dedi. O da cevap verip, aralarında aşağıdaki uzun konuşma oldu:

Ali — Ya Eba Bekr! Sen önce gir ki her iyilikte önde olan, her hayırlı işte ileri olan, herkesi geçen sensin.

Ebû Bekr — Sen önce gir ya Ali, Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” daha yakın sensin.

Ali — Ben, senin önüne nasıl geçerim? Çünkü, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim, (Ümmetimden Ebû Bekrden daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmadı) buyurdu.

Ebû Bekr — Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kızı Fâtıma-tüzzehrayı “radıyallahü teâlâ anha” sana verdiği gün (Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim) buyurdu.

Ali — Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (İbrahim aleyhisselâmı görmek isteyen, Ebû Bekrin yüzüne baksın) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Âdem aleyhisselâmın hilm sıfatını ve Yusuf aleyhisselâmın güzel ahlakını görmek isteyen, Ali Mürtezaya baksın!)

Ali — Senin önünden giremem. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Ya Rabbi! Beni en çok seven ve Ashâbımın en iyisi kimdir?) dedi. Cenâb-ı Hak (Ya Muhammed “aleyhisselâm” Ebû Bekr-i Sıddîktır) buyurdu.

Ebû Bekr — Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (İlmi bir kimseye veririm ki Allahü teâlâ, onu sever. Ben de onu çok severim) buyurdu. İlm şehrinin kapısı, sen oldun.

Ali — Senin önünde gidemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (Cennetin kapıları üzerinde, Ebû Bekr Habîbullah yazılıdır)

Ebû Bekr — Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” Hayber gazasında, bayrağı sana verip (Bu bayrak, melik-i galibin, Ali bin Ebû Talibe hediyesidir) buyurdu.

Ali — Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (Ya Eba Bekr! Sen benim gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Kıyamet günü, Ali Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki ya Muhammed “aleyhisselâm”! Senin baban İbrahim Halîl, ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali bin Ebû Talib ne güzel kardeştir).

Ali — Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Kıyamet günü, Cennet meleklerinin reisi olan Rıdvân adındaki melek Cennete girer. Cennetin anahtarlarını getirir. Bana verir. Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, ya Muhammed, Cennetin ve Cehennemin anahtarlarını, Ebû Bekr-i Sıddîka ver. Ebû Bekr, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin der).

Ebû Bekr — Senin önünden giremem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Ali kıyamet günü benim yanımdadır. Havz ve Kevser yanında, benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennette benimledir. Allahü teâlâyı görürken, benimledir.)

Ali — Senden önce giremem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (Ebû Bekrin imanı, bütün müminlerin imanları toplamı ile tartılsa, Ebû Bekrin imanı ağır gelir) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (Ben ilmin şehriyim. Ali, bunun kapısıdır) buyurdu.

Ali — Senin önünden nasıl yürüyebilirim? Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (Ben sâdıklığın şehriyim. Ebû Bekr, bunun kapısıdır) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önünden geçemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Kıyamet günü, Ali, bir güzel ata bindirilir. Görenler, acaba bu, hangi Peygamberdir der. Allahü teâlâ, bu Ali bin Ebû Talibdir buyurur.)

Ali — Senin önünde gidemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (Ben ve Ebû Bekr, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önünde gidemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Allahü teâlâ, ey Cennet, senin 4 köşeni, 4 kimse ile bezerim. Biri, peygamberlerin üstünü Muhammed “aleyhisselâm”dır. Biri, Allahtan korkanların üstünü Alidir. Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtıma-tüzzehradır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasan ile Hüseyindir, buyurdu).

Ali — Senin önünden nasıl gidebilirim? Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (8 Cennetten şöyle ses gelir: Ey Ebû Bekr, sevdiklerinle birlikte gel, hepiniz, Cennete girin!)

Ebû Bekr — Senin önünden gidemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” (Ben bir ağaca benzerim. Fâtıma, bunun gövdesidir. Ali budağıdır. Hasan ve Hüseyin, meyvasıdır) buyurdu.

Ali — Senin önünden geçemem. Çünkü, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Allahü teâlâ, Ebû Bekrin bütün kusurlarını affetsin. Çünkü O, kızı Aişeyi bana verdi. Hicrette bana yardımcı oldu. Bilâl-i Habeşiyi, benim için alıp azad etti).

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu iki sevgilisi kapıda böyle konuşurken, kendileri içeriden dinliyordu. Hazret-i Alinin sözünü kesip içeriden buyurdu ki:

(Ey kardeşlerim Ebû Bekr ve Ali “radıyallâhu anhüma”! Artık içeri girin! Cebrâil aleyhisselâm gelip dedi ki yerlerdeki ve 7 kat gökteki melekler sizi dinlemektedir. Kıyamete kadar, birbirinizi övseniz Allahü teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız). İkisi birbirine sarılıp, birlikte Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna girdiler. Resûl “aleyhisselâm”: (Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin. İkinizi sevenlere de, yüzbinlerle rahmet etsin ve düşmanlarınıza da, yüzbinlerle lanet olsun) buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki (Ya Resûlallah! Ben, Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem). Hazret-i Ali dedi ki (Ya Resûlallah! Ben de, Ebû Bekr kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem ve başını kılınçla, bedeninden ayırırım.) Ebû Bekr buyurdu ki (Ben senin düşmanlarını, sırat üzerinden geçirmem).

19 — (Ehl-i sünnet Ehl-i beyte düşmandır. Çünkü, kurban bayramı günü, hatib minberde, İsmaili kurban etmeyi okurken, âlim, câhil, hepiniz feryadü figan ediyorsunuz, dövünüyorsunuz da, Muharremin onuncu aşure günü, Hasan, Hüseyinin şehit olduğu için dövünen şiîlere, rafızi diyorsunuz) diyor.

Kurban bayrâminı ve onun hutbesini, Resûlullah emrettiği için yapıyoruz. Hutbeyi sessiz dinlemek lâzımdır. Burada kimse bağırmaz ve dövünmez. İslamiyette, musibetler için bağırmak, dövünmek, matem tutmak, Allahü teâlânın kaza ve kaderine karşı gelmek demektir. Evet, sevdiği için ağlamak câizdir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kıymetli zevcesi Hadicet-ül Kübrâ “radıyallâhu anha” ve çok sevdiği ciğerparesi oğlu İbrahim vefât edince ve her zaman methettiği amcası Hamzayı “radıyallâhu anh” Uhud gazasında şehit olmuş görünce, pekçok üzüldü, içi yandı. Ashâbının önünde çok ağladı. Fakat, hiç dövünmedi. Hiçbir zaman, matem tutmadı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, Muharremin onuncu gününe önem verilir, oruç tutulur, fazla ibâdet yapılırdı. Fakat, o gün ve başka gün, daha büyük acılar çektiği hâlde, matem tutulmazdı. Matem, hıristiyanlıkta olur. Kâfirler yapar. Ehl-i sünnet, İsmail “aleyhisselâm” için de, Hasan, Hüseyin efendilerimiz için de, senede bir kere değil, her zaman üzülür, ağlar. Her Cuma hutbede Hasan, Hüseyin “radıyallâhu anhüma” okununca, Ehl-i sünnetin ciğerleri yanmakta, gözleri kan ağlamaktadır. Fakat, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” matem tutmayı yasak ettiği için, hiçbir zaman matem tutmazlar, taşkınlık yapmazlar.
Ehl-i sünnete, Ehl-i beytin düşmanıdır diyenlerin dili kurumalıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ferideddin-i Attar “rahime-hullahü teâlâ”, (Tezkiretül-evliyâ) kitabında, İmâm-ı Cafer Sâdıkı “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatıyor:

İmâm-ı Cafer Sâdık , millet-i İslamın sultanı, nübüvvet senedinin burhanı idi. Her işi sâdık, her bilgide âlim idi. Evliyânın kalplerinin meyvası, Seyyid-i enbiyanın ciğerkuşesi idi. İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” nakıdi, Resûl aleyhisselâmın varisi idi. Ârif-i âşık İmâm-ı Cafer Sâdık, Ehl-i beytten idi. Ehl-i beytin hepsi birdir. Birinin sözü, hepsinin sözü demektir. Onun yolu, on iki imâmin “radıyallâhu anhüm” yolu demektir. Benim dilim ve kalemim onu methedemez. Çünkü, her ilmde ve işaretlerde üstad idi. Bütün evliyânın reisi idi. Hepsi ona güvenmiştir. Başka din sahipleri de ona koşar. Ehl-i İslam, ona uyar idi. Zevk sahipleri, onun peşinde, âşıklar onun yolunda idi. Âbidlerin mukaddemi, zahidlerin mükerremi idi. Hakikatleri yazan odur. Kurân-ı Kerîmin sırlarını çözen odur. Ehl-i sünnet ve cemaat için, Ehl-i beyti “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevmezler diyen bazı kimseler var. Bu câhillere şaşarım. Çünkü, Ehl-i sünnet demek, Ehl-i beyt demektir. Ehl-i sünnet demek, Ehl-i beytin yolu demektir. O kimseler ne kadar yanlış hayale saplanmışlar? Muhammed aleyhisselâmı sevenler, onun evlatlarını sevmez mi? Hatta, Ehl-i sünnetin imamı, Muhammed bin İdris Şâfiînin, Ehl-i beyte olan aşırı sevgisi dillerde dolaştığı için, bu büyük imama şiî diyenler oldu. Bu yüzden kendisini hapsettiler. Bunun için, kendisi bir şiir yazmıştır ki bir beytinin mânâsı (Şiilik, Muhammed aleyhisselâmın evladını sevmek ise, bütün ins ve cin şahit olsun, ben şiiyim. Çünkü, Ehl-i beyt-i nebeviyi çok seviyorum).

Ehl-i beyti sevmek elbet çok iyidir. Fakat, Ehl-i beyti sevmek için, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bir kısmına düşman olmak lâzımdır demek, çok fenâdır. Böyle söyleyenlerin Cehenneme gidecekleri, hadis-i şerifte bildirilmiştir.
(Ehl-i sünnet) demek, Ehl-i beyti ve Ashâb-ı kirâmın hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” seven, hepsinin izinde giden müslümanlar demektir. Çünkü, Ehl-i beytin ve Ashâb-ı kirâmın yolu, aynı bir yoldur ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” gösterdiği tek yoldur. Bazı kimseler, İslamiyeti içerden yıkmak için düşmanlar tarafından uydurulmuş, bozuk yolda gidiyor. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” çoğuna düşmanlık ediyorlar. Yurdumuzdaki müslümanları aldatabilmek için, biz Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” aşıklarıyız. Bizim yolumuz, Ehl-i beytin yoludur diyorlar. Böylece, kendi küfür ve zındıklıklarını, o din büyüklerine, Ehl-i sünnetin göz bebeklerine bulaştırıyorlar. Allahü teâlâ, bunları doğru yola getirsin! Bütün müslümanları, bu felaket yoluna sapmaktan muhafaza buyursun! Âmin.

KERBELA VAK’ÂSÎ

Kerbela vak’asını tarihler başka başka yazmaktadırlar. Hele bazı kitaplar acıklı hikayeler uydurarak, okuyanları şaşırtıyorlar. İnançlarını, düşüncelerini karıştırıyorlar. Yalan, uydurma yazıları ile okuyucularını kendilerinin bozuk îtikadına sürüklemeye çalışıyorlar. Bunun için, Kerbela vak’ası hakkında her zaman herkesin düşüncesi başka başka olmuş, herkes kendi düşüncesinin doğru olduğuna inanmıştır. Hindistan’ın büyük tarih alimi Muhammed Abdüşşekur Mirzapuri “rahime-hullahü teâlâ”, bu konuyu senelerce incelemiş, işin doğrusunu meydana çıkararak (Şahadet-i Hüseyin) isminde müstakil bir kitap yazmıştır. Pakistan’da, Karaşi’de medrese-i İslâmiyye talebesinden Gulâm Haydar Fârukî “rahime-hullahü teâlâ”, bu kitabı urdu dilinden fârisî diline tercüme ederek, (Refakat-i Hüseyin) adını vermiş, kitap 1975 senesinde Karaşi’de basılmıştır. Kitabın önsözünde diyor ki:

İslam dininde ilk olarak ortaya çıkarılan ve bu dine zararı çok büyük olan ve bugüne kadar milyonlarca müslümanın dinden çıkmasına, sapıtmasına sebep olan fitne, hurafeler, hayaller, uydurmalar ve hususi maksatlar için kurulmuş, müslümanlığa hiç uymayan şeylerdir. Bu fitneyi Yakup-i Küleyninin oğlu meydana çıkarmıştır. Bu çocuk, Abdullah bin Sebe ismindeki yahudinin sapık, bozuk sözlerine aldananlardan biridir. İslam dinini içerden yıkmak, müslümanları aldatmak için, çok şeyler uydurmuş, yalanları ile bir kitap meydana getirmiştir. Bu kitaba (Kâfi) ismini vermiştir. Sonra ortaya çıkan TUSİ, MECLİSİ ve başka azılı sapıklar, Kâfi kitabındaki ilkeleri yaymaya çalışarak, müslümanlar arasındaki ayrılık ve bozgunculuk ateşini körüklemişlerdir. Bunlar, (Takıye) dedikleri iki yüzlülüğü dinlerinin esâsı yapmışlardır. Bütün yıkıcılıklarını, düşmanlıklarını Takıye perdesi altında yürütmüşlerdir. Takıyelerinin en meşhuru (Ehl-i beyt) e muhabbet ettikleri sözüdür. Bu sözleri ile milyonlarca müslümanı, doğru yoldan çıkarmışlar, felakete sürüklemişlerdir. Müslümanları bunların tuzağına düşmekten korumak için, her şeyden önce, (Muhabbet-i Ehl-i beyt) takıyesinin iç yüzünü ortaya koymak lâzımdır.

Muhammed aleyhisselâmın yoluna sarılan ve Ashâb-ı kirâmın izinde giden hakiki müslümanlara (Ehl-i sünnet) denir. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” (Muhabbet-i Ehl-i beyt) sözünün mânâsına, yalnız iyi demekle kalmamışlar, Ehl-i beyti sevmenin imanın bir parçası olduğunu bildirmişlerdir. Sapıklar, inançlarının temelinin, Ehl-i beyti sevmek olduğunu her zaman, sık sık söylemekte iseler de, her işleri, her hareketleri, kendilerinin, Ehl-i beyte düşman olduklarını göstermektedir. Bu sözümüzü iyi anlamak için, hazret-i Hüseyini sünniler mi şehit etti, yoksa sapıklar mı? Bunu iyi incelemek lâzımdır. Onların kitaplarını okuyan aklı başında bir kimsenin, şehit edenlerin sünnî olduklarına inanması mümkün değildir. Cahilleri aldatmak için, hazret-i Muaviyenin ve Yezidin isimlerini ileri sürüyorlar. Halbuki bu vak’ayı anlatan kitapların hiçbirinde bu iki halifenin hazret-i Hüseyinin mübarek kanı ile bulandığı açıkça yazılı değildir. Hazret-i Muaviyenin hazret-i Hüseyinin şehit edilmesine karıştığı hiç yazılı olmadığı gibi, böyle bir emir verdiği de yazılı değildir. Hazret-i Hüseyinin şahadetinin hazret-i Muaviyenin zamanında olmadığını söz birliği ile bildirmektedirler. Yukarıda ismi geçen Mollâ Bakır Meclisi hazret-i Muaviyenin vefât ederken, oğlu Yezide yaptığı vasiyeti şöyle yazmaktadır:

(İmâm-ı Hüseyinin “radıyallâhu anh” Resûlullaha olan yakınlığını biliyorsun. Kendisi, O hazret-in mübarek bedeninden bir parçadır. O hazret-in etinden ve kanından hâsıl olmuştur. Ben anlayorum ki Irak ahalisi onu kendi yanlarına çağırırlar. Fakat, yardım etmeyip, yalnız bırakırlar. Eğer, senin eline düşerse, Onun kıymetini bil! Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ona olan yakınlığını ve muhabbetini hatırla! Onun yaptıklarına karşılıkta bulunma! Onunla aramızda kurmuş olduğum sağlam bağları sen koparma! Onu incitmekten, Onu üzmekten çok sakın!) Hazret-i Muaviyenin Yezide olan bu vasiyeti (Cilaül’uyun) kitabının 321. sayfasında yazılıdır. Bu kitabı, şiî liderlerinden Muhammed Bakır bin Murtada Feyzi Horasani yazmıştır. Mollâ Muhsin adı ile meşhur olup 1679 senesinde ölmüştür. Şiî ahundlarından Muhammed Taki Hanın yazmış olduğu fârisî (Nasih-ut-tevarih) kitabında diyor ki Muaviye, oğlu Yezide şu vasiyeti de yapmıştır: (Oğlum, nefsine, hevesine uyma! Kendini Hüseyinin hakkından çok koru! Yarın Hakkın huzuruna çıkacağın zaman, Hüseyin bin Alinin kanının boynunda bulunmamasına çok dikkat et! Yoksa, o gün rahata, huzura kavuşamazsın. Sonsuz azaplara yakalanırsın!) Bundan sonra kitabının 6. cildinin 111. sayfasında, Abdullah ibni Abbasın bildirdiği hadis-i şerifi şöyle yazmıştır. (Ya Rabbi, Hüseyinin hürmetini ve şerefini gözetmekte gevşek davranana bereket verme!) . Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” hazret-i Hüseyine karşı bütün sözlerinde, hep edebli ve hürmetli davrandığı gibi, yazılarında da, Ona karşı hiç saygısızlıkta bulunmamıştır. Halbuki İmâm-ı Hüseyin, Ona karşı yazdığı mektuplarında, sert kelimeler kullanırdı. Hatta, Yezid ve Abdullah böyle kelimeleri görünce, hazret-i Muaviyeye, (Sen de böyle sert cevap ver!) dediklerinde, onlara karşı, hazret-i Muaviye gülerek: (İkiniz de yanlış konuşuyorsunuz. Ben, Hüseyin bin Aliyi nasıl ayblayabilirim? Benim gibi birinin, bir kimseyi ayıplaması ve herkesi buna inandırmaya çalışması, akıllı bir kimsenin yapacağı iş değildir. Hüseyini nasıl ayblayabilirim? Allaha yemin ederim ki Onun ayblanacak bir yeri yoktur. Ona mektup yazarım. Fakat; Onu korkutucu, üzücü şeyler yazmam) dedi. Şiî yazar, (Nasih-ut-tevarih) kitabının 6. cı cildi 78. ci sayfasında, (Hülâsa, Hüseyini incitecek bir şey yazmamıştır) demektedir.

Hazret-i Muaviye, hazret-i Hüseyine karşı hep edebli ve saygılı davrandığı gibi, Ona hizmet de ederdi. (Nasih-ut-tevarih) kitabında, açık olarak diyor ki: (Hazret-i Hüseyine her sene binlerce dirhem gümüş göndermeyi adet edinmişti. Bundan başka, kıymetli eşya ve hediyeler de gönderirdi). Bu kadar edebine ve hizmetine karşı, hazret-i Hüseyinden hakaret, sıkıntı gördüğü zaman, bunlara ehemmiyet vermezdi.

Muaviyeye “radıyallahü teâlâ anh”, Yemenden haraç malı göndermişlerdi. Bu kafile Şama giderken, Medineye uğradı. Hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh”, bunların hepsini alarak, Ehl-i beyte ve sevdiklerine taksim etti ve hazret-i Muaviyeye şöyle yazdı: (Üzerlerinde mal ve amber yüklü develeri Yemenden Şama götürüyorlardı. Size götürdüklerini (Beyt-ül-mal) hazinesine koyacaklarını anladım. Bana lazım olduğu için, hepsini ellerinden aldım. Vesselâm!) Hazret-i Muaviye, hazret-i Hüseyine “radıyallâhu anhüma” şöyle cevap yazdı: (O deve kafilesine dokunmasaydın, bana getirdikleri zaman, senin nasibini, senden esirgemezdim. Fakat, ey kardeşim, senin müdara edecek, tabasbus yapacak bir kimse olmadığını biliyorum. Benim zamanımda, sana kimseden bir zarar gelmez. Çünkü senin kıymetini, yüksek dereceni biliyorum. Her yaptığını hoş karşılarım). Bu mektuplar (Nasih-ut-tevarih) kitabının 57. sayfasında yazılıdır.

Emir Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, Şama gelip kendisine sövenleri de hoş karşılardı. Onlara mal, para ihsan ederdi. Yukardaki şiî kitabı, bunu da şöyle anlatıyor: (Hazret-i Alinin yanından Şama gelenler Muaviyeye kötü söylerler ve söğerlerdi. Onu incitirlerdi. Bunlara da Beytülmaldan ihsanlarda bulunurdu. Zararsız, sıkıntısız dönüp giderlerdi.) (Sayfa: 38). Bu yazılanlardan anlaşılıyor ki hazret-i Hüseyini şehit ettirdi diyerek, hazret-i Muaviyeyi kötülemek, çok çirkin iftirâ ve pek büyük yalan olmaktadır.

Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” için hazret-i Hasanı “radıyallahü teâlâ anh” zehirledi diyerek, kötülemeye kalkışmak da, mümkün değildir. Çünkü şiîlerin (Cila-ül’uyun) kitabının 323. sayfasında de yazdığı gibi, hazret-i Hasan (Allaha yemin ederim ki bana karşı, Muaviye, bunlardan daha iyidir. Bunlar şiî olduklarını söylüyorlar. Halbuki beni öldürmeye kalkıştılar ve mallarımı çaldılar) demiştir.
Şiî kitapları, Yezidin de, bu cinayetlere karışmadığını ve sanıldığı gibi, kötü olmadığını çeşitli şekillerde yazmışlardır. Babasının hazret-i Hüseyin hakkındaki vasiyetini hiç unutmadı. Hazret-i Hüseyini Kufe şehrine çağırmak için bir şey yazmadı. Onu öldürmeye kalkışmadı. Şehit edilmesi için emir de vermedi. Şehit edilince, sevinmedi. Hatta çok üzüldü, ağladı. Onun için matem yapılmasını emretti. Şehit edenlere karşı sert davrandı. Hazret-i Hüseyinin Ehl-i beytine çok saygı gösterdi. İmâm-ı Hüseyinin Ehl-i beytinin Şamdan Medineye gitmek arzularını kabul edip, izzet ve ikram ile ve muhafaza altında gönderdi. Bunlar, şiî kitaplarında uzun yazılıdır.

Meşhur şiî ahundu Mollâ Bakır Meclisi (Cila-ül’uyun) kitabının 424. sayfasında diyor ki: (Yezid, Ehl-i beyte karşı iyilikleri ile tanınan Velid bin Ukbe bin Ebû Süfyanı, Medineye Vâli yaptı. İmâm-ı Hüseyinin ve evlatlarının “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” düşmanı olan Mervan bin Hakemi vazifeden aldı). 432. sayfasında diyor ki (Yezid, İmâm-ı Hüseyinin düşmanı olsaydı, Onun düşmanını valilikten ayırıp, yerine Onun dostunu getirmezdi.) 424. sayfasında diyor ki (Velid, bir gece, İmâm-ı Hüseyini çağırdı ve Yezidin gönderdiği mektubu kendisine gösterdi. Mektupta hazret-i Muaviyenin vefât ettiği ve Yezide biat olunduğu yazılıydı. İmâm-ı Hüseyin, bunu anlayınca, İnna-lillah ayetini okudu). Bu yazı da, hazret-i Hüseyinin hazret-i Muaviyeye düşman olmadığını ve onu hakiki müslüman bildiğini göstermektedir. Böyle bilmeseydi, Onun vefâtını işitince, İnna-lillah ayetini okumazdı.

Zecir bin Kays İmâm-ı Hüseyinin “radıyallahü teâlâ anh” şehit edildiğini Yezide bildirince, başını eğip, ses çıkarmadı. Sonra kaldırıp, (Hüseyini öldürmeyip, ona itaat etmenizi istiyordum. Eğer orada olsaydım, Hüseyini affederdim) dediği (Nasih-ut-tevarih) in 269.cu sayfasında yazılıdır. İranda basılmış olan, şiîlerin (Nehc-ül-ahzan) kitabının 321. sayfasında diyor ki: (Biri gelerek, Yezide, gözün aydın! Hüseyinin başı geldi dedikte, ona karşı gazapa geldi ve senin gözün hiç aydın olmasın dedi). (Nasih-ut-tevarih) kitabının 229. sayfasında diyor ki: (Şimir-zıll-cevşen, İmâm-ı Hüseyinin mübarek başını Yezidin önüne koyup, övünerek, devemin heybelerini altın ve gümüşle doldur ki anası ve babası cihetinden insanların hepsinin en iyisi olan bir kimseyi öldürdüm deyince, benden hiçbir ihsan bekleme dedi. Şimir korku içinde ve şaşkın olarak geri döndü. Dünyadan ve ahiretten nasip alamadı.) (Onu öldüreni Allah kahr etsin!) dediği de, 272. sayfasında yazılıdır.

Şiî kitapları açıkça bildiriyor ki hazret-i Muaviye ve Yezid, hazret-i Hüseyinin “radıyallahü teâlâ anh” mübarek kanına bulaşmadıkları gibi, İbn-i Ziyad ve İbn-i Sad ve hatta Şimir de şehit edenler arasında değildir. (Refakat-i Hüseyin) de yazılı, şiî kitaplarında diyor ki:

1) İmâm-ı Hüseyin ile harp edenler, Şamlılar ve Hicazlılar değildi. Hepsi Kufe ahalisi idi. (Hülâsat-ül-mesaib, s. 201).

2) İmâm-ı Hüseyini Iraklılar şehit etti. Aralarında Şamlılar yoktu. Ehl-i beyte zulüm edenler, Kufelilerdi. (Mesudi).

3) İmâm-ı Hüseyini şehit edenler arasında Şamlıların bulunmadığı iyi anlaşılmıştır. (s. 21)

4) Ebû Mahnef, ibn-i Ziyad askerinin 80 bin suvari olduğunu bildirdi. Bunların hepsi Kufeli idi dedi. (Nasih-ut-tevarih, c. 6., s. 173).

5) O zaman Kufeden başka yerlerde bulunan şiîlerden hiçbiri imama yardıma gelmedi. Halbuki İmâm-ı Hüseyin, Kufelilerin mektuplarına cevap yazarken, Basralılara da mektup gönderip, kendisine yardım etmelerini istemişti. Basra şiîleri de, yardım edeceklerini yazmışlardı. (Cila-ül’uyun).

İmâm-ı Hüseyini Kerbelada şehit edenler, daha önce, İmâm-ı Aliyye ve İmâm-ı Hasana de hıyanet ve zulüm etmişlerdi. On iki bin kişi, birleşerek, İmâm-ı Hüseyine mektup yazdılar. Kendisini Kufeye davet ettiler. Yardım edeceklerine söz verdiler. Fakat, İmâm-ı Hüseyinin gönderdiği, amcası oğlu Müslim bin Ukayli şehit ettiler. Sonra, İmâm-ı Hüseyin gelince, Yezidin askeri şekline girerek, onu da Kerbelada şehit ettiler. Müseyib bin Nuhbe ismindeki şiinin Ömer bin Sad ibni Ebû Vakkas ile birlikte Kerbelaya gittiğini (Mecalis-ül-müminin) şiî kitabı yazmaktadır.

6) Şis bin Rebii, Ömer bin Sadın emri ile 4 bin şiiye kumanda ederek imama karşı saldırdı. (Cila-ül’uyun).

7) İmamın mübarek başını kesmek için, atından ilk inen habis, Şis bin Rebii idi. (Hülâsat-ül-mesaib, s. 37).

8) İmâm-ı Hüseyin, kendisine saldıranlar arasında Mücar bin Haceri ve Yezid bin Harisi görünce, (bana yazdığınız davet mektuplarını unuttunuz mu?) dedi. (s. 138).

9) İmâmin askerinin sol kol kumandanı olan Habîb bin Müzâhir, imâm şehit olunca güldü ve (Aşure günü, sevinç ve bayram zamanıdır) dedi.

10) Şiî âlimlerinin meşhurlarından kadı Nurullah Şüsteri de, İmâm-ı Hüseyini şehit edenlerin şiî olduklarını bildirdi.

Tenbih: Ehl-i sünnet âlimleri, mezhepsizlerin dalâlette olduklarını ve İslamiyeti içerden yıkmaya çalıştıklarını bildirmek için, çok kitap yazdılar. Bu kıymetli kitaplardan 32’sini ismi ve yazarlarının isimleri 263. sayfadaki 80. mektubun sonunda bildirilmiştir.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler