ALLAHÜ TEÂLÂ VARDIR VE BİRDİR, ONDAN BAŞKA BÜTÜN VARLIKLAR YOK İDİ, YİNE YOK OLACAKLARDIR
Etrafımızdaki varlıkları his organlarımız ile tanımaktayız. Duygu organlarımıza tesir eden şeylere (Varlık) [mevcûd] denir. Varlıkların 5 duygu organımıza yaptıkları etkilere, tesirlere (Özellik) veya (Sıfat) denir. Varlıklar, birbirlerinden, özellikleri ile ayırt edilmektedir. Zıya, ses, su, hava, cam, birer varlık yani (Mevcûd) dur. Vezni, yani ağırlığı ve hacmi olan, yani boşlukta yer kaplıyan varlıklara (Cevher) veya (Madde) denir. Maddeler birbirlerinden, sıfatları, hassaları ile ayırt edilirler. Hava, su, taş, cam, ayrı birer maddedir. Zıya, ses ise, madde değildir. Çünkü, ışık ve ses, yer kaplamaz ve ağırlıkları yoktur. Her varlık, (Enerji) yani (Kudret) taşımaktadır. Yani, iş yapabilir. Her madde, sulb, yani katı ve mâyi yani sıvı ve gaz olmak üzere 3 hâlde bulunabilir. Katı maddelerin şekli vardır.Sıvı ve gaz halindeki maddelerin, kendilerine mahsus belli şekilleri yoktur. Bunlar, bulundukları kabın şeklini alırlar.Maddenin şekil almış haline (Cisim) denir. Maddeler hep cisim halinde bulunur. Mesela, anahtar, iğne, maşa, kürek, çivi, başka başka cisimlerdir. Yani şekilleri başka başkadır. Fakat, hepsi demir maddesinden yapılmıştır. Cisimler ikiye ayrılır: Basit cisim, Bileşik cisim.

(Âlem mütegayırdır) yani, her cisimde dâima değişiklik olmaktadır. Mesela hareket ederek yer değiştirir. Büyür, küçülür. Rengi değışır. Canlı ise, hasta olur, ölür. Bu değişmelere (Olay) veya (Hadise) denir. Dışarıdan bir tesir olmadan, maddede hiçbir değişiklik meydana gelmez. Bir hadise meydana geldiği zaman, maddenin yapısı bozulmaz ve özü değişmezse, buna (Fizik olayı) denir. Kağıtın yırtılması, bir fizik olayıdır. Bir maddede fizik olayı meydana gelmesi için, bu maddeye bir kuvvetin tesir etmesi lâzımdır. Maddenin yapısını bozan, özünü değiştiren olaylara (Kimyâ olayı) denir. Kağıtın yanıp kül olması kimyâ olayıdır. Bir cisimde kimyâ olayı meydana gelmesi için, buna başka bir maddenin tesir etmesi lâzımdır. İki veya daha çok maddenin birbirlerine tesir ederek, her birinde kimyâ olayı meydana gelmesi işine (Kimyasal tepkime) veya (Kimyâ reaksiyonu) denir.

Maddelerin kimyâ reaksiyonuna girmeleri, yani birbirine tesir etmeleri, en küçük parçaları ile olur.Maddelerin bu en küçük parçalarına (Cevher-ül-ferd) veya (Atom) denir. Her cisim atomlardan yapılmıştır. Yani, atom yığınıdır. Atomların yapısı birbirine benzer ise de, büyüklükleri ve ağırlıkları farklıdır. Bundan dolayı, bugün 118 türlü atom biliyoruz. En büyük atom bile en kuvvetli mikroskopla görülemeyecek kadar pek küçüktür. Birbirlerine benzeyen atomların biraraya gelmesinden (Basit cisim) veya (Element) hâsıl olur. 118 türlü atom olduğu için, 118 türlü basit cisim vardır.Demir, kükürt, cıva, oksijen gazı, kömür birer elementtir. Başka başka atomların biraraya gelmesinden (Bileşik cisim) veya (Mürekkeb cisim) hâsıl olur. Yüzbinlerce bileşik cisim vardır.Su, ispirto, tuz, kireç, mürekkeb cisimlerdir. Mürekkeb cisimler, iki veya daha çok basit cismin birbirleri ile birleşmesinden hâsıl olmaktadır. Basit cisimlerin birleşmeleri, atomlarının birbirleri ile birleşmelerinden hâsıl olur.

Bütün cisimler, mesela dağlar, denizler, her türlü bitki ve hayvanlar, hep 118 elementten meydana gelmektedir. Canlı, cansız her cismin yapı taşı, hep bu 118 elementtir. Bütün cisimler, bu 118 elementten birinin veya birkaçının atomlarının biraraya gelmesinden hâsıl olmaktadır. Hava, toprak, su, ısı, ışık, elektrik ve mikroblar, bileşik cisimlerin parçalanmalarına veya cisimlerin birleşmelerine sebep oluyorlar. (Sebepsiz hiçbir değişiklik olmaz.) Bu değişmelerde, elementler, yani bu varlıkların yapı taşları, cisimden cisme yer değiştiriyor veya bir cisimden ayrılarak serbest hâle geçiyorlar. Cisimlerin yok olduklarını görüyoruz.Gördüğümüze göre hüküm ederek aldanıyoruz. Çünkü, yok oluyor ve var oluyor dediğimiz bu görünüş, maddelerin değişmelerinden başka bir şey değildir. Bir cismin, mesela mezardaki ölünün yok olması yeni cisimlerin, mesela suyun, gazların ve toprak maddelerinin var olmaları şeklinde oluyor. Bir değişmede, var olan yeni maddeler, duygu organlarımıza tesir etmezlerse, bunların meydana geldiklerini anlayamıyoruz. Bunun için, değişikliğe uğrıyan birinci maddeye yok oldu diyoruz.

118 elementten her birinin şekillerinin değiştiğini, her elementte fizik ve kimyâ olayı olduğunu da görüyoruz. Bir element, bir bileşiğin yapısına katılınca, iyon haline geçer. Yani, atomları elektron verir veya alır. Böylece bu elementin çeşitli fizik ve kimyâ özellikleri değişir. Her elementin atomları, bir çekirdekle, (Elektron) denilen çeşitli miktarlarda, daha küçük parçalardan yapılmıştır. Çekirdek, atomun ortasındadır. Hidrojenden başka, bütün atomların çekirdekleri (Proton) ve (Nötron) denilen taneciklerden yapılmıştır. Protonlar, pozitif elektrik yüklüdür. Nötronlar, elektrik yükü taşımaz. Elektronlar, eksi elektrik tanecikleridirler ve çekirdek etrafında dönerler. Elektronlar, her ân yörüngelerinde döndükleri gibi, yörüngelerini de değiştirmektedirler.

Atomların çekirdeklerinde de, değişmeler, parçalanmalar olduğu, (Radyoaktif) denilen elementlerden anlaşılmaktadır. Çekirdeklerin bu parçalanmasında, bir elementin başka elemente döndüğü, maddelerin yok olarak, enerji (Kudret) haline döndüğü de anlaşılmış, bu değişme Yahudi fizikçi Albert Einstein tarafından hesap bile edilmiştir. Demek ki bileşik cisimlerde olduğu gibi, elementler de, hep değişmekte, bir hâlden başka hâle dönmektedir. (Canlı cansız her madde değişmekte, yani eskisi yok olup yenisi var olmaktadır.) Bugün, var olan her canlı, (her bitki her hayvan) önce yok idi. Başka canlılar vardı. Bir zaman sonra da, şimdiki canlılardan hiçbiri kalmayacak, başka canlılar var olacaktır. Cansız varlıkların hepsi de böyledir. Canlı cansız her varlık, mesela bir element olan demir veya birkaç cisim karışımı olan taş, kemik, bütün maddeler, bütün zerreler hep değişmektedirler. Yani eskileri yok olmakta ve başkaları var olmaktadır. Var olan madde ile yok olan maddenin özellikleri birbirine benziyorsa, insan bu değişikliği anlamıyor, maddeyi hep var sanıyor. Sinemada, hareket eden film şeridinde, objektif önüne, her ân başka resİmler gelip gitmekte iken, seyİrciler bunu anlamayıp, aynı resİm perdede hareket ediyor sanmaları gibidir. Kağıt yanıp kül olunca bu değişikliği anladığımız için, kağıt yok oldu, kül var oldu diyoruz. Buz eriyince, buz yok oldu, su var oldu diyoruz.

(Şerh-i akâid) kitabının başında diyor ki (Bütün varlıklar, Allahü teâlânın varlığına alâmet olduğu, Onun varlığını gösterdiği için, mahlukların hepsine (Âlem) denir. Varlıkların bir cinsten olanlarına da birer âlem denir. Mesela, insanlar âlemi, melekler âlemi, hayvanlar âlemi, cansız maddeler âlemi denir. Yahut, her bir cisim, bir alemdir.

(Şerh-i mevakıf) kitabının 441. sayfasında diyor ki Âlem, yani her şey, hadistir, yani mahlukturlar. Yani yok iken, sonradan var olmuşturlar. [Her zaman, birbirlerinden de var olduklarını yukarıda bildirdik.] Cisimlerin maddesi de, sıfatları da, hadistir. Burada 4 şey düşünülebilir:

1 — Müslümanlara, yahudilere ve nasaraya ve mecusilere göre, cisimlerin maddeleri de, sıfatları da hadistir.

2 — Aristoya ve onun yolunda olan felsefecilere göre, cisimlerin maddeleri de, sıfatları da kadîmdir. Yani ezelidir, hep vardır derler. Bu sözün yanlış olduğunu, modern kimyâ bilgisi kesin olarak bildirmektedir. Böyle inanan ve söyleyen, müslümanlıktan çıkar. Kâfir olur. İbni Sînâ ile Fârâbî de kadîm demektedir.

3 — Aristodan önce olan filozoflara göre, maddeleri kadîm olup sıfatları hadistir derler. Bugün, fen adamlarının çoğu da böyle yanlış düşünmektedir.

4 — Maddenin hadis, sıfatların kadîm olduğunu söyleyen olmamıştır. Calinos bu dördünden hiçbirine karar verememiştir).

Müslümanlar, maddelerin ve sıfatlarının hadis olduğunu birkaç yoldan ispat etmektedir. Birinci yol, maddeler ve bütün zerreleri hep değişmektedir. Değişmekte olan şey, kadîm olamaz. Hadis olması lâzımdır. Çünkü, her maddenin, kendinden öncekinden meydana gelmesi işi, sonsuz öncelere kadar gidemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı olması, yani ilk maddelerin, yoktan var edilmiş olmaları lâzımdır. Yoktan var edilmiş olan ilk maddeler bulunmasaydı, yani sonraki maddenin kendinden önceki maddeden hâsıl olması işi sonsuz öncelere gitseydi, maddelerin birbirlerinden meydana gelmelerinin bir başlangıcı olmazdı ve bugün hiçbir maddenin var olmaması lazım gelirdi. Maddelerin var olmaları ve birbirlerinden hâsıl olmaları, yoktan var edilmiş ilk maddelerden üremiş olduklarını göstermektedir.

Ayrıca deriz ki gökten düşen bir taşa, sonsuzdan geldi denemez. Çünkü sonsuz, başlangıcı, ucu yok demektir.Sonsuzdan gelmek, yoktan gelmek olur. Sonsuzdan geldiği düşünülen şeyin, gelmemesi lazım olur. Gelen bir şeye, sonsuzdan geldi demek, akla, fenne uymayan ve cahilce bir söz olur. Bunun gibi, insanların birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelerden gelemez. Yoktan yaratılmış olan bir ilk insandan başlayarak üremeleri lâzımdır. Yoktan var edilmiş olan ilk insan olmayıp, insanların birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelerden gelmektedir denirse, hiçbir insanın var olmaması lazım olur.Her varlık için de böyledir. Maddelerin, cisimlerin birbirlerinden hâsıl olmaları için, (Böyle gelmiş böyle gider. Yoktan var edilmiş ilk maddeler yoktur) demek, akla ve fenne uymayan, cahilce sözdür. Değişmek, sonsuz olmayı değil, yoktan yaratılmış olmayı, yani (Vâcib-ül-vücud) olmayı değil, (Mümkün-ül-vücud) olmayı göstermektedir.

Sual: Bu âlemi yaratanın kendisi ve sıfatları kadîmdir, ezelidir.Bu âlemin de kadîm olması lazım gelmez mi?

Cevap: Kadîm olan yaratıcının, maddeleri, zerreleri, çeşitli sebeplerle değiştirdiğini, yani yok edip, bunların yerine başkalarını yaratmakta olduğunu, her zaman görüyoruz.Kadîm olan yaratıcı, irâde ettiği, dilediği zaman, yani her zaman maddeleri birbirlerinden yaratmaktadır. Alemleri, her maddeyi, her zerreyi sebeplerle yarattığı gibi, irâde ettiği zaman, sebepsiz, vasıtasız olarak, yoktan da yaratır.

Âlemlerin hadis olduğuna inanan, fânî olduklarına, yani, tekrar yok olacaklarına da inanır.Yok iken sonradan yaratılmış olan varlıkların yine yok olabilecekleri meydandadır. Birçok varlıkların yok olduklarını, şimdi de görüyoruz.

Müslüman olmak için, maddelerin ve cisimlerin, yani her varlığın, yoktan var edilmiş olduklarına ve tekrar yok olacaklarına inanmak lâzımdır. Cisimlerin yok iken sonradan var olduklarını ve tekrar yok olduklarını, yani şekillerinin ve özelliklerinin kalmadığını görüyoruz. Cisimler yok olunca, maddeleri kalıyor ise de, bu maddelerin de ezeli olmadıklarını, çok öncelerde, Allahü teâlâ tarafından yaratılmış olduklarını ve Kıyamet gününde hepsini tekrar yok edeceğini yukarıda bildirdik. Zamanımızın fen bilgileri, buna inanmaya mâni değildir. İnanmamak, fenne iftirâ etmek ve İslam düşmanı olmak demektir. İslamiyet, fen bilgilerini reddetmiyor.Din bilgilerini öğrenmemeyi ve ibâdet vazifelerini yapmamayı reddediyor. Fen bilgileri de, İslamiyeti inkâr etmemektedir. Hatta, onu teyid ve tasdik etmektedir.

Âlem hadis olunca, bunu yoktan bir yaratan vardır. Çünkü, hiçbir olayın kendiliğinden olamayacağını yukarıda bildirdik. Bugün fabrikalarda binlerce ilaç, ev eşyası, sanayi ve ticaret maddeleri, elektronik aletler, harp vasıtaları yapılıyor. Bunların çoğu, ince hesaplardan, yüzlerce tecrübeden sonra elde ediliyor. Bunlardan birine dahi, kendi kendine var oldu diyorlar mı?Bunların, bilerek ve istiyerek yapıldıklarını söylüyorlar ve hepsinin bir yapıcısının bulunması lâzımdır diyorlar da, canlılarda, cansızlarda görülen ve her asırda, daha yenileri, daha inceleri keşfedilen ve çoğunun yapısı henüz anlaşılamayan milyonlarca maddenin ve hadisenin kendi kendilerine tesadüfen var olduklarını söylüyorlar. Bu iki yüzlülük, koyu bir inattan veya açık bir ahmaklıktan başka ne olabilir?Görülüyor ki her maddeyi, her hareketi var eden tek bir yaratıcı vardır.Bu yaratıcı (Vâcib-ül-vücut) dur. Yani, yok iken sonradan var olmuş değildir. Hep var olması lâzımdır. Var olması için hiçbir şeye muhtaç değildir. Hep var olması lazım olmaz ise, (Mümkün-ül-vücut) olurdu. Âlemler gibi hadis, yani mahluk olurdu. Mahluk, başka bir mahlukun değişmesinden veya yoktan var edilir. Onu da yaratan lazım olur. Böylece sonsuz yaratanlar lazım olur. Mahluklardaki değişmelerin sonsuz olamayacağını yukarıda bildirdiğimiz gibi düşünürsek, yaratıcıların da sonsuz olamayacağı, yaratmanın birinci bir yaratıcıdan başlayacağı anlaşılır. Çünkü, yaratıcıların biribirlerini yaratmaları sonsuz olarak gider denince, hiçbir yaratıcının bulunmaması lazım olur. İşte, yaratılmış olmayan birinci ilk yaratıcı, mahlukların tek yaratıcısıdır. Ondan önce ve sonra, başka bir yaratıcı yoktur. Yaratıcı yaratılmaz. O, hep vardır. Bir ân yok olsa, her şey yok olur. Vâcib-ül-vücut, hiçbir bakımdan hiçbir şeye muhtaç değildir. Yerleri, gökleri, atomları, canlıları, düzenli, hesaplı yaratanın kudretinin, kuvvetinin sonsuz olması, âlim olması, dilediğini hemen yapması, bir olması, onda hiç değişiklik olmaması, lâzımdır.Kuvveti sonsuz olmasa ve âlim olmasa, böyle düzenli, hesaplı mahlukları yaratamaz. Bu yaratıcı birden çok olursa, bir şeyin yaratılmasında, istekleri uymayınca, istediği yapılmayanlar yaratıcı olamazlar ve yaratılan şeyler karma-karışık olur.Daha çok bilgi almak için Ali Uşinin yazdığı (Emali Kasidesi) nin Arabî ve türkçe şerhlerini lütfen okuyunuz!

Yaratıcıda hiç değişiklik olmaz. Şimdi nasılsa, âlemi yaratmadan önce de öyle idi. Her şeyi yoktan yaratmış olduğu gibi, her zaman da, şimdi de, her şeyi yaratmaktadır. Çünkü değişmek, mahluk olmayı, yoktan yaratılmış olmayı gösterir. Onun hep var olduğunu, yok olmayacağını yukarıda bildirdik. Bunun için, Onda hiç değişiklik olmaz. Mahluklar ilk yaratılmalarında Ona muhtaç oldukları gibi, her ân da muhtaçtırlar.Her şeyi yaratan, her değişikliği yapan yalnız Odur.Düzenli olmaları için ve insanların yaşayabilmeleri ve medeni olabilmeleri için, her şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Sebepleri O yarattığı gibi, sebeplerin tesir etmelerini, iş yapabilmelerini de, O yaratmaktadır. İnsanlar sebeplerin maddelere tesir etmelerine vasıta olmaktadır.

Aç olunca, bir şey yemek, hasta olunca ilaç almak, mum yakmak için kibriti çakmak, hidrojen elde etmek için çinko üzerine bir asid dökmek, çimento yapmak için kireç taşı ile kil karıştırıp ısıtmak, süt elde etmek için ineği beslemek, elektrik elde etmek için hidro-elektrik santralı kurmak, her çeşit fabrika yapmak, sebepleri kullanarak, yeni şeyler yaratmasına vasıta olmaktır. İnsanın, irâdesi ve kuvveti de, Allahü teâlânın yarattığı birer sebeptir. İnsanlar da, Allahü teâlânın yaratmasına vasıta olmaktadır. Allahü teâlâ, böyle yaratmak istiyor. Görüliyor ki insan bir şey yarattı demek, akla ve dine uymayan, cahilce bir sözdür.

İnsanların, kendilerini yaratan, yaşatan, muhtaç oldukları şeyleri yaratıp gönderen bu bir yaratıcıyı sevmeleri, Ona kul, köle olmaları lâzımdır. Yani, mahlukların Ona ibâdet etmesi, tapınmaları, itaat etmeleri, saygılı olmaları lâzımdır. Böyle olduğu 7. sayfa başındaki 3. cilt, 17. mektupta uzun yazılıdır. Vâcib-ül-vücut, bir olan bu ilah, bu tanrı, isminin (Allah) olduğunu kendisi bildirmiştir. Kulların, Onun bildirdiği ismini değiştirmeye hakları yoktur. Haksız yapılan iş, zulüm olur, pek çirkin bir şey olur.

Hıristiyanlar, papazlar, yaratıcının 3 olduğuna inanıyorlar. Yukarıdaki yazılarımız, yaratıcının bir olduğunu, hıristiyanlığın, papazların sözlerinin yanlış ve bozuk olduğunu ispat etmektedir.

İlm olmazsa, din, sıyrılıp kalkar aradan,
öyleyse, cehalet denilen, yüz karasından,
kurtulmaya çalışmalı, baştan başa millet,
kâfi değil mi yoksa, bu son dersi felaket?
Bu felaket dersi, neye mal oldu, düşünsen,
beynin eriyip, yaş gibi, damlardı gözünden.
Son olaylar, ne demektir, bilsen ne demektir:
Gelmezse eğer, kendine millet, gidecektir.
Zira, yeni bir sarsıntıya pek dayanılmaz,
zira, bu sefer, uyku ölümdür uyanılmaz.
Ahlakı düzeltip, fenne çok çalışmak lazım,
dine bağlı, atomla silahlı er olmak lazım!
Din bilgisi, harp gücü, ileri olmak gerek,
ikisidir ancak, millete huzur verecek.

— II —
MÜSLİMANLIK VE HIRİSTİYANLIK ÖNSÖZ

Allahü teâlâya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma ve Onun Âline ve Ashâbının hepsine bizlerden hayırlı duâlar olsun!

Allahü teâlâ, canlıları, cansızları, her şeyi yoktan var etti. Yaratıcı yalnız Odur. İnsanlara çok acıdığı için, onların dünyada iken ve öldükten sonra, mesut olmalarına, yani rahat etmelerine, huzur ile tatlı yaşamaları için lazım olan her şeyi yaratıp, göndermektedir. Bu şeylere (Nimet) denir. Bitmez tükenmez nimetlerinin en büyüğü, en kıymetlisi olarak, saadete kavuşturan doğru yolu ve azaplara, sıkıntılara, acı çekmeye sebep olan bozuk yolu birbirinden ayırmıştır. Hep iyilik yapmayı, çalışmayı, her şeye yararlı olmayı emretmiştir. İnsanları, öldükten sonra tekrar dirilterek, hepsini hesaba çekeceğini, îman edip, iyilik etmiş olanların Cennetlerde lezzetler içinde sonsuz yaşayacaklarını ve Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirdiklerine inanmayanların Cehennemde sonsuz azaplar, acılar içinde kalacaklarını haber vermiştir. İşte, bu kitabı yazmaya, O yüce Allah’ın ismini anarak, Onun yardımına güvenerek başlıyoruz. İnsanlara saadet, huzur yolunu bildirmek için vasıta, haberci olarak seçmiş olduğu, Peygamber denilen üstün insanlara ve bunların en üstünü olan, son peygamber Muhammed aleyhisselâma şükranlarımızı, sevgilerimizi duyurmayı da kendimize şerefli bir vazife görüyoruz.

Dünyada mevcûd dinlerin en yenisi ve en mükemmeli olan İslam dini, çok insani ve çok mantıki esaslara dayanır. Bu kısımda teferruata girişmeden, İslam dininin esaslarından bahs edilmiş ve diğer dinlerle mukayesesi yapılmıştır. İslam dininin muarızları tarafından yapılan tenkidlere cevaplar verilmiş ve iyi bir müslüman olmak için icap eden hususlar mümkün olduğu kadar kısa ve açık olarak izah edilmiştir.

Câhil bir insan iyi bir müslüman olamaz. Halbuki İslam dininin esaslarını öğrendikten sonra, ona bir insanın bütün kalbi ile bağlanmamasına imkan yoktur.Bu kısmı okuduktan sonra, siz de, İslam dininin ne yüksek, ne kudsi ve ne mantıki ve kusursuz bir din olduğunu daha iyi anlayacak, dünya ve ahirette selamet ve huzura kavuşmak için can ve gönülden ona sarılacaksınız.

Oldu Ashâb, sabikunessabikun,
ümmet için, oldu onlar, rehnümun.
Can fedâ kılmıştı, bunlar ibtida,
hepsinin oldu makâmı, münteha.
Feyiz-ü hâli bunlara verdi Huda,
onlara etti ümmet iktida.
Pertev-i nur-i hidayet, cam-ı aşk,
her birinden zâhir oldu, hâl-i aşk.
Hem İslamiyet, hem tarîk-ı mârifet,
ehl-i İslam buldular çok menfeat.
Yoktur tafsile lüzum-u ihtiyaç,
can-u dil derdine kıldılar ilaç.
Sefer yaptı mülk-i Ruma hem Ashâb,
oldu, Rum ehli, tamam, ehl-i necat.
Ya Rab! gece gün, budur senden dilek,
lutfet! kalalım Ashâb yolunda hep!
“Rıdvânullahi aleyhim ecma’în”

ALLAHÜ TEÂLÂNIN VARLIĞINA İNANMAK

 

PEYGAMBERLER, DİNLER, KİTABLAR

İnsan Kendi Başına Doğru Yolu Bulabilir Mi?

Şimdi dinlerden bahsedelim. Bugün dünya yüzünde Allahü teâlânın varlığını bildiren 3 semavi din vardır:

 

1 — YAHUDİ DİNİ: 

 

2 — HIRİSTİYANLIK DİNİ: Îsâ aleyhisselâm, hazret-i Meryem isminde bakire bir kızdan doğmuş, bizim gibi bir insandır. Kurân-ı Kerîmde bu husus açıkça bildirilmiş ve Ruhul-Kudüsten bahs edilmiştir. Fakat, bunun mânâsı, hıristiyanların zannettiği gibi Îsâ aleyhisselâmın Allah’ın oğlu olduğu demek değildir. Ruhul-Kudüs tabiri, Allahü teâlânın Îsâ aleyhisselâma (Yüksek kurtarıcı kudretinden) verdiğine alâmettir. Îsâ aleyhisselâm, yahudilere dalâlette (sapıklıkta) olduklarını, doğru yolun, kendisinin gösterdiği yol olduğunu bildirmeye çalıştı. Halbuki yahudiler, bekledikleri kurtarıcının çok şiddetli, sert, kavgacı, tuttuğunu koparan, yahudileri diğer milletlerin esaretinden kurtaracak olan bir şahsiyet olmasını bekleyorlardı. Îsâ aleyhisselâma inanmadılar. Onu yalancı Peygamber sanarak, Romalılara ihbar ettiler ve karşı çıktılar. Kendi inançlarına göre, onu haça gerdirdiler. [İslam dini, asıl haça gerilen kimsenin Îsâ aleyhisselâm olmadığını, bil’aks onu az bir para mukabili Romalılara satan Esharyut Yehuda (Judas)nın haça gerildiğini bildirmektedir.] Bugün hıristiyan tarihçilerin yaptığı araştırmalar, Îsâ aleyhisselâmın haçta ölmediğini meydana çıkarmaktadır. John Reban isminde bir Zât da, bunun hakkında 1978 senesinde pek çok satılan bir eser neşretmiştir. Bu araştırmaların nasıl bir netice vereceği malum değildir. Fakat daha şimdiden hıristiyanların Îsâ aleyhisselâmın (Haçta can verdiği ve tanrı Babanın kendi biricik oğlunu günahkarlar için fedâ ettiği) efsanesini kökünden yıkmaktadır. Böylece hıristiyan tarihçiler bu gün kiliselere büyük bir darbe indirmektedirler.Yahudiler, kısa zamanda hakiki Mesihin geleceğini bekleyorlardı. Fakat bugün tanınmış Mûsevî tarihçilerinden biri, (2000 sene beklediğimiz hâlde, hala bir kurtarıcı gelmedi. Galipa Îsâ aleyhisselâm hakikaten mesihti. Biz Onun kadrini, kıymetini bilmedik ve bize kurtarıcı olarak gelen bu büyük Peygamberi haça gerdirdik) demiştir.

Îsâ aleyhisselâma (İncil) isminde bir kitap nazil oldu. Fakat, yahudiler bu kitabı, 80 sene içinde yok ettiler. Sonradan ortaya çıkarılan, hıristiyanların Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine inandıkları (Kitâb-ı Mukaddes) iki kısımdır: Birincisi, (Ahd-i Atik), Eski Ahd (Old Testament), o zamana kadar gelen Peygamberlerin ve bilhassa Mûsâ aleyhisselâmın tebliğatını ihtiva ettiğine inanılır. İkincisi, (Ahd-i Cedid), Yeni Ahd (New Testament), Îsâ aleyhisselâma inananlardan Matta (Matthew), Markos (Mark), Luka (Luke) ve havari Yuhanna (Jahn) nın yazdıkları kitaplar olup Îsâ aleyhisselâmın hayatı, yaptığı işler ve verdiği nasihatları ihtiva eder. İncilin hazırlanmasında, Kurân-ı Kerîmin zabt olunmasında gösterilen büyük hassasiyet gösterilmemiştir.Hakiki bilgilere birçok yanlış düşünceler, efsaneler ve hurafeler eklenmiştir. 1885’de vefât eden Manastırlı müderris hacı Abdullah Abdi beğin Arabî (Risale-i samsamiye) ve türkçe (İzah-ul-meram) matbu kitaplarında, İnciller üzerinde geniş bilgi vardır. Halbuki hakiki İncile çok yakın olan İncillerin de mevcutiyeti bugün biliniyor.

Bunlardan en önemlisi BARNABAS İncilidir. Barnabas İncilinin hikayesini okumak için tıklayın. dinisualler.com/hiristiyanlik/barnabas-incilinin-hikayesi/

İncil, İbranice idi. Orta Çağda İTALA adı altında Latinceye çevrildi. Nasranilik yayılmaya başlayınca, putperestler ve yahudiler onun karşısına çıktılar.Nasraniler dinlerini gizli gizli sürdürmeye mecbur kaldılar. Yer altında, kaya kovuklarında ve gizli yerlerde kurdukları mabedlerde ibâdet ettiler. Yahudiler, bütün işkence ve eziyetlerine rağmen, nasraniliğin yayılmasına mâni olamıyorlardı. Yahudilerin ileri gelenlerinden ve İsevilerin en büyük düşmanlarından olan (Saul), İseviliği kabul ettiğini, Îsâ aleyhisselâmın kendisini, yahudi olmayan milletleri, İseviliğe davet için şakird tayin ettiği, yalanını uydurdu. [Kitâb-ı mukaddes, Resûllerin işleri, bab 9.] İsmini Pavlos olarak değiştirdi. Çok iyi bir İsevi görünerek, Îsâ aleyhiselâmin dinini bozdu. Tevhidi teslise, İseviliği hıristiyanlığa çevirdi. İncili tahrif etti. Îsâ, Allah’ın oğludur, dedi. Şarap içmeyi ve domuz eti yemeği, İsevilere helal etti. Kıblelerini şarka, güneşin doğduğu tarafa çevirdi. Îsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği dinde olmayan pek çok batıl şeyleri, İseviliğe soktu. Bozuk fikirleri İseviler arasında yayılmaya başladı. Fırkalara ayrıldılar. Îsâ aleyhisselâmın doğru yolundan uzaklaştılar. Türlü türlü efsaneler uydurdular. Îsâ aleyhisselâmın uydurma resm ve heykellerini yaptılar. Haç işaretlerini kabul ettiler ve bunu bir sembol addettiler. Heykellere ve haça tapmaya başladılar. Yani yeniden putperestliğe döndüler. Îsâ aleyhisselâmı Allah’ın oğlu olarak kabul ettiler. Halbuki Îsâ aleyhisselâm onlara katiyen böyle bir şey söylememiş, onlara ancak Ruh-ül-Kudsten, yani Allahü teâlânın kendisine bahşettiği kudretten bahsetmişti. Hıristiyanlar, hem Allaha, hem de Onun oğlu kabul ettikleri İsaya, bir de Ruh-ül-Kudse inanmak zorunda kalınca, bütün hak dinlerin esâsı olan, “ALLAHÜ TEÂLÂ birdir ve değişmez yaratıcıdır” inancından uzaklaşarak 3 tanrıya birden tapmak gülünçlüğüne düştüler. (Buna “teslis” adı verilir).

Zamanla hıristiyanlık, büyük devletlerin resmi dini haline gelince, Orta çağda korkunç bir zulüm devri başladı. Îsâ aleyhisselâmın telkin ettiği insanlık, merhamet, şefkat esasları tamamen unutuldu. Bunun yerine hıristiyanlar, taassupu, kin ve nefreti, düşmanlığı ve zulmü ele aldılar.Hıristiyanlık adı altında, akla sığmaz zulmler yaptılar. Eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin bütün eserlerini yok etmeye çalıştılar. İlmin ve fennin karşısına çıktılar. Galile (Galileo) gibi, İslam âlimlerinin kitaplarından okuyarak, dünyanın döndüğünü bildiren bir kimseyi, dinsizlikle itham ederek sözünü geri almazsa, öldürmekle tehtid ettiler. Vatanı için mücadele eden Jandark (Jeanne d’Arc) (John of Arc) ı, sihirbazlıkla itham ederek, diri diri yaktılar. İspanyol doktoru ve teologu Michel Servénin de, teslisi ve Îsâ aleyhisselâmın ulûhiyyetini red ve Onun bir Peygamber ve kul olduğunu bildirmek için kitap yazdığı, protestanlığın kurucularından olan Calvinin teşviki ile 1553 de Genevede diri olarak yakıldığı (Kamus-ul-alam) ve (Larousse) da yazılıdır. İnsanın tüylerini ürperten Engizisyon (İnquisition) mahkemeleri kurarak, yüzbinlerce insanı haksız yere ve çok kereler sırf servetlerini ele geçirmek için, “dinsiz” ilan edip, türlü türlü işkenceler yaparak öldürdüler. Ancak Allahü teâlâya mahsus olan (Günah affetmek) kudretini, papazlara verdiler.Bunlar da, çeşitli menfeatler karşılığı günahları affettiler. Hatta, Cennetten yerler sattılar. En yüksek dini liderleri Papalar ise, adeta dünyaya hâkim oldular.Türlü bahanelerle kralları bile aforoz ederek, (Excommunication), yani dinsiz ilan ederek bunları afv talep etmek için ayaklarına kadar gelmeye zorladılar. Miladın 1077. nci senesinde papa Gregordan aforozunu kaldırması için Canossaya gelen Alman kralı dördüncü Hanri (Henry) , kış günü çıplak ayakla papanın sarayı önünde günlerce bekledi. Papaların arasında çok korkunç caniler çıktı. Bunlardan biri olan Borjiya (Borgia), düşmanlarını ve bunların arasında bulunan din adamlarını türlü türlü zehirlerle öldürdü ve mallarını gasp etti. Her türlü rezaleti işledi. Kız kardeşi ile birlikte karı koca hayatı yaşadı. Fakat mukaddes ve günahsız papa sayıldı. Hıristiyanlık dinine,papazların evlenmemesi, evlenmiş olan kimselerin katiyen boşanmaması, günah çıkarmak mecburiyeti gibi, mantık dışı kaideler konuldu. Dünyada yaşamak adeta günah sayıldı.

7. asırda zuhûr eden İslam dini, bu karanlık arasında bir nur gibi parladı. Aşağıda, İslam dininden bahs ederken göreceğimiz gibi, tamamıyla en mükemmel ve en mantıki ve insani esaslar üzerine kurulmuş olan bu yüce din, putperestlik karşısında olduğu gibi, esâsı bozulmuş olan hıristiyanlık karşısında da derhal kolayca yayıldı. Aklı başında olan herkes, bu yeni dine iki elle sarıldı. İlme ve fenne ve güzel ahlaka derin bir saygı ile bağlı olan müslümanlar, Allahü teâlânın ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” emrine uyarak çok çalıştılar.Her türlü ilmde, pek çok yeni keşfler yaptılar, pek çok dahiler yetiştirdiler. Bugün kullanılan KİMYA ve CEBİR kelimeleri arabîden alınmıştır. Bu ve daha pek çok misaller müslümanların ilme yaptıkları hizmetleri açıkça göstermektedir. Müslümanlar kısa zamanda büyük ilim merkezleri, medreseler kurdular. Bütün dünyaya, ilim, fen, insaf, temizlik, güzel ahlak ve medeniyeti yaydılar. Yunan felsefecilerinin eserlerini ortaya çıkararak, arabîye tercüme ettiler. Bunların bozukluklarını ispat ettiler. Dünyaca tanınmış filozoflardan Hrischfeld, (Hiçbir millet, Arapların İslamiyeti kabul etmeleri sebebi ile medenileştikleri gibi hızla medenileşmemiştir) demektedir. Ortaçağda, hıristiyanlık âlemi, kapkara bir zindan içinde iken ve papazlar dünyada yaşamayı insanlara zehr ederken, müslümanlar ve müslümanların emri altındaki diğer insanlar rahat, ferah ve huzur içinde yaşıyorlardı.Hıristiyanlar, İslam memleketlerindeki zenginliğe kavuşmak, malları, paraları gasp etmek için müslümanlara saldırdılar.Müslümanların elinde bulunan ve kendileri için mukaddes sayılan Kudüsü ele geçirmek bahanesi ile Haçlı seferleri tertip ettiler (1096-1270).

Haçlı seferlerinde, haksız yere, çok müslümanın kanını akıttılar. Kudüse girdikleri zaman, kendilerinin de itiraf ettiği gibi, camilerde öldürülen müslümanların kanı, atlarının karınlarına kadar yükseldi. Halbuki sonra Kudüsü onların ellerinden geri alan Selahuddin-i Eyüpi, hıristiyanlara karşı büyük bir alicenablık gösterdi ve esir aldığı İngiliz kralı Arslan Yürekli Rişarı (Richard, Coeur de Lion) serbest bıraktı. Gözü dönmüş bazı müteassıb hıristiyanlar, Osmanlı İmperatörlüğüne karşı sonradan yapılan seferleri bile müslümanlara karşı yapılan haçlı seferleri saydılar. 1912/13 deki Balkan harbini, bir Fransız tarihçisi “en büyük haçlı seferi” olarak gösterme küstahlığında bulunmuştur. ENDÜLÜS müslüman devleti 1492’de İspanyollar tarafından istila edildiği zaman, İspanyollar oradaki bütün müslümanları ya kılıçtan geçirmiş veya zorla hıristiyan yapmıştır. Aynı vahşeti Amerika’nın yerli ahalisi İnkalara karşı da, tatbik ettiler. İspanyollar bu zavallı kibar milleti yok etti. Hıristiyanların İslam dinine ve onun yüce Peygamberine karşı yaptıkları korkunç iftirâ ve yalanlar, şimdi de, bütün alçaklığı ile devam etmektedir.

Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğu kendisine bildirilmeden evvel ve sonra hiç yalan söylemediği, bunun için de, düşmanları arasında bile (Muhammed-ül-emin) adı ile meşhur olduğu, güneş gibi meydandadır. İslam düşmanlarının taşkınlıkları, gözlerini kör etmiş ve kalplerini o kadar karartmıştır ki bu açık hakikati insanlardan saklıyacak kadar alçalmışlardır. Gençleri İslam düşmanı yetiştirmek için, İslam dininde ve Peygamberimizde “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hiçbir kusur bulamadıklarından, alçakça yalan ve iftirâlar ile İslamiyeti lekelemeye yeltenmişlerdir. İyi huylarla bezenmeyi, kötü huylardan sakınmayı emreden ve her çeşit insana ve ölülere, hayvanlara işkence, zarar yapılmasını şiddetle men’ eden, insan hakları üzerinde titizlikle durmuş olan yüce bir Peygambere karşı böyle alçak iftirâlar, insanlık için ve hür dünya milletleri için yüz kızartıcı, çirkin bir lekedir.

Hıristiyanlar içinde de, papazların zulmlerine, akıl ve mantıktan uzak akidelerine isyan edenler çıktı. 1517’de Luther ismindeki papaz, papaya isyan etti. İncili Almancaya tercüme etti ve İncilde bulunmayan (Papazların evlenmemesi), (Evlenenlerin bir daha ayrılmaması), (Günah çıkarmak) ve (haça tapmak) gibi hususları hıristiyan dininden çıkarttı. Böylece 1524’de (Protestan) denilen başka bir hıristiyan mezhebi kurdu. Fakat teslisi yani (Baba, Oğul ve Ruh-ül-Kuds) esasını aynen kabul etti.

1534 de İngiliz kralı VIII. Henry de papaya isyan etti ve onun teşviki ve zoru ile Anglo-American kilisesi kuruldu. Meşhur Fransız edipi Voltaire (1694-1778) 1172 [m. 1759] da yazdığı (Candide) adlı eserinde, papazları ve onların yanlış telkin ettiği ve fen düşmanlığı aşıladığı din akidelerini ve yaptıkları türlü hilekarlıkları dile getirerek onları maskara etmişti.Bundan sonra böyle eserler yazan muharrirler, Fransız 1203 [m. 1789] ihtilalinin yapılmasında büyük rol oynamışlardır. Bu ihtilalden sonra, papazlar gözden düşmüşlerdir. Ne yazık ki İslâmin büyük düşmanı olan ingilizler, müslümanlar arasında vehhâbî isminde, sapık kimseleri meydana çıkararak, İslamiyeti kötü tanıttıkları için, hıristiyanlar İslamiyeti kabul etmek yerine, dinsizliğe sapmışlardır. 1917 de Rusyadaki bolşevik ihtilali de, dini ortadan kaldırmaya yeltenmiştir. Fakat zaman geçip ihtilalin tesiri azalınca, insanlar yine kendilerine tapacak bir büyük kudret aramaya başlamışlardır. Tanınmış ve Nobel Edebiyat mükafatı kazanmış olan Rus edipi Solzhenitsyn, (İlk Çember) adlı eserinde, (II. Cihan Harbinde komünistlerin reisi olan Stalin bile Allaha inanmış ve yerlere kapanarak Ondan yardım dilemişti) demektedir.

Bugün, hıristiyanlık oldukça tasfiye edilmiş olmasına ve papazların eski nüfuzları kalmamasına rağmen, hıristiyanlar karanlıktan kurtulmuş değildirler. Artık teslise inanan hıristiyan az kalmıştır.

Bugün elimize aldığımız batı dilinde yazılı bir ansiklopedide, mesela Almanların meşhur BROCKHAUS ansiklopedisinin Îsâ (JESUS) maddesinde (Îsâ çok kereler kendisinden “Ben bir insan oğluyum” diye bahsetmiştir) diye yazılıdır ki bu da, okumuş bir hıristiyanın, artık Îsâ aleyhisselâmı Allah’ın oğlu olarak kabul etmediğini ortaya koymaktadır. Böyle olan kimselerden İslam dinini incelemek imkanını bulanlar, dalâletten kurtulmakta ve Allahü teâlânın hakiki dinine kavuşarak, Onun büyük lutflarına nail olmaktadırlar. İslamiyeti incelemek imkanını bulamayanlar ise, tamamen dinsizleşip ateist olmakta ve dalâlete düşmektedirler. Bu hususta müslümanlar arasında, şimdi büyük âlim yetişmemesinin de tesiri çoktur. Yeni yetişen din adamları, sapık fırkaların tesirleri altında kalarak o güzel dinlerinde yükselememekle İslamiyeti lâyık olduğu şekilde tanımamaktadırlar. İnsanı, Allahü teâlâya yaklaştıran, dünyada rahat ve huzur ile yaşamasını ve ahirette de Onun mağfiretine kavuşmasını temin eden dinin, İslam dini olduğu muhakkaktır.

 

 İSLAM DİNİ:

 

Şimdi, İslam dinini tenkid edenlere, onda kusur arayanlara gelince, bu gibilerin en çok üzerinde durduğu hususlar şunlardır:

1 — (İslam dini bir erkeğin dört kadınla evlenmesini kabul etmektedir. Bu, zamanımızdaki aile mefhumu, aile bağlılığı ve sosyal nizam ile hiç bir zaman bağdaşamaz) imiş.

Buna verilecek cevap şudur: İslam dini bundan 14 asır evvel zuhûr etmiştir. Bu dinin doğduğu yer olan Arabistanda, o zaman kadınların hiç bir hakkı yoktu. Herkes istediği kadar kadın ile birlikte yaşar ve bunlara karşı hiç bir sorumluluk kabul etmezdi. O zamanlarda kadının hiç bir kıymeti olmadığı şundan anlaşılır ki pek çok aileler, doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Böyle bir yerde doğan İslam dini, bir adâmin birlikte yaşayacağı kadın miktarını, o zamana göre, son derece sınırlamış, kadınlara hak tanımış, bir erkekten ayrılan kadının sefil olmaması için, daha evlenmeden evvel, ilerde bir ayrılık zuhûr ederse ona ödenecek olan parayı yani (Mehr) miktarını tesbit etmiştir. Tenkidcilerin iddia ettiği gibi, (Kadınları hor görmemiş), bilakis onların haklarını korumuş ve mevkilerini yükseltmiştir. Bu bildirdiklerimiz, Harputlu İshak efendinin, protestan misyonerlerinin İslam dinine karşı yaydıkları yalan ve iftirâlara karşı yazmış olduğu türkçe (Diya-ül-kulûb) kitabında, 324.  sayfadan başlayarak uzun bildirilmektedir.

Bugünkü hâle gelince, şunu iyi bilmelidir ki İslam dini bir erkeğin muhakkak dört kadınla evlenmesini emretmemiş, buna ancak izin vermiştir. Yani, birden fazla kadınla evlenmek, farz değildir, sünnet de değil ancak mubahtır. Mehmed Zihni efendi “rahime-hullahü teâlâ” (Nimet-i İslam) kitabında, Münakehat kısmına başlarken diyor ki (Kadını boşamak ve dörde kadar evlenmek, İslam dininde vâcib değildir.Mendub da değildir. İhtiyaç olduğu zaman izin verilmiştir. Erkekler, birden fazla kadın almaya emrolunmadıkları gibi, kadınlar da bunu kabul etmeye mecbur değildirler). Hükümet mubah olan bir şeyi yasak ederse, bu şeyi yapmak mubah olmaktan çıkar, haram olur. Çünkü müslüman, kanuna karşı gelmez, suç işlemez. Müslüman, kendine ve başkalarına zararı dokunmayan insan demektir. Ayrıca, bir erkeğin ikinci bir kadın alabilmesi için, bu hususta birinci karısının hak ve hürriyetini koruyan ekonomik ve sosyal şartlar vardır.Sonradan alacağı kadınların da, ayrıca hakları vardır.Bu şartları haiz olmayan ve kadınların haklarını yapamayacak olanın birden fazla evlenmesini İslamiyet yasak etmektedir. Ayrıca, birinci kadının gönlünü hoş etmesi için ikinci kadınla evlenmekten vazgeçmesi de sevaptır. Bundan başka, bir müslümanı, yani birinci kadını incitmek haramdır. 20. asırda milletleri saran geçim sıkıntısı içinde, çok erkek bu şartları haiz değildir.Bunun için, şimdi böyle erkeklerin ikinci bir kadınla evlenmesinin câiz olmayacağı aşikardır. Örf ve adete tâbi olan ahkâmin, zamana göre değişebileceğini İslam dini kabul eder ve bugün müslümanların tek zevcesi vardır.

Bu hususta biraz da diğer memleketleri ve dinleri inceliyelim: Hıristiyanların ve yahudilerin kabul ettikleri Tevrat yani (Ahd-i atik)de, Tekvîn’in 30,Tesniye’nin 21 ve II. Samuel’in 2. bablarında birkaç kadınla evliliğe izin verilir. Davud ve Süleyman Peygamberlerin “aleyhimesselam” birçok zevcesi ve cariyeleri vardı. Doğu Roma İmperatörlerinin dâima birkaç karısı olduğu gibi, eski Alman imperatörlerinin, mesela Friedrich Barbarossanın (1152-1190) 3, 4 karısı vardı. Eskimolarda erkek, karısının izinini almak şartıyla ikinci bir eş alabilir. Amerikada 1830 yılında kurulan Mormon hıristiyan mezhebi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine izin vermektedir. (Ancak şimdiki Amerikan kanunları bunu yasaklamıştır.) Japonyada, bugün dahi bir erkek birkaç kadınla evlenebilir.
Demek oluyor ki İslam dinini, (Birkaç kadınla evlenmeye müsaade ediyor) diye ayıplamak çok büyük haksızlıktır. Çünkü birçok memleketler ve dinler, birkaç kadınla evlenmeyi kabul etmiştir.Tanınmış yazar John Milton (1608-1674), gerek Ahd-i atikte, gerek İncillerde yasaklanmayan bir şey neden utanılacak bir şey olsun veya namusa aykırı sayılsın? Geçmiş Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” dâima birkaç hanımı vardı. O hâlde birkaç kadınla evlilik, zina değildir, kanuna ve kamu vicdanına uygundur) demektedir.

Meşhur yazar Montesqieu (1689-1735), (Sıcak memleketlerde kadınların çabuk geliştiğini, fakat çabuk ihtiyarladığını göz önünde tutarsak, bu gibi memleketlerde yaşıyanların birkaç kadınla evlenmesi gâyet tabiîdir) demektedir. Şimdi, geçim şartları güçleştiği için, müslüman memleketlerinde yukarıda bahs olunduğu gibi, birkaç kadınla evlenmek kalmamış gibidir.

2 — (İslam dini, din uğruna öldürmeyi, yakıp yıkmayı, memleketleri istila etmeyi ve ahaliyi kılıçtan geçirmeyi emretmekte ve buna “Cihat” adını vermekte) imiş.

Bu iddia da tamamıyla yanlıştır. İslam dininde mevcûd olan cihatda esas, memleketleri yıkmak, insan öldürmek değil, dini yaymak ve aynı zamanda dini korumaktır. Bu da, hiç bir zaman yakıp yıkma ile zulüm ile yapılmaz. İslam dini, kendisine tecavüz, hücum edenlere karşı korunmayı ve mücadele etmeyi emretmektedir. Halbuki hıristiyanlar, yukarıda uzun uzadıya anlattığımız gibi, din uğruna en korkunç cinayetleri yapmaktan çekinmemişler, kendilerine insaf ve merhamet telkin eden Îsâ aleyhisselâmın sözleri ve nasihatları hilafına, her türlü fenâlıkları ve vahşetleri yapmışlardır. Tarih, onların yaptıkları vahşetler ile doludur. Allahü teâlâ, Enfal sûresinde, İslam devletinin, kâfir memleketlerinde yapılan harp silahlarını araştırıp, öğrenip, bunların hepsini, sulh zamanında yapmalarını emrediyor. [Bunları yapmayan bir hükümet, İslamiyete uymamış olur. Düşmanların hücumlarına cevap veremeyip, milyonlarca müslümanın şehit olmasına ve İslamiyetin zayıflemesine sebep olur.] Bir müslüman, hiç kimseye karşı hiçbir tecavüzde bulunmaz. Kendisine veya dinine karşı bir saldırı olursa, ona tatlı dil ile nasihat verir. Kabul etmezse, mahkemeye haber verir. Mahkeme, adalet ile ceza verir. Mahkeme vasıtası ile hakkına kavuşamazsa, evine, iş yerine çekilir. Tecavüz edenler arasına karışmaz. Evine, iş yerine saldırılırsa, hicret eder. Yani o şehri terkeder. Gidecek şehir bulamazsa, o memleketi terkeder. Gidecek İslam memleketi bulamazsa, insan haklarına riâyet eden bir kâfir memleketine hicret eder. Bir müslüman dili ile eli ile kimseyi incitmez. Kimsenin malına, mülküne, ırzına ve namusuna dokunmaz. Cihat, Allahü teâlânın kullarına, Allahü teâlânın hak olan dinini bildirmek demektir. Bu da, Allahü teâlânın dininin, Allahü teâlânın kullarına ulaşmasına mâni olan zalim, sömürücü diktatörleri, kılınç kuvveti ile zor kullanarak ortadan kaldırmakla yapılır. Önce nasihat edilir. İslamiyeti kabul etmeleri teklif olunur. Kabul etmezler ise; İslam hakimiyeti, yani haraç ve cizye vermeleri teklif olunur. Bunu da kabul etmezler ve karşı koyarlarsa, bu engeller ortadan kaldırılır. Zor ile kuvvet ile olan cihadı şahıslar değil, İslam devleti yapar. Kurân-ı Kerîmde Bakara sûresinin 256. âyetinde meâlen, (Dinde zorlama yoktur) buyurulmuştur. Bir gayrimüslim, zorla müslüman yapılmaz. Müslümanlar hiç bir zaman, hıristiyanların dâima yaptıkları gibi, zorla veya maddi kazançlar vad ederek bir insanı müslüman yapmaya teşebbüs etmezler. Kim isterse, seve seve müslüman olur. Tatlı, yumuşak, mantıki akla uygun sözleri ile ve güzel ahlak ve iyi hareketleri ile onların seve seve müslüman olmalarına sebep olurlar.Müslüman olmayanlar, İslam devletinin himayesi altında, zimmi olarak yaşarlar. Müslümanların bütün hak ve hürriyetlerine mâlik olarak, kendi dinlerinin icaplarını serbestçe yaparlar. Bunlar (Diya-ül-kulûb) kitabının 293. sayfasından başlayarak anlatılmaktadır.

(Menakıb-i cihar yar-ı güzin) kitabında, 70. menkibede diyor ki (Bir ticaret kervanı gelip, gece Medinenin dışına kondu. Yorgunluktan hemen uyudular. Halife Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, şehri dolaşırken bunları gördü. Abdurrahmân bin Avfın “radıyallahü teâlâ anh” evine gelip, (Bu gece bir kervan gelmiş. Hepsi kâfirdir. Fakat, bize sığınmışlar. Eşyaları çoktur ve kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların bunları soymasından korkuyorum. Gel, bunları koruyalım) dedi. Sabaha kadar bekleyip, sabah namazında mescide gittiler. İçlerinden bir genç uyumamıştı. Arkalarından gitti. Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın halife Ömer “radıyallâhu anh” olduğunu öğrendi. Gelip, arkadaşlarına anlattı. Roma ve İran ordularını perişan eden, adaleti ile meşhur, yüce halifenin, bu merhamet ve şefkatini görerek, İslamiyetin hak din olduğunu anladılar ve seve seve müslüman oldular.

Yine (Menakıb) kitabında diyor ki (Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, şark cebhesi kumandanı olan Sad bin ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” Kufe şehrinde bir köşk yaptırmak istedi. Arsaya bitişik bir mecusinin evini satın almak icap etti. Mecusi satmak istemedi. Evine gidip hanımına danıştı. Bu da, onların Medine’de bir Emir-ül-mümininleri var. Ona gidip şikayet et dedi. Medineye gelip halifenin sarayını aradı. Onun sarayı, köşkü yok dediler. Kendisi şehir dışına çıktı, dediler. Gidip aradı. Askerleri, muhafızları göremedi. Toprak üstünde uyumuş birini gördü. Halife Ömer’i gördün mü dedi. Halbuki bu Zât, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” idi. Onu niçin arıyorsun dedi. Onun kumandanı, benim evimi zor ile satın almak istiyor. Onu kendisine şikayet etmeye geldim dedi. Ömer “radıyallâhu anh”, mecusi ile evine geldi. Kağıt istedi. Evde kağıt bulamadı. Bir kürek kemiği gördü. Bunu istedi. Kemik üzerine, (Bismillahirrahmanirrahim. Ey Sad, bu mecusinin kalbini kırma! Yoksa, hemen yanıma gel!) yazdı. Mecusi, kemiği alıp evine geldi. Boşuna yoruldum. Bu kemik parçasını kumandana verirsem, alay ediliyor sanıp, çok kızar dedi. Kadının israr etmesi üzerine Sada gitti. Sad, askerleri arasında oturmuş, neşe ile konuşuyordu. Sadın gözü, uzakta duran mecusinin elindeki kemikteki yazıya ilişti. Emirül-müminin Ömer’in “radıyallâhu anh” yazısını tanıyıp ansızın rengi soldu. Bu ani değişikliğe herkes şaşırdı. Sad, mecusinin yanına gelip, her ne istersen yapayım. Aman beni Ömer’in karşısına çıkarma! Zira Onun cezasına takat getiremem dedi. Mecusi, kumandanın bu yalvarmasını görünce, hayretten aklı gitti. Aklı başına gelince, hemen müslüman oldu. Seve seve nasıl müslüman oldun diyenlere, (Bunların Emirlerini gördüm. Yamalı hırkasını örtünmüş, toprak üstünde uyuyordu. Büyük kumandanların bundan titrediklerini de gördüm. Bunların hak dinde olduklarını anladım. Benim gibi, ateşe tapan bir kimseye böyle adalet yapılması, ancak hak olan dine inananlarda olur dedi.)

Hindistan’ın (Nedvet-ül-ulema) meclisinin reisi, meşhur (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şibli Numani 1914’de ölmüştür. Bunun urdu dilindeki (El-Fâruk) kitabını serdar Esedullah hanın annesi ve Afganistan padişahı Nâdir şahın kızkardeşi fârisîye tercüme etmiş, Nâdir şahın emri ile 1933’de Lahor şehrinde bastırılmıştır. 180. sayfasında diyor ki (Rum Kayseri Herakliyüsün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, rumlara halife Ömerin “radıyallâhu anhüma” emirlerini bildirirdi. Humus şehrini alınca da, (Ey rumlar! Allahü teâlânın yardımı ile ve halifemiz Ömerin emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza, kimse dokunmayacaktır. İslamiyetin adaleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı, müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve öşür aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir.) dedi. [Cizye miktarı, fakirlerden 40, orta hallilerden 80, zenginlerden 160 gram gümüş veya bu değerde mal yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.] Humus rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mal emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Herakliyüsün, bütün memleketinden asker toplıyarak Antakyaya hücuma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerlerin de, Yermükteki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde, şehirde memurlar bağırtıp, (Ey Hıristiyanlar! Size hizmet etmeye, sizi korumaya, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyüs ile gaza edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum.Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için hepiniz Beyt-ül-mala gelip, cizyelerinizi geri alınız! İsmleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların bu adaletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulmlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile rum ordularına karşı İslam askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde böylece, Herakliyüs ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde bu rum casuslarının büyük yardımı oldu. İslam devletlerinin meydana gelmesi, yayılması, asla, saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, îman kuvveti idi ve İslam dininde, çok kuvvetli bulunan adalet, iyilik, doğruluk ve fedâkarlık kudreti idi.)

Batının batıl îtikatlarını, moda ve ahlaksızlıklarını taklit etmek medeniyet değildir. Müslüman milletinin bünyesinde tahribat yapmaktır. Bu tahribatı da, ancak İslama düşman olanlar yapar. İslam dini, müslümanların tembel, miskin oturmalarına asla izin vermez. Müslümanların her türlü fen kollarında çalışarak ilerlemelerini, başka dinden olanların fende buldukları yenilikleri, onlardan öğrenmelerini, bunları kendilerinin de yapmalarını emreder. Ziraat, ticaret, doktorluk, kimyâ ve harp sanayiinde başkalarından ileride olmalarını emreder.Müslümanlar, başka milletlerdeki fen vasıtalarını araştırır, öğrenir ve yapar. Fakat, onların bozuk dinlerini, kötü, çirkin huylarını, adetlerini almaz, taklit etmez.

Osmanlı Devletinde rus sefiri olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, hatıralarında, sultan II. Mahmud “rahime-hullahü teâlâ” zamanında, 1821’de rum isyanının baş planlayıcısı, Patrik Gregoryus’un rus çarı Aleksandra yazdığı mektubu açıklamaktadır. Mektup ibret vericidir:

(Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak imkansızdır. Çünkü Türkler, müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gâyet mağrurdurlar ve izzet-i îman sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ân’anelerinin kuvvetinden, padişahlarına [devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine] olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler zekidirler ve kendilerini müsbet yolda yönetecek reislere sâhip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlaklarının güzelliğinden ileri gelmektedir.

Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve mânevî rabıtalarını [bağlarını] kesretmek [parçalamak], dini metanetlerini [sağlamlığını] zafa uğratmak [zayıflatmak] icap eder. Bunun da en kısa yolu, ân’anat-i milliye [milli geleneklerine] ve müslümanlığa uymayan hârici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Müslümanlıkları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zâhiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir.Bu sebeple, Osmanlı Devletini tasfiye için, mücerret olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir.Hatta, sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, kendilerini anlamalarına sebep olabilir.

Yapılacak olan,Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki dini tahribi tamamlamaktır.)

Bu mektup ders kitaplarında ezberletilecek kadar mühimdir. Mektupta ibret alınacak çok şey varsa da, en önemlisi,Türkleri yabancı fikir ve adetlere alıştırmaktır. Bu hedefe batının inanç, moda ve ahlaksızlıklarını taklite alıştırmakla ulaşılır. Bunun için, Mustafa Reşid paşa, mason olunca, Londradaki müstemlekeler nezaretinden aldığı emre uyarak, bazı velâyetlerimizde, fransızca ve ingilizce kolejler açtı. Buralara mason öğretmenler getirdi. İslâmin büyük düşmanı olan nefs-i emmarenin istediği şeylere ilericilik denildi. İslamiyetin yasak ettiği bu kötü şeyler hüner sayıldı. Bu kolejlerde yetişen ilericiler, yüksek makâmlara getirildi. İkinci Abdülhamid Han, masonların bu hâin siyasetlerini anlayarak, bunları iş başından ve basından uzaklaştırdı ise de, müstemlekeler nezaretinin yetiştirip, gönderdiği binlerce casusun, bol para ve yalanlarla aldattıkları ilericilerden meydana gelen dahili düşmanların gazete ve radyolarla yaptıkları hücumlar ve ingiliz ordusunun modern silahlarla yaptıkları hücumlar karşısında âciz kaldı. (Allahü teâlâ, rahmet ve mağfiret eylesin! Âmin.)

Batının ilim, fen, teknik ve her sahadaki fenni gelişmelerini almak elbette lâzımdır. Zaten İslamiyet bunu emreder.

Bütün dinleri iyi incelemiş olan, İngiliz ilim adamlarından Lord Davenport, 20. asır başlarında Londrada bastırdığı (Hazret-i Muhammed ve Kurân-ı Kerîm) adındaki İngilizce kitabında diyor ki:

(Ahlak üzerinde son derece titizliğidir ki müslümanlığın az zamanda süratle yayılmasına sebep olmuştur. Müslümanlar, muharebede kılıca boyun eğmiş olan başka din adamlarını, dâima afv ile karşılamışlardır. Juryo diyor ki müslümanların hıristiyanlara karşı davranışı ile papalığın ve kralların müminlere reva gördüğü muamele, asla birbirlerine benzetilemez. Mesela 1572 senesi Ağustosun 24. günü, yani Saint Bartelemi yortu günü, 9. Şarl ve Kraliçe Katerinanın emri ile Paris ve civarında 60.000 protestan öldürüldü. [Sent Bartelemi, 12 havariden biri olup miladi (71) senesi, Ağustos ayında hıristiyanlığı neşrederken, Erzurumda öldürülmüştür.] Böyle nice işkencelerde dökülen hıristiyan kanları, müslümanların harp meydanlarında döktükleri hıristiyan kanlarından kat kat fazladır. Bunun içindir ki birçok aldanmış insanı, İslamiyetin zalim bir din olduğu zannından kurtarmak lâzımdır. Böyle yanlış sözlerin, hiç bir vesikası yoktur. Papalığın vahşet ve yamyamlık derecesine varan işkenceleri yanında, müslümanların gayrimüslimlere karşı davranışları, ağzı süt kokan bir sabininki kadar yumuşak olmuştur.

Chatfeld diyor ki: (Araplar, Türkler ve başka müslümanlar, hıristiyanlara karşı batılı milletlerin, yani hıristiyanların müslümanlara karşı uyguladıkları fenâ muamele ve gattarlığın aynını yapmış olsalardı, bugün doğuda tek hıristiyan kalmazdı).

İslamiyet, başka dinlerin hurafe ve şüpheler bataklığı ortasında, çiçek temizliği ile yükselmiş, akli ve fikiri asaletin sembolü olmuş bir dindir.

Milton der ki (Kostantin kiliseyi zenginleştirince, papazlar makâm ve servet hırslarını arttırdılar. Bunun cezasını, parça parça olan hıristiyanlık çekti).

İslamiyet, ilahlara insan kanı dökmek facia ve felaketinden beşeriyeti kurtardı. Bunun yerine, ibâdeti ve sadakayı getirmekle, insanlara iyiliği emretti. Sosyal adaletin temelini kurdu. Böylece, kanlı silahlara hâcet bırakmadan dünyaya kolayca yayıldı. [İslam cihatı da bu demektir.]

İlim davasına müslümanlar kadar bağlı ve saygılı hiç bir millet gelmemiştir denilebilir.Muhammed aleyhissalatü vesselâmın pek çok hadisleri, samimi bir ilim teşvikçisidir ve ilme saygı ile doludur. İslamiyet, ilme maldan daha çok kıymet vermiştir.Muhammed aleyhissalatü vesselâm, dâima ilim öğrenmeyi ve yaymayı emretmiş, Ashâbı da, bu yolda çalışmışlardır.

Bugünkü fen ve medeniyetin, eski ve yeni eserlerin ve edebiyatın koruyucuları, Emeviler, Abbasiler, Gazneliler ve Osmanlılar zamanındaki müslümanlar olmuştur). Davenportun yazısı tamam oldu.

Buraya kadar bazı parçalarını yazdığımız Davenport’un İngilizce kitabı, misyonerler tarafından piyasadan toplanarak, yok edilmek istenmiştir. Hindli Rahmetullah efendinin “rahime-hullahü teâlâ” (İzhar-ülhak) kitabının II. cildinde, (İslamda cihat)ın ne olduğu uzun yazılıdır.

3 — İslamiyette Hırsızın Elinin Kesilmesi Zulüm Değil Midir?

4 — (İslam dini, insandan irâde kuvvetini almakta, her şeyi (Kader)e, (Kısımet)e bağlayarak, insanları hiç bir şey yapmaz, tembel ve atıl bırakmakta) imiş.

Bu da, tamamıyla yanlış bir iddiadır. İslam dini insanlara dâima, çalışmak, aklını doğru kullanmak, her türlü yeniliği öğrenmek, muvaffak olmak için her türlü meşru çareye başvurmak ve hiç bir zaman yorulmamak ve usanmamak hususlarını emretmektedir. Allahü teâlâ, kullarından kendi işlerine, kabiliyetlerine göre karar vermelerini ve bu işleri ona göre yapmalarını emretmektedir.

Kısımet kelimesinin mânâsı büsbütün başkadır.Bir müslüman ancak her hangi bir işte aklını kullandığı, her çareye başvurduğu ve son derecede çalıştığı hâlde, bir başarıya ulaşamazsa, meyus olmamalı ve bu sonucun, Allahü teâlânın kendisi için münasib gördüğü bir husus olduğunu kabul ederek, kısımetine râzı olmalıdır. Yoksa hiç bir şey yapmadan, çalışmadan, öğrenmeden ve bilmeden yan gelip ve ağzını havaya açarak kısımetini beklemek, İslamiyette yoktur.Böyle yapmak büyük günahtır. Allahü teâlâ Necm sûresi 39. âyetinde meâlen, (İnsana [ahirette] ancak dünyada çalışarak [ihlas ile] yaptığı işler fayda verir) buyurmuştur. Aşağıda, İslam dininde ilim ve fenden bahs ederken müslümanların öğrenmeye ve çalışmaya ne kadar ehemmiyet verdiklerini göreceğiz.
İnsanlar, bâzen her şeye başvurdukları ve çok çalıştıkları hâlde, istediklerine nail olamazlar. İşte o zaman, bu işte kendi ellerinde olmayan bir kudret bulunduğunu ve bu kudretin insanların yaşamaları ve muvaffakiyetleri üzerinde müessir olduğunu ve onlara yön verdiğini kabul ederler. İşte kısmet budur. Kısmet aynı zamanda büyük bir teselli kaynağıdır. (Ben vazifemi yaptım, fakat ne yapayım ki kısmetim bu imiş) diyen bir müslüman, bir işte başarısız olsa bile ümitsizliğe kapılmaz ve büyük bir iç huzuru ile çalışmaya devam eder. İnşirah sûresi 5. ayeti ve devâmında meâlen, (Güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır. Evet muhakkak güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş ve hâcetini yalnız Rabbinden iste) buyurulmuştur. Bunun mânâsı muvaffakıyetsizlikten ümitsizliğe düşmeyip çalışmaya devam etmenin lazım olduğudur. Halbuki yalnız maddi hususlara ehemmiyet veren başka bir din sâliki veya hiç bir dine inanmayan kimse, böyle bir vaziyet karşısında ümitini, cesaretini, çalışma azmini kaybeder ve bir daha çalışamaz hâle gelir. II. Cihan Harbinden sonra, bütün dünya (Kısmet) e inanmaya başlamıştır. Birçok Avrupa ve Amerika neşriyatında, (Müslümanların kısımet dedikleri şey, meyerse ne kadar doğru imiş. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hadiseleri değiştirmek imkanı yoktur) denilmektedir.Bir felaket karşısında kalan, sevdiklerini, malını, mülkünü kaybeden bir kimse, ancak kadere, kısımete inanarak ve Allahü teâlâya (Tevekkül) ederek teselli bulabilir ve yeniden hayata döner.Tevekkül, en büyük teselli kaynağıdır. Ama yine tekrar edelim ki tevekkül etmeden evvel İslamiyetin emirlerine uymak, aklını tam kullanmak, bütün çarelere başvurarak her derdin devasını aramak şarttır.

5 — (İslam dini, faizi menetmekte ve böylece dünyada bugün kurulmuş olan ekonomik sistemin aleyhinde bulunmakta) imiş.
Bu da, tamamen yanlış bir iddiadır. İslam dini, kazancı değil, ödünç vermeyi değil, tefeciliği, ödünç verilenleri sömürmeyi men’ eder. Yoksa sırf ticari maksatlarla ve dürüst yoldan elde edilen bir kazanç, İslam dininin menettiği değil, bil’aks takdir ve teşvik ettiği bir kazançtır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâ tüccarı sever, tüccar Onun sevgilisidir) buyurmuştur ve kendisi de ticaret yapmıştır. Kendi başına iş yapamayan bir kimsenin parasını bir arkadaşına veya bir şirkete emânet ederek, elde ettiği kazanca ortak olması, İslam ticaret ahkâminda önemli yer almaktadır. Bir kimsenin faizsiz ticari işler yaparak para kazanan bir bankanın kazancından aldığı hisse, tamamıyla helaldir. İslâmin menettiği faizin, Tevratta da haram edilmiş olduğu, Mâide sûresinde bildirilmektedir. Nitekim, Tevratın Tesniye kısmının 23. babı, 19. ve 20. ayetlerinde, (Din kardeşine hiçbir şeyi fâiz ile verme! Ecnebiye fâiz ile verebilirsin) yazılıdır.

6 — (İslam dini ilme ve fenne düşman) imiş.

Cevap —> İslamiyet Bilime Karşı mı?

 

HAKİKİ BİR MÜSLİMAN OLMANIN ŞARTLARI

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler