Her müslümanın, 33 farzı bilmesi lâzımdır. 33 farz şunlardır:

İmanın şartı: 6

İslâmın şartı: 5

Namazın farzı: 12

Abdestin farzı: 4

Gusülün farzı  3

Teyemmümün farzı: 3

Teyemmümün farzına iki diyenler de vardır. Bu zaman, hepsi 32 farz olur. Emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker yapmak ve kötü, çirkin söz söylememek, 54 farzdadır.

Akıl ve baliğ olan her müslümanın her gün 5 namaz vaktinin her birinde, bir kere namaz kılması farzdır. Bir namazın vakti gelince, bu namazı edâya [kılmaya] başladığı vakit, kılması farz olur. Kılmadı ise, vaktin sonunda, yani vaktin çıkmasına, abdest alıp namaza başlayacak kadar zaman kalınca, kılması farz olur. Özrü yok iken kılmadan vakit çıkarsa, büyük günah olur. Özrü olanın da, olmayanın da, vaktinde kılmadığı namazı, vakti çıktıktan sonra, kaza etmeleri farz olur. Çocuk baliğ olunca, kâfir veya mürted müslüman olunca, kadın temizlenince, deli ve baygın şifa bulunca, uykuda olan uyanınca da böyledir. Yeni müslüman olana evvela namazın şartlarını öğrenmesi farz olur. Öğrendikten sonra, kılması da farz olur. Vakit girdikten sonra, kılmadan uyumak özür olmaz. Bunun, vakit çıkmadan uyanması için tedbir alması farz, vakit girmeden uyuyanın alması ise, müstehaptır. 5 namaz, 40 rekat eder. Bunlardan 17 rekati vakitlerinde kılmak farzdır. 3 rekati vâcibdir. 20 rekati sünnettir. 5 vaktin her birinde sünnet namaz kılmak da emrolundu. Sünnetler farzdan başka oldukları için, bunlara ayrıca niyet edilir. Şöyle ki:

1— Sabah namazı 4 rekattir. Önce, 2 rekat sünneti, sonra 2 rekat farzı kılınır. Bu sünnet, çok kuvvetlidir. Vâcib diyenler de vardır.

2— Öğle namazı, 10 rekattir. Önce, 4 rekat ilk sünneti, sonra 4 rekat farzı, farzdan sonra da 2 rekat son sünneti kılınır.

3— İkindi namazı, 8 rekattir. Önce, 4 rekat sünneti, sonra 4 rekat farzı kılınır.

4— Akşam namazı, 5 rekattir. Önce 3 rekat farzı, sonra 2 rekat sünneti kılınır.

5— Yatsı namazı 13  rekattir. Önce, 4 rekat sünnet, sonra 4 rekat farz, sonra 2 rekat son sünnet, bundan sonra 3 rekat vâcib olan (Vitir namazı) kılınır.

İkindi ve yatsının ilk sünnetleri, (Gayr-ı müekkede)dir. Bunların 2. rekatlerinde otururken, ettehiyyâtü… den sonra, Allahümme salli alâ… sonra… bârik alâ… sonuna kadar okunur. Ayağa kalkınca, 3. rekatte, önce Besmele çekmeden, Sübhâneke… okunur, halbuki öğle namazının ilk sünneti (Müekked)dir. Yani, kuvvetle emrolunmuştur. Sevâbı daha çoktur. Bunda, 1. oturuşta, farzlarda olduğu gibi, yalnız ettehiyyâtü okunup, sonra 3. rekat için, hemen ayağa kalkılır. Kalkınca, önce Besmele çekip, doğruca Fâtiha okunur.

Öğlenin ve yatsının farzından sonra 4 rekat ve akşâmın farzından sonra 6 rekat daha kılmak müstehaptır, çok sevaptır. Hepsini bir selam ile veya iki rekatte birer selam ile kılabilir. Her iki şekilde de, ilk iki rekatleri, son sünnetler yerine sayılır. Bu müstehab namazları, son sünnetlerden sonra ayrıca kılmak da olur.

1. rekat, namaza durunca, diğer rekatler ayağa kalkınca başlar ve tekrar ayağa kalkıncaya kadar devam eder. Son rekat ise, selam verinciye kadar devam eder. İki rekatten az namaz olmaz. Akşamın farzı ile vitirden başka, her namaz, çift rekatlidir. 2. secdeden sonra, çift rekatlerde oturulur.

Her bir rekatte namazın farzları, vâcibleri, sünnetleri, müfsitleri ve mekruhları vardır. İlerideki sayfalarde bunları (Hanefi) mezhebine göre bildireceğiz.

NECASETTEN TAHARET

İbni Âbidin (Namazın şartları) başında diyor ki: (Bedende, elbisede ve namaz kılacak yerde necaset, pislik bulunmamaktır. Başörtüsü, başlık, sarık, mest ve nalın da elbiseden sayılır. Boyuna sarılı atkının sarkan kısmı, namaz kılan ile birlikte hareket ettiği için, elbise sayılır ve burası temiz olmazsa, namaz kabul olmaz. Yaygının, bastığı ve başını koyduğu yeri temiz olunca, başka yerinde necaset bulunursa, namaz kabul olur. Çünkü yaygı, atkı gibi bedene bitişik değildir. Kucağa oturan üstü necasetli çocuk, kedi, kuş, ağzı akan köpek bozmaz. Çünkü, bunların kendileri durmaktadır. Fakat insan, bunları kucağında, omuzunda, başka yerinde tutarsa, taşımış olur ve namazı bozulur. Salyası akmayan yırtıcı hayvanın ve kedi gibi temiz hayvanların ve çocuğun üstleri temizse, bunları taşımakla, üstünde tutmakla namazı bozulmaz. Çünkü, bunların içindeki necasetleri, hâsıl oldukları yerde kapalıdır. Namaz kılan insanın kendi necaseti, kanı da hâsıl olduğu yerde kapalıdır. Cepte kanlı yumurta taşımak da böyledir. Yumurtadaki kan, hâsıl olduğu yerde kapalı olduğu için namazı bozmaz. Fakat, kapalı şişe içinde idrar taşıyanın namazı câiz olmaz. Çünkü şişe, bevlin meydana geldiği yer değildir. (Halebi-i kebir)de de böyle yazılıdır. [Bundan anlaşılıyor ki cebindeki şişede, dirhemden fazla kan, ispirto veya kapalı kutuda kanlı mendil, necis bez varken namaz kılmak câiz değildir.] İki ayağın bastığı ve secde ettiği yerin temiz olması lâzımdır. Secde ettiği bez küçük olsa bile başka tarafları pis ise, namaz câiz olur. Necaset üstüne örtülü bez, cam, [naylon] üstünde namaz kabul olur. Secdede, etekleri kuru necasete değerse, zararı olmaz. Bir ayağı altında necaset olup bunu kaldırıp, tek ayak üstünde kılıca, bastığı yer temiz ise, kabul olur. Ellerin ve dizlerin konduğu yerin temiz olması şart değil diyenler çoktur. Eli üstüne secde ederse, elini koyduğu yerin temiz olması lâzımdır.)

Katı, şekil almış necaset, insan derisinde, elbisesinde ise veya bevl, kan gibi akıcı necaset, mest üzerinde olsa da, ancak yıkamakla temizlenir. Kan, şarap, ispirto, bevl gibi sıvı necasetten biri bulaşmış toprak, katı necaset demektir. Katı necaset, kemer, çanta, mest, ayakkabı üzerinde olunca, uğmakla, silmekle temizlenir.

Emici olmayan, düz parlak şeyler, mesela cam, ayna, kemik, tırnak, bıçak, yağlı boyalı eşya, vernikli eşya üzerindeki katı veya akıcı her necaset, el ile toprak ile veya herhangi temiz şey ile silip, üç sıfatı, (renk, koku, tat) gidince temiz olur. Kanlı bıçak, kelle ateşe tutup kanı gidince temiz olur. Necaset akan toprak, rüzgarla kuruyup, üç sıfatı gidince, temiz olup burada namaz kılınır. Fakat, teyemmüm edilemez. Topraktaki yaygı, hasır, elbise ve insanın derisi kuruyunca temiz olmaz. Bunlara necaset sürülünce, namaz için yıkamak lâzımdır. Yere döşenmiş olan tuğla, fayans, toprağa dikili otlar, ağaçlar, kayalar, toprak gibi kuruyunca temiz olur.

Kurumuş meni, oğmakla, bulunduğu yer ve deri temiz olur. Meni yaş ise ve kan kuru da, yaş da olsa, elbiseyi ve deriyi yıkamak lâzımdır. Necasetin şekline ve bulaştığı yerlere göre, temizleme çeşidi 30’u aşmaktadır.

Necasetli yağ, leşin ve necis hayvanın, domuzun yağı, sabun yapılınca temiz olur. Bütün kimyevi değişmeler böyledir. Necis su ile yapılmış fırında ekmek pişirilebilir. Necis toprakla yapılan küp gibi şeyler, fırından çıkınca temiz olur.

Deride, elbisede, namaz kılınan yerde, (Dirhem miktarı) veya daha çok kaba necaset yok ise, namaz sahih olur ise de, dirhem miktarı bulunursa, tahrimen mekruh olur ve yıkamak vâcib olur. Dirhemden çok ise, yıkamak farzdır. Az ise, sünnettir. Şarabın damlasını da yıkamak farzdır diyen de vardır. Diğer üç mezhepte kaba necasetlerin hepsinin zerresini bile yıkamak farzdır. [Mâlikî mezhebinde, 2. kavle göre, necaset namaza mâni değildir. Temizlemek sünnettir. Şâfiîde, istincadan sonra kalan necasetin affolduğu (Mafüvat)da yazılıdır.] Necaset miktarı, bulaştığı zaman değil, namaza dururken olan miktarıdır.

(Dirhem miktarı), katı necasetlerde bir miskal, yani 20 kırat, yani 4,8 gr. ağırlıktır. Akıcı necasetlerde, açık el ayasındaki suyun yüzü genişliği kadar yüzeydir. Bir miskalden az olan katı necaset, elbisenin, avuç içinden daha geniş yüzüne yayılınca namaza mâni olmuyor.

NECASET İKİ TÜRLÜDÜR:

1 — Kaba necaset: İnsandan çıkınca abdeste veya gusle sebep olan her şey, eti yenmeyen hayvanların, [yarasa hâriç] ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ve süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanların kanı ve şarap, leş, domuz eti ve kümes ve yük hayvanlarının, koyun ve keçinin necasetleri, galiz, yani kabadır. Kan 4 mezhepte de kaba necasettir. Meni, mezi ve idrardan sonra çıkan vedi ismindeki beyaz, bulanık, koyu sıvı, hanefi ve malikide kaba necasettirler. Şâfiîde yalnız meni, hanbelide ise, her üçü de temizdir.

Kedinin bevli yalnız elbisede ve şehitin kanı, kendi üzerinde kaldıkça ve yenilen et, karaciğer, yürek ve dalakta bulunup akmayan kanlar ve balık kanı ve bit, pire, tahta biti pislikleri ve kanları hep temizdir. Yani, bunlar fazla bulaşınca da namaz kılınabilir denildi. Sarhoş eden bütün içkiler de, şarap gibi kaba necasettirler. Hafif diyenlerin sözleri zayıftır. Rakının, [ispirtonun] kaba necis olduğu (Halebi-i kebir) ve (Merakıl-felah)da ve türkçe (Nimet-i İslam)da yazılıdır.

2 — Hafif necaset: Hafif olan necasetlerden, bir uzva ve elbisenin bir kısmına bulaşınca, bu kısmın veya uzvun 4’te 1’i kadarı namaza zarar vermez. Eti yenen 4 ayaklı hayvanların bevli ve eti yenmeyen kuşların pisliği hafiftir. Güvercin, serçe ve benzerleri gibi eti yenen kuşların pisliği temizdir. Fare pisliği ve bevli affedilmiş ise de, suya, yağa az da düşse, temizlemek iyi olur. Az miktarda buğdaya karışıp un olursa affedilmiştir. Temizlenmeleri ve sıvıya damlayınca necis yapmaları bakımından kaba necasetle hafif necaset arasında fark yoktur.

İğne ucu kadar elbiseye sıçrayan bevl ve kan damlaları ve sokakta sıçrayan çamurlar ve necaset buharlarının, necasete dokunarak gelen gazların, rüzgarın ve ahırda, hamamda meydana gelen buharlardan, duvarlarda hâsıl olan damlalarının elbiseye, yaş deriye değmesi affedilmiştir. Bunlardan korunmak güç olduğu için, zaruret kabul edilmiştir. Fakat, necasetin imbiklenmesi ile elde edilen sıvı necistir. Çünkü, bunu kullanmakta zaruret yoktur. Bunun için rakı ve ispirto kaba necis olup içilmeleri şarap gibi haramdır. [Rakının, ispirtonun necis ve haram olduğu (Merakıl-felah)da Tahtavi haşiyesinde yazılıdır. O hâlde, alkollü içkiler ve zaruretsiz kullanılan kolonya, ispirto ve tentürdiyot gibi alkollü ilaçlar, namaz kılarken, elbiseden ve deriden yıkanıp temizlenecektir.] İspirto ocağında ısıtılan yemek necis olmaz.

[(Dürr-ül-muhtar)da, istinca faslı sonunda, (Toprak ve sudan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz olur. Fetva da böyledir) diyor. (Eşbah)ın 4. kaidesinde de böyle yazılıdır. İbni Âbidin, (Dürr-ül-muhtar)ı açıklarken diyor ki (Âlimlerin çoğunun böyle söylediği (Feth-ul-kadir)de yazılıdır. Böyle fetva verildiği, (Bezzaziye)de yazılıdır. İmâm-ı Muhammed Şeybani böyle buyurdu. Bu çamur necis olur diyenler de vardır. Fakat, bunlara göre de temiz toprak ile gübre karışımı temiz kabul edilir. Çünkü bunda ihtiyaç vardır.) (Tergib-üs-salât)da diyor ki [bazı âlimlere göre] gübre karışık sıva, temiz su ile yapılmış ve gübresi çamurdan az ise, temiz kabul edilir.

İhtiyaç olduğu için hazırlanan karışımlardaki iki maddeden biri temiz ise ve necis olanın yerine temizini kullanmakta haraç varsa, 1. kavle göre karışımın da temiz olacağı anlaşılmaktadır. İspirtolu ilaçlar, kolonya, mürekkeb ve vernikler ve boyalar böyledir. Şâfiî mezhebinde, necis sıvıların, ilaç ve itriyat islahı için kullanılan miktarlarının affedildikleri, (El-fıkıh-ü alel-mezahib-il-erbea)da ve Mollâ Halîl Siridinin (El-mafüvat) kitabının Süleyman bin Abdullah Siridi “rahmetullahi teâlâ aleyhima” şerhinin 1368 [m. 1949] Kamışlı baskısında yazılıdır. Haraç olduğu zaman, zayıf olan kavle uymak câiz olduğu, bu iki kitapta yazılıdır. Bunun için, zor durumda kalınca, hanefi ve Şâfiî mezhebinde olanın, böyle karışımların çok miktarı ile birlikte namaz kılmaları câiz olmaktadır. Temiz kabul edilen ilacın, zaruret olmadan içilemeyeceği, tevekkül bahsi sonunda yazılıdır.]

Necasetten hâsıl olan amonyak gazının meydana getirdiği nişadır temizdir. Necaset üzerinden kalkıp uçan tozlar, sinekler, elbiseye, suya gelirse, pis yapmaz.

Köpeğin bastığı çamurun necis [pis] olmaması sahihtir. [(Hadika) sonunda diyor ki (Elbisenin bir yerine necaset bulaşsa, bulaşan yeri unutsa, zannettiği yerini yıkasa, temizlendi kabul edilir. Yaş ayağı ile necis yerde yürüse, yer kuru ise, ayakları necis olmaz. Yer yaş olup ayakları kuru ise, ayakları ıslanırsa, necis olurlar. Köpeğin mescitte yattığı yer kuru ise, necis olmaz. Yaş olup necasetin eseri görülmezse, yine necis olmaz. Ayakkabı ile kılınan namazın sevâbı, çıplak ayakla kılınandan katkat fazladır. Üzerinde necaset görülmedikçe, sokakta gezilen ayakkabı da böyledir. Vesvese ve şüpheye ehemmiyet verilmez. İçki satandan alınan elbise, halı ve saire temiz kabul edilir. Başkası yanında gusül abdestinden sonra, peştemalı çıkarmadan ve sıkmadan üzerine üç kere su dökünce temiz olur. Her şeyde asıl olan, taharettir. Necaset bulaştığı kesin bilinmedikçe, zannetmekle necis denilmez. Ehl-i kitabın darülharpte kesmiş oldukları hayvan, aksi Sâbit olmadıkça, temiz kabul edilir. Mecusinin, kitapsız kâfirlerin etli yemeklerini yemek, hayvanı onların kestiği katî bilinmediği için, tenzîhen mekruhtur. Şimdi kasaptan alınan etler de böyledir.)]

Necaset, her temiz su ile abdest ve gusül alınmış su ile sirke ve gül suyu gibi akıcı mayilarla ve tükürük ile temizlenir. Süt ve yağla temizlenmez.

Abdestte, gusülde kullanılan suya (Müstamel su) denir. Bu su, İmâm-ı Âzama göre kaba necasettir. Ebû Yusufa göre, hafif necasettir. İmâm-ı Muhammede göre temizdir “rahmetullahi teâlâ aleyhima”. Fetva da böyledir. Bununla necaset temizlenir. Fakat, abdest alınmaz ve gusül edilmez. Şâfiîde de böyledir. İçmek ve hamur yapmak mekruhtur. Peştemala, elbiseye, kurnaya sıçrarsa ve necaset temizlemekte kullanılan her su, iğne ucu kadar sıçrarsa, kabı ve elbiseyi pisletmez. Necaset temizlemekte kullanılmış sular, bir yerde birikirse, bu suya bulaşan şeyler, pis olur. Abdestsiz veya cünüp olan kimse veya haid kadın veya müşrik, kâfir, necaset bulaşmamış olan avucunu bir yere sokup su alsa veya kolunu sokup, içindeki tası alsa, o yerdeki su 4 mezhepte de pis olmaz. Necaset üzerinden akan suyun yarıdan fazlası necasete temas ederse, bu su pis olur. Azı değerse ve necasetin üç sıfatı suda bulunmazsa, pis olmaz. Necaset yanınca, külü temiz olur. Tezek yakarak ısıtılan fırında, ekmek pışırilir. Merkeb, domuz ve leş, tuz içine düşüp, tuz olsalar, temiz olurlar. Kuyuya düşen gübre, zamanla çamur haline gelse, temiz olur. Müstamel su, malikide hem temizdir. Hem de temizleyicidir. Yani müstamel su ile abdest alınır ve gusül edilir. [Menahic-ül-ibad]

Şıra, yani üzüm suyu temizdir. Şarap haline dönünce pis olur. Şarap, sirke olunca temiz olur. Elbisenin veya vücudun bir yerine necaset gelse, bu yeri bulamasa, zannettiği yeri yıkasa temiz olur. Namazdan sonra meydana çıksa, namazı iade etmez. Döven hayvanı buğdayın bir yerine bevl etse, herhangi bir parçası yıkansa veya hediye verilse, yenilse veya satılsa, geri kalanlar temiz olur.

Kuruduktan sonra da görülen pislikler, kan, yukarıda bildirildiği üzere, bulunduğu yerden çıkarılıp, kendisi ve eseri giderilince, o yer temiz olur. Yıkamakta belli bir aded yoktur. Bir kere yıkamakla da çıkarsa kâfidir. Necaset giderilip de, eseri, yani renk ve koku kalırsa, zararı olmaz. Sıcak veya sabunlu su lazım gelmez.

Necis boya ile boyanan kumaş ve beden, üç kere yıkanınca temiz olur. Su renksiz akıncaya kadar yıkamak daha iyidir. Deri altına necaset, mesela ispirtolu ilaç şırınga edilse, iğne yerini üç kere yıkayınca temiz olur. Necaseti çıkarmak için deriyi kaldırmak lazım olmaz. Deriye, yaraya sürülen necis ilacın ete karışan kısmı ve necis sürme çekilen göz yıkanmaz. Dışarıda kalan kısım ve yara üstündeki kurumuş kan, zarar vermeyecek şekilde yıkanıp giderilir. Zarar olursa yıkanmaz. Fakat üzerinde dirhem miktarı necaset bulunan kimse imâm olamaz. Görülmeyen necasetler, mesela ispirto ve idrar bulaşan eşya, leğende, çamaşır makinesinde, ayrı sular ile temizlendiği zannedilinceye kadar yıkanır. Bir kere yıkamakla temizlenirse, kâfi olur. Yıkarken, makinedeki su ve diğer eşya, necis olmazlar. Vesvese, şüphe edenlerin üç kere yıkaması ve hepsinde sıkması lâzımdır. Herkesin, kendi kuvveti kadar sıkması kâfidir. Çürük, ince veya büyük olduğu için sıkılmayan eşya, mesela halı, beden, deri gibi necaseti emen şeyler, her üç yıkayışta, kurutulur. Yani, su damlaması kesilinceye kadar beklenir. Desti, çanak ve bakır gibi necaseti emmeyen şeyleri ve denizde, derede [muslukta] yıkanan her şeyi sıkmak ve kurutmak lazım değildir.

(Halebi)de diyor ki (Mutlak su ile ve mukayed su ile ve her temiz mâyi [sıvı] ile necaset temizlenir. Çocuk, memedeki kusmuğunu yalarsa ve eline kan, şarap bulaşan kimse, bunu yalayıp tükürse, eli de, ağzı da temiz olur. Elbise, yalamakla temiz olmaz. Yıkamak lâzımdır. Her hayvanın safrası, bevli gibidir. Hınzırdan başka her hayvan ve insan ölünce, kılı, kemiği, siniri ve dişi pis olmaz. Elini kediye yalatmak mekruhtur. Yaş don giyen, yellense, don necis olmaz. Leş derisi, necis olmayan madde ile dabağlanınca temiz olur. Necis madde ile mesela leş yağı ile dabağlanmış ise, üç kere yıkayıp sıktıktan sonra temiz olur. Eti yenmeyen hayvan, ahkâm-ı İslamiyeye uygun kesilince yalnız derisi temiz olur. Domuz derisi, yılan derisi ve insan derisi hiç temiz olmaz. Çıplak kimse, dabağlanmamış leş derisi ile örtünemez. Böyle deri satılamaz. Çünkü, kendisi pistir. Pislenmiş kumaş böyle değildir. Katı yağ içine fare düşerse, fareye temas eden yağ atılır. Geri kalan yağ temiz olur. Sıvı yağa fare düşse, hepsi pis olur. Necis yağ ile ve domuz yağı ile yağlanan kösele, yıkanınca temiz olur.

Deniz hayvanlarından, yemesi câiz olmayanlar da, temizdir. Buğday içine deve pisliği düşüp un yapılmış ise veya sıvı yağ veya süt içine düşmüş, sonra çıkarılmış ise, üç sıfatından biri görülmedikçe yiyip içmek câiz olur. Pis kumaşın temiz tarafında namaz kılınır. Ayakkabısı, çorabı, mesti temiz olan kimse necis yerde namaz kılarsa, kabul olmaz. Bunları çıkarıp, bunların, üstüne basarsa kabul olur. Bunların altı pis olunca da böyledir). Tavuk kesilip, tüyleri dökülmek için, karnı yarılmadan, kaynar suya konursa necis olur.

[Ebussuud efendi fetvası, 4. sayfasında buyuruyor ki (Bir tavuk boğazlanıp içi ve gursağı çıkarılmadan, kaynar suda haşlasalar, yolsalar, yemesi helal olmaz, haramdır. Kesip içi ve gursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necaset bulaşmamış ise, yemesi helal olur). (Redd-ül-muhtar)da diyor ki (Kaynamayan sıcak suda bırakılan, içi boşaltılmamış tavuğun yalnız derisi necis olur, yolunup, içi boşaldıktan sonra, üç kere, soğuk su ile yıkanınca, her yeri temiz olur. İşkembe de, böyle üç kere yıkamakla temiz olur).]

Herhangi eti, şarap veya ispirto ile kaynatınca, et necis olur. Hiçbir sûretle temizlenemez. Üç kere temiz su ile kaynatıp, her birinde soğutulunca, temiz olur da denildi. Necaset karışmış sütü, balı, pekmezi temizlemek için, biraz su ile karıştırıp, su uçuncaya kadar kaynatılır. Sıvı yağı temizlemek için, su ile çalkalayıp, üste ayrılan yağ alınır. Katı yağ su ile kaynatılır. Sonra alınır.

Şâfiî mezhebinde, karada yaşıyan hayvanların leşleri necis olduğu gibi, bunların bütün parçaları, tüyleri, kılları, kemikleri, derileri ve bunlardan çıkan, yumurtadan başka her şey necistir. İnsandan ve kara hayvanlarından çıkan akıcı kanlar ve sarhoş eden her içki necistir. Şâfiîde hınzırın ve kelbin bütün bedeni de necaset-i galizadır. [Tüyleri yaş iken] Temas ettikleri her yer necis olur. Buraları temizlemek için, 7 kere yıkanır. Bunlardan birine toprak katıp, bu bulanık su ile yıkanır veya necis şey suya konup üzerine toprak serpilir ve yıkanır. Yahut üzerine önce toprak, sonra su konur. Topraklı su ile yıkamadan önce necaseti izale etmek lâzımdır. Necasetin yeri yaş ise, önce toprak koymamalı, diğer iki usulden biri ile yıkamalıdır. Necasetin izalesi birkaç yıkamakla olursa, bunların hepsi bir yıkamak sayılıp, sonra 6 kere daha yıkamak ve bunlardan biri topraklı olmak lâzımdır. Kokusunu, rengini, tadını çıkarmak için olan yıkamaların her biri ayrı yıkamak sayılır. Bu iki hayvandan başka necasetlerin, bir kere de olsa, yalnız mutlak su ile yıkamakla temizlenmeleri kâfi olur. Şâfiîde süt oğlanının bevli hafif necasettir. Sıkarak veya kurutarak izale ettikten sonra, üzerine su serpince, akmasa dahi, temiz olur. Oğlan sütten maada bir şey, bir kere bile yerse veya iki yaşını geçerse ve süt emen kızın her zaman, bevllerini yalnız su ile yıkayarak temizlemek lazım olur.

[Van ulemasından Muhammed Mazhar efendi, (Misbah-un-necat)da diyor ki (Görünen necaset üç eseri kalmayıncaya kadar ve bundan sonra da bir kere [mutlak su ile] yıkanır. Bu eserler biraz kalırsa, zararı olmaz. Görünmeyen necaset üzerinden suyu bir kere akıtmak kâfidir. Kelb ile hınzırın yaladığı kap ve kılları yaş iken elbiseye veya başka şeye değerlerse, o şeyi 6 kere temiz su ile ve bir kere topraklı su ile yıkamak lâzımdır. Şâfiîde namaz vaktinden evvel teyemmüm câiz değildir. Teyemmüm, hastalıkta ve seferte yapılır. Mest üzerinde hiç delik olmamak ve abdest tamam olduktan sonra, ikisini aynı zamanda giymek lâzımdır. Bütün kara hayvanlarının ölüsü necistir. Kelb ve hınzırdan başkasının derileri dabağlanınca, pak olur ise de, eti yenmeyenlerin pak olmaz, postları üzerinde namaz kılınmaz.)]

İSTİNCA — Önden ve arkadan necaset çıkınca, bu yerleri temizlemeye istinca denir. Gaz, taş çıkınca temizlemek, yani taharetlenmek lazım değildir. İstinca, yani taharetlenmek sünnet-i müekkededir. Yani helâda abdest bozulduktan sonra erkek ve kadının, taş ile veya su ile önünü ve arkasını temizliyerek, idrar ve pislik bırakılmaması sünnettir. Kaç kere yıkamak lazım olduğu sünnet değildir. Taş ile temizlendikten sonra, ayrıca su ile yıkamak sünnettir. Fakat, başkasının yanında avret yerini açmadan su ile istinca yapamayacaksa, pislik fazla olsa bile su ile istincadan vazgeçer. Avret yerini açmaz. Namazı öyle kılar. Açarsa fasık olur. Haram işlemiş olur. Tenha bir yer bulunca su ile istinca yapar ve namazı iade eder. Abdest bozmak için ve gusül abdesti almak için, zaruret olunca erkek, erkekler arasında ve kadın, kadınlar arasında avret yerini açabilir sözü zayıftır. Gusül yerine teyemmüm etmek lazım olur. Çünkü, İbni Âbidin, 104. sayfada buyuruyor ki (Bir emri yapmak, bir haram işlemesine sebep olursa, haramı işlememek için, o emir [tehir edilir veya] terkedilir, yapılmaz). [Haram işlememek için farz terkedilince, haram işlememek için sünnet elbette terkedilir. (İbni Âbidin sayfa: 105). Mekruh işlememek için bile sünneti terketmek lazım geldiği, (Uyun-ül-besair)de yazılıdır.]

Kemik, taam, gübre, tuğla, saksı ve cam parçaları, kömür, hayvan yemi ve başkasının malı ile ve muhterem, yani para eder şeyler, mesela ipek ile camiden atılan şeylerle, zemzem suyu ile yaprak ile kağıt ile istinca tahrimen mekruhtur. Boş kağıta da saygı lâzımdır. Muhterem olmayan isimler, dine yaramayan yazılar bulunan kağıt ve gazete ile istinca câizdir. Fakat, İslam harfleri ile yazılmış hiçbir kağıtla istinca edilmez. Meni ve bevli, bez ile temizleyip sonra, bezi yıkamak câizdir. Zevci ve zevcesi olmayan ağır hastanın istinca yapması lazım değildir. Fakat, kendine abdest aldırması lâzımdır. Önü ve arkayı kıbleye dönerek ve ayakta ve özürsüz çıplak abdest bozmak mekruhtur. İdrar toplanan yerde gusül câiz değildir. Gusül edilen yere bevl yapmak câiz değildir. Fakat, bevl akar, gider, toplanmazsa, bunlar câiz olur. İstincada kullanılan su, necis olur. Elbiseye sıçratmamalıdır. Bunun için, istinca yaparken, avret yerini açmak, tenha yerde yapmak lâzımdır. Musluk başında, elini donunun içine sokup, idrar yerini, avucdaki suya sürerek yıkamakla, istinca yapılmaz. İdrar damlası bulaşınca, avucdaki su, necis olur ve damladığı çamaşır pis olur. Bu suyun damladığı yerlerin toplamı avuc içinden fazla olursa, namaz sahih olmaz. İmam ise, arkasında namaz kılınmaz. İki eli çolak olanın, istinca yaptıracak mahremi yoksa, istinca yapması sâkıt olur [Kadıhan].

Erkeklerin yürüyerek, öksürerek veya sol tarafa yatarak (İstibra) etmesi, yani idrar yolunda damlalar bırakmaması vâcibdir. Kadınlar istibra yapmaz. İdrar damlası kalmadığına kanaat gelmeden abdest almamalıdır. Bir damla sızarsa, hem abdest bozulur, hem de elbise kirlenir. Çamaşıra avuç içinden az sızarsa, abdest alıp kıldığı namaz mekruh olur. Çok sızarsa, namaz sahih olmaz. İstibrada güçlük çekenler, arpa kadar nebati pamuk idrar deliğine koymalıdır. Sızan idrarı pamuk emer. Hem abdest bozulmaz, hem de don kirlenmez. Yalnız pamuk uzun olup ucunun dışarda kalmaması lâzımdır. Ucu dışarda kalır ve bevl ile ıslanırsa, abdest bozulur. Şâfiîler, Ramazan-ı şerifte, pamuk koymamalıdır. Çünkü, Şâfiî mezhebinde orucu bozar. [Abdestte ve namazda Şâfiîyi taklit eden hanefi pamuk koyunca, orucu bozulmaz. İhtiyarlarda ve hastalarda, zeker küçülüp, üzerine sarılı bez çıkıyor. Böyle kimseler, küçük naylon torbaya, mendil kadar bez yerleştirip, zeker ve husyeleri torbaya koyar. Torbanın ağzını bağlar. Beze dirhemden fazla idrar sızar ise, abdest alırken, bez değiştirilir. İdrar kaçıran, fakat özür sâhibi olmayan kimse, temiz olarak bağladığı bezde yaşlık görür, ne vakit damladığını bilmezse, hayız kanında olduğu gibi, gördüğü ânda damladı sayılır. Şüphe eden kimse, namaza dururken beze bakar. Yaşlık görür ise, yeniden abdest alır. Namazda iken şüphelenirse, selam verince hemen bakıp, damlamış görür ise, namazını iade eder. Selamdan birkaç dakika sonra bakıp görürse, namazını abdestli kılmış sayılır.] İstibradan sonra istinca yapılır. Su ile istincadan sonra bez ile kurulanır. Her kadın, her zaman, önüne (Kürsüf) denilen bez veya pamuk koymalıdır.

[İdrar, kan kaçıranların ve necaset temizlemekte zahmet çekenlerin Mâlikî mezhebini taklit etmeleri, (Mafüvat) şerhinde yazılıdır. (El-fıkıh-u alel-mezahib-il erbea)da diyor ki (Mâlikî mezhebinde, sağlam insandan çıkan bevl, meni, mezi, vedi, istihaza kanı, gait ve yel abdesti bozar. Mak’attan ve bedenden taş, solucan, cerahat, sarı su, kan çıkınca bozulmaz. Abdesti bozanlar, hastalık ile çıkarsa ve çıkması men’ olunamazsa, 2 kavl vardır. 1. kavlde bevl, bir namaz vaktinin yarısından çok devam eder ve çıkma zamanı belli olmazsa, abdesti bozmaz. 2. kavle göre, bu üç şart olmasa da, hastanın abdestini bozmaz. Çıkmadığı zaman abdest alması müstehab olur. Hastaların, ihtiyarların, abdest almakta haraç ve meşakkat olduğu zaman, bu kavli taklit etmeleri sahih olur. Bevlin kesildiği zamanı belli ise, bu zamanda abdest alması iyi olur. İstibra zamanı uzun süren veya sonraları damlayan ve bir namaz vakti devamlı akmadığı için özürlü olamayan hanefi ve Şâfiîler, Mâlikî mezhebini taklit eder. İbni Âbidin, Talak-ı ric’ide buyuruyor ki (Âlimlerimiz, zaruret olunca, malikiye göre fetva verdi. Bir mesele hanefide bildirilmemiş ise, maliki taklit olunur.) Kulaklar üstündeki cilt, baş demektir. Meshedilmesi farzdır. Bu cildin, yüz sayılarak gasl edilmesi, hanefi kitaplarında yazılı değildir. Lezzet kasıt ederek, nikahlamak câiz olan kadının cildine, saçına dokunmak bozar. Gusülde ağzı ve burnu yıkamak farz değil, sünnettir. Her namaz vakti için ayrı teyemmüm yapılır. Kelb [köpek] ve hınzır [domuz] necis değildir. Fakat, yenilmeleri haramdır. Balığın dahi kanı necistir. Necasetten taharet bir kavle göre farz, diğer kavle göre sünnettir. Basur, idrar, gaita damlaları bedene, çamaşıra bulaşırsa affolur. İnsanın ve hayvanın kanının, yara, çiban suyunun avuç içi kadarı affolur. Namazda her rekatte Fâtiha okumak ve rükûda, secdelerde tumaninet [sakin durmak] farzdır. İmâmın gizli okuduğu rekatlerde cemaatin Fâtiha okumaları müstehab, aşikare okuduğu zaman cemaatin de okuması mekruhtur. Kıyamda, sağ el sol elin üstünde olarak, göğüs ile göbek arasına koymak veya iki eli iki yana salıvermek müstehaptır. Farzlarda (Euzü…) okumak mekruhtur. Fâtihayı rükûda tamamlamak namazı bozar.)

(Ez-Zehire lil Kurafi) Maliki fıkıh kitabının 2. baskısı, 1402 [m. 1982] de Mısırda yapılmıştır. Buyuruyor ki (İmâm-ı Mâlik, avâmin müctehidleri taklit etmeleri vâcibdir buyurdu. Mezhepler, Cennete götüren yollardır. Bunlardan birinde ilerliyen Cennete gider.)
İmâm-ı Malikten İbnül-Kasım “radıyallâhu anhüma” yolu ile gelen rivayetleri hâvi (El-müdevvene) kitabının son baskısı Beyrutta yapılmıştır. Burada buyuruyor ki (Kadının el ayası, fercine dokununca abdesti bozulmaz. Soğuktan, hastalıktan devamlı mezi sızarsa abdest bozulmaz. Şehvetle, düşündükçe sızarsa bozulur. İstihaza kanı, idrar sızarsa, bir kavle göre bozulmaz ise de, her namaz için abdest alması müstehab olur. Abdestte sakal hilallanmaz. Ehl-i bidat arkasında namaz kılınmaz). Kaş, kirpik ve seyrek sakalın altını ıslatmak, sık sakalın üstünü yıkamak farzdır. Ayak parmakları arasını hilallamak müstehaptır. Abdestten sonra, bez ile kurulanmak câizdir. Abdestin farzları 7’dir. Gusülün farzları 5’tir. Hayatın, malın gitmesi, hasta olmak, hastalığın artması, şifanın gecikmesi korkusu varsa teyemmüm câiz olur. Müslüman tabib bulamazsa, kâfir tabibe ve tecrübelere îtimat olunur.] El ile yıkanan bir şey temiz olunca, el de temiz olur.

(Dürr-ül-muhtar) 5. ciltte, altın ve gümüş kullanmayı anlatırken diyor ki insanların birbirleri arasında olan işlere (Muamelat) denir. Muamelatta bir fasıkın veya kâfirin sözü de kabul edilir. Akıllı olan çocuk ve kadın da erkek gibidir. Bunlardan biri, bu eti kitaplı kâfirden aldım derse, yemesi helal olur. [Çünkü, eskiden eti, hayvanı kesen satardı.] Bir kişinin haber vermesi ile mülk yok olmaz. Bir müslüman, et satın alsa, sâlih bir müslüman (bu eti, kitapsız kâfir kesti) derse, bu et, satın alınan kimseye geri verilemez ve satın alanın, parasını ödemesi lazım olur. Çünkü, etin leş olduğunu bilmeden satın alınca, mülkü olmuştur. Bir mülkü giderecek haberi iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının bildirmeleri lâzımdır. Muamelat üçe ayrılır: Birincisi, ikisinin de yapmaya mecbur olmadığı muameledir. Vekil, mudarib ve izinli olmak böyledir. İkincisi, ikisinin de yapması lazım olan işlerdir. Dava konusu olan haklar böyledir. Üçüncüsü, birisinin yapması lazım olur. Diğerinin lazım olmaz. Vekili azl etmek, izini geri almak böyledir. Burada, vekil ve mezun artık iş yapamazlar. Azl eden ve izini geri alan ise, kendi hakkını kullanmakta serbesttir. İkincisinde, haber verende şahitlik şartlarının bulunması lâzımdır. Üçüncüsünde, haber verenlerin sayılarına ve adalet sâhibi olmalarına bakılır.

Allah ile kul arasında olan işlere (Diyanat) denir. Diyanatta âdil ve baliğ bir müslümanın sözüne inanılır. Bir kadın da, bir erkek gibidir. Suyun pis olduğunu söylerse, bu su ile abdest alınmaz. Teyemmüm edilir. Fasık [kötü kimse] veya hâli belli olmayan bir müslüman söylerse, kendi araştırır. Gâlip zannına göre hareket eder. Kâfir veya çocuk, suya pis derse ve inanırsa, dökmeli, sonra teyemmüm etmelidir. Hediyede ve izin vermekte, bir çocuk sözü de kabul edilir. İçeri buyurun deyince girilir. Çocuğun satın almak için izinli olup olmadığı satanın çok zan ile anlamasına bağlıdır.

Diyanatta da, mülkü giderecek haberi, iki müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının bildirmeleri lâzımdır. Mesela, zevc ile zevcenin süt kardeşi olduklarını âdil bir müslüman söylerse, kabul edilmez. Nikahları bozulmaz.

İbni Âbidin, istinca faslı sonunda diyor ki âdil bir kimse, bir etin leş olduğunu söylese, mesela mürted kesti derse, bir başka âdil de, leş değil derse, mesela müslüman kesti derse, leş kabul edilir. Su ve her çeşit şerbet için ve taam pis derse, öteki de pis değil derse, temiz kabul edilir. Haber verenler çok ise, sayısı fazla olanların dedikleri kabul edilir. Temiz ve pis kumaşlar karışmış ve temizleri az ise ve kaplar karışınca temizleri çok ise, temizlerini araştırıp, temiz zannettiklerini kullanır. Kapların temizleri eşit veya az ise, hepsi pis kabul edilir.

57 — SULAR VE ÇEŞİDLERİ

(Dürr-ül-muhtar)da ve bunun açıklaması olan (Redd-ül-muhtar)da buyuruyor ki:

Küçük abdest [yani namaz abdesti] ve boy abdesti [yani gusül abdesti] almak için, (Mutlak su) kullanılır. Yani mutlak su hem temizdir, hem de temizleyicidir. Mutlak su demek, ismi yanında, başka kelime söylenmeyen, yalnız su denilen sulardır. Yağmur, dere, nehir, kaynak, kuyu, deniz ve kar suları, mutlak sudur. Müstamel su ve pis su ve çiçek suyu, üzüm suyu gibi, cinsi, sıfatı da söylenen sular mutlak su değildir. Bunlar ile abdest ve gusül alınmaz. Bunlara (Mukayyed su) denir. Zemzem suyu ile abdest ve gusül alınır. Mekruh dahi değildir. Güneşte durmuş su ile de câizdir. Fakat tenzîhen mekruhtur.

Ağaçtan, ottan, meyvadan, asmadan çıkan, damlayan su temizdir. Fakat bunlar ile ve bunları sıkarak çıkarılan sular ile abdest ve gusül câiz değildir.

Mutlak suya, temiz bir şey karışınca, karışan şey, sudan fazla ise, su mukayed olur. Karışan şeyin fazla olması 4 türlü olur: Birincisi, katı şeyin mesela süngerin, otun suyu tamam emmesi ile olur. İkincisi, sabun gibi temizleyici maddelerden olmayan bir şeyin, su ile ısıtılması ile olur. Et suyu, bakla suyu böyledir. Bu hâlde, suyun üç sıfatı değişmese de ve su akıcılığını gayb etmese de, mukayed su olur. Sabun, sedr gibi temizleyici madde ile ısıtılan su, akıcılığını gayb ederse, mukayed olur. Üçüncüsü, bir katı cismin suya soğukta karışmasıdır. Karışan madde, suyun ismini değiştirirse, koyu olmasa da, mukayed su olur. Safranlı su, demir sülfatlı [zaclı] su boyacılıkta, mazılı su dabakçılıkta kullanılacak kadar madde erimiş ise, böyledir. Hurma nebizi de böyledir. Hurma, kuru üzüm soğuk suda bırakılır. Şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtılır. Soğuyunca süzülür. Bu sıvıya nebiz denir. Isıtmadan süzülürse, naki olur. Suyun ismi değişmediği zaman, su koyu olursa, akıcılığı kalmazsa, mukayed olur. Akıcılığı kalırsa, üç özelliği değişse bile temiz kalır. İçine safran düşerek boyanmış su, fasulye, nohud, yaprak, meyve ve otların soğuk suda kalarak, rengi veya kokusu, tadı değişen su, böyledir. Doymuş tuz eriyikleri ile abdest ve gusül câiz değildir.

Dördüncüsü, suya mâyi halinde bir maddenin karışmasıdır. Küçük havuza mâyi [sıvı] halinde bir temiz cisim karışınca, bu sıvının üç sıfatı da suya benzemiyorsa, karışımın iki sıfatı bozulursa, mukayed olur. Biri değışırse, mukayed olmaz. Sirkeli su böyledir. Bir veya iki sıfatı suya benziyorsa, karışımda, suyun benzemeyen bir sıfatı değişince, mukayed olur. Sütlü su böyledir. Çünkü, kokusuz olmaları benziyor. Kavun suyu karışan su da böyledir. Çünkü, renksiz ve kokusuz olmaları benziyor. Üç sıfatı da suya benziyorsa, karışan sıvı miktarı sudan çok veya müsavi ise, mukayed olup abdest ve gusül câiz olmaz. Müstamel [abdestte, gusülde kullanılmış] suyun karışması böyledir. Müstamel su, temiz kabul edildiğine göre, böyledir. Müstamel suyun küçük havuza, kurnaya akması ve abdestsizin elini, ayağını sokması veya kendi girmesi hep aynıdır. İçine su akmayan küçük havuzdan abdest alanların derisine değen su miktarı, yarısı olduğu ve havuza, az da olsa, necaset düştüğü bilinmedikçe, buradan abdest almak câiz olur. Her gün suyu değiştirilen küçük havuzda birçok kimseler abdest alsa ve müstamel suları havuza tekrar düşse, câiz olur. Fakat, bu havuza, pek az da necaset düşerse, abdest almak, câiz olmaz. Bazı âlimlere göre, küçük havuza, bir uzuv sokulup yıkanınca, bütün havuz, müstamel su olur. Bunun için, su bol olan yerlerde, uzuvları havuzda yıkamamalı, havuzdan avucla su alıp, dışarda yıkamalıdır. Suyu olmayan yerlerde câiz diyen âlimlere göre, havuzda abdest ve gusül alınabilir.

Gasp edilen su ile abdest sahih ise de, haramdır.

İçinde, akıcı kanı olmayan hayvan ölmüş mutlak su ile abdest ve gusül câizdir. Akrep, tahta kurusu, sivrisinek ölüsü bulunan su ile câiz olur. Kan emmiş sülük ölünce câiz olmaz. İpek böceği ve yumurtası ve necasette yaşıyan kurdlar, bağırsak solucanları ve meyve kurdları temizdir. Bunlardaki necaset bulaşıkları pistir.

Suda yaşıyan balık, yengeç, su kurbağası, suda ölünce, bu su ile abdest ve gusül câizdir. Toprak kurbağası ve yılanından, akıcı kanı olmayanları da, suda ölünce câiz olur. Bütün bunlar, sudan çıkarılıp, ölünce, ölüleri suya düşerse, yine câiz olur. Kurbağa, suda parçalanırsa, yine câiz olur. Fakat içilmez. Çünkü, eti haramdır. Ördek, kaz gibi karada doğup, suda yaşıyan hayvan ölünce, küçük havuz, necis olur.

Hanefide, küçük havuza, Şâfiîde ise, kulleteynden az olan suya, az necaset düşerse, üç sıfatı değişmese de, necis olur. İnsan içmez ve temizlikte kullanılmaz. Üç sıfatı değişirse bevl gibi olup hiçbir şeyde kullanılmaz. Kulleteyn, 500 rıtldır. Rıtl 130 dirhem, dirhem 3,36 gramdır. Kulleteyn, 220 kilo gram olmaktadır.

Uzun zaman durmakla üç sıfatı değişen su, pis olmaz. Kokan suyun sebebi bilinmezse, temiz kabul edilir. Başkasına sorup, araştırmak lazım değildir. Mutezileye inat olmak için, bâzen nehir yanında, havuzdan abdest almalıdır.

Görünen veya görünmeyen necaset, hanefide akar suya ve büyük havuza, Şâfiîde kulleteyn miktarı olan suya, malikide ise herhangi miktardaki suya düşerse, pisliğin üç eserinden biri, yani rengi, kokusu veya tadı belli olmayan her tarafından abdest ve gusül câiz olur. Mesela leş varsa veya insan veya hayvan bevl yaparsa veya yırtıcı hayvan içerse, aşağı tarafında bir eseri görülmezse câiz olur. Bazı âlimlere göre, câiz olması için, necasete değen suyun, değmeyen sudan az olması lâzımdır. Suyun devamlı akması şart değildir. Necis yere su dökülerek, bir metre kadar akar, üç sıfatı giderse, temiz olur. Birinde temiz, ötekinde pis su bulunan iki kap, bir metre kadar yüksekten dökülünce, havada karışırlarsa, yere düşen su, temiz olur.

Saman çöpünü sürükliyen suya, akıcı su denir. Eni 10 zra [4,8 metre], boyu da 10 zra olan kare şeklindeki havuza (büyük havuz) denir ki sathı [alanı] 100 zra kare, yani 23 metre karedir. Muhiti [çevresi] 17 metre olan dairenin sathı da 23 metrekaredir. Derinliğin az olması zarar vermez. Bir kimse, bir çukurdan bir yol açarak, çukurdaki su, bu yolda akarken, bundan abdest alsa, müstamel suyu bir yerde toplansa, buradan da yol açıp akıtılsa, akan su ile başkası abdest alsa ve su yine bir yerde toplansa, yine yol açılsa, böylece hepsinin abdesti kabul olur. Necaset eseri görülünceye kadar, akan su temiz olur. Bu misalde, müstamel su, necis kabul edilmiştir. İçine devamlı su akan ve devamlı taşan [veya içinden devamlı su alıp, iki alış arası, su hareketsiz kalacak kadar uzamayan] küçük havuz ve hamam kurnası, akar su demektir. Bunların her tarafından abdest alınır. Müstamel suyun üstten taşması lâzımdır. Dipteki delikten akarsa, akar su gibi olmaz. Havuzun çok küçük olup müstamel suyun hepsinin akıp gidebilmesi şart değildir. Havuzun yüzü, buz tutmuş ise, buzu delince su buza değmiyor ise, havuzdaki suyun yüzüdür. Eğer değiyor ise, delikteki suyun yüzü demektir. Necis suya, temiz su gelip, karşı taraftan taşarsa, eseri kalmayan tarafları temiz olur. İçindeki kadar su taşınca, hepsi temiz olur. Taşan su, necaset eseri görülmedikçe temizdir. Leğen, kova gibi kaplar da böyledir. Mesela necis kova, doldurulur ve taşarsa necasetin üç eserinden biri görülmeyince su da, kova da temiz olur.

(Mâ-i müstamel), yani abdestte veya gusülde kullanılan yahut kurbet olarak kullanılan su, mesela, yemekten önce ve sonra, sünnet olduğu için el yıkamakta kullanılan su, yıkanan uzuvdan ayrılınca necis olur. Bazı âlimlere göre, başka uzva, elbiseye, yere düştükten sonra necis olur. İlk düştüğü yeri kirletmez.

Ebû Nasır Akta “rahmetullâhi aleyh”, (Kuduri) şerhinde diyor ki (Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile onunla abdest alınır).

Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu iyi bilinir veya temiz olduğu çok zannedilirse, bununla abdest alınır. Hatta, su az ise, buna necaset karıştığı iyi bilinmedikçe, bununla abdest alınır ve gusül edilir. Teyemmüm edilmez. Çünkü, her suyun aslı temizdir, zan ile pis olmaz. Halbuki zan ile aslı üzere kalır. Yani temiz kabul edilir. İbadetler, fazla zannedilmekle, temiz ve doğru olur. İman, îtikat ise, çok zan ile doğru olamaz, iyi bilinmekle doğru olur. Hamama giren kimse, kurnayı veya havuzu dolu görse, içine necaset bulaştığını bilmedikçe, o su ile abdest alır ve gusül edebilir. Su akıtıp, kurnayı taşırmaya lüzum yoktur.

ARTIKLAR: Bir kabdan veya küçük havuzdan, bir canlı içerse, kalan suya (artık) denir. Sıvı ve yemek artıklarının temiz olup olmaması, artığı bırakanın tükürüğü gibidir. Her insanın tükürüğü ve artığı temizdir. Kâfirin, cünübün artığı da temizdir. Cünüp, denize dalıp çıkınca, sonra su içerse temiz olur. Yani, su içmesi ağzını yıkamak olur. Artığı, müstamel su oluyor ki müstamel suya necis diyenler vardır denirse, müstamel olan, kalan su değil, içtiği sudur. Cünübün, yıkanmak için, tas yerine kurnaya avucunu sokup su alması câiz olup kurnadaki su, müstamel olmadığı gibi, cünübün artığı da, müstamel sayılmamıştır. Kadının artığını, yabancı erkeğin içmesi ve erkeğin artığını yabancı kadının içmesi, lezzet alacağı için mekruhtur. Oğlanların berberlik yapması ve hamamda keselemesi de, lezzete sebep olursa, mekruh olur. Başkasının tükürüğü de böyledir. Eti yenen hayvanların ağzına necis sürülmedikçe, artıkları temizdir. At da böyledir. Denizde ve karada yaşayan, akıcı kanı olmayan hayvanlar da böyledir. Bütün bunların artıkları ile abdest ve gusül alınır ve necaset temizlenir. At sütü temizdir, içilir.

Domuzun, köpeğin ve yırtıcı hayvanların ve henüz fare yiyen kedinin artıkları, etleri ve sütleri kaba necasettir. Bunları yemek, içmek haramdır. Artıklarını abdestte, gusülde ve temizlikte kullanmak câiz değildir. İlaç olarak da kullanılmaz. Mâlikî mezhebinde domuz ve köpek temizdir. Fakat bunları yemek, Mâlikî mezhebinde de haramdır. [27 Haziran 1986 tarihli Türkiye gazetesinde diyor ki (Ottava üniversitesi mütehassısları, 16 millet üzerinde yaptıkları tetkiklerde, domuz etinin, karaciğerdeki öldürücü siroz hastalığına sebep olduğunu tesbit ettiler).] Fiil ile maymun da, yırtıcı hayvandır. Bunlar, avlarını dişleri ile parçalar. Henüz şarap [ve alkollü içki] içmiş olan insanın artığı da böyledir. Sarhoş, içkiden sonra, üç kere, dili ile dudaklarını yalayıp, tükürüğünü yutar veya atarsa, sonra içtiği suyun artığı necis olmaz. Yani tükürüğünde içkinin kokusu ve tadı kalmaması lâzımdır. Sokakta gezip, hep pislik yiyerek eti kokan tavuk, koyun ve devenin eti ve artığı mekruhtur. Böyle tavuk üç gün, koyun 4 gün, deve ve sığır on gün sokağa bırakılmazsa, eti ve artığı mekruh olmaz. Necaset yedikleri bilinmezse, artıkları mekruh olmaz. Temiz su varken mekruh olan artıklarla ve yırtıcı kuşların artığı ile ve fare yediği bilinmeyen kedinin artığı ile ve farenin, akıcı kanı olan yılanın artığı ile abdest almak tenzîhen mekruhtur. Yırtıcı kuşların gagası temiz ise, artıkları mekruh olmaz. Farenin, kedinin eti necis ise de, artıklarına, müstesna olarak, kaba necaset denilmedi. İkisinin artığını yemek, içmek, zenginler için mekruh oldu. Fakirler için mekruh değildir. Eşek ve katır artığı temizdir. Fakat, temizleyici olup olmadığı şüphelidir. Yaban eşeğini yemek câizdir ve artığı temizdir. Su bulunmadığı yerde, mekruh olan artık ile abdest almak mekruh olmaz. Böyle artık su varken teyemmüm edilmez. Temiz su yok iken, eşek, katır artığı ile abdest alınır ve sonra teyemmüm edilir. Küçük çocuğun elini suya sokması, kedinin artığı gibidir. Yani, eli temiz olduğu bilinmiyorsa, bu su ile abdest almak veya içmek, tenzîhen mekruh olur. Artığı mekruh olan bir hayvanın üzerinde iken, namaza durmak mekruhtur. Bir hayvanın teri, artığı gibidir. Mesela, eşeğin teri temizdir.

Kişi noksanını bilmek gibi, irfan olmaz!

SETR-İ AVRET ve KADINLARIN ÖRTÜNMESİ

Tavsiye Yazı: Setri Avret Nedir?

 

İSTİKBAL-İ KIBLE

Namazı Kâbeye karşı kılmaktır. Kâbe için kılmak değildir. Kıble önce (Kudüs) idi. Hicretten 17 ay sonra, Şaban ortasında salı günü öğle veya ikindi namazının 3. rekatinde iken Kâbeye dönülmesi emrolundu. Göz sinirlerinin çapraz istikâmeti arasındaki açıklık, Kâbeye rastlarsa, Hanefi ve Mâlikî mezheplerinde namaz sahih olur. Bu zaviye takriben 45 derecedir. İstanbul’un kıble istikâmeti, cenubdan 29 derecelik bir zaviye [açı] kadar şarktadır. Bu açıya (Kıble zaviyesi) denir. Harita üzerinde bir şehir ile Mekke şehri arasında çizilen doğruya (Kıble hattı) denir. Bu hat, kıble istikâmetini gösterir. Güneş bu hat üzerine gelince, (Kıble saati) olur. Bu hat ile bu şehrden geçen tul dairesi arasındaki zaviyeye (Kıble açısı) denir. Bir şehrin kıble istikâmeti, tul ve arz derecelerine tâbidir. Şimal nısf kürede, zeval vaktinde, güneşin bulunduğu cihet yahut mahalli zevali zamana ayarlı bir saat makinesi ufki olarak yüzü semaya doğru ve akrepi güneşe doğru tutulunca, akrep ile on iki rakamı arasındaki zaviyenin orta hattı [açı ortayı], takriben cenubu gösterir. Meyl-i şems ve tadil-i zaman sıfıra ne kadar yakın ise netice o kadar hassas olur. İstanbul’un kıble istikâmeti iki yol ile bulunur: 1- Kıble açısı ile. 2- Kıble saati ile. 1- Bir şehirden geçen tul dairesinin istikâmetinden, yani cenub cihetinden Kıble açısı kadar şarkına dönülürse, Kıbleye dönülmüş olur. K açısı şöyle hesap olunur: Mekke-i mükerremenin arz [enlem] derecesi a´ = 21 derece 26 dakika, Greenwich’den tul [boylam] derecesi t´ = 39 derece 50 dakikadır. İstanbul’un arzı a = 41 derece, tulü t = 29 derece olduğundan, arz derecelerinin farkı 19 derece 34 dakika, tul farkı f = 10 derece 50 dakikadır. İstanbul’un takribi kıble açısı K, (Mârifetname)deki hendesi izahtan istifade edilerek:

İhtar: İstanbul’un Mekke-i mükerremeden tul farkı f, 60° den küçük olduğu için, bu K, aşağıdaki katî müsavatın verdiği neticeye yakındır. Tul farkı 120° den çok ise, Mekke-i mükerremenin Erd küresi merkezine göre simetriği olan nokta (tulü – 140,17°, arzı – 21,43°) için takribi düstur ile K Kıble açısı hesap edilir. Neticenin 180° den farkı alınarak takribi kıble zaviyesi [açısı] bulunur.
Ş, Şehrin şakülünün küre-i semayı kestiği nokta, Z, zeval noktası, AZ, Nısfünnehar dairesidir.

Kürevi müsellesattan çıkarılan şu müsavat katî kıble zaviyesini verir:

Burada a ve t, kıble açısı bulunacak yerin arz ve tul dereceleridir. a ekvatorun şimalinde (+), cenubunda (–) dir. t Londra (Greenwich)nın şarkında (+), garbın-da (–) alınır. Bulunan K, o şehrden biri cenuba, diğeri kıbleye müteveccih iki hat [kavs] arasındaki açıdır.

Kıbleyi bulmak için, t´ = 39,83° kıble tulü ile –140,17° tulünden ibaret çemberin ikiye ayırttığı Erd küresinde, cografi cenubdan itibaren, kıblenin şarkında bulunan yerlerde garba, garbında bulunan yerlerde şarka, K açısı kadar dönülür. Bu düstur ile bulunan K, garba dönülecek mahallerde (–), şarka dönülecek mahallerde (+) çıkmalıdır. Hesap neticesi bunun tersi çıkarsa, (+180°) veya (–180°) ilave edilerek kıble açısı bulunur. Mesela, t=67°, a=25° olan Karachi için CASIO hesap makinesinde şu düğmelere basılır:
39.83 – 67 = cos æ 25 sin – 25 cos æ 0.3925 = Min 39.83 – 67 = sin ÷ MR = INV tan Kıble zaviyesi [açısı] –87° 27 dakika bulunur.
İstanbul için +28 derece 21 dakika [kısacası 29°] bulunmaktadır. Katî ve (takribi) olarak hesap edilen bazı K’lar aşağıdadır. Son üç değer simetrik usûl ile bulunmuştur. Münih: 50° (47°), Londra: 61° (52°), Basel: 56° (50°), Frankfurt: 52° (47°), Tokyo: 113° (130°), New York: 122° (134°), Kumasi: 115° (125°).

170. sayfada sağdaki şekilde B noktası, CŞ kıble hattının bir AB meyl dairesini dik kestiği noktadır. ABŞ dik kürevi müselleste, Napier müsavatına göre, cos (90-a) = cotan i æ cotan K dır. Dâima tan A æ cotan A=1 olduğu için, sin a = (1 / tan i) æ (1 / tan K) dır. Buradan tan i = 1 /(sin a æ tan K) olur. Mesela 2 şubat günü için Privileg hesap makinasında E/C 1÷41 sin ÷ 28.21 µ tan = arc tan düğmelerine basınca, i=70,5 derece bulunur. İstanbul için, dâima i=70,5 dir. ABC dik kürevi müsellesinde de, cos (i+H)= tan  æ cot d dir. ABŞ müsellesinde, cos i= tan a æ cot d olduğundan, cot d = cos i / tan a olup cos (i+H)= tan  æ cos i ÷ tan a olur. E/C 16.58 µ +/– tan æ 70,5 cos ÷ 41 tan=arc cos – 70,5 =÷15= ¥ düğmelerine basınca, H fadl–ı dair zamanı, yani CZ kavsi için 1 sa’. 45 dakika bulunur. Kedusinin Rub’-ı daire haşiyesinde diyor ki (Ayarlanmış müri, kıble hattına getirilince, haytın kavs-i irtifada rastladığı derecenin tamamisi, İstanbul’da Kıble saatı vaktinin fadl-ı dair derecesi olur. 15’e bölünce, fadl-i dair saati olur). Fadl-ı dair saatini 12 den çıkarıp, tadil-i zaman ve tul farkını hesaba katarak güneşin kıble hizasında bulunduğu andaki (Kıble Vakti) veya (Kıble saati) her gün için, müşterek saate göre hesap edilir. Misalimizde 10 sa’. 33 dak. olur. Ezani zuhr vaktinden Fadl-ı dair ve bir Temkin çıkarılınca, ezani Kıble saati 5 sa’. 6 dak. olur. Bu ânda güneşe dönülürse kıbleye dönülmüş olur. Kıble, cenubun şarkında ise, güneş de şarkta, yani öğleden evvel olup vakit düsturundaki H nin (-) olması icap eder.  = meyl-i şemstir.  = a´ = 21.43° olunca, güneş senede iki kere tam Kabenin üstüne gelir. Bu günlerde, bütün dünyada bu ânda (kıble saati vaktinde), güneşe dönen kıbleye dönmüş olur.
Ahmed Ziya Beğ, tul ve arz derecelerini biraz büyük alıp, hesabı logaritme cedveli ile yaparak, İstanbul için yaklaşık K=29 derece bulmuştur. İstanbul’da, Kandilli iskelesindeki câmi tekrar yapılırken, mihrabı bu düstur ile hesap edilmiştir.

Pusula (kıble nüma) ile cenub cihetini bulup, bundan 31 derece şarka dönülürse, İstanbul’da kıbleye dönülmüş olur. Fakat pusulanın ibresi magnetik kutupları göstermektedir. Bunlar ise erd küresinin ekseninin kutupları değildir. Magnetik kutupların yeri de zamanla değişmektedir. 600 sene kadar bir zamanda, hakiki kutuplar etrafında bir devir yapmaktadır. Bir şehirde pusula doğrultusu ile hakiki kutub doğrultusu arasındaki zaviyeye (Sapma açısı) denir. Her yerin sapma açısı başkadır. Şimalden şarka (+) veya garba (–) doğru pusula ibresinin 30° saptığı meskün mahaller vardır. Bir yerin sapma açısı da, her sene değişmektedir. O hâlde, bir yerde cihet, pusula ile bulunursa, kıble açısına, sapma açısını eklemek veya çıkarmak lâzımdır. İstanbul’un sapma açısı takriben + 3° dir. Bunun için, İstanbul’da pusula ile anlaşılan cenub cihetinden: 28° + 3° = 31° şarka dönünce, kıbleye dönülmüş olur.

Cenub ciheti, kutub yıldızı ile veya saat ile yahut yere çizilen (Nısf-ün-nehar) hattı ile bulunursa, kıble açısına sapma açısını eklemek lazım olmaz. İstanbul’da cenubdan 29 derece şarka dönülerek, kıble ciheti bulunur. Bunun için saatımızı masa üzerine koyup, 6 sayısı cenuba çevrilir. Yelkovan 5 üzerine getirilince, kıbleyi gösterir.

Hastalık ve düşman, hırsız korkusu veya yanlış bulmak ile kıbleden ayrılmak farz namazlarda da, câiz ise de, vapurda, trende kıbleye dönmek şarttır.

Misafir, vapurda ve trende, farz namaza, kıbleye karşı durup, secde yeri yanına pusula koymalı. Vapur ve tren döndükçe, kendisi kıbleye karşı dönmelidir. Yahut başka birisi, sağa sola döndürmelidir. Namazda göğsü kıbleden ayrılırsa, namazı bozulur. Çünkü, vapur, tren, ev gibidir. Hayvan gibi değildir. Otobüste, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemeyenlerin, farz namazları câiz olmayacağından, bunlar, yolda oldukları müddetçe Şâfiî mezhebini taklit ederek, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem edebilir. Hanefi mezhebinde olan, yolda kıbleye dönemeyecek ise, yola çıktıktan sonra, gündüz bir yerde durduğu zaman, öğle vaktinde öğleyi kılıca, hemen ikindiyi de kılmalı, gece durulduğu zaman, yatsı vaktinde akşamı ve sonra yatsıyı bir arada kılmalı ve bu 4 namaza niyet ederken (Şâfiî mezhebini taklit ederek edâ ediyorum) diye niyet etmelidir. Şâfiî ve Mâlikî mezhebine göre, giriş ve çıkış günlerinden başka üç günden ziyâde kalmaya niyet ettiği bir yere girince, yahut 4 günden önce biteceğini sandığı işi için gittiği yerde 18 günden çok kalınca mukim olur. Buradan çıkınca, 80 kilometreye gitmeye niyet etmedikçe, seferi olmaz. (Fetava-i fıkhiyye)de buyuruyor ki (Seferte, ikindi ile cem ederek kılmak için, öğleyi geciktirse, öğle vakti çıktıktan sonra, mukim olsa, önce öğle namazını kaza eder. Öğleyi kazaya bıraktığı için günaha girmez.) Dişinde kaplama veya dolgu olduğu için maliki veya Şâfiî mezhebini taklit eden, 3 günden çok ve 15 günden az kaldığı yerde, farzları kasır etmemeli, 4 rekat kılmalıdır. Kasır ederse, iki rekat kıldığı farzları maliki ve Şâfiî mezhebine göre sahih olmaz. 4 rekat kılarsa, hanefide mekruh olur ise de, sahih olur. Derisi, yabancı kadına değince veya namazda abdesti bozulunca, Mâlikî mezhebine göre, namazının sahih olması da, böyledir. Bu kimsenin, seferi olarak kaldığı yerde, haraç olmadan, namazlarını cem edemeyeceği bildiriliyor.

Ramazan-ı şerifin başlamasını hesap ile takvim ile önceden anlamak câiz olmaz ise de, kıbleyi hesap ile kutup yıldızı [pusula] ile ve namaz vakitlerini astronomik hesaplarla hazırlanan takvimden anlamak câizdir. Çünkü hesap ve alet ile tamam bulunmasa da, çok zannelde edilir. Kıble ve namaz vakitleri, fazla zan ile kabul olur.

Mihrap bulunmayan, hesap, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamayan yerlerde, kıbleyi bilen, sâlih müslümanlara sormak lâzımdır. Kâfire, fasıka ve çocuklara sorulmaz. Kâfire, fasıka, muamelatta inanılırsa da, diyanatta [yani ibâdetlerde] inanılmaz. Kıbleyi bilen kimseyi aramaya, lüzum yoktur. Kendisi araştırır. Karar verdiği cihete doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, namazı iade etmez.
Kıble, Kabenin binası değildir, arsasıdır. Yani yerden Arşa kadar, o boşluk kıbledir. Bunun için kuyu [deniz] dibinde, yüksek dağların tepesinde [tayarede], bu cihete doğru kılınabilir. [Hacı olmak için de, Kabenin binasına değil, o arsaya gidilir. Başka yerlere giden, hacı olamaz.]

İbni Hacer-i Mekki hazretleri (Fetava-i fıkhiyye)de buyuruyor ki (Kabenin binasını, şimdiki şeklinden değiştirmek câiz değildir, haramdır. Bugünkü binayı Haccac yapmıştır. Halife Harun-ür-Reşid, bunu değiştirip, Abdullah ibni Zübeyrin yaptırdığı doğru şekli vermek istedikte, İmâm-ı Mâlik “rahmetullahi teâlâ aleyh” mâni oldu. Şimdiden sonra, değiştiren olursa, fitne çıkmamak ve eski binayı zedelememek şartı ile yapılan değişiklikleri yıkmak vâcibdir. Yoksa vâcib olmaz).

Hastalık sebebi, malın çalınmak tehlikesi ile veya gemide batmaya sebep olursa veya yırtıcı hayvan, düşman görmek tehlikesi varsa veya hayvanından inince, yardımcısız binemeyecek ise ve hayvanı kıbleye karşı durdurunca, arkadaşlar beklemez ise, iki namazı cem eder. Cem edemezse, farzı da gücü yettiği tarafa doğru kılar ve iade etmez. Çünkü, bu özürlere kendisi sebep olmamış, semavi, yani gayri ihtiyârî olmuştur. Kıble cihetini bilmeyen kimse, mihraba bakmadan, bilene sormadan, kendi araştırmadan kılarsa, kıbleye rastlamış olsa bile namazı kabul olmaz. Fakat, rastlamış olduğunu, namazdan sonra öğrenirse kabul olur. Namaz arasında öğrenirse kabul olmaz. Kıbleyi araştırıp da, karar verdiği cihete kılmazsa, rastladığını anlasa bile tekrar kılması lazım olur. Bunun gibi, abdestsiz olduğunu veya elbisesinin necis olduğunu veya vakit girmediğini sanarak kılan ve sonra bu zannının doğru olmadığını anlayan, tekrar kılar.

[Kıble cihetini anlamak için, güneş gören bir yere bir çubuk dikilir. Yahut, bir ipin ucuna anahtar, taş gibi bir şey bağlanıp sarkıtılır. O günkü takvim yaprağında yazılı (Kıble saati) vaktinde, çubuğun, ipin gölgeleri, kıble istikâmetini, güneşin bulunduğu yer de, kıble cihetini gösterir. Güneş, gölgenin kıble tarafındadır.]

Muhtelif arz ve tul derecelerindeki mahallerin kıble açıları

EZAN VE İKAMET

Dürrü’l-Muhtar kitabından ve bunun açıklaması olan Reddü’l-Muhtar’dan ezan babı tercüme edilerek ve kısaltılarak aşağıda yazıldı:

Ezan, herkese bildirmek demektir. Belli olan Arapça kelimeleri sırası ile okumaktır. Tercümesini okumak, ezan olmaz. Mânâsı anlaşılsa da, fârisî ve başka dillerle okunmaz. Ezan okumak, hicretten önce Mekke’de, Miraç gecesi başladı. Hicretin 1. senesinde, namaz vakitlerini bildirmek için emrolundu. Mahalle mescidinde, yüksek yerde okuması sünnettir. Sesini yükseltmesi lâzımdır. Fakat, çok bağırmak için, kendini zorlamamalıdır. [Görülüyor ki ezanı kendi mahallesine işittirecek kadar, bağırmak lâzımdır. Sesi daha yükseltmek câiz değildir. Günah olur.] 5 vakit namaz ve kaza namazları için ve Cuma namazında hatibin karşısında, erkeklerin ezan okuması sünnet-i müekkededir. Kadınların ezan ve ikâmet okuması mekruhtur. Çünkü, seslerini yükseltmeleri haramdır. Ezan, başkalarına vakti bildirmek için, yüksekte okunur. Hazır olan cemaat için veya kendi için olan ezan ve ikâmet yerde okunur. [(Tenvir-ül-ezhan)da diyor ki (Ezanı oturarak okumak tahrimen mekruhtur. Ayakta okunması tevatür ile anlaşılmıştır.)] Vitir, bayram, teravih ve cenaze namazları için ezan ve ikâmet okunmaz. Ezanı vaktinden evvel okumak sahih değildir ve büyük günahtır. Vakit girmeden önce okunan ezan ve ikâmet, vakit girince tekrar okunur. Ezan okunurken, hareke veya harf katacak veya harfleri uzatacak şekilde teganni yapmak ve böyle okunan ezanı ve Kurân-ı Kerîmi dinlemek câiz değildir.

[(Mîr’at-ül haremeyn) kitabının Medine kısmında diyor ki (Ezan okumak, hicretin 1. senesinde, Medinede başladı. Bundan önce, namaz vakitlerinde yalnız (Essalatü câmia) denirdi. Medinede ilk ezan okuyan, Bilâl-i Habeşidir. Mekkede ise, Habîb bin Abdurrahmândır. Cuma namazındaki 1. ezan, hazret-i Osmanın sünnetidir. Önceleri, bu da câmi içinde okunurdu. Abdülmelik zamanında Medine valisi olan Ebban bin Osman hazretleri minarede okuttu. Melik Nasır bin Mensur, 700 senesinde, Cuma ezanından önce, minarelerde salatü-selam okuttu. İsrail Peygamberleri, sabah ezanından önce tesbîh okurlardı. Ashâb-ı kirâmdan Mesleme bin Mahled, Mısırda Vâli iken, 58 senesinde, hazret-i Muaviyenin emri ile ilk minareyi yaptırıp, müezzin Şerhabil bin Âmire sabah ezanından önce salât verdirdi). (Dürr-ül-muhtar)da diyor ki (Ezandan sonra salât ve selâm okumak, ilk olarak 781 senesinde, sultan Nasır Salahuddinin emri ile Mısırda başladı). [Cenaze olduğunu bildirmek için, minarelerde salât okunması muteber kitaplarda yazılı değildir. Çirkin bidattir. Okutmamalıdır.] (Mevahib-i ledünniye)de diyor ki (Hicretin 1. senesinde, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kirâma sordu. Kimisi, namaz vakitlerini bildirmek için, nasara gibi nakus, yani çan çalalım dedi. Kimisi, yahudiler gibi boru çalınsın dedi. Kimisi de, namaz vakti ateş yakıp yukarı kaldıralım dedi. Resûlullah, bunları kabul etmedi. Abdullah bin Zeyd bin Salebe ve hazret-i Ömer rüyada ezan okumasını görüp söylediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunu beğenip, namaz vakitlerinde böyle ezan okunmasını emir buyurdu). (Medâric-ünnübüvve) ve (Tahtavi)de böyle yazıyor ve minarelerde ışık yakmanın, mecusilere benzediğini, bidat olduğunu bildiriyor. [Buradan, namaz vaktini bildirmek için minarede ışık yakmanın büyük günah olduğu anlaşılmaktadır.] (Tebyin-ül-hakaık)da ve (Tahtavi)de diyor ki (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Bilâl-i Habeşiye, (İki parmağını kulaklarına koy! Böylece, sesin çok çıkar) buyurdu. Elleri kulaklara koyarsa iyi olur. Böyle yapmak, ezanın sünneti değil ise de, sesin çoğalmasının sünnetidir. Çünkü, rüyada, melek okurken böyle yapmamıştır. Ezan okumak için değil, okumayı, sesi arttırmak için sünnet olmuştur. Çünkü, sesini yükseltir buyurularak, sebep gösterilmiş, hikmeti bildirilmiştir. Parmaklar kulaklara konmazsa, ezan güzel olur. Konursa, sesi yükseltmesi güzel olur). Görülüyor ki parmakları kulaklara koymak, sesi arttırdığı hâlde, ezanın sünneti değildir. Fakat, emredilmiş olduğu için, bidat de değildir. Bugün bazı camilerde kullanılan hoparlör, sesi yükseltiyor ise de, ezanın sünneti olmadığı, bidat olduğu, ayrıca parmakları kulaklara kaldırmak sünnetinin terkedilmesine sebep olduğu anlaşılmaktadır. Hoparlör konan bazı camilerde minare yapılmadığı görülüyor. [(Fetavayı Hindiye) 5. cilt, 322. sayfada diyor ki (Sesi, mahalleye duyurmak için, minare yapmak câizdir. Buna lüzum yoksa, câiz değildir). Hoparlörün câiz olmadığı buradan da anlaşılmaktadır.]

(İbni Âbidin)de ve (Ukud-üd-dürriye)de diyor ki (Minarede ve Cuma hutbesi okunacağı zaman, birkaç müezzinin birlikte ezan okumalarına (Ezan-ı Cavk) denir. Sesin çoğalması için, bir ağızdan okumaları, mütevaris olduğu için, yani asırlardan beri yapıldığı için, sünnet-i Hasenâtir, câizdir. Müslümanların beğendiğini Allahü teâlâ da beğenir). (Berika)da, 94. sayfasında diyor ki (Müslümanların güzel demeleri, müctehidlerin güzel demeleridir. Müctehid olmayanların beğenip beğenmemelerinin kıymeti yoktur).

[Şimdi, bazı câhillerin hoparlör ile ezan okumayı övmelerinin kıymeti olmadığı buradan açıkça anlaşılmaktadır. Müctehid olmayanların câiz demeleri ile yapmaları ile ibâdetleri değiştirmek, bidat olur, büyük günah olur.]

İkamet, ezandan daha efdaldir. Ezan ve ikâmet, kıbleye karşı okunur. Okurken konuşulmaz ve selama cevap verilmez. Konuşursa, her ikisi de tekrar okunur. İmam olmak, müezzinlik yapmaktan ve ikâmet okumak, ezan okumaktan efdaldir.

 

Akıllı çocuğun, amanın, veled-i zinanın, vakitleri ve ezan okumasını bilen câhil köylünün ezan okuması, kerahatsiz câizdir. Cünüp kimsenin ezan ve ikâmet okuması ve abdestsiz ikâmet okumak ve kadının, fasıkın, sarhoşun, aklsız çocuğun ezan okumaları ve oturarak ezan okumak tahrimen mekruhtur. Bunların ezanları tekrar okunur. Ezanın sahih olması için, müezzin, müslüman ve akıllı olmalı ve namaz vakitlerini bilmeli ve sözüne inanılan âdil bir kimse olmalıdır. [Takvimlerin de böyle bir müslüman tarafından hazırlandığını bilmek veya sahih olduklarına böyle bir müslümanın şahit olması lâzımdır. Yüzlerce senedir sâlih müslümanların hazırladıkları ve bütün müslümanların tâbi oldukları takvimlerdeki vakitleri değiştirmemelidir.] Namazın sahih olması için, vaktinde kıldığını iyi bilmek şarttır. Fasık kimsenin [yani içki içen, kumar oynayan, yabancı kadınlara bakan, zevcesini, kızını açık gezdirenin] ezanı sahih olmaması, ibâdetlerde bunun sözü kabul edilmediği içindir.

[Görülüyor ki radyo [Mizya] ile ve minarede hoparlör [Mükebbirüssavt] ile ezan okumak ve vaktinden evvel okumak ve bunları, ezan olarak dinlemek câiz olmaz. Bunlar, hem kabul olmaz, hem de günah olur. Bunları şartlarına uygun olarak tekrar okumak lâzımdır. Kim olduğu bilinmeyen ve görülmeyen kimsenin sesi sebebi ile elektriğin hâsıl ettiği sesler ve plak ile hâsıl edilen sesler, her bakımdan ezan değildir. Bundan başka, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (İbadetleri, bizim gibi yapmayanlar, bizden değildir) buyurdu. Ezanı, sâlih bir müslümanın, yüksek bir yere çıkarak, Onun okuttuğu gibi okuması lâzımdır. Hele, öğle ezanı vaktinden evvel okununca, öğlenin ilk sünneti kerahet vaktinde kılınmış oluyor. Küçük günaha devam, büyük günah olmaktadır.]

Sünnete uygun olarak okunan ezanı duyan kimse, cünüp olsa da, câmi hâricinde Kurân-ı Kerîm okuyor ise de, işittiğini yavaşça söylemesi sünnettir. Başka bir şey söylemez. Selama cevap vermez. Bir iş yapmaz. Ezanı işiten erkeklerin işini bırakıp, cemaate gitmesi vâcibdir. Evinde ehli ile de cemaat yapabilir. Fakat, [camide sâlih imâm varsa] camiye gitmek efdaldir.

[(Cevhere)de diyor ki (Fârisî dil ile okunan ezanın sahih olmadığı (Kerhî) şerhinde yazılıdır. Zâhir ve en doğru söz de budur). Merakıl-felah’ta diyor ki (Ezan olduğu anlaşılsa da, Arapçadan başka dil ile ezan okumak câiz değildir)].

Hutbe dinlerken, avret yeri açık iken, yemekte, din dersi okumakta iken ve câmi içinde Kurân-ı Kerîm okurken ezan tekrar edilmez. Fakat, ezan sünnete uygun okunmıyorsa, mesela bazı kelimeleri değiştirilmiş, tercüme edilmiş ise ve bazı yerinde teganni ederek okuyorsa [veya ezan sesi, hoparlör denilen aletten geliyorsa] bunu işiten, hiçbir parçasını tekrar etmez. Fakat, bunları da hürmet ile dinlemek lazımdır

[Berika’da 1031. ve 1062. sayfalarında diyor ki (Namaz vakitlerini bilmeyen ve teganni, elhan ederek, yani musiki perdelerine uyarak okuyan kimse, ezan okumaya ehl değildir. Bunu müezzin yapmak câiz değildir, büyük günahtır. Kurân-ı Kerîmi, zikri, duâyı elhan ile okumanın söz birliği ile haram olduğu (Bezzaziye)de yazılıdır. Ezan okumak da ve vaktinden evvel okumak da böyledir. Ezan okurken, yalnız iki (Hayye alâ…) da teganni etmeye izin verilmiştir. Kurân-ı Kerîm okumakta teganniye izin verilmesi, Allahü teâlâdan korkarak okuyunuz demektir. Bu da, tecvid ilmine uyarak okumakla olur. Yoksa, harfleri, kelimeleri değiştirerek manayı, nazımı bozarak teganni etmek söz birliği ile haramdır. Kurân-ı Kerîmi ve ezanı terci ile okumak, hadis-i şerif ile men’ edildi. Terci, sesi yükseltip alçaltarak okumaktır. Böyle okunanı dinlemek de haramdır]. Vaktinden önce teganni ile okunan ve Arabî olmayan ve cünübün, kadının okuduğu ezanı duyan da söylemez. Bir ezanı işitip söyleyen kimse, başka yerde okunan ezanları duyunca artık söylemez. (Haye alâ)ları duyunca bunları söylemeyip (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) der. Ezandan sonra, salavât getirilir. Sonra ezan duâsı okunur. 2. (Eşhedü enne Muhammeden resûlullah) söyleyince, iki baş parmağın tırnaklarını öptükten sonra, iki göz üzerine sürmek müstehaptır. Bunu bildiren hadis-i şerif, (Merakıl-felah)ın Tahtavi haşiyesinde yazılı ise de, (İbni Âbidin) “rahmetulllahi teâlâ aleyhima” bu hadisin zayıf olduğunu bildirdiği gibi, (Haziynet-ül-meârif) 99. sayfada de yazılıdır. İkamette böyle yapılmaz. İkameti işitenin tekrar etmesi sünnet değil, müstehaptır. İkamet okunurken camie giren kimse, oturur, ayakta beklemez. Müezzin efendi, (haye-alelfelah) derken, herkesle beraber kalkar.

İbni Âbidin namazın sünnetlerinde buyuruyor ki imâmın namaza dururken ve rüknden rükne geçerken ve selam verirken, cemaat işitecek kadar, sesini yükseltmesi sünnettir. Daha fazla yükseltmesi mekruhtur. İmam, namaza başlamak için, tekbîr getirmeli, cemaate duyurmayı düşünmemelidir. Aksi takdirde namazı sahih olmaz. Cemaatin hepsi, imamı işitmediği zaman, müezzinin de herkese duyuracak kadar, sesini yükseltmesi müstehab olur. Müezzin de namaza başlamayı düşünmeyip, yalnız cemaate duyurmak için bağırırsa, namazı sahih olmadığı gibi, imamı duymayıp, yalnız bu müezzinin sesi ile namaza duranların namazı da sahih olmaz. Çünkü, namazı kılmayan birine uymuş olurlar. Cemaate duyuracak kadardan daha yüksek bağırmak, müezzin için de, mekruhtur. 4 mezhep âlimleri söz birliği ile bildiriyor ki cemaatin hepsi, imâmın sesini duyarken, müezzinin de tekbîr getirmesi, mekruhtur ve çirkin bidattir. Hatta (Bahr-ül-fetava)da ve (Feth-ul-kadir)de ve (Miftah-ul-Cennet İlm-i hâli) kenarındaki (Üstüvani) risalesinin sonuna doğru diyor ki (Küçük mescidlerde, imâmın tekbîri işitilirken, müezzin yüksek sesle tekbîr getirirse, namazı bozulur.)

[Sesi lüzumundan fazla yükseltmek günah olduğu gibi, hoparlörden çıkan, imâmın ve müezzinin sesi değildir. Bunların sesi elektrik ve miknatis haline dönüyor. Bu elektrik ve miknatisin hâsıl ettiği ses duyuluyor. Aynı namazı kılan kimsenin sesine uymak şarttır. Aynı namazı kılmayan başka bir kimseden ve bir aletten çıkan sese uyanların namazları sahih olmaz. (Redd-ül-muhtar) kitabı, 1. cilt, 517. sayfada (Hafızın sesi, dağlarda, çöllerde, ormanlarda ve başka herhangi bir vasıta ile etrafa saçılırsa, bu 2. sesler, Kurân-ı Kerîm okumak olmaz. Bunlardan işitilen secde ayeti için, secde etmek lazım gelmez) buyuruyor. Bunların insan okuması olmadıkları, insan okumasına benzedikleri (Halebi-i kebir)de de yazılıdır. Din mütehassıslarının bu açık yazıları, radyo ile hoparlör ile Kurân-ı Kerîm ve ezan okumanın ve dinlemenin ve bunlarla namaz kılmanın yanlış olduğunu göstermektedir. Hoparlör ve radyo ile ezan ve Kurân-ı Kerîm okumanın câiz olmadığı, Elmalılı Muhammed Hamdi efendi tefsirinin 3. cilt, 2361. sayfasında uzun yazılıdır. Hele başka binata olan imama hoparlörle uyarak kılınan namaz sahih olmadığı gibi, çirkin bidat olur. Büyük günah olur.

Minarelere konulan hoparlör, bâzıları için bir tembellik vasıtası olmuş, ezanı karanlık odalarda oturarak ve sünnete uymıyarak okumalarına sebep olmuştur. (Fetava-yı Hindiye)de diyor ki (Ezanı vaktinden evvel okumak, câmi içinde okumak, oturarak okumak ve sesini takatından fazla yükseltmek ve kıbleye karşı okumamak ve teganni yaparak okumak mekruhtur. İkamet okunurken gelen, oturur. Sonra, müezzin Haye-alelfelah derken, herkesle kalkar). İbni Âbidin namazı anlatmaya başlarken diyor ki (Vaktinde okunan ezan, İslam ezanı olur. Vakitsiz okunan ezan, konuşmak olur. Din ile alay etmek olur). Asırlarca, göklere doğru uzanan, mânevî süslerimiz minareler de, bu kötü bidat yüzünden, birer hoparlör direği haline getirilmektedir. İslam âlimleri fennin bulduklarını hep iyi karşılamıştır. Radyo, televizyon ve hoparlörle, her yerde faydalı yayınlar yapılması da sevaptır. Fakat, ibâdetleri hoparlörün tırmalayıcı sesi ile yapmak câiz değildir. Hoparlörleri camilere koymak, lüzumsuz bir israftır. İmanlı kalplere ilâhî tesirler yapan sâlih müminlerin sesleri yerine, adeta kilise çanı gibi zırlayan bu alet yok iken, minarelerde okunan ezanlar ve camilerdeki tekbîr sesleri, ecnebîleri bile vecde getiriyordu. Her mahallede okunan ezanları işiterek camileri dolduran cemaat, Ashâb-ı kirâm zamanında olduğu gibi, namazlarını huşû ile kılıyorlardı. Ezanın müminleri heyecana getiren ilâhî tesiri, hoparlörlerin metalik sesleri, oğultuları ile kaybolmaktadır.] [Muhammed Hayat-i Sindinin (Gayetüt-tahkik) kitabındaki 6. risale (Had-id-dallin)dir. Bu risalede diyor ki İmâm-ı Ebû Nuaym İsfehani (Hilyetül-Evliyâ) kitabı, 3. cildinde, Abdullah ibni Abbas diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İblis yer yüzüne indirilince, Allahü teâlâya sordu: Âdem aleyhisselâm indirilince, kullarına Cennet, saadet yolunu göstermek için, ona kitap ve Peygamberler verdin. Ona vereceğin kitap ve Peygamberler nelerdir? Allahü teâlâ: Melekler ve meşhur Peygamberler ve 4 meşhur kitaptır, buyurdu. Kullarını azdırmak için, bana hangi kitapları ve Peygamberleri vereceksin, dedi. Senin kitabın, nefsi azdıran şirler ve musikidir. Peygamberlerin, kahinler, falcılar, büyücülerdir ve aklı gideren, kalpleri karartan gıdaların da, Besmelesiz yenilen, içilen şeyler ve sarhoş eden içkilerdir. Nasihatların yalan, evin spor sahaları ve hamamlar ve tuzakların, çıplak gezen kızlar, mescidlerin, fısk meclisleridir. Müezzinlerin mizmarlar [çalgılar]dır) buyurdu. Yani Cehennem yolunu gösteren, müezzinlerin çalgılardır. Allahü teâlânın ve Peygamberimizin, (şeytanın müezzini, ezanı) dediği radyoları, hoparlörleri ibâdetlerde kullanmanın büyük günah olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.]

Sünnete uygun olarak okunan ezan ile alay eden, beğenmeyen, söz ile hareket ile hakaret eden kâfir [Allah’ın düşmanı] olur. Müezzin ile alay eden kâfir olmaz.

İmamın, hafızın, müezzinin hoparlördeki radyodaki sesleri de, kendi sesleri değildir, benzerleridir. Bunlara uyarak kılınan namaz sahih olmaz. Kurân-ı Kerîmi ve ezanı hoparlör ile okumak, bidattir. Çünkü, ses çıkarmak için kullanılan cansız cisimlere (Mizmar), çalgı denir. Gök gürlemesi, top, tüfek, baykuş, papağan, çalgı değildirler. Ses çıkaran eğlence aletleri, davul, dümbelek, zilli maşa, ney, kaval, hoparlör, hep çalgıdır. Çalgı, kendiliğinden ses çıkarmaz. Ses çıkarmak için, yani kullanılmaları için, davul tokmayını gergin deriye vurmak, neyi üflemek, kavala ve hoparlöre söylemek lâzımdır. Bunlardan çıkan ses, bu çalgıların hâsıl ettiği sestir. Üfleyen ve söyleyen insanın sesi değildir. Hoparlörden işitilen Kurân-ı Kerîm ve ezan sesleri, hep hoparlörün hâsıl ettiği seslerdir. İmam ve müezzin efendilerin sesleri değildir. Müezzin efendinin sesi ezandır. Çalgıdan çıkan ses ilim ve fen bakımından ve din ve ahkâm-ı İslâmiyye bakımlarından müezzin efendinin sesi, yani ezan değildir. Ezana benzediği için, ezan zannedilmektedir. Ezan, müezzin efendinin, hatta, sâlih müslüman erkeğin sesine denir. Bu sese benzeyen kadının, çocuğun, hoparlörün sesi ezan değildir. Başka sestir. Muhtelif çalgıların sesleri başkadırlar. Hoparlörün sesi, insan sesine çok benzediği hâlde, insan sesi değildir. Toprağa konan bir karpuz çekirdeğinden kocaman bir karpuz hâsıl oluyor. Bu karpuz o çekirdek değildir. Çekirdek çürümüş, yok olmuştur. Hoparlörün mikrofonuna söylenen söz de, yok olmakta, başka ses hâsıl olmaktadır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki (Kıyamet yaklaşınca, Kurân-ı Kerîm mizmardan okunur) ve (Bir zaman gelir ki Kurân-ı Kerîm mizmarlardan okunur. Allah için değil, keyif için okunur) ve (Kurân-ı Kerîm okuyan çok kimseler vardır ki Kurân-ı Kerîm onlara lanet eder) ve (Bir zaman gelecektir ki müslümanların en sefilleri, müezzinlerdir) ve (Bir zaman gelir ki Kurân-ı Kerîm mizmarlardan okunur. Allahü teâlâ bunlara lanet eder). Mizmar, her nev’i çalgı, düdük demektir. Hoparlör de, mizmardır. Müezzinlerin, bu hadis-i şeriflerden korkmaları, ezanı, hoparlör ile okumamaları lâzımdır. Bazı din cahilleri hoparlörün faydalı olduğunu, sesi uzaklara götürdüğünü söylüyorlar. Peygamberimiz, (İbadetleri benden ve Ashâbımdan gördüğünüz gibi yapınız! İbadetlerde değişiklik yapanlara (bidat ehli) denir. Bidat sahipleri, muhakkak Cehenneme gidecektir. Bunların hiçbir ibâdetleri kabul olmaz) buyurdu. İbadetlere faydalı şeyler ilave ediyoruz demek doğru değildir. Böyle sözler, din düşmanlarının yalanlarıdır. Bir değişikliğin faydalı olup olmayacağını yalnız İslam âlimleri anlar. Bu derin âlimlere (Müctehid) denir. Müctehidler kendiliklerinden bir değişiklik yapmazlar. Bir ilavenin, değişikliğin bidat olup olmayacağını anlarlar. Ezanı (Mizmar) ile okumaya söz birliği ile bidat denildi. İnsanları Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan yol insanın kalbidir. Kalp, yaratılışında temiz bir ayna gibidir. İbadetler, kalbin temizliğini, cilasını arttırır. Günahlar kalbi karartır. Muhabbet yolu ile gelen feyizleri, nurları alamaz olur. Sâlihler bu hâli anlar, üzülür. Günah işlemek istemezler. İbâdetlerin çok olmasını isterler. Her gün 5 kere namaz kılınması yerine, daha çok kılmak isterler. Günah işlemek nefse tatlı, faydalı gelir. Bütün bidatler, günahlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Hoparlör ile ezan okumak böyledir. Kitaptaki televizyondaki imâm resmi, kendisi gibidir. O imama çok benziyor ise de, imâmın kendisi değildir. Televizyondaki hareketlerini görse, sesini duysa da, bunun arkasında namaz kılınmaz.

 

Ey kalbi İslam ile yanan, sevdiğim, gençler!
Bütün İslamiyetten, size numunedir bu!
İlim ile mârifettir, hep içindekiler,
Hakikaten bulunmaz eşsiz hazinedir bu!
En büyük âlimlerin, en büyük velilerin,
En meşhur simaların, en ulvi gönüllerin,
Âleme ışık tutan, hayat sunan ellerin,
Kalem ve kalplerinden, sızan bir katredir bu!
Resûlullahın yolu, hakiki müslümanlık,
Ve her iki cihanda, aranılan sultanlık,
Sulhta her ân çalışan, harblerde kahramanlık,
Gösteren ceddimizden, bize emanettir bu!
Her kelimesi huccet, ilimdir her cümlesi,
Dinle budur hakiki İslamiyetin sesi.
Kalpten pasları siler ve arttırır hevesi,
İşte başlı başına, bir İslamiyettir bu!

 

NAMAZIN EHEMMİYETİ

 

Namazı tetketmenin günahı nedir?

 

Geçirme ömrünü mümin, sakın ki kil-ü kal üzre!
sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayal üzre?

Bu dünyanın süslerine, aman aldanma ey gâfil!
buna her kim gönül verse, geçer ömrü melal üzre.

Bir dikkatli nazar etsen, bu dünya ehline canım,
kazanırlar para daim, bunlar cenk ve cidal üzre.

Bu dünyaya neler geldi, ben diyenler geçüp gitti,
bilmeli, bu fânî mülkü, yarattı Hak zeval üzre.

Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişmezsin,
ki dünya gölgeye benzer, denildi bu misal üzre.

Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyaya,
düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre.

Bir kalp dünyaya bağlansa, ibâdet zevkını duymaz,
onunçün Zâtî bu şiri, getirdi hasbihal üzre.

 

NAMAZ NASIL KILINIR

 

Hadis-i şerifte, (Her namazdan sonra, üç kere, Estağfirullahel’azîm ellezi lâ ilâhe illa huv el-hayel-kayume ve etubü ileyh okuyanın, bütün günahları affolur) buyuruldu. İstigfardan sonra, Ayetel kürsi ve 33 kere (Sübhânallah), 33 kere (Elhamdülillah) ve 33 kere (Allahü ekber) ve bir (kelime-i tehlîl) yani (Lâ ilâhe illallah vahtehu lâ şerike leh…) okumaları ve ellerini göğüs hizasına kaldırarak, kendileri için ve bütün müslümanlar için duâ etmeleri de müstehaptır. Hadis-i şerifte, (5 vakit farz namazdan sonra yapılan duâ kabul olur) buyuruldu. Fakat duâ , uyanık kalp ile ve sessiz yapılmalıdır. Duâyı yalnız namazlardan sonra veya belli zamanlarda yapmak ve belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi duâ etmek mekruhtur. Namazdan sonra, duâ bitince, elleri yüze sürmek sünnettir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” namaz içinde ve tavafta, yemekten sonra ve yatarken de duâ ederdi. Bu dualarında kollarını kaldırmaz ve ellerini yüzüne sürmezdi. Duanın ve her zikrin sessiz olması efdaldir. Tarîkatçıların yaptıkları gibi, raks etmek, dönmek, el çırpmak, def, dümbelek, ney, saz çalmak, söz birliği ile haramdır). Görülüyor ki cemaatin imâm ile birlikte, sessizce duâ etmeleri efdaldir. Ayrı ayrı duâ yapmaları ve duâ etmeden kalkıp gitmeleri de câizdir. Duadan sonra, on bir İhlas ve bir kere iki Kul-euzü okunur. Muhammed Mâ’sûm “rahmetullâhi aleyh”, bu duadan sonra 67 kere de yalnız (Estağfirullah) okuduğunu, 2. cildin 80. mektubunda yazmaktadır. En sonra, (Sübhâne Rabbike…) ayeti okunur.

(Dürr-ül-muhtar)da (Tehıyetülmescid namazı)nı anlattıktan sonra diyor ki (Sünnet ile farz arasında konuşmak, sünneti iskat etmez ise de, sevâbını azaltır. Bir şey okumak da böyledir. Bazı âlimler, sünnet kabul olmaz. Evvelki sünneti tekrar kılmak lazım olur dedi.) Oturarak kılan imama uymak câiz olduğunu anlattıktan sonra diyor ki (İmamın sesi yetişmediği zaman, müezzinlerin yüksek sesle, cemaate bildirmesi câiz ise de, çok bağırmaları namazlarını bozar. Çünkü, bağırarak okumak, dünya sözü konuşmak gibidir. İmâmın namazda, ihtiyaçtan fazla yüksek sesle okuması, namazı bozmaz ise de, haramdır). Görülüyor ki müezzinlerin bağırarak, namaz kılanları şaşırtmaları haramdır. (Medâric-ün-nübüvve)de diyor ki (Selam verince, istiğfar nasıl okunacağı Evzai’den soruldu. Üç kere (Estağfirullah) denir buyurdu). [Bunları yüksek sesle okumak bidat olduğu, Mısırda (Kibar-ı ulema heyeti) azasından Şeyh Ali Mahfuz’un 1375 [m. 1956] baskılı (El-ibda) kitabında, 59. sayfada yazılıdır.] Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Yatarken de, Ayetel kürsi okuyun) buyurdu. Namazlardan sonra duâ ediniz de buyurdu.

Namazdan sonra duâ : Duada, erkekler kolları göğüs hizasına kaldırır. Dirsekler fazla bükülmez. Duadan sonra, sübhâne rabbike… âyet-i kerimesini okuyup, elleri yüze sürerler. Hastalık veya soğuk gibi sebeple ellerini kaldıramayan kimse, şahadet parmağı ile işaret eder. Parmaklar kıbleye karşı çevrilir. Kollar, sağa sola doğru açılmaz, birbirine yakîn, ileri doğru tutulur.

[Farz namazlardan sonra, imâmın ve cemaatin, her biri tamam olarak, 3 istiğfar ve Ayetel kürsi ve 99 tesbîh ve duadan sonra, her birinde Besmele çekerek, 11 İhlas ve 2 Kul-euzü okumaları ve 67 Estağfirullah demeleri müstehaptır. 11 İhlas okumayı emreden hadis-i şerif, (Berika) 1. cilt, son sayfasındadır. Sabah namazı sonunda, 10 kere (Lâ ilâhe illallah vahtehu lâ-şerike-leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyi ve yümit ve hüve alâ külli şey’in kadir) okuyana çok sevap verileceği, hadis-i şerifte bildirildi (İmdad). Cenaze olduğu zaman, bunları terketmemelidir. Çeşitli sebeplerle, cenaze, saatlerce bekletilip de, bunları okumak için bir iki dakika bekletilemez mi? Cemaatin bunları okumalarına mâni olanlar, Bakara sûresinin 114. âyet-i kerimesinde zalim oldukları ve Cehennemde şiddetli azap görecekleri bildirilenlerin arasında bulunmaktan, çok korkmalıdırlar. Cemaatin bunları okumalarına mâni olmayan dindar imamlara ve müezzinlere müjdeler olsun! Bunlar, her namazda yüz şehit sevâbı kazanıyorlar. Çünkü, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Unutulmuş bir sünnetimi meydana çıkarana yüz şehit sevâbı vardır). Müezzin efendiler, bidatten kurtulmak için ezanı, yüksek sesle minarede, ikâmeti camide okumalı, namaz tekbîrlerini, ancak lüzum olunca, yüksek sesle okumalı, hiç hoparlör kullanmamalıdır. Ayetel kürsiyi, tesbîhleri ve kelime-i tehlîli, sessiz olarak, hanefide son sünnetten sonra, Şâfiîde ve malikide hemen farzdan sonra okumalıdır. Duâ ederken, Resûlullaha salât ve selâm okumanın müstehab olduğu, (İmdad)ın Tahtavi şerhinde Vitir namazında yazılıdır.

Namazdan sonra secde etmek haram olduğu (Dürr-ül-muhtar)da tilâvet secdesinde yazılıdır. Namazlardan sonra imâm ile eli göğse koyarak, selamlaşmak bidattir. Müslümanlıkta el ile ve vücut hareketi ile selamlaşmak yoktur. İbni Nüceym Zeynelâbidin Mısrî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, böyle selamların günah olduğunu bildiriyor.].

(Şirat-ül-İslam) şerhınde diyor ki (Hadis-i şerifte, (Gece seher vaktinde ve namazlardan sonra yapılan duâ kabul olunur) buyuruldu. Duaya hamd ve sena ve salavât ile başlamak ve sonunda iki avucu yüze sürmek sünnettir). (Fetava-i Hindiye)de, 5. cüzde diyor ki (Duâ ederken, avuçlar semaya karşı açık, iki el aralık ve göğüs hizasında olmalıdır). Sünnet kılmanın duâ etmekten efdal olduğu (Bezzaziye)de yazılıdır. [Şiî ve vehhâbîler, duâ ederken, iki avuç açık, birbirlerine bitişik, parmaklar yapışık, göğüs hizasında, yüze karşı tutmaktadır.]

(Nimet-i İslam)da diyor ki (Kadın namazda iki elini omuzu hizasına kaldırır. Ayakta sağ elini solu üstüne getirir. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmaz. Ellerini göğsü üzerine koyar. Rükûda ellerini dizleri üstüne kor. Dizlerini kavramaz. Parmaklarının arasını açmaz. Dizleri dik olmaz. Sırtları düz olmaz. Secdede alçalıp, kollarını yanlarına ve karnını uyluklarına bitiştirir. Kaynağı üzerine oturup, ayaklarını sağa yatık çıkarır. Kadın erkeğe imâm olamaz. Kadının kadına imâm olması mekruhtur. Erkeğe uyunca, en arkada saf olurlar. Öpülen kadının namazı bozulur. Aynı imama uyan kadın, erkeğin önünde veya yanında kılarsa, erkeğin namazı fâsid olur. Erkek, kadına geride durmasını işaret eder, o da geride durmazsa, yalnız kadının namazı fâsid olur. Ateşteki yemeğin taşması, çocuğun ağlaması halinde namazını bozması câiz olur.) Duâ ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar.

YOLCULUKTA NAMAZ

(Seferi) veya (Misafir) olmak demek, yolcu olmak demektir. Bir kimse, bulunduğu yerden veya gittiği yolun iki tarafında dizili evlerin sonuncuları hizasından ayrılırken, senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederse, misafir olur. Niyet etmez ise, bütün dünyayı dolaşsa bile misafir olmaz. Düşmanı arayan askerlerin hâli böyledir. Fakat, geri dönüşte misafir olur. İki günlük uzakta olan bir yere gitmeye niyet eden kimse, yolda iken veya o yere varınca, iki günlük yere daha gitmeye niyet etse, o 4 günlük yere giderken misafir olmaz. Üç günlük yere gitmek niyeti ile yola çıkan kimse, konakladığı bir yerden üç günlük yola gitmeye niyet ederek, ayrılırsa, gideceği yolun iki tarafındaki evlerin hizasından ayrıldığı zaman misafir olur. Son evin gözünden kaybolması lazım değildir. Bir tarafta evlerin hizasını geçmesi lazım olmaz. Deniz veya orman yanında konmuş olan göçebeler, çadırlardan ayrılınca misafir olur. Yolun bir veya iki tarafında, şehirden kendisine kadar evler dizilmiş bulunan köyleri de aşması lâzımdır. Şehre bitişik boş araziyi ve bağları, tarlaları, bostanları aşmak lazım değildir. Bostanlarda, tarlalarda çiftçilerin, bekçilerin evleri bulunsa da, buralar ve bunlardan sonra gelen köyler, şehirden sayılmazlar. Boş araziden, kasabaya yakîn (Fina) denilen büyük mezarlıklar [fabrika, mektep ve kışlalar] ve kasabadakilerin harman yapmak, hayvan koşturmak, eğlenmek için devamlı kullandıkları yerler ve avlandıkları, kullandıkları deniz ve göl kısımları şehirden sayılır. Yani, buraları da aşmak lâzımdır. Fina, 200 metreden ziyâde uzakta ise veya arada tarla varsa, şehirden sayılmaz. Fakat uzak olan Finata da, Cuma ve bayram namazlarının kılınması sahih olur. Arada Fina bulunan şehirler, köyler şehirden sayılmaz. Böyle köyleri aşmak lazım değildir. Yalnız Finayı aşmakla seferi olur. Fina, büyük şehirlerde 200 metreden daha uzakta olunca da, şehirden sayılır. Muhtar olan kavle göre, arada Fina veya evler bulunursa da, köyleri aşmak lazım olmadığı (İmdad)ın Tahtavi haşiyesinde yazılıdır.

Akşama kadar hep yürümesi şart değildir. Kısa günde, sabah namazından, öğleye kadar yürümesi kâfidir. Bu da, bir merhale, yani bir menzil, bir konak denilen yoldur. Arada dinlenmesi de câizdir. Üç günlük yola, süratli bir vasıta ile mesela trenle, daha az zamanda giderse, yine misafir olur [Mecelle 1664]. Bir yere, iki başka yoldan gidilse, biri kısa, öteki uzun olsa, kısa yoldan giden misafir olmaz. Uzun yol, üç günlük yürüyüş ise, bu yoldan, her vasıta ile giden de, misafir olur.

Tavsiye yazı: Seferilik Mesafesi Ne Kadardır?

 

Denizde, orta rüzgarlı havada giden yelkenlinin hızı esastır. İstanbul’dan Mudanya’ya giden, seferi olmaz. Bursa’ya giden, seferi olur. Tayyâre ile giden, altında bulunan yoldan veya denizden gitmiş gibidir. İstanbul’da, Fatihten otobüs ile sefere çıkan, bugün için, Edirnekapı kabristanını geçince, Aksaray’dan çıkan, Topkapı kabristanını, sahil yolundan ise, Yedikule kapısını geçince, Üsküdardan çıkan, Selimiye kışlası ile Karaca Ahmed kabristanı arasından geçince, İstanbul’dan Anadoluda 104 kilometreye gitmeye niyet edenlerin hepsi, boğazın karşı sahiline geçince seferi olurlar. Seferi olan kimsenin, 4 rekat olan farz namazları iki rekat kılması hanefide vâcib, malikide sünnet-i müekkede, Şâfiîde efdaldir. Mukim olan imama uyması hanefide, edâ ederken câiz, Şâfiîde hem edâ, hem kaza ederken câiz, malikide ikisinde de mekruhtur. Mest üzerine, üç gün üç gece meshedebilir. Orucunu bozabilir. Kurban kesmesi vâcib olmaz. Misafir rahat ise, orucunu bozmamalıdır. Günah için sefere çıkan, yalnız hanefi mezhebinde misafir olur.

Mukim olsun, misafir [yani yolcu] olsun, özürlü olsun, özürsüz olsun, herkes, şehir ve köy dışında, hayvan üstünde otururken nâfile namaz kılabilir. Hayvan yürürken de, dururken de kılınabilir. 5 vakit farz namazlardan önce ve sonra olan sünnetler de nâfile namaz demektir. Yalnız, sabah namazının sünneti nâfile değildir. Fâtiha ve sûre okurken, sağ eli sol el üstüne bağlayıp göbek altına koymak iyi ise de, elleri uylukları üstüne koymak da olur. Her türlü oturmak câizdir. Kendi yürürken namaz kılmak, kimseye câiz değildir. Çünkü yürümek namazı bozar [Cevhere]. Yolda rast geldiği şehirlerden geçerken de böyle kılabilir. Kendi şehrinde kılması mekruhtur. İma ile rükûa ve secdeye eğilir. Başını bir şey üzerine koymaz. Namaza başlarken ve kılarken kıbleye dönmek lazım değildir. Hayvanın yürüdüğü tarafa doğru kılması lâzımdır. Hayvanın veya yularının veya eğerinin üzerinde çok necis [pislik] bulunsa da, namaz câiz olur. Fakat, necisli yerin üzerinde oturursa câiz olmaz. Necis ayakkabıyı da çıkarmak lâzımdır. Ayağı ile dürterek, yuları çekerek, az hareketle hayvanı idare etmesi namazı bozmaz. Hayvan üzerinde nâfile namaza başlayan kimse, hızla yere inerek, yerde tamamlaması câizdir. Yerde başlayıp, hayvan üstünde tamamlamak câiz değildir.

Farzları ve vâcibleri, zaruret olmadıkça hayvan üzerinde kılmak câiz değildir. (Halebi)de, (Farzları hayvan üzerinde kılmak, sünnetleri kılmak gibi olup ancak teyemmüm yapmak için bildirdiğimiz özürler ile câizdir) diyor. Farzların da mukim iken ve seferi iken, şehir dışında hayvan üzerinde zaruret olunca kılınacağı anlaşılmaktadır. Malının, canının, hayvanının tehlikede olması, inince hayvanın veya hayvandaki veya yanındaki malın çalınması, yırtıcı hayvan, düşman, yerde çamur olması, yağmur olması, hastanın, inerken, binerken, iyi olmasının gecikmesi veya hastalığının artması, arkadaşlarının beklemeyip tehlikede kalması, indikten sonra, hayvana yardımcısız binememek, hep zaruret olan özürdür. Az çamur özür değildir. Yüzü, içine girerek kaybolursa, özür olur. Hayvanı olmayan kimse, böyle çamurda ayakta ve ima ile kılar. Hayvana binemeyenin yardımcısı olursa, imameyn özür olmaz dedi. Farz veya vâcib kılarken, hayvanı kıbleye karşı durdurmalıdır. Durduramazsa, mümkün olduğu kadar durdurmalıdır.

Misafir, vaktin sonuna doğru özrün biteceğini ümit etse, bekleyip, yerde kılması iyi ise de, hemen hayvan üstünde kılması da câizdir. Bunun gibi, su bulmak ümiti olanın, vaktin başında, teyemmüm ile kılması câizdir. Hayvan üstündeki (Mahmil) denilen iki sandıkta kılmak, hayvan üstünde kılmak gibidir. İnebilen kimse, farzları mahmilde kılamaz. Mahmilin ayakları toprağa indirilirse, sedir [kanepe] gibi olur ve burada farzları ayakta kılması câiz olur. Oturarak kılamaz.

İki tekerlekli araba, hayvana bağlanmadıkça, yerde düz duramayacağından yürürken de, dururken de hayvan gibidir. 3 , 4 tekerlekli olup da hayvana bağlanmadan yerde düz duran araba, [otobüs, tren] yürümüyor ise, sedir gibidir. İçinde farz namaz ayakta câiz olur. Araba gidiyor ise, hayvan gibidir. İçinde özürsüz farz kılmak câiz olmaz. Durdurup kıbleye karşı ve ayakta kılmalıdır. [Durduramazsa, ücretli olan vasıtadan inerek namazı kılmalıdır; vasıta giderse, arkadan gelen veya o kasabadan kalkacak olan başka vasıta ile gitmelidir. 1. vasıtaya binerken, buna göre pazarlık yapmalıdır. Buna da imkan olmazsa, namazda oturur gibi yere oturarak ve imkan olduğu kadar kıbleye dönerek kılması câiz olur.]

Hastanın ve seferde olanın farzları, sedirde, sandalyede, ayaklarını sarkıtarak oturup, ima ile kılmaları câiz değildir. Hasta, yerde veya uzunluğu kıble istikâmetinde olan sedirin üstünde, kıbleye karşı oturarak kılar. Seferi olanın, diğer üç mezhebi taklit ederek, vasıta yolda durduğu zaman, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirerek kıbleye karşı, ayakta kılması daha iyi olur. Maliki ve Şâfiî mezheplerinde, günah olmayan seferde, yani 80 kilometreden ziyâde süren seferde, ikindiyi öğle namazı vaktinde ve yatsıyı akşam namazı vaktinde takdim ederek veya öğleyi ikindi vaktinde ve akşamı yatsı vaktinde tehir ederek iki namazı bir arada kılmak câizdir. Yola çıkmadan namaz kasır ve cem edilemez. 4 günden az kalmak niyet ettiği yer (seferi yer) olur. Bu yerde kasır eder ve haraç olunca, cem edebilir. Yağmur sebebi ile camide cemaat ile cem’i takdim câiz ise de 7 şartı vardır. Hastanın cem etmesi ihtilaflıdır. [Başka bir mezhebi taklit etmek, mezhep değiştirmek demek değildir. İmâm-ı Şâfiîyi “rahmetullahi teâlâ aleyh” taklit eden bir hanefi, mezhebinden çıkmaz.] Yola çıkmadan ve yolculuk bittikten sonra 4 rekat olan farzların iki rekat kılınamayacağı ve iki vaktin namazının birlikte kılınamayacağı, Şâfiî âlimlerinden Şemsüddin Muhammed Remli fetvasında ve (İanet-ut-talibin alâ-hall-i elfaz-ı Feth-il-muin)de bildirilmektedir. Bu fetva, (Fetava-yı Kübrâ) kenarında basılmıştır.

Ayrı ayrı hayvanlar üzerinde olarak cemaat ile kılınmaz. Bir mahmilde, bir araba veya otobüste, dururken, odada kılar gibi cemaat ile kılınabilir.

(Halebi-i kebir)de diyor ki (Şemsül Eimme Halvani buyurdu ki hayvan üzerinde kıbleye karşı durup, namazda iken, hayvan kıbleden dönerse, farz namaz kabul olmaz. Bir rükn kadar kıbleden ayrılmamalıdır. [Araba, tren de böyledir.]

Giden gemide farzları, özürsüz oturarak kılmak, iki imama göre câiz değildir. Baş dönmesi özürdür. İmâm-ı Âzam “rahmetullâhi aleyh”, ayakta kılması iyi olur buyurdu. İmkanı varsa, gemiden çıkınca, toprakta kılmak daha iyidir. Deniz ortasında demirli gemi, rüzgarla çok sallanıyorsa, giden gemi gibidir. Çok sallanmıyorsa veya sahile yanaşmış ise, farz namazları oturarak kılmak câiz olmaz. Yanaşmış gemide, karaya oturmuş ise, ayakta olarak her zaman câizdir. Karaya oturmamış ise, âlimlerin çoğuna göre, dışarı çıkmak mümkün ise, bu gemide farz kılmak câiz olmaz. Böyle gemi, hayvan gibidir. Karaya oturan gemi [ve deniz dibine direk, zincirle bağlı iskele, köprü] ise, toprak üzerindeki sedir, masa gibidir. Giden gemide, namaza başlarken kıbleye karşı durmak ve gemi dönünce, namaz içinde kıbleye dönmek lâzımdır. Çünkü, gemilerde kıbleye dönmek, odadaki gibidir. Rükû ve secdeleri yapabilen kimsenin, gemide nâfile namazları da ima ile kılması câiz olmaz).

(Merakıl-felah)da diyor ki (Nâfileleri özürsüz oturarak kılmak câizdir. Yalnız sabah namazının sünnetini ayakta kılar. Nâfileleri oturarak kılana, sevâbın yarısı verilir. Rükû için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Yahut, rükû için ayağa kalkar ve sonra rükûa eğilir. Ayakta kılamayan, oturarak kılar. Rükû için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Secde için, başını yere koyamayan kimse, ima ile kılar).
(Hidaye) ve (Nihaye)de, (Yanaşmış gemide farz kılmak câizdir. Dışarı çıkıp karada kılmak iyi olur) diyor. (Behce)de diyor ki (İstanbul’dan kayıkla Üsküdar’a giderken, öğle vakti çıkacak olsa, öğleyi oturarak kılması câiz olur). Seferi olmadığı için, Şâfiîyi taklit ile öğleyi ikindi ile birlikte kılamaz.

Miraç gecesi, akşam namazı üç rekat, öteki namazlar 2 rekat farz oldu. Medine-i münevverede 2. emirle sabah ve akşamdan başkası 4 rekate çıkarıldı. Hicretin 4. yılında bunlar, misafir için, yine ikiye indirildi. Misafirin bunları 4 kılması hanefide günah olur (Dürr-ül-muhtar).

Misafir farzı 4 rekat kılarsa, son 2 rekatı nâfile olur. Emri dinlemediği için ve nâfilenin iftitah tekbîrini terkettiği için ve farzın selamını terkettiği için ve nâfileyi farz ile karıştırdığı için, günah olur. Tövbe etmezse Cehenneme gidebilir. Unutarak 4 rekat kılan kimse secde-i sehv yapar. Misafir olan imâm, yanılarak 4 rekat kılarsa, buna uymuş olan mukimin namazı fâsid olur. 2. rekatte oturmazsa, farzı kabul olmaz. 3. rekatin secdesini yapmadan, o şehirde 15 gün kalmaya niyet ederse, o farzı 4 rekat kılması lazım olur. Fakat, 3. rekatin kıyâminı ve rükûunu tekrarlaması lazım olur. Çünkü, bu ikisini nâfile olarak yapmıştı. Nâfile olarak yapılan ibâdet farz yerine geçemez. [Nâfilelerin, sünnetlerin, kazaya kalmış farzlar yerine geçemeyeceği, buradan da anlaşılmaktadır.]  Misafir sureleri kısa okur. Tesbîhleri üçten az yapmaz. Yolda iken, yani sıkıntılı zamanında, sabah namazından başka sünnetleri terkedebilir. Sünnetleri özür ile terketmek câizdir. [Sünnetleri kaza namazı niyeti ile kılmak lazım olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.]

Üç günlük yol gitmeden, geri dönmeye niyet ederse, o ânda misafirlikten çıkar. Mukim olur. Üç günlük yola gitmeye niyet edip şehrden çıkan bir kimse, üç günlük yoldan daha az veya daha çok gittikten sonra, kendi şehrine girince veya başka bir yerde 15 gün kalmaya niyet ederse, yine mukim olur. 15 günden az kalmaya niyet ederse veya hiç niyet etmeden yıllarca kalsa, misafir olur. Asker, dar-ül-harpte, bir yerde 15 gün kalmaya niyet etse de, mukim olmaz. Denizdeki gemide veya hayat, ev olmayan adada, 15 gün kalmaya niyet eden misafir, mukim olmaz. Gemicilerin malı, çoluk çocuğu da gemide olsa, yine mukim olmaz. Gemi vatan değildir. Mekke, Mina ve Arafat gibi başka başka yerlerde toptan 15 gün kalmaya niyet eden de, mukim olmaz. Kadın, talebe, asker, memur, işçi ve çocuk gibi emir altında olanlar, kendi niyetleri ile değil, zevcinin veya mahreminin, hocasının, kumandanının, iş verenin emrini alınca, emre göre hareket ederler. Amirleri 15 gün kalmaya niyet etse, bunlar emri işitinceye kadar misafir olur. İşitince mukim olurlar. Düşman memleketine giren veya bir kaleyı karadan, denizden saran askerler, 15 güne niyet etseler bile misafir olurlar. Düşman memleketine harp için gitmeyen, niyetine göre misafir veya mukim olur. Darülharpte yeni müslüman olana eziyet edilmiyorsa, mukim olur. Çadırda yaşıyanlar çölde 15 gün kalmaya niyet edince, mukim olurlar. Başkaları olmaz.

Namaz vaktinin sonunda sefere çıkan, bu namazı kılmamış ise, iki rekat kılar. Vaktin sonunda vatanına gelen, bu vaktin namazını kılmamış ise, 4 kılar.

İnsanın mukim olduğu, yerleştiği yere (Vatan) denir. Hanefi mezhebinde, üç türlü vatan vardır. (Vatan-ı asli) asıl yer, insanın doğduğu veya evlendiği veya başka yere yerleşmemek, orada hep kalmak niyeti ile yerleştiği yerdir. Senelerce oturup da sonra çıkmayı veya düşündüğü bir şey hâsıl olunca çıkmayı niyet ederse, burada senelerce otursa bile yerleşmiş olmaz. Bir kimse, bir yerde, 15 gün kalmaya niyet etmeden bile evlense, o yer, vatan-ı asli olur. Orada mukim olur. İki yerde zevcesi olan, o şehirlerin her birine gidince, o yer, vatan-ı asli olur. Oralarda mukim olur. Zevcesi ölse, orada evleri, toprağı olsa bile orası (asıl yeri) olmaktan çıkar. Evlenmediği bir yere gidip yerleşmeye niyet edince, orası (asıl yeri) olur. Baliğ bir çocuğun ana babasının bulunduğu yer, doğduğu yer bile olsa, buradan ayrılıp başka yerde, çıkmamak üzere niyet edip yerleşse veya evlense, orası (Asıl yeri) olur. Ana babasının yanına gidince, yerleşmeye niyet etmedikçe, burası, çocuğun asıl yeri olmaz. Onun asıl yeri, evlendiği veya son yerleştiği yerdir. Bir yere yerleşince, araları üç günden az olsa ve sefer niyeti ile çıkmamış olsa bile önce yerleşmiş olduğu ve doğduğu vatan-ı aslileri batıl olur. Başka yere yerleşmek için asıl yerinden ayrılan kimse, daha başka yere yerleşmek için yolunu değiştirse, 1. yerinden geçerken namazlarını 4 kılar. Çünkü, başka vatan edinmemiştir. Zevcesini bir yerde yerleştirip, sonra kendisi başka yere yerleşse, ikisi de vatan-ı aslisi olur. Bir kimse, vatan-ı asliye girince mukim olur. 15 gün kalmaya niyet etmesi lazım olmaz.

2. vatan, (Vatan-ı ikâmet) geçici vatandır. Giriş ve çıkış günlerinden başka hanefide 15, Şâfiî ve malikide 4 gün veya çok devamlı kalıp, sonra çıkmaya niyet edilen yere (Geçici vatan) denir. Bir yerde bu miktar kalmaya niyet ederken, bu müddet içinde, başka yere gidip kalmaya ve yine buraya dönmeye de niyet edilirse, burası geçici vatan olmaz. Geceleri burada, gündüzleri başka yerde kalmaya niyet ederse, burası vatan-ı ikâmet olur. Okumak için veya vazife yapmak için bir yerde senelerce kalmaya ve sonra buradan çıkmaya niyet ederse, burası (Vatan-ı ikâmet) olur. Burada, çıkmamak niyeti ile yerleşseydi, vatan-ı asli olurdu. Vatan-ı ikâmet üç şeyle bozulur: Başka bir vatan-ı ikâmete gidince, sefer niyeti ile çıkmamış olsa ve aralarındaki uzaklık 3 günlük yoldan az olsa bile önceki vatan-ı ikâmet bozulur. Vatan-ı asliye gidince de bozulur. Bir hanefi, Mekke-i mükerremede 15 gün oturup sonra, Minaya gidip evlenirse, Mina vatan-ı asli olur. Mekke-i mükerreme vatan-ı ikâmet olmaktan çıkar. 3. sebep, sefere niyet ederek çıkmaktır. Yani vatan-ı ikâmetten 3 gün 3 gece uzağa gitmeye niyet ederek ayrılınca, burası vatan-ı ikâmet olmaktan çıkar. Daha az yola niyet ile gidip gelseydi, geçici vatanı bozulmazdı. Vatan-ı ikâmetten niyetsiz çıkıp, başka yerde 3 günlük yola gitmek için niyet ederse, üç günlük yol yürümeden önce, vatan-ı ikâmete girerse, seferi olması bozulur. Mukim olur. Niyet ettikten başlayarak 3 günlük yol gittikten sonra, buraya girerse veya buradan hiç geçmezse, mukim olmaz. Şâfiîde bir yerdeki işinin 4 günden önce bitmiyeceğini bilirse, niyet etmese de, oraya girince mukim olur. Müddetini iyi bilmezse, 18 gün sonra mukim olur.

İstanbul’dan Bağdat’a ve Mekke-i mükerremeden Kufe’ye 15 gün kalmak niyeti ile giden birer hanefi, bu vatan-ı ikâmetlerinden çıkarak, Kasır denilen yere gelseler, her ikisi de Kasra giderken misafir olmaz. Çünkü, Kasır denilen yer, Bağdat ile Kufe arasındadır. Her ikisinden iki günlük yol uzaktır. Kasırda 15 gün kalmaya niyet ederlerse, Bağdat ve Kufe, vatan-ı ikâmet olmaktan çıkar. Çünkü Kasır şehri, yeni vatan-ı ikâmetleri olur. 15 gün sonra Kasırdan Kufe’ye gelseler, misafir olmazlar. Kufe’den bir gün sonra çıkıp Bağdat’a gitseler, yolda Kasırdan geçseler, yolda hep misafir olmazlar. Çünkü, Kasır, ikisi için de vatan-ı ikâmet idi. Üç günlük yola niyet etmeden çıkıp gelince, misafir olmazlar. Bunlar Bağdat’tan ve Kufe’den ilk çıkışlarında 4 günlük yola niyet etselerdi ve Kasırda karşılaşıp, her ikisi de Kufeye gidip, bir gün kalıp, sonra Bağdat’a gitselerdi, hep misafir olurlardı. Çünkü, üç gün sefer niyet etmişlerdir. İstanbullu, bu yolu yürümüştür. Mekke-i mükerremeli ise, sefere çıkınca, Kufe, vatan-ı ikâmet olmaktan çıkmıştır. Kasır şehri, vatanları olmadığı için, buradan geçmeleri, mukim olmalarına sebep olmaz. İstanbul’dan gelen, Kufe’de 15 gün kaldıktan sonra, Mekke’ye gitmek niyeti ile yola çıksaydı, üç günlük yol gitmeden, bir iş için, yine Kufeye dönseydi, mukim olmazdı. Çünkü, üç günlük yola gitmek niyeti ile çıkınca, Kufe şehri vatan-ı ikâmet olmaktan çıkmıştır. Kufe, Bağdat’ın ve Kerbela’nın cenubundadır.

3. vatan, (Vatan-ı sükna) uğradığı yer olup 15 günden az kalmak için niyet edilen yahut yarın çıkarım diyerek, senelerle oturulan yerdir. Misafir vatan-ı süknada farzları hep iki rekat kılar. Bir köye, bir şehre gelince, on gün kalmaya niyet edip, on gün sonra, bir hafta daha kalmaya niyet ederse mukim olmaz.

Vatan-ı ikâmette veya vatan-ı süknada bulunmak, vatan-ı aslinin bozulmasına sebep olmaz. Sefere çıkmak da, vatan-ı asliyi bozmaz. Vatan-ı süknada bulunmak vatan-ı ikâmeti bozmaz. 1. vatan-ı süknayı bozar.

Seferi olan kimse, vatan-ı süknada iken, mukim sayılmaz. Seferi olmayan, vatan-ı sükna yaptığı yerde, mukim sayılır. Sefer mesafesi kadar uzak olmayan bir köye gitmek için şehrinden çıkan, bu köyde 15 günden az kalsa, burası (Vatan-ı sükna) olur. Burada misafir olmaz. Farzları tamam kılar. Sonra, bu köyden, sefer niyet etmeden çıksa, şehrine veya başka bir vatan-ı süknaya girmeden, yolda sefere niyet etse, yolda farzları iki rekat kılar. Bu köye girerse, mukim olur. Çünkü, vatan-ı asliye veya vatan-ı süknaya girmediği için ve sefer niyeti ile çıkmadığı için, vatan-ı süknası bozulmamıştır. Görülüyor ki vatan-ı süknanın bozulması, vatan-ı ikâmet gibi oluyor. Vatan-ı süknada mukim olmak için, bunun ile vatan-ı asli veya vatan-ı ikâmet arası sefer müddetinden [üç günden] az olmalıdır. Mesela:

Bir kimse Kufe’den Kadsiye’ye gidiyor. İkisi arası 3 günlük yoldan azdır. Kadsiyeden Hireye doğru yola çıkıyor. İkisi arası da 3 günden azdır. Hireye gelmeden, Kadsiyeye dönüyor. Unuttuğunu alıp, Şama gidecektir. Kufeye uğramıyor, Kadsiyede, namazı tamam kılar. Çünkü, buradan ayrılırken sefere niyet etmediği ve Hireye girmediği için, Kadsiye vatanlıktan çıkmadı. Hire, Kufenin 5 km cenub-i şarkındadır. Kadsiye, biraz daha cenubdadır.

3 günlük yola sefer niyeti ile çıkan kimse, üç günlük yol gitmeden önce, bir köyde 15 günden az kalsa, sonra buradan çıksa, buraya tekrar gelirse, mukim olmaz. Çünkü, ilk geldiğinde de misafir idi. Yanında zevci veya mahremi bulunmayan hayzlı kadının sefer niyeti ile yola çıkması kıymetsizdir. Temizlendikten sonra üç gün daha gitmeden önce kaldığı yerde misafir olmaz.

Berika ve Hadika kitaplarında diyor ki (Hür kadının, zevci veya ebedî mahrem akrabasından biri yanında bulunmadan, yalnız veya başka kadınlarla yahut akıl, baliğ ve sâlih olmayan mahremi ile üç günlük yola gitmesi [üç mezhepte] haramdır. Şâfiî mezhebinde, kadınlar ile mahremsiz olarak, farz olan hacca gidebilir. Bir veya iki erkeğin sefere gitmesi mekruhtur. Üç erkeğin gitmesi mekruh olmaz. 4 erkeğin gitmesi ve içlerinden birini emir (Başkan) seçmeleri sünnettir). (Hindiye)de nafaka bahsinde ve (Tahtavi), (Dürrül’-muhtar) ve (Dürrü’l-münteka)da hac bahsinde diyor ki (Kadın, mürahık olan, yani büluğa yaklaşmış, 12 yaşındaki mahremi ile sefere gidebilir). (Kadıhan)da diyor ki (Kadın, sâlih cemaat ile sefere gidebilir). [Bu iki kavl, zaruret halinde câiz olur.] Mecelle’de 986. maddede diyor ki (Sinn-i büluğun mebdei, erkekte 12 ve kızda 9 yaşları doldurmaktır. Müntehası, ikisinin de 15 yaştır. 15 yaşını ikmal edince baliğ sayılırlar. 12 ve 9 yaşlarını doldurup da, baliğ olmamış çocuğa (Mürahık) denir.)

Hanbelide cem, 80 kilometre seferde ve soğuk, kış, yağmur, çamur, fırtınada, yatsıyı akşam ile evinde de cem câizdir. Cem ederken, sünnetler kılınmaz. Birinci namaza başlarken, cem için niyet edilir. Vazife ve iş zamanında, öğleyi, ikindiyi, akşamı vaktinde kılması mümkün olmayanlar, Hanbeli mezhebini taklit ederek, ikindiyi öğle ile akşamı yatsı ile cem etmeli, vazifeyi terketmemelidir. Vazifeden ayrılırsa, yerine gelenin yapacağı zulümlere, küfürlere sebep olur. Hanbelide abdestin farzı 6’dır: Ağzın ve burnun içleri ile birlikte yüzü yıkamak, niyet, kolları yıkamak, başın her tarafını, kulakları ve üstündeki deriyi meshetmek, [Sarkan saç meshedilmez. Malikide sarkanlar da meshedilir]. Ayakları, yanlarındaki kemiklerle yıkamak, tertib [sıra], muvâlât [acele] farzdır. Herhangi bir kadının derisine şehvet ile ve kendi zekerine temas edince, abdest bozulur. Kendine kadın dokununca, lezzet duysa da bozulmaz. Deriden çıkan her şey, çok ise bozar. Deve eti yemek bozar. Özür sâhibi olmak, hanefi gibidir. Gusülde, ağzı, burnu ve saçları yıkamak ve erkeklerin örgülü saçı açmaları farzdır. Kadınların saç örgülerini çözmeleri, Cenâbet için sünnet, hayız için farzdır. Namazda teşehhüd miktarı oturmak ve iki tarafa selam vermek de farzdır.)

 

NAMAZIN VACİBLERİ, SECDE-İ SEHV

Namazın vacipleri nelerdir?

 

SALÂT-İ VİTR

 

SECDE-İ TİLAVET

Kurân-ı Kerîmde, 14 yerde, secde ayeti vardır. Bunlardan birini okuyanın veya işitenin, mânâsını anlamasa da, bir secde yapması vâcibdir. Başkasının okuduğu yerde bulunan, fakat işitmeyen kimse, secde etmez. Secde ayetini yazan, heceliyen, secde yapmaz. Tercümesini okuyan veya işiten, bunun secde ayeti olduğunu anlarsa, secde yapar.

Namaz kılması farz olan kimselerin, tilâvet secdesi işitince, secde yapmaları vâcib olur. Bunun için, secde ayetini işiten cünübün ve sarhoşun da, abdest aldıkları zaman secde etmeleri lâzımdır. Sarhoş, çok içmiş, aklı gitmiş ise, kendi okuyunca da, işitince de, secde etmesi vâcib olmaz. Uyuyan ve bayılmış veya deli okuyunca, işitenlerin secde etmesi vâcib olur denildi. Fakat, bunların ve kuşun okuması ile secde edilmemesi doğrudur. Çünkü, bunların okuması, hakiki doğru tilâvet, okumak değildir. Hakiki okumak demek, (Kurân-ı Kerîm)i okumakta olduğunu anlayarak okumaktır. Çocuk, yaptığını anlayacak yaşta ise, okuması ile işitenlerin secde etmesi lazım olur. Daha küçük yaşta ise lazım olmaz. Delinin namaz kılmaması için 6 namaz vakti, oruç tutmaması için, gece ve gündüz bir ay, zekat vermemesi için, bir yıl aralıksız deli olması lâzımdır. Fakat, zamanı ne olursa olsun, deli iken okursa, secde lazım olmaz. Aklı başında iken okursa secde lazım olur. Dağlardan, çöllerden ve başka yerlerden aks edip, yansıyıp geri gelen sedâyı işitenlerin ve kuştan işitenlerin secde etmesi vâcib olmaz. Secde ayeti hece hece okununca ve yazılınca da secde yapılmaz. Kâfirin okuduğunu işiten müslümanların secde etmesi vâcib olur. (Dürr-ül-münteka)da diyor ki (İnsan sesi olması lâzımdır). Radyodan işitilen sesin, insan sesi olmadığı, hafızın sesine benzeyen, cansız alet sesi olduğu, 2. kısmın 52. maddesinde bildirilmiştir. Bunun için, (El-fıkıh-u alel-mezahib-il erbea)da da diyor ki (Fonografta [gramofonda, teybde ve radyoda] okunan secde ayeti işitenin, tilâvet secdesi yapması vâcib olmaz.)

Tilâvet secdesi yapmak için, abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, elleri kulaklara kaldırmadan (Allahü ekber) diyerek secdeye yatılır. Üç kere (Sübhâne rabbiyel-a’lâ) denir. Sonra (Allahü ekber) deyip ayağa kalkınca, secde-i tilâvet tamam olur. Önce niyet etmek lâzımdır. Niyetsiz kabul olmaz. Namazda okuyunca, hemen ayrıca rükû veya bir secde yapıp ayağa kalkar. Okumasına devam eder. Secde ayetini okuduktan iki üç âyet sonra namazın rükûuna eğilirse ve tilâvet secdesine niyet ederse, namazın rükû veya secdeleri, tilâvet secdesi yerine geçer. Cemaat ile kılan ise, imâm secde ayeti okuyunca, imâmın okuduğunu işitmese de, imamla birlikte, ayrıca bir rükû ve iki secde yapar. Cemaatin rükûda niyet etmesi lâzımdır. Namaz dışında, sonraya da bırakılabilir. Cünüp, abdestsiz ve sarhoş olanın da temizlendikten sonra yapmaları lâzımdır. Haid kadın işitince, secde etmesi vâcib olmaz. Bir oturumda bir secde ayetini birkaç defa okuyan ve işiten, hepsi için bir secde eder. Muhammed aleyhisselâmın isim-i şerifini söyleyince veya işitince, salavât okumak da böyledir. Bir mecliste iki secde ayeti okunursa, iki secde lazım olur. Namaz kılarken, dışardan secde ayeti işiten, namazdan sonra secde eder. Namaz kılması haram olan üç vakitte secde-i tilâvet yapmak câiz değildir.

(Dürr-ül-muhtar)da ve (Nur-ül-izah)da secde-i tilâvet sonunda diyor ki (İmâm-ı Nesefi “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Kâfi) kitabında buyuruyor ki bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, 14 secde ayetini [ezberden, ayakta] okuyup, her birinden sonra, hemen yatıp secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve beladan korur). Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır. Kendinin veya bütün müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için duâ eder.

(Şükür secdesi) de, tilâvet secdesi gibidir. Kendisine nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehaptır. Secdede önce, (Elhamdülillah) der. Sonra, secde tesbîhini okur. Namazdan sonra şükür secdesi yapmak mekruhtur. (Mektûbât-ı Masumiye) 1. cilt, 124. mektupta da yazılıdır. Câhillerin sünnet veya vâcib sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. (Bidat) hâsıl olmasına sebep olur.

(Redd-ül-muhtar)da vitir namazını anlatırken diyor ki (İnanması da, yapması da farz olan emirlere (Farz) denir. Farz olduğuna inanmayan, kâfir olur. Yapmayan, tövbe etmezse, Cehennem azâbı çeker. İnanması farz olmayıp, vâcib olan, yapması farz olan emirlere (Vâcib) denir. Vâcib olduğuna inanmayan kâfir olmaz. Vâcibi yapmayan da, tövbe etmezse, Cehennemde azap çeker. Vâcibin, ibâdet olduğuna, yapılması lazım olduğuna inanmayan kâfir olur. Çünkü, vâcib olduğu, söz birliği ile ve zaruri olarak bildirilmiştir. Kurân-ı Kerîmde (Katî delil) ile yani açıkça bildirilmiş ve söz birliği ile anlaşılmış emirlere farz denir. Kurân-ı Kerîmde (Şüpheli delil) ile yani açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahabinin bildirmesi ile anlaşılmış olan emirlere vâcib denir.

Ahkâm-ı İslamiyeyi bildiren deliller, vesikalar 4’tür: Sübutü ve delâleti katî olanlar. Açık anlaşılan âyetler ve tevatürle, yani söz birliği ile bildirilmiş açıkça anlaşılan hadisler böyledir. İkincisi, sübutü katî olup delâleti zannî olanlar. Açıkça anlaşılamayan âyetler böyledir. Üçüncüsü, sübutü zannî, delâleti katî olanlar. Bir sahabinin bildirdiği açık hadisler böyledir. Dördüncüsü, sübutü de, delâleti de zannîdir. Bir sahabinin bildirdiği, açık anlaşılamayan hadisler böyledir. Birincisi, farz ile haramları, ikincisi ve üçüncüsü, vâcib ile tahrimen mekruhu, dördüncüsü, sünnet ile müstehabı ve tenzîhi mekruhu bildirir. Bir sahabinin haberini veya kıyası te’vîlsiz reddetmek (Bidat)dir.)

NAMAZI BOZAN ŞEYLER

[Kâfirlerin adetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü adetler değilse, faydalı şeyler ise, câiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fenâ şeyler ise, haram olur.

(Uyun-ül besair)de diyor ki “İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, yahudilerin ve nasaranın bağladıkları Zünnar denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz”. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara ülûhiyet sıfatları denir. Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur. Daha fazlası küfür olur. Akâid ve fıkıh kitaplarının çoğunda, mesela (Dürer)in nikahtan önceki faslında diyor ki (Bir kimse, kalbi îman ile dolu olduğu hâlde, küfre sebep olan bir şeyi, zaruret olmadan, yani istiyerek söylerse, kâfir olur. Kalbindeki imanın faydası olmaz. Çünkü, bir kimsenin kâfir olduğu sözünden anlaşılır. Küfre sebep olan şeyi söyleyince, insanlar arasında da, Allahü teâlâ yanında da kâfir olur). İş ve giyim ile hâsıl olan (Küfür-i hükmi)nin de böyle olduğu, (Şerh-i mevakıf)ın 6. mevkıf, 3. mersadında yazılıdır].

Kâfirlerin ibâdetlerini, ibâdet olarak yapmak, mesela kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları camilerde çalmak ve İslamiyetin kâfirlik alâmeti saydığı şeyleri, zaruret, cebir olmadan kullanmak küfür olur. İmanı giderir.

Mal-ü mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi?
Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!

Bu yaşa eriştin ne amel kıldın?
Ömrün gelip geçti, pişman mı oldun?
Şimdi huzuruma ne yüzle geldin,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?
İki yol gösterdim, hem akıl verdim,
bir yolu seçmekte, serbest bıraktım.
Dinin emirlerini terkedip, nefsine uydun,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?
Soğuk, sıcak dedin, abdest almadın,
dünyaya daldın, namaz kılmadın.
Cenâbet gezip, gusletmedin,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?
Niçin, abdest alıp, kılmadın namaz,
yalvarıp Halıka, etmedin niyaz?
Gusül abdesti almak lazım kış ve yaz,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?

 

NAMAZIN MEKRUHLARI

 

 

 

NAMAZ DIŞINDA MEKRUH OLAN ŞEYLER 5’TİR:

1 — Helâda ve her yerde, abdest bozarken, kıbleye önünü ve arkasını dönmek tahrimen mekruhtur. Unutulursa, üstünü kirletmek tehlikesi veya başka tehlike varsa, mekruh olmaz.

2 — İstinca ederken, önünü, arkasını kıbleye dönmek, Güneşe, Aya karşı abdest bozmak, tenzîhen mekruhtur.

3 — Küçük çocukları bu cihetlere karşı tutarak abdest ettirmek, tutan büyüğe mekruh olur. Bunun gibi, büyüklere haram olan şeyi, küçüklere yaptırmak, yaptırana haram olur. Mesela, oğlan çocuğuna ipek giydiren ve ziynet eşyası takan ve çocuklara içki içiren kimse, haram işlemiş olur.

4 — Özürsüz kıbleye karşı ayaklarını veya bir ayağını uzatmak, tahrimen mekruhtur. Özür ile veya yanlışlıkla uzatmak mekruh olmaz.

5 — Mushafa ve din kitaplarına karşı ayak uzatmak da mekruhtur. Yüksekte iseler, mekruh olmaz. [(Hindiye) 5. cüzde diyor ki (Mushafı hiç okumayıp, hayır ve bereket için evinde saklamak câizdir ve sevaptır. Bir kâfirin ismini yazıp buna hakaret etmek mekruhtur. Çünkü, İslam harflerine hürmet lâzımdır.)]

(Berika), 1368. sayfada diyor ki (Tatarhaniye)de, yırtık, eski olup kullanılamayan Mushaf yakılmaz. Temiz beze sarıp toprağa gömülür. Yahut toz gelmeyen temiz bir yere konur diyor. (Siraciye)de ise, gömülür veya yakılır demektedir. (Münye-tül-müftü)de de böyle yazılıdır. (Mücteba)da ise, akan suya bırakmaktan ise, gömmek iyi olur diyor. Şâfiî âlimlerinden (Hâlimi) ismi ile meşhur Hüseyin Cürcaninin (Minhac-üd-din) kitabında, yakmak yasak değildir. Çünkü, hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, mensuh âyetler bulunan Kurân-ı Kerîmi yaktı. Ashâb-ı kirâmdan hiç kimse “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”, buna karşı bir şey demedi diyor. Yakmak, yıkayıp yazıları gidermekten daha iyi olur. Çünkü, yıkamakta kullanılan sular ayak altında kalır denildi. Kadı Hüseyin, yakmak, hürmetsizlik olacağından, haramdır dedi. Nevevî ise, mekruh olur dedi. Bunlardan anladığımız, yakmayıp, yıkayıp yazılarını gidermek veya gömmek iyi olur. (Berika)dan tercüme tamam oldu. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki eskimiş, istifade edilmez hâle gelmiş olan mushafları, ayak altında bırakmak, bir şey sarmak, kaplamak, kesekağıtı yapmak gibi kullanmak, hakaret etmek olur, haram olur. Çürüyüp toprak oluncaya kadar açılmıyacağı emin olan yerdeki toprağa gömmek, bu yapılamazsa, yakıp külünü gömmek veya külünü denize, nehre koymak lâzımdır. Hakaretten kurtarmak için yakmak câiz, hatta lazım olur. (Siraciye fetvası), (Münyet-ül-müftü) ve (Hâlimi)den de böyle anlaşılmaktadır.

 

TERAVİH NAMAZI

 

CAMİDE YAPILMASI CAİZ OLMAYAN ŞEYLER 22’DİR:

 

CEMAAT İLE NAMAZ

Camiye sağ ayak ile girilir. Camiden çıkarken, önce sol ayak ile çıkılır. Uyunü’l-besair’de diyor ki “Camie girerken, girmeden evvel, önce sol, sonra sağ ayakkabı çıkarılır. Bundan sonra, önce sağ ayakla camie girilir. Önce sol ayakla çıktıktan sonra [veya çıkmadan evvel], önce sağ ayakkabı giyilir”. Hadika’da, el ve ayak afetlerinde diyor ki “İmâm-ı Nevevî Müslim şerhinde buyuruyor ki mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehaptır. Ayakkabı, don, gömlek giyerken, baş traş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide, (müslümanın evine) ve odasına girerken, haladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıttı olanları yaparken, mesela ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, camiden ve müslümanın evinden, odasından çıkarken, halaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlamak müstehaptır. Bunları tersine yapmak, tenzîhi mekruh olur. Çünkü heyette, şekilde olan sünneti terketmek olur.” [Bulunduğu yerin adetine uymak için sakalı kazımak da böyledir.]

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki “İki cins imamlık vardır. Evvela (İmamet-i Kübrâ)yı bildireceğiz.” 3. ciltte bagileri anlatırken, 310. sayfada da bildirilecektir. Abdülgani Nablüsi’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” El-Hadikat-ün-nediye kitabının 143. ve 294. ve 351. sayfalarında de yazılıdır. İmamlığın ikincisi (İmamet-i sugra)dır ki farz namazı kıldırmak için imâm olmaktır. 5 vakit namazın farzlarını cemaat ile kılmak, erkeklere hanefi, Şâfiî ve malikide sünnettir. Cuma ve bayram namazlarında ise şarttır. Nâfile namazları cemaat ile kılmak mekruhtur. 5 vakit namazda, bir kişi de cemaat olarak yetişir. Kıraati güzel olan imâm olur, yani Kurân-ı Kerîmin harflerini tanıyan, tecvid ile okumasını bilen olur. Sesi güzel ve teganni ile okuyan değil! Fasıkın imâm olması mekruhtur. Çok âlim olsa bile ona uymak tahrimen mekruhtur. Hadis-i şerifte, “Mütteki bir âlim ile namaz kılan, bir Peygamber ile kılmış gibidir” buyuruldu.

(Uyun-ül-besair) kitabının 135. sayfasında buyuruyor ki ([Özürlü olmadığı hâlde] camie gitmeyip, evinde ailesi ile cemaat yapan kimse, camideki cemaatin sevâbına kavuşamaz. Yani, camie mahsus olan, fazla sevaba kavuşamaz. Yoksa, evde cemaat ile kılıca da, cemaat sevâbına, yani 27 kat sevaba kavuşur. Şunu da bildirelim ki iki cemaat de, şartlara, sünnetlere uygun olduğu zaman böyledir. Evdeki cemaat daha uygun ise, evde kılmak lâzımdır). (Halebi-i kebir)in 402, 613 ve 619. sayfalarında de yazılıdır.
[Görülüyor ki namazın şartlarına ehemmiyet vermeyen imamların arkasında namaz kılmamalıdır. Bunların namazı sahih olmaz. Günah işlediği hâlde, mesela içki içtiği, fâiz yediği, kadınlara, kızlara baktığı, kumar oynadığı hâlde, abdestin, namazın farzlarını bilen ve ehemmiyet veren imâm arkasında kılmak câiz olsa da, mekruhtur. Ebussuud efendi fetvasında buyuruyor ki “Sâlih ve facir arkasında namaz kılınız!” hadis-i şerifi, câmi imamları için değil, Cuma kıldıran emirler, valiler içindir. Bunlara uymak ve itaat etmek içindir. Günah işlediği bilinen imamların arkasında namaz kılmamalıdır. İmamlık şartları bulunmayan, Kurân-ı Kerîmi teganni ile okuyan imama uymamalıdır. Dinine bağlı imâmın mescidine gitmelidir. Her namaz için, camie gitmeli, fasık, câhil, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imama rastlanınca, ona uymamalıdır. Böyle imâm var zannetmekle, camii terketmemelidir. Mollâ Murad kütüphanesi, [1114] numaralı, Ebussuud efendi fetvasında buyuruyor ki “Haram yiyen, fâiz alan imamı azl etmek vâcibdir. Kurân-ı Kerîmi tecvid üzere okumasını bilmek farzdır. Tecvidi bilmeyen, meharic-i hurufu gözetemez. Harflerin ağızdaki yerlerini gözetemeyen bir kimsenin okuduğu Kurân-ı Kerîm ve kıldığı namaz sahih olmaz”. İmamlık şartları bulunan kimsenin imâm olması için uğraşmak, her müslümanın vazifesidir.

İMAM OLMANIN ŞARTLARI NELERDİR?

 

İMAMA UYMANIN ŞARTLARI NELERDİR?

Cemaat bir kişi ise, imâmın sağ yanında hizasında durur. Solunda durması mekruhtur. Arkasında durması da mekruh olur. Ayağının topuğu, imâmın topuğundan ileri olmazsa, namazı sahih olur. İki ve daha çok kişi, imâmın arkasında durur. Birincisi, imâmın tam arkasına, ikincisi birincinin sağına, üçüncüsü birincinin soluna, dördüncüsü ikincinin sağına, beşincisi üçüncünün soluna… olarak dururlar. İkinci, sonradan gelirse, arkaya durur. Birinci, namazı bozmadan arkaya geçer. İmam ileri gitmez.

İmam ile cemaat arasında, iki saftan ziyâde alacak boş meydan veya büyük havuz bulunursa, bunun gerisinde olanların uyması câiz olur ise de, yalnız kılması mekruh olur. Havuzun ve meydanın iki yanlarında cemaatin bulunması şart değildir. Mescide bitişik açık ve kapalı yerler, odalar da böyledir. [Tahtavi İmdad haşiyesi.]

Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nâfile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imâm arayıp ona uymalıdır.

Mahalle camiinde, ezan ve ikâmet okuyarak bir kere cemaat ile namaz kılınır. Yoldaki camilerde ve imamı, müezzini olmayan camilerde, her cemaat için ayrı ayrı ezan ve ikâmet ile kılınır. Cin imâm olur. Melek imâm olamaz. Çünkü melek, mükellef değildir. Melek, cin ve çocuk, bir de olsa, cemaat olur. Nâfile kılan bir kişinin, farz kılana uyması ile cemaat sevâbı hâsıl olur.

Cemaat ile kılmak vâcibdir diyenler de çoktur. Irak âlimlerine göre “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, vâcibi özürsüz bir kere bile terketmek günah olur. Terketmeyi adet ederse, söz birliği ile günah olur. Sünneti terk ise, günah olmaz. Bir camide cemaati kaçıran kimsenin, başka camide araması müstehaptır.

Hastanın, felclinin, bir ayağı kesik olanın, yürüyemeyen ihtiyarın ve amanın cemaate gitmesi lazım değildir. Yardımcıları, nakil vasıtaları olsa da, lazım değildir. Yağmur, çamur, çok soğuk ve karanlık da, özürdür. Çok rüzgar, yalnız gece özür olur. Hırsız ve başka sebeple malı gitmek korkusu, fakir olanın alacaklısından korkusu, canı ve malı için zalimden korkusu, abdest sıkıştırması, yolcunun nakil vasıtasını kaçırmak korkusu, hastaya bakmak, imrendiği yemeği kaçırmak korkusu, fıkıh bilgisini öğrenmeyi kaçırmak korkusu, cemaate gitmemek için özürdür. İmâmın bidat sâhibi olduğunu veya abdestin, gusülün, namazın şartlarını gözetmediğini bilmek de özürdür. Bu şartları daha çok bilenin ve gözetenin, başkalarından önce imâm seçilmesi lâzımdır. Bundan sonra, tecvid ile okuyan seçilir. Hafız olması şart değildir. Bunlar birkaç kişi ise, vera sâhibi olan seçilir. Vera, şüphelilerden kaçınmak demektir. Bundan sonra, yaşı çok olan seçilir. Bundan sonra, sıra ile huyu, yüzü, nesebi, sesi, elbisesi güzel olan seçilir. Bunlar birkaç kişi ise, aralarından malı, mevkii çok olan seçilir. Bunlar da benziyor ise, mukim misafire imâm olur. Seçimde uyuşulmazsa, çoğunluğun seçtiği imâm olur. Daha üstünü varken, başkası seçilirse, çirkin olur. Fakat, günah olmaz. Emir ve Vâli seçimi de böyledir. Halife seçiminde ise, en üstün olanı seçmemek günahtır. Bir evde, ziyafette, seçim aranmadan, ev sâhibi, ziyafet sâhibi imâm olur. Yahut, imamı bu seçer. Kiracı, ev sâhibi demektir. İstenmeyen kimsenin imâm olması mekruhtur.

Bidat sâhibi kimsenin imâm olması tahrimen mekruhtur. Ehl-i sünnet îtikadına uymayan bir inanış sâhibine (Mezhepsiz) denir. Mezhepsiz, eğer Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmamış veya şüphe etmiş ise, (Küfür) olur. Açık olarak bildirilmemiş şüpheli olan delilleri te’vil ederek yanlış mânâ vermiş ise, (Bidat) olur. Dünyanın yaratıldığına inanmamak, böyle gelmiş, böyle gider demek, küfürdür. Cennette, müminlerin Allahü teâlâyı göreceğine inanmamak bidattir. Fakat, nasslara yanlış anladığı için inanmamak bidat olur. (Böyle şey olmaz. Aklım kabul etmez) diyerek tahkir ederse, yine kâfir olur. Bidat hakkındaki hadis-i şerifler, (Hadika) ve (Berika)nın başında ve fârisî (Eşiat-ül-lemeat)ın 125. sayfasında mevcuttur. (Eşia)dekiler, (Mazhariye)’de de nakledilmiştir. Küfre sebep olan bir şey söylemedikçe ve yapmadıkça (Ehl-i kıble)ye, yani namaz kılana (Kâfir) denmez. Fakat, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen ve müslümanların asırlar boyunca inandığı bir şeye uymayan söz ve işte bulunan bir kimse, bütün ömrünce namaz kılsa, her ibâdeti yapsa da, buna (Kâfir) denir. Mesela, Allahü teâlâ zerreleri, yaprak sayısını, gizlileri bilmez derse, kâfir olur. Ebû Bekr ile Ömerden “radıyallâhu anhüma” başka sahabiyi, dini bir sebeple kötüleyen, bidat sâhibi olur. Bir harama mubah diyen kimse, bir âyete veya hadis-i şerife dayanarak, samimi söylüyorsa, kâfir olmaz. Nassa dayanmadan, keyfi için söylüyorsa, kâfir olur. Ebû Bekr ile Ömerin hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bidattir. Hilafete hakları yok idi demek küfürdür.

İmamlık şartlarını taşıyan bir kimse, ücret veya maaş karşılığı imamlık yapıyorsa, bunun arkasında kılmak câiz olduğuna fetva verilmiştir. Elhan ederek, musiki perdelerine uyarak, teganni eden ve namazı vaktinden evvel kıldıran imâm arkasında kılınan namazı iade etmek lazım olduğu, (Halebi-i kebir) sonunda yazılıdır. [İmamlık şartları bulunmayan, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imâmın yerine, Ehl-i sünnet îtikadında olan imâm tayin edilmesi için uğraşmalıdır.]

Cemaat istese de, imâmın, farz kıldırırken kıraati ve tesbîhleri sünnetten fazla okuması tahrimen mekruhtur. Kadın imâm olup kadınlara namaz kıldırması tahrimen mekruhtur. Erkek olmadığı zaman, cenaze namazını cemaat ile kılmaları mekruh olmaz. Çünkü, yalnız kılarsa, ilk kılan kadın farzı kılmış olur. Sonra kılanlarınki nâfile olur. Cenaze namazını nâfile kılmak da mekruhtur. Cenaze namazını bir kere kılmak farzdır. Cenaze namazında, kadın erkeklere imâm olursa, erkekler tekrar kılmaz. Çünkü, yalnız kadının namazı kabul olup farz, bir kişi ile yapılmış olur. Kadın, kadınlara imâm olursa, ilk safın ortasında durur. İleri geçmesi günah olur.
Evde, erkek, mahremi olan kadınlara imâm olur. Yabancı kadınlara imâm olamaz. Çünkü, halvet olur. Eğer cemaat arasında, bir erkek veya imâmın mahremi kadın bulunursa, yabancı kadınlar da cemaate girebilir. Burada da, süt ve nikah ile olan mahremlerin, halvette olduğu gibi, genç olmaları mekruhtur. Mescitte halvet hâsıl olmaz. Bir kadın, imâmın arkasında durur. Yanında durmaz. Erkek de var ise, kadın erkeğin arkasında durup imamla kılar.

Mescid-i haramda, imâmın Makâm-ı İbrahimde durması efdaldir. Oturanlara eziyet vermemek için camie gelenin, ileri safa geçmemesi efdaldir. Farza başlanırken, öndeki saftaki boş yere geçilir. Cenaze namazında, arkadaki saflar, öndeki saflardan daha sevaptır. İmamı rükûda bulan, rekati kaçırmamak için, son safta durur. İleri saflara geçmez. Son safta yer yoksa, o rekati kaçırsa da, yalnız durmaz. Birinci safta boş yer olup 2. safta yoksa, ikinciyi yarıp birinciye geçilir. Ön safa geçmek için, cemaatin önünden geçmek günah olmaz.

Cemaat ile kılan adam, aynı imama uyan herhangi bir kadınla, bir rükün miktarı bir hizada durursa ve aralarında kalın perde veya parmaktan kalın bir direk yahut bir insan sığacak kadar açıklık yoksa, erkeğin namazı bozulur. Bir safta kadın kılıca, yalnız iki yanındaki ve tam arkasındaki erkeğin namazı bozulur. Arkasındaki 9 ayaktan uzak ise bunun bozulmaz. Aynı imama uymayan bir kadının, erkekle bir hizada kılmaları mekruhtur. Erkek, yanında, imama uyacak bir kadını görünce, geride durması için, eli ile işaret etmelidir. Geri gitmezse, kadının namazı kabul olmaz. Erkeğin namazı bozulmaz. Bir hizada olan kadın, adam boyu yüksekte veya aşağıda ise, zararı olmaz.

Rükû ve secde yapamayan, yapana imâm olamaz. Nâfile kılan, farz kılana imâm olamaz.

(Elsağ) olan kimse, elsağ olmayana imâm olamaz. Elsağ, sin harfini, se harfi okuyandır. Başka harfleri doğru okuyamayan da, doğru okuyanlara imâm olamaz. Böyle kimselerin, harfleri doğru söylemek için, gece gündüz çalışması farzdır. Çalışıp da söyleyemezse, kendi namazı câiz olur. Çalışmazsa, kendi namazları fâsid olur. Harfleri doğru okuyan bir imama uyarak cemaat ile kılması mümkün iken, yalnız kılarsa, harfi doğru okumadığı için, namazı yine kabul olmaz. Doğru söyleyemediği harf bulunmayan bir âyet varsa, bunu veya böyle birkaç âyet-i kerimeyi ezberlemesi ve namazlarda, bunları okuması lâzımdır. Doğru okuyabildiği âyet-i kerime var iken, bunu ezberlemeyip, söyleyemediğini okursa, namazı yine kabul olmaz. Fâtihayı her namazda okumak lazım olduğundan, bunu güzel okumaya çalışması lâzımdır. [Görülüyor ki bir harf doğru söylenmezse, Kurân-ı Kerîm doğru olmuyor ve namaz kabul olmuyor. Radyo ve hoparlör ile iletilen seslerde, harfler doğru çıkmadığı için, bunlarla Kurân-ı Kerîm okumak, dinlemek ve namaz kılmak doğru olmaz, kabul olmaz. Suç olur. Günah olur.]

Meste veya sargıya mesheden, bu uzuvları yıkayana, farz kılan nâfile kılana imâm olur. Bütün sünnetlerin ve teravihin de hep böyle olduğu, İbni Âbidinde yazılıdır. 4 rekat sünnet kılarken, farz kılan imama uyan, namazı farz gibi kılar. 3. ve 4. rekatlerde zamm-ı sûre okuması vâcib iken, şimdi nâfile olur. Nâfile namaz kılan, nâfile namaz kılana imâm olur.

Farzı cemaat ile kılacak kimse, niyet ederken, (uydum hazır olan imama) diyerek de kalbinden geçirmesi lâzımdır. İmamla birlikte, yalnız kılar gibi kılınır. Ancak, ayakta iken, imâm içinden okusa da, yüksek sesle okusa da, o hiçbir şey okumaz. Yalnız, 1. rekatte (Sübhâneke) okur. İmâmın arkasında Fâtiha okumak, hanefide tahrimen mekruhtur. Şâfiîde farzdır. Malikide, imâm yüksek sesle okurken, tahrimen mekruh, sessiz okurken müstehaptır. İmam, yüksek sesle Fâtihayı bitirince, o yavaşça (Âmin) der. Bunu yüksek sesle söylememelidir. Rükûdan kalkarken, imâm (Semi Allahü limen hamideh) deyince, o yalnız (Rabbena lekel-hamd) der. Sonra eğilirken (Allahü ekber) diyerek, imamla birlikte secdeye yatar. Rükûda, secdelerde ve otururken, yalnız kılar gibi okur.

İmamda namazı bozan bir şey bulunduğunu anlayan kimse, bu namazı tekrar kılar. Bunu imâm namazda hatırlarsa yahut namazda iken namazı bozan bir şey hâsıl olursa, bunu hemen cemaate bildirir. Namazdan sonra anlarsa, o cemaatten olduklarını hatırladığına, söyleyerek, haber göndererek, yazarak bildirir. Haber alan, iade eder. Alamayan affolur. Bir kavlde ve Şâfiîde imâmın cemaate haber vermesi lazım değildir. Namaz içinde imâmın abdesti bozulursa, hemen birisini elbisesinden çekip yerine geçirmesi de câizdir. Sonra, dışarda abdest alıp gelip, vekiline uyarak namazını tamamlar. Camide abdest alırsa, vekile lüzum olmaz. Vekil bırakmayıp camiden çıkınca, cemaat birden fazla ise, namazları fâsid olur.

Vitir namazı, Ramazanda cemaat ile kılınır. Başka zamanda yalnız kılınır.

Regâib, Berat ve Kadir namazlarını cemaat ile kılmak mekruhtur. Regâib namazı, Recebin ilk Cuma gecesi kılınan nâfile namazdır.

Hicretin 480. senesinde meydana çıkmıştır. Birçok âlimler, bunun çirkin bidat olduğunu yazıyor. Çok kimsenin kılmasına aldanmamalı, sünnet sanmamalıdır.

Farzı yalnız kılan kimsenin yanında, o farzı cemaat ile kılmaya başlasalar, 1. rekatte secde etmedi ise, ayakta iken bir yana selam vererek, namazı bozar. İmama uyar. 1. rekatin secdesini yaptı ise, 4 rekatli farzlarda, iki rekati tamam kılıp selam verir. 3. rekatin secdesini yapmadı ise, ayakta bir tarafa selam verip bozar ve cemaate katılır. 3. rekatin secdesini yaptı ise, 4 rekati tamamlar. Sonra, imama uyup, 4 rekat nâfile kılması iyi olur. İkindiyi, böyle cemaat ile kılamaz. Sabah ve akşam farzında 1. rekatte secde ettikten sonra da, namazı bozar. Fakat, 2. rekatin secdesini yaptı ise, namazını tamamlar. Sonra imamla nâfile kılmaz. Sünneti kaza niyeti ile kılarken farza veya Cuma hutbesine başlanırsa, namazı bozmaz. 2 veya 4 rekate tamamlar. Öğle veya Cuma sünnetinde iki rekatte selam veren, farzdan sonra, 2 daha kılarak, 4’e tamamlar. Yeniden 4 rekat kılması, daha iyi olur. Kaza kılarken cemaate başlanırsa, tertib sâhibi olan bozmaz. Mâlikî mezhebinde de böyledir.

Camide olan kimsenin, ezan okununca, bu namazı cemaat ile kılmadan, özürsüz dışarı çıkması tahrimen mekruhtur. Belli bir câmi cemaatine devam adeti ise, oraya ve mahallesi camiindeki cemaate gitmesi ve hocasının veya başkasının dersini, vaazını kaçırmamak için bunların camiindeki cemaate ve iş yerindeki camie gitmesi özürdür. Farzı, cemaatten önce yalnız kılan da camiden çıkabilir. Fakat yalnız kılması mekruh olur. Bu özürlülerin hepsi, ikâmet getirilirken çıkamaz. Farzı yalnız kılmış olan, öğle ve yatsı namazlarında, cemaat ile nâfile kılar. Diğer üç namazı yalnız kılmış olanın, cemaat ile kılınırken bile camiden çıkması vâcib olur. Çünkü, cemaate uymamak büyük günahtır. Sabah sünnetini kılmamış olan kimse, sünneti kılarsa, cemaat ile namazda oturmayı da kaçıracağını anlarsa, sünnetini kılmaz. Hemen imama uyar. Cemaat ile 2. rekatte oturabileceğini anlarsa, sünneti, camiin dışında sofada, çabuk kılar. Sofa yoksa, içerde direk arkasında kılar. Böyle, boş yer yoksa sünneti kılmaz. Çünkü, cemaat ile kılınırken, nâfile namaza başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için sünneti terketmek lâzımdır. [Mekruh işlememek için, sabah namazının bile sünnetini terketmek lazım olunca, sünnetler yerine kaza kılmak lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır.] Öğle ve Cuma namazları cemaat ile kılınırken gelen, 1. rekati kaçırmak korkusu varsa, sünneti kılmaz. Hemen imama uyar. Öğlenin sünnetini farzdan sonra kılar. Sabah ve öğle cemaatini kaçırmamak için sünnete başlayıp ve hemen selam vererek, sünneti farzdan sonra kaza etmek doğru değildir. Çünkü, özürsüz namaz bozmak haramdır. Bundan başka sabah farzından sonra nezir kılınmaz. Bozulan sünnetin tekrar kılınması, nezir kılmak kadar mühim değildir. Bozulan nâfileleri tekrar kılmak vâcibdir. Bozulan farzları tekrar kılmak farzdır. [Uyun-ül-besair.] Çünkü, nâfileye başlanınca, bunu tamamlamak vâcib olur. Sabah namazını kılamayan, o gün öğleden önce, sünneti ile birlikte kaza eder. Öğleden sonra, yalnız farzını kaza eder. Cuma veya öğle farzına yetişen, ilk sünneti farzdan sonra kılar. Rükûa yetişemeyen, o rekati imamla kılmış olmaz. İmam rükûda iken gelen, niyet eder ve ayakta tekbîr getirip, namaza girer. Hemen rükûa eğilip imama uyar. Rükûa eğilmeden, imâm rükûdan kalkarsa, rükûa yetişmemiş olur. Bu rekate yetişmiş sayılmaz ise de, secdeleri imamla yapması lâzımdır. Yapmazsa, namazı bozulmaz. Bir vâcibi terketmiş olur. İmam ayakta iken, imama uyup imamla birlikte rükûa eğilmeyen kimse, rükûu imamdan sonra yalnız yapıp, imama secdede yetişirse câiz olur. Fakat geç kaldığı için günah olur. İmamdan önce rükûa eğilmek, secdeye yatmak veya önce kalkmak, tahrimen mekruhtur.

[İmâmın hareketlerine uymak lâzımdır. Sesine uymak şart değildir. İmamı göremeyen, imamı görenlerin hareketlerine uyarsa, imâmın hareketlerine uymuş olur. İmamın tekbîrleri ve imamı görenlerin hareketleri, imâmın hareketlerini gösterdikleri için, bunlara uymak câiz olmaktadır. İmamı görmeyenlerin, imâmın hareketlerini görebilmeleri için, camiin muhtelif yerlerine televizyon koymaya ihtiyaç yoktur. İmamın sesini duymayanların da, imamı görenlerin hareketlerine ve müezzinlerin seslerine uymaları lâzımdır. Bu kolaylıklar varken, camilere televizyon ve hoparlör koymak, İslamiyetin bildirdiğini beğenmeyip, kendi aklına göre ibâdet yapmak olur. Bu ise bir müslümanın yapacağı şey değildir. Minarelere hoparlör koymak da böyledir.] İmamın, son sünneti, farzı kıldığı yerde kılması mekruhtur. Biraz sağda veya solda kılar. Namazdan sonra, kıbleye karşı oturması da mekruhtur. İlk safta imama karşı namaz kılan yoksa, cemaate karşı oturmalıdır. Namaz kılan varsa sağa veya sola dönmelidir. Cemaat için ve yalnız kılan için, bunlar mekruh değildir. Son sünneti başka yerde, hatta evlerinde kılmaları daha iyi olduğu (İmdad)da, ezandan önce yazılıdır. Farz namazları kılıca, safları bozmak müstehaptır.

(Mevkufat)da, vitir namazını anlatırken diyor ki:

(5 şey’i imâm yapmazsa, cemaat de yapmaz:

1 — İmam kunut okumazsa, cemaat de okumaz.

2 — İmam bayram namazlarındaki tekbîrleri okumazsa, cemaat de okumaz.

3 — 4 rekatli namazın, 2. rekatinde oturmazsa, cemaat de oturmaz.

4 — İmam secde ayeti okuyup, secde etmezse, cemaat de etmez.

5 — İmam secde-i sehv yapmazsa, cemaat de yapmaz.

4 şey’i imâm yaparsa, cemaat yapmaz:

1 — İmam ikiden çok secde yaparsa, cemaat yapmaz.

2 — İmam bayram tekbîrini, bir rekatte üçten çok söylerse, cemaat söylemez.

3 — İmam cenaze namazında, 4’ten çok tekbîr söylerse, cemaat söylemez.

4 — 5. rekate kalkarsa, cemaat kalkmaz. Beraber selam verirler.

10 şey’i imâm yapmazsa, cemaat yapar. Bunlar:

1 — İftitah tekbîrinde el kaldırmak.

2 — Sübhâneke okumak. İki imâm, cemaat de okumaz dedi.

3 — Rükûa eğilirken tekbîr getirmek.

4 — Rükûda tesbîh okumak.

5 — Secdelere yatıp kalkarken tekbîr söylemek.

6 — Secdelerde tesbîh okumak.

7 — Semi Allahü demezse, rabbenalekelhamd denir.

8 — Ettehiyyâtüyü sonuna kadar okumak.

9 — Namaz sonunda selam vermek.

10 — Kurban bayrâmında, 23 farzdan sonra, selam verir vermez, tekbîr okumaktır).

 

Ey, insan adını taşıyan varlık,
kendine gel, uyan gafletten artık!

Saadet yolun, göremezsen nadan,
niye vermiş sana, bu aklı Yezdan?

niçin geldin fânî cihana, böyle!
yalnız yemek içmek için mi, söyle?

Bilirsin, bir ruh da vardır insanda,
psikoloji olayları meydanda.

Muhakkak, dünyaya gelen, ölüyor,
o zaman ruhlar, aceb n’oluyor?

İleriyi görmek, elbet insanlık,
bunu sağlar sanma, hıristiyanlık.

İslamı kötüler, onlar dâima,
İncilde, böyle mi söyledi Îsâ?

İslamiyeti bilmiyorum dersin,
nasıl, münevverlik iddia edersin?

Gençlik geçti, sanki tatlı bir rüya,
bütün ömür de, bir saattır güya,

İslamı, sanırım etmezsin teslim,
anlamadan hiç, verilir mi hüküm?

Din dersine lüzum yokmuş lisede,
böyle mi söyleniyor, kilisede?

İslamı bilmediğin, pek aşikar,
ki bunu eyliyemezsin, hiç inkâr,

Ne olur, bir din kitabı okusan,
İnsanlığı öğrenirsin, o zaman.

CUMA NAMAZI

Cuma namazı 16 rekattir. Bunun iki rekatini kılmak her erkeğe farz-ı ayndır. İnanmayan, ehemmiyet vermeyen kâfir olur. Öğle namazından daha kuvvetli farzdır.

İmam otururken veya secde-i sehv yaparken yetişen, imama uyar. İmam selam verince, kalkarak iki rekat Cuma namazını tamamlar. Bayram namazına geç yetişen de böyle yapar.

İmam minbere çıkınca, cemaatin namaz kılması ve konuşması haram olur. Hatib efendi duâ ederken, cemaat sesle âmin demez. İçinden sessiz denir. Salavâtı de ses ile değil, kalp ile söylerler. Kısacası, namaz kılarken yapması haram olan her şey, hutbe dinlerken de haramdır. Uzakta olup hutbeyi işitmeyenlere de haramdır. Akrep, hırsız, kuyu gibi zararlı şeyleri, zararları dokunacak olana, bunu söyleyip kurtarmak câizdir. El ile baş ile işaret ederek bildirmek iyi olur. Müezzinlerin hutbe arasında bağırarak, bir şey okuması mekruhtur.

Cuma namazı için, 1. ezanı işiten her müslümanın işini, alış verişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında 1. ezan yoktu. Yalnız minberin önünde okunurdu. Osman “radıyallâhu anh” halife iken, 1. ezanı da emretti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” minberi, mihrabın sol tarafında idi ve üç basamak idi. [Mihrap önünde kıbleye karşı duran kimsenin sağ tarafında minber ve sol tarafında (Hucre-i saadet) bulunur.] Hutbenin 2. kısmını, aşağı basamaya inip okuyup, sonra tekrar yukarı basamaya çıkmak, çirkin bir bidattir.

Hutbe ile namaz arasında hatib efendinin dünya işlerinden söylemesi tahrimen mekruhtur. Farzları yapmayı, haramlardan kaçınmayı söyleyebilir. Hutbeden olmayan şeyleri söyleyerek, namazı geciktirirse, hutbesi kabul olmaz. Hutbeyi tekrar okuması lazım olur. Çocuğun hutbe okuması câiz olup namazı imâm kıldırır. Cuma günü, öğleden evvel sefere çıkmak câizdir. Öğleden sonra Cuma kılmadan çıkmak mekruhtur.

Mekke-i mükerreme ve Bursa gibi, harp ile alınan şehirlerde, minbere çıkarken sol eline kılıç alır. Kılıca dayanarak okur.
Yemek yerken, ezan okunursa, namaz vakti kaçacaksa, yemeği bırakır. Cemaati kaçıracaksa, yemeği bırakmaz. Yalnız kılar. Cuma namazı cemaatini kaçırmaz.

Köylü Cuma namazı için ve alış veriş için şehre gelirse, namaz niyeti fazla ise, Cuma namazına gitmek sevâbına kavuşur. Namaz sevâbı başkadır. Bu sevaba herhalde kavuşur. Dünya işi de düşünerek yapılan her ibâdet böyledir. [Hac bahsi başına bakınız!]
Hutbe başlamadan önce, omuza, elbiseye basmamak üzere, minbere veya mihraba yakın olmak için saflar arasından geçmek câizdir. Hutbe okunurken yer değiştirmek, yanındakine sıkıntı vermek haramdır. Cemaat arasında dolaşarak dilenmek ve buna sadaka vermek haramdır. Böyle dileneni camiden çıkarmalıdır.

Cuma günleri duanın kabul olacağı bir ân vardır. Bu ân, hutbe ile Cuma namazı içindedir diyenler çoktur. Hutbe dinlerken, duâ kalpten olur. Ses çıkarmak câiz değildir. Bu ân her şehir için başkadır. Cuma günü, gecesinden daha kıymetlidir. Gecesinde veya gündüzünde (Sûre-i Kehf) okumak çok sevaptır. (Tefsir-i Mazhari.)

Cuma namazı için gusül abdesti almak, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyenmek, saç, tırnak kesmek, camide buhor [koku] yakmak, (Tebkir) [camie erken gelmek] sünnettir. (Dürr-ül-muhtar)da, 5. ciltte buyuruyor ki (Her müslümanın Cuma günleri, Cuma namazından önce veya sonra başını traş etmesi ve tırnaklarını kesmesi sünnettir. Namazdan sonra kesilmesi efdaldir. Nitekim bunlar, hacdan sonra yapılır. Cuma günü kesemeyen, başka günlerde kesmelidir. Sonraki Cuma günü kesmeyi beklememelidir. Harpte tırnakları ve bıyıkları uzatmak müstehaptır. Her Cuma günü yıkanarak ve koltuk ve kasık kıllarını traş ederek temizlemek müstehaptır. Kılları ilaç ile [Rosma pudrası ile jilet ile] veya yolarak almak câizdir. 15 günde bir tıraş etmek de câizdir. 40 günden fazla, traş etmemek tahrimen mekruhtur). Dübür kıllarını izale etmenin de müstehab olduğu Tahtavinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” İmdad haşiyesinde yazılıdır.

Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile sıkıntı ile hâsıl olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Cuma günü tırnağını kesen kimse, bir hafta, belalardan emin olur).

 

Yalnız Cuma günleri oruç tutmak ve yalnız Cuma geceleri teheccüd kılmak mekruhtur. Güneş tepede iken, [yani öğle namazının vaktinden temkin zamanı kadar evvel olan zaman içinde], her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, Cuma günleri de haram olduğu sözü daha kuvvetlidir.

Cuma günü, ruhlar toplanır ve birbirleri ile tanışırlar. Kabirler ziyaret edilir. Bugün kabir azapları durdurulur. Bazı âlimlere göre, müminin azâbı artık başlamaz. Kâfirin Cuma ve Ramazanda yapılmamak üzere, kıyamete kadar sürer. Bugün ve gecesinde ölen müminler kabir azâbı hiç görmez. Cehennem, Cuma günü çok sıcak olmaz. Adem “aleyhisselâm” Cuma günü yaratıldı. Cuma günü, Cennetten çıkarıldı. Cennettekiler, Allahü teâlâyı Cuma günleri göreceklerdir.

Aşağıdaki yazı (Riyad-un-nasıhin)den tercüme edildi:

Allahü teâlâ, Cuma gününü müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma sûresi sonundaki âyet-i kerimede meâlen; (Ey îman etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezanı okunduğu zaman, hutbe dinlemek ve Cuma namazı kılmak için camie koşunuz. Alış verişi bırakınız! Cuma namazı ve hutbe, size, başka işlerinizden daha faydalıdır. Cuma namazını kıldıktan sonra, camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü teâlâdan rızk bekleyerek çalışırsınız. Allahü teâlâyı çok hatırlayınız ki kurtulabilesiniz!) buyuruldu. Namazdan sonra, isteyen işine gider çalışır. İstiyen camide kalıp, namaz, Kurân-ı Kerîm, duâ ile meşgul olur. Namaz vakti alış veriş sahihtir. Fakat, günahtır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir müslüman, Cuma günü gusül abdesti alıp, Cuma namazına giderse, bir haftalık günahları affolur ve her adımı için sevap verilir). Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Günlerin en kıymetlisi Cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden ve aşure gününden daha kıymetlidir. Cuma, dünyada ve Cennette müminlerin bayramıdır). Bir hadis-i şerifte, (Cuma namazı kılmayanların kalplerini, Allahü teâlâ mühürler. Gâfil olurlar) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, mâni yok iken, üç Cuma namazı kılmazsa, Allahü teâlâ, kalbini mühürler. Yani, iyilik yapmaz olur) buyurdu. Özrü yok iken, birbiri arkasında üç Cuma namazına gitmeyen kimse münâfık olur. Ebû Ali Dekkak ölürken üç şey nasihat etti: (Cuma günü gusül abdesti alınız! Her akşam abdestli olarak yatınız! Her halinizde, Allahü teâlâyı hatırlayınız!) Bir hadis-i şerifte, (Cuma günlerinde bir ân vardır ki müminin o ânda ettiği duâ red olmaz) buyurdu. Bâzıları, bu ân, ikindi ile akşam ezanları arasındadır, dedi. Fârisî (Tergib-üs-salât) kitabındaki hadis-i şerifte buyuruldu ki (Cuma günü sabah namazından önce, üç kere Estağfirullahel’azîm ellezi lâ ilâhe illa hüvel hayelkayume ve etubü ileyh okuyanın, kendinin ve anasının ve babasının bütün günahları affolur). [Kul haklarını ve kazaya kalan farzları ödemek ve haramlardan vazgeçmek şarttır.] Bir hadis-i şerifte, (Cuma namazından sonra, 7 defa İhlas ve Muavvizeteyn okuyanı, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan ve kötü işlerden korur) buyurdu. Cuma günü yapılan ibâdetlere en az, iki kat sevap verilir. Cuma günü işlenen günahlar da, iki kat yazılır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Cumartesi günleri yahudilere, pazar günleri nasaraya verildiği gibi, Cuma günü, müslümanlara verildi. Bugün, müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır).

Cuma günleri ve her gün şu (istiğfar duâsı)nı çok okumalıdır: Allahümmagfir li ve li abai ve ümmehati ve li ebnai ve benati ve li ihveti ve ehavati ve li-amami ve amati ve li-ahvali ve halati ve li-zevceti ve ebeveyha ve li-esatizeti ve lil-müminine vel-müminat vel hamdü-lillahi Rabbil’âlemin!

 

BAYRAM NAMAZLARI

 

KAZA NAMAZLARI

Namaz, (İbadet-i bedeniye) olduğundan, başkası yerine kılınamaz. Herkesin kendi kılması lâzımdır. Ağır hasta ve çok ihtiyar kimse, namaz yerine fakire fidye [para] veremez. Halbuki oruç yerine fidye vermesi lâzımdır.

(Halebi-i kebir)de diyor ki (Özürlü ve özürsüz olarak namazı terkedenin, bunun farzını kaza etmesi lâzımdır. Yalnız Hanbeli mezhebinde, namazı özürsüz terkeden mürted olacağı için, namazını kaza etmesi lazım olmaz. Önce, küfürden tövbe etmesi lazım olur). 6. sayfasında diyor ki (Namaz kılmak, farz olduğu için, inanmayan kâfir olur. İnanıp da, terkeden, yani özürsüz kılmayan fasık olur. Kitap, sünnet ve icmâ ile açıkça bildirilmiş olan farzların hepsi böyledir. İctihad ile anlaşılmış farzlara Mukayed denir. Bunlara inanmayan kâfir olmaz). [Bunlara da ehemmiyet vermeyen, aklına uyup, müctehidin hükmünü beğenmeyen kâfir olur.]
(Câmi-ul-ezher)in Cameroun cumhuriyetindeki mümessili, üstaz İbrahim Muhammed Neşat “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (İslam kültürü) kitaplarının altıncısında, 25. sayfasında diyor ki (Namazı bilerek terketmenin büyük günah olduğunu ve farzları hemen kaza etmek farz olduğunu, cumhur-ı ulema bildirmektedir. İbni Teymiye, namazı amden terkedenin kaza etmesi lazım değildir. Kaza kılması sahih olmaz. Çok nâfile kılması, çok hayrat, Hasenât ve istiğfar yapması lazım olur dedi. Daha önce İbni Hazm da, uzun yazıları ile böyle uygunsuz fikirler ortaya atmıştı). İbni Teymiye ve İbni Hazm, hükmü şüpheli olan âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri te’vil ettiler. Yani, yanlış mânâlar vererek, Ehl-i sünnetten ayrıldılar. Böylece, hayırlı işlerin, namaz yerine geçeceği sapıklığını da körüklemişlerdir. İslamiyette açtıkları yaraların en zararlı olanlarından biri de, bu olmuştur.

Dürrü’l-muhtarda, 256. sayfada buyuruyor ki (Farz namazı, özrü olmadan, vakti geçtikten sonra kılmak, yani kazaya bırakmak haramdır). 485. sayfada buyuruyor ki (Farz namazı, özürsüz [yani İslamiyetin gösterdiği sebep olmadan] vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, yalnız kaza edince affolmuyor. Kaza ettikten sonra, ayrıca tövbe veya hac etmek de lâzımdır. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan, tövbe edilince, terk günahı affolmadığı gibi, tehir günahı da affolmaz. Çünkü, tövbenin kabul olması için, günahtan sıyrılmak şarttır).

[Bazı vaaz kitaplarında, Ramazan-ı şerif ayının son Cuma namazından sonra, (Kefaret-i namaz) olarak  4 rekat kılınır, diyor. Her rekatte ve selamdan sonra okunacak şeyleri de yazıyorlar. Bu namaz, bütün ömründe kılmadığı namazların kefareti olur. Hepsi affolur, diyorlar. Bu yazı doğrudur. Fakat bu namaz ve mübarek zamanlarda yapılan diğer ibâdetler, kaza edilmiş olan farz namazların vakitlerinde kılınmadıklarının büyük günahlarının affı için yapılan tövbenin kabul olması içindir. Yoksa, kılınmamış namazlar, kaza edilmedikçe, hiçbir sûretle affolmazlar. Nitekim oruç kefareti de, oruç borcunu ödemiyor. Gün sayısınca orucun ayrıca kaza edilmesi de lazım oluyor].

Aşağıdaki yazı (Dürr-ül-muhtar)dan tercüme edildi:

Bir günlük 5 vakit farzı ve vitir namazını kılarken ve kaza ederken tertib sâhibi olmak farzdır. Yani, namaz kılarken, sıralarını gözetmek lâzımdır. Cuma farzını da, o günün öğle namazı sırasında kılmak lâzımdır. Sabah namazına uyanamayan, hutbe okunurken bile hatırlarsa, hemen bunu kaza etmelidir. Bir namazı kılmadıkça ve bunu kaza etmedikçe, bundan sonraki 5 namazı kılmak câiz olmaz. Hadis-i şerifte, (Bir namazı uykuda geçiren veya unutan kimse, sonraki namazı cemaat ile kılarken hatırlarsa, imamla namazı bitirip, sonra önceki namazını kaza etsin! Bundan sonra, imamla kıldığını tekrar kılsın!) buyuruldu.

Her cins namazı vaktinde kılmaya (Edâ) denir. Nâfile kılmaya başlandığı vakit, bu nâfile namazın vakti olur. Tamamlanması vâcib olur. Fâsid olursa, kazası vâcib olur. Bir namazı vakti içinde tekrar kılmaya (İade) denir. Vaktinde kılınmazlarsa, vaktinden sonra kılmaya (Kaza) denir. Farzı, kaza etmek farzdır. Vâcibi kaza etmek ve fâsid olan sünnet ve nâfile namazları iade etmek vâcibdir. Vaktinde kılınmayan sünneti kaza etmek emrolunmadı. Bu sünneti kaza ederse, kıldığı namaz, nâfile olur ve sünnet sevâbına kavuşmaz.

[Şiî kitabında diyor ki (Namazlarını bir özür ile kılmayan kimse ölünce, bunun namazlarını velisi kaza eder. Yahut başkasına ücret ile kıldırır. Meyyitin başka ibâdetleri de ücret ile başkasına yaptırılarak, borcdan kurtarılması câizdir.) Bu sözleri doğru değildir.]

Üç vakitten başka, her zaman kaza kılınır. Sabah namazına başlamadan veya namaz arasında iken, vitri kılmadığını hatırlayan kimsenin, sabah namazı kabul olmaz. Güneş doğmasına, yalnız vitri kaza edecek kadar zaman kalmış ise, ancak bu hâlde sabah kabul olur. Demek ki bir namaz vaktinin sonunda, kazayı da kılacak kadar zaman kalmazsa, kazayı önce kılmak lüzumu affolur. Vakit daraldı sanarak, vakit namazının farzını kılan, sonra daha zaman olduğunu anlasa, kazayı ve sonra vaktin farzını tekrar kılar. Vaktin namazına başlarken veya namaz içinde iken, kazası olduğunu unutursa, namazdan sonra hatırlasa da, kıldığı namazı kabul olur. Çünkü, unutmak özürdür.

Kazaya kalan namaz sayısının 6 olması da, sıra ile kılmayı affettiren bir özürdür. Kılmadığı veya kılıp da kabul olmayan farz namazı sayısı 6 olan bir kimse, tertib sâhibi olmaz. Kaza namazlarının birbiri arasında ve bunlarla vakit namazları arasında sırayı gözetmesi lazım olmaz. Mesela bir farzı kılmayan kimse, bunu hatırladığı hâlde, 5 tane vakit namazı kılsa, bu 5’i kabul olmayacağı için, kılınmamış namaz sayısı 6 olur. Vitir namazı, burada hesaba katılmaz. Eskiden kazaya kalmış farzlar hesaba katılır.

Namazlar arasında sırayı gözetmek lüzumunu gideren 4. sebep, sıranın lazım olduğunu bilmemektir. Nass veya icmâ olmayan şeyi bilmemek özürdür. Mesela, sabahı kılmayan, bunu hatırladığı hâlde, öğleyi kılsa, bu kabul olmaz. Sonra, sabahı kaza edip, sonra ikindiyi kılsa, ikindi kabul olur. Çünkü kıldığı öğlenin kabul olduğunu sanmaktadır. 5’ten fazla kazaları olan, bunları kaza ederken, kılmadığı namaz sayısı, 6’dan aşağıya inince, sırayı gözetmek lüzumu tekrar geri gelmez. Bunları da sırasız kılabilir.

Kılmadığı 6’dan az namaz varken, sırayı bozarak, edâ olunan namazların kabul olmaması, İmâm-ı Âzama göre “rahmetullahi teâlâ aleyh” şarta bağlıdır. Sonra edâ ettiği namaz sayısı, kazaya kalanla birlikte, 6 olunca, edâ etmiş olduğu namazlar, tekrar kabul olur. Mesela, bir farzı veya vitiri kılmasa, sonra gelen namazları kılsa, bu namazlar kabul olmaz. 5. namazı kılmadan, önce kılmamış olduğu namazı kaza ederse, kıldığı namazlar nâfile olmuş olur. Kazayı kılmadan önce kıldığı 5. namazın vakti çıkarsa, kazaya kalan ile kabul olmayan namaz sayısı 6 olur. Bu hâlde, kılınan 5 namaz tekrar sahih olur. Kıldığı 5 namazın her birinde, kazası olduğunu hatırlamak lâzımdır. Birkaçında hatırlamadı ise, bunlar hesaba katılmaz. Sabah namazını kılmayan kimse, sonra gelen namazları kılsa, ertesi gün güneş doğarken, kılmış olduğu 5 namazın hepsi kabul olur.

Sırayı bozarak kılınan namazların kabul olmaması, iki imama göre şarta bağlı değildir, kesindir.

Ayakta duramayan veya zarar gören, başı dönen kimse, farzları da, secde ettiği yerde oturarak kılar. Rükû için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Duvara, değneğe, insana dayanarak, biraz ayakta durabilenin, ayakta tekbîr alması ve o kadarcık ayakta okuması farzdır. Secde için yere eğilemeyen hasta, önceden yere konulan, 25 cm.den az yükseklikte sert bir şey üzerine secde yapmalıdır. Alnında yara olan, yalnız burnu ile burnunda yara olan da, yalnız alnı ile secde eder. Alnında ve burnunda birlikte özür olup başını yere veya böyle sert bir şey üzerine koyamayan, ayakta durabilse bile yere oturarak ima ile kılar. Yani rükû için biraz eğilir. Secde için, rükûdan daha çok eğilir. Secde için, kendisi veya başkası, yerden bir şey kaldırıp, yüzünü bunun üstüne koyması tahrimen mekruhtur. Çünkü, (Feth-ul-kadir), (Merakıl-felah), (Halebi) ve (Mecmaul-enhür)de diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir hastayı ziyaret etti. Bunun, eli ile yastık kaldırıp, üzerine secde ettiğini görünce, yastığı aldı. Hasta, odun kaldırarak bunun üstüne secde etti. Odunu da aldı ve (Gücün yeterse, yere secde et! Yere eğilemezsen, yüzüne bir şey kaldırıp, bunun üzerine secde etme! İma ederek kıl ve secdede, rükûdan daha çok eğil!) buyurdu. Kaldırılan şey üzerine secde ederken, rükûdakilerden çok eğilirse, ima ile kılmış olur. Namazı sahih olur. O hâlde, eli ile bir şey kaldırmak lüzumsuzdur.

İbrahim Halebi “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Halebi-i kebir)de, 618. sayfada diyor ki (Şiddetli diş ağrısını durdurmak için konan ilaç, okumasına mâni olsa, vakit dar ise, imama uyar. İmam yok ise, okumadan kılar).

Bir uzvundaki dertten dolayı uygun oturamayan kimse, istediği gibi oturur. Oturabilmek için, ayaklarını kıbleye karşı uzatabilir. Bir yerini yastığa veya başka şeye dayar. Yahut, bir kimse tutarak düşmesine mâni olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup ima ile kılması câiz değildir. [Sandalyede oturarak kılanın namazı kabul olmaz. Çünkü, sandalyede oturmak için zaruret yoktur. Sandalyede oturabilen kimse, yerde de oturabilir ve yerde oturup kılması lâzımdır. Namazdan sonra, yerden ayağa kalkamayan, sandalyeden ise kolay kalkan hastayı yerden bir kimse kaldırır. Yahut, kıbleye karşı uzatılmış sedir üzerinde, ayaklarını sarkıtmadan oturarak kılar. Namazdan sonra, ayaklarını sedirin bir yanına sarkıtıp, sandalyeden kalkar gibi kalkar.] Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırt üstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye uzatır. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rükû ve secdeleri, başı ile ima eder. Böyle de ima edemeyen aklı başında bir hasta, bir günden çok namazını kılamazsa, hiçbirini kaza etmez. Semavi bir sebep ile yani elinde olmayarak, mesela hastalık ile veya baygın yahut secde, rekat sayılarını unutacak kadar dalgın olarak, 5’ten fazla namazını kılamayan da böyledir. Alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler veya ilaç alarak böyle baygın, dalgın olanın, kılamadığı namazlarının adedi birkaç günlük olsa da, hepsini kaza etmesi lâzımdır.

İma ile dahi kılması mümkün iken, kılmadan ölüm haline gelen kimsenin, namazlarının kefareti yapılması için vasiyet etmesi lâzımdır. Namaz kefareti, her namaz için, bir müslüman fakire 0,5 sa’ [1750 gr.] buğday vermektir. Bunu, vasiyet ettiği kimse veya varisi verir. Vasiyet edenin bıraktığı malın üçte birinden verilmesi lâzımdır. Ölürken vasiyet etmedi ise, kimsenin vermesi lazım olmaz.

Kılınmamış namazları 5’ten çok ise de, acele kaza etmek lâzımdır. Secde-i tilâvet ve oruç kazası, acele değildir. Gecikirse günah olmaz.

Darülharpte imana gelen, farz olduğunu işitinceye kadar, kılmadığı namazları kaza etmez. Mürted, imana gelince, mürted olmadan önce kıldığı ve mürted iken kılmadığı namazları ve oruçları kaza etmez. Fakat, tekrar hacca gitmesi lazım olur. Mürted olmadan önce yapmadığı farzları kaza eder. Çünkü, müslümanın farzları yapmaması büyük günahtır. Mürted olunca, günahları affolmaz.
Sağlam iken kılmadığı namazları, hasta iken teyemmüm ve ima ile kaza etmek câizdir. İyi olursa, tekrar kılmak lazım olmaz. Kaza kıldığını başkasına bildirmemelidir. Çünkü, namazı kaçırmak günahtır. Günahı gizlemek lâzımdır.

Farz ve vâcib olan bir namazı bile bile kazaya bırakabilmek için, iki özür vardır: Biri, düşman karşısında olmaktır. İkincisi, seferte olan [yani üç günlük yol gitmeye niyeti olmasa bile yolda bulunan] kimsenin hırsızdan, yırtıcı hayvandan, selden, fırtınadan korkmasıdır. Bunlar, oturarak ve herhangi bir tarafa dönerek veya hayvan üzerinde ima ile de kılamadığı zaman, kazaya bırakabilir. Bu iki sebep ile ve uyku ve unutmak sebebi ile kaçırmak günah olmaz. Kış aylarında, yatsıyı vaktinin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır dedikten sonra buyuruyorlar ki (Vakit girdikten sonra uyuyup namazı kaçırmak, haram olmaz ise de tahrimen mekruhtur. Birisine tenbih ederek veya saat çalarak uyanmayı temin edince ve vakit girmeden evvel uyumak mekruh olmaz.) Kara Çelebi-zadenin (Eşbah) şerhinde, (Boğulmak üzere olanı ve benzerlerini kurtarmak için namazı vaktinden sonra kılmak sahihtir) diyor. Fakat, [Özür bitince], hemen kaza kılması farz olur. Haram olan üç vakitten başka, boş vakitlerinde kılmak şartı ile fevt olan namazını, çoluk çocuğunun rızkını kazanacak kadar geciktirmek câiz olur. Daha fazla geciktirirse, günaha girmeye başlar. Nitekim, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Hendek muharebesinin şiddetinden kılamadıkları 4 namazı, hemen o gece, Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm” yaralı ve çok yorgun oldukları hâlde, cemaat ile kıldı.

Hanefi mezhebinin âlimleri, söz birliği ile buyuruyorlar ki (Sünnet namazların, yalnız vaktinde kılınmaları emrolundu. Vaktinde kılınmayan sünnet namazlar, insanın üzerinde borç kalmaz. Bunun için, vaktinden sonra kaza edilmeleri emrolunmadı. Sabah namazının sünneti vâcibe yakın olduğundan, o gün öğleden önce farzı ile kaza edilir. Sabah namazının sünneti öğleden sonra, başka sünnetler ise, hiçbir zaman kaza edilmez. Kaza olursa, sünnet sevâbı hâsıl olmaz. Nâfile kılınmış olur.)

(Dürr-ül-muhtar)da ve (İbni Âbidin)de ve (Merakıl-felah)ın Tahtavi haşiyesinde ve (Dürr-ül münteka)da ve (Cevhere)de diyor ki (bir müslümanın herhangi bir namazı vaktinde kılmaması, iki türlü olur:

1 — Özür ile kaçırmasıdır. Namazı özür ile kaçırmaya, (Fevt) etmek denir. Haram, mekruh, bidat işlememek ve farzı, vâcibi kaçırmamak, hatta geciktirmemek için, sünnet terkedilir. Sünnetleri, bu sebeplerle terketmek câiz, hatta lâzımdır. Terketmemek günah olur. Farz namazları özür ile kaçırmak da, günah olmaz ise de, hemen kaza edilmeleri lazım olur.

2 — Namazı vazife bildiği, ehemmiyet verdiği hâlde tembellikle terketmesidir). Sünnetleri özürsüz ve ısrarla hep terketmek günah olmaz ise de, kıyamette sorguya çekilip, azarlanır. Kemâleddin ibni Hümam, (Farzı, vâcibi kılmamak günah olur. Sünnetleri kılmamak ise, sevaplarına ve yüksek derecelere kavuşmamaya sebep olur, dedi). (Halebi-i sagir)de (Sabah namazının sünnetini ve başka müekked sünnetleri terketmek günah olmaz. Yalnız sevaplarına ve yüksek derecelere kavuşamaz ve azarlanır) diyor. Farzları özürsüz terketmek ise, çok büyük günahtır. Bunun için, kitaplarda, kaza namazlarını anlatmaya başlarken, (Müslüman, namazlarını ancak özür ile kaçırır. Bunun için, her kitapta (Faite), yani kaçırılmış namazların kazası denilmektedir) yazılıdır. Çünkü, eski müslümanlar, namazlarını fevt edebilirdi. Hiç kimse özürsüz terketmezdi. (Umdet-ül İslam)da ve (Câmi-ül-fetava)da diyor ki (Düşman karşısında, bir farz namazı kılmak mümkün iken, terketmek, 700 büyük günah işlemiş gibi günahtır). Faite namaz, kazaya kalmış namaz demektir. Terkedilmiş namaz ise, kazaya bırakılmış namaz demektir. Kazaya kalmış namazı bildirmek için, faite de, terkedilmiş namaz da denilir. Bu maksat için, bu iki kelimeyi birbirinin yerine kullanmak, faite namaz ile terkedilmiş namazın hükümlerinin aynı olduğunu göstermez. Faite namaz, günah olmayan namazdır. Terkedilmiş namaz ise, büyük günah olan namazdır. Mesela, gâzî, insandır. Katil de insandır. İkisinin de insan olması, katilin günahını gidermez. Gazinin sevâbını yok etmez.

Özürden dolayı geciktirilmesine İslamiyetin izin verdiği birkaç namazı fevt olmuş bir kimsenin, bu birkaç namazı, 5 vakit namazın sünnetleri yerine kılmayıp, bu sünnetleri terketmemesi câiz görülmektedir. Fakat, din kitapları yazıldığı zamanlarda, İslam memleketlerinde namaz kılmayan kimse yoktu. Özürsüz kazaya bırakan da yoktu. Özür ile fevt olan namazları da azdı. Şimdi ise, özürsüz terkettikleri için, büyük günaha girmişlerdir. Bu vak’a ve hakikat karşısında, namazlarını özürsüz terkedenler, namaz borcu ile can vermemek, Cehennem azabından kurtulmak için, hiç olmazsa, 5 vakit namazdan 4’ünün sünnetlerini kılarken, kaza kılmaya da niyet etmelidir. Böylece, bir namaz kılmakla, hem kaza, hem de sünnet kılınmış olur. Sabah namazının sünneti kuvvetli olduğundan, sabah namazının sünnetini, yalnız sünnet niyet ederek kılmalıdır.

4 mezhebin fıkıh bilgilerinde mütehassıs olan Seyyid Abdülhakîm Efendi “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki “Tembellikle namaz kılmayanlar, senelerce kaza borcu olanlar, namaza başladıkları zaman, sünnetleri kılarken, o vaktin ilk kazaya kalmış kaza namazı için de niyet ederek kılmalıdır. Bunların, sünnetleri kaza namazı için de niyet ederek kılması, 4 mezhepte de lâzımdır. Hanefi mezhebinde, bir farz namazı özürsüz kazaya bırakmak ekber-i kebairdir. Bu çok büyük günah, her namaz kılacak kadar boş zaman geçince, bir misli artmaktadır. Çünkü, namazı hemen kaza etmek de farzdır. Hesaba, sayıya sığmayan bu müthiş günahtan ve azabından kurtulmak için, sabah namazından başka 4 vakit namazın sünnetlerini ve Cuma namazlarının ilk, son ve vakit sünnetlerini kılarken, kılınmamış farz namazını da ve yatsının son sünnetini kılarken, üç rekat vitir namazını da kaza etmeye niyet ederek kılmalıdır. Böyle olduğunu ispat eden deliller, Hanefi âlimlerinin kitaplarında pek çoktur.

Farz namazı terketmek büyük günahtır. Hemen tövbe etmek lâzımdır. Tövbeyi [yani kaza kılmayı] geciktirmek daha büyük günahtır. Bu büyük günah, kaza kılacak kadar zaman, yani 6 dakika geçince, bir misli artar. Kaza etmeyi geciktirince de, tövbe farz olur. Kazaya kalan bir namazın ilk kazası kılınınca, bu namazın kazalarını geciktirmek günahlarının hepsi affolur. Bunun için, kazayı bir ân evvel kılarak, kaza borcunu bitirmek lâzımdır.

FARZLAR VE SÜNNETLER: [Başkasının malını gizli olarak almaya (Sirkat) çalmak denir. Zorlayarak, aldatarak, görerek almaya (Gasp) yağma denir. İkisi de haramdır. Her iki malı sâhibinin kullanmasına mâni oluyor ki bunun günahı, sâhibine ödeyinceye kadar devam ediyor. Bu günaha ayrıca her gün tövbe etmek lâzımdır. Farzı vaktinde yapmayıp, nâfile ibâdetleri yapanın, bu nâfileleri kabul olmaz. Çünkü, bu kimse, Allahü teâlânın emrini yapmayıp, kendi nefsinin arzularını yapmaktadır. Zekat vermeyince, fakirin hakkı gasp edilmiş oluyor. Zekat vermeyen zengin, binlerce fakirin hakkını gasp etmiş olduğu için ve Allahü teâlânın emrini yapmadığı için, bunun bütün hayratı, Hasenâtı kabul olmuyor. Borcunu ödemeyen de, böyle haklar altında kalmaktadır.

Namaz kılmak, insanın Allahü teâlâya olan borcudur. Bir farzı vaktinde kılmamak, bu hakkı ve namazda müslümanlara yapılan duâ hakkını ödememek oluyor. Bunu kaza edinciye kadar nâfile namazları, sünnetleri kabul olmuyor. Namazı kazaya bırakmak büyük günahtır. Bir namazın kazasını kılmayan 80 hukbe yanacaktır. Her 6 dakika geçince, bu azap 1 misli artmaktadır. 1 saatte 10 kere, günde 240 kere birer misli artmaktadır. Kaza namazlarının cezaları, ilk günü 80 hukbe iken, sonraki günlerde, 6 dakikada bir misli artıyor. Her erkek 12 yaşından, her kadın 9 yaşından itibaren, namaz kılmaya başlayıncaya kadar geçen seneler adedince sene, sünnetler yerine kaza kılmalıdır. Namazı kılmamak, büyük günah olduğu gibi, kaza kılmamak daha büyük günah oluyor ve bu günah her gün devam ediyor. Namazı kazaya bırakanın tövbe etmesi lazım olduğu gibi, kazayı da kılmadığı için, her namaz kılacak kadar zamanda, [yani her 6 dakikada] ayrıca tövbe etmesi lâzımdır. Kaza kılmamaya tövbe etmek için, kazayı da kılması lâzımdır. Bunun için, çok kazası olanın, her namazı kılarken, sünnetler yerine 1. kazayı kılması lâzımdır. Çünkü, kaza namazını kılmadan, bunun sünnetleri kabul olmamaktadır. Sünnet yerine kaza kılarken, bu sünneti de kılmış olmaktadır.

Bir namazın bir kazasını kılmayan, namaz kılacak kadar zamanlar geçince, [yani her 6 dakikada] günahı evvelkinin artarak, milyonlarca kaza borcu hâsıl oluyor. Böyle kimse, 1. kazayı kılıca, bu günahların hepsi affoluyor. Kaza namazı kılmanın ehemmiyetini iyi anlamalıdır. İmansız ölene ahirette hiç merhamet edilmiyecek, Cehennemde sonsuz yanacaktır. Büyük günah işleyip de tövbesiz ölen müslüman şefaat ile veya İslamiyeti yaydığı için affedilecektir. Çünkü, hadis-i şerifte (Allahü teâlânın en çok sevdiği amel, hubb-i fillâh ve buğd-ı fillahtır) buyuruldu. Ehl-i sünnet âlimlerini ve Evliyâyı seven mümin, bu hadis-i şerifin müjdesine kavuşacaktır. (Unutulmuş sünnetimi meydana çıkarana yüz şehit sevâbı vardır) hadisindeki müjdeye kavuşmak için de, Ehl-i sünnet kitaplarını satarak, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği İslamiyeti yaymaya çalışmak lâzımdır. ]

Sünnetleri kaza niyetiyle de kılmak için, öğle namazının ilk 4 rekat sünnetini kılarken, ilk kazaya kalmış öğlenin farzını niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Öğlenin son sünnetini kılarken, ilk kazaya kalmış sabah namazının farzını da niyet ederek, kaza kılmalıdır. İkindinin sünnetini kılarken, ikindi namazının farzını niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Akşâmin sünnetini kılarken, üç rekat akşam namazının farzını niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Yatsının ilk sünnetini kılarken, yatsı farzını ve son sünnetini kılarken de, ilk kazaya kalmış vitiri niyet ederek üç rekat olarak, kaza da etmelidir. Böylece her gün bir günlük kaza ödenir. Teravih namazlarını kılarken de, kaza kılmaya da niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Kaç senelik kaza namazı varsa, buna, o kadar sene devam etmelidir. Kazalar bitince, yalnız sünnetleri kılmaya başlamalıdır).

[Teravih yerine, evinde kaza namazı da kılmalıdır. Çünkü, farzları özürsüz kılmayanın, sünnetlerine sevap verilemeyeceği, kitaplarda yazılıdır. Mahalle mescidinde veya evde, cemaat ile teravih kılındığı zaman, kaza borcu olan veya imâmın namazının sahih olduğuna güvenmeyen kimse, namaza yeni başlayan gençlere önayak olup onları namaza alıştırmak ve dedikodu, fitne çıkmasını önlemek için, cemaat ile teravih kılar. Fakat, bu imama uymaya niyet etmez. Niyet etmiş görünür. Kendisi kaza da kılar. İmam efendi, iki rekatta bir selam veriyorsa, sabah namazı farzlarını, 4 rekatta bir selam veriyorsa, diğer farzları kaza etmeye de niyet eder. Kaza namazına da niyet edince, imâmın hareketlerine uyamaz ise, yalnız teravih kılmaya niyet ederek böyle imama da uyar.]

Bildirilen iki özür ile ve unutarak veya uyku sebebi ile kılamayıp, fevt olan namazların sayısı pek az olup bir günde kaza edilebilir. Sünnetleri kaza niyeti ile de kılmak lazım olmaz. Özür ile kaçırılması günah olmadığı için, kaza edilmesini, sünnetleri kılacak kadar geciktirmek de, günahın başlamasına sebep olmaz.

Özürsüz, tembellikle farz namazı vaktinde kılmamak, büyük günahtır. Bir büyük günahı affettirmek için tövbe etmek lâzımdır. Tövbenin sahih olması için 4 şart vardır. Bunlar, pişman olup günaha devam etmemek, bir daha yapmamaya karar vermek, affolması için duâ ve istiğfar etmek, Allah ve kul haklarını ödemektir. Bu 4 şarttan biri yapılmazsa, günah affolmaz. Böyle kimselerin, her gün 4 vakit namazın sünnetlerini de kaza niyeti ile kılıp, Allahü teâlânın hakkını bir ân önce ödemeleri lâzımdır. Bunların üçüncü ve 4. rekatlerinde zamm-ı sûre okumazlar.

(İmdad)da ve (İbni Âbidin), 450. sayfasında, (Vâcibi geciktirmemek için sünnet terkedilir) buyuruyor. 316. sayfasında da böyle buyurduktan sonra, (Cemaat ile namaz kılarken farz olan hareketlerde, imama tâbi olmak, farzdır. Vâciblerde vâcibdir. Sünnetlerde tâbi olmak sünnettir. Tâbi olmak, imamla beraber veya sonra yapmak veya önce başlayınca, imamı beklemek demektir. Mesela, rükûa imamla beraber eğilmek veya sonra eğilip, ona rükûda yetişmek veya imâm rükûdan kalktıktan sonra eğilmek veya imamdan önce eğilip kalktıktan sonra tekrar imamla birlikte veya ondan sonra eğilmek, imama tâbi olmak demektir. Tekrar eğilmezse, tâbi olmamış, farzı terketmiş olur ve namazı bozulur. Farz ve vâciblerde, imamla beraber hareket etmek, ayrıca vâcibdir. Bir kimse, rükû tesbîhini üç kere okumadan, imâm rükûdan kalkarsa, tesbîhi tamamlamayıp, imamla beraber kalkması vâcibdir. Vâcibi geciktirmemek için sünnet terkedilir) diyor. Vâcibi geciktirmemek için tesbîhi tamamlamayıp bu sünneti terketmek lazım oluyor. Namaz içindeki sünnetler, namaz dışındaki her sünnetten daha kuvvetlidir. Mesela, Kurân-ı Kerîm okumak sünnettir ve sevâbı çoktur. Fakat namaz içinde okunan Kurân-ı Kerîmin sevâbı daha çok olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. Bu hadis-i şerif, senetleri ile birlikte, (Haziynet-ül-esrar)ın 22. sayfasında yazılıdır. O hâlde, özürsüz terkedilen namazların kazalarını kılarak, büyük günahtan kurtulmak için, sünnetlerin terkedilmesi lazım geldiği, buradan da anlaşılmaktadır. Böyle olmakla beraber, sünnetleri kaza niyetiyle de kılan kimse, sünnetleri terketmiş olmaz.

İmâm sabah namazını kıldırmaya başlarken gelen kimse, camiin dışında veya içerde, direk arkasında sünneti kılar. Sonra imama uyar. Böyle, cemaatten ayrı bir yer bulamazsa, sünneti cemaatin arkasında kılmaz. Hemen imama uyar. Çünkü, cemaat ile namaz kılınırken, yalnız olarak namaza başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için, sabah sünneti terkedilir. (Dürr-ül-muhtar)ın bu yazısına göre de, sünnetler yerine kaza kılmak lâzımdır. Mekruhtan kurtulmak için, en kuvvetli sabah sünneti bile terkedilince, haramdan kurtulmak için, sünnet elbette terkedilir. Çünkü, sünnet yerine kılınan kaza namazı, insanı büyük günahtan kurtarmaktadır.

Bazı kimseler ve hele, kendilerini din adamı tanıttıran bazı din cahilleri, din büyüklerinin sözlerini değiştirmeye kalkışıyor. Fakat, bir şey bilmedikleri için, itiraz olarak, hiçbir kitaba dayanmadan, akllarına geleni söylüyorlar. Kendilerini beğendikleri için, ulu orta fikirler yürütüyorlar. Mesela, (Efendim, sünnet yerine farz kaza edilmez. Ben, bunu kabul edemem. Saatlerce kahvede oturup, boş vakit geçireceğine, kazalarını kılsın. Sünnetleri bırakmasın!) diyenler oluyor. Evet (kahvede saatlerce oturmasın da, kazalarını kılsın) sözü doğrudur. Fakat, (kazalar için sünnetleri bırakmasın!) sözü doğru değildir. Kazaları kılmamak ve boş vakit geçirmek, büyük günahtır. Ama, bu günahları işleyenin, sünnetler yerine kaza kılmamasını istemek, bu adamı üçüncü bir günaha sokmayı istemek olur. Mesela kazası olup da kılmayan ve boş vakit geçiren bir kimsenin bu günahlara girdiği için, ayrıca kumar oynamasını veya içki içmesini de istemek gibi olur. Büyüklerimizin (iyi bir işin hepsi yapılamazsa, hepsi de terkedilmemelidir) sözü meşhurdur. O hâlde, namazlarını özürsüz olarak kılmamış olan kimse, büyük günahtan kurtulmak için, sünnetler yerine kaza kılmak fırsatını kaçırmamalıdır. Nitekim namaz kılmayan, orucu da bırakmamalıdır.

(Tahtavi) “rahmetullahi teâlâ aleyh”, aynı sayfada diyor ki (Sabah namazının sünneti çok faziletlidir. Bunu kılmak, hadis-i şeriflerde çok methedildi. Sevâbı çoktur. Fakat, sabah sünnetini bile kılmayan için, hiç ceza bildirilmedi. Halbuki sabah farzını cemaat ile kılmayıp, yalnız kılanın Cehenneme gideceği bildirildi. Demek ki cemaatin kıymeti, sabah sünnetinden bile katkat üstündür.)

İbni Âbidin diyor ki: (Bir kimse, imama, sabah namazının 2. rekatinde yetişirse, sünneti terkedip, imama uyar. Çünkü sünnet, cemaatten hâsıl olan 27 farz sevâbından birisine bile yetişemez). En kuvvetli olan sabah sünneti, farzı cemaat ile kılabilmek için terkedilince, farz için elbette terkedilir. Farz borcu ile ölmemek için, sünnetleri kaza niyetiyle de kılmak lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, 1313 [m. 1896] yılında Hindistan’da basılan (Fütuh-ul gayb) kitabının 48. makalesinde diyor ki: Müminin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzlar bittikten sonra, sünnetleri yapar. Ondan sonra, diğer nâfilelerle meşgul olur. Farz borcu varken, sünnet ile meşgul olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın sünnetleri kabul olmaz. Ali ibni Ebû Talib “radıyallâhu anh” bildiriyor: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Üzerinde farz namazı borcu olan kimse, kazasını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nâfile namazlarını kabul etmez). Abdülkâdir-i Geylânînin yazdığı bu hadis-i şerifi şerh eden Hanefi mezhebi âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî buyuruyor ki (Bu haber, farz borcu olanların, sünnetlerinin ve nâfilelerinin kabul olmayacağını göstermektedir. Sünnetlerin, farzları tamamlıyacağını biliyoruz. Bunun mânâsı, farzlar yapılırken, bunların kemâllerine sebep olan bir şey kaçırılırsa, sünnetler, kılınan farzın kemâl bulmasına sebep olur. Farz borcu olanın kabul edilmeyen sünnetleri bir işe yaramaz). (Fütuh-ul-gayb)ın bu şerhi fârisî olup İstanbul’da, Beyazıt Devlet kütüphanesinde, 3866 numarada mevcuttur. İbni Âbidin de, nâfile bahsinde buyuruyor ki (Hadis-i şerifte, (Tamam yapılmamış olan namaz, zekat ve başka farzlar, nâfileler ile tamamlanacaktır) buyuruldu. İmâm-ı Beyheki bu hadis-i şerif, yapılmış olan farzların içindeki sünnetler noksan kalırsa, nâfilelerle bu noksanların tamamlanacağını göstermektedir. Yoksa, yapılmamış farzların yerine nâfilelerin geçeceğini bildirmiyor dedi. Çünkü, başka bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, namazını tamamlamadı ise, o namazın üzerine, tamamlanıncaya kadar, nâfile namazları eklenir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, nâfilelerin, terkedilmiş farzı değil, noksan olarak kılınmış farzı tamamlıyacağını göstermektedir dedi. (İmdad)ın (Tahtavi) haşiyesi 247. sayfasında de, bu hadis-i şerif zikir edilerek, sünnetlerin, kılınmış olan farzdaki kusurları tamamlıyacağı bildirilmektedir. İmâm-ı Gazâlî ve İbni Arabî gibi Hanefi mezhebinde olmayan âlimler ise, nâfilelerin özür ile kaçırılan farzların yerine konacağını bildirmektedir).

(Uyunül-besair)de diyor ki İmâm-ı Beyheki sünnetler, kılınmış olan farzların içindeki sünnetlerin noksanlıklarını tamamlar buyurdu. Çünkü sünnetlerden hiçbirisi, hiçbir zaman bir vâcib gibi olamaz. Hadis-i kudside, “Bir kimse, kendisine farz yaptığım ibâdeti yapmakla bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle yaklaşamaz” buyuruldu.

Görülüyor ki İslam âlimlerinin bir kısmına göre nâfileler, kılınmış olan farzların noksanlıklarını tamamlıyacaktır. Bir kısmı ise, özürle kaçırılmış olan farzların yerlerine de konacaktır buyuruyorlar. Fakat bu âlimler de, namazlarını tembellikle kılmayıp, büyük günah işlemiş olanların, bu hadis-i şeriflerden istifade edeceklerini bildirmemişlerdir. Çünkü, namaz kılmayanın nâfileleri kabul olmaz ki farzları tamamlamaya yarayabilsinler. Âlimlerin, bildirdiğimiz bu iki ayrı ictihadını bırakıp da, bir üçüncüsünü söylemek, biz mukallidler için câiz değildir. Çünkü, İbni Melek “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Menar) şerhinde, (Müctehidlerin bir din bilgisi üzerindeki sözleri birbirine uymadığı zaman, sonra gelen âlimlerin, bu bilgiyi, müctehidlerin bildirmiş olduklarından başka türlü anlatmalarının batıl olduğu, söz birliği ile bildirilmiştir) diyor. Bu icmaa göre, nâfilelerin, tembellikle kılınmamış farzların yerine konacağını söylemek boş laf olur. Müctehidlerin sözlerini anlayamayan, yahut anlasa da kıymet vermeyen mezhepsiz kimse, aklına gelen her şeyi söyleyebilir.

(Merakıl-felah) ve (İmdad-ül-fettah)da, farz namazlardan sonra okunacak şeyleri anlatırken buyuruyor ki (İmam, farzdan sonra nâfile namaz yoksa, farzı kılıca veya farzdan sonraki tetavvuu kılıca, cemaate karşı döner). (Dürr-ül-muhtar)da (İmâmın nâfileyi, farz kıldığı yerde kılması mekruhtur. Biraz solda kılmalıdır) diyor. Bu sözler ve (Haziynet-ül-esrar) kitabındaki açıklama, 5 vakit namazda sünnet olarak kılınan namazların, nâfile olduklarını açıkça göstermektedir.

Yine bu kitapta ve (Tahtavi) şerhinde diyor ki (Bütün sünnetlere nâfile denir. Nâfile farz ve vâcib olmayan ibâdetler demektir. Nâfile ya sünnet olur veya insanın kendiliğinden yaptığı ibâdet olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Kıyamette, önce namazdan sorulacaktır. Namaz doğru kılındı ise, kurtulacaktır. Namazı bozuk ise, işi kötü olacaktır. Farz namazında bir şey noksan olursa, nâfileleri ile tamamlanacaktır). İnsanın derecesi ne kadar yüksek olursa olsun, kusursuz iş yapamaz. İşte nâfileler, kılınmış olan farzlarda olan kusurları tamamlar).

Şernblali, (Dürer) haşiyesinde diyor ki (Nâfile namaz deyince, sünnetler de anlaşılır. Kadı İmâm-ı Ebû Zeyd dedi ki nâfile kılmak, farzdaki kusurları tamamlamak için emrolundu. Bir kimse, farzı kusursuz kılabilirse, sünnetleri kılmadığı için buna bir şey denemez). İbni Âbidin, vitir namazını ve hayvan üstünde nâfile kılmayı anlatırken diyor ki müekked ve gayr-ı müekked sünnetlerin hepsine nâfile denir.

(Cevhere)de (Hidaye)den alarak diyor ki (5 vakit namazın sünnetlerini özürsüz oturarak kılmak câizdir. Çünkü bu sünnetler, nâfile namazdırlar). İbni Melek (Mecmaul-bahreyn) şerhinde diyor ki (Camie gelen kimse, sabah namazından başka namazların cemaat ile kılındığını görse, ilk sünnetini kılmayıp hemen cemaate uyar. Çünkü, farz için ikâmet okunduktan sonra, nâfile namaz kılmak mekruhtur. Sünnet kılarken, ikâmet okunursa, 2 veya 4 rekate tamamlayıp selam verir ve imama uyar. Sabah veya akşam farzını kılarken okunursa, farzı kesip imama uyar. Çünkü, daha iyi şekilde kılmak için farz bozulur. Daha iyisini yapmak için camii yıkmaya benzer. Cemaate yetişmek için, sünneti bozmak ise böyle değildir).

(El-hikem-ül Ataiye)de diyor ki (İki işten, nefsine ağır geleni yap! Çünkü, hak olan iş, nefse ağır gelir. Vâcibleri yapmakta gevşek davranıp, nâfile hayratı yapmaya çalışmak, nefsin hevasına uymak alâmetlerindendir). Bu söz, İbni Teymiyenin (Kaza kılmak lazım değildir) sözüne cevaptır.

İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” 29. mektupta buyuruyor ki (Farz ibâdetin yanında nâfile ibâdetlerin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla kadar bile değildirler. Mel’un şeytan, müminleri aldatarak, farzları küçük gösteriyor. [Kazaları kıldırtmıyor.] Nâfilelere yol gösteriyor. Zekat verdirmeyip, nâfile sadakaları güzel gösteriyor. Halbuki zekat niyeti ile fakire bir altın vermek, yüzbin altın sadaka vermekten daha sevaptır. Çünkü zekat vermek, farzı yapmaktır. Zekat niyeti olmadan verilenler ise, nâfile ibâdettir). 260. mektupta buyuruyor ki (Nâfile ibâdetlerin farzlar yanındaki kıymeti, okyanus yanında bir damla su gibi bile değildir. Hatta, nâfile ibâdetlerin sünnetler yanında değerleri de, yine böyledir. Böyle olmakla beraber, sünnetlerin farzlar yanındaki kıymeti de, deniz yanında bir damla su gibi bile değildir). İslam âlimlerinin bütün bu yazılarından anlaşılıyor ki namazlarını özürsüz kılmamış olanlar, bir ân evvel kaza edip Cehennem azabından kurtulma çarelerini aramalıdır. Hepsini kaza etmeye niyet ettim diyerek, arada sırada kaza etmek insanı Cehennemden kurtarmaz. İslam âlimleri, İslamiyeti bildirdiler. Kâfirlerin ve bidat sahiplerinin bölücü, bozuk sözlerine değil, Ehl-i sünnet âlimlerine uymak lâzımdır.

Abdülkâdir-i Geylânî “kaddesallahü sirrehül’azîz”, aynı makalede buyuruyor ki (Kaza borcu olanın sünnet kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki elbette kabul olmaz. Kaza borcu varken sünnet kılan kimse, sultan davet ettiği hâlde, gitmeyip, onun hizmetçisi ile vakit geçiren kimse gibidir. Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar, onun sermayesi, nâfileler de kazancıdır. Sermaye kurtarılmadıkça, kazanç olamaz).

Gerek hadis-i şerife, gerekse âlimlerin yazılarına dikkat edilirse, farz borcu olanın sünnetleri, nâfileleri kabul olmaz buyurulmaktadır. Kabul olmaz demek, sahih olmaz demek değildir. Sahih olur, fakat sevâbı, faydası olmaz demektir. (Redd-ül-muhtar), kurban bahsinde bunu güzel açıklamaktadır. (Bidat işliyenin orucu, haccı, cihatı kabul olmaz) hadis-i şerifi, (Hadika) ve (Berika) kitaplarında açıklanırken, (Bunların ibâdetleri sahih olur. Fakat sevap verilmez) diyor.

Bazı kimseler diyor ki (Sünnetleri kaza niyeti ile kılmak, Şâfiî mezhebinde olur. Biz, Şâfiî değiliz. Hanefiyiz). Bunlara, bu kitabı hazırlıyanın da Hanefi mezhebinde olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır. Farzı özürle fevt eden, kaçıran Şâfiîler, bunu sünnet ile beraber kaza eder. Hanefiler ise, yalnız fevt olan farzı kaza eder. Terkedilen, tembellikle kılınmayan namaz böyle değildir. Namazı terkeden Şâfiînin ve Hanefinin, bunu hemen kaza etmesi lâzımdır. Hemen kaza etmezlerse, Şâfiî mezhebinde, had cezası olarak katl olunur. Hanefide ise, habs olunur. Kaza kılıçıya kadar veya ölünciye kadar zındanda bırakılır. Şâfiî âlimlerinden İbni Hacer-i Mekki hazretleri, (Fetava-i fıkhiyye)nin 189. sayfasında buyuruyor ki (Farz namazı özür ile kılmayan kimse, bunu nâfileleri, yani sünnetleri ile birlikte kaza eder. Çünkü, Şâfiî mezhebinde 5 vakit farzlarla birlikte kılınan nâfileleri, yani sünnetleri kaza etmek sünnettir. Farzı özürsüz kılmamış ise, bunu kaza etmeden önce hiçbir nâfile kılamaz. Çünkü, farzı hemen kaza etmesi lâzımdır. Sünnetleri kılmak için geçireceği zaman kadar, farzın kazasını geciktirmiş olur. Hemen kaza etmeli demek, her zamanı kazaya sarf etmeli demektir. Yani, ancak kendinin ve bakması vâcib olanların nafakasını kazanacak kadar zamanı ayırıp, başka hiçbir sebeple kazayı geciktirmesi câiz değildir. Geciktirmesi günah olur). Görülüyor ki özürsüz terkedilen namazları, Şâfiîde de, Hanefide olduğu gibi acele kaza etmek lâzımdır. İki mezhep arasında fark yoktur. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen şeylerde mezhepler birbirlerinden ayrılmaz. Açık bildirilmeyip, ictihad ile meydana çıkarılan şeylerde ayrılabilir. Farz borcu olanların nâfilelerinin kabul olmayacağı, hazret-i Alinin haber verdiği hadis-i şerifte açıkça bildirilmiştir. (Nâfile) kelimesi, farz kelimesi yanında söylenince müekked sünnetler de dâhildir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sözü, bunu gösterdiği gibi, Hanefi âlimlerinin kitaplarında, mesela (Halebi-i kebir)de açıkça yazılıdır.

Bazı kimseler de, (Sünnetler yerine kaza kılınmaz. Çünkü, kaza her vakit kılınabilir. Fakat, sünnet telafi edilemez. Sünnet yerine kaza kılınır demek, sünnetin ehemmiyetini anlayamayanların sözüdür) diyor. Kaza her zaman kılınabilir diyerek, terkedilen namazların kazalarını geciktirmek yanlıştır. Çünkü, kaza kılmayı geciktirmek de, büyük günahtır. Terkedilmiş sünnetlerin telafisi emrolunmadı ki telafisinin mümkün olup olmadığı söz konusu olabilsin! İbni Âbidin 433. sayfada buyuruyor ki (Vâcib, İslamiyetin bildirdiği özürlerle terkedilir. O hâlde, sünnet, İslamiyetin bildirdiği özürlerle elbette terkedilir).

(Merakıl-felah) kitabında ve bunu açıklıyan (Tahtavi) “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar nâfile namaz kılmak, tahrimen mekruhtur. Sabah namazının sünnetini önceden kılmamış ise, bunu kılmak da, bu yasağın içindedir. Çünkü bu vakit, yalnız farz kılmak için ayrılmıştır. Yani, farzdan sonra güneş doğuncaya kadar, namaz kılmayan, hep farz kılmış sayılmaktadır. Bu ise, sabah sünneti bile olsa, nâfile kılmaktan daha efdaldir. Fakat, bu zaman içinde kaza kılmak mekruh olmaz. Çünkü, hükmen farz kılmış sayılmak, sünnetten efdaldir. Kaza kılmak ise, hakiki farz kılmak olup bundan daha çok efdaldir). Sünnetlerin, nâfile namaz demek olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Sünnetlerin nâfile namaz oldukları, bunun için, özürsüz olarak hayvan üzerinde kılınabilecekleri (Cevhere)de de açıkça yazılıdır.

Aynı sayfada, (Namaz vakti daraldığı zaman, nâfile kılmak tahrimen mekruhtur. Çünkü, farzın vaktini kaçırmaya sebep olur. Lazım olmayan namazı kılarak, lazım olan namazı kaçırmış olur ki aklı olanın yapacağı iş değildir. Güneş doğarken ve tepede iken ve batarken de, nâfile kılmak böyledir. Bu nâfileler, 5 vakit namazın sünnetleri ise de, yine böyledir) diyorlar. (Hadika)da 149. sayfada diyor ki (Namaz vakti daraldığı zaman, farzdan evvelki sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep olursa, bu sünneti kılmak haram olur). Dil afetlerini anlatırken buyuruyor ki (Farz olmayan bir şeyi yapmak için farzı terketmek câiz değildir).

Birçok Hanefi kitaplarında, mesela (Dürr-ül-muhtar), (İbni Âbidin), (Mülteka) şerhi olan (Dürr-ül-münteka) ve (Nimet-i İslam) kitaplarında diyor ki (Bir hakim, vazifesini yapmak için ve bir talebe din dersini kaçırmamak için, sabah namazından başka namazların sünnetlerini terkedebilir). Hakimin vazifesi, farz-ı ayn olmadığı hâlde, sünnetleri terketmek için özür sayılınca, birikmiş kazaları ödemek, farz-ı ayn iken ve cezası pek şiddetli iken, bunları ödemek özür olmaz mı?

Sünnetleri ve bazı nâfileleri kılanlar için, çok sevap vardır. Fakat bu sevaplar, kazası olmayanlar içindir. Sevapları çok diye, nâfilelere devam edip, kazaları, vakit buldukça kılmak, doğru değildir. (Ruh-ul-beyan) tefsirinde, Enam sûresinin, 165. âyetinde diyor ki (Allahü teâlâ kullarını iyi iş yapmaya teşvik için, çok sevap vaat etti. Çok sevap verileceğinin bildirilmiş olması, bunların emrolunan, fakat sevaplarının çok olduğu bildirilmeyen ibâdetlerden daha efdal olduklarını göstermez. Âlimler söz birliği ile bildirdiler ki farzlar, vâciblerden ve sünnetlerden daha efdaldir ve sevapları daha çoktur. Nâfile ibâdetler, yapılmamış farzların yerine geçemez. Nâfile yapmakla farz borcu ödenilemez. Câhiller farzı bırakıp nâfile ibâdet yapıyorlar. Nâfilelerin sevapları çok diyerek, böylece farz borcundan kurtulacaklarını sanıyorlar. Böyle söylemeleri İslamiyete uygun değildir). Zerkani, (Mevahib) şerhinde diyor ki (Sünnet yerine farz yapan kazanır. Farz yerine sünnet yapan aldanır). (Nur-ül-izah)ın, (Tahtavi) haşiyesinin 212. sayfasında diyor ki (Kadıhan) buyurdu ki farzdan önce sünnet kılmak, şeytanın ümitini kırmak, onu üzmek için emrolundu. Şeytan, Allahü teâlânın emretmediği sünnetlerde bile insanı aldatamıyorum, emrettiği farzlarda hiç aldatamam diye üzülür. Böyle olduğu, (Dürrü’l-muhtar)da ve (Reddü’l-muhtar)da da yazılıdır.

İstanbul’da, Süleymaniye umumî kütüphanesinde, Esad efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” kısmında [1037] numaralı ve Yahya Tevfik efendi kısmında [1463] numaralı (Nevadır-i fıkhiyye fi mezheb-il-eimmet-il hanefiye) ismindeki kitabı yazan, Kudüs kadısı Muhammed Sâdık efendi, faite namazların kaza edilmesini anlatırken buyuruyor ki (Büyük âlim İbni Nüceyme soruldu ki bir kimsenin kazaya kalmış namazları olsa, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsının sünnetlerini, bu namazların kazalarına niyet ederek kılsa, bu kimse sünnetleri terketmiş olur mu?)

Cevabında, (Sünnetleri terketmiş olmaz. Çünkü, 5 vakit namazın sünnetlerini kılmaktan maksat, o vakit içinde, farzdan başka bir namaz daha kılmaktır. Şeytan, insana hiç namaz kıldırmamak ister. Farzdan başka bir namaz daha kılarak, şeytana inat edilmiş, rezil edilmiş olur. (Nevadır)de diyor ki sünnet yerine kaza kılmakla, sünnet de yerine getirilmiş olur. Kaza borcu olanların, her namaz vakti, o vaktin farzından başka namaz kılarak, sünneti yerine getirmek için, kaza kılması lâzımdır. Çünkü çok kimse, kaza kılmayıp, sünnetleri kılıyor. Bunlar Cehenneme gidecektir. Halbuki sünnetlerin yerine kaza kılan, Cehennemden kurtulur) buyurdu.

İbni Nüceym “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Eşbah)da buyuruyor ki (Yasaklardan, zararlardan kaçmak, iyi, faydalı şeyleri yapmaktan daha önce gelir. Hadis-i şerifte, (Emirlerimi gücünüz yettiği kadar yapınız. Yasak ettiklerimden sakınınız!) buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte, (Yasak edilmiş şeyin zerresini yapmamak, bütün insanların ve cinnin ibâdetlerinden daha çok sevaptır) buyuruldu. Bunun için, meşakkat olunca vâcib terkedilir. Fakat yasakları, hele büyük günahları yapmaya hiç izin yoktur). İbni Âbidin istincayı anlatırken diyor ki (Avret yerini açmadan necaseti temizlemek mümkün olmazsa, namazı, öyle kılar. Çünkü, temizlemek emirdir. Açmak yasaktır. Günahtan kurtulmak önce gelir. Sünnet emirden de sonra gelir. Sünnet, sevap kazanmak için yapılır. Mekruh olan bir şeyi işliyerek de sünnet yapılmaz. Fakat farz yapılır, borc ödenmiş olur. Mesela başkasının suyu ile abdest almak, mekruh ise de, farz olan taharet hâsıl olur. Abdestsiz olan, başkasının suyu ile abdest alınca, sünnet sevâbı hâsıl olmaz). Buradan da anlaşılıyor ki kaza kılıp büyük günahtan kurtulmak, sünnet kılmaktan önce gelmektedir.

İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 123. mektubunda diyor ki (Hadis-i şerifte, (Bir insanın mâlâya’ni ile vakit geçirmesi, Allahü teâlânın, onu sevmediğinin alâmetidir) buyuruldu. Mâlâya’ni, faydasız iş demektir. Bir farzı yapmayıp, bunun yerine, nâfile ibâdet [sünnet] yapmak, mâlâya’ni ile vakit geçirmek olur). 260. mektupta buyuruyor ki (Nâfilelerin farz yanındaki kıymeti, bir damlanın, deniz yanındaki kıymeti kadar bile değildir. Sünnetin farz yanındaki kıymeti de böyledir).

Dürrü’l-muhtar’ın 458. sayfasında, (Nâfile kılmak isteyen, önce namaz kılmayı adamalı, sonra, nâfile yerine, bu adak namazı kılmalıdır. Nâfileleri adak yapmaksızın kılmalıdır diyenler de oldu. Sünnet namazları nezrettikten sonra kılan, bu sünnetleri kılmış olur) diyor. İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bu satırları açıklarken, (Namazları nezretmeden kılmalı diyenler, şarta bağlayarak adak yapmamalı demişlerdir. Çünkü, şart edilen şey, ibâdete karşılık yapılmış olur. Hadis-i şerif, Allahü teâlâ hastamı iyi ederse, Allah için şu ibâdetimi yapayım gibi şarta bağlanan nezri yasaklıyor. İbadetleri şarta bağlı olmayarak nezretmek böyle değildir. Nezir edilen namazı kılmak vâcib olduğu için, vâcib sevâbı hâsıl olur. Sünnet yerine, nezir olunan namaz kılınınca, sünnet de kılınmış olur) diyor. Sünnetleri önceden nezir edip de, nezir olarak kılmak daha iyi olduğu (Halebi)de ve (Tahtavi)nin (Merakıl-felah) haşiyesinde, nâfile namazlar sonunda yazılıdır. Böylece, öğle sünnetini kılmadan önce (4 rekat namaz kılmak nezrim olsun) derse, sonra adak namazı olarak niyet edip, kılsa, hem vâcib sevâbı kazanır, hem de öğle namazının sünnetini kılmış olur. Kulun, kendine vâcib ettiği namazı kılması ile sünnet terkedilmiş olmayınca, Allahü teâlânın farz ettiği kaza namazı kılınınca, sünnet elbette terkedilmiş olmaz. Hem kaza kılınmış olur, hem de sünnet kılınmış olur. Çünkü, farz namazları tembellikle terketmek büyük günahtır. Her günaha hemen tövbe etmek farzdır.

Sünnet kılarken, kaza namazı için niyet edilmez diyenlere, sebebini sorunca, hiçbir kıymetli kitap gösteremiyorlar. Yalnız, (İbni Âbidin)de, (Halebi)de ve (Tahtavi)nin (İmdad) şerhinde, (Fevt olmuş namazların kazalarını acele kılmak lâzımdır. Fevt olmuş namazların kazalarını kılmak, nâfile kılmaktan daha iyi ve önemli ise de, 5 vakit namazın sünnetlerini ve hadis-i şerifte övülmüş olan Duhâ, Tesbîh, Tehıyet-ül-mescid ve ikindiden önce 4 rekat ve akşamdan sonra 6 rekat sünnet gibi belli namazları kılmak böyle değildir. Bunları nâfile niyeti ile kılmalıdır) yazılıdır, diyorlar. Bu yazılar, 5 vakit namazın farzlarını fevt eden, yani elinde olmayarak özür ile kaçırmış olanlar içindir. Böyle, kaçırılmış farzların kazalarını sünnet yerine kılmamalı, ayrıca kılmalı denilmektedir. Biz de böyle söylüyoruz. Özür ile kaçırılan birkaç vakit farzların kazalarını, sünnetler yerine kılmaya lüzum yoktur diyoruz. Çünkü, namazları özür ile kazaya bırakmak suç, günah olmadığı gibi, bunların kazalarını, sünnetleri kılacak kadar geciktirmek de suç olmaz diyoruz. Fakat, namazı özür ile kılamamak [fevt etmek] başkadır. Bile bile tembellikle kılmamak [terketmek] başkadır. Birincisi, hiç günah değildir. İkincisi, büyük günahtır. İkisini birbirine karıştırmak pek yanlıştır. Özür ile kaçırılan farzların, sünnetler yerine kılınmıyacağını kitaplarda görerek, tembellikle terkedilmiş farzların da, sünnetler yerine kılınamayacağını sanmak ve onu buna delil, senet göstermeye kalkışmak, bir ilim adâmina yakışacak şey değildir. Hanefi kitaplarının bu yazısı, (Farzları tembellikle kılmayıp, büyük günaha girmiş olanlar, sünnetleri kaza niyeti ile kılamaz) demiyor. Bundan başka, sünnetlerin nâfile namaz olduklarını, nâfile niyeti ile kılınacaklarını bildiriyor. (Cevhere)de diyor ki Hanefi fıkıh kitapları (Faite namazların kazası) diyor. (Terkedilmiş namazların kazası) demiyor. Çünkü, müslüman namazını bilerek terketmez. Gaflet, uyku ve unutmak gibi özürle fevt eder. Bu ikisini birbiri ile karıştırmamalıdır.

Farzların ehemmiyeti Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiştir. Mesela, fârisî (Tergib-üs-salât) kitabının müellifi “rahmetullahi teâlâ aleyh” 6. sayfasında diyor ki (Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İki farz namazı bir araya getirmek, büyük günahlardandır). Yani, bir namazı vaktinde kılmayıp, vaktinden sonra kılmak, ekber-i kebairdir, en büyük günahtır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir namazı, vakti çıktıktan sonra kılan kimseyi, Allahü teâlâ, 80 hukbe Cehennemde bırakacaktır). Bir namazı, vaktinden sonra kılmanın cezası bu olursa, hiç kılmayanın cezasını düşünmeli).

(Umdet-ül-İslam) kitabı, Süleymaniye kütüphanesi, Muhammed Esad efendi kısmında vardır. m. 1989 da (Menahic-ül ibad) kitabı ile birlikte bastırılmıştır. Bu kitapta buyuruyor ki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Namaz dinin direğidir. Namaz kılan, dinini doğrultmuş olur. Namaz kılmayan, dinini yıkmış olur). Bir hadis-i şerifte buyurdu ki (Kıyamet günü, imandan sonra, ilk sual namazdan olacaktır). Allahü teâlâ buyuracak ki (Ey kulum, namaz hesabının altından kalkarsan, kurtuluş senindir. Öteki hesapları kolaylaştırırım!). Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir namazı, bilerek, özürsüz kılmayan kimse, 80 hukbe Cehennemde kalacaktır!). Bir hukbe 80 senedir ve bir ahiret günü, bin dünya senesi kadar uzundur. Bir farzı özürsüz kılmayan, 80 kere 360.000 sene Cehennemde yanacaktır. [(Medâric-ün-nübüvve) 510. ve (Mârifetname)nin 118. sayfalarında diyor ki (Böyle meşhur misalleri söylemek, sayı bildirmek için değil, sayının çokluğunu ve ehemmiyetini göstermek içindir).] O hâlde, namazı özürsüz, tembellikle kılmayanlara yazıklar olsun! Âlimlerimiz, söz birliği ile diyor ki (Namaz kılmayanın şahitliği kabul olmaz. Çünkü, namaz kılmayan fasıktır. Farz namazlar, müminin Allahü teâlâya karşı olan borcudur. Vaktinde kılmadıkça borcdan kurtulamaz). (Akidetünnecah) kitabında diyor ki (Bir kimse, tövbe-i nasuh yaparsa, günahları affolur. Namazlarını kaza etmedikçe, yalnız tövbe ile affolmaz. Kaza ettikten sonra tövbe ederse, affolması ümit edilir).

İbni Nüceym Zeyn-ül-Âbidin, (Kebair ve segair) kitabında buyuruyor ki (Farz namazları [yanlış takvimlere uyarak] vakti girmeden önce kılmak ve vakti çıktıktan sonra kılmak büyük günahtır. Büyük günah, ancak tövbe etmekle affolur. Küçük günahları affettirecek şeyler çoktur. Tövbe ederken, kılmadığı namazları kaza etmesi lâzımdır. Kabul olan hac, büyük günahları temizler diyen âlimler, namazları kaza etmek lazım olmaz dememişlerdir. Namazı vaktinden sonraya özürsüz geciktirmek günahı affolur demişlerdir. Ayrıca kaza etmek lâzımdır. Kaza etmeye gücü varken kaza etmezse, ayrıca büyük bir günah daha işlemiş olur). Hanefide iftitah tekbîrini vakit çıkmadan alan, Şâfiîde ve malikide bir rekati vakit çıkmadan kılan, namazını vaktinde kılmış olur. Namazın hepsi vakit içinde tamam olmazsa, küçük günah olur.

(Dürr-ül-münteka)da buyuruyor ki (Namazı vazife tanımayan, farz olduğuna inanmayan kâfir olur. Mürted ve kâfir memleketinde imana gelenler, namazın farz olduğunu işitinceye kadar, kılmadıkları namazları kaza etmez).

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, namazın niyetini anlatırken ve (Fetava-i Kübrâ) kitabı, 26. sayfada buyuruyor ki (Bir kimse, senelerce namaz kılsa, fakat hangileri ilk ve son sünnet olduğunu bilmese, hepsini, farz niyet ederek kılsa, hepsi kabul olur. Çünkü, sünnetlere, farz diye niyet edilirse, sünnet kabul olur). Her namaz vaktinde ilk kıldığı, farz olur. Sonra kıldıkları sünnet olur. (Halebi-i sagir)de diyor ki (Senelerce kılmış olduğu namazlarda [yani on iki şartından herhangisinde] noksanı olduğunu anlayan kimsenin, bu namazların hepsini kaza etmesi iyi olur. Noksanı yok ise, bunları kaza etmesi, mekruh olur veya olmaz denildi. Mekruh olmaz diyenler de, bu kazaları, sabah ve ikindi namazlarından sonra kılmamalıdır. Çünkü, [kazası yok ise], hep nâfile olurlar dedi).

(Eşbah)da buyuruyor ki (5 vakit namazın ilk ve son sünnetlerini, yani müekked sünnetleri kılarken, sünnet olduğuna niyet etmek lüzumunda sahih olan, güvenilen fetva, şart olmadığını göstermektedir. Revatib sünnetler, nâfile niyeti ile veya yalnız namaza niyet ederek sahih olur. Yani o vaktin sünneti olur. Ayrıca sünnet diye niyet etmeye lüzum yoktur. İmâm-ı Zeylai de “rahmetullahi teâlâ aleyh”, böyle buyurmuştur. Mesela fecir doğmadan, teheccüd niyeti ile iki rekat kılıca, fecrin başlamış olduğu, sonradan anlaşılsa, bu namaz, sabah sünneti yerine geçer. Ayrıca sabah sünneti kılmak lazım olmaz. Öğlenin farzında 4. rekatte oturduktan sonra unutarak 5. rekate kalksa, 6. rekati de kılıp selam verir. İki rekati nâfile olur. Bu iki rekatin son sünnet olmaması, sünnet olarak niyet edilmediği için olmayıp, sünnete ayrı bir tekbîrle başlamadığı içindir. Teravihte de, teravih olduğuna niyet etmek şart olmadığı haberi sağlamdır. Bunun gibi, kazaya kalmış öğle namazı olmayan kimse, Cuma namazından sonra kıldığı 4 rekate (Vaktine yetişip kılmamış olduğum son öğleyi kılmaya) niyet etse, sonra Cuma namazının sahih olduğu anlaşılsa, sağlam ve sahih habere göre, bu 4 rekat, Cuma sünneti olur). 59. sayfada diyor ki (Nâfileleri ve Ratibe sünnetleri, yalnız namaz kılmaya veya sünnetten başka bir namaza niyet ederek kılıca, sahih olacaklarını daha önce bildirmiştik). Görülüyor ki namaz vakti içinde, o vaktin farzından başka kılınan her namaz [mesela kaza namazı], o vaktin sünneti de olur.

İbni Âbidin, namaza niyeti anlatırken ve (Uyun-ül-besair) 54. sayfasında diyorlar ki (Derin âlimlere göre, yalnız namaza niyet edilerek kılınan sünnet sahih olur. Çünkü, 5 vakit namazın sünneti demek, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” kıldığı namaz demektir. Bu namazlara sünnet ismi sonradan verilmiştir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, 5 vakit namazın sünnetlerini kılarken, yalnız (Allah rızası için namaz kılmaya) derdi. (Sünnet kılmaya) diye niyet etmezdi. Her vakit içinde böyle kılınan her namaz, sünnet ismi verilen namaz olur). (Halebi-i kebir)de de böyle yazılıdır. 52. sayfada buyuruyor ki (Tecnis) kitabında bildirildiği gibi, 5 vakit namazın sünnetleri nâfile namazdır. Nâfile niyeti ile de kılınır. (Dürr-ül-muhtar)da ve Mollâ Hüsrev, (Dürer) kitabında diyorlar ki (5 vakit namazın sünnetleri ve teravih namazı, aslında nâfile namazdır. Bunları kılarken, yalnız namaza diye niyet yetişir).
(İbni Âbidin) ve (Nur-ül-izah) haşiyesinde buyuruyorlar ki (Camie girince iki rekat namaz kılmak sünnettir. Buna (Tehıyetülmescid) namazı denir. Camie girince, farz, sünnet ve herhangi bir namaz kılınırsa, tehıyetülmescid de kılınmış olur. Kılınan namazlara, tehıyetülmescid diye de ayrıca niyet etmeye lüzum yoktur. Çünkü, tehıyetülmescid kılmaktan maksat, namaz ile câmi sâhibi olan Allahü teâlâya hürmet etmektir. Bu namazlarda bu maksat hâsıl olmaktadır).

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Tehıyetülmescid) namazını anlatırken buyuruyor ki (Öğlenin farzına dururken, hem farz, hem de sünneti olarak iki niyet yapılırsa, iki imama göre, yalnız farz kılınmış olur. İmâm-ı Muhammede göre ise, o namaz kabul olmaz. Çünkü, farz ile sünnet ayrı cinsten iki namazdırlar. [Bir namaz vaktinde, kılınan namazlar, ya vaktin farzıdır. Yahut bu farzdan başka, herhangi bir namazdır. Vaktin sünnetleri ve kaza namazları bu ikinci cinstendir. Halbuki kaza namazı ile sünnet, aynı cinsten oldukları için, tek bir namaz iki niyet ile kılınır.] İki imama göre, kuvvetli olanı kılınmış olur. Halbuki camie girince kılınan herhangi bir namaz, tehıyetülmescid yerine de geçtiği için, farz kılarken tehıyetülmescid olarak da, ayrıca niyet etmek, İmâm-ı Muhammede göre de câiz olur. Yalnız farza niyet edince de, bu iki namaz birlikte kılınmış olur). Vaktin farzı ile sünnet, başka namaz iseler de, sünnet, farzdan başka kılınan namaz demek olduğu için, sünnetin kazaya benzerliği tehıyetülmescid namazının farza benzerliği gibidir.

Eşbah kitabının 30. sayfasında diyor ki (Bir ibâdette sevap hâsıl olması için, yalnız bu ibâdetin sahih olması şart değildir. Halis niyet edilmesi de şarttır. Halis niyet ederek yapılan bir ibâdet, bilmeyerek fâsid olursa, sahih olmaz. Fakat niyet edildiği için, çok sevap hâsıl olur. Mesela, abdestli olduğunu zannederek, abdestsiz kılınan namaz sahih olmaz. Fakat, niyetine karşılık çok sevap verilir. Necis olduğunu bilmediği suyu, temiz zannederek, bununla abdest alıp kılınan namazın şartı noksan olduğu için sahih olmaz ise de, niyet mevcûd olduğu için sevap verilir. Şartlarına uygun olduğu için sahih olan bir namaz, riya ile gösteriş için kılınırsa, sevap hâsıl olmaz). Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terketmiş olmaz ise de, sünnetin sevâbına kavuşmak için de, kazayı kılarken, sünneti kılmaya da niyet etmesi, yani kalbinden geçirmesi lâzımdır. Farz namaz ile sünnet namaz birbirinden başka oldukları için, farzı kılarken, sünnete de niyet etmek câiz olmuyor. Yani sünnet sahih olmuyor. Kaza namazı ile sünnet namaz birbirlerinden başka olmadıkları için, kaza kılarken sünnete de niyet etmek sahih oluyor.

Özürsüz senelerce namaz kılmayan bir müslümanın, kılmadığı namazlarını kaza etmesi üç şekilde olur:

1 – 5 vaktin sünnetleri yerine ve günün her boş zamanında, hep kaza kılar.

2 – Yalnız sünnetlerin yerine kaza kılar.

3 – Sünnetler yerine kaza kılmayıp, başka zamanlarda, hep kaza kılar.

Bu üç şekilden en iyisi birincisidir. Böylece, kazalar, bir ân önce biter.

2. şekilde, kazalar çabuk bitmez. Hem de, kaza borcu olanın sünnetlerinin sevâbı olmaz. Fakat, hiç kılmamaktansa, sünnetler yerine kılmalıdır. Çünkü, (Hepsini yapamayan, elden geleni yapmalı, hepsini elden kaçırmamalıdır) buyurulmuştur. Üçüncü şekle gelince, bu, özür ile kılamamış kimse içindir. Çünkü, bunun sünnetleri kılacak kadar kazayı geciktirmesi günah olmuyor. Bâzıları, 2. şekli yapmamalı, üçüncüyü yapmalı diyor. Halbuki üçüncüyü yapabilen kimse, birinciyi yapacak kimse demektir. O hâlde namazı özürsüz aylarca terkedenlerin, kılmadığı zamanları hesap ederek, bu kadar zaman, birinci şekle göre kılması, böyle kılamazsa, 2. şekilde kılıp, kazalarını en kısa zamanda bitirerek Cehennemden kurtulması lâzımdır.

Kazası olmayan, sünnet yerine kaza kılarsa, bunlar nâfile olur. Nâfile sevâbının sünnete nazaran çok az olduğunu bildirmiştik.
Şeyhulİslam İbni Kemâl paşa, (Şerh-ı hadis-i erbain) kitabında, (Sünnetimi terkedene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini şöyle açıklamaktadır:

Bu hadis-i şerifte sünnet demek, İslamiyet yolu demektir. Çünkü, mümin kimse, büyük günah işlese de, şefaatten mahrum olmaz. Hadis-i şerifte, (Büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruldu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hak teâlâdan getirdiği dine tâbi olmak lâzımdır. Bunu terkeden, şefaate kavuşamaz. (Şirat-ül-İslam) kitabında diyor ki (Bu hadis-i şerifteki sünnet, yapması vâcib olan şeyler demektir. Bu da, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiîn ve Tebeı tabiînin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” imanı ve ibâdetleridir. Bu sünnete yapışanlara, (Ehl-i sünnet) denir. O hâlde, hadis-i şerifin mânâsı, inanılacak şeylerde ve yapılacak ve sakınılacak işlerde Ehl-i sünnetten ayrılanlar, şefaate kavuşamayacaklardır demektir).

[(Ümmetimin arasında fitne, fesad yayıldığı zaman, sünnetime sarılana 100 şehit sevâbı vardır) hadis-i şerifi de, (Selef-i sâlihin zamanındaki îman ve ahkâm-ı İslâmiyye bilgilerine uyan kimseye yüz şehit sevâbı vardır) demektedir. (Rıyad-un-nasıhin)de, namazın ehemmiyetini anlatırken diyor ki (İmâm-ı Nasır-üddin Seyyid Ebül-Kasım Semerkandi diyor ki bu hadis-i şerif, ümmetim arasında fesad çıktığı zaman, Ehl-i sünnet ve cemaat îtikadında olup 5 vakit namazı cemaat ile kılana yüz şehit sevâbı verilir demektir). Bunun için, önce ehl-i sünnete uygun îman etmek, sonra haramlardan sakınmak, sonra farzları yapmak, sonra mekruhlardan sakınmak, sonra müekked sünnetleri, daha sonra da müstehapları yapmak lâzımdır. Bu sırada, önce olanı yapmayanın, sonra olanı yapmasının hiç faydası olmaz ve önce olanı yapabilmek için, sonra olanı terketmesi câiz, hatta vâcib olur. Mesela, imanı olmayanın günahtan sakınması, harama devam edenin farzları yapması, ahirette işe yaramaz. Bunlardan birini yapmayanın sakal bırakmasının faydası olmaz. Çünkü sakal uzatmak, yukarıdaki sırada bunlardan sonra gelmektedir. Sakal traş etmenin bidat olduğu da söylenemez. Çünkü bidat, İslamiyetin emretmediği bir şeyi ibâdet olarak, yani sevap kazanmak için yapmak demektir. Hiçbir müslüman, sevap kazanmak için sakalını kazımaz. Sakal traş etmenin mekruh olduğunu bilir. Bundan daha önce lazım olan din vazifesini yapabilmek için traş etmenin câiz olduğunu bilmekte, böylece ahkâm-ı İslamiyeye, yani sünnete uymaktadır.

(Bahr-ür-raık)de ve (Dürr-ül-muhtar)ın Tahtavi haşiyesinde, orucu bozmayan şeyleri anlatırken diyor ki (Bıyığa, sakala ziynet için, süs için yağ sürmek mekruhtur. Cemâl için, yani çirkinliği gidermek, vakarını, şerefini korumak için yağ sürmek mekruh değildir. Cemâl için yapılan bir şeyde ziynet de hâsıl olursa, ziynete niyet etmezse, zarar vermez. Yeni, güzel şeyler giymek de, Cemâl için olunca mubah olur, iyi olur. Kibr için olursa, haram olur. Giydiği zaman halinde bir değişiklik olmazsa, kibr için olmadığı anlaşılır. Sakalın uzunluğu sünnet miktarı ise, daha uzatmak için yağlamak tahrimen mekruh olur. Sakalın sünnet miktarı, bir kabzadır, bir tutamdır. Sakalın, çenedeki ile birlikte bir tutamdan fazlasını kesmek vâcibdir. (Sakalınızı uzatınız!) hadis-i şerifi, bir tutamdan fazla uzatınız demek değildir. Sakalı bir tutamdan kısa yapmayın veya tamamen kazımayın demektir. Çünkü, bu hadisi haber veren Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma”, sakalının bir tutamdan fazlasını keserdi. Sakalın bir tutamdan kısa olmasına hiçbir âlim mubah demedi. Sakal kazımak, ateşe tapanların ve Hind yahudilerinin adetidir. Kâfirlere teşebbüh haramdır). Görülüyor ki âlimler sakal bırakmanın sünnet olduğunu bildiriyor. Vâcib diyenler, Cumhura karşı gelmiş oluyorlar. Kâfirlere veya kadınlara benzemek için sakalı bir tutamdan kısa yapmak veya tamamen kazımak haramdır. Benzemek niyeti olmayıp, memleketin adetine uymak için olursa, mekruh olur. Kısa sakala sünnet demek bidat olur. Sünnete ehemmiyet vermezse, kâfir olur. Sünneti özür ile terketmek câiz, hatta lazım olduğu kitaplarda yazılıdır].

İbni Âbidin, 71 ve 319 ve 433 ve 453. sayfalarda buyuruyor ki (Namazların sünnetlerine ehemmiyet, kıymet verip, tembellikle, özürsüz ve çok zaman terkeden, azarlanır. Fakat şefaatten mahrum kalmaz). (Öğleden önce olan sünneti terkeden, şefaatime kavuşamaz) hadis-i şerifi, özürsüz ve ısrar ile terkeden kimse, bu namaz için olan ve derecenin yükselmesine yarayan şefaatime kavuşamaz demektir. Özür ile terketmenin, buna mâni olmayacağı, (İbni Âbidin)de ve (İmdad)ın (Tahtavi) haşiyesinin 203. sayfasında yazılıdır. Zaten, sünnetleri kaza niyeti ile kılıca, sünnet terkedilmiş olmaz. Sünnet olan namaz, farzdan başka kılınan namaz demek olduğu, 281. sayfa sonunda yazılıdır.

(İbni Âbidin) 396. sayfada ve (Mecmaül-enhür)de 112. sayfada diyor ki (Nâfile kılan kimse, farz kılan imama uyduğu zaman, 3. ve 4. rekatlerde zamm-ı sûre okuması farz olmaz. Nâfile olur. Çünkü, bu namazı, farz şeklini almıştır). Sünnet yerine kaza kılarken de, 3. ve 4. rekatlerde zamm-ı sûre okumanın farz olmayacağı anlaşılmaktadır. (Uyunü’l-besair) 103. sayfasında diyor ki ((Tatarhaniye)de, kazaya kalmış namazı olup olmadığını bilemeyen kimsenin öğle, ikindi ve yatsının sünnetlerinde zamm-ı sûre okuması daha iyi olur buyuruldu. Bundan maksat, sünnetlere kaza niyet etmesi ve zamm-ı sûre okuması daha iyi olur demektir).

Farzları kılarken sünnetler yerine kaza kılmak câiz olduğuna, Trablus fetva emini faziletli Ramiz-ül-mülk hazretlerinin fetva verdiği Beyrutta çıkan (Eşşihab) mecmuasının 14 Zilkade 1388 [m. 1969] sayısında uzun yazılıdır.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

1 Yorum

Comments are closed.