NECASETTEN TAHARET

İbni Âbidin (Namazın şartları) başında diyor ki: (Bedende, elbisede ve namaz kılacak yerde necaset, pislik bulunmamaktır. Başörtüsü, başlık, sarık, mest ve nalın da elbiseden sayılır. Boyuna sarılı atkının sarkan kısmı, namaz kılan ile birlikte hareket ettiği için, elbise sayılır ve burası temiz olmazsa, namaz kabul olmaz. Yaygının, bastığı ve başını koyduğu yeri temiz olunca, başka yerinde necaset bulunursa, namaz kabul olur. Çünkü yaygı, atkı gibi bedene bitişik değildir. Kucağa oturan üstü necasetli çocuk, kedi, kuş, ağzı akan köpek bozmaz. Çünkü, bunların kendileri durmaktadır. Fakat insan, bunları kucağında, omuzunda, başka yerinde tutarsa, taşımış olur ve namazı bozulur. Salyası akmayan yırtıcı hayvanın ve kedi gibi temiz hayvanların ve çocuğun üstleri temizse, bunları taşımakla, üstünde tutmakla namazı bozulmaz. Çünkü, bunların içindeki necasetleri, hâsıl oldukları yerde kapalıdır. Namaz kılan insanın kendi necaseti, kanı da hâsıl olduğu yerde kapalıdır. Cepte kanlı yumurta taşımak da böyledir. Yumurtadaki kan, hâsıl olduğu yerde kapalı olduğu için namazı bozmaz. Fakat, kapalı şişe içinde idrar taşıyanın namazı câiz olmaz. Çünkü şişe, bevlin meydana geldiği yer değildir. Halebi-i kebir’de de böyle yazılıdır. [Bundan anlaşılıyor ki cebindeki şişede, dirhemden fazla kan, ispirto veya kapalı kutuda kanlı mendil, necis bez varken namaz kılmak câiz değildir.] 2 ayağın bastığı ve secde ettiği yerin temiz olması lâzımdır. Secde ettiği bez küçük olsa bile başka tarafları pis ise, namaz câiz olur. Necaset üstüne örtülü bez, cam, [naylon] üstünde namaz kabul olur. Secdede, etekleri kuru necasete değerse, zararı olmaz. Bir ayağı altında necaset olup bunu kaldırıp, tek ayak üstünde kılıca, bastığı yer temiz ise, kabul olur. Ellerin ve dizlerin konduğu yerin temiz olması şart değil diyenler çoktur. Eli üstüne secde ederse, elini koyduğu yerin temiz olması lâzımdır.)

Deride, elbisede, namaz kılınan yerde, (Dirhem miktarı) veya daha çok kaba necaset yok ise, namaz sahih olur ise de, dirhem miktarı bulunursa, tahrimen mekruh olur ve yıkamak vâcib olur. Dirhemden çok ise, yıkamak farzdır. Az ise, sünnettir. Şarabın damlasını da yıkamak farzdır diyen de vardır. Diğer 3 mezhepte kaba necasetlerin hepsinin zerresini bile yıkamak farzdır. [Mâlikî mezhebinde, 2. kavle göre, necaset namaza mâni değildir. Temizlemek sünnettir. Şâfiîde, istincadan sonra kalan necasetin affolduğu (Mafüvat)da yazılıdır.] Necaset miktarı, bulaştığı zaman değil, namaza dururken olan miktarıdır.

(Dirhem miktarı), katı necasetlerde 1 miskal, yani 20 kırat, yani 4,8 gr. ağırlıktır. Akıcı necasetlerde, açık el ayasındaki suyun yüzü genişliği kadar yüzeydir. 1 miskalden az olan katı necaset, elbisenin, avuç içinden daha geniş yüzüne yayılınca namaza mâni olmuyor.

NECASET 2 TÜRLÜDÜR:

1) Kaba necaset: İnsandan çıkınca abdeste veya gusle sebep olan her şey, eti yenmeyen hayvanların, [yarasa hâriç] ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ve süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanların kanı ve şarap, leş, domuz eti ve kümes ve yük hayvanlarının, koyun ve keçinin necasetleri, galiz, yani kabadır. Kan 4 mezhepte de kaba necasettir. Meni, mezi ve idrardan sonra çıkan vedi ismindeki beyaz, bulanık, koyu sıvı, hanefi ve malikide kaba necasettirler. Şâfiîde yalnız meni, hanbelide ise, her 3’ü de temizdir.

Kedinin bevli yalnız elbisede ve şehitin kanı, kendi üzerinde kaldıkça ve yenilen et, karaciğer, yürek ve dalakta bulunup akmayan kanlar ve balık kanı ve bit, pire, tahta biti pislikleri ve kanları hep temizdir. Yani, bunlar fazla bulaşınca da namaz kılınabilir denildi. Sarhoş eden bütün içkiler de, şarap gibi kaba necasettirler. Hafif diyenlerin sözleri zayıftır. Rakının, [ispirtonun] kaba necis olduğu (Halebi-i kebir) ve (Merakıl-felah)da ve türkçe (Nimet-i İslam)da yazılıdır.

2) Hafif necaset: Hafif olan necasetlerden, bir uzva ve elbisenin bir kısmına bulaşınca, bu kısmın veya uzvun 4’te 1’i kadarı namaza zarar vermez. Eti yenen 4 ayaklı hayvanların bevli ve eti yenmeyen kuşların pisliği hafiftir. Güvercin, serçe ve benzerleri gibi eti yenen kuşların pisliği temizdir. Fare pisliği ve bevli affedilmiş ise de, suya, yağa az da düşse, temizlemek iyi olur. Az miktarda buğdaya karışıp un olursa affedilmiştir. Temizlenmeleri ve sıvıya damlayınca necis yapmaları bakımından kaba necasetle hafif necaset arasında fark yoktur.

İğne ucu kadar elbiseye sıçrayan bevl ve kan damlaları ve sokakta sıçrayan çamurlar ve necaset buharlarının, necasete dokunarak gelen gazların, rüzgarın ve ahırda, hamamda meydana gelen buharlardan, duvarlarda hâsıl olan damlalarının elbiseye, yaş deriye değmesi affedilmiştir. Bunlardan korunmak güç olduğu için, zaruret kabul edilmiştir. Fakat, necasetin imbiklenmesi ile elde edilen sıvı necistir. Çünkü, bunu kullanmakta zaruret yoktur. Bunun için rakı ve ispirto kaba necis olup içilmeleri şarap gibi haramdır. [Rakının, ispirtonun necis ve haram olduğu (Merakıl-felah)da Tahtavi haşiyesinde yazılıdır. O hâlde, alkollü içkiler ve zaruretsiz kullanılan kolonya, ispirto ve tentürdiyot gibi alkollü ilaçlar, namaz kılarken, elbiseden ve deriden yıkanıp temizlenecektir.] İspirto ocağında ısıtılan yemek necis olmaz.

[Dürrü’l-muhtar’da, istinca faslı sonunda, “Toprak ve sudan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz olur. Fetva da böyledir” diyor. Eşbah’ın 4. kaidesinde de böyle yazılıdır. İbni Âbidin, Dürrü’l-muhtar’ı açıklarken diyor ki “Âlimlerin çoğunun böyle söylediği Fethu’l-kadir’de yazılıdır. Böyle fetva verildiği, Bezzaziye’de yazılıdır. İmâm-ı Muhammed Şeybani böyle buyurdu. Bu çamur necis olur diyenler de vardır. Fakat, bunlara göre de temiz toprak ile gübre karışımı temiz kabul edilir. Çünkü bunda ihtiyaç vardır.” Tergibü’s-salât’da diyor ki [bazı âlimlere göre] gübre karışık sıva, temiz su ile yapılmış ve gübresi çamurdan az ise, temiz kabul edilir.

İhtiyaç olduğu için hazırlanan karışımlardaki 2 maddeden biri temiz ise ve necis olanın yerine temizini kullanmakta haraç varsa, 1. kavle göre karışımın da temiz olacağı anlaşılmaktadır. İspirtolu ilaçlar, kolonya, mürekkeb ve vernikler ve boyalar böyledir. Şâfiî mezhebinde, necis sıvıların, ilaç ve itriyat islahı için kullanılan miktarlarının affedildikleri, El-fıkh-ü alel-mezahibi’l-erbea’da ve Mollâ Halîl Siridi’nin (El-mafüvat) kitabının Süleyman bin Abdullah Siridi “rahmetullahi teâlâ aleyhima” şerhinin 1368 [m. 1949] Kamışlı baskısında yazılıdır. Haraç olduğu zaman, zayıf olan kavle uymak câiz olduğu, bu 2 kitapta yazılıdır. Bunun için, zor durumda kalınca, hanefi ve Şâfiî mezhebinde olanın, böyle karışımların çok miktarı ile birlikte namaz kılmaları câiz olmaktadır. Temiz kabul edilen ilacın, zaruret olmadan içilemeyeceği, tevekkül bahsi sonunda yazılıdır.]

Necasetten hâsıl olan amonyak gazının meydana getirdiği nişadır temizdir. Necaset üzerinden kalkıp uçan tozlar, sinekler, elbiseye, suya gelirse, pis yapmaz.

Köpeğin bastığı çamurun necis [pis] olmaması sahihtir. [Hadika sonunda diyor ki (Elbisenin bir yerine necaset bulaşsa, bulaşan yeri unutsa, zannettiği yerini yıkasa, temizlendi kabul edilir. Yaş ayağı ile necis yerde yürüse, yer kuru ise, ayakları necis olmaz. Yer yaş olup ayakları kuru ise, ayakları ıslanırsa, necis olurlar. Köpeğin mescitte yattığı yer kuru ise, necis olmaz. Yaş olup necasetin eseri görülmezse, yine necis olmaz. Ayakkabı ile kılınan namazın sevâbı, çıplak ayakla kılınandan katkat fazladır. Üzerinde necaset görülmedikçe, sokakta gezilen ayakkabı da böyledir. Vesvese ve şüpheye ehemmiyet verilmez. İçki satandan alınan elbise, halı ve saire temiz kabul edilir. Başkası yanında gusül abdestinden sonra, peştemalı çıkarmadan ve sıkmadan üzerine 3 kere su dökünce temiz olur. Her şeyde asıl olan, taharettir. Necaset bulaştığı kesin bilinmedikçe, zannetmekle necis denilmez. Ehl-i kitabın darülharpte kesmiş oldukları hayvan, aksi Sâbit olmadıkça, temiz kabul edilir. Mecusinin, kitapsız kâfirlerin etli yemeklerini yemek, hayvanı onların kestiği katî bilinmediği için, tenzîhen mekruhtur. Şimdi kasaptan alınan etler de böyledir.)]

Tavsiye Yazı: Necaset nasıl temizlenir?

Deniz hayvanlarından, yemesi câiz olmayanlar da, temizdir. Buğday içine deve pisliği düşüp un yapılmış ise veya sıvı yağ veya süt içine düşmüş, sonra çıkarılmış ise, 3 sıfatından biri görülmedikçe yiyip içmek câiz olur. Pis kumaşın temiz tarafında namaz kılınır. Ayakkabısı, çorabı, mesti temiz olan kimse necis yerde namaz kılarsa, kabul olmaz. Bunları çıkarıp, bunların, üstüne basarsa kabul olur. Bunların altı pis olunca da böyledir). Tavuk kesilip, tüyleri dökülmek için, karnı yarılmadan, kaynar suya konursa necis olur.

[Ebussuud efendi fetvası, 4. sayfasında buyuruyor ki (Bir tavuk boğazlanıp içi ve gursağı çıkarılmadan, kaynar suda haşlasalar, yolsalar, yemesi helal olmaz, haramdır. Kesip içi ve gursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necaset bulaşmamış ise, yemesi helal olur).

Reddü’l-muhtar’da diyor ki (Kaynamayan sıcak suda bırakılan, içi boşaltılmamış tavuğun yalnız derisi necis olur, yolunup, içi boşaldıktan sonra, 3 kere, soğuk su ile yıkanınca, her yeri temiz olur. İşkembe de, böyle 3 kere yıkamakla temiz olur).]

Herhangi eti, şarap veya ispirto ile kaynatınca, et necis olur. Hiçbir sûretle temizlenemez. 3 kere temiz su ile kaynatıp, her birinde soğutulunca, temiz olur da denildi. Necaset karışmış sütü, balı, pekmezi temizlemek için, biraz su ile karıştırıp, su uçuncaya kadar kaynatılır. Sıvı yağı temizlemek için, su ile çalkalayıp, üste ayrılan yağ alınır. Katı yağ su ile kaynatılır. Sonra alınır.

Şâfiî mezhebinde, karada yaşıyan hayvanların leşleri necis olduğu gibi, bunların bütün parçaları, tüyleri, kılları, kemikleri, derileri ve bunlardan çıkan, yumurtadan başka her şey necistir. İnsandan ve kara hayvanlarından çıkan akıcı kanlar ve sarhoş eden her içki necistir. Şâfiîde hınzırın ve kelbin bütün bedeni de necaset-i galizadır. [Tüyleri yaş iken] Temas ettikleri her yer necis olur. Buraları temizlemek için, 7 kere yıkanır. Bunlardan birine toprak katıp, bu bulanık su ile yıkanır veya necis şey suya konup üzerine toprak serpilir ve yıkanır. Yahut üzerine önce toprak, sonra su konur. Topraklı su ile yıkamadan önce necaseti izale etmek lâzımdır. Necasetin yeri yaş ise, önce toprak koymamalı, diğer 2 usulden biri ile yıkamalıdır. Necasetin izalesi birkaç yıkamakla olursa, bunların hepsi bir yıkamak sayılıp, sonra 6 kere daha yıkamak ve bunlardan biri topraklı olmak lâzımdır. Kokusunu, rengini, tadını çıkarmak için olan yıkamaların her biri ayrı yıkamak sayılır. Bu 2 hayvandan başka necasetlerin, bir kere de olsa, yalnız mutlak su ile yıkamakla temizlenmeleri kâfi olur. Şâfiîde süt oğlanının bevli hafif necasettir. Sıkarak veya kurutarak izale ettikten sonra, üzerine su serpince, akmasa dahi, temiz olur. Oğlan sütten maada bir şey, bir kere bile yerse veya 2 yaşını geçerse ve süt emen kızın her zaman, bevllerini yalnız su ile yıkayarak temizlemek lazım olur.

[Van ulemasından Muhammed Mazhar efendi, Misbahu’n-necat’da diyor ki (Görünen necaset 3eseri kalmayıncaya kadar ve bundan sonra da 1 kere [mutlak su ile] yıkanır. Bu eserler biraz kalırsa, zararı olmaz. Görünmeyen necaset üzerinden suyu 1 kere akıtmak kâfidir. Kelb ile hınzırın yaladığı kap ve kılları yaş iken elbiseye veya başka şeye değerlerse, o şeyi 6 kere temiz su ile ve 1 kere topraklı su ile yıkamak lâzımdır. Şâfiîde namaz vaktinden evvel teyemmüm câiz değildir. Teyemmüm, hastalıkta ve seferde yapılır. Mest üzerinde hiç delik olmamak ve abdest tamam olduktan sonra, ikisini aynı zamanda giymek lâzımdır. Bütün kara hayvanlarının ölüsü necistir. Kelb ve hınzırdan başkasının derileri dabağlanınca, pak olur ise de, eti yenmeyenlerin pak olmaz, postları üzerinde namaz kılınmaz.)]

İSTİNCA —

[İdrar, kan kaçıranların ve necaset temizlemekte zahmet çekenlerin Mâlikî mezhebini taklit etmeleri, (Mafüvat) şerhinde yazılıdır. (El-fıkıh-u alel-mezahib-il erbea)da diyor ki (Mâlikî mezhebinde, sağlam insandan çıkan bevl, meni, mezi, vedi, istihaza kanı, gait ve yel abdesti bozar. Mak’attan ve bedenden taş, solucan, cerahat, sarı su, kan çıkınca bozulmaz. Abdesti bozanlar, hastalık ile çıkarsa ve çıkması men’ olunamazsa, 2 kavil vardır. 1. kavilde bevl, bir namaz vaktinin yarısından çok devam eder ve çıkma zamanı belli olmazsa, abdesti bozmaz. 2. kavle göre, bu 3 şart olmasa da, hastanın abdestini bozmaz. Çıkmadığı zaman abdest alması müstehab olur. Hastaların, ihtiyarların, abdest almakta haraç ve meşakkat olduğu zaman, bu kavli taklit etmeleri sahih olur. Bevlin kesildiği zamanı belli ise, bu zamanda abdest alması iyi olur. İstibra zamanı uzun süren veya sonraları damlayan ve bir namaz vakti devamlı akmadığı için özürlü olamayan hanefi ve Şâfiîler, Mâlikî mezhebini taklit eder. İbni Âbidin, Talak-ı ric’ide buyuruyor ki (Âlimlerimiz, zaruret olunca, malikiye göre fetva verdi. Bir mesele hanefide bildirilmemiş ise, maliki taklit olunur.) Kulaklar üstündeki cilt, baş demektir. Meshedilmesi farzdır. Bu cildin, yüz sayılarak gasl edilmesi, hanefi kitaplarında yazılı değildir. Lezzet kasıt ederek, nikahlamak câiz olan kadının cildine, saçına dokunmak bozar. Gusülde ağzı ve burnu yıkamak farz değil, sünnettir. Her namaz vakti için ayrı teyemmüm yapılır. Kelb [köpek] ve hınzır [domuz] necis değildir. Fakat, yenilmeleri haramdır. Balığın dahi kanı necistir. Necasetten taharet bir kavle göre farz, diğer kavle göre sünnettir. Basur, idrar, gaita damlaları bedene, çamaşıra bulaşırsa affolur. İnsanın ve hayvanın kanının, yara, çiban suyunun avuç içi kadarı affolur. Namazda her rekatte Fâtiha okumak ve rükûda, secdelerde tumaninet [sakin durmak] farzdır. İmâmın gizli okuduğu rekatlerde cemaatin Fâtiha okumaları müstehab, aşikare okuduğu zaman cemaatin de okuması mekruhtur. Kıyamda, sağ el sol elin üstünde olarak, göğüs ile göbek arasına koymak veya 2 eli 2 yana salıvermek müstehaptır. Farzlarda (Euzü…) okumak mekruhtur. Fâtihayı rükûda tamamlamak namazı bozar.)

(Ez-Zehire lil Kurafi) Maliki fıkıh kitabının 2. baskısı, 1402 [m. 1982] de Mısırda yapılmıştır. Buyuruyor ki (İmâm-ı Mâlik, avâmın müctehidleri taklit etmeleri vâcibdir buyurdu. Mezhepler, Cennete götüren yollardır. Bunlardan birinde ilerliyen Cennete gider.)
İmâm-ı Malik’ten İbnül-Kasım “radıyallâhu anhüma” yolu ile gelen rivayetleri hâvi (El-müdevvene) kitabının son baskısı Beyrut’ta yapılmıştır. Burada buyuruyor ki (Kadının el ayası, fercine dokununca abdesti bozulmaz. Soğuktan, hastalıktan devamlı mezi sızarsa abdest bozulmaz. Şehvetle, düşündükçe sızarsa bozulur. İstihaza kanı, idrar sızarsa, bir kavle göre bozulmaz ise de, her namaz için abdest alması müstehab olur. Abdestte sakal hilallanmaz. Ehl-i bidat arkasında namaz kılınmaz). Kaş, kirpik ve seyrek sakalın altını ıslatmak, sık sakalın üstünü yıkamak farzdır. Ayak parmakları arasını hilallamak müstehaptır. Abdestten sonra, bez ile kurulanmak câizdir. Abdestin farzları 7’dir. Gusülün farzları 5’tir. Hayatın, malın gitmesi, hasta olmak, hastalığın artması, şifanın gecikmesi korkusu varsa teyemmüm câiz olur. Müslüman tabib bulamazsa, kâfir tabibe ve tecrübelere îtimat olunur.] El ile yıkanan bir şey temiz olunca, el de temiz olur.

KİMLERİN ŞAHİTLİĞİ GEÇERLİ DEĞİLDİR?

SULAR VE ÇEŞİDLERİ

Kişi noksanını bilmek gibi, irfan olmaz!

SETR-İ AVRET ve KADINLARIN ÖRTÜNMESİ

Tavsiye Yazı: Setri Avret Nedir?

 

İSTİKBAL-İ KIBLE

Meyl-i şems ve tadil-i zaman sıfıra ne kadar yakın ise netice o kadar hassas olur. İstanbul’un kıble istikâmeti 2 yol ile bulunur: 1- Kıble açısı ile. 2- Kıble saati ile. 1- Bir şehirden geçen tul dairesinin istikâmetinden, yani cenub cihetinden Kıble açısı kadar şarkına dönülürse, Kıbleye dönülmüş olur. K açısı şöyle hesap olunur: Mekke-i mükerremenin arz [enlem] derecesi a´ = 21 derece 26 dakika, Greenwich’den tul [boylam] derecesi t´ = 39 derece 50 dakikadır. İstanbul’un arzı a = 41 derece, tulü t = 29 derece olduğundan, arz derecelerinin farkı 19 derece 34 dakika, tul farkı f = 10 derece 50 dakikadır. İstanbul’un takribi kıble açısı K, (Mârifetname)deki hendesi izahtan istifade edilerek:

İhtar: İstanbul’un Mekke-i mükerremeden tul farkı f, 60° den küçük olduğu için, bu K, aşağıdaki katî müsavatın verdiği neticeye yakındır. Tul farkı 120° den çok ise, Mekke-i mükerremenin Erd küresi merkezine göre simetriği olan nokta (tulü – 140,17°, arzı – 21,43°) için takribi düstur ile K Kıble açısı hesap edilir. Neticenin 180° den farkı alınarak takribi kıble zaviyesi [açısı] bulunur.
Ş, Şehrin şakülünün küre-i semayı kestiği nokta, Z, zeval noktası, AZ, Nısfünnehar dairesidir.

Kürevi müsellesattan çıkarılan şu müsavat katî kıble zaviyesini verir:

Burada a ve t, kıble açısı bulunacak yerin arz ve tul dereceleridir. a ekvatorun şimalinde (+), cenubunda (–) dir. t Londra (Greenwich)nın şarkında (+), garbın-da (–) alınır. Bulunan K, o şehrden biri cenuba, diğeri kıbleye müteveccih 2 hat [kavs] arasındaki açıdır.

Kıbleyi bulmak için, t´ = 39,83° kıble tulü ile –140,17° tulünden ibaret çemberin 2’ye ayırttığı Erd küresinde, cografi cenubdan itibaren, kıblenin şarkında bulunan yerlerde garba, garbında bulunan yerlerde şarka, K açısı kadar dönülür. Bu düstur ile bulunan K, garba dönülecek mahallerde (–), şarka dönülecek mahallerde (+) çıkmalıdır. Hesap neticesi bunun tersi çıkarsa, (+180°) veya (–180°) ilave edilerek kıble açısı bulunur. Mesela, t=67°, a=25° olan Karachi için CASIO hesap makinesinde şu düğmelere basılır:

39.83 – 67 = cos æ 25 sin – 25 cos æ 0.3925 = Min 39.83 – 67 = sin ÷ MR = INV tan Kıble zaviyesi [açısı] –87° 27 dakika bulunur.
İstanbul için +28 derece 21 dakika [kısacası 29°] bulunmaktadır. Katî ve (takribi) olarak hesap edilen bazı K’lar aşağıdadır. Son üç değer simetrik usûl ile bulunmuştur. Münih: 50° (47°), Londra: 61° (52°), Basel: 56° (50°), Frankfurt: 52° (47°), Tokyo: 113° (130°), New York: 122° (134°), Kumasi: 115° (125°).

170. sayfada sağdaki şekilde B noktası, CŞ kıble hattının bir AB meyl dairesini dik kestiği noktadır. ABŞ dik kürevi müselleste, Napier müsavatına göre, cos (90-a) = cotan i æ cotan K dır. Dâima tan A æ cotan A=1 olduğu için, sin a = (1 / tan i) æ (1 / tan K) dır. Buradan tan i = 1 /(sin a æ tan K) olur. Mesela 2 şubat günü için Privileg hesap makinasında E/C 1÷41 sin ÷ 28.21 µ tan = arc tan düğmelerine basınca, i=70,5 derece bulunur. İstanbul için, dâima i=70,5 dir. ABC dik kürevi müsellesinde de, cos (i+H)= tan  æ cot d dir. ABŞ müsellesinde, cos i= tan a æ cot d olduğundan, cot d = cos i / tan a olup cos (i+H)= tan  æ cos i ÷ tan a olur. E/C 16.58 µ +/– tan æ 70,5 cos ÷ 41 tan=arc cos – 70,5 =÷15= ¥ düğmelerine basınca, H fadl–ı dair zamanı, yani CZ kavsi için 1 sa’. 45 dakika bulunur. Kedusinin Rub’-ı daire haşiyesinde diyor ki (Ayarlanmış müri, kıble hattına getirilince, haytın kavs-i irtifada rastladığı derecenin tamamisi, İstanbul’da Kıble saatı vaktinin fadl-ı dair derecesi olur. 15’e bölünce, fadl-i dair saati olur). Fadl-ı dair saatini 12 den çıkarıp, tadil-i zaman ve tul farkını hesaba katarak güneşin kıble hizasında bulunduğu andaki (Kıble Vakti) veya (Kıble saati) her gün için, müşterek saate göre hesap edilir. Misalimizde 10 sa’. 33 dak. olur. Ezani zuhr vaktinden Fadl-ı dair ve bir Temkin çıkarılınca, ezani Kıble saati 5 sa’. 6 dak. olur. Bu ânda güneşe dönülürse kıbleye dönülmüş olur. Kıble, cenubun şarkında ise, güneş de şarkta, yani öğleden evvel olup vakit düsturundaki H nin (-) olması icap eder.  = meyl-i şemstir.  = a´ = 21.43° olunca, güneş senede 2 kere tam Kabenin üstüne gelir. Bu günlerde, bütün dünyada bu ânda (kıble saati vaktinde), güneşe dönen kıbleye dönmüş olur.
Ahmed Ziya Beğ, tul ve arz derecelerini biraz büyük alıp, hesabı logaritme cedveli ile yaparak, İstanbul için yaklaşık K=29 derece bulmuştur. İstanbul’da, Kandilli iskelesindeki câmi tekrar yapılırken, mihrabı bu düstur ile hesap edilmiştir.

Pusula (kıble nüma) ile cenub cihetini bulup, bundan 31 derece şarka dönülürse, İstanbul’da kıbleye dönülmüş olur. Fakat pusulanın ibresi magnetik kutupları göstermektedir. Bunlar ise erd küresinin ekseninin kutupları değildir. Magnetik kutupların yeri de zamanla değişmektedir. 600 sene kadar bir zamanda, hakiki kutuplar etrafında bir devir yapmaktadır. Bir şehirde pusula doğrultusu ile hakiki kutub doğrultusu arasındaki zaviyeye (Sapma açısı) denir. Her yerin sapma açısı başkadır. Şimalden şarka (+) veya garba (–) doğru pusula ibresinin 30° saptığı meskün mahaller vardır. Bir yerin sapma açısı da, her sene değişmektedir. O hâlde, bir yerde cihet, pusula ile bulunursa, kıble açısına, sapma açısını eklemek veya çıkarmak lâzımdır. İstanbul’un sapma açısı takriben + 3° dir. Bunun için, İstanbul’da pusula ile anlaşılan cenub cihetinden: 28° + 3° = 31° şarka dönünce, kıbleye dönülmüş olur.

Cenub ciheti, kutub yıldızı ile veya saat ile yahut yere çizilen (Nısf-ün-nehar) hattı ile bulunursa, kıble açısına sapma açısını eklemek lazım olmaz. İstanbul’da cenubdan 29 derece şarka dönülerek, kıble ciheti bulunur. Bunun için saatımızı masa üzerine koyup, 6 sayısı cenuba çevrilir. Yelkovan 5 üzerine getirilince, kıbleyi gösterir.

 

EZAN VE İKAMET

Ey kalbi İslam ile yanan, sevdiğim, gençler!
Bütün İslamiyetten, size numunedir bu!
İlim ile mârifettir, hep içindekiler,
Hakikaten bulunmaz eşsiz hazinedir bu!
En büyük âlimlerin, en büyük velilerin,
En meşhur simaların, en ulvi gönüllerin,
Âleme ışık tutan, hayat sunan ellerin,
Kalem ve kalplerinden, sızan bir katredir bu!
Resûlullahın yolu, hakiki müslümanlık,
Ve her iki cihanda, aranılan sultanlık,
Sulhta her ân çalışan, harblerde kahramanlık,
Gösteren ceddimizden, bize emanettir bu!
Her kelimesi huccet, ilimdir her cümlesi,
Dinle budur hakiki İslamiyetin sesi.
Kalpten pasları siler ve arttırır hevesi,
İşte başlı başına, bir İslamiyettir bu!

 

NAMAZIN EHEMMİYETİ

 

Namazı tetketmenin günahı nedir?

 

Geçirme ömrünü mümin, sakın ki kil-ü kal üzre!
sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayal üzre?

Bu dünyanın süslerine, aman aldanma ey gâfil!
buna her kim gönül verse, geçer ömrü melal üzre.

Bir dikkatli nazar etsen, bu dünya ehline canım,
kazanırlar para daim, bunlar cenk ve cidal üzre.

Bu dünyaya neler geldi, ben diyenler geçüp gitti,
bilmeli, bu fânî mülkü, yarattı Hak zeval üzre.

Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişmezsin,
ki dünya gölgeye benzer, denildi bu misal üzre.

Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyaya,
düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre.

Bir kalp dünyaya bağlansa, ibâdet zevkını duymaz,
onunçün Zâtî bu şiri, getirdi hasbihal üzre.

 

NAMAZ NASIL KILINIR

 

Nimet-i İslam’da diyor ki “Kadın namazda 2 elini omuzu hizasına kaldırır. Ayakta sağ elini solu üstüne getirir. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmaz. Ellerini göğsü üzerine koyar. Rükûda ellerini dizleri üstüne kor. Dizlerini kavramaz. Parmaklarının arasını açmaz. Dizleri dik olmaz. Sırtları düz olmaz. Secdede alçalıp, kollarını yanlarına ve karnını uyluklarına bitiştirir. Kaynağı üzerine oturup, ayaklarını sağa yatık çıkarır. Kadın erkeğe imâm olamaz. Kadının kadına imâm olması mekruhtur. Erkeğe uyunca, en arkada saf olurlar. Öpülen kadının namazı bozulur. Aynı imama uyan kadın, erkeğin önünde veya yanında kılarsa, erkeğin namazı fâsid olur. Erkek, kadına geride durmasını işaret eder, o da geride durmazsa, yalnız kadının namazı fâsid olur. Ateşteki yemeğin taşması, çocuğun ağlaması halinde namazını bozması câiz olur.” Duâ ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar.

 

YOLCULUKTA NAMAZ

 

Namazın vacipleri nelerdir?

 

SALÂT-İ VİTR

 

SECDE-İ TİLAVET

 

 

NAMAZI BOZAN ŞEYLER

[Kâfirlerin adetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü adetler değilse, faydalı şeyler ise, câiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fenâ şeyler ise, haram olur.

(Uyun-ül besair)de diyor ki “İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, yahudilerin ve nasaranın bağladıkları Zünnar denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz”. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara ülûhiyet sıfatları denir. Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur. Daha fazlası küfür olur. Akâid ve fıkıh kitaplarının çoğunda, mesela (Dürer)in nikahtan önceki faslında diyor ki (Bir kimse, kalbi îman ile dolu olduğu hâlde, küfre sebep olan bir şeyi, zaruret olmadan, yani istiyerek söylerse, kâfir olur. Kalbindeki imanın faydası olmaz. Çünkü, bir kimsenin kâfir olduğu sözünden anlaşılır. Küfre sebep olan şeyi söyleyince, insanlar arasında da, Allahü teâlâ yanında da kâfir olur). İş ve giyim ile hâsıl olan (Küfür-i hükmi)nin de böyle olduğu, (Şerh-i mevakıf)ın 6. mevkıf, 3. mersadında yazılıdır].

Kâfirlerin ibâdetlerini, ibâdet olarak yapmak, mesela kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları camilerde çalmak ve İslamiyetin kâfirlik alâmeti saydığı şeyleri, zaruret, cebir olmadan kullanmak küfür olur. İmanı giderir.

Mal-ü mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi?
Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!

Bu yaşa eriştin ne amel kıldın?
Ömrün gelip geçti, pişman mı oldun?
Şimdi huzuruma ne yüzle geldin,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?
İki yol gösterdim, hem akıl verdim,
bir yolu seçmekte, serbest bıraktım.
Dinin emirlerini terkedip, nefsine uydun,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?
Soğuk, sıcak dedin, abdest almadın,
dünyaya daldın, namaz kılmadın.
Cenâbet gezip, gusletmedin,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?
Niçin, abdest alıp, kılmadın namaz,
yalvarıp Halıka, etmedin niyaz?
Gusül abdesti almak lazım kış ve yaz,
derse Allah, sen ne cevap verirsin?

 

NAMAZIN MEKRUHLARI

 

 

 

NAMAZ DIŞINDA MEKRUH OLAN ŞEYLER 5’TİR:

1 — Helâda ve her yerde, abdest bozarken, kıbleye önünü ve arkasını dönmek tahrimen mekruhtur. Unutulursa, üstünü kirletmek tehlikesi veya başka tehlike varsa, mekruh olmaz.

2 — İstinca ederken, önünü, arkasını kıbleye dönmek, Güneşe, Aya karşı abdest bozmak, tenzîhen mekruhtur.

3 — Küçük çocukları bu cihetlere karşı tutarak abdest ettirmek, tutan büyüğe mekruh olur. Bunun gibi, büyüklere haram olan şeyi, küçüklere yaptırmak, yaptırana haram olur. Mesela, oğlan çocuğuna ipek giydiren ve ziynet eşyası takan ve çocuklara içki içiren kimse, haram işlemiş olur.

4 — Özürsüz kıbleye karşı ayaklarını veya bir ayağını uzatmak, tahrimen mekruhtur. Özür ile veya yanlışlıkla uzatmak mekruh olmaz.

5 — Mushafa ve din kitaplarına karşı ayak uzatmak da mekruhtur. Yüksekte iseler, mekruh olmaz. [(Hindiye) 5. cüzde diyor ki (Mushafı hiç okumayıp, hayır ve bereket için evinde saklamak câizdir ve sevaptır. Bir kâfirin ismini yazıp buna hakaret etmek mekruhtur. Çünkü, İslam harflerine hürmet lâzımdır.)]

(Berika), 1368. sayfada diyor ki (Tatarhaniye)de, yırtık, eski olup kullanılamayan Mushaf yakılmaz. Temiz beze sarıp toprağa gömülür. Yahut toz gelmeyen temiz bir yere konur diyor. (Siraciye)de ise, gömülür veya yakılır demektedir. (Münye-tül-müftü)de de böyle yazılıdır. (Mücteba)da ise, akan suya bırakmaktan ise, gömmek iyi olur diyor. Şâfiî âlimlerinden (Hâlimi) ismi ile meşhur Hüseyin Cürcaninin (Minhac-üd-din) kitabında, yakmak yasak değildir. Çünkü, hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, mensuh âyetler bulunan Kurân-ı Kerîmi yaktı. Ashâb-ı kirâmdan hiç kimse “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”, buna karşı bir şey demedi diyor. Yakmak, yıkayıp yazıları gidermekten daha iyi olur. Çünkü, yıkamakta kullanılan sular ayak altında kalır denildi. Kadı Hüseyin, yakmak, hürmetsizlik olacağından, haramdır dedi. Nevevî ise, mekruh olur dedi. Bunlardan anladığımız, yakmayıp, yıkayıp yazılarını gidermek veya gömmek iyi olur. (Berika)dan tercüme tamam oldu. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki eskimiş, istifade edilmez hâle gelmiş olan mushafları, ayak altında bırakmak, bir şey sarmak, kaplamak, kesekağıtı yapmak gibi kullanmak, hakaret etmek olur, haram olur. Çürüyüp toprak oluncaya kadar açılmıyacağı emin olan yerdeki toprağa gömmek, bu yapılamazsa, yakıp külünü gömmek veya külünü denize, nehre koymak lâzımdır. Hakaretten kurtarmak için yakmak câiz, hatta lazım olur. (Siraciye fetvası), (Münyet-ül-müftü) ve (Hâlimi)den de böyle anlaşılmaktadır.

 

TERAVİH NAMAZI

 

CAMİDE YAPILMASI CAİZ OLMAYAN ŞEYLER 22’DİR:

 

CEMAAT İLE NAMAZ

CAMİYE HANGİ AYAKLA GİRİLİR?

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki “2 cins imamlık vardır. Evvela (İmamet-i Kübrâ)yı bildireceğiz.” 3. ciltte bagileri anlatırken, 310. sayfada da bildirilecektir. Abdülgani Nablüsi’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” El-Hadikat-ün-nediye kitabının 143. ve 294. ve 351. sayfalarında de yazılıdır. İmamlığın ikincisi (İmamet-i sugra)dır ki farz namazı kıldırmak için imâm olmaktır. 5 vakit namazın farzlarını cemaat ile kılmak, erkeklere hanefi, Şâfiî ve malikide sünnettir. Cuma ve bayram namazlarında ise şarttır. Nâfile namazları cemaat ile kılmak mekruhtur. 5 vakit namazda, bir kişi de cemaat olarak yetişir. Kıraati güzel olan imâm olur, yani Kurân-ı Kerîmin harflerini tanıyan, tecvid ile okumasını bilen olur. Sesi güzel ve teganni ile okuyan değil! Fasıkın imâm olması mekruhtur. Çok âlim olsa bile ona uymak tahrimen mekruhtur. Hadis-i şerifte, “Mütteki bir âlim ile namaz kılan, bir Peygamber ile kılmış gibidir” buyuruldu.

Uyunü’l-besair kitabının 135. sayfasında buyuruyor ki ([Özürlü olmadığı hâlde] camiye gitmeyip, evinde ailesi ile cemaat yapan kimse, camideki cemaatin sevâbına kavuşamaz. Yani, camiYe mahsus olan, fazla sevaba kavuşamaz. Yoksa, evde cemaat ile kılıca da, cemaat sevâbına, yani 27 kat sevaba kavuşur. Şunu da bildirelim ki 2 cemaat de, şartlara, sünnetlere uygun olduğu zaman böyledir. Evdeki cemaat daha uygun ise, evde kılmak lâzımdır). Halebi-i Kebir’in 402, 613 ve 619. sayfalarında de yazılıdır.
[Görülüyor ki namazın şartlarına ehemmiyet vermeyen imamların arkasında namaz kılmamalıdır. Bunların namazı sahih olmaz. Günah işlediği hâlde, mesela içki içtiği, fâiz yediği, kadınlara, kızlara baktığı, kumar oynadığı hâlde, abdestin, namazın farzlarını bilen ve ehemmiyet veren imâm arkasında kılmak câiz olsa da, mekruhtur. Ebussuud efendi fetvasında buyuruyor ki “Sâlih ve facir arkasında namaz kılınız!” hadis-i şerifi, câmi imamları için değil, Cuma kıldıran emirler, valiler içindir. Bunlara uymak ve itaat etmek içindir. Günah işlediği bilinen imamların arkasında namaz kılmamalıdır. İmamlık şartları bulunmayan, Kurân-ı Kerîmi teganni ile okuyan imama uymamalıdır. Dinine bağlı imâmın mescidine gitmelidir. Her namaz için, camie gitmeli, fasık, câhil, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imama rastlanınca, ona uymamalıdır. Böyle imâm var zannetmekle, camii terketmemelidir. Mollâ Murad kütüphanesi, [1114] numaralı, Ebussuud efendi fetvasında buyuruyor ki “Haram yiyen, fâiz alan imamı azl etmek vâcibdir. Kurân-ı Kerîmi tecvid üzere okumasını bilmek farzdır. Tecvidi bilmeyen, meharic-i hurufu gözetemez. Harflerin ağızdaki yerlerini gözetemeyen bir kimsenin okuduğu Kurân-ı Kerîm ve kıldığı namaz sahih olmaz”. İmamlık şartları bulunan kimsenin imâm olması için uğraşmak, her müslümanın vazifesidir.

İMAM OLMANIN ŞARTLARI NELERDİR?

 

İMAMA UYMANIN ŞARTLARI NELERDİR?

Cemaat bir kişi ise, imâmın sağ yanında hizasında durur. Solunda durması mekruhtur. Arkasında durması da mekruh olur. Ayağının topuğu, imâmın topuğundan ileri olmazsa, namazı sahih olur. 2 ve daha çok kişi, imâmın arkasında durur. Birincisi, imâmın tam arkasına, 2.si 1.nin sağına, 3.sü 1.nin soluna, 4.sü 2.nin sağına, 5.si 3.nün soluna… olarak dururlar. 2., sonradan gelirse, arkaya durur. 1., namazı bozmadan arkaya geçer. İmam ileri gitmez.

İmam ile cemaat arasında, 2 saftan ziyâde alacak boş meydan veya büyük havuz bulunursa, bunun gerisinde olanların uyması câiz olur ise de, yalnız kılması mekruh olur. Havuzun ve meydanın 2 yanlarında cemaatin bulunması şart değildir. Mescide bitişik açık ve kapalı yerler, odalar da böyledir. [Tahtavi İmdad haşiyesi.]

Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nâfile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imâm arayıp ona uymalıdır.

Mahalle camiinde, ezan ve ikâmet okuyarak bir kere cemaat ile namaz kılınır. Yoldaki camilerde ve imamı, müezzini olmayan camilerde, her cemaat için ayrı ayrı ezan ve ikâmet ile kılınır. Cin imâm olur. Melek imâm olamaz. Çünkü melek, mükellef değildir. Melek, cin ve çocuk, bir de olsa, cemaat olur. Nâfile kılan bir kişinin, farz kılana uyması ile cemaat sevâbı hâsıl olur.

Cemaat ile kılmak vâcibdir diyenler de çoktur. Irak âlimlerine göre “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, vâcibi özürsüz bir kere bile terketmek günah olur. Terketmeyi adet ederse, söz birliği ile günah olur. Sünneti terk ise, günah olmaz. Bir camide cemaati kaçıran kimsenin, başka camide araması müstehaptır.

Hastanın, felclinin, bir ayağı kesik olanın, yürüyemeyen ihtiyarın ve amanın cemaate gitmesi lazım değildir. Yardımcıları, nakil vasıtaları olsa da, lazım değildir. Yağmur, çamur, çok soğuk ve karanlık da, özürdür. Çok rüzgar, yalnız gece özür olur. Hırsız ve başka sebeple malı gitmek korkusu, fakir olanın alacaklısından korkusu, canı ve malı için zalimden korkusu, abdest sıkıştırması, yolcunun nakil vasıtasını kaçırmak korkusu, hastaya bakmak, imrendiği yemeği kaçırmak korkusu, fıkıh bilgisini öğrenmeyi kaçırmak korkusu, cemaate gitmemek için özürdür. İmâmın bidat sâhibi olduğunu veya abdestin, gusülün, namazın şartlarını gözetmediğini bilmek de özürdür. Bu şartları daha çok bilenin ve gözetenin, başkalarından önce imâm seçilmesi lâzımdır. Bundan sonra, tecvid ile okuyan seçilir. Hafız olması şart değildir. Bunlar birkaç kişi ise, vera sâhibi olan seçilir. Vera, şüphelilerden kaçınmak demektir. Bundan sonra, yaşı çok olan seçilir. Bundan sonra, sıra ile huyu, yüzü, nesebi, sesi, elbisesi güzel olan seçilir. Bunlar birkaç kişi ise, aralarından malı, mevkii çok olan seçilir. Bunlar da benziyor ise, mukim misafire imâm olur. Seçimde uyuşulmazsa, çoğunluğun seçtiği imâm olur. Daha üstünü varken, başkası seçilirse, çirkin olur. Fakat, günah olmaz. Emir ve Vâli seçimi de böyledir. Halife seçiminde ise, en üstün olanı seçmemek günahtır. Bir evde, ziyafette, seçim aranmadan, ev sâhibi, ziyafet sâhibi imâm olur. Yahut, imamı bu seçer. Kiracı, ev sâhibi demektir. İstenmeyen kimsenin imâm olması mekruhtur.

Bidat sâhibi kimsenin imâm olması tahrimen mekruhtur. Ehl-i sünnet îtikadına uymayan bir inanış sâhibine (Mezhepsiz) denir. Mezhepsiz, eğer Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmamış veya şüphe etmiş ise, (Küfür) olur. Açık olarak bildirilmemiş şüpheli olan delilleri te’vil ederek yanlış mânâ vermiş ise, (Bidat) olur. Dünyanın yaratıldığına inanmamak, böyle gelmiş, böyle gider demek, küfürdür. Cennette, müminlerin Allahü teâlâyı göreceğine inanmamak bidattir. Fakat, nasslara yanlış anladığı için inanmamak bidat olur. (Böyle şey olmaz. Aklım kabul etmez) diyerek tahkir ederse, yine kâfir olur. Bidat hakkındaki hadis-i şerifler, Hadika ve Berika’nın başında ve fârisî (Eşiat-ül-lemeat)ın 125. sayfasında mevcuttur. (Eşia)dekiler, (Mazhariye)’de de nakledilmiştir. Küfre sebep olan bir şey söylemedikçe ve yapmadıkça (Ehl-i kıble)ye, yani namaz kılana (Kâfir) denmez. Fakat, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen ve müslümanların asırlar boyunca inandığı bir şeye uymayan söz ve işte bulunan bir kimse, bütün ömrünce namaz kılsa, her ibâdeti yapsa da, buna (Kâfir) denir. Mesela, Allahü teâlâ zerreleri, yaprak sayısını, gizlileri bilmez derse, kâfir olur. Ebû Bekr ile Ömer’den “radıyallâhu anhüma” başka sahabiyi, dini bir sebeple kötüleyen, bidat sâhibi olur. Bir harama mubah diyen kimse, bir âyete veya hadis-i şerife dayanarak, samimi söylüyorsa, kâfir olmaz. Nassa dayanmadan, keyfi için söylüyorsa, kâfir olur. Ebû Bekr ile Ömer’in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bidattir. Hilafete hakları yok idi demek küfürdür.

İmamlık şartlarını taşıyan bir kimse, ücret veya maaş karşılığı imamlık yapıyorsa, bunun arkasında kılmak câiz olduğuna fetva verilmiştir. Elhan ederek, musiki perdelerine uyarak, teganni eden ve namazı vaktinden evvel kıldıran imâm arkasında kılınan namazı iade etmek lazım olduğu, (Halebi-i kebir) sonunda yazılıdır. [İmamlık şartları bulunmayan, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imâmın yerine, Ehl-i sünnet îtikadında olan imâm tayin edilmesi için uğraşmalıdır.]

Cemaat istese de, imâmın, farz kıldırırken kıraati ve tesbîhleri sünnetten fazla okuması tahrimen mekruhtur. Kadın imâm olup kadınlara namaz kıldırması tahrimen mekruhtur. Erkek olmadığı zaman, cenaze namazını cemaat ile kılmaları mekruh olmaz. Çünkü, yalnız kılarsa, ilk kılan kadın farzı kılmış olur. Sonra kılanlarınki nâfile olur. Cenaze namazını nâfile kılmak da mekruhtur. Cenaze namazını bir kere kılmak farzdır. Cenaze namazında, kadın erkeklere imâm olursa, erkekler tekrar kılmaz. Çünkü, yalnız kadının namazı kabul olup farz, bir kişi ile yapılmış olur. Kadın, kadınlara imâm olursa, ilk safın ortasında durur. İleri geçmesi günah olur.
Evde, erkek, mahremi olan kadınlara imâm olur. Yabancı kadınlara imâm olamaz. Çünkü, halvet olur. Eğer cemaat arasında, bir erkek veya imâmın mahremi kadın bulunursa, yabancı kadınlar da cemaate girebilir. Burada da, süt ve nikah ile olan mahremlerin, halvette olduğu gibi, genç olmaları mekruhtur. Mescitte halvet hâsıl olmaz. Bir kadın, imâmın arkasında durur. Yanında durmaz. Erkek de var ise, kadın erkeğin arkasında durup imamla kılar.

Mescid-i haramda, imâmın Makâm-ı İbrahim’de durması efdaldir. Oturanlara eziyet vermemek için camie gelenin, ileri safa geçmemesi efdaldir. Farza başlanırken, öndeki saftaki boş yere geçilir. Cenaze namazında, arkadaki saflar, öndeki saflardan daha sevaptır. İmamı rükûda bulan, rekati kaçırmamak için, son safta durur. İleri saflara geçmez. Son safta yer yoksa, o rekati kaçırsa da, yalnız durmaz. Birinci safta boş yer olup 2. safta yoksa, 2.yi yarıp 1.ye geçilir. Ön safa geçmek için, cemaatin önünden geçmek günah olmaz.

Cemaat ile kılan adam, aynı imama uyan herhangi bir kadınla, bir rükün miktarı bir hizada durursa ve aralarında kalın perde veya parmaktan kalın bir direk yahut bir insan sığacak kadar açıklık yoksa, erkeğin namazı bozulur. Bir safta kadın kılıca, yalnız 2 yanındaki ve tam arkasındaki erkeğin namazı bozulur. Arkasındaki 9 ayaktan uzak ise bunun bozulmaz. Aynı imama uymayan bir kadının, erkekle bir hizada kılmaları mekruhtur. Erkek, yanında, imama uyacak bir kadını görünce, geride durması için, eli ile işaret etmelidir. Geri gitmezse, kadının namazı kabul olmaz. Erkeğin namazı bozulmaz. Bir hizada olan kadın, adam boyu yüksekte veya aşağıda ise, zararı olmaz.

Rükû ve secde yapamayan, yapana imâm olamaz. Nâfile kılan, farz kılana imâm olamaz.

(Elsağ) olan kimse, elsağ olmayana imâm olamaz. Elsağ, sin harfini, se harfi okuyandır. Başka harfleri doğru okuyamayan da, doğru okuyanlara imâm olamaz. Böyle kimselerin, harfleri doğru söylemek için, gece gündüz çalışması farzdır. Çalışıp da söyleyemezse, kendi namazı câiz olur. Çalışmazsa, kendi namazları fâsid olur. Harfleri doğru okuyan bir imama uyarak cemaat ile kılması mümkün iken, yalnız kılarsa, harfi doğru okumadığı için, namazı yine kabul olmaz. Doğru söyleyemediği harf bulunmayan bir âyet varsa, bunu veya böyle birkaç âyet-i kerimeyi ezberlemesi ve namazlarda, bunları okuması lâzımdır. Doğru okuyabildiği âyet-i kerime var iken, bunu ezberlemeyip, söyleyemediğini okursa, namazı yine kabul olmaz. Fâtihayı her namazda okumak lazım olduğundan, bunu güzel okumaya çalışması lâzımdır. [Görülüyor ki bir harf doğru söylenmezse, Kurân-ı Kerîm doğru olmuyor ve namaz kabul olmuyor. ]

Meste veya sargıya mesheden, bu uzuvları yıkayana, farz kılan nâfile kılana imâm olur. Bütün sünnetlerin ve teravihin de hep böyle olduğu, İbni Âbidinde yazılıdır. 4 rekat sünnet kılarken, farz kılan imama uyan, namazı farz gibi kılar. 3. ve 4. rekatlerde zamm-ı sûre okuması vâcib iken, şimdi nâfile olur. Nâfile namaz kılan, nâfile namaz kılana imâm olur.

Farzı cemaat ile kılacak kimse, niyet ederken, (uydum hazır olan imama) diyerek de kalbinden geçirmesi lâzımdır. İmamla birlikte, yalnız kılar gibi kılınır. Ancak, ayakta iken, imâm içinden okusa da, yüksek sesle okusa da, o hiçbir şey okumaz. Yalnız, 1. rekatte (Sübhâneke) okur. İmâmın arkasında Fâtiha okumak, hanefide tahrimen mekruhtur. Şâfiîde farzdır. Malikide, imâm yüksek sesle okurken, tahrimen mekruh, sessiz okurken müstehaptır. İmam, yüksek sesle Fâtihayı bitirince, o yavaşça (Âmin) der. Bunu yüksek sesle söylememelidir. Rükûdan kalkarken, imâm (Semi Allahü limen hamideh) deyince, o yalnız (Rabbena lekel-hamd) der. Sonra eğilirken (Allahü ekber) diyerek, imamla birlikte secdeye yatar. Rükûda, secdelerde ve otururken, yalnız kılar gibi okur.

İmamda namazı bozan bir şey bulunduğunu anlayan kimse, bu namazı tekrar kılar. Bunu imâm namazda hatırlarsa yahut namazda iken namazı bozan bir şey hâsıl olursa, bunu hemen cemaate bildirir. Namazdan sonra anlarsa, o cemaatten olduklarını hatırladığına, söyleyerek, haber göndererek, yazarak bildirir. Haber alan, iade eder. Alamayan affolur. Bir kavlde ve Şâfiîde imâmın cemaate haber vermesi lazım değildir. Namaz içinde imâmın abdesti bozulursa, hemen birisini elbisesinden çekip yerine geçirmesi de câizdir. Sonra, dışarda abdest alıp gelip, vekiline uyarak namazını tamamlar. Camide abdest alırsa, vekile lüzum olmaz. Vekil bırakmayıp camiden çıkınca, cemaat birden fazla ise, namazları fâsid olur.

Vitir namazı, Ramazanda cemaat ile kılınır. Başka zamanda yalnız kılınır.

Regâib, Berat ve Kadir namazlarını cemaat ile kılmak mekruhtur. Regâib namazı, Recebin ilk Cuma gecesi kılınan nâfile namazdır.

Hicretin 480. senesinde meydana çıkmıştır. Birçok âlimler, bunun çirkin bidat olduğunu yazıyor. Çok kimsenin kılmasına aldanmamalı, sünnet sanmamalıdır.

Farzı yalnız kılan kimsenin yanında, o farzı cemaat ile kılmaya başlasalar, 1. rekatte secde etmedi ise, ayakta iken bir yana selam vererek, namazı bozar. İmama uyar. 1. rekatin secdesini yaptı ise, 4 rekatli farzlarda, 2 rekati tamam kılıp selam verir. 3. rekatin secdesini yapmadı ise, ayakta bir tarafa selam verip bozar ve cemaate katılır. 3. rekatin secdesini yaptı ise, 4 rekati tamamlar. Sonra, imama uyup, 4 rekat nâfile kılması iyi olur. İkindiyi, böyle cemaat ile kılamaz. Sabah ve akşam farzında 1. rekatte secde ettikten sonra da, namazı bozar. Fakat, 2. rekatin secdesini yaptı ise, namazını tamamlar. Sonra imamla nâfile kılmaz. Sünneti kaza niyeti ile kılarken farza veya Cuma hutbesine başlanırsa, namazı bozmaz. 2 veya 4 rekate tamamlar. Öğle veya Cuma sünnetinde 2 rekatte selam veren, farzdan sonra, 2 daha kılarak, 4’e tamamlar. Yeniden 4 rekat kılması, daha iyi olur. Kaza kılarken cemaate başlanırsa, tertib sâhibi olan bozmaz. Mâlikî mezhebinde de böyledir.

Camide olan kimsenin, ezan okununca, bu namazı cemaat ile kılmadan, özürsüz dışarı çıkması tahrimen mekruhtur. Belli bir câmi cemaatine devam adeti ise, oraya ve mahallesi camiindeki cemaate gitmesi ve hocasının veya başkasının dersini, vaazını kaçırmamak için bunların camiindeki cemaate ve iş yerindeki camie gitmesi özürdür. Farzı, cemaatten önce yalnız kılan da camiden çıkabilir. Fakat yalnız kılması mekruh olur. Bu özürlülerin hepsi, ikâmet getirilirken çıkamaz. Farzı yalnız kılmış olan, öğle ve yatsı namazlarında, cemaat ile nâfile kılar. Diğer 3 namazı yalnız kılmış olanın, cemaat ile kılınırken bile camiden çıkması vâcib olur. Çünkü, cemaate uymamak büyük günahtır. Sabah sünnetini kılmamış olan kimse, sünneti kılarsa, cemaat ile namazda oturmayı da kaçıracağını anlarsa, sünnetini kılmaz. Hemen imama uyar. Cemaat ile 2. rekatte oturabileceğini anlarsa, sünneti, camiin dışında sofada, çabuk kılar. Sofa yoksa, içerde direk arkasında kılar. Böyle, boş yer yoksa sünneti kılmaz. Çünkü, cemaat ile kılınırken, nâfile namaza başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için sünneti terketmek lâzımdır. [Mekruh işlememek için, sabah namazının bile sünnetini terketmek lazım olunca, sünnetler yerine kaza kılmak lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır.] Öğle ve Cuma namazları cemaat ile kılınırken gelen, 1. rekati kaçırmak korkusu varsa, sünneti kılmaz. Hemen imama uyar. Öğlenin sünnetini farzdan sonra kılar. Sabah ve öğle cemaatini kaçırmamak için sünnete başlayıp ve hemen selam vererek, sünneti farzdan sonra kaza etmek doğru değildir. Çünkü, özürsüz namaz bozmak haramdır. Bundan başka sabah farzından sonra nezir kılınmaz. Bozulan sünnetin tekrar kılınması, nezir kılmak kadar mühim değildir. Bozulan nâfileleri tekrar kılmak vâcibdir. Bozulan farzları tekrar kılmak farzdır. [Uyun-ül-besair.] Çünkü, nâfileye başlanınca, bunu tamamlamak vâcib olur. Sabah namazını kılamayan, o gün öğleden önce, sünneti ile birlikte kaza eder. Öğleden sonra, yalnız farzını kaza eder. Cuma veya öğle farzına yetişen, ilk sünneti farzdan sonra kılar. Rükûa yetişemeyen, o rekati imamla kılmış olmaz. İmam rükûda iken gelen, niyet eder ve ayakta tekbîr getirip, namaza girer. Hemen rükûa eğilip imama uyar. Rükûa eğilmeden, imâm rükûdan kalkarsa, rükûa yetişmemiş olur. Bu rekate yetişmiş sayılmaz ise de, secdeleri imamla yapması lâzımdır. Yapmazsa, namazı bozulmaz. Bir vâcibi terketmiş olur. İmam ayakta iken, imama uyup imamla birlikte rükûa eğilmeyen kimse, rükûu imamdan sonra yalnız yapıp, imama secdede yetişirse câiz olur. Fakat geç kaldığı için günah olur. İmamdan önce rükûa eğilmek, secdeye yatmak veya önce kalkmak, tahrimen mekruhtur.

[İmâmın hareketlerine uymak lâzımdır. Sesine uymak şart değildir. İmamı göremeyen, imamı görenlerin hareketlerine uyarsa, imâmın hareketlerine uymuş olur. İmamın tekbîrleri ve imamı görenlerin hareketleri, imâmın hareketlerini gösterdikleri için, bunlara uymak câiz olmaktadır. İmamı görmeyenlerin, imâmın hareketlerini görebilmeleri için, camiin muhtelif yerlerine televizyon koymaya ihtiyaç yoktur. İmamın sesini duymayanların da, imamı görenlerin hareketlerine ve müezzinlerin seslerine uymaları lâzımdır. Bu kolaylıklar varken, camilere televizyon ve hoparlör koymak, İslamiyetin bildirdiğini beğenmeyip, kendi aklına göre ibâdet yapmak olur. Bu ise bir müslümanın yapacağı şey değildir. Minarelere hoparlör koymak da böyledir.] İmamın, son sünneti, farzı kıldığı yerde kılması mekruhtur. Biraz sağda veya solda kılar. Namazdan sonra, kıbleye karşı oturması da mekruhtur. İlk safta imama karşı namaz kılan yoksa, cemaate karşı oturmalıdır. Namaz kılan varsa sağa veya sola dönmelidir. Cemaat için ve yalnız kılan için, bunlar mekruh değildir. Son sünneti başka yerde, hatta evlerinde kılmaları daha iyi olduğu (İmdad)da, ezandan önce yazılıdır. Farz namazları kılıca, safları bozmak müstehaptır.

(Mevkufat)da, vitir namazını anlatırken diyor ki:

(5 şey’i imâm yapmazsa, cemaat de yapmaz:

1 — İmam kunut okumazsa, cemaat de okumaz.

2 — İmam bayram namazlarındaki tekbîrleri okumazsa, cemaat de okumaz.

3 — 4 rekatli namazın, 2. rekatinde oturmazsa, cemaat de oturmaz.

4 — İmam secde ayeti okuyup, secde etmezse, cemaat de etmez.

5 — İmam secde-i sehv yapmazsa, cemaat de yapmaz.

4 şey’i imâm yaparsa, cemaat yapmaz:

1 — İmam 2’den çok secde yaparsa, cemaat yapmaz.

2 — İmam bayram tekbîrini, 1 rekatte 3’ten çok söylerse, cemaat söylemez.

3 — İmam cenaze namazında, 4’ten çok tekbîr söylerse, cemaat söylemez.

4 — 5. rekate kalkarsa, cemaat kalkmaz. Beraber selam verirler.

10 şey’i imâm yapmazsa, cemaat yapar. Bunlar:

1 — İftitah tekbîrinde el kaldırmak.

2 — Sübhâneke okumak. 2 imâm, cemaat de okumaz dedi.

3 — Rükûa eğilirken tekbîr getirmek.

4 — Rükûda tesbîh okumak.

5 — Secdelere yatıp kalkarken tekbîr söylemek.

6 — Secdelerde tesbîh okumak.

7 — Semi Allahü demezse, rabbenalekelhamd denir.

8 — Ettehiyyâtüyü sonuna kadar okumak.

9 — Namaz sonunda selam vermek.

10 — Kurban bayrâmında, 23 farzdan sonra, selam verir vermez, tekbîr okumaktır).

 

Ey, insan adını taşıyan varlık,
kendine gel, uyan gafletten artık!

Saadet yolun, göremezsen nadan,
niye vermiş sana, bu aklı Yezdan?

niçin geldin fânî cihana, böyle!
yalnız yemek içmek için mi, söyle?

Bilirsin, bir ruh da vardır insanda,
psikoloji olayları meydanda.

Muhakkak, dünyaya gelen, ölüyor,
o zaman ruhlar, aceb n’oluyor?

İleriyi görmek, elbet insanlık,
bunu sağlar sanma, hıristiyanlık.

İslamı kötüler, onlar dâima,
İncilde, böyle mi söyledi Îsâ?

İslamiyeti bilmiyorum dersin,
nasıl, münevverlik iddia edersin?

Gençlik geçti, sanki tatlı bir rüya,
bütün ömür de, bir saattır güya,

İslamı, sanırım etmezsin teslim,
anlamadan hiç, verilir mi hüküm?

Din dersine lüzum yokmuş lisede,
böyle mi söyleniyor, kilisede?

İslamı bilmediğin, pek aşikar,
ki bunu eyliyemezsin, hiç inkâr,

Ne olur, bir din kitabı okusan,
İnsanlığı öğrenirsin, o zaman.

CUMA NAMAZI

Cuma namazı 16 rekattir. Bunun 2 rekatini kılmak her erkeğe farz-ı ayndır. İnanmayan, ehemmiyet vermeyen kâfir olur. Öğle namazından daha kuvvetli farzdır.

İmam otururken veya secde-i sehv yaparken yetişen, imama uyar. İmam selam verince, kalkarak 2 rekat Cuma namazını tamamlar. Bayram namazına geç yetişen de böyle yapar.

İmam minbere çıkınca, cemaatin namaz kılması ve konuşması haram olur. Hatib efendi duâ ederken, cemaat sesle âmin demez. İçinden sessiz denir. Salavâtı de ses ile değil, kalp ile söylerler. Kısacası, namaz kılarken yapması haram olan her şey, hutbe dinlerken de haramdır. Uzakta olup hutbeyi işitmeyenlere de haramdır. Akrep, hırsız, kuyu gibi zararlı şeyleri, zararları dokunacak olana, bunu söyleyip kurtarmak câizdir. El ile baş ile işaret ederek bildirmek iyi olur. Müezzinlerin hutbe arasında bağırarak, bir şey okuması mekruhtur.

Cuma namazı için, 1. ezanı işiten her müslümanın işini, alış verişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında 1. ezan yoktu. Yalnız minberin önünde okunurdu. Osman “radıyallâhu anh” halife iken, 1. ezanı da emretti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” minberi, mihrabın sol tarafında idi ve 3 basamak idi. [Mihrap önünde kıbleye karşı duran kimsenin sağ tarafında minber ve sol tarafında (Hucre-i saadet) bulunur.] Hutbenin 2. kısmını, aşağı basamaya inip okuyup, sonra tekrar yukarı basamaya çıkmak, çirkin bir bidattir.

Hutbe ile namaz arasında hatib efendinin dünya işlerinden söylemesi tahrimen mekruhtur. Farzları yapmayı, haramlardan kaçınmayı söyleyebilir. Hutbeden olmayan şeyleri söyleyerek, namazı geciktirirse, hutbesi kabul olmaz. Hutbeyi tekrar okuması lazım olur. Çocuğun hutbe okuması câiz olup namazı imâm kıldırır. Cuma günü, öğleden evvel sefere çıkmak câizdir. Öğleden sonra Cuma kılmadan çıkmak mekruhtur.

Mekke-i mükerreme ve Bursa gibi, harp ile alınan şehirlerde, minbere çıkarken sol eline kılıç alır. Kılıca dayanarak okur.
Yemek yerken, ezan okunursa, namaz vakti kaçacaksa, yemeği bırakır. Cemaati kaçıracaksa, yemeği bırakmaz. Yalnız kılar. Cuma namazı cemaatini kaçırmaz.

Köylü Cuma namazı için ve alış veriş için şehre gelirse, namaz niyeti fazla ise, Cuma namazına gitmek sevâbına kavuşur. Namaz sevâbı başkadır. Bu sevaba herhalde kavuşur. Dünya işi de düşünerek yapılan her ibâdet böyledir. [Hac bahsi başına bakınız!]
Hutbe başlamadan önce, omuza, elbiseye basmamak üzere, minbere veya mihraba yakın olmak için saflar arasından geçmek câizdir. Hutbe okunurken yer değiştirmek, yanındakine sıkıntı vermek haramdır. Cemaat arasında dolaşarak dilenmek ve buna sadaka vermek haramdır. Böyle dileneni camiden çıkarmalıdır.

 

Yalnız Cuma günleri oruç tutmak ve yalnız Cuma geceleri teheccüd kılmak mekruhtur. Güneş tepede iken, [yani öğle namazının vaktinden temkin zamanı kadar evvel olan zaman içinde], her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, Cuma günleri de haram olduğu sözü daha kuvvetlidir.

 

 

 

 

BAYRAM NAMAZLARI

 

KAZA NAMAZLARI

Namaz, (İbadet-i bedeniye) olduğundan, başkası yerine kılınamaz. Herkesin kendi kılması lâzımdır. Ağır hasta ve çok ihtiyar kimse, namaz yerine fakire fidye [para] veremez. Halbuki oruç yerine fidye vermesi lâzımdır.

Halebi-i kebir’de diyor ki (Özürlü ve özürsüz olarak namazı terkedenin, bunun farzını kaza etmesi lâzımdır. Yalnız Hanbeli mezhebinde, namazı özürsüz terkeden mürted olacağı için, namazını kaza etmesi lazım olmaz. Önce, küfürden tövbe etmesi lazım olur). 6. sayfasında diyor ki (Namaz kılmak, farz olduğu için, inanmayan kâfir olur. İnanıp da, terkeden, yani özürsüz kılmayan fasık olur. Kitap, sünnet ve icmâ ile açıkça bildirilmiş olan farzların hepsi böyledir. İctihad ile anlaşılmış farzlara Mukayed denir. Bunlara inanmayan kâfir olmaz). [Bunlara da ehemmiyet vermeyen, aklına uyup, müctehidin hükmünü beğenmeyen kâfir olur.]
Câmiu’l-ezher’in Cameroun cumhuriyetindeki mümessili, üstaz İbrahim Muhammed Neşat “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (İslam kültürü) kitaplarının altıncısında, 25. sayfasında diyor ki (Namazı bilerek terketmenin büyük günah olduğunu ve farzları hemen kaza etmek farz olduğunu, cumhur-ı ulema bildirmektedir. İbni Teymiye, namazı amden terkedenin kaza etmesi lazım değildir. Kaza kılması sahih olmaz. Çok nâfile kılması, çok hayrat, Hasenât ve istiğfar yapması lazım olur dedi. Daha önce İbni Hazm da, uzun yazıları ile böyle uygunsuz fikirler ortaya atmıştı). İbni Teymiye ve İbni Hazm, hükmü şüpheli olan âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri te’vil ettiler. Yani, yanlış mânâlar vererek, Ehl-i sünnetten ayrıldılar. Böylece, hayırlı işlerin, namaz yerine geçeceği sapıklığını da körüklemişlerdir. İslamiyette açtıkları yaraların en zararlı olanlarından biri de, bu olmuştur.

Dürrü’l-muhtarda, 256. sayfada buyuruyor ki (Farz namazı, özrü olmadan, vakti geçtikten sonra kılmak, yani kazaya bırakmak haramdır). 485. sayfada buyuruyor ki (Farz namazı, özürsüz [yani İslamiyetin gösterdiği sebep olmadan] vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, yalnız kaza edince affolmuyor. Kaza ettikten sonra, ayrıca tövbe veya hac etmek de lâzımdır. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan, tövbe edilince, terk günahı affolmadığı gibi, tehir günahı da affolmaz. Çünkü, tövbenin kabul olması için, günahtan sıyrılmak şarttır).

[Bazı vaaz kitaplarında, Ramazan-ı şerif ayının son Cuma namazından sonra, (Kefaret-i namaz) olarak  4 rekat kılınır, diyor. Her rekatte ve selamdan sonra okunacak şeyleri de yazıyorlar. Bu namaz, bütün ömründe kılmadığı namazların kefareti olur. Hepsi affolur, diyorlar. Bu yazı doğrudur. Fakat bu namaz ve mübarek zamanlarda yapılan diğer ibâdetler, kaza edilmiş olan farz namazların vakitlerinde kılınmadıklarının büyük günahlarının affı için yapılan tövbenin kabul olması içindir. Yoksa, kılınmamış namazlar, kaza edilmedikçe, hiçbir sûretle affolmazlar. Nitekim oruç kefareti de, oruç borcunu ödemiyor. Gün sayısınca orucun ayrıca kaza edilmesi de lazım oluyor].

“Tertib sahibi olmak” nedir?

Ayakta duramayan veya zarar gören, başı dönen kimse, farzları da, secde ettiği yerde oturarak kılar. Rükû için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Duvara, değneğe, insana dayanarak, biraz ayakta durabilenin, ayakta tekbîr alması ve o kadarcık ayakta okuması farzdır. Secde için yere eğilemeyen hasta, önceden yere konulan, 25 cm.den az yükseklikte sert bir şey üzerine secde yapmalıdır. Alnında yara olan, yalnız burnu ile burnunda yara olan da, yalnız alnı ile secde eder. Alnında ve burnunda birlikte özür olup başını yere veya böyle sert bir şey üzerine koyamayan, ayakta durabilse bile yere oturarak ima ile kılar. Yani rükû için biraz eğilir. Secde için, rükûdan daha çok eğilir. Secde için, kendisi veya başkası, yerden bir şey kaldırıp, yüzünü bunun üstüne koyması tahrimen mekruhtur. Çünkü, Fethu’l-kadir, Merakı’l-felah, Halebi ve Mecmau’l-enhür’de diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir hastayı ziyaret etti. Bunun, eli ile yastık kaldırıp, üzerine secde ettiğini görünce, yastığı aldı. Hasta, odun kaldırarak bunun üstüne secde etti. Odunu da aldı ve (Gücün yeterse, yere secde et! Yere eğilemezsen, yüzüne bir şey kaldırıp, bunun üzerine secde etme! İma ederek kıl ve secdede, rükûdan daha çok eğil!) buyurdu. Kaldırılan şey üzerine secde ederken, rükûdakilerden çok eğilirse, ima ile kılmış olur. Namazı sahih olur. O hâlde, eli ile bir şey kaldırmak lüzumsuzdur.

İbrahim Halebi “rahmetullahi teâlâ aleyh” Halebi-i kebir’de, 618. sayfada diyor ki (Şiddetli diş ağrısını durdurmak için konan ilaç, okumasına mâni olsa, vakit dar ise, imama uyar. İmam yok ise, okumadan kılar).

Bir uzvundaki dertten dolayı uygun oturamayan kimse, istediği gibi oturur. Oturabilmek için, ayaklarını kıbleye karşı uzatabilir. Bir yerini yastığa veya başka şeye dayar. Yahut, bir kimse tutarak düşmesine mâni olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup ima ile kılması câiz değildir. [Sandalyede oturarak kılanın namazı kabul olmaz. Çünkü, sandalyede oturmak için zaruret yoktur. Sandalyede oturabilen kimse, yerde de oturabilir ve yerde oturup kılması lâzımdır. Namazdan sonra, yerden ayağa kalkamayan, sandalyeden ise kolay kalkan hastayı yerden bir kimse kaldırır. Yahut, kıbleye karşı uzatılmış sedir üzerinde, ayaklarını sarkıtmadan oturarak kılar. Namazdan sonra, ayaklarını sedirin bir yanına sarkıtıp, sandalyeden kalkar gibi kalkar.] Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırt üstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye uzatır. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rükû ve secdeleri, başı ile ima eder. Böyle de ima edemeyen aklı başında bir hasta, bir günden çok namazını kılamazsa, hiçbirini kaza etmez. Semavi bir sebep ile yani elinde olmayarak, mesela hastalık ile veya baygın yahut secde, rekat sayılarını unutacak kadar dalgın olarak, 5’ten fazla namazını kılamayan da böyledir. Alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler veya ilaç alarak böyle baygın, dalgın olanın, kılamadığı namazlarının adedi birkaç günlük olsa da, hepsini kaza etmesi lâzımdır.

İma ile dahi kılması mümkün iken, kılmadan ölüm haline gelen kimsenin, namazlarının kefareti yapılması için vasiyet etmesi lâzımdır. Namaz kefareti, her namaz için, bir müslüman fakire 0,5 sa’ [1750 gr.] buğday vermektir. Bunu, vasiyet ettiği kimse veya varisi verir. Vasiyet edenin bıraktığı malın üçte birinden verilmesi lâzımdır. Ölürken vasiyet etmedi ise, kimsenin vermesi lazım olmaz.

Kılınmamış namazları 5’ten çok ise de, acele kaza etmek lâzımdır. Secde-i tilâvet ve oruç kazası, acele değildir. Gecikirse günah olmaz.

Darülharpte imana gelen, farz olduğunu işitinceye kadar, kılmadığı namazları kaza etmez. Mürted, imana gelince, mürted olmadan önce kıldığı ve mürted iken kılmadığı namazları ve oruçları kaza etmez. Fakat, tekrar hacca gitmesi lazım olur. Mürted olmadan önce yapmadığı farzları kaza eder. Çünkü, müslümanın farzları yapmaması büyük günahtır. Mürted olunca, günahları affolmaz.
Sağlam iken kılmadığı namazları, hasta iken teyemmüm ve ima ile kaza etmek câizdir. İyi olursa, tekrar kılmak lazım olmaz. Kaza kıldığını başkasına bildirmemelidir. Çünkü, namazı kaçırmak günahtır. Günahı gizlemek lâzımdır.

Farz ve vâcib olan bir namazı bile bile kazaya bırakabilmek için, 2 özür vardır: Biri, düşman karşısında olmaktır. İkincisi, seferde olan [yani 3 günlük yol gitmeye niyeti olmasa bile yolda bulunan] kimsenin hırsızdan, yırtıcı hayvandan, selden, fırtınadan korkmasıdır. Bunlar, oturarak ve herhangi bir tarafa dönerek veya hayvan üzerinde ima ile de kılamadığı zaman, kazaya bırakabilir. Bu 2 sebep ile ve uyku ve unutmak sebebi ile kaçırmak günah olmaz. Kış aylarında, yatsıyı vaktinin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır dedikten sonra buyuruyorlar ki (Vakit girdikten sonra uyuyup namazı kaçırmak, haram olmaz ise de tahrimen mekruhtur. Birisine tenbih ederek veya saat çalarak uyanmayı temin edince ve vakit girmeden evvel uyumak mekruh olmaz.) Kara Çelebi-zade’nin Eşbah şerhinde, (Boğulmak üzere olanı ve benzerlerini kurtarmak için namazı vaktinden sonra kılmak sahihtir) diyor. Fakat, [Özür bitince], hemen kaza kılması farz olur. Haram olan 3 vakitten başka, boş vakitlerinde kılmak şartı ile fevt olan namazını, çoluk çocuğunun rızkını kazanacak kadar geciktirmek câiz olur. Daha fazla geciktirirse, günaha girmeye başlar. Nitekim, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Hendek muharebesinin şiddetinden kılamadıkları 4 namazı, hemen o gece, Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm” yaralı ve çok yorgun oldukları hâlde, cemaat ile kıldı.

Hanefi mezhebinin âlimleri, söz birliği ile buyuruyorlar ki (Sünnet namazların, yalnız vaktinde kılınmaları emrolundu. Vaktinde kılınmayan sünnet namazlar, insanın üzerinde borç kalmaz. Bunun için, vaktinden sonra kaza edilmeleri emrolunmadı. Sabah namazının sünneti vâcibe yakın olduğundan, o gün öğleden önce farzı ile kaza edilir. Sabah namazının sünneti öğleden sonra, başka sünnetler ise, hiçbir zaman kaza edilmez. Kaza olursa, sünnet sevâbı hâsıl olmaz. Nâfile kılınmış olur.)

Dürrü’l-muhtar’da, İbni Âbidin’de, Merakı’l-felah’ın Tahtavi haşiyesinde, Dürrü’l münteka’da ve Cevhere’de diyor ki “Bir müslümanın herhangi bir namazı vaktinde kılmaması, 2 türlü olur:

1) Özür ile kaçırmasıdır. Namazı özür ile kaçırmaya, (Fevt) etmek denir. Haram, mekruh, bidat işlememek ve farzı, vâcibi kaçırmamak, hatta geciktirmemek için, sünnet terkedilir. Sünnetleri, bu sebeplerle terketmek câiz, hatta lâzımdır. Terketmemek günah olur. Farz namazları özür ile kaçırmak da, günah olmaz ise de, hemen kaza edilmeleri lazım olur.

2) Namazı vazife bildiği, ehemmiyet verdiği hâlde tembellikle terketmesidir”.

Sünnetleri özürsüz ve ısrarla hep terketmek günah olmaz ise de, kıyamette sorguya çekilip, azarlanır. Kemâleddin ibni Hümam, (Farzı, vâcibi kılmamak günah olur. Sünnetleri kılmamak ise, sevaplarına ve yüksek derecelere kavuşmamaya sebep olur, dedi). (Halebi-i sagir)de (Sabah namazının sünnetini ve başka müekked sünnetleri terketmek günah olmaz. Yalnız sevaplarına ve yüksek derecelere kavuşamaz ve azarlanır) diyor. Farzları özürsüz terketmek ise, çok büyük günahtır. Bunun için, kitaplarda, kaza namazlarını anlatmaya başlarken, (Müslüman, namazlarını ancak özür ile kaçırır. Bunun için, her kitapta (Faite), yani kaçırılmış namazların kazası denilmektedir) yazılıdır. Çünkü, eski müslümanlar, namazlarını fevt edebilirdi. Hiç kimse özürsüz terketmezdi. Umdetü’l-İslam’da ve Câmiü’l-fetava’da diyor ki (Düşman karşısında, bir farz namazı kılmak mümkün iken, terketmek, 700 büyük günah işlemiş gibi günahtır). Faite namaz, kazaya kalmış namaz demektir. Terkedilmiş namaz ise, kazaya bırakılmış namaz demektir. Kazaya kalmış namazı bildirmek için, faite de, terkedilmiş namaz da denilir. Bu maksat için, bu 2 kelimeyi birbirinin yerine kullanmak, faite namaz ile terkedilmiş namazın hükümlerinin aynı olduğunu göstermez. Faite namaz, günah olmayan namazdır. Terkedilmiş namaz ise, büyük günah olan namazdır. Mesela, gâzî, insandır. Katil de insandır. İkisinin de insan olması, katilin günahını gidermez. Gazinin sevâbını yok etmez.

Özürden dolayı geciktirilmesine İslamiyetin izin verdiği birkaç namazı fevt olmuş bir kimsenin, bu birkaç namazı, 5 vakit namazın sünnetleri yerine kılmayıp, bu sünnetleri terketmemesi câiz görülmektedir. Fakat, din kitapları yazıldığı zamanlarda, İslam memleketlerinde namaz kılmayan kimse yoktu. Özürsüz kazaya bırakan da yoktu. Özür ile fevt olan namazları da azdı. Şimdi ise, özürsüz terkettikleri için, büyük günaha girmişlerdir. Bu vaka ve hakikat karşısında, namazlarını özürsüz terkedenler, namaz borcu ile can vermemek, Cehennem azabından kurtulmak için, hiç olmazsa, 5 vakit namazdan 4’ünün sünnetlerini kılarken, kaza kılmaya da niyet etmelidir. Böylece, bir namaz kılmakla, hem kaza, hem de sünnet kılınmış olur. Sabah namazının sünneti kuvvetli olduğundan, sabah namazının sünnetini, yalnız sünnet niyet ederek kılmalıdır.

4 mezhebin fıkıh bilgilerinde mütehassıs olan Seyyid Abdülhakîm Efendi “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki “Tembellikle namaz kılmayanlar, senelerce kaza borcu olanlar, namaza başladıkları zaman, sünnetleri kılarken, o vaktin ilk kazaya kalmış kaza namazı için de niyet ederek kılmalıdır. Bunların, sünnetleri kaza namazı için de niyet ederek kılması, 4 mezhepte de lâzımdır. Hanefi mezhebinde, bir farz namazı özürsüz kazaya bırakmak ekber-i kebairdir. Bu çok büyük günah, her namaz kılacak kadar boş zaman geçince, bir misli artmaktadır. Çünkü, namazı hemen kaza etmek de farzdır. Hesaba, sayıya sığmayan bu müthiş günahtan ve azabından kurtulmak için, sabah namazından başka 4 vakit namazın sünnetlerini ve Cuma namazlarının ilk, son ve vakit sünnetlerini kılarken, kılınmamış farz namazını da ve yatsının son sünnetini kılarken, 3 rekat vitir namazını da kaza etmeye niyet ederek kılmalıdır. Böyle olduğunu ispat eden deliller, Hanefi âlimlerinin kitaplarında pek çoktur.

Farz namazı terketmek büyük günahtır. Hemen tövbe etmek lâzımdır. Tövbeyi [yani kaza kılmayı] geciktirmek daha büyük günahtır. Bu büyük günah, kaza kılacak kadar zaman, yani 6 dakika geçince, bir misli artar. Kaza etmeyi geciktirince de, tövbe farz olur. Kazaya kalan bir namazın ilk kazası kılınınca, bu namazın kazalarını geciktirmek günahlarının hepsi affolur. Bunun için, kazayı bir ân evvel kılarak, kaza borcunu bitirmek lâzımdır.

FARZLAR VE SÜNNETLER: [Başkasının malını gizli olarak almaya (Sirkat) çalmak denir. Zorlayarak, aldatarak, görerek almaya (Gasp) yağma denir. İkisi de haramdır. Her 2 malı sâhibinin kullanmasına mâni oluyor ki bunun günahı, sâhibine ödeyinceye kadar devam ediyor. Bu günaha ayrıca her gün tövbe etmek lâzımdır. Farzı vaktinde yapmayıp, nâfile ibâdetleri yapanın, bu nâfileleri kabul olmaz. Çünkü, bu kimse, Allahü teâlânın emrini yapmayıp, kendi nefsinin arzularını yapmaktadır. Zekat vermeyince, fakirin hakkı gasp edilmiş oluyor. Zekat vermeyen zengin, binlerce fakirin hakkını gasp etmiş olduğu için ve Allahü teâlânın emrini yapmadığı için, bunun bütün hayratı, Hasenâtı kabul olmuyor. Borcunu ödemeyen de, böyle haklar altında kalmaktadır.

Namaz kılmak, insanın Allahü teâlâya olan borcudur. Bir farzı vaktinde kılmamak, bu hakkı ve namazda müslümanlara yapılan duâ hakkını ödememek oluyor. Bunu kaza edinceye kadar nâfile namazları, sünnetleri kabul olmuyor. Namazı kazaya bırakmak büyük günahtır. 1 namazın kazasını kılmayan 80 hukbe yanacaktır. Her 6 dakika geçince, bu azap 1 misli artmaktadır. 1 saatte 10 kere, günde 240 kere birer misli artmaktadır. Kaza namazlarının cezaları, ilk günü 80 hukbe iken, sonraki günlerde, 6 dakikada bir misli artıyor. Her erkek 12 yaşından, her kadın 9 yaşından itibaren, namaz kılmaya başlayıncaya kadar geçen seneler adedince sene, sünnetler yerine kaza kılmalıdır. Namazı kılmamak, büyük günah olduğu gibi, kaza kılmamak daha büyük günah oluyor ve bu günah her gün devam ediyor. Namazı kazaya bırakanın tövbe etmesi lazım olduğu gibi, kazayı da kılmadığı için, her namaz kılacak kadar zamanda, [yani her 6 dakikada] ayrıca tövbe etmesi lâzımdır. Kaza kılmamaya tövbe etmek için, kazayı da kılması lâzımdır. Bunun için, çok kazası olanın, her namazı kılarken, sünnetler yerine 1. kazayı kılması lâzımdır. Çünkü, kaza namazını kılmadan, bunun sünnetleri kabul olmamaktadır. Sünnet yerine kaza kılarken, bu sünneti de kılmış olmaktadır.

Bir namazın bir kazasını kılmayan, namaz kılacak kadar zamanlar geçince, [yani her 6 dakikada] günahı evvelkinin artarak, milyonlarca kaza borcu hâsıl oluyor. Böyle kimse, 1. kazayı kılıca, bu günahların hepsi affoluyor. Kaza namazı kılmanın ehemmiyetini iyi anlamalıdır. İmansız ölene ahirette hiç merhamet edilmiyecek, Cehennemde sonsuz yanacaktır. Büyük günah işleyip de tövbesiz ölen müslüman şefaat ile veya İslamiyeti yaydığı için affedilecektir. Çünkü, hadis-i şerifte (Allahü teâlânın en çok sevdiği amel, hubb-i fillâh ve buğd-ı fillahtır) buyuruldu. Ehl-i sünnet âlimlerini ve Evliyâyı seven mümin, bu hadis-i şerifin müjdesine kavuşacaktır. (Unutulmuş sünnetimi meydana çıkarana 100 şehit sevâbı vardır) hadisindeki müjdeye kavuşmak için de, Ehl-i sünnet kitaplarını satarak, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği İslamiyeti yaymaya çalışmak lâzımdır. ]

Sünnetleri kaza niyetiyle de kılmak için, öğle namazının ilk 4 rekat sünnetini kılarken, ilk kazaya kalmış öğlenin farzını niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Öğlenin son sünnetini kılarken, ilk kazaya kalmış sabah namazının farzını da niyet ederek, kaza kılmalıdır. İkindinin sünnetini kılarken, ikindi namazının farzını niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Akşâmın sünnetini kılarken, 3 rekat akşam namazının farzını niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Yatsının ilk sünnetini kılarken, yatsı farzını ve son sünnetini kılarken de, ilk kazaya kalmış vitri niyet ederek 3 rekat olarak, kaza da etmelidir. Böylece her gün bir günlük kaza ödenir. Teravih namazlarını kılarken de, kaza kılmaya da niyet ederek, kaza da kılmalıdır. Kaç senelik kaza namazı varsa, buna, o kadar sene devam etmelidir. Kazalar bitince, yalnız sünnetleri kılmaya başlamalıdır).

[Teravih yerine, evinde kaza namazı da kılmalıdır. Çünkü, farzları özürsüz kılmayanın, sünnetlerine sevap verilemeyeceği, kitaplarda yazılıdır. Mahalle mescidinde veya evde, cemaat ile teravih kılındığı zaman, kaza borcu olan veya imâmın namazının sahih olduğuna güvenmeyen kimse, namaza yeni başlayan gençlere önayak olup onları namaza alıştırmak ve dedikodu, fitne çıkmasını önlemek için, cemaat ile teravih kılar. Fakat, bu imama uymaya niyet etmez. Niyet etmiş görünür. Kendisi kaza da kılar. İmam efendi, 2 rekatta 1 selam veriyorsa, sabah namazı farzlarını, 4 rekatta bir selam veriyorsa, diğer farzları kaza etmeye de niyet eder. Kaza namazına da niyet edince, imâmın hareketlerine uyamaz ise, yalnız teravih kılmaya niyet ederek böyle imama da uyar.]

Bildirilen 2 özür ile ve unutarak veya uyku sebebi ile kılamayıp, fevt olan namazların sayısı pek az olup bir günde kaza edilebilir. Sünnetleri kaza niyeti ile de kılmak lazım olmaz. Özür ile kaçırılması günah olmadığı için, kaza edilmesini, sünnetleri kılacak kadar geciktirmek de, günahın başlamasına sebep olmaz.

Özürsüz, tembellikle farz namazı vaktinde kılmamak, büyük günahtır. Bir büyük günahı affettirmek için tövbe etmek lâzımdır. Tövbenin sahih olması için 4 şart vardır. Bunlar, pişman olup günaha devam etmemek, bir daha yapmamaya karar vermek, affolması için duâ ve istiğfar etmek, Allah ve kul haklarını ödemektir. Bu 4 şarttan biri yapılmazsa, günah affolmaz. Böyle kimselerin, her gün 4 vakit namazın sünnetlerini de kaza niyeti ile kılıp, Allahü teâlânın hakkını bir ân önce ödemeleri lâzımdır. Bunların 3 ve 4. rekatlerinde zamm-ı sûre okumazlar.

İmdad’da ve İbni Âbidin, 450. sayfasında, (Vâcibi geciktirmemek için sünnet terkedilir) buyuruyor. 316. sayfasında da böyle buyurduktan sonra, (Cemaat ile namaz kılarken farz olan hareketlerde, imama tâbi olmak, farzdır. Vâciblerde vâcibdir. Sünnetlerde tâbi olmak sünnettir. Tâbi olmak, imamla beraber veya sonra yapmak veya önce başlayınca, imamı beklemek demektir. Mesela, rükûa imamla beraber eğilmek veya sonra eğilip, ona rükûda yetişmek veya imâm rükûdan kalktıktan sonra eğilmek veya imamdan önce eğilip kalktıktan sonra tekrar imamla birlikte veya ondan sonra eğilmek, imama tâbi olmak demektir. Tekrar eğilmezse, tâbi olmamış, farzı terketmiş olur ve namazı bozulur. Farz ve vâciblerde, imamla beraber hareket etmek, ayrıca vâcibdir. Bir kimse, rükû tesbîhini 3 kere okumadan, imâm rükûdan kalkarsa, tesbîhi tamamlamayıp, imamla beraber kalkması vâcibdir. Vâcibi geciktirmemek için sünnet terkedilir) diyor. Vâcibi geciktirmemek için tesbîhi tamamlamayıp bu sünneti terketmek lazım oluyor. Namaz içindeki sünnetler, namaz dışındaki her sünnetten daha kuvvetlidir. Mesela, Kurân-ı Kerîm okumak sünnettir ve sevâbı çoktur. Fakat namaz içinde okunan Kurân-ı Kerîmin sevâbı daha çok olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. Bu hadis-i şerif, senetleri ile birlikte, (Haziynet-ül-esrar)ın 22. sayfasında yazılıdır. O hâlde, özürsüz terkedilen namazların kazalarını kılarak, büyük günahtan kurtulmak için, sünnetlerin terkedilmesi lazım geldiği, buradan da anlaşılmaktadır. Böyle olmakla beraber, sünnetleri kaza niyetiyle de kılan kimse, sünnetleri terketmiş olmaz.

İmâm sabah namazını kıldırmaya başlarken gelen kimse, camiin dışında veya içerde, direk arkasında sünneti kılar. Sonra imama uyar. Böyle, cemaatten ayrı bir yer bulamazsa, sünneti cemaatin arkasında kılmaz. Hemen imama uyar. Çünkü, cemaat ile namaz kılınırken, yalnız olarak namaza başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için, sabah sünneti terkedilir. (Dürr-ül-muhtar)ın bu yazısına göre de, sünnetler yerine kaza kılmak lâzımdır. Mekruhtan kurtulmak için, en kuvvetli sabah sünneti bile terkedilince, haramdan kurtulmak için, sünnet elbette terkedilir. Çünkü, sünnet yerine kılınan kaza namazı, insanı büyük günahtan kurtarmaktadır.

Bazı kimseler ve hele, kendilerini din adamı tanıttıran bazı din cahilleri, din büyüklerinin sözlerini değiştirmeye kalkışıyor. Fakat, bir şey bilmedikleri için, itiraz olarak, hiçbir kitaba dayanmadan, akllarına geleni söylüyorlar. Kendilerini beğendikleri için, ulu orta fikirler yürütüyorlar. Mesela, (Efendim, sünnet yerine farz kaza edilmez. Ben, bunu kabul edemem. Saatlerce kahvede oturup, boş vakit geçireceğine, kazalarını kılsın. Sünnetleri bırakmasın!) diyenler oluyor. Evet (kahvede saatlerce oturmasın da, kazalarını kılsın) sözü doğrudur. Fakat, (kazalar için sünnetleri bırakmasın!) sözü doğru değildir. Kazaları kılmamak ve boş vakit geçirmek, büyük günahtır. Ama, bu günahları işleyenin, sünnetler yerine kaza kılmamasını istemek, bu adamı üçüncü bir günaha sokmayı istemek olur. Mesela kazası olup da kılmayan ve boş vakit geçiren bir kimsenin bu günahlara girdiği için, ayrıca kumar oynamasını veya içki içmesini de istemek gibi olur. Büyüklerimizin (iyi bir işin hepsi yapılamazsa, hepsi de terkedilmemelidir) sözü meşhurdur. O hâlde, namazlarını özürsüz olarak kılmamış olan kimse, büyük günahtan kurtulmak için, sünnetler yerine kaza kılmak fırsatını kaçırmamalıdır. Nitekim namaz kılmayan, orucu da bırakmamalıdır.

(Tahtavi) “rahmetullahi teâlâ aleyh”, aynı sayfada diyor ki (Sabah namazının sünneti çok faziletlidir. Bunu kılmak, hadis-i şeriflerde çok methedildi. Sevâbı çoktur. Fakat, sabah sünnetini bile kılmayan için, hiç ceza bildirilmedi. Halbuki sabah farzını cemaat ile kılmayıp, yalnız kılanın Cehenneme gideceği bildirildi. Demek ki cemaatin kıymeti, sabah sünnetinden bile katkat üstündür.)

İbni Âbidin diyor ki: (Bir kimse, imama, sabah namazının 2. rekatinde yetişirse, sünneti terkedip, imama uyar. Çünkü sünnet, cemaatten hâsıl olan 27 farz sevâbından birisine bile yetişemez). En kuvvetli olan sabah sünneti, farzı cemaat ile kılabilmek için terkedilince, farz için elbette terkedilir. Farz borcu ile ölmemek için, sünnetleri kaza niyetiyle de kılmak lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, 1313 [m. 1896] yılında Hindistan’da basılan Fütuhu’l-gayb kitabının 48. makalesinde diyor ki: Müminin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzlar bittikten sonra, sünnetleri yapar. Ondan sonra, diğer nâfilelerle meşgul olur. Farz borcu varken, sünnet ile meşgul olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın sünnetleri kabul olmaz. Ali ibni Ebû Talib “radıyallâhu anh” bildiriyor: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Üzerinde farz namazı borcu olan kimse, kazasını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nâfile namazlarını kabul etmez). Abdülkâdir-i Geylânî’nin yazdığı bu hadis-i şerifi şerh eden Hanefi mezhebi âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî buyuruyor ki (Bu haber, farz borcu olanların, sünnetlerinin ve nâfilelerinin kabul olmayacağını göstermektedir. Sünnetlerin, farzları tamamlıyacağını biliyoruz. Bunun mânâsı, farzlar yapılırken, bunların kemâllerine sebep olan bir şey kaçırılırsa, sünnetler, kılınan farzın kemâl bulmasına sebep olur. Farz borcu olanın kabul edilmeyen sünnetleri bir işe yaramaz). Fütuhu’l-gayb’ın bu şerhi fârisî olup İstanbul’da, Beyazıt Devlet kütüphanesinde, 3866 numarada mevcuttur.

İbni Âbidin de, nâfile bahsinde buyuruyor ki (Hadis-i şerifte, (Tamam yapılmamış olan namaz, zekat ve başka farzlar, nâfileler ile tamamlanacaktır) buyuruldu. İmâm-ı Beyheki bu hadis-i şerif, yapılmış olan farzların içindeki sünnetler noksan kalırsa, nâfilelerle bu noksanların tamamlanacağını göstermektedir. Yoksa, yapılmamış farzların yerine nâfilelerin geçeceğini bildirmiyor dedi. Çünkü, başka bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, namazını tamamlamadı ise, o namazın üzerine, tamamlanıncaya kadar, nâfile namazları eklenir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, nâfilelerin, terkedilmiş farzı değil, noksan olarak kılınmış farzı tamamlıyacağını göstermektedir dedi. İmdad’ın Tahtavi haşiyesi 247. sayfasında de, bu hadis-i şerif zikir edilerek, sünnetlerin, kılınmış olan farzdaki kusurları tamamlıyacağı bildirilmektedir. İmâm-ı Gazâlî ve İbni Arabî gibi Hanefi mezhebinde olmayan âlimler ise, nâfilelerin özür ile kaçırılan farzların yerine konacağını bildirmektedir).

Uyunü’l-besair’de diyor ki İmâm-ı Beyheki sünnetler, kılınmış olan farzların içindeki sünnetlerin noksanlıklarını tamamlar buyurdu. Çünkü sünnetlerden hiçbirisi, hiçbir zaman bir vâcib gibi olamaz. Hadis-i kudside, “Bir kimse, kendisine farz yaptığım ibâdeti yapmakla bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle yaklaşamaz” buyuruldu.

Görülüyor ki İslam âlimlerinin bir kısmına göre nâfileler, kılınmış olan farzların noksanlıklarını tamamlıyacaktır. Bir kısmı ise, özürle kaçırılmış olan farzların yerlerine de konacaktır buyuruyorlar. Fakat bu âlimler de, namazlarını tembellikle kılmayıp, büyük günah işlemiş olanların, bu hadis-i şeriflerden istifade edeceklerini bildirmemişlerdir. Çünkü, namaz kılmayanın nâfileleri kabul olmaz ki farzları tamamlamaya yarayabilsinler. Âlimlerin, bildirdiğimiz bu 2 ayrı ictihadını bırakıp da, bir üçüncüsünü söylemek, biz mukallidler için câiz değildir. Çünkü, İbni Melek “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Menar) şerhinde, (Müctehidlerin bir din bilgisi üzerindeki sözleri birbirine uymadığı zaman, sonra gelen âlimlerin, bu bilgiyi, müctehidlerin bildirmiş olduklarından başka türlü anlatmalarının batıl olduğu, söz birliği ile bildirilmiştir) diyor. Bu icmaa göre, nâfilelerin, tembellikle kılınmamış farzların yerine konacağını söylemek boş laf olur. Müctehidlerin sözlerini anlayamayan, yahut anlasa da kıymet vermeyen mezhepsiz kimse, aklına gelen her şeyi söyleyebilir.

Merakı’l-felah ve İmdadü’l-fettah’da, farz namazlardan sonra okunacak şeyleri anlatırken buyuruyor ki (İmam, farzdan sonra nâfile namaz yoksa, farzı kılıca veya farzdan sonraki tetavvuu kılıca, cemaate karşı döner). Dürrü’l-muhtar’da (İmâmın nâfileyi, farz kıldığı yerde kılması mekruhtur. Biraz solda kılmalıdır) diyor. Bu sözler ve Haziynetü’l-esrar kitabındaki açıklama, 5 vakit namazda sünnet olarak kılınan namazların, nâfile olduklarını açıkça göstermektedir.

Yine bu kitapta ve Tahtavi şerhinde diyor ki (Bütün sünnetlere nâfile denir. Nâfile farz ve vâcib olmayan ibâdetler demektir. Nâfile ya sünnet olur veya insanın kendiliğinden yaptığı ibâdet olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Kıyamette, önce namazdan sorulacaktır. Namaz doğru kılındı ise, kurtulacaktır. Namazı bozuk ise, işi kötü olacaktır. Farz namazında bir şey noksan olursa, nâfileleri ile tamamlanacaktır). İnsanın derecesi ne kadar yüksek olursa olsun, kusursuz iş yapamaz. İşte nâfileler, kılınmış olan farzlarda olan kusurları tamamlar).

Şernblali, (Dürer) haşiyesinde diyor ki (Nâfile namaz deyince, sünnetler de anlaşılır. Kadı İmâm-ı Ebû Zeyd dedi ki nâfile kılmak, farzdaki kusurları tamamlamak için emrolundu. Bir kimse, farzı kusursuz kılabilirse, sünnetleri kılmadığı için buna bir şey denemez). İbni Âbidin, vitir namazını ve hayvan üstünde nâfile kılmayı anlatırken diyor ki müekked ve gayr-ı müekked sünnetlerin hepsine nâfile denir.

Cevhere’de Hidaye’den alarak diyor ki (5 vakit namazın sünnetlerini özürsüz oturarak kılmak câizdir. Çünkü bu sünnetler, nâfile namazdırlar). İbni Melek (Mecmaul-bahreyn) şerhinde diyor ki (Camie gelen kimse, sabah namazından başka namazların cemaat ile kılındığını görse, ilk sünnetini kılmayıp hemen cemaate uyar. Çünkü, farz için ikâmet okunduktan sonra, nâfile namaz kılmak mekruhtur. Sünnet kılarken, ikâmet okunursa, 2 veya 4 rekate tamamlayıp selam verir ve imama uyar. Sabah veya akşam farzını kılarken okunursa, farzı kesip imama uyar. Çünkü, daha iyi şekilde kılmak için farz bozulur. Daha iyisini yapmak için camii yıkmaya benzer. Cemaate yetişmek için, sünneti bozmak ise böyle değildir).

El-hikemü’l-Ataiye’de diyor ki “2 işten, nefsine ağır geleni yap! Çünkü, hak olan iş, nefse ağır gelir. Vâcibleri yapmakta gevşek davranıp, nâfile hayratı yapmaya çalışmak, nefsin hevasına uymak alâmetlerindendir”. Bu söz, İbni Teymiye’nin (Kaza kılmak lazım değildir) sözüne cevaptır.

İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” 29. mektupta buyuruyor ki (Farz ibâdetin yanında nâfile ibâdetlerin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla kadar bile değildirler. Mel’un şeytan, müminleri aldatarak, farzları küçük gösteriyor. [Kazaları kıldırtmıyor.] Nâfilelere yol gösteriyor. Zekat verdirmeyip, nâfile sadakaları güzel gösteriyor. Halbuki zekat niyeti ile fakire bir altın vermek, 100.000 altın sadaka vermekten daha sevaptır. Çünkü zekat vermek, farzı yapmaktır. Zekat niyeti olmadan verilenler ise, nâfile ibâdettir). 260. mektupta buyuruyor ki (Nâfile ibâdetlerin farzlar yanındaki kıymeti, okyanus yanında bir damla su gibi bile değildir. Hatta, nâfile ibâdetlerin sünnetler yanında değerleri de, yine böyledir. Böyle olmakla beraber, sünnetlerin farzlar yanındaki kıymeti de, deniz yanında bir damla su gibi bile değildir). İslam âlimlerinin bütün bu yazılarından anlaşılıyor ki namazlarını özürsüz kılmamış olanlar, bir ân evvel kaza edip Cehennem azabından kurtulma çarelerini aramalıdır. Hepsini kaza etmeye niyet ettim diyerek, arada sırada kaza etmek insanı Cehennemden kurtarmaz. İslam âlimleri, İslamiyeti bildirdiler. Kâfirlerin ve bidat sahiplerinin bölücü, bozuk sözlerine değil, Ehl-i sünnet âlimlerine uymak lâzımdır.

Abdülkâdir-i Geylânî “kaddesallahü sirrehül’azîz”, aynı makalede buyuruyor ki (Kaza borcu olanın sünnet kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki elbette kabul olmaz. Kaza borcu varken sünnet kılan kimse, sultan davet ettiği hâlde, gitmeyip, onun hizmetçisi ile vakit geçiren kimse gibidir. Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar, onun sermayesi, nâfileler de kazancıdır. Sermaye kurtarılmadıkça, kazanç olamaz).

Gerek hadis-i şerife, gerekse âlimlerin yazılarına dikkat edilirse, farz borcu olanın sünnetleri, nâfileleri kabul olmaz buyurulmaktadır. Kabul olmaz demek, sahih olmaz demek değildir. Sahih olur, fakat sevâbı, faydası olmaz demektir. Reddü’l-muhtar, kurban bahsinde bunu güzel açıklamaktadır. (Bidat işliyenin orucu, haccı, cihadı kabul olmaz) hadis-i şerifi, Hadika ve Berika kitaplarında açıklanırken, (Bunların ibâdetleri sahih olur. Fakat sevap verilmez) diyor.

Bazı kimseler diyor ki (Sünnetleri kaza niyeti ile kılmak, Şâfiî mezhebinde olur. Biz, Şâfiî değiliz. Hanefiyiz). Bunlara, bu kitabı hazırlıyanın da Hanefi mezhebinde olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır. Farzı özürle fevt eden, kaçıran Şâfiîler, bunu sünnet ile beraber kaza eder. Hanefiler ise, yalnız fevt olan farzı kaza eder. Terkedilen, tembellikle kılınmayan namaz böyle değildir. Namazı terkeden Şâfiînin ve Hanefinin, bunu hemen kaza etmesi lâzımdır. Hemen kaza etmezlerse, Şâfiî mezhebinde, had cezası olarak katl olunur. Hanefide ise, habs olunur. Kaza kılıçıya kadar veya ölünciye kadar zındanda bırakılır. Şâfiî âlimlerinden İbni Hacer-i Mekki hazretleri, (Fetava-i fıkhiyye)nin 189. sayfasında buyuruyor ki (Farz namazı özür ile kılmayan kimse, bunu nâfileleri, yani sünnetleri ile birlikte kaza eder. Çünkü, Şâfiî mezhebinde 5 vakit farzlarla birlikte kılınan nâfileleri, yani sünnetleri kaza etmek sünnettir. Farzı özürsüz kılmamış ise, bunu kaza etmeden önce hiçbir nâfile kılamaz. Çünkü, farzı hemen kaza etmesi lâzımdır. Sünnetleri kılmak için geçireceği zaman kadar, farzın kazasını geciktirmiş olur. Hemen kaza etmeli demek, her zamanı kazaya sarf etmeli demektir. Yani, ancak kendinin ve bakması vâcib olanların nafakasını kazanacak kadar zamanı ayırıp, başka hiçbir sebeple kazayı geciktirmesi câiz değildir. Geciktirmesi günah olur). Görülüyor ki özürsüz terkedilen namazları, Şâfiîde de, Hanefide olduğu gibi acele kaza etmek lâzımdır. İki mezhep arasında fark yoktur. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen şeylerde mezhepler birbirlerinden ayrılmaz. Açık bildirilmeyip, ictihad ile meydana çıkarılan şeylerde ayrılabilir. Farz borcu olanların nâfilelerinin kabul olmayacağı, hazret-i Alinin haber verdiği hadis-i şerifte açıkça bildirilmiştir. (Nâfile) kelimesi, farz kelimesi yanında söylenince müekked sünnetler de dâhildir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sözü, bunu gösterdiği gibi, Hanefi âlimlerinin kitaplarında, mesela (Halebi-i kebir)de açıkça yazılıdır.

Bazı kimseler de, (Sünnetler yerine kaza kılınmaz. Çünkü, kaza her vakit kılınabilir. Fakat, sünnet telafi edilemez. Sünnet yerine kaza kılınır demek, sünnetin ehemmiyetini anlayamayanların sözüdür) diyor. Kaza her zaman kılınabilir diyerek, terkedilen namazların kazalarını geciktirmek yanlıştır. Çünkü, kaza kılmayı geciktirmek de, büyük günahtır. Terkedilmiş sünnetlerin telafisi emrolunmadı ki telafisinin mümkün olup olmadığı söz konusu olabilsin! İbni Âbidin 433. sayfada buyuruyor ki (Vâcib, İslamiyetin bildirdiği özürlerle terkedilir. O hâlde, sünnet, İslamiyetin bildirdiği özürlerle elbette terkedilir).

(Merakıl-felah) kitabında ve bunu açıklıyan (Tahtavi) “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar nâfile namaz kılmak, tahrimen mekruhtur. Sabah namazının sünnetini önceden kılmamış ise, bunu kılmak da, bu yasağın içindedir. Çünkü bu vakit, yalnız farz kılmak için ayrılmıştır. Yani, farzdan sonra güneş doğuncaya kadar, namaz kılmayan, hep farz kılmış sayılmaktadır. Bu ise, sabah sünneti bile olsa, nâfile kılmaktan daha efdaldir. Fakat, bu zaman içinde kaza kılmak mekruh olmaz. Çünkü, hükmen farz kılmış sayılmak, sünnetten efdaldir. Kaza kılmak ise, hakiki farz kılmak olup bundan daha çok efdaldir). Sünnetlerin, nâfile namaz demek olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Sünnetlerin nâfile namaz oldukları, bunun için, özürsüz olarak hayvan üzerinde kılınabilecekleri (Cevhere)de de açıkça yazılıdır.

Aynı sayfada, (Namaz vakti daraldığı zaman, nâfile kılmak tahrimen mekruhtur. Çünkü, farzın vaktini kaçırmaya sebep olur. Lazım olmayan namazı kılarak, lazım olan namazı kaçırmış olur ki aklı olanın yapacağı iş değildir. Güneş doğarken ve tepede iken ve batarken de, nâfile kılmak böyledir. Bu nâfileler, 5 vakit namazın sünnetleri ise de, yine böyledir) diyorlar. (Hadika)da 149. sayfada diyor ki (Namaz vakti daraldığı zaman, farzdan evvelki sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep olursa, bu sünneti kılmak haram olur). Dil afetlerini anlatırken buyuruyor ki (Farz olmayan bir şeyi yapmak için farzı terketmek câiz değildir).

Birçok Hanefi kitaplarında, mesela (Dürr-ül-muhtar), (İbni Âbidin), (Mülteka) şerhi olan (Dürr-ül-münteka) ve (Nimet-i İslam) kitaplarında diyor ki (Bir hakim, vazifesini yapmak için ve bir talebe din dersini kaçırmamak için, sabah namazından başka namazların sünnetlerini terkedebilir). Hakimin vazifesi, farz-ı ayn olmadığı hâlde, sünnetleri terketmek için özür sayılınca, birikmiş kazaları ödemek, farz-ı ayn iken ve cezası pek şiddetli iken, bunları ödemek özür olmaz mı?

Sünnetleri ve bazı nâfileleri kılanlar için, çok sevap vardır. Fakat bu sevaplar, kazası olmayanlar içindir. Sevapları çok diye, nâfilelere devam edip, kazaları, vakit buldukça kılmak, doğru değildir. Ruhu’l-beyan tefsirinde, Enam sûresinin, 165. âyetinde diyor ki (Allahü teâlâ kullarını iyi iş yapmaya teşvik için, çok sevap vaat etti. Çok sevap verileceğinin bildirilmiş olması, bunların emrolunan, fakat sevaplarının çok olduğu bildirilmeyen ibâdetlerden daha efdal olduklarını göstermez. Âlimler söz birliği ile bildirdiler ki farzlar, vâciblerden ve sünnetlerden daha efdaldir ve sevapları daha çoktur. Nâfile ibâdetler, yapılmamış farzların yerine geçemez. Nâfile yapmakla farz borcu ödenilemez. Câhiller farzı bırakıp nâfile ibâdet yapıyorlar. Nâfilelerin sevapları çok diyerek, böylece farz borcundan kurtulacaklarını sanıyorlar. Böyle söylemeleri İslamiyete uygun değildir). Zerkani, (Mevahib) şerhinde diyor ki (Sünnet yerine farz yapan kazanır. Farz yerine sünnet yapan aldanır). Nurü’l-izah’ın, Tahtavi haşiyesinin 212. sayfasında diyor ki (Kadıhan) buyurdu ki farzdan önce sünnet kılmak, şeytanın ümidini kırmak, onu üzmek için emrolundu. Şeytan, Allahü teâlânın emretmediği sünnetlerde bile insanı aldatamıyorum, emrettiği farzlarda hiç aldatamam diye üzülür. Böyle olduğu, (Dürrü’l-muhtar)da ve (Reddü’l-muhtar)da da yazılıdır.

İstanbul’da, Süleymaniye umumî kütüphanesinde, Esad efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” kısmında [1037] numaralı ve Yahya Tevfik efendi kısmında [1463] numaralı (Nevadır-i fıkhiyye fi mezheb-il-eimmet-il hanefiye) ismindeki kitabı yazan, Kudüs kadısı Muhammed Sâdık efendi, faite namazların kaza edilmesini anlatırken buyuruyor ki (Büyük âlim İbni Nüceyme soruldu ki bir kimsenin kazaya kalmış namazları olsa, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsının sünnetlerini, bu namazların kazalarına niyet ederek kılsa, bu kimse sünnetleri terketmiş olur mu?)

Cevabında, (Sünnetleri terketmiş olmaz. Çünkü, 5 vakit namazın sünnetlerini kılmaktan maksat, o vakit içinde, farzdan başka bir namaz daha kılmaktır. Şeytan, insana hiç namaz kıldırmamak ister. Farzdan başka bir namaz daha kılarak, şeytana inat edilmiş, rezil edilmiş olur. (Nevadır)de diyor ki sünnet yerine kaza kılmakla, sünnet de yerine getirilmiş olur. Kaza borcu olanların, her namaz vakti, o vaktin farzından başka namaz kılarak, sünneti yerine getirmek için, kaza kılması lâzımdır. Çünkü çok kimse, kaza kılmayıp, sünnetleri kılıyor. Bunlar Cehenneme gidecektir. Halbuki sünnetlerin yerine kaza kılan, Cehennemden kurtulur) buyurdu.

İbni Nüceym “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Eşbah)da buyuruyor ki (Yasaklardan, zararlardan kaçmak, iyi, faydalı şeyleri yapmaktan daha önce gelir. Hadis-i şerifte, (Emirlerimi gücünüz yettiği kadar yapınız. Yasak ettiklerimden sakınınız!) buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte, (Yasak edilmiş şeyin zerresini yapmamak, bütün insanların ve cinnin ibâdetlerinden daha çok sevaptır) buyuruldu. Bunun için, meşakkat olunca vâcib terkedilir. Fakat yasakları, hele büyük günahları yapmaya hiç izin yoktur). İbni Âbidin istincayı anlatırken diyor ki (Avret yerini açmadan necaseti temizlemek mümkün olmazsa, namazı, öyle kılar. Çünkü, temizlemek emirdir. Açmak yasaktır. Günahtan kurtulmak önce gelir. Sünnet emirden de sonra gelir. Sünnet, sevap kazanmak için yapılır. Mekruh olan bir şeyi işliyerek de sünnet yapılmaz. Fakat farz yapılır, borc ödenmiş olur. Mesela başkasının suyu ile abdest almak, mekruh ise de, farz olan taharet hâsıl olur. Abdestsiz olan, başkasının suyu ile abdest alınca, sünnet sevâbı hâsıl olmaz). Buradan da anlaşılıyor ki kaza kılıp büyük günahtan kurtulmak, sünnet kılmaktan önce gelmektedir.

İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 123. mektubunda diyor ki (Hadis-i şerifte, (Bir insanın mâlâya’ni ile vakit geçirmesi, Allahü teâlânın, onu sevmediğinin alâmetidir) buyuruldu. Mâlâya’ni, faydasız iş demektir. Bir farzı yapmayıp, bunun yerine, nâfile ibâdet [sünnet] yapmak, mâlâya’ni ile vakit geçirmek olur). 260. mektupta buyuruyor ki (Nâfilelerin farz yanındaki kıymeti, bir damlanın, deniz yanındaki kıymeti kadar bile değildir. Sünnetin farz yanındaki kıymeti de böyledir).

Dürrü’l-muhtar’ın 458. sayfasında, (Nâfile kılmak isteyen, önce namaz kılmayı adamalı, sonra, nâfile yerine, bu adak namazı kılmalıdır. Nâfileleri adak yapmaksızın kılmalıdır diyenler de oldu. Sünnet namazları nezrettikten sonra kılan, bu sünnetleri kılmış olur) diyor. İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bu satırları açıklarken, (Namazları nezretmeden kılmalı diyenler, şarta bağlayarak adak yapmamalı demişlerdir. Çünkü, şart edilen şey, ibâdete karşılık yapılmış olur. Hadis-i şerif, Allahü teâlâ hastamı iyi ederse, Allah için şu ibâdetimi yapayım gibi şarta bağlanan nezri yasaklıyor. İbadetleri şarta bağlı olmayarak nezretmek böyle değildir. Nezir edilen namazı kılmak vâcib olduğu için, vâcib sevâbı hâsıl olur. Sünnet yerine, nezir olunan namaz kılınınca, sünnet de kılınmış olur) diyor. Sünnetleri önceden nezir edip de, nezir olarak kılmak daha iyi olduğu Halebi’de ve Tahtavi’nin Merakı’l-felah haşiyesinde, nâfile namazlar sonunda yazılıdır. Böylece, öğle sünnetini kılmadan önce (4 rekat namaz kılmak nezrim olsun) derse, sonra adak namazı olarak niyet edip, kılsa, hem vâcib sevâbı kazanır, hem de öğle namazının sünnetini kılmış olur. Kulun, kendine vâcib ettiği namazı kılması ile sünnet terkedilmiş olmayınca, Allahü teâlânın farz ettiği kaza namazı kılınınca, sünnet elbette terkedilmiş olmaz. Hem kaza kılınmış olur, hem de sünnet kılınmış olur. Çünkü, farz namazları tembellikle terketmek büyük günahtır. Her günaha hemen tövbe etmek farzdır.

Sünnet kılarken, kaza namazı için niyet edilmez diyenlere, sebebini sorunca, hiçbir kıymetli kitap gösteremiyorlar. Yalnız, İbni Âbidin’de, Halebi’de ve Tahtavi’nin İmdad şerhinde, (Fevt olmuş namazların kazalarını acele kılmak lâzımdır. Fevt olmuş namazların kazalarını kılmak, nâfile kılmaktan daha iyi ve önemli ise de, 5 vakit namazın sünnetlerini ve hadis-i şerifte övülmüş olan Duhâ, Tesbîh, Tehıyet-ül-mescid ve ikindiden önce 4 rekat ve akşamdan sonra 6 rekat sünnet gibi belli namazları kılmak böyle değildir. Bunları nâfile niyeti ile kılmalıdır) yazılıdır, diyorlar. Bu yazılar, 5 vakit namazın farzlarını fevt eden, yani elinde olmayarak özür ile kaçırmış olanlar içindir. Böyle, kaçırılmış farzların kazalarını sünnet yerine kılmamalı, ayrıca kılmalı denilmektedir. Biz de böyle söylüyoruz. Özür ile kaçırılan birkaç vakit farzların kazalarını, sünnetler yerine kılmaya lüzum yoktur diyoruz. Çünkü, namazları özür ile kazaya bırakmak suç, günah olmadığı gibi, bunların kazalarını, sünnetleri kılacak kadar geciktirmek de suç olmaz diyoruz. Fakat, namazı özür ile kılamamak [fevt etmek] başkadır. Bile bile tembellikle kılmamak [terketmek] başkadır. Birincisi, hiç günah değildir. İkincisi, büyük günahtır. İkisini birbirine karıştırmak pek yanlıştır. Özür ile kaçırılan farzların, sünnetler yerine kılınmıyacağını kitaplarda görerek, tembellikle terkedilmiş farzların da, sünnetler yerine kılınamayacağını sanmak ve onu buna delil, senet göstermeye kalkışmak, bir ilim adâmina yakışacak şey değildir. Hanefi kitaplarının bu yazısı, (Farzları tembellikle kılmayıp, büyük günaha girmiş olanlar, sünnetleri kaza niyeti ile kılamaz) demiyor. Bundan başka, sünnetlerin nâfile namaz olduklarını, nâfile niyeti ile kılınacaklarını bildiriyor. (Cevhere)de diyor ki Hanefi fıkıh kitapları (Faite namazların kazası) diyor. (Terkedilmiş namazların kazası) demiyor. Çünkü, müslüman namazını bilerek terketmez. Gaflet, uyku ve unutmak gibi özürle fevt eder. Bu ikisini birbiri ile karıştırmamalıdır.

Farzların ehemmiyeti Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiştir. Mesela, fârisî Tergibü’s-salât kitabının müellifi “rahmetullahi teâlâ aleyh” 6. sayfasında diyor ki (Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (2 farz namazı bir araya getirmek, büyük günahlardandır). Yani, bir namazı vaktinde kılmayıp, vaktinden sonra kılmak, ekber-i kebairdir, en büyük günahtır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir namazı, vakti çıktıktan sonra kılan kimseyi, Allahü teâlâ, 80 hukbe Cehennemde bırakacaktır). Bir namazı, vaktinden sonra kılmanın cezası bu olursa, hiç kılmayanın cezasını düşünmeli).

Umdetü’l-İslam kitabı, Süleymaniye kütüphanesi, Muhammed Esad efendi kısmında vardır. m. 1989 da (Menahic-ül ibad) kitabı ile birlikte bastırılmıştır. Bu kitapta buyuruyor ki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Namaz dinin direğidir. Namaz kılan, dinini doğrultmuş olur. Namaz kılmayan, dinini yıkmış olur). Bir hadis-i şerifte buyurdu ki (Kıyamet günü, imandan sonra, ilk sual namazdan olacaktır). Allahü teâlâ buyuracak ki (Ey kulum, namaz hesabının altından kalkarsan, kurtuluş senindir. Öteki hesapları kolaylaştırırım!). Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir namazı, bilerek, özürsüz kılmayan kimse, 80 hukbe Cehennemde kalacaktır!). Bir hukbe 80 senedir ve 1 ahiret günü, 1.000 dünya senesi kadar uzundur. Bir farzı özürsüz kılmayan, 80 kere 360.000 sene Cehennemde yanacaktır. [Medâricü’n-nübüvve 510. ve Mârifetname’nin 118. sayfalarında diyor ki (Böyle meşhur misalleri söylemek, sayı bildirmek için değil, sayının çokluğunu ve ehemmiyetini göstermek içindir).] O hâlde, namazı özürsüz, tembellikle kılmayanlara yazıklar olsun! Âlimlerimiz, söz birliği ile diyor ki (Namaz kılmayanın şahitliği kabul olmaz. Çünkü, namaz kılmayan fasıktır. Farz namazlar, müminin Allahü teâlâya karşı olan borcudur. Vaktinde kılmadıkça borcdan kurtulamaz). Akidetü’n-necah kitabında diyor ki (Bir kimse, tövbe-i nasuh yaparsa, günahları affolur. Namazlarını kaza etmedikçe, yalnız tövbe ile affolmaz. Kaza ettikten sonra tövbe ederse, affolması ümit edilir).

İbni Nüceym Zeyn-ül-Âbidin, (Kebair ve segair) kitabında buyuruyor ki (Farz namazları [yanlış takvimlere uyarak] vakti girmeden önce kılmak ve vakti çıktıktan sonra kılmak büyük günahtır. Büyük günah, ancak tövbe etmekle affolur. Küçük günahları affettirecek şeyler çoktur. Tövbe ederken, kılmadığı namazları kaza etmesi lâzımdır. Kabul olan hac, büyük günahları temizler diyen âlimler, namazları kaza etmek lazım olmaz dememişlerdir. Namazı vaktinden sonraya özürsüz geciktirmek günahı affolur demişlerdir. Ayrıca kaza etmek lâzımdır. Kaza etmeye gücü varken kaza etmezse, ayrıca büyük bir günah daha işlemiş olur). Hanefide iftitah tekbîrini vakit çıkmadan alan, Şâfiîde ve malikide 1 rekati vakit çıkmadan kılan, namazını vaktinde kılmış olur. Namazın hepsi vakit içinde tamam olmazsa, küçük günah olur.

(Dürr-ül-münteka)da buyuruyor ki (Namazı vazife tanımayan, farz olduğuna inanmayan kâfir olur. Mürted ve kâfir memleketinde imana gelenler, namazın farz olduğunu işitinceye kadar, kılmadıkları namazları kaza etmez).

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, namazın niyetini anlatırken ve (Fetava-i Kübrâ) kitabı, 26. sayfada buyuruyor ki (Bir kimse, senelerce namaz kılsa, fakat hangileri ilk ve son sünnet olduğunu bilmese, hepsini, farz niyet ederek kılsa, hepsi kabul olur. Çünkü, sünnetlere, farz diye niyet edilirse, sünnet kabul olur). Her namaz vaktinde ilk kıldığı, farz olur. Sonra kıldıkları sünnet olur. (Halebi-i sagir)de diyor ki (Senelerce kılmış olduğu namazlarda [yani 12 şartından herhangisinde] noksanı olduğunu anlayan kimsenin, bu namazların hepsini kaza etmesi iyi olur. Noksanı yok ise, bunları kaza etmesi, mekruh olur veya olmaz denildi. Mekruh olmaz diyenler de, bu kazaları, sabah ve ikindi namazlarından sonra kılmamalıdır. Çünkü, [kazası yok ise], hep nâfile olurlar dedi).

(Eşbah)da buyuruyor ki (5 vakit namazın ilk ve son sünnetlerini, yani müekked sünnetleri kılarken, sünnet olduğuna niyet etmek lüzumunda sahih olan, güvenilen fetva, şart olmadığını göstermektedir. Revatib sünnetler, nâfile niyeti ile veya yalnız namaza niyet ederek sahih olur. Yani o vaktin sünneti olur. Ayrıca sünnet diye niyet etmeye lüzum yoktur. İmâm-ı Zeylai de “rahmetullahi teâlâ aleyh”, böyle buyurmuştur. Mesela fecir doğmadan, teheccüd niyeti ile 2 rekat kılıca, fecrin başlamış olduğu, sonradan anlaşılsa, bu namaz, sabah sünneti yerine geçer. Ayrıca sabah sünneti kılmak lazım olmaz. Öğlenin farzında 4. rekatte oturduktan sonra unutarak 5. rekate kalksa, 6. rekati de kılıp selam verir. 2 rekati nâfile olur. Bu 2 rekatin son sünnet olmaması, sünnet olarak niyet edilmediği için olmayıp, sünnete ayrı bir tekbîrle başlamadığı içindir. Teravihte de, teravih olduğuna niyet etmek şart olmadığı haberi sağlamdır. Bunun gibi, kazaya kalmış öğle namazı olmayan kimse, Cuma namazından sonra kıldığı 4 rekate (Vaktine yetişip kılmamış olduğum son öğleyi kılmaya) niyet etse, sonra Cuma namazının sahih olduğu anlaşılsa, sağlam ve sahih habere göre, bu 4 rekat, Cuma sünneti olur). 59. sayfada diyor ki (Nâfileleri ve Ratibe sünnetleri, yalnız namaz kılmaya veya sünnetten başka bir namaza niyet ederek kılıca, sahih olacaklarını daha önce bildirmiştik). Görülüyor ki namaz vakti içinde, o vaktin farzından başka kılınan her namaz [mesela kaza namazı], o vaktin sünneti de olur.

İbni Âbidin, namaza niyeti anlatırken ve (Uyun-ül-besair) 54. sayfasında diyorlar ki (Derin âlimlere göre, yalnız namaza niyet edilerek kılınan sünnet sahih olur. Çünkü, 5 vakit namazın sünneti demek, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” kıldığı namaz demektir. Bu namazlara sünnet ismi sonradan verilmiştir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, 5 vakit namazın sünnetlerini kılarken, yalnız (Allah rızası için namaz kılmaya) derdi. (Sünnet kılmaya) diye niyet etmezdi. Her vakit içinde böyle kılınan her namaz, sünnet ismi verilen namaz olur). (Halebi-i kebir)de de böyle yazılıdır. 52. sayfada buyuruyor ki Tecnis kitabında bildirildiği gibi, 5 vakit namazın sünnetleri nâfile namazdır. Nâfile niyeti ile de kılınır. Dürrü’l-muhtar’da ve Mollâ Hüsrev, Dürer kitabında diyorlar ki (5 vakit namazın sünnetleri ve teravih namazı, aslında nâfile namazdır. Bunları kılarken, yalnız namaza diye niyet yetişir).

İbni Âbidin ve Nurü’l-izah haşiyesinde buyuruyorlar ki (Camie girince 2 rekat namaz kılmak sünnettir. Buna (Tehıyetülmescid) namazı denir. Camie girince, farz, sünnet ve herhangi bir namaz kılınırsa, tehıyetülmescid de kılınmış olur. Kılınan namazlara, tehıyetülmescid diye de ayrıca niyet etmeye lüzum yoktur. Çünkü, tehıyetülmescid kılmaktan maksat, namaz ile câmi sâhibi olan Allahü teâlâya hürmet etmektir. Bu namazlarda bu maksat hâsıl olmaktadır).

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Tehıyetülmescid) namazını anlatırken buyuruyor ki (Öğlenin farzına dururken, hem farz, hem de sünneti olarak 2 niyet yapılırsa, 2 imama göre, yalnız farz kılınmış olur. İmâm-ı Muhammede göre ise, o namaz kabul olmaz. Çünkü, farz ile sünnet ayrı cinsten 2 namazdırlar. [Bir namaz vaktinde, kılınan namazlar, ya vaktin farzıdır. Yahut bu farzdan başka, herhangi bir namazdır. Vaktin sünnetleri ve kaza namazları bu 2. cinstendir. Halbuki kaza namazı ile sünnet, aynı cinsten oldukları için, tek bir namaz 2 niyet ile kılınır.] 2 imama göre, kuvvetli olanı kılınmış olur. Halbuki camie girince kılınan herhangi bir namaz, tehıyetülmescid yerine de geçtiği için, farz kılarken tehıyetülmescid olarak da, ayrıca niyet etmek, İmâm-ı Muhammed’e göre de câiz olur. Yalnız farza niyet edince de, bu 2 namaz birlikte kılınmış olur). Vaktin farzı ile sünnet, başka namaz iseler de, sünnet, farzdan başka kılınan namaz demek olduğu için, sünnetin kazaya benzerliği tehıyetülmescid namazının farza benzerliği gibidir.

Eşbah kitabının 30. sayfasında diyor ki (Bir ibâdette sevap hâsıl olması için, yalnız bu ibâdetin sahih olması şart değildir. Halis niyet edilmesi de şarttır. Halis niyet ederek yapılan bir ibâdet, bilmeyerek fâsid olursa, sahih olmaz. Fakat niyet edildiği için, çok sevap hâsıl olur. Mesela, abdestli olduğunu zannederek, abdestsiz kılınan namaz sahih olmaz. Fakat, niyetine karşılık çok sevap verilir. Necis olduğunu bilmediği suyu, temiz zannederek, bununla abdest alıp kılınan namazın şartı noksan olduğu için sahih olmaz ise de, niyet mevcûd olduğu için sevap verilir. Şartlarına uygun olduğu için sahih olan bir namaz, riya ile gösteriş için kılınırsa, sevap hâsıl olmaz). Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terketmiş olmaz ise de, sünnetin sevâbına kavuşmak için de, kazayı kılarken, sünneti kılmaya da niyet etmesi, yani kalbinden geçirmesi lâzımdır. Farz namaz ile sünnet namaz birbirinden başka oldukları için, farzı kılarken, sünnete de niyet etmek câiz olmuyor. Yani sünnet sahih olmuyor. Kaza namazı ile sünnet namaz birbirlerinden başka olmadıkları için, kaza kılarken sünnete de niyet etmek sahih oluyor.

SENELERCE BİRİKEN KAZALAR NASIL KILINIR?

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

1 Yorum

Comments are closed.