1. Menakıb: Muhyissünne İmam-ı Begavi “rahimehullah” (Mealimüt-tenzil) kitabında, Feth sûresinde, meal-i şerifi, “Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın Resûlüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler…..”  olan âyet-i kerimenin tefsirinde, buyuruyor. Mübarek bin Füdale’den, o da Hasan’dan rivayet eder, “Allahü teâlâ kâfi olan şahittir ki Muhammed Allahın Resûlüdür.” buyurulduktan sonra; “Onun ile olan kimse” kelamı ile Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” kasıt edilmektedir. “Kâfirlere karşı şiddetlidirler” ile Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” kasıt edilmektedir. “Birbirlerine karşı merhametlidirler” ile Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” kasıt edilmektedir. “Onları rükuda ve secdede görürsün” ile Ali bin Ebû Talib “radıyallahü teâlâ anh” kasıt edilmektedir. “Allahü teâlâdan, dünyada ve ahirette her iyiliği, üstünlüğü ve rızasını isterler!” kelamı ile Cennet ile müjdelenen Aşere-i Mübeşşerenin geri kalanı kasıt edilmektedir. “Onların halleri, şerefleri, Tevratta ve İncilde bildirilmiştir. İncilde bildirildiği gibi, onlar ekine benzer.” kelamı ile Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kasıt edilmektedir. “İnce bir filiz çıkarır” kelamı ile Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh”, “Onu kuvvetlendirir” kelamı ile Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh”, “Onu kalınlaştırır” kelamı ile yani yumuşak iken İslam dini için sert olur kelamı ile Osman bin Affan “radıyallâhu anh”, “Onu ayakta durdurur” kelamı ile İslamı kılınç ile müstekim ettiği için Ali bin Ebû Talib “radıyallâhu anh”, “Herkes hayrete düşer” kelamı ile diğer müminler kasıt edilmektedir. “Kâfirler kızarlar” kelamı ile sık, kalın, kuvvetli ve güzel ekin gibi ve kuvvetli olan müminlerin kâfirleri kine boğacağı bildirilmektedir. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” iman ile müşerref olunca; “Bugünden sonra artık gizli ibadet etmeyiz” buyurmuş idi.

2. Menakıb: (Hulefâ-i râşidînin) yüce şanları için nazil olan âyet-i kerimeler beyanındadır.

Hulefa-i Raşidin Hakkında Ayet-i Kerimeler

3. Menakıb:  Şimdi, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”in buyurduğu, âlimlerin bildirdiği hadis-i şerifleri bildirelim:

Hulefa-i Raşidin Hakkında Hadis-i Şerifler

Dördüncü Menakıb:  (Çihar yar-i güzinin şerefli şanları hakkında muteber kitaplarda nakil olunan haberler hakkındadır.)

Sahih isnad ile Muhtar bin Abdullah, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün Medine-i münevvereden çıktı. Ben de çıktım. Ensardan birinin bostanına girdi. Ben de girdim. Buyurdu ki: (Ya Enes! Kapıyı bağla.)  Ben de bağlayıp, huzur-ı şeriflerine geldim. O saatte bir şahıs gelip, kapıyı çaldı. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ya Enes! Var kapıyı aç! O şahsı Cennet ile müjdele. Ona benden haber ver ve söyle ki Benden sonra ümmetim üzerine halife olacaktır!)  Ben de vardım, kapıyı açtım. Halbuki kapıyı çalanın kim olduğunu bilmiyordum. Baktım ki Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Ben de hazret-i Server-i âlemin buyurdukları haberi verdim. Kapıyı bağladım, geldim.

Bir kişi daha gelip, kapıya vurdu. Resûlullah yine buyurdu ki: (Ya Enes! Var kapıyı aç, o kişiye Cennet ile haber ver ki Ebû Bekrden sonra, ümmetim üzerine halife olsa gerektir.)  Ben de vardım, kapıyı açtım. Halbuki kim olduğunu bilmezdim. Baktım ki Ömer-ül Fâruktur “radıyallahü teâlâ anh”. Hazret-i Seyyid-i veledi ademin buyurdukları müjdeleri haber verdim. Sonra kapıyı bağladım, geldim.

Sonra bir şahıs daha gelip, kapıyı çaldı. Resûlullah yine buyurdu ki: (Ya Enes! Var kapıyı aç! O şahsa Cennet ile müjde ver. Ebû Bekr ve Ömerden sonra, ümmetim üzerine halife olacağını haber ver. Ve haber ver ki hilafeti zamanında, mazlum ve günahsız olarak öldürülse gerektir ve o kanını akıttıkları zaman sabır etsin.)  Ben de kapıyı açmaya vardım. Halbuki kim olduğunu bilmiyordum. Kapıyı açtım, baktım ki Osman-ı Zinnureyndir “radıyallahü teâlâ anh”. Habîb-i ekrem ve Nebiyi muhterem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin buyurdukları haberleri söyledim. O dedi ki (Ya Rabbi! Yardım, herkese Senden gelir. Bize sabır ihsan eyle.) Kapıyı bağladım.

Ondan sonra bir şahıs daha kapıya vurdu. Resûlullah yine buyurdu ki: (Var ya Enes, kapıyı aç! O şahsa Cenneti müjdele. Ve haber ver ki Ebû Bekr, Ömer ve Osmandan sonra, ümmetim üzerine halife olsa gerektir. Hilafet onun ile tamam olur. Hilafetinin sonunda, namaz kılarken katl olunsa gerektir.)  Ben de vardım. Halbuki kim olduğunu bilmezdim. Kapıyı açtım. Aliyül Mürteda “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin buyurdukları müjdeleri haber verdim.

5. Menakıb:  Yine Enes “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile bir vakitte de bir bostana vardık. O tertip ile Çihar yar-i güzin “radıyallahü teâlâ anhüm” gelip, Resûlullah hazretlerinin huzur-ı şeriflerinde ayak üzeri durdular. Resûlullah hazretleri bostandan dışarı çıktılar. Ben önde Çihar yar-i güzin arkamda, Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” takip ettik. Mübarek gözleri yaşlı idi. Çihar yar-i güzin ve ben de ağladık. Gözlerimiz yaş ile doldu. Resûlullah hazretleri, bostandan dışarı çıktıktan bir müddet sonra, buyurdular ki: (Ya Enes! Görür müsün ki haber verdiğim o sözlerden, hepimizin gözleri yaş ile doldu. Ya Enes! Ondan gayri ilah olmayan Allah hakkı için, benim vefatımdan kıyamete kadar, benim ümmetimden, Ashâbımın ve ehl-i beytimin çektiği sıkıntılar için gözleri yaşaran  [ağlayan] ve kalpleri mahzun olan  [üzülen] kimselere Allahü teâlâ nazar eder. Allahü teâlânın nazar ettiği kimse, Cehennem azabından emin olur.)

6. Menakıb:  Bir vakit Cebrâil-i emin aleyhisselâm, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzurlarına geldi. Dedi ki: Senden sonra ümmetin üzerine Ebû Bekr halife olacaktır. Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri de Miraç gecesi vasıtasız olarak [harfsiz ve sessiz olarak] Resûlullah hazretlerine buyurmuştu ki (Senden sonra ümmetin üzerine İslam halifesi ve hak üzere halife Ebû Bekr olacaktır.) O Ebû Bekrin halifeliği senin emrinle olmadı. Sonunda Alinin halifeliği de senin emrinle olmadı. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin emri ile ve müminlerin seçmesi ile olmuştur. Eğer bunu yakîn üzerine bilmek istersen, Huzeyfe bin Yeman “radıyallahü teâlâ anh” rivayet buyurduğu haberi dinle. Rivayet eder ki Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” (Ya Resûlallah! Bizim gönüllerimiz onun sebebi ile emin olması ve muhaliflerin [düşmanların] dedi-kodularının kesilmesi için, kendi ihtiyarın ile bizim üzerimize bir halife tayin buyurur musun!) dediler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” cevabında buyurdular ki: (Eğer sizin üzerinize benden sonra kendi emrim ile halife tayin etsem, sonra siz ona âsî olsanız, üzerinize azap nazil olur. Ben kendi muradım ile ümmetimin başına halife tayin etmeyi uygun bulmam ki Musa-i kelim aleyhisselâm Harun aleyhisselâmı kendi ihtiyarı ile 40 gün kavmi üzerine halife tayin etti. Geri döndükte, 8.000 adem buzağıya tapıp, kâfir oldular, dinden çıktılar. Ben de eğer ümmetim üzerine kendi reyim ile halife tayin etsem, bilirim ki kıyamette hiçbir kimseyi, doğru din üzerine, Kitap ve Sünnet ahti üzerine geri bulmam. Lakin, ben bir iş işlerim ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerini ümmetim üzerine halife kılarım. (Vallahü halifeti aleyküm.) Ben ümmetimi Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine ısmarladım. Allahü teâlâ bilir. O kimi irâde ederse, tarafından tayin buyurur.)  Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, kendi tarafından Ebû Bekr-i Sıddıkı halife yaptı. Bütün âlem bilir ki Ebû Bekr-i Sıddık, beyanları ile ve nişanlar ile Resûlullah hazretlerinin halifesidir.

Lakin burhan ve ferman ile Allahü teâlâ hazretlerinin halifesidir. Bilmiş ol ey civanmert. Sen ki benim canım sana feda olsun. Âlem halk olunan zamandan, kıyamete kadar, Resûlullah hazretleri gibi bir Nebî ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Bundan dolayı ki Ebû Bekr-i Sıddık gibi bir sâdık takva sahibi ne gelmiştir ve ne de gelecektir “radıyallahü teâlâ anh”. Rafiziye söyle ki dünyada ve ahirette, kör ve zelil ve başı aşağı eğik olsun.

Beyt:

Giden gitti, olan da oldu,
Gönlün gamlanması fayda vermez.

7. Menakıb:  Cabir “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Bir vakit, muhacir ve ensardan, kalabalık bir cemaat ile Medine-i münevverenin bir mahallinde, ensardan saliha bir hatunun ziyafetinde, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile beraber oturmuştuk. Elimizi yiyeceğe uzatmadan evvel, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Bu saatte  [şimdi] Cennet ehlinden bir merd gelir ki benden sonra o merd, ümmetim üzerine hak üzere halife olur.)  Bunu söylediği sırada Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” içeri girdi. Sonra buyurdu ki (Şimdi, ehl-i Cennetten bir merd daha gelir ki ümmetimin üzerine Ebû Bekrden sonra, hak üzere halife olur.)  Bunu söylediği anda, Ömer-ül Fâruk “radıyallahü teâlâ anh” meclise dâhil oldu. Sonra buyurdu ki: (Bu vakitte ehl-i Cennetten bir şahıs daha bu meclise dâhil olur ki Ömerden sonra hak üzere halife olur.) Sözü tamamlandığı anda Osman-ı Zinnureyn “radıyallahü teâlâ anh” mecliste hazır oldu. Sonra buyurdu ki: (Ey benim Ashâbım, yarlarım! Yemek hazır oldu. Lakin bir merd daha kalmıştır ki o merdin de bu yemekte bizim ile beraber rızkı vardır. Ehl-i Cennettir. Osmandan sonra ümmetim üzerine hak üzere halife olur. Bu sırada gelir. Ondan sonra taam yenecektir.)  Cabir “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bu sözü söyledi. Bir saat bekledi. Mübarek yüzünü kapı tarafına çevirip, başka şey ile meşgul olduğu hâlde duâ  edip, buyurdu: (Ya Rabbi, Aliyi bu zümrede kıl!)  3 kere bu duâyı buyurdu. Hemen Aliyül Mürteda “radıyallahü teâlâ anh” kapıdan girdi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Taamı koyunuz. Size afiyet olsun!)

8. Menakıb: Said bin Cübeyr “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Medine-i münevverede, Mescid-i şerifi bina etmek istediler. Onbinden ziyade taş toplanmıştı. Resûlullah hazretleri bu kadar taştan bir taş kaldırdı. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdular ki: (Sen de bir taş kaldır!)  Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdular ki: (Sen de bir taş kaldır!)  Sonra Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdular ki: (Sen de bir taş kaldır!)  Sonra Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdular ki: (Sen de bir taş kaldır!)  Her birisi bir taş kaldırdılar. Yani ellerine taş aldılar. Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, muhacir ve ensar, huzurda el kavuşturup, dururlardı. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, mübarek elleri ile kaldırdığı taşı, götürüp, gerekli yere koydu. Ondan sonra buyurdular ki: (Ya Eba Bekr! Kaldırdığın taşı getir, benim koyduğum taşın yanına koy!)  O da getirip, yanına koydu. Sonra buyurdular ki: (Ya Ömer! Sen de getir, o taşı Ebû Bekrin taşının yanına koy!)  O da getirip, koydu. Ondan sonra buyurdular ki: (Ya Osman! Sen de getir o taşı Ömerin taşının yanına koy!)  O da getirip, koydu. Ondan sonra buyurdular ki: (Ya Ali! Sen de getir o taşı Osmanın taşının yanına koy!)  O da getirip, koydu. Sonra, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ashâb-ı güzine hitab edip, buyurdular ki: (Ey Ashâbım! Bu taşlar arasında gördüğünüz sıra, benden sonra halife, Ebû Bekr, ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra Alinin olacağına açık bir delildir. Siz ki benim Ashâbım, muhacir ve ensar! Herkes ne miktar bu taşlardan ister ise, alıp nereye ister iseniz koyunuz.)  Medine-i münevvere mescidinin yapılışındaki bu taş haberi çok yerde anlatılmıştır. Ama, bize gelen haberlerin en sahihi budur.

9. Menakıb:  Bu haberin ravisi Sefinedir “radıyallahü teâlâ anh.” Sefine, Sahabe-i güzinden olup Ümm-i Seleme “radıyallahü teâlâ anha” hazretlerinin kölesidir. Ümm-i Seleme hazretleri ezvac-ı tahirattan idi. Sefineyi alıp, hayatı boyunca [yaşadığı sürece] Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmet-i şeriflerinde bulunması şartı ile azad etti. O da bu şart ile azad olmayı kabul etti. Resûlullah hazretlerinin hizmet-i şeriflerinde bulunurdu. Bir gün ondan sordular. Sefine adını sana kim koydu. Dedi ki: Malumunuz olsun ki biz Resûlullah hazretleri ile bir seferte idik. Bir konak yerinde, eşyalarımız ve silahlarımız çoğaldı. Davarlarımız zayıf idi. Bir büyük kilimimiz var idi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ben kuluna buyurdu ki (O kilimi yere döşe ve askerin fazla eşyasını o kilim üzerine topla.) Ben de o saatte kilimi yere döşeyip, eşyaları ve silahları o kilim üzerine topladım. Bana buyurdu ki (Kilimin uçlarını bağla! Kilimin içinde olan sefer takımlarını götür. Yola gir. Mert şekilde git ki sen Sefinesin!)  Ben de o bütün silahları Onların himmetleri ile götürüp, atlılar ile beraber yürüdüm. Gideceğimiz menzile eriştim. Asla yolda bir zorluk ve elem görmedim. O günden bugüne kadar istediğim zaman on devenin yükünü götürürdüm. On menzil yere iletirdim. Bunu Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mübarek lafzları [sözleri] bereketiyle yapardım. O zamandan beri ismim Sefinedir.

O Sefine rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri her gün sabah namazının farzını eda ettikten sonra, mübarek yüzünü, Ashâbına döndürüp, sual buyururlar: (Sizden bir kimse bu gece bir rüya görmüş ise, haber versin.)  Eğer gören var ise anlatırdı. Dinleyip, tabirini beyan buyururlardı. Eğer kimse görmemiş ise, Nebiyi muhterem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri uygun buldukları bir konuda onlar ile söyleşip, kalkarlar idi. Bir gün de hiç kimse rüya görmemişti. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ey Ashâbım! Bu gece ben acayip bir rüya gördüm. Gördüm ki gökten bir terazi aşağı astılar. O terazinin iki latif ve güzel ve büyük kefeleri var. Beni terazinin bir kefesine koydular. Ebû Bekr’i diğer kefesine koydular. İkimizi tarttılar. Ben Ebû Bekr’den ziyade  [ağır] geldim. Sonra beni terazinin kefesinden çıkardılar. Ömer’i koydular. Ömer ile Ebû Bekr’i tarttılar. Ebû Bekr Ömer’den ağır geldi. Sonra Ebû Bekr’i çıkardılar. Osman’ı o kefeye koydular. Ömer’i Osman ile tarttılar. Ömer Osman’dan ağır geldi. Ömer’i çıkardılar. Aliyi o kefeye koydular. Osman’ı Ali ile tarttılar. Osman Ali’den ağır geldi. Osman’ı o kefeden dışarı çıkardılar. Sonra Alinin vaktinden kıyamete kadar, cümle ümmeti o kefeye koyup, bütün ümmeti Ali ile bir tarttılar. Ali cümleden ziyade geldi  [ağır geldi]. Sonra o teraziyi gök yüzüne çektiler.)

10. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ondan başka ilah olmayan Allahü teâlâya yemin ederim ki âlemin yaratılmasından beri hiç bir Nebî ve Mürsel, ümmetlerinden Ebû Bekr-i Sıddıktan faziletli kimse ile sohbet etmemiştir.)  Yine Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuştur ki (Âlem halk olunalıdan beri, 124.000 Peygamberden hiçbiri, Ömer bin Hattab gibi dini kuvvetli birisi ile sohbet etmemiştir.)  Yine Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuştur ki: (Hiç kimsenin dili, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kelamını, Osman’dan çok zikir etmemiştir.)  Yine Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuştur ki: (Âlem vücuda geleliden beri, hiçbir behadırın eli ve kolu ehl-i kâfirin başına, Alinin eli ve kolu kadar kuvvetli kılıç vurmamıştır.)

11. Menakıb:  Abdullah bin Ebû Baysaniye Allahü teâlânın Arşından sordular. O dedi ki Yahya bin Ebû Talibden; Allahü teâlânın Arşından sual ettim. O da dedi ki ben de, Abdülvehhab bin Atadan, Rabbil’izzenin Arşından sual ettim. O da Said bin Urveye Rabbil’izzenin Arşından sual ettim, dedi. O da, Katade bin Deameye Rabbil’izzenin Arşından sual ettim, dedi. O da, Enes bin Malike “radıyallâhu anh” Rabbil’izzenin Arşından sual ettim, dedi. O da, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine sual etti. Resûlullah saadetle buyurdular ki: (Ben de Rabbimin Arşından Cebrâil aleyhisselâma sual ettim. O dedi, sual ettim, Mikâil aleyhisselâmdan, Rabbil’izzenin Arşından. O buyurdu, sual ettim İsrâfil aleyhisselâmdan, Rabbil’izzenin Arşından.O buyurdu; ben sual ettim Levh-i mahfuza, Rabbil’izzenin Arşından. O dedi, sual ettim, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine, Arşından ve Arşın büyüklüğünden. Allahü Sübhanehü ve teâlâ buyurdu ki Arş-ı Mecidin 360.000 kaimesi var, yani ayağı var. Her ayağının 60.000 kere 7 kat gök ve yer kadar büyüklüğü var. Her ayağının altında 60.000 sahra, her sahrada 60.000 âlem, her âlemin yaratılan insan ve cinnin 60.000 katı kadar mahluku var.)  Burada anlaşıldığı üzere, Allahü teâlânın yarattıkları kemal üzeredir ve cemaldedir. Ondan daha mükemmelinin olması mümkün değildir. Herkes Allahü teâlânın yarattıklarını fehm edip, Allahü teâlânın Âzamet ve celalini anlayamaz. Herkesin ilmi ve aklı, Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin melekutinin izzetine ve ceberutinin sırrına erişemez. Allahü teâlâ hazretlerinin gayb-ül gayb esrarının sırrından, cümle halkten bir kimse bir nefesi aşikare alamaz. Nasıl ki bir şair beyan etmiştir:

..

Aşk yolunu tutanların kapısında bekle,
Aşıklığın bayrağını meydana çıkarma.

Aşk nişansız ve belirsizdir,
Kimse o nişansız Zattan bahs etmesin.

Sermaye kalmayınca aşk da kalmaz,
Cana ve cihana güvenme.

..

Aşıkların lebbeykini söylemeyen,
Büyüklük mahremi olamaz.

[Allahümmagfir li ve li-valideye ve li-ecdati ve cettati ve li-abai-ve cettat-i zevceti ve li-ihveti ve ehavati ve lil-müminine vel-müminat vel-müslimine vel-müslimat el-ahya-i minhüm vel-emvat bi-rahmetike ya Erhamerrahimin.]

Çok sayıdaki mahluklar ve melekler, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin Ademi ve evladını, iblisi, gökleri ve yerleri Cenneti ve Cehennemi yarattığını bilmezler. Sadece Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine ve onların muhib sâdıklarına istiğfar ederler. Onların affolunmasını taleb ederler. Burada Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olanlara büyük şeref ve fazilet vardır. Bunun için sevinmeli, Allahü teâlâya şükür ve hamd etmelidir.

12. Menakıb:  Bu hadis-i şerifin tercümesi çoktur ve uzundur. Lakin lazım olduğu miktar beyan edelim. Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri ne vakit ki vasıtasız ve aletsiz Adem “alâ nebiyina aleyhissalatü vesselâm” hazretlerini kendi yed-i kudreti ile halk etti. O zaman onu bir aksırma ile imtihan buyurdu. Aksırma Adem “aleyhisselâm” hazretlerinin mübarek ağzından çıktı. Can-ı azizi [ruhu] istedi ki aksırma ile bedeninden ayrılsın. Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselâma ilham buyurdu. O zaman Allahü teâlâ hazretlerine tahmid etti. [Yani Elhamdülillah, dedi.] Karşılığında Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri (Yerhamükellah) buyurdu. Mânâsı şudur: Allahü teâlâ sana rahmet eder ve senin nesline rahmet eder ve bereket verir. (Elhamdülillah) bereketi ile Âdem aleyhisselâmın bedeni aksırma sıkıntısından kurtuldu, rahata kavuştu. (Yerhamükellah) bereketi ile can-ı azizi [ruhu], mübarek bedeninde rahatlayıp, rahat oldu. Lakin, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden (Yerhamükellah) mübarek lafzını işitince, hemen o zaman iki elini, başı üzerine koyup, dedi ki ah, ah, herhalde bir günah işledim. O melekler o vakit orada hazır idiler. Dediler ki: Ya Adem! Sen ilim-i gaybı bilmezsin. Olmamış günahı nasıl bildin. Âdem aleyhisselâm buyurdu ki: Evet, ben ki Ademim. Günah işlemeseydim Allahü teâlâ hazretlerinin rahmetine kavuşmazdım. Zira, Allahü teâlâ hazretlerinin rahmeti ve mağfireti günahkarlar içindir.

Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” hazretleri der ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Âdem aleyhisselâmın bedeninin bir bölüğü canlı, bir bölüğü cansız olduğu vakit, Adem arkası ile göğsü arasından bir söyleyicinin sesini işitti ki Ademin ruhu o sesin aşkı ile titredi. O söyleyici dedi ki (Rabbimize şükür olsun. Onun çocuğu yoktur. Mülkünde ortağı yoktur. Onu çok büyük bilmek lazımdır.) Ondan sonra bir ses daha işitti ki (Doğru söyledin. Rabbimiz büyüktür. Azizdir.) diyordu. O sesten sonra gördü ki bir nur mübarek göğsünde meydana geldi. O nurun şevketinden Cennetin kapıları açıldı. Ondan sonra o nurun beraberinde birbirine müsavi iki nur daha Âdem aleyhisselâmın göğsünde meydana geldi. O iki nur birbirine muvafakat ve müsaadetle, öyle bir parıldadılar ki Cennetin dereceleri ve bu derecelerde ne var ise hepsi, açıkça göründüler. 5. kere Âdem aleyhisselâm kendi batını aynasında  [ruhunun aynasında] bir şahıs sureti gördü. Şemailinde  [görünüşünde] heybet ve şefkat sebeplerinden ve eserlerinden çok çok zuhura gelip hâsıl olmuş bir şahıs ki çok kuvvetli, gayet şiddetli, fevkalede heybetli, iri yapılı ve sıhhatli idi. Aynı zamanda kemal-i gayret ve salabetle süslü bir kılınç sureti de o suretin omuzuna konulmuş. Âdem aleyhisselâm buyurdu ki o 5 nesne o 5 kimsedendir. 1., söyleyiciden, 2., tasdik ediciden, 3., nurdan, 4., nurdan, 5.söyleyen ve o kılıcı taşıyan heybetli ve siyasetli şahstan ki onun gibi birbirine ulaşmış ve rahmet ve kerametle süslenmiştir.)

Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki (Cebrâil aleyhisselâm dedi: Âdem aleyhisselâmın, üst yarısı ruhu ile canlı, alt yarısı cansız olduğu vakitte, kendi baş gözü ile ve gerekli kulağı ile o 5 nesneyi ve o 5 nesneden görmesi gerekeni gördü, işitmesi gerekeni işitti. O acayipliği görünce, başından kendi kendine hareket etti. Mübarek lisanını tesbih ve tehlil ve tahmid ve tekbir ile Allahü teâlânın yüceliğini dile getirdi. (Sübhâneke rabbi. Sübhâneke rabbi. Sübhâneke rabbi. Ma Âzameke ve ma Âzam kudretike ve ma evsa mağfiretike ve rahmetike. La ilahe illa ente tebarekete ve tealeyte rahmeten vesiat külle şey’in ilmen ve ahseyte külle şey’in adeden.) [Ey noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbim. Seni tesbih ederim. Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. En büyük kudret, en geniş mağfiret ve rahmet sendedir. Senden başka ilah yoktur. Sen çok büyüksün ve şanın çok yüksektir. İlmin her şeyi içine almıştır.] Ya Rabbel’âlemin! Bana haber ver ki bu gördüğüm şaşılacak iş nedir. İşittiğim güzel ses neden ötürüdür. O kimse kim idi. Sana şükür ve senâ etti. İkinci kim idi ki evvelkini tasdik etti. O nur ne nur idi ki Cennetin kapıları o nur ile açıldı. Ya o iki nurlar da ne nur idi, o nurdan sonra ki Cennetin dereceleri o iki nurdan aydınlandı. O ahirette gördüğüm; heybetli, salabetli suret, kimin sureti idi. Allahü Sübhanehü ve teâlâ buyurdu ki: Ya Adem! Henüz onların meydana çıkmaları vakti gelmedi. Ama sen bu saatte Ademsin. Sana lazımdır ki onlardan iki nesneye kanaat edesin. Birincisi, onların adları o yerde yazılmıştır; göresin. İkincisi, sıfatlarını benden işitesin. Adem “aleyhisselâm” dedi ki: Ya Rabbil’âlemin! Sen neyi irâde edersen o olur. Ne buyurursan o meydana gelir. Allahü teâlâ hazretlerinden buyruk geldi ki (Ya Adem! Biz bu sırrı sana açtık, perdeyi kaldırdık. Bak, göresin.) Âdem aleyhisselâm iki gözünü arş tarafına çevirdi. Arşın kenarında, (Lâ ilâhe illallah. Muhammedün Resûlullah! Ebû Bekr-i Sıddık. Ömer-ül Fâruk. Osman-ı Zinnureyn. Aliyül Mürteda.) yazılmış gördü. Adem “aleyhisselâm” dedi ki: Ya İlâhî! Meğer bunları benden evvel yaratmışsın. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri buyurdu: Ya Adem, ben onları senden evvel yaratmadım. Muhakkak senin neslinden yaratacağım. Lakin adlarını gökten ve yerden, Cennet ve Cehennemden ikibin kere bin sene evvel, Arş üzerinde ve tacı üzerinde yazmışım. Senin evlatların dünyada, her ne vakit ki benim isimlerimi zikir ederler. Benim bendelerim olan melekler de, ulvi âlemde, onların isimlerini zikir ederler. Âdem aleyhisselâm dedi: Ya Rabbi! Onların yüzünü görmeyip ve onları görmekle şâd ve hurrem olmadıktan sonra, bana onların adlarını görmekten ne fayda olur. Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri buyurdu: Ya Adem; onların adlarını bu vakitte görmenin faydası şudur ki ilmel yakîn bilesin ki senin hayatın vaktinde veya senin evladın vaktinde karşılaşacağınız her lüzum ve ihtiyaç, onların sebebi ile görülür. Onların şefaatinden gayri kurtuluş yoktur. Senin ettiğin her duâ  veya senin evladının ettiği duaların kabulüne sebep onların şefaatlarından gayri yoktur. Bu söz söylendi ve geçti.

Hayat Âdem aleyhisselâmın mübarek teninde karar kıldı. [Yani bedeni canlandı.] Cennete girdi. Yasak edilen ağacdan yedi. Bu sebeple Cennetten dışarı düştü [çıkarıldı]. Türlü türlü ve çeşitli üzüntüler ile karşılaştı. 300 sene aralıksız Allahü teâlâdan haya edip, istiğfar ve dualar etti. 300 sene tamam oldukta, bir gün yukarıda söylenilen sözler hatırına geldi. Hemen o saatte iki elini kaldırıp ve iki gözünü arş-ı azim tarafına dikip, dedi ki: Ey âlemlerin Rabbi! O 5 kimsenin hürmeti için ki onların ruhlarını kendi sinemde müşahede ettim. Ve isimlerini Arşın kenarında yazılmış gördüm. Onlar, Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve Ebû Bekr-i Sıddık ve Ömer-ül Fâruk ve Osman-ı Zinnureyn ve Aliyül Mürtedadır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Benim günahımı onların hürmetine affet. Hemen Cebrâil aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Ya Adem, senin özrün ve düzelmen ve tövben kabul olması, O kimselerin hürmetine ve haşmetine oldu. Adem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm”, işte böyle işleri ve sözleri işittikten ve gördükten sonra, o 5 kişinin şanını ve hâlini Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretlerinden sual etti. Allahü teâlâ onların hallerini, siretlerini, yollarını ve güzel muamelelerini beyan buyurdu. O vakitte Ademe bildirdi ki ya Adem! Şükür ve senâ ettiğin o söyleyici, âlemin vücudunun aslıdır ve âlemde yaşıyanların Kutbudur. Üzerine hüccettir. Bütün varlıklar onun sayesinde vardır. O kimsedir ki halkla, benimle ve kendi ile doğrudur. O kimse ki şirkin ve nifakın kökünü ve temelini keser. İnad perdesini yırtar. O, batılın başını ve boynunu kırar. Ve söndürür. O, küfrün hiçbir yerinde kadir ve kıymetini koymaz. O, benim ismetimin sırrındadır. Ve nusretimin himayesindedir. O bir çırağdır. Ben kara gönülleri o çırağın nuru ile parlatır, aydınlatırım. O bir dosttur ki ben onun dostlarının cürüm ve cefasını ve kendi dostlarımın sehv ve hatasını onun hürmeti ile örterim. O resûl, rahmet ve keramettir. O kıyamet gününde, yalnız başına mahşerdekilere şefaat eder. O Arabî olan Ahmed, Hatem-ül nebiyin ve Kureyşi olan Muhammeddir. Bütün Resûllerin seyyididir.

Ya Adem! O ikinci ki birinciyi 3 kere tasdik etti. O Ebû Bekr-i Sıddıktır. O ihtiyar [şeyh] çok büyük, kemal ve cemal ile süslenmiştir. Ahlakı güzelliklerde övülmüş ve beğenilmiş bir yeganedir [eşsizdir]. Hayırlı ve çok iyidir. Dinin muhiblerinin [sevenlerin] güzidesidir. Hiçbir amel işlemezden evvel bizim kabul olunmuşumuzdur. Vücuda gelmezden [yaratılmadan] evvel, hususi muamele edilen üstün kimselerin tanınmışıdır. Onun sireti ehl-i İslama ışıklı yoldur. Onun tarikati [yolu] ehl-i sünnet vel cemaat için ana caddedir. Hem razı olmuş, hem de razı olunmuştur. Hem muvaffak, hem mukarrebdir. Sabıktır ve sadıktır. Müslümanlık dininin aslında, doğru ve dürüstdür. Atik-i ezhardır. Sâdık-ı ekberdir.124.000 ümmetin büyüğü ve efendisidir.

Ya Adem! O nur ki onun ışığı ile Cennetin kapıları açıldı. O kimsedir ki bu kendi gönderdiğim Hak dinime onunla nusret veririm. Ben İslamı onunla aziz ederim. Ben hakkı ve hak ehlini onunla meydana çıkarırım. Batıl ve batıl ehlini onunla yok ederim. Şeytanı onun ile korkuturum ve kaçırırım. Ben imanı küfürden, küfrü imandan onunla ayırırım. Ahir zamanda Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin dinine nusreti onunla peyda ederim. O milletin direğidir. Ziynetidir, hüccetidir; çırağıdır. O vahib (affeden), evvab, tevvab [tövbe edici] ve Ömer-ül Hattabdır.

Ya Adem! Ama o iki nur ki birbirine muvafık ve müsaid ve birisi iman nuru ve birisi Kuran nurudur. O iki nurun ehli ve o nurun mahremi, haya sahibi Osman bin Affandır. Hem naşır-i Kurandır. O, benden razıdır. Ben ondan razıyım. Doğru kanaatli ve doğru düşüncelidir. Her ne yaparsa ihlas üzeredir. Her ne söyler ve buyurur ve işitirse ihlas üzeredir. Geceleri kıyamda ve kuutta [kadede], rükuda ve secdede diri tutar. Nebîlerin ruhunu ve meleklerin şahsını, kendi tehlil ve tesbihi ile asude ve rahatlıkta tutar. Dirlik vaktinde [sulh zamanında] keramet ehli olur. Kıtal [harp] vaktinde, kemal ve şahadet ehli olur.

Ya Adem! O civanmert ki onun sureti sinenle iki yanın arasında tasvir edilmiştir. O merttir ki fütüvvet ve mürüvvet esası olarak ne varsa, şecaat ve şehamet temeli olarak ne mevcut ise, hepsi bir onun şemailinin rüzgarında yer tutmuştur. Civanmerttir ve şiir-i merttir [aslan gibi yiğittir]. Sığınılacak bir kaledır. İlm hazinesidir. Hilm kaynağıdır. Süvari olduğu [ata bindiği] vakitte, mukaddem ve sabıktır. Yaya olduğu zaman müctehidlerin büyüğü, hidayet ehlinin sancağı ve velayet ehlinin Rabbânîsidir. Kendi ameli ile sabık ve benim hükmümle natıktır. Her galip üzerine galip ve adı Ali ibni Ebû Talibdir “radıyallahü teâlâ anh”.

Diğer rivayet:  Adem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” onların isim-i şeriflerini arşta gördüğü vakit, dedi ki: Ya Rabbi! Gördüm ve bildim, ama, onların her bir şeyi benimle kalır mı, yoksa benden ayrılır mı? Cevap geldi ki ya Adem! Sen bizim ahtimizde vefa üzerindesin. Bizim emrimizde ve rızamıza tabisin. Bu hediyeler, bu inciler, bu nurlar, sendedir, seninledir. Ahtimizi bozar ve vefadan dönersen ve emir ve rızamıza muhalefet edersen, o vakit sen bilirsin. Hazret-i Ademin canı [ruhu], mübarek tenine dağılıp, yerleşti. Bedende [tende] sükunet buldu. Cennet hullesini giydi. Keramet tacını başının üzerine koydu. Kurbiyet kemerini bağladı. İzzet tahtının üzerine oturdu. Aslı misk-i esfer [çok güzel koku] olan o uğurlu ve bereketli binek üzerinde, gökler melekutine geldi. O binek üzerinde Cennetlere geldi. Kudsi âlemlerin hepsinde dolaştı. Her âlemde, o âlem halkının kıblesi oldu. Cebrâil ve Mikâil Ademin maiyetinde gidiyordu. Bütün bu faziletleri, Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bereketi ile verdi. Âdem aleyhisselâmın hullesinin [elbisesinin] rengi yıldız gibi ve mübarek teninin rengi ay gibi, mübarek yüzünün rengi güneş gibi idi. Mübarek alnı üzerinde yazılmış: Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah. Ebû Bekr-i Sıddık, Ömer-ül Fâruk, Osman-ı Zinnureyn, Aliyül Mürteda. Mukarreblerden, mukaddeslerden, ruhanilerden, kerubilerden o kadar melek, hazret-i Ademin gelip-geçeceği yollar üzerine dururlardı. Âdem aleyhisselâmın yüzüne bakarlar, alnında yazılı olan (lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah, Ebû Bekr-i Sıddık, Ömer-ül Fâruk, Osman-ı Zinnureyn, Aliyül Mürteda)yı görürlerdi. Âdem aleyhisselâm Cennette nimetlenip ve zevklendi. Sonra suri isyan olup Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, lütf-i kereminden tövbesini kabul edip, zellesini affetti. Âdem aleyhisselâm duâ  edip, dedi: Ya Rabbi! Bir kere daha o 5 nuru bana getir. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmın duâsını kabul edip, Ademe Cennetin şimşir ağacından bir tabut [sandık] indirdi. O tabutta, ezeli ilmi ve ezeli irâdesi tealluk etmiş, 3 arşın yüksekliği, 3 arşın eni vardı. Tabutta 124.000 Nebinin sureti, o suretin her birine bir hane olmak üzere 124.000 hane, her haneye de duvar, dam, kapı, pencere, perde ve perdedar halk etmiş. Başlangıçta Âdem aleyhisselâmın hanesi, sonunda Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hanesi vardır. Bir tarafında Enbiya hanesi, bir tarafında hazret-i Resûlullahın kırmızı yakuttan hanesi. Hane ortasında namaza durmuş ve sağ elinin ayasını sol elinin üzerine koymuş ve Resûlullah hazretlerinin sağ tarafında bir merd-i mutinin [itaat eden merdin] sureti vardır ki alnında yazılmıştır: Bu Ebû Bekr-i Sıddıktır. Sol tarafında da bir merdin sureti vardır ki alnında yazılmıştır: Bu Ömer-ül Fâruktur. O merd ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden gayri kimseden korkmaz. Önünde Osmanın “radıyallâhu anh” sureti ve alnı üzerinde yazılmıştır ki: Bu, iyi merdlerin hası ve iyi kulların büyüğüdür. Hazret-i Mustafanın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” arkasında Aliyül Mürtedanın sureti, kılıcını omuzuna almış ve alnı üzerinde yazılmış ki Mustafa hazretlerinin birâderi ve amcazadesidir. Ondan sonra Çihar yar suretinin etrafında amcaların ve dayıların sureti ve diğer halifeler ile vekillerinin sureti, muhacir ve ensarın gazilerinin hepsi, başlarında yeşil imame ve yeşil taclar ve yeşil silahlar ve binekleri de hepsi yeşil. Yarın kıyamette de böyle gelirler. Dünyada güneşin nuru dünyayı aydınlattığı gibi, onların atlarının tırnaklarının nuru arasat meydanını nurlandırır. Âdem aleyhisselâm dünyada hayatta idi; o tabut yanında idi. Âdem aleyhisselâm dünyadan göç ettiler. Şit “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretlerine miras kaldı. Şitten “aleyhisselâm” İdrise “aleyhisselâm” ve böylece ta İbrahim Halil ve İsmail ve Musa Kelimullah ve İsa ibni Meryem “alâ nebiyina ve aleyhimüssâlatü vesselâm” hazretlerine miras kaldı. Bu kıssa uzundur. Bundan maksat odur ki hazret-i Ademin zaman-ı şerifinden, hazret-i İsanın zaman-ı şerifine kadar her bir Nebî ve her bir Resûl, gazaya gideceği ve Allahın düşmanları ile harp edeceği zaman o tabutu kendi ile beraber götürürdü. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin berekat ve hayratından ve Çihar yar-i güzinin berekatından zafer ve nusret ve fırsat müyesser olurdu. Bu konu (Kısas) da mevcuttur.

13. Menakıb:  Sahih isnad ile Atadan, o da Abdullah bin Abbastan “radıyallahü teâlâ anhüma” bildirilen hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Kıyamet günü bir nida edici, nida eder ki Ehlullah olan kalksın! Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali  “radıyallahü teâlâ anhüm” kalkarlar. Ebû Bekr’e denilir ki: Var, Cennet kapısında dur. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin rahmeti ile istediklerini Cennete koy. İstemediğini de Allahü teâlânın kudreti ile Cennete koyma. Ömere  “radıyallahü teâlâ anh” denir: Var, mîzan  [terazi] yanında dur! Kimi istersen, Allahü teâlânın bereketi ile mizanını ağır et. Kimi istersen, Allahü teâlânın bereketi ile mizanını hafif et. Osmana  “radıyallahü teâlâ anh” denilir. Al bu asayı. Var Kevser havzının yanına dur! Kimi istersen havuzdan su içir. Kimi istersen içirme. Aliyye  “radıyallahü teâlâ anh” denilir ki: Bu hulleyi giy! Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri bu hulleyi senin için hazırlamıştır.)

Şimdi, ey sünniler, ehl-i sünnet itikadında olan temiz müslümanlar! Bu 4 hal, Çihar yar-i güzin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretlerinin şeref ve faziletinin ifadesidir. Malum olsun ki Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hulle giymesi, ikbal-i tamdır. Kevser şarabı üzerine emin olmak, Osman’ın “radıyallahü teâlâ anh” işi oldu. Adalet terazisini kendi fermanında tutmak Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” işi oldu. Cennette tasarruf etmek Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” işi oldu. Cümlesinden üstün ve efdaldir.

14. Menakıb:  Übey bin Kab “radıyallahü teâlâ anh”, Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin Kur’ân-ı Kerîm okuyanlarının efdallerindendir. O rivayet etmiştir. Ben bir gün Vel-Asır sûresini, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şeriflerinde okudum. Bitirince, dedim ki: Ya Resûlallah! Vallahi, benim canım, babam ve anam sana feda olsun ki lütf eyleyip, bu sûre-i azim-üş-şanın tefsirini beyan buyurun. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: 1. âyet-i kerimede meâlen, (Allahü tebareke ve teâlâ günün ahırine yemin ederim)  buyurmuştur. 2. âyet-i kerimede meâlen, (Elbette, Ebû Cehlin işi ziyanda, zelil ve başı aşağıdadır)  buyurmuştur. 3. âyet-i kerimede meâlen, (Ancak iman edenler)  buyurması, Ebû Bekr-i Sıddık içindir. [ve devamında meâlen] (Amel-i salih işliyenler)  buyurulması, Ömer-ül Fâruk içindir ki çok amel işleyici ve şükredici ve iyi işler yapıcıdır. (Hakkı tavsiye ederler) ; Osman-ı Zinnureyn içindir ki sabır tutucu ve haya-hilm sahibidir. (Sabrı tavsiye ederler),  Aliyül Mürteda içindir ki vefakardır ve kendini hıfz edicidir.

Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Kelam-ı kadım tefsirinde, Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini imana benzetti. Ömer-ül Fâruk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini amel-i salihe benzetti. Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hak işte vasiyete denk etti. Aliyül Mürteda “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, sabır işinde vasiyete benzetti. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” iman yerinde oldu. Ömer “radıyallâhu anh” amel yerinde oldu. Ömer Ebû Bekrin fer’idir. Ebû Bekr iman yerindedir. İman kalbin filidir. Ömer amel yerindedir. Amel bedenin filidir. Kalp bedene tabi değil, beden kalbe tabidir. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin Kur’ân-ı Kerîminde okursun ve görürsün. Âyet-i kerimede; (İman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler, sabrı tavsiye edenler)  buyurulması, burada da, önce Allahü teâlâ hazretlerini bilesin. Sonra Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bilesin ve din-i İslamı tutasın. Din-i İslam üzerine süluk edesin [ilerleyesin]. O Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hak üzere halife ve imam bilesin. Ondan sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, ondan sonra Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, ondan sonra Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hak üzere halife ve imam bilesin. Ümit olur ki onların muhabbetleri hürmetine müslüman dirilirsin ve kıyamet günü müslümanlar safında olup müslümanlar zümresinde haşr olursun. Bütün şiddetlerden ve belalardan emin olasın, inşaallahü teâlâ.

Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Her kim bir kere namazda veya namaz haricinde vel-asır sûresini okursa, o kimse, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden 2 şey bulur. Biri dünyevi, biri uhrevi. Dünyevi olan odur ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, ömrünün sonuna kadar sabır mührünü vurur. Ta ki o kimsenin ölüm cihetinden hiçbir korku ve sıkıntı önüne gelmez. Uhrevi olan odur ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri o kimseyi kıyamette hak ehli ile ve kendi has kulları ile haşr eder. Ta o kimsenin de gönlüne yalnızlık ve kimsesizlik cihetinden bir korku ve yabancılık fikri gelmez. Her bir okumaya bu iki nimetin karşılığı hazırdır. Bu Vel-asır sûresi hem hakkı zikir eder, hem sabrı zikir eder. Bu sureyi okuyanın, dünyada ömrünün sonu sabır üzere olur. Ahirette haşrı, hak ehli ile olur. Âyetleri 4’tür. Kelimeleri 14’tür. Harfleri 68’dir. Her ayetin sonunda çok tehiyyat ve salavat ve her kelimenin sonunda çok berekat ve hayrat ve harflerinin mukabilinde çok derece ve Hasenât vardır.)

15. Menakıb:  Bu haber, Çihar yar-i güzin “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleri hakkında meşhur haberlerden biridir ve onların fazilet ve şerefleri beyanında varid olmuştur. Onların muhabbetleri bizim bedenimizde ve canımızda hayatımız gibi olmuştur. Canımızda imanımız gibi olmuştur. Elhamdülillah! Onların muhabbet güneşleri bundan da fazla olursa, layıktırlar. Eğer yüz bu kadar veya bin bu kadar veya daha da fazla olursa yine layıktırlar. Hiçbir kimse, bu ana kadar onların dostluğundan dolayı ziyan etmemiştir. Bundan sonra da etmez. Hiçbir fert bu zamana kadar onlara düşmanlık yapmanın faydasını görmemiştir, zararını görmüştür. Bundan böyle kıyamete kadar onlara adavet sebebi ile bir fayda bulmak ihtimali yoktur. Mutlaka zarar vardır. O kimseler hem Muhammed Mustafanın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” makbulü ve mardisi olur ve hem Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mahbub ve memduhu olur. Daha ne istersin. Bundan ziyade ne gerek. Oradan ki niyet himmettir ve tarif-i muhabbettir. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ve Çihar yar-i güzinin temiz olmalarında ve büyüklüklerinde şek ve şüphe yoktur. Kur’ân-ı Kerîmde geçen âyet-i kerimeleri zikir ettik. Menakıb-ı şeriflerinde ve o haberler ve eserlerin çokluğundan ki tafsil ettik ki şerefli şanlarında gelmiştir. Acaba o insafsız ve mürüvvetsiz ve zalim ve münafık kimseler, bu kadar Kurân-ı azim ayetlerini ve bu kadar Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hadis-i şeriflerini okur ve dinlerler de, niçin gönlünde tutmaz ve inkiyad ile kabul etmezler. Göklerin ve yerin bile Çihar yar-i güzinin şerefinden haberleri vardır. Cennet ve Cehennem onların nefesinden haberdardır. Süfli âlem [dünya], üzerinde o büyükleri taşıdığı için iftihar duyar [övünür]. Levh ve kalemin her ikisi, Çihar yar-i güzini senâ eder. Arş ve Kürsünin her ikisi Çihar yar-i güzine duâ  eder. Allahü teâlâ ve Resûli, Çihar yar-i güzini methederler.

[Meal-i şerifi; (… Sabredenler …)  olan Âli-i İmrân sûresi 17. âyet-i kerimesi, Çihar yar-i güzin ile alakalıdır.] Sağlam rivayet ile Abdullah bin Abbasın “radıyallahü teâlâ anhüma” bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bir cemaate karşı buyurdu ki kıyamet günü olunca, herkesin niyet ve himmeti, gam ve sıkıntıdan kendisini kurtarmak olur. Önce gelenler ve sonra gelenler, muradlı ve muradsız [istekli, isteksiz] bir meydanda toplanırlar. Kendi defterlerini okumak üzerine ve kendi yönlerinin katılığı üzerine ve kendi iyi bahtını kabul etmek üzerine veya Allahü teâlâ muhafaza etsin, kendi kötü bahtını kabul etmek üzerine gönül verirler. Eğer bu tarafta söz söyler isek, söz uzar ise de, eğer söylemeyip, geçersek, gam ve gussada kalırız. Bunun için burayı uygun bir şekilde beyan edelim. Lakin gönül katılığı ve göz körlüğü fayda vermez. Adem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretlerinin zaman-ı şeriflerinden kıyamet kopuncaya kadar, her kim ki vücuda gelmiştir, hepsi toplu olarak veya müteferrik olarak tamamı toplanırlar. Bir kavm ayak üzerine durmuş, bir kavm dizleri üzerine durmuş şekildedir. (Her ümmeti dizleri üzerine oturarak toplanmış görürsün!)  buyurulmuştur. [Casiye sûresi 28. âyet-i kerime meali.] Kalpleri göğüste huruşa gelmiş, beyinleri dimaglarda çuşa gelmiş olur. Dizleri üzerine gelmiş kimsenin gönlü sıkıntıda olur. Kendilerinden bizar olurlar. Ümit ettikleri şeylere kavuşamadıklarını, lezzetlerden uzak olduklarını görürler. Gönüllerini [kalplerini] kendi yaptıklarının ve dediklerinin cezası ile başbaşa bırakırlar. Büyük ve küçük günahlıları, bir tarafta tutarlar. Kuvvetli ve zayıf hasmları diğer tarafta tutarlar. Mürailik, yankesicilik, nemmamlık, ikiyüzlülük perdelerini yırtarlar. [Yani bu vasflar açığa çıkar.] Dimağlarda, gönüllerde olan her ne varsa açığa çıkar. Ya saadet nuruna kavuşur. Veya Allahü teâlâ korusun, şekavet ve zulmetine kavuşur. [Şura sûresi 7. âyet-i kerimesinde meâlen], (Bir fırkası Cennette, bir fırkası Cehennemde olurlar)  buyuruldu. Mümin ve kâfirin baştan gidecekleri yer belli olur. Bu babda bu kadar yazıldı.

Biz biçareler ve derdine derman arayanlar. Ne edelim, ne yapmaya kadriz. Biz nasibsiz kimseler, kime ne söyleyelim, kime ne ağlayıp, sızlayalım. Keşki annemizden doğmıyaydık. Veya çocuk iken ölse idik. [Meryem sûresi 23. âyet-i kerimesinde; İsa aleyhisselâmın doğumu zamanında; hazret-i Meryemin; (Ne olaydı bu hâlden evvel ölmüş olsaydım; unutulup gitseydim) dediği bildirilmektedir.] Ya Rabbi! Sana karşı ağlayıp-sızlayalım. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini sana şefaatçi getirelim. Sonra Çihar yar-i güzin “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini de sana şefaatçi getirelim. Evet, evet. Vallahi delil budur. Gözümüzün suyu, böyle günde, böyle vakitte gayet hoştur, büyük sermayedir.

Rubai:

Senin aşkın zarar olsa da, her ne kadar, yine hoştur,
Aşkında can korkusu olsa yine de hoştur.

Diyelim ki bu dünyada sana kavuşamadım,
Ahirette bir ümit, bulunsa yine de hoştur.

Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kıyamet gününün şiddetini, dehşetini beyan ettikten sonra buyurdular ki bu şiddetli anda iki minber getirirler. Her ikisi de kemali nur ile münevver, her ikisi halis nurdandır. Birisini Arşın sağ tarafına, birisini sol tarafına koyarlar. İki şahıs, ikisi de mukarreb melek, ikisi de heybetli ve haşmetli gelirler. O iki minber üzerine otururlar. Ondan sonra, o sağ tarafta minberde oturan güzel ses ile der ki (Beni bilmeyenler bilsin ki Cennetin hazini Rıdvânım. Cennetin makamları, hazineleri, dereceleri, benim elimdedir. Sevap işleyenlerin işlerini gören benim. Şimdi emin olun ve bilin, işte Cennetin anahtarları bendedir. Bugün Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri buyurdu, ya Rıdvân! Kilitleri, Muhammed Mustafaya “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” teslim et. Ben de ilettim. Resûlullah hazretleri bana buyurdu ki bu kilitleri Ebû Bekr’e ve Ömer’e teslim et. İkisine benden selam da söyle. Ve hem Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden selam söyle. Ve onlara söyle ki Cennet kapılarını açınız. Kendi dostlarınızı, gönlünüzün muradı üzerine azapsız Cennete götürünüz. Şimdi ben geldim. Kilitleri Ebû Bekr’e ve Ömer’e teslim ettim. Siz şahit olunuz.

Ondan sonra o ikinci melek, Arşın sol yanındaki minberden yüksek sesle nida eder. Heybetlidir ve haşmetlidir. Ya mahşer halkı. Her kim beni bilirse hoştur. Her kim beni bilmez ise, bilsin ki ben Cehennem meleği Malikim. Azap ehlini ben bilirim. Cehennem derecelerini, tabakalarını, acı yerlerini bilirim. Cinnileri ve Adem oğullarını, eğer istesem; arasat meydanından bir elimle tutar alırım. Ben ki bir sayha ile [bağırma ile] ve bir helak edici bağırma ile insanların ve cinnilerin başına intikam getiririm. Eğer istesem, Cehennemin 400 derekesini bir boncuk gibi, elimin ayası üzerinde döndürürüm. Eğer istesem, ağaçlar yaprağı adedince, sahralar kumu adedince olan zincir ve halkaları, yılan ve akrepleri bir davet ile Cehennemin haviyesinden dışarı çıkarırım. Şimdi, size haber vermeye ve söylemeye geldim. İyi bakınız ve dinleyiniz. Bunlar, Cehennemin kilitleridir. Allahü teâlâ bana emretti ki Cehennemin bütün kilitlerini Muhammed Mustafa’ya vereyim. Ona söyleyeyim ki her kimi ister isen, Cehennemden geri tut. Ben de geldim kilitleri teslim ettim. Allahü tebareke ve teâlânın emirlerini haber verdim. Muhammed aleyhisselâm buyurdu ki şimdi sen de, Allahü teâlâ şanühü hazretlerinin emri ile ve benim buyruğum ile Cehennemin bu kilitlerini, Ebû Bekr ve Ömer’e teslim et. Ve onlara söyle. Her ikiniz düşmanlarınızı Cehenneme götürünüz. Şimdi, ben ki Malikim. İşte getirdiğim kilitleri, Ebû Bekr ve Ömer’e teslim ettim. Siz şahit olunuz.

Ondan sonra, konulan o 2 minber üzerine Rıdvân ile Mâlik çıkıp, otururlar. Sonra iki minber daha, cemal ve kemal-i nur ile münevver oldukları hâlde getirirler. O iki minberin yanına koyarlar. Birinin sağında ve birinin solunda. Mukarreb ve mutahhar 2 şahıs [melek] gelip, her biri bir minber üzerine çıkıp, otururlar. Ondan sonra o sağ taraftaki minberde oturan mukarrep melek nida eder ve der ki Ya mahşer halkı. Ben Mikâilim. İzzet hazinelerine müvekkilim. Minnet zahireleri üzerine düşmüşüm. Suların, rüzgarların ve rızkların hazinadarı benim. Meşguliyetlerin, işlerin, fethlerin ve nusretlerin koruyucusu benim. Allahü teâlâ şanühu, kevser havzının kaynağını, suyunun dolup-boşalmasını, dağıtım ve tutumunu bundan önce benim emrime vermişti. Bugün bana buyurdu ki biz o nesneyi, sana vermiş idik. Bizim emrimiz ile benim has Resûlüm Muhammed Mustafaya “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” teslim et. Bugün Kevser havzında cari olan her şey, Resûlün “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” muradı ve rızası ile cari olacaktır. Ben vardım bu hükmü ve bu işi, hazret-i Mustafaya teslim ettim. Muhammed Mustafa hazretleri, bu işi, Osman-ı Zinnureyn hazretlerine verdi. Kendi dostlarını ve Ebû Bekr, Ömer ve Alinin “radıyallahü teâlâ anhüm” dostlarını havzın şarabından içirerek kandırsın. O Çihar yarın düşmanlarını, havz-ı kevserden mahrum edip, geri döndürür. Sonra Arşın sol tarafında olan minberdeki melek nida eder: Ya mahşer halkı. İşte cümle meleklerin büyüğü olan ruh benim. Velayetin fahri ve memleketin zeyni, cümle meleklerin beraberi benim ki benim şanımda gelmiştir. Allahü teâlâ hazretleri [Nebe sûresi 38. âyet-i kerimesinde meâlen], (… Kıyamet günü Ruh ve melekler saf olup dururlar…)  buyurdu.] Şimdi bakın ve görün ki sırattan geçmek beratı benim elimdedir. Görün ki Allahü teâlâ şanühü, bundan evvel beni, sırat yolcularının gözeticisi etmişti. Hiç kimse, benim icazetim olmayınca, sırattan geçemez. Bugün Allahü Sübhanehü ve teâlâ bana buyurdu ki var bu cevazı Muhammed Mustafaya ver. Ben de vardım, bu cevazı Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine teslim ettim. Muhammed aleyhisselâm bana buyurdu ki sen bu cevazı Aliyül Mürtedaya teslim et. Bugün Aliyül Mürteda kendi dostlarını ve Ebû Bekr, Ömer ve Osmanın dostlarını selametle sırattan geçirsin. Düşmanlarını, tepe aşağı Cehenneme yollasın.

16. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” oturunca, sağ tarafına Ebû Bekr-i Sıddık, sol tarafına Ömer-ül Fâruk, karşı tarafına Osman-ı Zinnureyn, arka tarafına Aliyül Mürteda “radıyallahü teâlâ anhüm” otururdu. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh”, Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sağ tarafında oturmasının sebebi, ondan dolayıdır ki bu ümmette Ebû Bekrden daha merhametli kimse olmamıştır. Cennet rahmet sarayıdır. Cennet sağ taraftadır. [Vakia sûresi 27. âyet-i kerimede meâlen; (Defteri sağ taraftan verilenler, ne mutlu o Ashâb-ı yemine  [sağcılara].)  buyuruldu. 28. âyet-i kerimede meâlen; (Ashâb-ı yemine Cennette ne ikramlar olacaktır. Onlar, dikeni olmayan, meyvesi çok olan sedir ağaçlarının altında olurlar)  buyuruldu.] Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sağ tarafta oturması bundan dolayıdır.

Ömer-ül Fâruk “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında oturması ondan dolayıdır ki iblis-i lain her kavmin arasına sol taraftan gelir. Yani İblisin yolu sol taraftan idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şeytanın yolu üzerine oturmuş olurdu. Âlem yaratılalıdan beri şeytan kimseden, hazret-i Ömerden korktuğu gibi korkmazdı. Hangi evde hazret-i Ömer olur ise, şeytan oraya giremezdi. Bir evde şeytan olduğu zaman, hazret-i Ömer o eve girdiği gibi, İblis firar ederdi. Daima Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, toplantılarda ve meclislerde; Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında otururdu. Ta ki iblis o yoldan kavmin arasına gelmesin diye.

Osman-ı Zinnureyn “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde oturmasının pek büyük faydaları var idi. Zira Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” meclisi, dervişlerin ve gayrilerin ve yetimlerin ümidgahları idi. Bir arzusu, derdi olanların, çare bulacakları yer idi. Her vakitte, her saatte, gün olurdu ki on kere, fakirler ve dilek ve rica sahipleri, ihtiyaçları için bu meclise gelirlerdi. Kendilerine gerekli olan önemli şeyleri o hazretten taleb ederlerdi. Osman “radıyallahü teâlâ anh” onların en zengini ve en cömerti idi. Dinar dizileri ve dirhem keseleri önünde konulmuş idi. Elbiseleri ve türlü türlü hediyeleri hizmetçileri tutup, dururdu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri kalp ile cümlenin en zengini idi. Lakin beden ile derviş idi. İstek sahipleri gelirler, muradlarını ve maksatlarını ve arzularını taleb ederlerdi. Hazret-i Osman kalkar, o meclisin hakkını ve o hazret-in hakkını kendi malından eda ederdi.

Aliyül Mürteda, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, mübarek arka tarafında oturmasının sebebi şu idi. Böyle bir mecliste, onun gibi büyük ve iftihar edilen böyle bir rehber ve Peygamber düşmansız olmazdı ve kıskananları, inatcıları olacaktı. Bu düşman ve hasid ve muanidler [inatcılar], hile ve zarar etmeye gelecekleri zaman, çok defa arka taraftan gelirler. Ali “radıyallahü teâlâ anh” onun için muhafız ve gözcü (bekçi) idi. Gerçi hakiki muhafız ve koruyucu Allahü teâlâ hazretleridir. Lakin zahiren, sebebe yapışarak arkada otururdu. Eğer bir düşman gelip, çirkin bir hareket etse idi, Allahın aslanı o kimsenin başını Zülfikar adındaki kılıcı ile keserdi.

17. Menakıb:  Şakik-i Belhi “rahimehullahü teâlâ” dedi ki İslam bir ağaca benzer ki ona 4 şey lazımdır. Kök, gövde, dal ve meyve. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” İslam ağacının köküdür. Ömer “radıyallâhu anh” gövdesidir. Osman “radıyallâhu anh” dalıdır. Ali “radıyallâhu anh” meyvesidir. Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin isim-i şerifi 4 harftir. Mim; Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine uygunluğudur. Ha, Resûlullahın müslümanların işlerinde hasbiyetidir. Yani her ne işler ise, Allahü teâlâ hazretlerinin rıza-ı şerifi idi. Kimseden bir nesne tama etmez, bir şey beklemezdi. Mim; akraba ve ehline muhabbet ve muaşerettir. Dal; İslam dinine kâfirleri davettir. Muvafakat, Ebû Bekrin nasibi oldu. Hasbet, Ömerin nasibi oldu. Muaşeret, Osmanın nasibi oldu. Davet Alinin nasibi oldu “radıyallahü teâlâ anhüm.”

İşaret:  Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” seferte ve hazarda, canını ve malını feda ederek mime muvafakatı hıfz etti. Allahü teâlâdan bu hil’atı buldu ki (Mağarada bulunan iki kişinin, ikincisi) diye anılmak şerefine mazhar oldu. Ve hazire-i kuddüste mucaveratı Rabbil’alemini buldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âlemi ihtisab kamçısı ile düzene soktu. Binlerce mescidlerin bağrında nur saçan minberler tayin etti. Hiç kimseden korkmadı. Kendi oğlu üzerine dini had cezasını uyguladı. Bütün hallerinde bağlılığını sadece Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine hasıretti. [Muhammed sûresi 11. âyet-i kerimesinde meâlen]; (Elbette Allah iman edenlerin velisidir)  buyuruldu. Allahü teâlâ, hakkında böyle buyurdu. Osman “radıyallahü teâlâ anh” muaşeret mimini seçti. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden başka, bütün yaratıklardan alakasını kesip, Rabbil’aleminin hizmeti ile meşgul oldu. Her gece iki rekatte bütün Kur’ân-ı Kerîmi hatm etti. Dünya muhabbetini kalbinden dışarı attı. Nimet ve malını Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ve Ashâb-ı güzine harc etti. Meal-i şerifi (Dini vazifelerine devam eden, geceleri secdede ve kıyamde geçiren…)  olan Zümer sûresinin 9. âyet-i kerimedeki hitaba nail oldu. Ali “radıyallahü teâlâ anh” halkı daveti seçti. Keskin kılıcı ile kâfirleri kahr etti. Sabır ve sebatından dolayı Cennete gitti. [İnsan sûresi 12. âyetinde meâlen], (Sabrları sebebi ile Onlara Cennet ve ipek elbise giymekle karşılık verir)  buyuruldu ki buradaki ihsanlara kavuştu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Her kim Ebû Bekri severse, beni bulur. Her kim Ömeri severse, beni görür. Her kim Osmanı severse, o bana layıktır. Her kim Aliyi severse hemnişinim olur.)  [hemnişin: Celis: Meclisinde bulunan].

18. Menakıb:  Şekik-i Belhi “rahimehullahü teâlâ” buyurdu: Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ismine cahiliye devrinde (Atik) derlerdi. İslamiyet zamanında Ebû Bekr dediler. Gökte Sıddık dediler. Yeryüzünde Abdullah dediler. Cennette Zülfadl [fazilet sahibi] olacaktır. Arştakiler Züssea [yani vüs’at, kudret sahibi] dediler. Tevratta Muti okudular. İncilde mütteki okudular. Zeburda, Mameyan okudular. Kur’ân-ı Kerîmde sahip okudular. Kıyamette Şafi okudular. Cehennemde rahim okudular. Melekler Cevad okudular. Allahü teâlânın didarına kavuşma anında Mükerrem okudular (dediler).

Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine cahiliye zamanında Ömer derlerdi. İslamiyet devrinde Ebû Hafs dediler. Düşmanları Basıta [memleketleri feth ederek yayılıcı] dediler. Cennette Sirac denilecektir. Yeryüzünde Kahir dediler. Gökyüzünde Fâruk dediler. Tevratta nasır okudular. İncilde Mensur okudular. Zeburda Natık-ı bil hak [yani hak ile konuşan] okudular. Kur’ân-ı Kerîmde (Eşittaü alel küffar) [yani kâfirlere karşı şiddetli davranan] okudular. Kıyamette Fatih okudular. Cehennemde Hamid okudular. Melekler âdil dediler. Allahü teâlânın didarını görme vaktinde (Muazzam) diyeceklerdir.

Osmana “radıyallâhu anh”, cahiliye devrinde Ebû Ömer dediler. İslamiyet devrinde Osman dediler. Evinde Zinnureyn dediler. Arşta Müstehyi [haya sahibi] dediler. Tevratta Müşfik okudular. İncilde Reşid okudular. Zeburda Said okudular. Kur’ân-ı Kerîmde şehit okudular. Kıyamette Sahi [cömert] dediler. Cennette Münfik [nafaka veren] dediler. Cehennemde Mutık [gücü yeten] dediler. Melekler Kanit [dindar, itaatli] dediler. Allahü teâlâyı ruyet vaktinde muhterem diyeceklerdir.

Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ismine cahiliye zamanında Haydar dediler. İslamiyet devrinde Ebül Hasan dediler. Gökte Ali dediler. Yeryüzünde Emir-ül müminin dediler. Tevratta Milli [din ile alakalı] okudular. İncilde Esedillah okudular. Zeburda civanmerd okudular. Kur’ân-ı Kerîmde Ehl-i beyt okudular. Cehennemde Kerrar dediler. Melekler Hazim-ül ahzab dediler. Rüyet zamanında Müeyed diyeceklerdir.

19. Menakıb:  Abdullah bin Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri ve Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerine vardık. Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri huzurlarında oturmuş idi. Buyurdular ki (Ya Eba Zer! Muhacir ve Ensara camie gelin diye nida et!)  O da nida etti [seslendi]. Mescidi doldurdular. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri minbere çıktı. Beliğ bir hutbe okudu. Sonra buyurdu ki (Ey Muhacirler ve Ensar! Ben size bir hediye vereyim mi? Cebrâil aleyhisselâm, bana 7 kat göklerin üstünden hediye getirdi.)  Biz verin, ya Resûlallah! dedik. Rıda-i şeriflerinin altından bir ayva çıkardı. Ebû Bekr-i Sıddık’a verdi. Sonra Ömer’e verdi. Ondan sonra Osman’a verdi. Sonra da Aliy’e verdi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. O ayva fasih lisan ile tesbih, tahmid ve tehlil etmeye başladı. Ravi [nakleden] der ki Muhacir ve Ensar işitip, konuşma ve güzel sesinden hayret ettiler. O ayva, benim sesimden ve konuşmamdan, siz hayret mi ediyorsunuz, dedi. Muhammed aleyhisselâmı hak Peygamber göndermiş olan Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, hazret-i Âdem aleyhisselâmı yaratmadan 80 bin sene önce, 7. gökte, 80 bin şehir yaratmıştır. Her şehirde 80 bin kasır, her kasırda 80 bin ev, her evde 80 bin bostan, her bostanda 80 bin ağaç, her ağaçta 80 bin dal, her dalda 80 bin yaprak, her yaprağın altında 80 bin ayva yaratmıştır. Her ayva tesbih, tahmid, tehlil, takdis ve tekbir ederler. Sevâbını Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’nin “radıyallâhu anhüm” dostlarına ve muhiblerine verirler.

20. Menakıb:  Ebû Bekr-i Şibli “rahimehullahü teâlâ” hazretlerinden, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurduğu (Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır)  hadis-i şerifini sordular. Şibli cevap verdi ki Siz Ali’yi; Ebû Bekr, Ömer ve Osman’dan “radıyallahü teâlâ anhüm” evvel zikir ediyorsunuz. 4 nesne Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mahsus oldu. Bu 4 nesneyi Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, Resûlüne mahsus kıldı. Sıdkı Resûlüne mahsus kıldı [Resûlullahın sıdkı tamam oldu]. Marifete mahsus kıldı. Marifeti kemale erişti. İlme has kıldı. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben sıdkın şehriyim. Ebû Bekr o şehrin kapısıdır!)  Bunun doğruluğu Kur’ân-ı Kerîm ile bildirilmiştir. [Zümer sûresi 33. âyetinde meâlen; (Onlar ki sıdk ile geldiler ve onu tasdik ettiler)  buyuruldu.] Burada kasıt edilen Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben imanın şehriyim. O şehrin kapısı Ömerdir.)  Bunun tahkiki kitapullahtadır. [Enfal sûresi 64. âyetinde meâlen; (Ey Resûlüm! Sana Allah ve müminlerden sana tabi olanlar yetişir)  buyuruldu.] Burada kasıt edilen Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Yine Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben marifetin şehriyim. Osman o şehrin kapısıdır.)  Bunun tahkiki kitapullahtadır. [Zümer sûresi 9. âyetinde meâlen, (Geceleri devamlı secdede ve ayakta ibadet eden ile küfür ve isyanda olan bir olur mu?)  buyuruldu. Burada kasıt edilen Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Şibli “rahimehullah” sükut etti. O sual eden kimse dedi ki; niçin Alinin fadlına istidlal etmeyip, sükut ettin. Şibli “rahimehullahü teâlâ” buyurdu; biz şunun üzerine şüphe etmeyiz ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: “Ben ilmin şehriyim! O şehrin kapısı Alidir.” Bunun tahkiki kitabullahtadır. [İnsan sûresi 7. âyet-i kerimesinde meâlen; “Nezrlerinde vefa gösterenler, şiddeti yaygın olan kıyamet gününden korkarlar” buyuruldu.] Burada kasıt edilen Ali’dir “radıyallâhu anh”.

21. Menakıb:  Sahih rivayet ile nakil olunmuştur. Hazret-i Cebrâil aleyhisselâm, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, 4 elma getirdi. Resûlullah, birisini Ebû Bekre “radıyallâhu anh” verdi. Birisini Ömere “radıyallâhu anh” verdi. Birisini Osmana “radıyallâhu anh” verdi. Birisini Aliyye “radıyallâhu anh” verdi. Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerinde (Haza hediyetün minel Melik-işşefik alâ Ebû Bekr-i Sıddık) [Bu meliküşşefikten Sıddıka hediyidir] yazılmıştı. Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerinde (Haza hediyetün minel melikil vehhab alâ Ömer-il Hattab), [Bu melikül vehhabdan, Ömer-ül Hattaba hediyidir] yazılmıştı. Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerine (Haza hediyetün minel melik-ül hannan el mennan alâ Osman bin Affan) [Bu, melikül Hannan ve mennandan Osman bin Affan’a hediyedir] yazılmıştı. Alinin “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerinde, (Haza hediyetün minel melikil Vahibil Galip alâ Ali ibni Ebû Talib) [Bu, Melikül Vahibül Galipten, Ali bin Ebû Talibe hediyidir] yazılmıştı. Yine Ebû Bekir’in “radıyallâhu anh” elması üzerine, (Ebû Bekir’e buğz eden zındıktır) yazılmış idi. Ömer’in “radıyallâhu anh” elması üzerine, (Ömer’e buğz edenin yeri Sekar [Cehennem]dir) yazılmış idi. Osman’ın “radıyallâhu anh” elması üzerine (Osman’a buğz edenin hasmı Rahmandır) yazılmış idi. Alinin “radıyallâhu anh” elması üzerine (Ali’ye buğz edenin hasmı Nebidir) yazılmış idi.

22. Menakıb:  Hadis-i şerifte Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Nuh aleyhisselâm, kavminden, haddinden ziyade eziyet ve müşkilat çekip, müslüman olmalarından da kati ümidini kesip, duâ  edip, [Nuh sûresi 26. âyet-i kerimesinde meâlen buyurulduğu gibi], “Ya Rabbi! Yeryüzünde dolaşan hiçbir kâfiri bırakma.” dedi. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri duâsını kabul etti. Cebrâil aleyhisselâm gelip, tufanın nasıl olacağını ve nasıl gemi yapacağını söyledi. Nuh aleyhisselâma neccarlığı [marangozluğu] talim etti ve dedi ki: Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri buyurdu ki bir gemi yapacaksın. Nuh aleyhisselâm dedi; nasıl yapmam lazım. Cebrâil aleyhisselâm dedi: 124.000 Peygamber adına birer tahta yont. Nuh aleyhisselâm buyurdu: Ya Cebrâil! Ben bütün Peygamberlerin adlarını bilmem. Cebrâil aleyhisselâm dedi: Allahü teâlâ hazretleri, senin tahta yontmanı emir buyurur. Cümle eşyanın halıkı olarak, ben onların adlarını halk edip, tahtalar üzerinde zuhura getiririm buyurur. İlk tahtayı ki kesip, yonttu. Adem “alâ nebiyina aleyhissalatü vesselâm” hazretlerinin ismi o tahta üzerinde meydana geldi. Bir tahta daha yonttu. Şis [Şit] aleyhisselâmın ismi meydana geldi. 3. tahtada İdris aleyhisselâmın ismi, 4. tahtada Nuh aleyhisselâmın ismi meydana geldi. Böylece her bir tahta üzerinde bir Peygamberin isim-i şerifi meydana geldi. Son tahtayı traş ettikte Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin isim-i şerifi zuhura geldi. Sonra 124.000 mıh [çivi] yaptı. Her çivi üzerinde bu tertip ile bir Peygamberin isim-i şerifinin yazılmış olduğunu gördü. Cebrâil aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Allahü teâlâ buyurur: Tahtaları terkib edip, mıhları [çivileri] muhkem et. Tamamını yerleştirdi. Tamam olmadı. 4 tahtalık yer eksikti. Cebrâil aleyhisselâm gelip, dedi. Ya Nuh! Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hatem-ün-nebiyindir. Onun 4 yari vardır. Birincisi Ebû Bekr, ikincisi Ömer, üçüncüsü Osman, dördüncüsü Ali’dir “radıyallahü teâlâ anhüm”. Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri buyurur ki: Bu 4 tahtaya da Çihar yar ismine yont ki senin gemin tamam olsun. Nuh aleyhisselâm 4 tahta daha yontup, terkib ettikte, o gemi tamam oldu. Cebrâil aleyhisselâm (Şimdi senin sefinen tamam oldu) buyurdu.

İşaret:  Ya Nuh! Mustafa adı ve Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali adı yazılmış olmayınca, su tufanından sana kurtuluş olmaz, diye bildirildi. Ey mümin! Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin muhabbeti ve Çihar yar-i güzinin muhabbeti senin kalbinde olmayınca, Cehennem ateşinden kurtulamazsın. Ebedî Cennete erişmezsin. Biçun ve biçugune olanın didarını görmezsin. Dar-ı İslamda doğru oturmazsın.

23. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (Dini pak ve muvahhid her mümin halis kalp ile (Bismillahirrahmanirrahim) söylese, Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, ondan dolayı Cennette kırmızı yakuttan bir şehir bina eder. Her şehirde, zebercetten bin kasır, her kasırda bin saray, her sarayda bin hane, her hanede bin taht, her tahtta sündüsten ve harirden  [ipekten] bir döşek. Her döşeğin üzerinde bir huri, ayağından beline kadar anber, belinden gerdanına kadar, beyaz kafurdan, gerdanından başına kadar nurdandır. Alnına Ebû Bekr-i Sıddık, sağ yanağına Ömer-ül Hattab, sol yanağına Osman bin Affan, çenesinde Aliyül Mürteda, dudaklarına (Bismillahirrahmanirrahim yazılmıştır.) . Muti ve muhlis olanların hepsi, ömürlerinde dilleri ile bir kere besmele söylese, onun kurtulmasına ve halasına sebep olur. Nerede kaldı ki gece ve gündüzde farz ve nâfile namazlarda müminler besmele okurlar. Gafil olmayıp, agah olanlar, her işlerinin başında besmele okurlar.

24. Menakıb:  Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Cebrâil aleyhisselâmdan işittim, dedi ki: Rabbil’âlemin, Muhammedin “aleyhisselâm” nurunu yarattıktan sonra [akabinde], bir kandil halk etti. O kandili Arş-ı azimin altına astılar. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin nuru o kandilin etrafında iki bin sene ibadet etti. Ondan sonra 4 katre su o kandilden damladı. Medine-i münevvereye düştü. Emir geldi ki ya Cebrâil o toprağı kaldır. Bir şemame yap. Ben de yaptım. Buyruk geldi ki o şemameyi Rıdvânın önüne ilet. Onu kafur ve anber ile misk ve zaferan ile yoğursun. Rıdvânın yanına ilettim. O şemameyi yoğurdu. Ondan sonra buyruk geldi ki ya Cebrâil! Bu kafur ve anber, misk ve zaferan ile yoğrulan çamuru, rahmet deryasına daldır. Götürdüm, rahmet deryasına daldırdım. Bin sene orada kaldı. Buyruk [emir] geldi ki ya Cebrâil! Şimdi, rahmet deryasından onu çıkar. Heybet deryasına ilet [götür]. Heybet deryasına götürdüm. Bin sene de orada kaldı. Emir geldi ki çıkar, haya deryasına daldır. Ben de haya deryasına daldırdım. Bin sene de orada kaldı. Emir [buyruk] geldi: Tamam oldu mu dedi. Tamam oldu, dedim. Her şeyi en iyi şekilde Sen bilirsin, dedim. Emir geldi ki ondan çıkar, ilim deryasına götür. Ben de çıkarıp, ilim deryasına götürdüm. Bin sene de orada kaldı. Emir geldi ki tamamdır. Cebrâil aleyhisselâm der ki küstahlık edip, dedim ki ya Rabbi! Bu nurdan ne halk etmek istersin. Buyruk geldi ki ya Cebrâil! Bu nurdan bir kulu halk etmek isterim ki Arştan toprağa kadar âlemde ondan aziz bir kul olmaz. Arşın kenarına baktım. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah, yazılmış gördüm. Senin adını bildim ve dedim, ya Rabbi! Kafur ve anber, misk ve zaferandan ne halk etmek istersin. Buyurdu ki onun kemiğini kafurdan, halk ederim. Etini anberden, sinirini zaferandan. Ey Cebrâil, zaferan renginde yüzünü, miskten tüyünü ve anberden kokusunu halk ederim. Rahmet deryasından Ebû Bekri halk ederim. Heybet deryasından Ömeri, haya deryasından Osmanı, ilim deryasından Aliyi halk ederim “radıyallahü teâlâ anhüm”.

25. Menakıb:  Sahih rivayet ile gelmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü teâlâ bir bostan halk etmiştir. O bostanda kendi kudret ve nusretiyle 4 ırmak yaratmıştır. Biri ikrar ırmağı. Biri tevhid ırmağı. Biri ahkâm-ı İslâmiyye ırmağı. Biri kelam ırmağı. Her bir ırmağı bir bucakta [köşede] yarattı. Ebû Bekr muhabbetini bir bucağa [köşeye] koydu. Ömer muhabbetini 2. bucağa koydu. Osman muhabbetini 3. bucağa koydu. Ali muhabbetini 4. bucağa [köşeye] koydu. Her köşede on ağaç halk etti [yarattı].

Ebû Bekr “radıyallâhu anh” muhabbetinin köşesinde halk ettiği 10 ağacın birincisi şahadet ağacı, ikincisi havf ağacı, üçüncüsü reca ağacı, dördüncüsü şevk ağacı, beşincisi ceht, altıncısı hayır, yedincisi şükür, sekizincisi tevadu, dokuzuncusu nusret, onuncusu ihlas ağacı idi.

Ömer “radıyallâhu anh” muhabbetinin olduğu köşede halk ettiği [yarattığı] on ağacın, birincisi emanet ağacı, ikincisi salabet ağacı, üçüncüsü şefkat, dördüncüsü inabet, beşincisi muhabbet, altıncısı ihlas, yedincisi kanaat, sekizincisi rıza, dokuzuncusu temyiz, onuncusu tevfik ağacı idi.

Osman “radıyallâhu anh” muhabbetinin köşesinde halk ettiği on ağacın birinci ağacı vefa ağacı, ikincisi haşyet ağacı, üçüncüsü hürmet, dördüncüsü müvaneset, beşincisi tevekkül, altıncısı hamiyet, yedincisi ilim, sekizincisi hilm, dokuzuncusu seha, onuncusu haya ağacıdır.

Ali “radıyallahü teâlâ anh” muhabbetinin köşesinde halk ettiği on ağacın, birinci ağacı şefaat ağacı, ikincisi sehavet, üçüncüsü istikâmet, dördüncüsü namaz, beşincisi sabır, altıncısı istitaat, yedincisi züht, sekizincisi rahmet, dokuzuncusu yakîn, onuncusu sadakat ağacıdır.

Bu bostanı hazır edince, iki taife bostana geldiler. Bir taife riâyet edip, bostana nazar etmediler. Önlerine baktılar. Adavet ağacını gördüler. Sağ taraflarına baktılar lanet ağacını gördüler. Sol taraflarına baktılar, şekavet ağacını gördüler. Arkalarına baktılar, gazap ağacını gördüler. Dediler, gelin bu bostana girelim. Ayaklarını; adavet ve lanet ve şekavet ve gazap vadisine koymayı kasıt ettikleri gibi, buyruk erdi ki [emir geldi ki], ey bağban [bahçevan], bunları geri döndür. Ses melekute yayılınca, bunlar kimlerdir fermanı gelince, bunlar rafizilerdir denildi. Bundan evvel bir taife bostana girmek istediler. Edeble ve hürmetle ayaklarını koydukları gibi, Çihar yarin muhabbeti kalplerinde Sâbit olduğu hâlde, nida geldi ki ey bağban [bahçevan], kapıyı aç, dostlar içeri girsinler. Bunlar bizim dostlarımız cümlesindendir. Bostana girdiler. Bir nesne tatmadılar, meyvelerinden yemediler. Ellerini farzlara vurdular. Ayaklarını sünnet makamına koydular. [Sünnet üzere hareket ederler.] Muhabbet bostanı tarafına giderler. O bostan ortasında tecrid tahtını koydular. Rıza yastığına dayandılar. İhtiyar döşeğini döşediler. Bu tahtın ortasında hamd simatını döşediler. O simat [sofra] üzerine hazret taamı koydular. O sofranın kenarlarında şükür şekerini dizdiler. Bu sofranın önünde, saadet ve şahadet iskemlesini koydular. Ve keramet lambasını onun üzerine koydular. Ve ihlas yağını o lambadan içine koydular. Yakîn fitilini ona diktiler [geçirirler]. Muhabbet ateşi ile ışıklandırdılar. Bu taamı yediler. Mahmur oldular. Ellerini havf çalgısına götürdüler. Sabır ibrişimini ona bağladılar. Aşk mızrabı ile sabır ibrişimine vurup, name çıkardılar ki; biz Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Çihar yarını, yani, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini candan severiz. Sonra, onlara rahmet nazarı ile nazar olundu. Saadet makamına onları oturturlar.

26. Menakıb:  Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile bir bağa gittik. Hazret-i Resûl-i ekrem, bana buyurdu ki (Ya Eba Zer! Bilmiş ol ki Hallak-ı âlem celle celalühü, bu bağda, Adem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretlerinden bin kere bin sene evvel bir emanet koymuştur.) .

Ebû Zer “radıyallâhu anh” der ki o bağa girdik. 4 dal gördük. Her bir dalda yapraklar var. Bir dalın yapraklarında, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ebû Bekr-i Sıddık’ım) yazılı olduğunu gördüm. Bunu görünce, istedim ki geri döneyim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine haber vereyim. 2. dal bana dedi ki sabır et, ki göresin. 2. dal üzerindeki kırmızı yapraklar üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ömer-ül Fârukum) yazılmış gördüm. İstedim ki geri döneyim. 3. dal bana dedi ki sabır et, göresin. 3. dal üzerinde, beyaz yapraklar üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Ben şehit Osmanım) yazılmış gördüm. İstedim ki geri döneyim. 4. dal bana dedi, sabır et de göresin [neler göreceksin]. 4. dal üzerinde, yeşil yapraklar üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Ben Aliyül Mürtedayım) yazılmış gördüm. Ayrıca her bir yaprak üzerinde; Allahü tebareke ve teâlânın laneti, bunları seb’ edenlere, bunlara buğz edenler üzerine olsun, yazılı idi.

27. Menakıb:  Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri rivayet etmiştir. Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerine vardım. Gördüm ki mübarek dudağını dudağı üzerine koymuş. Resûlullahı o şekilde hiç görmemiş idim. Mübarek eli ile bana işaret eyleyip, yanına çağırdı. Varıp, yanına, ne oldu ya Resûlallah, dedim. Buyurdu ki (Ya Abbas oğlu! Bu saatte bir melek yanıma geldi. Bir turunçu bana sundu [verdi]. Elime almazdan evvel, turunç 4 pare oldu. Bir paresi [parçası] ikiye bölünüp, gördüm, içinden bir huri çıktı ki 70 bölük kisvesi var. 70 hulle giymiş ki o hullelerden [elbiselerden], kemiklerinin ilikleri görünür. Eğer ağzının suyu deryalara [denizlere] salınsa [damlasa], denizler tatlı olurdu. Dedim, sen kimsin ve kimin içinsin. Ben müslümanların imamı, muhacirlerin evveli, Ebû Bekr-i Sıddık içinim. İkinci parça da iki bölük olup onun içinden bir huri çıktı ki eğer gözünü açsa idi, gözünün nurundan, dünya münevver olurdu. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, onu kafurdan ve miskten ve anberden halk etmiş. Dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Ömer ibnül Hattab içinim. 3. parça da iki bölük olup içinden bir huri çıktı. Başı üzerine bir tac koymuş. O tacın 4 tarafı var. İnci ve yakut dizilmiş. Ben dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Osman bin Affan içinim. Dördüncü parça da bölünüp, içinden bir huri çıktı. Hulleler giymiş. Saçlarını [zülüflerini] salıvermiş. Ben dedim, sen kimin içinsin. Ben Fâtıma içinim, dedi. Onların [3 halifenin] karşılığı huriler oldu. Ali’nin karşılığı huri olmadı. Zira hazret-i Aliyye Fâtıma-tüz-zehra verilmiş idi ki bin kere bin huriden daha iyidir [kıymetlidir] “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

28. Menakıb:  Bir vakit Cebrâil aleyhisselâm, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzuruna geldi. Dedi ki: ya Resûlallah! Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri, Adem “aleyhisselâm” hazretlerini halk edip, ruhunu bedenine verdi. O vakit buyurdu ki ya Cebrâil! Cennete var, bir elma getir. O elmayı kuvvetlice sık. Ta ki elmadan su çıksın. Elmayı getirdim. Kuvvet ile sıktım. Ondan bir katre su çıktı. O bir katreyi Adem “aleyhisselâm” hazretlerinin boğazına damlattım. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin emri ile o 5 katre [damla] oldu. Bir katreden seni halk etti ki Muhammed aleyhisselâmsın. 2. katreden Ebû Bekr’i halk etti. Üçüncüden Ömer’i, dördüncüden Osmanı, beşinciden Ali’yi halk etti [yarattı]. Bundan ötürü ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben ve Ashâbım bir sudan yaratıldık.)

29. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Bir gün Cebrâil aleyhisselâm benim yanıma geldi. Ben dedim, ey Cebrâil. Sen ne zamandan beri, Ebû Bekri bilirsin [tanırsın]. Dedi ki ya Resûlallah! Allahü teâlâ seni ve Ademi halk etmezden 18.000 sene evvel, beni halk etti [yarattı]. Başımı secdeye koydum. Emir geldi ki ya Cebrâil ben kimim! Başımı yukarı kaldırıp, dedim ki (Sen yaratıcı olan Allahsın!) Bir kere daha başımı secdeye koydum. Yine emrolundu ki ben kimim. Başımı kaldırıp, dedim ki (Sen her şeyi yaratan Allahsın!) Sonra âlemi yarattı. Emretti ki Cebrâil ileri gel. İleri gittim. Nida geldi ki doğru söyledin. Başımı secdeye koydum. Küstahlık ettim, dedim: Ey Allahım! Benden evvel kimse halk eddin mi? Önüne bak diye hitab geldi. Baktım, bir nur gördüm. Sağıma ve soluma baktım. Nur gördüm. Ardıma baktım, nur gördüm. Dedim, ey Allahım! Bu nurlar nedir. Nida geldi ki ey Cebrâil, önce bu nuru yarattım. Bu nura Muhammed Mustafa diye ad verdim. Ya Rabbel’âlemin. Bu 4 nur ki 4 tarafındadır. Bu nurlar nedir. Nida geldi ki ya Cebrâil! O önündeki nur, Ebû Bekr-i Sıddıktır. O sağındaki nur, Ömer bin Hattabdır. O solundaki nur, Osman bin Affandır. O arkadaki nur, Aliyül Mürtedadır. [Yani onun nurudur.] Ben dedim, ya Rabbel’âlemin! Onların Senin dergahında ne kadar kıymetleri vardır. Nida geldi ki ya Cebrâil! Benim izzetim celalim hakkı için, her kim, benim birliğime inanıp, Muhammed Mustafanın risaletine şahadet ederek, kıyamet gününe gelir, bu çar-i yarin [yani hülefa-i raşidinin] muhabbeti onun kalbinde olursa, onu Cennete dâhil kılarım.

30. Menakıb:  Rivayet edilmiştir ki 4 âyet nazil oldu. Bu 4 âyet-i kerimenin her biri ile Çihar yar-i güzin “radıyallahü teâlâ anhüm”, kendini kurtulmaya sebep edindi. Bundan sonra Allahü tebareke ve teâlâ Çihar yar-i güzinin senası hakkında 4 âyet-i kerime daha nazil kıldı. Meal-i şerifi (İşte onlar, Allahü teâlâya karz-ı Hasan ile borç verirler…)  olan, Bakara sûresi 245. âyet-i kerimesi nazil oldu. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki bu âyet-i kerime nazil olduktan sonra, ben dünya malından kendime bir nesne alıkoymam dedi. Her ne malı var ise, hepsini verdi. Meal-i şerifi (İşte o verenler, takva sahibi oldukları için verirler)  olan, Leyl sûresi 5. âyet-i kerimesi nazil oldu. Meal-i şerifi (… Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahı anmaya koşun. Alış-verişi bırakınız…)  olan, Cuma sûresi 9. âyet-i kerimesi nazil oldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki (Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki bir saat bey’ etmeyiniz. Bundan sonra bey’ etmem.)

[Nur sûresi 37. âyet-i kerimesinde meâlen], (O kimselerin alış-verişleri Allahın zikrine engel olmaz…)  buyuruldu. Sonra, meal-i şerifi (Geceleri biraz uyuduktan sonra namaza kalk. Bu senin için nâfiledir…)  olan, İsra sûresi 79. âyet-i kerimesi nazil oldu. Osman “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (Bir saat uyumayın). Ben bundan böyle geceleri uyumam. Bu âyet-i kerime nazil oldu. [Zümer sûresi 9. âyet-i kerimesinde meâlen], (Bütün gece devamlı secde ederek, ayakta durup ibadet edip, Rabbinin rahmetini ümit eden…)  buyuruldu.

Meal-i şerifi (Allahü teâlâ müminlerin nefslerini, Allah yolunda feda etmelerini istedi)  olan, Tövbe sûresi 111. âyet-i kerimesi nazil oldu. Ali “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (Cihat eyle.) Ben bundan sonra cihatı terketmem. Meal-i şerifi (Allahü teâlâ din yolunda saf olup cihat edenleri elbette sever)  olan, Saf sûresi 4. âyet-i kerimesi nazil oldu.

31. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri beni güzide kıldı. Benim için Ashâbımı güzide kıldı. Onların bazısını kayınbabam etti. Bazısını benim damadım yaptı. Hepsi benim Ashâbımdandır. Bana nusret edicidirler. Onlardan sonra bir kavm gelecektir. Onları seb’ ederler. O kavm ile su içilmez. Onlara kız verilmez. Onların namazı kılınmaz. Onları aranızdan çıkarınız. Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Aliyye “radıyallâhu anhüm” buğz ederler. Toprak onların başlarına olsun. Güneşi ve Ayı ve Ülkeri ve Tan yıldızını sevmezler. Ebû Bekr güneş gibidir. Ömer Ay gibidir. Osman Ülker gibidir. Ali Tan yıldızı gibidir. Meyve güneş ile pişer. Ay ile renk tutar. Ülker ile lezzetlenir. Tan yıldızı ile beladan emin olur. İslam, Ebû Bekrin imanı ile mekan tuttu. Ömerin imanı ile süslendi. Osmanın imanı ile hoş oldu. Alinin imanı ile düşman belasından emin oldu.

İşaret:  Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” incir gibi idi. Zahiri-batını bir idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zeytin gibi idi. Sırrı, alaniyesinden iyi idi. Osman “radıyallahü teâlâ anh” sinin [Tur-i sina] gibi idi. Zahiri meyve ile süslü, batını su çeşmeleri ile donanmış idi. Ali “radıyallahü teâlâ anh” Mekke-i mükerreme şehri gibi idi. Her kim Mekkede oldu, azaptan emin oldu.

Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sahip-ül gar [mağara arkadaşı] idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şeyh-ül iftihar idi. Osman “radıyallahü teâlâ anh” Fatih-ül emsar [şehirler feth eden] idi. Ali “radıyallahü teâlâ anh” katil-i füccar [kâfirleri öldüren] idi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ilim idi. Ömer “radıyallâhu anh” o hazrete haşmet idi. Osman “radıyallâhu anh” dirhem idi. Ali “radıyallâhu anh” kalem idi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” arif idi. Ömer “radıyallâhu anh” âdil idi. Osman “radıyallâhu anh” akıl idi. Ali “radıyallâhu anh” âlim idi. Ebû Bekr-i Sıddık, sıdk ve safa ile idi. Ömer-ül Fâruk, kuvvet ve salabet ile idi. Osman-ı Zinnureyn cevad ve seha ile idi. Aliyül Mürteda, heybet ve şecaat ile idi.

Ebû Bekr “radıyallâhu anh” tac-ı İslam idi. Ömer “radıyallâhu anh” izz-i İslam idi. Osman “radıyallâhu anh” nur-i İslam idi. Ali “radıyallâhu anh” fahr-ül İslam idi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” taki idi. Ömer “radıyallâhu anh” naki idi. Osman “radıyallâhu anh” zeki idi. Ali “radıyallâhu anh” vefi [vefalı] idi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” Seyyid-üs-sabikin idi. Ömer “radıyallâhu anh” Seyyid-ül-sadikin idi. Osman “radıyallâhu anh” Seyyid-ül-münfikin idi. Ali “radıyallâhu anh” Seyyid-ül-müminin idi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” Dai-i Hak ve Seyyid-ül Berere [Hakka davet edici, iyilerin seyedi] idi. Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anh” Kahir-ül-Fecere [fasıkları kahr edici] idi. Osman “radıyallâhu anh” Seyyid-ül-Hiyere [seçkinlerin efendisi] idi. Ali “radıyallâhu anh” Katil-ül-kefere [kâfirleri öldürücü] idi.

Her kim Ebû Bekri “radıyallâhu anh” severse, Allahü teâlâ onu sever. Her kim Ömeri “radıyallâhu anh” severse, işleri iyi olur. Her kim Osman “radıyallâhu anh” severse, sevâbı bişumar [hesapsız] olur. Her kim Aliyi “radıyallâhu anh” severse, karşılığı Cennet ve didar olur. Her kim bunları sevmezse, karşılığı Cehennem ve nar olur. Devleti nigünsar [baş aşağı] olur. Allahü teâlâ ondan bizar olur.

32. Menakıb:  Rivayet ederler ki bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin Sahabe-i güzini “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” toplanmışlar idi. Kendi hallerinden söz söylüyorlar idi. Birisi aralarından kalkıp, dedi ki ya Eba Bekr! Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin izzet ve Âzameti için söyle, bu mertebeye ne ile eriştin. Buyurdu ki: Yemin verdiğiniz için söylemek lazımdır. Dünyaya karşı, dini ihtiyar ettim [seçtim]. Ahiretten, Allahü teâlânın rızasını seçtim. Hiçbir gün önüme bir hal gelmedi ki o hususta, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin hakkını, kendi hakkım üzerine üstün tutmıyayım. [Yani Allahü teâlânın hakkını üstün tuttum.] Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sual ettiler. Sen bu mertebeye ne ile eriştin. Buyurdu ki: Onunla eriştim ki muhakkak iki cihanda, Allahü teâlânın istediğini aziz ve zelil ettiğini aklımdan çıkarmadım. Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sual ettiler. Sen ne ile bu dereceye eriştin. Buyurdu ki Kitapullahı sağ tarafıma koydum. Resûlullahın sünnetini sol tarafıma koydum. Muhakkak bildim ki Allahü teâlâ hazretleri benim sırrıma muttalidir. Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden sual ettiler: Sen ne ile bu dereceye eriştin. Cevap buyurdu ki; cihat ile eriştim. 30 sene mücahede kılıcı ile ve haşyet zırhıyle ve vera kalkanı ile tâat ve ibadet oku ile gönül kapısında oturdum. Bir nesneyi ki gönlüme koymadım ve hatırıma getirmedim. Allahü teâlânın rızası dışında bir nesneyi gönlüme sokmadım.

33. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu, (Ebû Bekr benim görür gözümdür ve işitir kulağımdır.)  Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin gözüne ve kulağına tan eden kimsenin gözleri kör olsun. Yine buyurdu: (Ömer benim arkam  [sırtım] ve sığınağımdır.)  O hazret-in arkasını tan eden kimsenin arkası kırılsın. Buyurdu: (Osman benim elimdir.)  O Sultan-ı Enbiyanın elini tan eden kimsenin eli kesilsin. Buyurdu: (Ali benim gömleğimdir.)  Server-i âlemin gömleğini tan eden kimsenin gömleği parça parça olsun. Haberde varid olmuştur ki kıyamet gününde ümmet-i Muhammedin güzideleri [seçilmişleri] arş önüne varırlar. Asilerin ahvallerini görürler ki arz ederler. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” der ki ya Rabbi, doğru sözlüleri bana bağışla. Ömer-ül Fâruk “radıyallahü teâlâ anh” der ki ya Rabbi! Adilleri bana bağışla. Osman “radıyallahü teâlâ anh” der ki ya Rabbi! Haya edenleri bana bağışla. Ali “radıyallahü teâlâ anh” der ki ya Rabbi! Civanmerdleri bana bağışla. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurur; ya Rabbi, fakirleri bana bağışla.

34. Menakıb:  Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” oturmuş idi. Cebrâil aleyhisselâm geldi. Cehennem kıssasını söyledi. Ümmet-i Muhammedin günahkarlarının Cehenneme gideceklerini söyledi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” üzülüp, mahzun oldular. Çihar yar-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri birbirine bakıştılar. Dediler, ne dersiniz? Ebû Bekr “radıyallâhu anh” buyurdu: Ben onların günahlarının yarısını götürürüm. Ömer “radıyallâhu anh” buyurdu: Ben de yarısını götürürüm. Osman “radıyallâhu anh” buyurdu: Ben Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine duâ  ederim. Ta beni onlara feda etsin. Beni o kadar büyük [iri] yapsın ki Cehennemde onların bütün yerlerini doldurayım. Onlara girecek yer kalmasın. Ali “radıyallâhu anh” buyurdu: Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri bana o kadar kuvvet versin ki sıratın köşesini düz tutayım. Ta ki onlar selametle sıratı geçsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Meryem sûresi 85. âyet-i kerimesinde meâlen, (O gün müttekileri rahman huzurunda elçiler olarak haşr ederiz)  buyurmuştur. Âyet-i kerimedeki (Veft) kelimesi Sahabelerdir. Kıyamet günü olunca, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmetinde ve ümmet-i Muhammedin şefaatinde kıyam gösterirler.

35. Menakıb:  Rivayet olunmuş ki Ebû Nevas bir şair idi. Ömrünü günah ile geçirmiş, hüsran ile sonuna götürmüş, amel defterini de simsiyah etmişti. Öldükten sonra, bunca günahkarlığı ile rüyada gördüler. Sual ettiler ki Allahü Sübhanehü ve teâlâ sana ne muamele etti. Cevap verdi ki Çihar yar-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin ve diğer sahabilerin methleri hakkında yazmış olduğum 4 beyt sebebi ile beni bağışlayıp, affetti. O beytleri evimin falan yerine koymuştum. Rüyayı gören varıp, bu beytleri tarif edilen yerde yazılmış buldu:

Sahip-i gar Atiki  [Ebû Bekri], sevdiğim gibi derim,
Ebû Hafsı  [Ömeri] ve Onu sevenleri severim.

Razı olmadım Şeyhin, ben evinde katline,
Çok severim, Şeyhi  [Osmanı] de Aliyi de.

Bence bütün sahabe önderdirler ilmde,
Aksini söyleyenler, yara açarlar bu dinde.

Ya Rab! Sen bilirsin hepsini sevdiğimi,
Onların hürmetine, azad et nardan beni.

36. Menakıb:  Süleyman bin Zekvan adında, zahid, derecesi çok yüksek, tatlı bir kimse olduğu rivayet edilen bir kimse var idi. O der ki: Benim bir komşum var idi. Müfsit ve aşağı bir kimse idi. Gündüz pazarda olurdu. Gece gelir şarap içerdi. Bana çok cefa verirdi. Âciz oldum. Oğluma dedim, gel; bu mahalleden bir başka mahalleye gidelim. Bunu görmiyelim. Kalktık, bir başka mahalleye gittik. Orada oturduk. Sonra, o adam öldü. O öldükten sonra, vatan-ı aslimize geldik. Gecelerden bir gece, bir kimse kapıyı çaldı. Çıkıp, kapımı açtım. Bir merd gördüm ki ayağı yerde, ama, o kadar yukarı baktım, yüzünü göremedim. Bana dedi ki dışarı gel. Ben dedim, korkarım. Korkma, dışarı gel, benim ardımca yürü. Ben de dışarı çıktım ve izince gittim. Kabristana vardık. Bir mezar üzerinde durduk. Bana dedi ki bu mezarı aç. Ben de o mezarın toprağını açıp, lahtin kerpicine eriştim. Dedi ki kerpici kaldır. Kerpici kaldırdığım gibi, bir bahçe gördüm ki nihayeti yok. Ve orta yerinde baktım bir taht kurulmuş. Üzerinde elvan döşekler döşenmiş. O müfsit dediğim merd onun üzerine oturmuş. Bana dedi ki bu merdi tanır mısın. Ben dedim, bu benim komşumdur. Ben mahalleyi bunun yaramazlığı yüzünden terketmiştim. Bana acayip gelmişti [Hayretler içinde kaldım]. O Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri hakkı için ki sana bu kerameti vermiştir. Söyle ki o merd bu kadar fısk ve fücur ile bu mertebe-i aliyeye ne sebeple erişmiştir. O dedi, hakikaten, bu adam senin dediğin gibi idi. Lakin, bir iyi adeti var idi. Ben dedim, Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri için, o adeti beyan eyle. Dedi, adeti bu idi ki farz namazı kılıp, selam verip, namazdan çıktıktan sonra, (Ya Rabbi! Ebû Bekre, Ömere, Osmana ve Aliyye “radıyallâhu anhüm” rahmet et) diye duâ  okurdu. Bu kıssadan malum oldu ki her kim Çihar yare muhabbet besler ise; Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri o kimseye ne kadar mücrim ve günahkar dahi olsa da rahmet eyler.

37. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri İslamı aşikare ettiği vakitte, âlemin zulmeti cemali nuranisi ile münevver oldu. Her tarafa elçiler ile mektuplar gönderdi. Bütün insanları, karadan ve denizden, dağ ve ovadan Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine davet etti. Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini name [mektup] ile rum şahı Kaysere gönderdi. Dıhye “radıyallâhu anh” rum diyarına vardıkta, Kaysere haber verdiler. Mekke-i mükerremede Peygamberlik davası eden Muhammed Mustafadan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” elçi gelmiştir, kapıda durur. Rum Kayseri, çağırın içeri gelsin, dedi. Dıhye “radıyallâhu anh” der ki ben içeri girdim. Mektubu Kaysere sundum. Kayser mektubu benden alıp, ayağa kalktı. Başı üzerine koydu. Gözlerine sürdü ve öptü. Sonra mektubu açtı. Önüne koydu. Davul ve kös çalınmasını söyledi. Cümle reayası [devlet adamları] toplandılar. Kayser, hatiblerin minbere çıktıkları gibi yüksek bir yere çıktı. Zira minber yok idi. Sonra yüksek ses ile dedi ki ey kavmim, bilin ve agah olun ki o merd ki Mekke-i mükerremede risalet davası eder. Bu mektubu bize göndermiştir. Cümlemizi hak dinine davet etmiştir. Siz ne dersiniz ve ne cevap verirsiniz. O kavm birden feryat edip, bağırdılar. Dediler ki sen nasara dinine kötülük yapmak istersin ve başka bir dine girmek istersin. Kayser dedi ki elem çekmeyiniz. Muradım sizi tecrübe etmek idi. Göreyim dinlerine nusret ederler mi. Geri dönün. Selametle evinize varınız. Kayser de kalkıp, sarayına vardı.

Dıhye “radıyallâhu anh” der ki bir gün Kayser beni çağırdı. Kayserin yanına vardım. Yalnız idik. Elimi tutup, sarayına iletti. O saraydan içeride bir başka saraya götürdü. Sonra bir odanın kapısını açtı. Gayet süslü ve çok insan suretleri o odada nakş edilmişti. Bana dedi ki ya Dıhye, bu 313 Nebinin suretleridir ki İsa aleyhisselâm bu duvarda nakş edilmiştir. Dıhye der ki ben o suretlere nazar ederken [bakarken], nagah, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hilye-i şerifine gözüm takıldı. O suretler [resimler] arasında, 14. ayın yıldızlar arasında parladığı gibi parlıyor idi. Ben dedim ki bu bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin suret-i şerifidir. Kayser dedi, doğru söylersin; ben de kitaplarımızda böyle buldum. Dıhye der ki baktım o Serverin sağ yanında bir suret gördüm; oturmuş. Kayser bana dedi; bu kimdir. Ben dedim, Ebû Bekr-i Sıddıkin suretidir. Sol yanında oturmuş birini gördüm. Yüksek ve heybetli, uzun boylu idi. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Ömer bin Hattabın suretidir. Kayser dedi, ben de kitapta böyle bulmuş idim. Birini dahi gördüm, önünde haya ile oturmuş. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Osman bin Affanın suretidir. Kayser dedi, ben de kitapta böyle bulmuş idim. Birini dahi gördüm, ardında; dalkılınç olmuş durur. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Ali bin Ebû Talibin suretidir. Kayser dedi, doğru söylersin. Bizim kitabımızda da böyledir. Dıhye der ki Mekke-i mükerremeye döndüm. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şerifine vardım. Kayserin kıssasını haber verdim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Kayser doğru söylemiş. Kayser doğru söylemiş. Ya Dıhye! Onlar beni ve benim Ashâbımı bilirler. Ama, ezeli şekavet bedbahtlık ki onlara erişmiştir; zaruri olarak mahrum olup Cehennemlik olurlar.)

38. Menakıb:  Ey müslümanlar, muvahhidler ve sünniler. Bu makamda çok şirin bir kelam edelim; inşaallahü teâlâ. Malum ola ki her ikbal ve devlet, salah ve saadet, çok ve az, Allahü teâlâ âlemde halk etmiştir. O devlet, ikbal ve salah ve saadetin aslını ve beyanını 4 şeyde koymuştur. O cümlenin hududunu ve sayısını Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden gayri kimse bilmez. Lakin o miktar bu hâlde bu fakir ve biçarenin fehminde ve ilmindedir. İşitin ve hatırınızda tutun.

4 Maddeli Hikmetli Sözler

39. Menakıb: (Münebbihat)  kitabından tercüme olunmuştur. [Bu kitabı İbni Hacer Askalani yazmıştır.] O haberleri ve sözleri beyan ederken, evvela Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hadis-i şeriflerini nakleder. Sonra Çihar yar-i güzinin o hadis-i şerife muvafık tertibi ile her birinden bir eser (söz) nakleder.

2 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

3 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

4 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

5 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

6 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

7 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

8 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

9 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

10 MADDELİ KIYMETLİ SÖZLER

40. Menakıb:  Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Aişe-i Sıddıka “radıyallahü teâlâ anha” hazretlerinin mübarek evine vardı. İnsanlık icabı karınları acıkmıştı. Buyurdular ki (Ya Aişe! Hiç bir yiyecek var mıdır?) Mübarek sözlerini tamamlamadan, kapı çalındı. Kapıyı açtılar. Gördüler ki Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Resûlullah hazretleri “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ya Eba Bekr! Bu vakit gelmenize sebep nedir?)  Ebû Bekr-i Sıddık cevap verdi ki (Ya Resûlallah! 3 gündür bir taam yememişim. Açlık canıma kar etti. Geldim ki mübarek didar-ı şerifinizin müşahedesi ile karnım tok olsun.) Bu konuşma sırasında iken, yine kapı çalındı. Kapıyı açtıkta, baktılar ki Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Ali “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Gelmenize sebep nedir.)  Buyurdular ki ya Habîb-i Rabbil’âlemin! 3 gündür yemek yemedik. Çok acıktık. Geldik ki mübarek, emsalsiz cemalinizin müşahedesi ile bu dağdağadan halas olup karnımız tok olsun. Hazret-i Ali dedi ki ya Resûlallah. 3 gündür Seyyidünnisa Fâtıma-tüz-zehra “radıyallahü teâlâ anha” hazretleri ve imameyn-i ciğer guşeleriniz Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri de açlıktan kati bunalmışlardır. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (3 gündür ben de taam yemedim. Karnım açtır.)  Hazret-i Ali dedi ki ya Nebiyallah! Dün yoldan geçerken, Muaz bin Cebelin “radıyallahü teâlâ anh” havlusunda olan hurma ağacında hurma gördüm. Bunu söyleyince, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki (Kalkın, Muazın evine gidelim! Bizi hurma ile konuk etsin  [misafir etsin]!)

Server-i Enbiya, Çihar yar-i güzin hazretleri ile Muaz hazretlerinin kapısına gittiler. Güçlükle vardılar. Vay başımıza, vay canımıza! Sultan-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn ki 18.000 âlem onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Görünüz hazret-i Çihar yar-i güzin ile birlikte ne zahmetler çekmişlerdir. Allah saklasın, bir gün aç kalmış olsak, başımıza kıyamet kopar. Dünya bize zindan olur. Eğer Ashâb hazretlerinden birisi merkad-ı şeriflerinden [kabirlerinden] başını kaldırıp, bu zamanda olan ümmet-i Muhammede nazar etse [baksa], teaccüb edip [hayret edip] der ki acaba bunlar hangi millettendir, hangi taifedendir. Hangi Peygamberin ümmetidir. Biz de insaf etsek. Her gün daha iyiye mi gidiyoruz! Allahü teâlâ şanühü hazretleri, bu sultanların hürmetine, kendi lütf, kerem, fadl ve ihsanı ile bizim o yüzümüzün karalığına bakmayıp, afv buyursun. Biz âsî ve mücrim kullarını didarı ile şereflendirsin. Âmin! Ya Rabbi, âmin diyen kullarını mağfiret buyur.

Muradımıza gelelim. Muaz hazretlerinin kapısına vardılar. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri seslendi ki ya Muaz! Devlet kuşu başına kondu. Allahü teâlânın Resûlü kapına geldi. İçeride olanlardan kimse duymadı. Muazın bir küçük kızcağızı var idi. O duydu. Annesini çağırdı. Ya ana, ya ana! Ne yatarsın, hazret-i Ebû Bekr kapımıza geldi; çağırıyor. Annesi kızı azarladı. Ne yalan söylersin; hiç bu vakit, hazret-i Ebû Bekir kapımıza gelir mi? Kızı da, ne yapsın; yattı. Biraz sonra, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çağırdı. Yine kız uyandı. Annesine haber verdi. Annesi evvelki gibi azarladı. Biraz sonra da hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” çağırdı. Yine kız uyandı. Annesine haber verdi ki ya anne! Hazret-i Ali kapıya gelmiş; çağırıp durur. Annesi kızı, yine azarladı. Behey kız, deli mi oldun; ne söylersin. Kız yine sükut edip, yattı. Sonra, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ya Muaz)  diye seslendi. Kız evvelki gibi uyanıp, dedi ki ya anne! Sana demedim mi ki Ebû Bekr, Ömer ve Ali kapıya geldiler. Bana inanmadın. İşte Sultan-ı Enbiya “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kendisi çağırır. Annesi diledi ki yine kızı reddeylesin. Kız validesine bakmayıp, babasının yanına vardı. Resûlullah hazretlerinin şevkiyle babasını çağırdı. Ya baba, ne yatarsın. Devlet ve saadet kuşu başına kondu. Allahü teâlânın Resûlü “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr, Ömer ve Ali “radıyallâhu anhüm” hazretleri kapıya gelmişlerdir. Hemen o saat, hazret-i Muaz kızından bu haberi işitince, acele ile yerinden kalkıp, kapıya koştu. Kapıyı açıp, dedi ki devlet ve saadet Muazın başına kondu. Habîbullah hazretlerinin mübarek ayaklarının tozlarına yüz sürüp, içeri buyurun, dedi. Fahr-i âlem hazretleri de, Ashâb-ı güzin ile içeri dâhil oldular. Ondan sonra buyurdular ki (Ya Muaz! 3 gündür ben ve Ashâbım yemek yememişiz! Dün Ali yoldan geçerken, senin havlunda olan hurma ağacında hurma görmüş. Onun için geldik ki bizi hurma ile misafir edesin.)  Muaz “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki ya Nebiyallah! O hurmaları bugün düşürdük [ağacından topladık]. Kimini biz yedik. Bazısını fakirlere ve komşularımıza ulaştırdık. Bir hurma kalmamıştır. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri karşısına baktı. Bir büyük zenbil gördü. Hemen hazret-i Aliyye buyurdu ki (Ya Ali! Bu zenbili eline al! Bu gördüğün hurma ağacına var. Benden selam eyle! Ve söyle ki Resûlullah senden hurma taleb eder.)  Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o zenbili alıp, hurma ağacının yanına vardı. Peygamberin selamını götürdü, iletti. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin izini ile hurma ağacı fasih bir lisan ile selamı aldı. Tazim eyleyip, eğildi. Sonra Allahü teâlânın izini ile ağacda hurmalar doldu. Hazret-i Ali o zenbili hurma ile doldurup, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şeriflerine getirdi. O hurmadan yediler. Bütün Ashâba ulaştırdılar. Hatta o zenbili hurma ağacına astılar. Resûlullah hazretlerinin dar-ı bekaya intikaline kadar hiç boşalmadı.

41. Menakıb:  Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” bir gün hastalandı. Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleri iyadetine [hasta ziyaretine] vardılar. Hazret-i Alinin yanında bir tas bal var idi. Bu tas ile balı bunların önüne götürdü. Tas ak, içindeki bal kızıl idi. O tasın içinde kara bir kıl vardı. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki biz baldan, her birimiz bu üçü için bir misal getirmeyince yemeğiz. Kendisi buyurdu ki (Din-i İslam tastan münevverdir [nurludur]. İman baldan tatlıdır. Dinin hükmü kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki (Cennet tastan münevverdir. Cennetin nimetleri baldan tatlıdır. Sırat köprüsü kıldan incedir.) Osman “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki (Kurân-ı azim-üş-şan tastan münevverdir. Kur’ân-ı Kerîm okumak baldan tatlıdır. Kur’ân-ı Kerîmin tefsiri kıldan incedir.) Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Misafirin nuru tastan münevverdir [nurludur]. Misafirin sözü baldan tatlıdır. Misafirin gönlüne riâyet etmek kıldan incedir.) Her biri kendi hallerine münasib kelam buyurdular.

42. Menakıb:  Bir gün Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile oturur idi. Kudretten ortaya bir ak tas geldi. İçi ak bal ile dolu idi. Üstünde bir ak kıl vardı Hayret ettiler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Gelin her birimiz bu üçüne bir temsil getirmeyince el sürmiyelim.) Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Resûlullah hazretleri bu tastan nurludur. Resûlullah ile konuşmak bu baldan tatlıdır. Resûlullahın sünnetini yerine getirmek bu kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (İman bu tastan nurludur. İman getirmek bu baldan tatlıdır. İman ile gitmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra, Osman “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Kur’ân-ı Kerîm bu tastan nurludur. Kur’ân-ı Kerîm okumak bu baldan tatlıdır. Kur’ân-ı Kerîmin buyurduğunu tutmak bu kıldan incedir.) Ondan sonra Ali “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: (Misafirin yüzü bu tastan nurludur. Misafir ile yemek yemek bu baldan tatlıdır. Misafirin hatırını yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra hazret-i Aişe “radıyallahü teâlâ anha” buyurdu ki: (Helal [zevcin] yüzü bu tastan nurludur. Helali ile söyleşmek bu baldan tatlıdır. Helalin hizmetini yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra Fâtıma-tüz-zehra “radıyallahü teâlâ anha” buyurdu ki: (Kız çocuğun yüzü bu tastan nurludur. Annesini-babasını sever olması bu baldan tatlıdır. Kız çocuğunun ayıbsız evlenmesi bu kıldan incedir.) Ondan sonra Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin yüzü bu tastan nurludur. Ümmetim için şefaat bu baldan tatlıdır. Şefaatin kabul olması bu kıldan incedir.)

43. Menakıb:  Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri saadethanesinden dışarı çıktı. Yürümeye başladılar. Ben de ardınca gittim. Bir mevzie vardı. Ben huzuruna vardım. Karşısında selam verip, oturdum. Buyurdu: (Neden geldin, ya Eba Zer!)  Dedim, (Allahü teâlâ bilir.) O sırada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah hazretlerinin sağ tarafına oturdu. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ebû Bekrin sağ tarafına oturdu. Sonra Osman “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ömerin sağ tarafında oturdu. Sonra Ali “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Osmanın sağ tarafında oturdu. Sonra Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yerden 7 tane taş aldı. Mübarek avucunun içinde tuttu. O taşlar tesbih etmeye başladılar. Şöyle ki onların sesini bal arısı gibi işitir idim. Ondan sonra o taşcağızları yere koydu. Sesleri kesildi. Sonra onları kaldırdı, Ebû Bekrin eline verdi. Yine evvelki gibi tesbihe başladılar. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Sonra yine Habîbullah hazretleri onları kaldırdı, Ömerin eline verdi. Yine evvelki gibi tesbih ettiler. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Yine onları yerden alıp, Osmanın eline verdi. Yine tesbih ettiler. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Onları Alinin eline verdi. Yine tesbihe başladılar. O da yere koydu. Sükut ettiler. (Şevahid-ün nübüvve) den alınmıştır.

44. Menakıb:  Çihar yar-i güzinin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” methini, bu menakıb-ı şerifin toplayıcısı ve yazarı olan âsî ve müsrif, Allahü teâlânın kullarının en hakiri ve fakiri, Seyyid Eyyüb bin Sıddık ibni Seyyid Ali bin Muhammed el müştehir bi hazret baba el mülekkab bi acizi Urmavi der ki ceddi alimiz olan hazret-i Baba “kaddesallahü sirrehül’azîz ve nevverallahü merkedehü ve cealel cennete mesvahü” bazı vecd ve sekr halinde, huzur veren, hikmet dolu bir kitap telif etmişlerdir. (Baba) demekle şöhret bulmuştur. O kitaba mahsus bir hikaye yazmıştır. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin nat-i şerifleri, meth-i şerifleri beyanında ve Çihar yar-i ba safa “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin meth-i şerifleri beyanında. O hikayeden de bir miktar teberrüken yazalım. Nur-ün alâ nur olsun. Hikaye şiir şeklinde nakledildi ve yazıldı.

4 Halife Şiiri

45. Menakıb:  Musa kelimullah “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretleri, varıp, Tur-i Sinada, Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri ile mukaleme ettikte [konuştukta], kelam-ı Rabbânînin hazzından, bir mertebeye varırdı ki dünya ve içindekiler unutulduğu gibi, kendinden geçer, aklı başından giderdi. O hâle geldikte, akıllı olanlara nisbetle, bazı büyük sualler sorardı ki akla ağır gelirdi. Bir günde vecd ve sekrleri kemale erdiğinde, sual ettiler ki (ey Hay ve Âlim! İleride cihana gelecek olan ve bütün dinlerin hükümlerini yürürlükten kaldıracak olan Muhammed kimdir. O Muhammed mi üstündür, ben mi?) Allahü tebareke ve teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurdu: (Ya Musa! Falan vadiye var. Hayretler içinde kalacak acayiplikler göreceksin.) Hazret-i Musa da o vadiye varıp, bir miktar durdukta, gördü ki bir kuş, bir dal üzerine konar. Allahü tebareke ve tekaddes hazretlerinin kemal-i kudreti ile nutka gelip [konuşmaya başlayıp], fasih bir lisan ile Musa kelim “aleyhisselâm” hazretlerine selam verip, der ki ya Musa, sen Rabbil’alemine münâcatta ve arz-ı hacette sual ettin ki; ben mi yükseğim [üstünüm], yoksa Muhammed mi. Sen bilmez misin ki Enbiya ve Evliya, hepsi Onun nurundan halk olunmuştur. Dünyada ve ahirette aşıklarıdırlar ve Onu taleb ederler [ararlar]. Musa aleyhisselâm o kuştan vehim alıp, der ki Allahü teâlâ hazretleri için olsun bize haber veresin, kimsin ve adın nedir. Seni gördüm, hayrette kaldım. Sözün bana gayet tesir etti. Bahtlılığa dil ve canıma tatlı oldu. O kuş da der ki ben Ebû Bekr-i Sıddık’ın ruhuyum. Muhammed aleyhisselâm bu cihana gelip, devletle şark ve garbı alır. O zaman ki Mekke’den Medine’ye hicret ederken, bir mağaraya varırız. O mağaraya girdiğimiz gibi, kapısına örümcekler ağ örüp, güvercinler yumurta çıkarır. Kâfirler bunları görmekle bize kötülük yapamazlar [burada yoklar derler]. Sonra Fahr-i âlem ve Resûlü muhterem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri asayiş ettiğinde, çeşitli mahluklar gelirler. Hazret-i Resûl ekremden nasip alırlar. Sonra bir ejder [yılan] gelir. Bir koğuktan başını çıkarır. Ben de mâni olup onun muradını almaya mâni olup ökçemi o deliğe tıkarım. Çaresiz kalınca ökçemi ısırıp, zehri bütün vücuduma dağılacaktır.

Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, uykudan uyanıp, rengimi değişmiş gördüğünde, sual buyururlar. Ben de olup-bitenleri huzurlarına arz ederim. Dönüp o ejderhaya hitab edip, azarladıklarında, ejderha fasih lisan ile cevap verir ki ya Nebiyallah! Ben geldim ki mübarek cemalini göreyim. Huzur-u şerifinde iman getirmekle maksadıma ereyim. Sıddık mâni olup koymadı. Zor durumda kalıp, bir hata ettim. Kereminizden afv buyurun. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddıkın da bütün azasını mübarek eliniz ile sığayınız, zehr kaybolur; diyecektir. Ben o Sıddıkım ki ejderhaları sıdkımla zebun ederim. Ya Musa! Senin asan ejderha oldu. Onun heybetinden korkup, geri döndün. Bunu dedi. Zuhur edip, o kuş gitti.

Sonra ağaç başına bir kuş daha geldi. Musa aleyhisselâm hazretlerine selam verip, dedi ki ya Musa! Sen Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile yarışamazsın. Çünkü, Muhammed Mustafanın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” dininde, her bir gün ve gecede 5 vakitte ezanlar okunup, yeri ve gökü onun heybeti kaplar. Din-i Muhammedi aşikare olur. Sair dinlerden ne varsa yürürlükten kalkar. Hazret-i Musa aleyhisselâm o kuşa sual buyurdu ki ey kuş. Bütün sözlerin latif ve mevzun ve zarif. Kimsin, söyle seni bileyim. O kuş dedi ki ben Ömer-ül Fârukun ruhuyum. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin aşıkıyım ve hayranıyım. Emvalime [malıma] ve evladıma meylim yoktur. Mekke-i mükerremede kamçımı yere sapladığım zaman, rum kayserini tahtı üzerinden yıkarım. Bunu söyledi ve uçup gitti. Yerine bir başka kuş geldi. O da Musa aleyhisselâm hazretlerine selam verip, ağzını açıp, hoş sözler söyledi. Dedi: Ya Musa bin İmran! Hiç kimse Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden bahtlı gelmedi. O Muhammed bütün âlemin şahıdır. Bütün insanların matlubu ve alemlere rahmettir. Yine Musa aleyhisselâm sordu ki Allahü teâlâ hakkı için söyle, sen kimsin. Onları bildim. Seni de bileyim. O kuş dedi, ya Musa! Ben Osman-ı Zinnureynin ruhuyum. Muhammed Mustafa hazretlerinin 3. yariyim. Ben, Kurân-ı azim-üş-şanı toplarım. O Habîb bir kızını bana verir. O vefat eder, yine bir kızını verir. O kızı da vefat edince, buyurur ki eğer bir 3. kızım olsa idi, onu da sana verirdim. Ve benim dünyalığıma asla iltifat etmez. Ya Musa! Dünyada sen Şuayb peygamber “salavatullahi alâ nebiyina ve aleyhi ve sellem” hazretleri ile on sene müşerref olursun. Bunu dedi, o da uçup gitti. Onun yerine kuş suretinde bir şehsüvar Zât geldi. O da Musa aleyhisselâm hazretlerine selam verip, konuşmaya başlayıp, der ki ya Musa kelim! O Muhammed Mustafa hazretleri ki Allahü tebareke ve teâlâ ve şanühü hazretleri onun hakkında, (Sen olmasaydın eflaki yaratmazdım)  ve (Elbette sen huluk-i azim üzeresin) buyurmuştur. Bunun misali âyet-i kerimeler gönderir. Enbiyadan bir kimsenin ondan efdal olmak ihtimali olur mu? Hazret-i Musa “aleyhisselâm” der ki söyle sen kimsin, bileyim. O kuş der ki ben Aliyül Mürteda’nın ruhuyum. Muhammed Mustafa hazretlerinin doğru yariyim. O Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” geldiği vakit, zaman yenilenir. Onun şerefli zamanına yetişip de dine gelmeyenin vay başına gelen bela ve helake. Ya Musa! Benim sözüm çoktur. Uğrarım bir behadır ere. Ya Musa “aleyhisselâm” hazretleri, onu yere yıkıp, göğsü üzerine çıkarım. Zebun olup ağlar. Can ve ciğerini dağlar. Ben ona o hâlde derim; ey Pehlivan. Bir candan ötürü bunca feryat ve figan nedir? O der ki; er öldüğü için ağlamaz. Zira koç, her zaman kurban içindir. Ama, beni yere düşüren ve ömür ipimi kesen Ali mi ola, yoksa Ali gibi bir er mi ola. Adı-sanı belli server mi ola. Ben de Ali olduğumu ona bildiririm. Sonra kasıt edip, onu öldüreyim. Der ki; (Sen ben Aliyim diyorsun. Ali isen hani sahavetin. Sana sahi [cömert] derler. Şimdi beni öldürüp, kanımı yere dökmek istersin. Bu cömertlik işi midir. Cömert odur ki ağlamışı güldürür. Nerede kaldı ki dirileri öldürsün. Onun için ağlarım ya Ali. Sana kanımı helal eylerim. Lakin Çin padişahının kızına aşıkım. Senin başını benden ağırlık istediler. Atına bin, elbisesini giy gel, sana kızı verelim dediler. Ben de geldim ki senin ile muradıma ereyim. Sen şimdi beni muradıma kavuşturmamak istersin.) Bunu ki söyler. Ben de üzerinden kalkarım. Gel şimdi başımı kes ve elbisemi giy. Ve atıma bin. Gidip, ağırlığını ver. Ta ki muradına erişesin. O da bu işareti benden görünce, diye ki dünyada senden başkasına yaşamak haramdır. Haşa, sümme haşa. Seni kılınç ile değil, belki gül ile vurayım. O saatte karşımda şahadet parmağını kaldırıp, sıdk ile iman getirir. Sonra onu sevgilisinin yanına gönderir, hasıretine kavuş, derim. Bu sözleri söyleyip, o kuş da yukarı uçtu.

Sonra sayısız kuşlar gelip, her birisi Musa aleyhisselâm hazretlerine konuşurlar. O kadar konuşurlar ki Musa aleyhisselâm hayretler içinde kalır. Derler ki; ya Musa! Biz hepimiz Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ümmetleriyiz. Yeryüzünde her gün 5 kere münâcat edip, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden türlü hacet dileriz [isteklerde bulunuruz]. Ya Musa! Sen ise 70 günde bir Tur dağına varırsın. Hacetlerini arz edersin. Ya Musa! Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden, sen dilek diledin ve dedin ki (Ya Rabbi! Bana kendini göster, sana bakayım.)  Allahü Sübhanehü ve teâlâ sana buyurur: (Sen beni hiçbir zaman göremezsin. Fakat, şu karşıki dağa bak. Eğer o dağ yerinde durur ise, sen beni görürsün.)

Beyt:

Didarına ey dilber, Musa nasıl katlanır,
Dağlar ki karar etmez, yüzündeki envara.

Muhammed o Muhammeddir ki bindiği Buraktır ve Kâbe kavseyn menzilidir, 1 saatte 9 felekten geçip, cevlan eder. Hazret-i Bariyi yalnız seyr eder ve gah göklere çıkar ve gah yere iner. Kim ola ki Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin menziline erer. 124.000 Enbiya “aleyhimüssalavat” ve 144 Evliya tabakasının hepsi, Muhammed Mustafanın hayranıdır. Hepsi onun askerleridir ve O onların sultanıdır.

Nazım:

Sad hezaran şükür minnettir bize,
Hem size, hem bize, cümlemize.

Mustafanın ümmetiyiz şükür biz,
Biz günahkarlara şefi ol aziz.

Odur hem rahmeten lil âlemin,
Onu sevenler ateşten oldu emin.

Söz tamam oldu azizim anlaya,
Bu sözü kim anlaya kim dinliye.

Aksaraylı İsa miskin kim ola,
Ta Muhammed Mustafa methin kıla.

Üstadından eğer nevben söyledi,
Nazıma getirdi ve bünyad etti.

Benden o üstadıma bin kere selam,
Ondan açıldı bize işbu kelam.

Hiç kemal değildir o Muhammede,
O iki âlem muradı Ahmede.

Bizdeki sözü ki dillerde doğa,
Affedile cümleye rahmet yağa.

Ya Rabbi! Doğru yoldan ayırma,
Son nefeste imandan ayırma.

Malum olsun ki Aksaraylı İsa, Baba hazretlerinin talebesidir. Yine bu meth, (Tezkire) den alınmıştır. Orada manzum yazılmıştır. Lakin naklini ihtisar için nesir ile yaptık. (Diğer Nat) yine (Tezkire) de hazret-i Babadan nakledilmiştir “kuddise sirruh”.

Nazım:

Geldi yine aşk bülbülü,
Doldu sada-yı Mustafa “aleyhisselâm”.
Açıldı müminler gülü,
Erdi nişan-ı Mustafa “aleyhisselâm”.

Söyler tutiler zevkle,
Rahmet saçıldı gül ile.
Âlem dolu bedr nur ile
Devir-i zaman-ı Mustafa “aleyhisselâm”.

Melekler çün arşta durur,
El kavuşturup, saf saf yürür.
Hepsi salavat getirir,
Bahr-ı revan-ı Mustafa “aleyhisselâm”.

O şah-ı mazag-el basar,
Bir kez aya kıldı nazar.
Ay oldu venşakkal kamer,
Gökler ayan-ı Mustafa “aleyhisselâm”.

Bezediler Cennetleri,
Karşı çıktı bin bin huri.
Çağrışırlar ol her biri,
Derler ki hani Mustafa “aleyhisselâm”.

Başı açık-yalın ayak,
Mahşerde gezer bu yayak.
Ona ne hulle, ne burak,
Neyler cananı Mustafa “aleyhisselâm”.

Resûl ile gara giren,
Ankebût eşiğin uran  [örümcek eşiğini ören].
Ejder tabanını soran  [ısıran],
Sıddıktır yar-i Mustafa “aleyhisselâm”.

Kâbede kamçısını kakan,
Kayseri tahtından yıkan.
Ömerdir üstüne çıkan,
O açtı şer’-i Mustafa “aleyhisselâm”.

Ehl-i hayanın madeni,
Kör olsun sevmeyen onu.
Cem etti Osman Kuranı,
Duyuldu şer’-i Mustafa “aleyhisselâm”.

Gelin, olun şekten beri,
Serveridir o din eri.
O, vardı, yıktı Hayberi,
Alidir yar-i Mustafa “aleyhisselâm”.

Bu onsekiz bin âlemin,
Bütün cinnin ve ademin.
Cümle Arap ve acemin,
Din-i imanı Mustafa “aleyhisselâm”.

Kim ki yolunu tutup gide,
Yol içinde miraç ede.
Koyma acizi tamuda [narda],
Cümleye candır Mustafa “aleyhisselâm”.

Ey Ebû Bekr! Sen hilafet burcunun güneşisin,
Hem Ömer-ül Fâruk, fethler yapıp, İslamı yayandır.
Osman-ı Zinnureyn kalbinin kanı ile boyadı Furkanı,
Aliyül Mürteda rikabda kılınçla yardı düşman saflarını.

Çar-ı duvar-ı saray-ı din-i Ahmed Çar-ı yar,
Yani Ebû Bekr ve Ömer ve Osman ve Ali namdar.

Cennet içre onların ervahını şâd eylesin,
Ol kerim-ü ol rahim ve o gafur Girdigar.

Serverimiz yar-i oldu çar-ı yar ba vefa,
Yar Eba Bekr oldu faik der-i ba sıdk ve safa.
Çekti o, onun yolunda şikayet etmeden çok cefa,
Seyyidimiz yarımızdır çar-ı yar-i Mustafa.

Birinin namı Ömer ki o adliyle meşhurdur,
Küfür zulmetini ve dalaleti def’ eden bir nurdur.
Sevmeyen makhur anı her kim sever mensurdur,
Seyyidimiz yarımızdır çar-ı yar-i Mustafa.

Biri zinnureyn-i taban hazret-i Osmandır,
Tuğyanı, cehli kesen ve camii Kurandır.
Sahip-i hilm ve haya ve kamil-i imandır,
Seyyidimiz yarımızdır çar-ı yar-i Mustafa.

Birisi kan-ı sehavettir şehi düldül süvar,
Heybet-i seyfin görenler dediler bi ihtiyar.
Kılıç yalnız Zülfikardır, yiğit ancak Alidir,
Seyyidimiz, yarımız, çar-ı yar-i Mustafa “aleyhisselâm”.

46. Menakıb:  Allahü Sübhanehü ve teâlâ azze şanühü miraç gecesi, Fahr-i âlem Seyyid-i veled-i adem Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz hazretlerinin mübarek terinden kızıl gül halk etti [kırmızı gül yarattı]. Allahü tebareke ve teâlâ Lut kavmini helak etmeye Cebrâil aleyhisselâm hazretlerini gönderdi ki o zaman da Cebrâil o gecenin şiddetinden terledi. Allahü teâlâ hazretleri onun mübarek terinden ak [beyaz] gülü halk etti [yarattı]. Miraç gecesi Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buraka binip, burak da, göklere götürürken terledi. Burakın o terinden Allahü teâlâ celle şanühü sarı gülü halk etti. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” İslam şerefi ile müşerref oldukta, nübüvvet heybetinden terledi. Allahü tebareke ve teâlâ ve tekaddes, onun mübarek terinden sünbülü halk etti. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri İslam şerefi ile müşerref oldukta; Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, kucaklayıp, şiddetle sıktıkta, o ızdırabdan terledi. Onun terinden, yerlerin ve göklerin Halıkı menekşeyi yarattı. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” da İslam şerefi ile müşerref oldukta, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ayağının tozuna yüzünü sürdüklerinde, hayasından, terledi. Rabbil’âlemin o terden yasemini halk etti. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” dünyaya gelip, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri şerefli beşikleri üzerine, devlet ve saadetle müteveccih oldukta, Aliyül Mürteda hazretleri, beşiklerinde uyurken, Resûlullahın emsaline rastlanmayan güzel kokusunu alıp, Hakkı gören gözlerini açıp, Resûlullahın nur saçan mübarek yüzünü görünce terledi. Allahü teâlâ azze ve celle onun terinden zanbağı yarattı. Her zaman vücut-u şerifleri bu zikir olunan güzel kokular gibi kokardı. Terledikçe mübarek terleri de öylece kokardı. Yanlarında bulunanlar bu kokuyu duyarlardı.

Şurası muhakkaktır ki Çihar yar-i güzin “radıyallâhu anhüm” hazretlerinin menakıb-ı şeriflerinden bu kitapta toplananlar, onların faziletleri ve büyüklükleri yanında, bütün yıldızlara nazaran bir yıldız, deryaya göre bir damla veya bir gülistandan bir gül kadardır. Bunca acz ile ve taksir ile ve denaet ile öyle şanı yüce serverlerin vasfını ve methini etmek ve onların methedicisi ve vasflarını dile getirici olmaktan maksat odur ki Süleyman aleyhisselâm hazretlerine, bunca kıymetli cevherler ve pahalı eşyalar hediye eden padişahlar arasında, çekirgenin budunu hediye getiren karınca misali veya hazret-i Yusuf aleyhisselatü vesselâm hazretlerinin satış meydanında satıldığı zaman, pahalı mallar ve kıymetli kumaşlar ile almak isteyen zenginler arasında, birkaç iplikle müşteri olan ihtiyar kadının misali gibi olup dikkatle nazar edenlere ziyade teaccübden gülme ve tebessüm hâsıl olur. Nitekim, bazı kitaplarda bildirildiği şekilde, diğerlerinin yanında karınca ve koca karı seyr edenleri güldürmüştür. Nazar edenler [bakanlar] birbirine istihza yolu ile gösterip, derler ki bak, bak bu karıncaya ki çekirge budunu hazret-i Süleyman aleyhisselâma, (dünya padişahı ve hem ahiret padişahitır) peşkeş [hediye] götürmüştür. Bu ihtiyar kadın ki hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi bir güzellikler sahibine birkaç parça iplikle gelip, müşteri olmuştur. Bunca zamandan beri nakledenler, karıncayı padişahlar arasından, ihtiyar kadını da zenginler arasından çıkarmamışlardır. Bu mücrim ve âsî ve fakirin, en büyük muradı odur ki mahşer meydanında görünen ve görünmeyen kusurlarımıza bakılmadan, Çihar yar-i güzin “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini vasf ve metheden ve sevenler zümresinden ayrılmamalıdır. Ya Rabbi! Bizi Senin sevgin ile ve Senin indinde sevgili olanların sevgisi ile rızklandır. Âmin.

Sultan-ı serir-i mülk-i esrar,
damad-ı Nebî Aliy-i kerrar.

Şems idi vücudu filhakika,
dördüncüde etti, nurun izhar.

Gün gibi velayetin cihana,
İzhar buyurdu, Rabb-i settar.

Sibtayne peder, Resûle damad,
hakk-ı şerefi olunmaz inkar.

Hayber şiken-ü Amr fikender,
ol padişeh-i güruh-i ebrar.

Adasına seyf-i kahri, Duzah,
ahbabına cudü lutfi, gülzar.

Âlemde anın uluvvi şanın,
idrak-i lebib, emr-i düşvar.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler