Besmeleyle başlayalım kitaba!
Allah adı, en iyi bir sığnaktır.
Nimetleri sığmaz ölçü hesaba
Çok acıyan, affı seven bir Rabdır!

Besmele ile başlıyorum. Dünyada bütün insanlara acıyarak, faydalı şeyleri yaratıp göndermektedir. Ahirette, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden dilediklerini, ihsan ederek, affedecek, Cennete kavuşturacaktır. Her canlayı yaratan, her varı, her ân varlıkta durduran, hepsini korku ve dehşetten koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allah’ın şerefli ismine sığınarak, bu kitabı yazmaya başlıyorum.

1 — Cenâb-ı Hak, hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafaya “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin. Çünkü Cenâb-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyesine tâbi olmaktır ve insanlık şerefi ve meziyeti, Onun dinine uymaktır. [Sünnet kelimesi, üç ayrı manaya gelir. Burada, (Ahkâm-ı İslâmiyye) demektir.]

[Ona tâbi olmak, yani Ona uymak, Onun gittiği yolda yürümektir. Onun yolu, Kurân-ı Kerîmin gösterdiği yoldur. Bu yola (Din-i İslam) denir. Ona uymak için, önce îman etmek, sonra müslümanlığı iyice öğrenmek, sonra farzları edâ edip haramlardan kaçınmak, daha sonra, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmak lâzımdır. Bunlardan sonra, mubahlarda da Ona uymaya çalışmalıdır.

İman etmek, bütün insanlara lâzımdır. Herkes için îman zaruridir. İman edenlerin, farzları yapıp haramlardan kaçınması lâzımdır. Her mümin, farzları yapmaya ve haramlardan kaçınmaya, yani müslüman olmaya memurdur. Her mümin, Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem”, malından ve canından daha çok sever. Bu sevgisinin bir alâmeti, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmaktır. Bir mümin, bütün bunlara tâbi olduktan sonra, mubahlarda da, ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir müslüman olur. Allahü teâlâya, o derece yakîn, yani sevgili olur.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” söylediklerinin hepsini beğenip kalbin kabul etmesine, yani inanmasına (İman) denir. Böylece inanan insanlara, (Mümin) denir. Onun sözlerinden birine bile inanmamaya veya iyi ve doğru olduğunda şüphe etmeye (Küfür) denir. Böyle inanmayan kimselere (Kâfir) [Allah düşmanı] denir. Allahü teâlânın, Kurân-ı Kerîmde, yapılmasını açıkça emrettiği şeylere, yani bu emirlere (Farz) denir. Yapmayınız diye açıkça men’ ve yasak ettiği şeylere (Haram) denir. Allahü teâlânın, açıkça bildirmeyip, yalnız Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yapılmasını övdüğü, yahut devam üzere yaptığı, yahut yapılırken görüp de mâni olmadığı şeylere (Sünnet) denir. Sünneti beğenmemek küfürdür. Beğenip de yapmamak suç değildir. Onun beğenmediği şeylere ve ibâdetin sevâbını gideren şeylere (Mekruh) denir. Yapılması emrolunmayan ve yasak da edilmeyen şeylere (Mubah) denir. Bu emir ve yasakların hepsine (Ahkâm-ı ilâhiyye) veya (Ef’âl-i mükellefîn) ve (Ahkâm-ı İslâmiyye) denir.

(Ef’âl-i mükellefîn) sekizdir. Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubah, haram, mekruh, müfsit. Yasak edilmiş olmayan, yahut yasak edilmiş ise de, İslamiyetin özür, mâni ve mecburiyet tanıdığı sebeplerden birisi ile yasaklığı kaldırılmış olan şeylere (Helal) denir. Bütün mubahlar helaldir. Mesela, iki müslümanı barıştırmak için yalan söylemek helal olur. Her helal mubah olmayabilir. Mesela ezan okunurken, alış veriş, mubah değil, mekruhtur. Halbuki helaldir.

İmanı ve farzları ve haramları öğrenmek, bilmek de farzdır. 33 farz meşhurdur. Bunlardan dördü esas olup namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hac etmektir. İman ile beraber bu 4 farz, İslâmın şartıdır. İman edip de ibâdet edene, yani bu 4 farzı yapana (Müslim) veya (Müslüman) denir. Dördünü birden yapıp da, haramlardan kaçınan, tam müslümandır. Bunlardan biri bozuk olur veya hiç olmazsa, müslümanlık bozuk olur. Dördünü de yapmayan, mümin olsa da müslümanlığı tam değildir. Böyle îman, insanı yalnız dünyada korursa da, ahirete imanla gitmek güç olur. İman, muma benzer, (Ahkâm-ı İslâmiyye) mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, (İslamiyet)dir ve (Din-i İslam)dır. Fenersiz mum çabuk söner. İmansız, İslam olamaz. İslam olmayınca, îman da yoktur.

(Din), insanları saadet-i ebediyyeye götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir. Din ismi altında insanların uydurduğu eğri yollara din denmez, dinsizlik ve kâfirlik denir. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede, bir Peygamber vasıtası ile insanlara bir din göndermiştir. Bu Peygamberlere “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” (Resûl) denir. Her asırda, en temiz bir insanı Peygamber yaparak, bunlar ile dinleri kuvvetlendirmiştir. Resûllere tâbi olan bu Peygamberlere de, (Nebî) denir. Bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere îman etmeyi istemişlerdir. Fakat, dinleri, yani kalp ile beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri başka başka olduğundan, İslamlıkları, müslümanlıkları da ayrıdır.
İman edip de kendini ahkâm-ı İslamiyeye uyduran müslümandır. Ahkâm-ı İslamiyeyi kendi arzularına, keyiflerine uydurmak isteyen kâfirdir. Bunlar bilmezler ki Allahü teâlâ, dinleri, nefsin arzularını, keyiflerini kırmak ve taşkınlıklarını önlemek için göndermiştir.

Her din, kendisinden önce gelen dini nesh etmiş, değiştirmiştir. En son gelen ve her dini değiştirmiş, daha doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselâmın dinidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, bu ahkâm ile kurulmuş olan İslam dinidir. Bu dinin bildirdiği farzları yapanlara ve haramlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, ahirette nimetler, iyilikler verecektir. Yani bunlar, sevap kazanır. Farzları yapmayanlara ve haramlardan kaçınmayanlara, ahirette cezalar, acılar vardır. Yani böyle kimseler, günaha girer. İmanı olmayanların farzları kabul olmaz. Yani bunlara sevap verilmez. Farzları yapmayan müminlerin, sünnetleri kabul olmaz. Yani bunlara sevap verilmez. Bunlar Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olmuş olmaz. Bir kimse, bütün farzları yapıp da, bir farzı özürsüz terkederse, bu borcunu ödemedikçe, bu cinsten olan hiç bir nâfile ibâdetine ve sünnetine sevap verilmez. (Miftah-un-necat)daki (Ya Ali, insanlar fedâil ile meşgul oldukları zaman, sen farzları tamamlamaya çalış!) ve İmâm-ı Gazâlînin (Dürret-ül fahıre) kitabının 3. faslı sonundaki (Allahü teâlâ, kazaya kalmış namaz borcu bulunan ve haram elbise giyen kimsenin [Nâfile] namazını kabul etmez) hadis-i şerifleri, bunu açık olarak bildirmektedir. (Miftah-un-necat), tarafından bastırılmıştır. Mubahlar iyi niyet ile güzel düşünceler ile yapılınca, insan sevap kazanır. Kötü niyetlerle yapılırsa veya bunları yapmak, bir farzı vaktinde edâ etmeye mâni olursa, günah olurlar. Farzlar yapılırken, kötü niyetler karışırsa, borc ödenmiş, cezadan kurtulmuş olunur ise de, sevap kazanılmaz. Belki günah da olur. Haram işliyenlerin farzları ve sünnetleri sahih olur. Yani borclarını ödemiş olurlar ise de, sevap kazanmazlar. (Hadika)da, (Bidat sahiplerinin ibâdetleri kabul olmaz) hadis-i şerifini anlatırken buyuruyor ki (Günahlardan sakınmayan müslümanların ibâdetleri sahih olsa da kabul olmaz). Haramlar iyi niyet ile yapılsa da, mubah olamaz. Yani haramlara hiçbir zaman sevap verilemeyeceği gibi, özürsüz haram işleyen herhalde günaha girer. Haramdan iyi niyet ile yani Allahü teâlâdan korkarak sakınan, vazgeçen sevap kazanır. Başka bir sebep ile haram işlemezse, sevap kazanmaz. Yalnız, günahından kurtulur. Haram işleyenlerin, (Sen kalbime bak, kalbim temizdir. Allahü teâlâ kalbe bakar) demeleri boştur. Faydasızdır. Müslümanları aldatmaktır. Kalbin doğru ve temiz olmasına alâmet, ahkâm-ı İslamiyyeye yapışmak, yani emirlere ve yasaklara uymak olduğu (Mektûbât)ın 1. cildinin 39. mektubunda uzun yazılıdır. (Şirat-ül-İslam)ın 246. sayfasında ve (Hadika)da, takvâyı anlatırken diyor ki (Haramların iyi niyet ile yapılması, bunları haramlıktan çıkarmaz. İyi niyet, haramlara ve mekruhlara tesir etmez. Bunları tâat haline çevirmez).

(Mîr’at-ül-mekasıd) kitabı, 73. sayfada ve İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh” abdestin niyetinde ve (Milel-Nihal) tercümesi, 54. sayfasında diyor ki amel, yani iş üçe ayrılır: (Masıyet) yani günah olan işler. Bunlar, Allahü teâlânın beğenmediği şeylerdir. Allahü teâlânın emrettiği şeyi yapmamak veya yasak ettiğini yapmak masıyettir. (Tâat) yani Allahü teâlânın beğendiği şeylerdir. Bunlara (Hasana) de denir. Tâat yapan müslümana (Ecîr) yani (Sevap), nimet, iyilik vereceğini vaat buyurdu. Üçüncüsü (Mubah) yani günah veya tâat olduğu bildirilmemiş olan işlerdir. Yapanın niyetine göre, tâat veya günah olurlar.

Günahlar, niyetsiz veya iyi niyet ederek işlenirse, günah olmaktan çıkmaz. (Ameller, niyete göre iyi veya kötü olur) hadis-i şerifi, taatlara ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Bir kimse, birinin gönlünü almak için başkasını incitse veya başkasının malı ile sadaka verse, yahut haram para ile mektep, câmi yaptırsa, bunlara sevap verilmez. Bunlara sevap beklemek, cahillik olur. Zulüm, günah, iyi niyet ile işlenirse, yine günah olur. Böyle işleri yapmamak sevaptır. Bilerek yaparsa, büyük günah olur. Günah olduğunu bilmeyerek yaparsa, müslümanların çoğunun bildiği şeyleri onun bilmemesi, öğrenmemesi de günah olur. Dar-ül-harpte dahi olsa, İslam bilgilerinin şayi, yani yaygın olduğu yerde, cehil özür olmaz, günah olur.

Taatlar, niyetsiz veya Allah için niyet ederek yapılınca, sevap hâsıl olur.

Tâat yaparken, Allahü teâlâ için yaptığını bilse de, bilmese de kabul olur. Yani sevap hâsıl olur. Bir kimse Allahü teâlâ için yaptığını bilerek tâat yaparsa, buna (Kurbet) denir. Kurbet olan işi de yaparken sevap hâsıl olması için niyet etmek şart değildir. Sevap hâsıl olması için, Allah rızası için niyet etmek lazım olan taate (İbâdet etmek) denir. Niyetsiz alınan abdest ibâdet olmaz, kurbet olur. Bununla, hadesten taharet hâsıl olup namaz kılınır. Görülüyor ki her ibâdet kurbettir ve taattır. Kurân-ı Kerîm okumak, vakıf, köle azad etmek ve sadaka ve hanefi mezhebinde abdest almak ve benzerleri yapılırken sevap hâsıl olmak için, niyet lazım olmadığından, kurbettirler ve taattırlar. Fakat, ibâdet değildirler. Tâat veya kurbet olan bir iş yapılırken, Allah için niyet edilirse, ibâdet yapılmış olur. Fakat bunlar, ibâdet olarak emrolunmadı. Allahü teâlâyı tanımaya yarayan fizik, kimyâ, bioloji, astronomi gibi bilgileri öğrenmek taattır, kurbet değildir. Çünkü kâfir, Allahü teâlânın varlığını, bunları öğrenirken değil, öğrendikten sonra anlar. Tâat, kötü niyet ile yapılırsa, günah olur. Güzel niyetlerle taatın sevâbı arttırılır. Mesela, camide oturmak, taattır. Mescidin, Allahü teâlânın evi olduğunu düşünerek, Allahü teâlânın evini ziyareti de niyet ederse, sevâbı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için de niyet ederse ve dışarda gözü, kulağı günah işlemesin diye de ve mescitte îtikâf ederek ahireti düşünmeyi de, mescitte, Allahü teâlânın adını zikretmeyi de, orada emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker etmeyi, yani vaaz etmeyi de, vaaz dinlemeyi de, yahut Allahü teâlâdan haya ederek edebli olmayı da niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaplara kavuşur. Her taatta böyle çeşitli niyetler ve sevaplar da vardır. İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh”, hacca vekil göndermeyi anlatırken de, bunları tarif etmektedir.

Her mubah, iyi niyet ile yapılınca tâat olur. Kötü niyet ile yapılınca, günah olur. Koku sürünen, iyi giyenen kimse, dünya lezzeti için veya gösteriş yapmak, övünmek için veya kendini kıymetlendirmek için, yahut yabancı kadınları, kızları avlamak için şık giyenirse, günah işlemiş olur. Dünya lezzetini tatmak için olan niyetine azap verilmez ise de, ahiret nimetlerinin azalmasına sebep olur. Başka niyetleri için azap görür. Bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyenirse, camie saygı için, camide yanına oturan müslümanları incitmemek için, temiz olmak için, sıhhatli olmak için, İslâmin vakarını, şerefini korumak için niyet edince, her niyeti için ayrı sevaplar kazanır. Bazı âlimler buyuruyor ki her mubah işte, hatta yemede, içmede, uyumada ve halaya girmekte bile iyi niyet etmeyi unutmamalıdır. İnsan, mubah bir işe başlarken, niyetine dikkat etmelidir. Niyeti iyi ise, o işi yapmalıdır. Niyeti, yalnız Allahü teâlâ için olmazsa, yapmamalıdır. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, sizin sûretlerinize, mallarınıza, bakmaz. Kalplerinize ve amellerinize bakar) buyuruldu. Yani, Allahü teâlâ, insanın yeni, temiz elbisesine, hayrat ve Hasenâtına, malına, rütbesine bakarak sevap ve ikram vermez. Bunları ne düşünce ile ne niyet ile yaptığına bakarak, sevap veya azap verir.

O hâlde, her mümine önce lazım, birinci farz olan şey, imanı, farzları, haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, müslümanlık olamaz. İman elde tutulamaz. Hak borcları ve kul borcları ödenilemez. Niyet, ahlak düzeltilemez ve temizlenemez. Düzgün niyet edinilmedikçe, hiçbir farz kabul olmaz. (Dürrü’l-muhtar)daki hadis-i şerifte, (Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevaptır) buyuruldu. (Hadaratü’l-kuds) müellifi, 99. sayfada diyor ki (İmâm-ı Rabbânî’den (Buhârî), (Mişkat), (Hidaye), (Şerh-i Mevakıf) kitaplarını okudum. Gençleri ilim öğrenmeye teşvik ederdi. Önce ilim, sonra tarîkat buyururdu. Benim, ilmden kaçındığımı, tarîkatten zevk aldığımı görünce, hâlime merhamet ederek, kitap oku! İlm öğren! Câhil sofu, şeytanın maskarası olur, [Rütbetül-ilmi aler rüteb] yani, rütbelerin en üstünü, ilim rütbesidir buyurdu).

İhlas ile yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak ve sevap kazanmak niyeti ile farzları, sünnetleri yapmaya ve haramlardan ve mekruhlardan kaçınmaya, yani ahkâm-ı İslamiyeyi yerine getirmeye (İbâdet etmek) denir. Niyetsiz, ibâdet olamaz. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olmak için, önce îman etmek, sonra ahkâm-ı İslamiyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır.

İman etmek, Ona tâbi olmaya başlamak ve saadet kapısından içeri girmek demektir. Allahü teâlâ Onu, dünyadaki bütün insanları saadete davet için gönderdi ve Sebe sûresi, 28. âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Seni, dünyadaki bütün insanlara ebedî saadeti müjdelemek ve bu saadet yolunu göstermek için, beşeriyete gönderiyorum) buyurdu.]

Mesela, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, Ona uymaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekten, katkat daha kıymetlidir. Çünkü, (Kaylule) etmek, yani öğleden önce biraz yatmak adet-i şerifesi idi. Mesela, Onun dini emrettiği için, bayram günü oruç tutmamak ve yiyip içmek, Onun dininde bulunmayıp senelerce tutulan oruçlardan daha kıymetlidir. Onun dininin emri ile fakire verilen az bir şey ki buna zekat denir, kendi arzusu ile dağ kadar altın sadaka vermekten daha efdaldir. Emir-ül-müminin Ömer “radıyallâhu anh”, bir sabah namazını cemaat ile kıldıktan sonra, cemaate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu: Ashâbı dediler ki geceleri sabaha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku bastırmıştır. Emir-ül-müminin buyurdu ki (Keşke bütün gece uyuyup da, sabah namazını cemaat ile kılsaydı, daha iyi olurdu). İslamiyetten sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefslerini körletiyor ise de, bu dine uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakirdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyada birkaç menfeatten ibaret kalır. Halbuki dünyanın hepsinin kıymeti ve ehemmiyeti nedir ki bunun bir kaçının itibarı olsun. Bunlar, mesela çöpçüye benzer ki çöpçüler herkesten daha çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesten aşağıdır. Ahkâm-ı İslamiyeye tâbi olanlar ise, latif cevahir ve kıymetli elmaslar ile meşgul olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazancları pek çoktur. Bâzen bir saatlik çalışmaları, yüzbinlerce senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi şudur ki ahkâm-ı İslamiyeye uygun olan amel, Hak teâlânın makbulüdür, mardisidir, çok beğenir.

[Böyle olduğunu kitabının çok yerinde bildirmiştir. Âli-i İmrân sûresi, 31. âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Onlara de ki eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever) buyuruldu.]

İslamiyete uymayan şeylerin hiç birisini Hak teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye sevap verilir mi? Belki cezaya sebep olur.

2) Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerîmde, Nisa sûresi, 80. âyetinde, Muhammed aleyhisselâma itaat etmenin, kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne “sallallâhü aleyhi ve sellem” itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek katî ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerimede (Elbette muhakkak böyledir) buyurdu ve bazı doğru düşünmeyenlerin, bu iki itaati birbirinden ayrı görmelerine meydan bırakmadı. Allahü teâlâ, yine Nisa sûresinin 150. ve 151. âyet-i kerimelerinde meâlen, (Kâfirler, Allahü teâlânın emirleri ile Peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak istiyorlar. Bir kısmına inanırız; bir kısmına inanmayız diyorlar. İman ile küfür arasında bir yol açmak istiyorlar. Onların hepsi kâfirdir. Kâfirlerin hepsine Cehennem azabını, çok acı azapları hazırladık) buyurarak, bunlardan şikayet etmektedir.

3) Saadet-i ebediyyeye kavuşmak için, müslüman olmak lâzımdır. Müslüman olmak için, hiçbir formaliteye, müftüye, imama gitmeye lüzum yoktur. (Makamat-i Mazhariye) 12. faslında diyor ki (Allahü teâlâya ve Resûlüne ve Onun Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Allahü teâlânın ve Resûlünün dostlarını severim ve düşmanlarını sevmem demek kâfidir. Her bilgiyi delil ile ispat etmek, yani Kurân-ı Kerîmdeki veya hadis-i şeriflerdeki yerlerini göstermek, âlimlerin vazifesidir. Her müslümana lazım değildir). İbni Âbidin de, (Kâfirin nikahı) bahsi sonunda, böyle buyurmaktadır. [İmana gelen yaşlı adâmin sünnet olması şart değildir. Hiç olmasa da olur denildi. Çünkü sünnet, avret yerinin görünmesi için özür olmaz diyenler de vardır. (Hadika)da ve (Berika)da diyor ki (Müslüman olan yaşlı adam ve hastalar, sünnetin acısına dayanamazlarsa, sünnet edilmezler.) Doktor Necmüddin Ârif beğ, 1343 [m. 1925] de İstanbul’da basılan (Ameli Cerrahi) kitabında diyor ki (Yahudiler çocuk 7 günlük iken, müslümanlar, herhangi bir zamanda sünnet yapar. Sıhhi faydasından dolayı Avrupa ve Amerikada birçok hıristiyanlar da, kendilerini ve çocuklarını sünnet ettirmektedir.) Sünnetin nasıl yapılacağı, bu kitapta ve Sinop meb’usu doktor Rıza Nur beğin (Fenn-i hitan) kitabında uzun yazılıdır.]

4) Bütün insanlara önce lazım olan şey, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarında bildirdikleri gibi, bir îman ve îtikat edinmektir. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yolunu bildiren, Kurân-ı Kerîmden murad-ı ilâhîyi anlayan, hadis-i şeriflerden murad-ı peygamberiyi çıkaran bu büyük âlimlerdir. Kıyamette kurtuluş yolu, bunların gösterdiği yoldur. Allahü teâlânın Peygamberinin ve Onun Ashâbının “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yolunu kitaplara geçiren, değiştirilmekten ve bozulmaktan koruyan, (Ehl-i sünnet) âlimleridir.

5) 4 mezhepte ictihad derecesine yükselmiş olan müctehidlere ve bunların yetiştirmiş oldukları büyük âlimlere (Ehl-i sünnet) âlimleri denir. Ehl-i sünnetin reisi ve kurucusu, (İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Numan bin Sâbit) ve iki imâm, Ebû Mensur Mâ-türidi ve Ebul-Hasan-ı Eş’arîdir.

6) Hakikate varmış Evliyânın büyüklerinden olan Sehl bin Abdullah Tüsteri “rahmetullâhi aleyh” diyor ki (Eğer Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmin ümmetlerinde, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh” gibi bir Zât bulunsaydı, bunlar yahudiliğe ve hıristiyanlığa dönmezdi).

7) Bu büyük imâmin ve yüzlerce talebesinin ve bunların da yetiştirdiği binlerce büyük insanın yazdığı milyonlarca kitap, Peygamberimizin yolunu, bütün dünyaya doğru olarak yaymış, tanıttirmiştir. Şimdi, internet denilen aletler vasıtası ile dünyanın her yerinde İslamiyet çok kolay öğrenilmektedir. Bugün İslam dinini, duyamayacak, hür dünyada bir şehir, bir köy ve bir kimse kalmamıştır. İslamiyeti işitince, doğru olarak öğrenmek isteyene, Allahü teâlâ, bunu nasip edeceğini vaat buyurmuştur. Bugün, dünya kütüphanelerini doldurmuş olan bu kitapların isimlerini bildiren fihristler mevcuttur. Mesela, Katib Çelebinin (Keşif-üz-zunun) kitabında, 15.000’e yakın kitap ve 10.000 kadar müellif ismi vardır. Bu kitap, 2 cilt olup arâbidir. Bağdatlı İsmail paşa, bu kitaba, 2 cilt zeyl, yani ilave yazmıştır. Bu zeyllerde, 10.000’e yakın kitap ve müellif ismi vardır. Keşif-üz-zunun, 1250 [m. 1835] de, üstte Arabî, altta latince tercümesi olarak, Leipzigde basılmıştır. Daha önce 1112 [m. 1700] de fransızcaya tercüme edilmişti. Hemen yine o tarihte Mısırda da basılmıştı. Son olarak, 2 zeyli ile beraber 1360-1366 [m. 1941-1947] arasında İstanbul’da Arabî basılmıştır. Kitaplar, elifba sırası iledir. Dördü de meârif kütüphanelerinde satılmakta idi. İsmail paşanın (Esma-ül-müellifin) ismindeki Arabî, 2 cilt kitabı, 1370 ve 1374 [m. 1951 ve 1955] de İstanbul’da basılmıştır. Bu 2 kitapta, Keşif-üz-zunun ve zeyllerindeki kitapların müellifleri, elifba sırası ile yazılmış ve her ismin yanında, yazdığı eserleri bildirilmiştir. Bugün, bütün dünyada mevcûd, yalnız Arabî İslam kitaplarını ve yazarlarını ve her memlekette hangi kütüphanelerde ve numarasını gösteren, çok istifadeli ve kıymetli bir kitap da, 1362 [m. 1943] de Leiden şehrinde basılmış olan, Carl Brockelmannın (Geschichte der Arabischen Litteratur) ismindeki almanca kitabıdır. Osmanlı devletinde yetişmiş âlimlerin hâl tercümesini bildiren (Şakaik-ı Numaniye) kitabının sâhibi, Taşköprü zade Ahmed efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Miftah-us-seade) kitabı, 500’e yakın çeşitli ilmi tarif ve izah edip, her ilimde yazılmış kitap ve bunları yazanlar hakkında bilgi vermektedir. İslam âlimlerini ve eserlerini tanıtan bu kıymetli kitabı, oğlu, Kemâleddin Muhammed, Arapçadan türkçeye çevirmiş ve (Mevduat-ül-ulum) ismini vermiştir. (Mevduat-ül-ulum), [1313] senesinde, İkdam gazetesi matbaasında basılmıştır. Piyasada mevcuttur. Bu kitabı okuyan, anlayışlı ve insaflı bir kimse, İslamiyetin 20 ana ilmini ve bunların kolları olan, 80 ilmi ve bu ilimlerin âlimlerini ve her birinin yazdığı kitapları görerek, durmadan, yılmadan yazan, İslam âlimlerinin çokluğu ve her birinin, ilim deryasına dalmaktaki maharetleri karşısında, hayran kalmaktan kendini men’ edemez.

[Bu kitaplarında tabiîyecilerin ve maddicilerin sözlerini ve müslüman olmayanların İslamiyete sokmak istedikleri uydurmaları deliller ve tartışmalar ile reddederek hepsini susturmuşlar, din düşmanı olan zındıkların hazırladıkları fitne ve fesad ateşlerini söndürmüşlerdir. Ayrıca, kötü maksatlarla Kurân-ı Kerîme yanlış mânâlar vermeye, bozuk tercümeler yapmaya kalkışanların yüz karalarını meydana çıkarıp, bir taraftan îman edilmesi lazım gelen şeyleri birer birer ve açıkça yazmışlar, bir taraftan da, bütün dünyada olmuş ve kıyamete kadar olacak her vak’a ve hareketin ahkâm-ı İslamiyesini, pek doğru olarak, insanlığın önüne koymuşlardır.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin “rahmetullahi teâlâ aleyh” dersinde hazır bulunan talebesinden 800’den fazlasının isimleri ve hâl tercümeleri kitaplarda yazılıdır. Bunlardan 560’ı fıkıh ilminde derin âlim olarak şöhret bulmuş, içlerinden 36’sı ictihad makâmına yükselmiştir.]

8 — Her bidat sâhibi, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde mânâları açık olmayan îtikat bilgilerinde, yanlış te’vil yaparak, yanlış mânâ çıkardığı için, hak yoldan ayrılmıştır. Halbuki Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki (Kurân-ı Kerîmden kendi aklı ile kendi düşüncesi ve bilgisi ile mânâ çıkaran kâfirdir). (Berika) ve (Hadika)da, dil afetlerinin 50’sini okuyunuz! Namazdan, imandan haberi olmayanların, para kazanmak için, piyasaya sürdükleri, uydurma tefsirlerinin, yaldızlı reklamlarına aldanmamalı, bunları almamalı, okumamalıdır.

9 — Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden çıkarılan ilimler içinde, kıymetli ve doğru olan, yalnız (Ehl-i sünnet) âlimlerinin anladıkları ve bildirdikleridir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu ilimleri, Ashâb-ı kirâmdan öğrendi. Bunlar da, Resûlullahtan öğrendiler. Her mülhid, her bidat sâhibi ve her câhil, tuttuğu yolun, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uygun olduğunu sanır ve iddia eder. Bu hâlde, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden çıkarılan her mânâ, makbul ve muteber değildir.

10 — Ehl-i sünnet âlimlerinin, o büyük ve dindar insanların bildirdikleri îtikattan, imandan kıl kadar ayrılanların, kıyamette azaptan kurtulmaları imkansızdır. Böyle olduğu akıl ile Kurân-ı Kerîm ile ve hadis-i şerifler ile ve din büyüklerinin (Basiretleri) ile yani kalp gözleri ile görmeleri ile anlaşılmaktadır. Yanlışlık ihtimali yoktur. Bu büyüklerin kitaplarında bildirdikleri doğru yoldan kıl kadar ayrılanların sözleri ve kitapları, zehrdir. Hele dünyalık toplamak için, dini alet edenlerin ve kendilerine din adamı ismini verip, her akllarına geleni yazan zındıkların hepsi, din hırsızıdır. Bu kitapları ve mecmuaları okuyanların imanlarını çalarlar. Bunlara aldananlar, kendilerini müslüman sanıp namaz kılar. Halbuki imanları çalınmış, gitmiş olduğundan namazları ve hiçbir ibâdetleri ve iyilikleri kabul olmaz ve ahirette işe yaramaz.

Dinlerini dünyaya satanlar hakkında, Bakara sûresinde meali, (Câhiller, ahmaklar, dünyadaki zevk ve lezzetlere kavuşmak için, dinlerini, imanlarını verdi. Ahiretlerini satıp, dünyayı, şehvetlerinin istediklerini aldılar. Kurtuluş yolunu bırakıp, helake koştular. Bu alış verişlerinde bir şey kazanmadılar. Bunlar, ticaret ve kazanç yolunu bilmedi. Çok ziyan etti) olan 16. âyet-i kerimesi gönderildi.

11 — İki cihan saadetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünya ve ahiretin efendisi olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlıdır. Ona tâbi olmak için, îman etmek ve ahkâm-ı İslamiyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır. Kalpte doğru imanın bulunmasına alâmet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsus olan ve kâfirlik alâmeti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslam ile küfür, birbirinin aksidir, zıttıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bu iki zıd şey, bir arada bulunamaz. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerini hakaret ve kötülemek olur. Allahü teâlâ, sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâma, huluk-ı azim sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İslam düşmanları ile cihat ve muharebe etmeyi ve onlara sertlik göstermeyi emrediyor. Demek ki İslam düşmanlarına sert davranmak huluk-ı azimdendir. İslamiyetin izzeti ve şerefi, küfrün ve kâfirlerin hakir ve zelil olmasındadır. Kâfirlere izzet veren, hürmet eden, müslümanları tahkir etmiş, alçaltmış olur. [Hak teâlâ, Âli-i İmrân sûresinde kâfirlere kıymet verenlerin ve küfre tâbi olanların aldandıklarını ve pişman olacaklarını beyan buyurarak meali, (Ey benim sevgili Peygamberime “sallallâhü aleyhi ve sellem” inananlar! Eğer, kâfirlerin sözlerine aldanıp da, Resûlümün “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolundan ayrılırsanız, kendilerine müslüman süsü veren din düşmanlarının, yani zındıkların uydurma ve yaldızlı sözlerine kapılarak, imanınızı çaldırırsanız, dünyada ve ahirette ziyan edersiniz) olan 149. âyet-i kerimeyi gönderdi.]

Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşman olmaya sürükler. Bir kimse, kendini müslüman zanneder. Kelime-i tevhidi söyleyip, inanıyorum der. Namaz kılar ve her ibâdeti yapar. Halbuki bilmez ki böyle çirkin hareketleri, onun imanını ve İslamını temelinden götürür.

[Kâfirler, yani Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdiği İslam dinini beğenmeyenler, zamana, asra ve fenne uymuyor diyenler ve mürtedler, müslümanlarla ve müslümanlıkla, açıkça ve alçakça alay ediyor, müslümanları aşağı görüyorlar. Müslümanlığın dışında kalmak, keyiflerine, şehvetlerine ve içlerindeki kötü isteklerine uygun geldiğinden, müslümanlığa gericilik, imansızlığa, dinsizliğe asırilik, münevverlik ve ışıklı yol diyorlar. (Mürted) demek, müslüman evladı oldukları hâlde, müslümanlıktan haberleri olmadığından ve hiç bir din aliminin kitabını okumadıklarından ve anlamadıklarından, yalnız bir lutfe, bir teveccühe ve dünyalığa kavuşmak için ve akıntıya kapılmış olmak için, müslümanlığı beğenmeyenler, terakkîye manidir diyenlerdir.

Bunlardan bazısı, temiz yavruları aldatmak için (İslamiyette her şey “miş” ile bitiyor. Şöyle imiş, böyle imiş diye, hep mışa dayanıyor. Bir senet ve vesikaya dayanmıyor. Diğer ilimler ise, ispat edilip, bir vesikaya dayanmaktadır) diyorlar. Bu sözleri ile ne kadar câhil olduklarını gösteriyorlar. Hiç de, bir İslam kitabı okumamışlar. İslamiyet ismi altında, hayallerinde, bir şeyler tasarlayıp, din bu düşüncelerden ibarettir sanıyorlar. Bilmiyorlar ki hayallere tapınan, hıristiyanlardır. Birkaç yahudinin ortaya çıkardığı, heykellere, taşlara tapınıyorlar. Halbuki müslümanlar, peygamberlerin en üstünü Muhammed aleyhisselâma tâbi olmakta, haber verdiği, miraç gecesinde görüp konuştuğu ve her gün Cebrâil ismindeki melek vasıtası ile haberleştiği bir Allaha ibâdet etmektedir. Bunların, İslamiyetten ayrı ve uzak gördükleri ilimler, fenler, vesikalar, senetler, hep İslam dininin birer şubesi, dallarıdır. Mesela bugün liselerde okunan bütün fen bilgileri, kimyâ, biyoloji kitapları, ilk sayfalarınde, (Dersimizin esâsı, müşahede [gözetleme], tetkik [inceleme] ve tecrübedir) diyor. Yani fen derslerinin esâsı, bu üç şeydir. Halbuki bu üçü de, İslamiyetin emrettiği şeylerdir. Yani, dinimiz, fen bilgilerini emretmektedir. Kurân-ı Kerîmin çok yerinde, tabiatı, yani mahlukatı, canlı ve cansız varlıkları görmek, incelemek emredilmektedir. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, bir gün Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” sordu ve: (Yemene gidenlerimiz, orada hurma ağaçlarını, başka türlü aşıladıklarını ve daha iyi hurma aldıklarını gördük. Biz Medinedeki ağaçlarımızı babalarımızdan gördüğümüz gibi mi aşılayalım, yoksa, Yemende gördüğümüz gibi aşılayıp da, daha iyi ve daha bol mu elde edelim?) dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bunlara şöyle diyebilirdi: Biraz bekleyin! Cebrâil “aleyhisselâm” gelince, ona sorar, anlar, size bildiririm. Veya, biraz düşüneyim. Allahü teâlâ, kalbime doğrusunu bildirir. Ben de, size söylerim, demedi ve (Tecrübe edin! Bir kısım ağaçları, babalarınızın üsûlü ile başka ağaçları da, Yemende öğrendiğiniz usûl ile aşılayın! Hangisi daha iyi hurma verirse, her zaman o usûl ile yapın!) buyurdu. Yani tecrübeyi, fennin esâsı olan tecrübeye güvenmeyi emir buyurdu. Kendisi melekten anlar veya mübarek kalbine elbette doğar idi. Fakat, dünyanın her tarafında, kıyamete kadar gelecek müslümanların, tecrübeye, fenne güvenmelerini işaret buyurdu. Hurma ağaçlarını aşılama kıssası (Kimyâ-i saadet)de ve (Mârifetname)nin 118. sayfasında yazılıdır. İslamiyet, bütün fen kollarında, ilim ve ahlak üzerinde, her çeşit çalışmayı ehemmiyetle emretmektedir. Bunlara çalışmak, farz-ı kifâye olduğu, kitaplarda yazılıdır. Hatta, bir İslam şehrinde, fennin yeni bulduğu bir alet, bir vasıta yapılmayıp, bu yüzden bir müslüman zarar görürse, o şehrin idarecilerini, amirlerini, İslamiyet mesul tutmaktadır. Hadis-i şerifte, (Oğullarınıza yüzmek ve ok atmak öğretiniz! Kadınların, evinde iplik iğirmesi ne güzel eğlencedir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, harp için lazım olan her çeşit bilgi ve aleti edinmeyi, hiç boş durmamayı ve faydalı eğlenceleri emretmektedir. Bunun içindir ki bugün, bir İslam milletinin, atom bombası, suni peyk yaparak müslümanlığı dünyaya tanıtması farzdır. Yapmaya çalışılmazsa, büyük günah olur.

Müslümanların bilmesi, öğrenmesi lazım olan bilgilere (Ulum-i İslâmiyye) müslümanlık bilgileri denir. Bu bilgilerin kimisini öğrenmek farzdır. Kimisini öğrenmek sünnet, bir kısmını öğrenmek de mubahtır. İslam bilgileri, başlıca iki büyük kısma ayrılır: Birincisi (Ulum-i nakliyye)dir. Bunlara (Din bilgileri) de denir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, Ashâb-ı kirâmdan, Onlar da Resûlullahtan öğrendiler. Din bilgileri de ikiye ayrılır: Zâhiri ilimler ve bâtıni ilimler. Birincilere, (İman bilgileri) ve (Fıkıh bilgileri) veya (Ahkâm-ı İslâmiyye), ikincilere (Tasavvuf bilgileri) veya (Mârifet) denir. İman bilgileri ve ahkâm-ı İslâmiyye bilgileri, mürşidlerden, akâid ve fıkıh kitaplarından öğrenilir. Mârifet, kalplere, mürşidlerin kalplerinden akar, gelir.

İslam bilgilerinin 2. kısmı (Ulum-i akliyye)dir. Canlıları öğretene (Ulum-i tıbbiyye), cansızları öğretene (Ulum-i hikemiyye) denir. Semaları, yıldızları öğretene (Ulum-i felekiyye), Erd bilgilerine (Ulum-i tabiıyye) demişlerdir. Ulum-i akliyye, matematik, mantık ve tecribi bilgilerdir. Bunlar, his organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe ve hesap edilerek elde edilir. Bu bilgiler, din bilgilerinin anlaşılmasına ve onların tatbik edilmesine yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzumludurlar. Bunlar, zamanla artar, değışır, ilerler. Bunun içindir ki (Tekmil-i sınaat, telahuk-ı efkar iledir) buyurulmuştur. Bunun mânâsı (Sanatın, fennin, tekniğin ilerlemesi, fikirlerin, deneylerin birbirlerine eklenmesi ile olur) demektir.

Nakil yolu ile edinilen bilgiler, yani din bilgileri çok yüksektir. Aklın, insan dimağı gücünün dışında ve üstündedir. Bunlar, hiçbir zamanda, kimse tarafından değiştirilemez. Dinde reform olmaz sözünün mânâsı da budur. Akıl ile elde edilen bilgileri, İslamiyet yasaklamamış, sınırlamamış, ancak, bunların nakil bilgileri ile birlikte öğrenilmesini ve sonuçlarının ahkâm-ı İslamiyeye uygun, insanlara faydalı olarak kullanılmasını, zulüm, işkence, felaket vasıtası yapılmamasını emretmiştir. Müslümanlar, birçok fen vasıtası yapmışlar ve kullanmışlardır. Pusula 687 [m. 1288] de keşfedildi. İğneli tüfek 1282 [m. 1866] da ve top 762 [m. 1361] de keşfedildi ve Fatih tarafından kullanıldı. İslamiyet, İslama karşı olanların, İslam ahlakını bilmeyenlerin, ilim şekline soktukları, ders, vazife adını verdikleri ahlaksızlıkların, uydurma tarihlerin, İslamiyete yapılan iftirâların okutulmasını, öğrenilmesini yasaklamakta, zararlı, kötü propagandalardan kaçınılmasını, faydalı, iyi bilgilerin öğrenilmesini istemektedir.

İslamiyet, faydalı olan her ilmi, her fenni ve her tecrübeyi emreden bir dindir. Müslümanlar, fenni sever, fen adâminın tecrübelerine inanır. Fakat, fen adamıyım diyen fen taklitçilerinin iftirâlarına, yalanlarına aldanmaz.]

Kâfirler ellerinden gelirse, müslümanları ezer, imha eder. Veyâhut, müslümanları, kendi uydurdukları yola sokarlar.

[Nitekim masonların [m. 1900] senesi ictimaına ait zabtların 102. sayfasında (Dindarlara ve mabedlere galebe çalmak kâfi değildir. Asıl maksadımız, dinleri yok etmektir) yazılıdır.

Bunlar, kitaplarında ve konuşmalarında, din düşmanlıklarını açıkça ve hayasızca bildiriyorlar. İlimden, fenden haberleri olmadığı için, çocukça şeyler söylüyorlar. Mesela, eski insanlar câhil imiş, tabiat kuvvetleri karşısında âciz, zavallı kalarak, hayâlî şeylere inanmışlar. Uydurdukları şeylere tapınarak, yalvararak, küçüklüklerini göstermişler. Halbuki bugün atom asrındayız. Tabiate hâkim olup istediğimizi yapıyoruz. Tabiat kuvvetleri hâricinde bir şey yoktur. Cennet, Cehennem, cin, melek, eski insanların uydurduğu şeylerdir. Gidip gören var mı? Görülmeyen, tecrübe edilmeyen şeylere inanılır mı, diyorlar. Dinsizlerin bu sözleri, tarihten de haberleri olmadığını gösteriyor. Tarih boyunca, her asırda gelen câhiller, kendilerini akıllı, bilgili, eski insanları câhil sanmış. Âdem aleyhisselâmdan beri, her asırda gönderilen dinleri, eski câhillerin sözleri diyerek bozmuşlar, inkâr etmişlerdir. Kurân-ı Kerîmin birçok yerinde, kâfirlerin böyle sözleri bildirilmekte ve cevap verilmektedir. Mesela Müminûn sûresi 30. âyet-i kerimesinden sonra, (Nuh aleyhisselâma inanmadılar. Onları suda boğduk. Ondan sonra yarattığımız insanlara, içlerinden Peygamber gönderdik ve Allahü teâlâya ibâdet ediniz. İbadet edilecek, Ondan başkası yoktur. Onun azabından korkunuz! dedik. Dinlemeyenlerden, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmayanlardan, dünya nimetlerini bol bol vermiş olduğumuz birçoğu, bu Peygamber, sizin gibi yiyip içiyor. Kendiniz gibi bir çok şeye muhtaç olan birine inanırsanız, aldanmış, ziyan etmiş olursunuz. Peygamber, size ölüp, kemikleriniz çürüyüp, toz toprak olduktan sonra, tekrar dirilerek kabirden kalkacaksınız diyor. Hiç böyle şey olur mu? Ne varsa, ancak bu dünyadadır. Cennet, Cehennem, hep buradadır. Bu dünya böyle gelmiş böyle gider. Öldükten sonra, bir daha dirilmek yoktur, dediler) mealindeki âyet-i kerimeleri gönderdi. Komünist memleketlerde, milletin dinini, ahlakını yıkmak için, mekteplerde öğretmenler ve askerlikte de subaylar, çocuklara, kızlara, askerlere, Allah var olsaydı görürdük. İstediğimizi işitir, verirdi. Benden şeker isteyiniz, hemen işitir, veririm. Ondan isteyin, bakın vermiyor. O hâlde yoktur. Ananız, babanız cahildir. Eski örümcek kafalıdır. Onlar gericidir. Siz ise, aydın kafalı, ilerici gençlersiniz. Sakın öyle hurafelere inanmayın! Cennet, Cehennem, melek, cin uydurma şeylerdir diyorlar. Böyle yalanlarla, gençlerin dinini, imanını, baba ocağından almış oldukları edep ve hayalarını yok etmeye çalışıyorlar. Zavallı yavruları aldatıp, kendi alçak istekleri, zevkleri, kötü kazancları uğruna, gençleri fedâ ediyorlar. Cenneti, Cehennemi kim görmüş, görülmeyen şeye inanılmaz, diyerek his uzuvlarına tâbi olduklarını bildiriyorlar. Halbuki hayvanlar, his uzuvlarına tâbi olur. İmâm-ı Gazâlî buyuruyor ki (İnsanlar, akla tâbi olur. İnsanların his uzuvları, hayvanlardan geridedir. İnsan, kedi, köpek kadar koku alamaz. Karanlıkta, onların gördüğü gibi göremez. Sonra, her şeyde, göze nasıl inanılır ki çok yerde akıl, gözün yanlışını çıkarmaktadır. Mesela göz, güneşi pencere içinden görüp, pencereden küçük sanıyor. Akıl ise, dünyadan da büyük olduğunu söylüyor). Bu kâfirler acaba, biz gördüğümüze inanırız, güneş dünyadan daha büyük olur mu diyerek, akla inanmıyorlar mı? Hayır, burada onlar da, müslümanlar gibi akla inanıyor. Görülüyor ki insanlar, dünya işlerinde, hislerine değil, akllarına uyarak, hayvanlardan ayrılmaktadır. Bunlar, ahiretteki şeylere inanmayız diyerek, his organlarına bağlı kalıyorlar da, niçin akla uymuyor, burada da, insanlık derecesine yükselmek istemiyorlar? İslamiyet, insanların tekrar yaratılıp, sonsuz yaşıyacaklarını, hayvanların ise, kıyamette hesaplaştıktan sonra, yok olacaklarını bildiriyor. İnsanlara ebedî hayat vaat ederek, hayvanlardan ayırıyor. Bu kâfirler ise, hayvanlar gibi, ebedî hayattan mahrum kalmayı beğeniyorlar. Bugün, fabrikalarda binlerce ilaç, ev eşyası, sanayi ve ticaret maddeleri, elektronik aletler, harp vasıtaları yapılıyor. Bunların çoğu, ince hesaplardan, yüzlerce tecrübeden sonra elde ediliyor. Bunlardan birine dahi, kendi kendine var oldu diyorlar mı? Bunların bilerek ve istiyerek yapıldıklarını söylüyorlar ve hepsinin bir yapıcısının bulunması lâzımdır diyorlar da, canlılarda, cansızlarda görülen ve her asırda, daha yenileri, daha inceleri keşfedilen ve çoğunun yapısı henüz anlaşılamayan milyonlarca maddenin ve hadisenin kendi kendilerine tesadüfen var olduklarını söylüyorlar. Bu iki yüzlülük, koyu bir inattan veya açık bir ahmaklıktan başka ne olabilir?

Rusyada bir komünist muallim, ders arasında, (Ben sizi görüyorum. Siz de beni görüyorsunuz. O hâlde, biz varız. Karşıdaki dağlar da var. Çünkü, bu dağları da görüyoruz. Yok olan şey görünmez. Görülmeyen şeye var denilmez. Bu sözüm, bir fen bilgisidir. İlerici, aydın olan kimse, fen bilgisine inanır. Gericiler, bu varlıkların bir yaratıcısı olduğunu söylüyorlar. Bu yaratıcının var olduğuna inanmak yanlıştır. Fenne uygun değildir. Görülmeyen şeye var demek, gericiliktir) der. Bir türkmen çocuğu söz istiyerek: (Bunları akıl ile mi söylüyorsun? Sende akıl olduğuna inanmak, bunları akıl ile söylediğini kabul etmek fenne uygun değildir. Çünkü, aklın olsaydı, görürdük) der. Muallim, bu haklı söze cevap veremeyip, mağlubiyetinden hâsıl olan öfke ile çocukçağızı, tekme tokat dershaneden dışarı atar. Çocuk bir daha hiçbir yerde görülememiştir.

Bugün, dünyadaki kâfirler, iki türlüdür: Birincisi (Kitaplı kâfirler), yani yahudiler ve hıristiyanların az bir kısmı olup bir peygambere ve bunun Allahü teâlâdan getirdiği kitaba ve öldükten sonra dirilmeye, ahiretteki sonsuz hayata inanıyorlar. Ellerindeki bozuk kitaba Allah kelamı diyorlar.

İkincisi, (Kitapsız kâfirler) yani (Müşrik)ler olup her şeyi yapan bir Allah bulunduğuna inanmıyorlar. Taş, ağaç, güneş, yıldız ve insan, inek gibi bazı mahluklarda (ülûhiyet sıfatı) bulunduğuna inanıyorlar. Bu inkarcılardan bir kısmı, kanun ile devlet baskısı ile zulüm, işkence ederek, ibâdet etmeyi, dini öğretmeyi yasak ediyor. Bir kısmı da, insanlık, iyilik duygularını okşayıcı sözlerle, herkesi, zevk, safaya daldırıyor. Maneviyattan, din bilgilerinden mahrum bırakıyorlar. Düzme hikayeler, yalan örnekler göstererek, milyonlarca insanı aldatıyor, din cahili yetiştiriyorlar. Bir taraftan, medeniyetten, fenden, insan haklarından bahs edip, bir taraftan da, insanları hayvanlaştırıyorlar.

Avrupa ve Amerika milletlerinin çoğu hıristiyandır. Yahudilerin ve hıristiyanların bir kısmı, kitaplıdır. Yeni astronominin kurucusu Kopernik, Fraynburg şehrinde papaz idi. İngilterenin büyük fizik adamı Bacon, Fransisken tarîkatinde, papaz idi. Meşhur Fransız fizikçisi Paskal, papaz olup fizik ve geometri kanunları keşfederken, din kitapları yazmıştı. Fransanın en büyük başvekili olup memleketine Avrupa birinciliğini kazandıran, meşhur Rişliyö, papaz olup ruhban sınıfında ileri derece sâhibi idi. Meşhur Alman doktor ve şairi Şiller de, papaz idi. Bugün, bütün dünyaca büyük filozof tanınan, Fransız fikir adamı Bergson, kitaplarında, maddicilerin hücumlarına karşı, ruhanileri müdafea etmiştir. (Madde ve hafıza) ve (Din ve ahlakın iki kaynağı) ve (Şuurun vergileri) kitaplarını okuyanlar dine, kıyamete seve seve inanır.

Amerikanın büyük filozofu William James, Pragmatisme mezhebini kurmuş, (Dini tecrübeler) ve diğer kitaplarında, imanlı olmayı övmüştür. Bulaşıcı hastalıklar, mikroblar ve aşılar üzerinde buluşları olan, Fransız doktoru Pasteur, cenazesinin dini merasim ile kaldırılmasını vasiyet etmişti. Nihâyet, II. cihan harbinde dünyayı idare eden, Amerika Cumhurreisi F.D.Ruzuvilt ile İngiliz başvekili Çörçil, dindar idi. İsmini hatırlayamadığımız daha nice fen ve siyaset adamları hep, yaratana, kıyamete, meleklere inanan kimselerdi. İnanmayanların, bütün bunlardan daha akıllı olduğunu kim iddia edebilir? Bunlar, İslam kitaplarını görüp okumuş olsalardı, iyi müslüman olurlardı. Fakat papazlar İslam kitaplarını okumayı, hatta el sürmeyi yasak etmişler, büyük suç saymışlardı. İnsanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmalarına mâni olmuşlardı.

İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Müslümanlar, ahirete inanıyor. Kitapsız kâfirler, inkâr ediyor. Tekrar dirilmek olmasaydı, inanmayanlar bir şey kazanmaz, müslümanlar da, zarar etmezdi. Fakat, kâfirlerin dediği olmayınca, sonsuz azap çekeceklerdir). İslam âlimleri, sözlerini ispat etmekte, inanmayanların hücumlarına akıl, ilim ve fen ile cevap vermektedir. Müslümanlar, sözlerini ispat etmeseydi dahi, kıyamet inkâr olunabilir mi idi? Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki ahiret azapları, bir ihtimal değil, meydanda olan hakikattir. O hâlde, inanmamak, aklsızlık oluyor.

İslam dinini bilmeyenlerin bazısı ise, milletin sağlam imanını, ilme ve akla dayanarak bozamayacaklarını, İslama hücum ettikçe, kendi yüz karalarının meydana çıktığını görerek, hile yalan yoluna sapıyor. Müslüman görünüp ve müslümanlığı beğenici ve methedici yaldızlı yazılar yazıp, fakat, bu yazıları ve sözleri arasında müslümanlığın esas ve temel meselelerini, sanki müslümanlık değilmiş gibi ele alıp kötülüyorlar. Okuyucuları ve dinleyicileri bunlardan soğutmaya ve ayırmaya çalışıyorlar. Allahü teâlânın emrettiği ibâdetlerin vakitlerini, miktarlarını ve şekillerini uygunsuz görerek, böyle olacağına, şöyle olsaydı, daha iyi olurdu diyorlar. İbâdetlerin ruhlarından, içlerinde saklı bulunan inceliklerden, faydalarden ve kıymetlerden haberleri olmadığı için, bunları basit ve ibtidai faydalara alet sanarak, sanki düzeltmeye yelteniyorlar. Bir şeyi bilmemek, insanlar için kusur ise de, anlamadığına karışmak, ayrıca pek gülünç ve acınacak bir halloluyor. Böyle cahilleri, akıllı sanarak, sözlerini dinleyen ve inanan müslümanlar ise, bunlardan daha zavallı ve daha ahmaktır. Müslüman ismini taşıyan böyle sinsi kâfirlere (Yobaz) denir. Zamanımızdaki yobazlardan bir kısmı da (Evet İslamiyet iyi ahlakı emretmekte, insanları olgunlaştırmaktadır. Fakat, İslamiyette sosyal hükümler, aile ve cemiyet hakları da vardır. Bunlar ise, o zamanın şartlarına göre konmuştur. Bugün milletler büyümüş, şartlar değişmiş, ihtiyaçlar artmıştır. Bugünkü, teknik ve sosyal ilerlemeleri karşılayabilecek yeni hükümler, kanunlar lâzımdır. Kuranın hükümleri bu ihtiyaçları karşılayamaz) diyorlar. Böyle sözler, İslam hukukunu bilmeyen, İslam bilgilerinden haberi olmayan câhillerin boş ve yersiz düşünüşleridir. İslamiyet, adaleti, zulmü, insanların birbirlerine karşı, aile ve komşuların birbirlerine, milletin hükümete ve birbirlerine karşı haklarını, vazifelerini, suçları açıkça bildirmiş, bu değişmez kavramlar üzerinde, temel hükümler kurmuştur. Bu değişmez hükümlerin, hadiselere, vak’alara tatbikını sınırlamamış, örf ve adetlere göre kullanılmasını emretmiştir. (Mecelle)nin 36. ve sonraki maddelerinin (Dürer-ül-hükkam) şerhinde diyor ki (Zamanın değişmesi ile örf ve adete dayanan ahkâm değişebilir. Nassa, delile dayanan ahkâm, zamanla değişmez. Hüküm-i külli değişmeyip, bu hükmün hadiselere tatbikı, zamanla değişebilir. İbadetlerde, Nass ile bildirilmiş olmayan bir hükmü anlamak ve bildirmek için, umumî adetler delil olur. Adetin umumî olması için Ashâb-ı kirâm zamanından kalma ve müctehidlerin kullanmış olmaları ve devamlı olmaları lâzımdır. Muamelattaki hükümler için, bir beldenin, Nassa muhalif olmayan adetleri de delil olur. Bunları, fıkıh âlimleri anlayabilir). Allahü teâlâ İslam dinini, her memlekette, her yeniliği ve buluşu karşılayacak şekilde kurmuştur. İslam dini, yalnız sosyal hayatta değil, ibâdetlerde bile tolerans, müsamaha göstermiş, insanlara serbestlik vermiş, başka şartlar ve zaruretler karşısında, ictihad hakkı tanımıştır. Hazret-i Ömer ve Emeviler zamanında ve koca Osmanlı imparatorluğunda, kıtalara yayılan çeşitli milletler toplulukları, bu ilâhî hükümlerle idare edilerek, başarıları, şanları, tarihlere ün salmıştır. Gelecek zamanlarda, büyük, küçük her millet de, İslamiyetin bildirdiği, değişmez olan güzel ahlaka sarılacağı, bunları uygulayacağı kadar, rahata, huzura, saadete kavuşacaktır. İslamiyetin bildirdiği sosyal ve ekonomik ahlaktan, ahkamdan ayrılan insanlar, milletler, sıkıntıdan, ızdırabdan, felaketten kurtulamamışlardır. Geçmiş milletlerde böyle olduğunu tarihler yazmaktadır. Gelecekte de, elbette böyle olacaktır. Tarih, tekerrürden ibarettir. Müslümanlar, milli birlik ve beraberliğe çok ehemmiyet vermeli, memleketlerinin kalkınması için maddi, mânevî çalışmalı, din bilgilerini iyi öğrenmeli, haramlardan sakınmalı, Allaha ve kullara karşı olan vazifelerini, borçlarını yerine getirmelidir. İslamın güzel ahlakı ile bezenmeli, kimseye zarar vermemelidir. Fitne, yani anarşi çıkarmamalı, vergilerini ödemelidir. Dinimiz, böyle olmamızı emrediyor. Müslümanın birinci vazifesi, nefsine, şeytana uymayıp ve kötü arkadaşlara, azgın, âsî kimselere, anarşistlere aldanmayıp, kanuna karşı suçlu olmaktan, Allahü teâlâya karşı da günah işlemekten sakınmaktır. Allahü teâlâ kullarına üç vazife verdi: Birincisi, şahsi vazifesidir. Her müslüman, kendini iyi yetiştirecek, sıhhatli, edebli, iyi huylu olacak, ibâdetlerini yapacak, ilim ve güzel ahlak öğrenecek, helal lokma kazanmak için çalışacaktır. İkinci vazifesi, aile içindeki vazifesidir. Zevcesine, ana-babasına, çocuklarına, kardeşlerine olan haklarını yapacaktır. Üçüncü vazifesi, cemiyet içindeki vazifeleridir. Komşularına, hocalarına, talebesine, ailesine, emrinde olanlara, hükümete, bütün vatandaşlara, dini ve milleti başka olanlara karşı vazifeleridir. Herkese iyilik etmesi, eli ile dili ile kimseyi incitmemesi, kimseye zarar vermemesi, hiyanet etmemesi, herkese faydalı olması, hükümete, kanunlara karşı, hiç isyan etmemesi, herkesin hakkını hemen ödemesi lâzımdır. Allahü teâlâ, hükümet, devlet işlerine karışmayı emretmedi. Fitne çıkarmamayı emretti.]

O hâlde müslümanların Allahü teâlâdan haya etmeleri, sıkılmaları lâzımdır. Haya imandandır. Müslümanlık hayası zaruri lâzımdır. Kâfirleri ve kâfirliği ve İslamiyete uymayan hangi inanış, hangi nazariye, hangi teori olursa olsun, hepsini yanlış bilmek ve zararlı olduğuna inanmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak, kâfirlerden cizye almayı, yani vergi vermelerini emir buyurmuştur. Bundan maksat, onları tahkirdir. Bu hakaret, o derece tesirlidir ki cizye vermek korkusundan, kıymetli elbise giyemezler, süslenemezler. Hakir ve sefil yaşarlar. Cizyenin gayesi, kâfirlerin hakaret ve rüsvalığıdır. Müslümanlığın izzet ve şerefini göstermektir. Zimmi, müslüman olursa, cizye vermesi sâkıt olur. Bir kalpte îman bulunduğuna alâmet, kâfirleri sevmemektir. [Sevmemek kalple olur. Onlarla ve herkesle iyi geçinmeli, kimseyi incitmemelidir.

Ancak, zaruret ve ihtiyaç icâbı, geçici işbirlikleri yapılabilir ise de, bu, kalp ile sevişmek olmamalı ve zaruret bitince, sona ermelidir.
Sual: Kimseye sui zannetmemeli, kötü gözle bakmamalı, kâfir olduğunu gösteren işine, sözüne değil, imanı olduğunu gösteren işine ve sözüne bakmalıdır. İman kalpte bulunur. Kalpte îman olduğunu Allah bilir. Başka kimse bilemez. Kalbinde îman bulunan kimseye kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Müslümanlığı açıkça kötülemeyen herkese müslüman gözü ile bakmak, onu sevmek lâzımdır, deniliyor. Bu söz doğru mudur?

Cevap: Kimseye sui zannetmemeli sözü yanlıştır. Bunun doğrusu (Müslümana sui zannetmemeli)dir. Yani, müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, dinden çıktı dememelidir. Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca giderse, (Zındık) denir. Müslümanları aldatan böyle iki yüzlüleri müslüman sanmak, ahmaklık olur.]

Hak teâlâ, Kurân-ı Kerîmde Tövbe sûresi 28. âyetinde kâfirlere Neces ve 95. âyetinde Rics yani pis buyurdu. O hâlde, müslümanların yanında, kâfirlik pis ve aşağı olmalıdır. Rad sûresi 14. ve Mümin sûresi 50. ayetlerinde meâlen, (Bu düşmanların duâları neticesizdir. Kabul olmak ihtimali yoktur) buyuruldu. Müslümanlardan, Allahü teâlâ razıdır ve Peygamberi “sallallâhü aleyhi ve sellem” razıdır. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmaktan daha büyük nimet olmaz.

İman ile küfür birbirlerine zıd olduğu gibi, ahiret de, dünyanın zıttıdır. Dünya ve ahiret bir araya getirilemez. Ahireti kazanmak için, dünyayı [yani haramları] terketmek lâzımdır. Dünyayı terketmek, iki türlüdür: Birisi, bütün haram olan şeyler ile beraber, mubahları da, yani günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zaruri olan miktarını kullanmaktır. [Yani tembel ve işsiz olarak oturup da, dünyanın zevk, keyif ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her türlü zevk ve lezzetinden vazgeçip, bütün zamanını, ibâdet ile ve müslümanların rahatları ve İslam dinini bilmeyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lazım olan ilmi ve teknik usûlleri ve vasıtaları, en ileri ve en üstün şekilde yapmak ve kullanmakla geçirmek ve durmadan çalışmaktır ve dünya zevkını böyle çalışmakta aramak ve bulmaktır. Ashâb-ı kirâmın hepsi ve büyüklerimizin çoğu, böyle idi. Dünyayı, bu söylediğimiz şekilde terketmek, pekala ve pek faydalıdır. Tekrar edelim ki bundan maksat, İslamiyetin emrettiği şeyleri yapmak için, bütün rahatı ve zevkleri fedâ etmektir.]
İkincisi, dünyada haram ve şüpheli şeylerden kaçıp mubahları kullanmaktır. Bu kısım da, hele bu zamanda, çok kıymetlidir.
O hâlde, İslamiyetin haram ettiği şeylerden kaçınmak, her müslüman için lâzımdır.

[Bunların haram olmasına ehemmiyet vermeyen ve kaçınmaya lüzum görmeyen, yani Allahü teâlânın yasak etmesine aldırış etmeyen veya bunları beğenen, ne güzel diyen (Kâfir) [Allaha düşman] olur. Bunlar Cehennemde, sonsuz kalacaktır. Allahü teâlânın haram etmesine ehemmiyet verip, kabul edip de, nefsine mağlub olarak, aldanarak, bunları yapan ve sonra akllarını toparlayıp pişman olanlar kâfir olmaz ve imanlarını gayb etmezler. Böyle kimselere (Âsî) ve (Fasık) [kötü kimse] denir ve (Günahkar) denir. Bunlar, günahları sebebiyle, belki Cehenneme girip cezalarını çekerse de, Cehennemde sonsuz kalmayacaklar, çıkıp Cennete kavuşacaklardır.]

Allahü teâlânın mubah ettiği, yani müsaade ettiği şeyler pek çoktur. Bunlarda bulunan lezzet, haramda bulunanlardan, fazladır. Mubah kullananları Allahü teâlâ sever. Haram kullananları sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, geçici bir zevk için, sâhibinin, yaratanının sevgisini teper mi? Zaten, haram olan şeylerin sayısı pek azdır. Bunlarda bulunan lezzet, mubahlarda da vardır.

[Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Yani, isim-i taftildir. Mastarı, dünüv veya denaettir. Birinci mastardan gelince, çok yakın demektir. (Biz en yakın olan gökü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerimesindeki dünya kelimesi böyledir. Bazı yerde de, ikinci mânâ ile kullanılmıştır. Mesela (Deni, alçak şeyler mel’undur) hadis-i şerifinde böyledir. Yani (Dünya mel’undur) demektir. Alçak şeyler, Cenâb-ı Hakk’ın nehy-i iktizai ve nehy-i gayri iktizaisidir. Yani, haram ile mekruhlardır. Şu hâlde, Kurân-ı Kerîmde, zem edilen, kötü denilen dünya, haramlar ve mekruhlardır. Mal kötülenmemiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hak mala hayır adını vermektedir. Bu sözümüzü ispat eden vesika, bütün mahlukların ve insanlığın üstünlükte ikincisi olan İbrahim halîl-ür-rahmanın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vadileri dolduruyordu. Görülüyor ki İslamiyet dünya malını kötülememektedir. İbrahim peygamberin bu kadar zengin olması, sözümüzü ispat etmektedir.]

12 — Haram işlememek ve bütün ahkâm-ı İslamiyeyi yerine getirmek, çok kolaydır. Kalbi bozuk olana güç gelir. Evet, birçok işler vardır ki sağlam insanlara kolaydır. Hastalara ise güçtür. Kalbin bozuk olması, İslamiyete tamam inanmaması demektir. Bu gibi insanlar, inandım derse de, hakiki tasdik değildir. Laf ile tasdiktir. Kalpte hakiki tasdikın, doğru imanın bulunmasına bir alâmet, din-i İslam yolunda yürümekte kolaylık duymaktır.

13 — Allahü teâlânın feyizleri, nimetleri, ihsanları, yani iyilikleri, her ân, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızk, hidayet, irşad ve selamet ve daha her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir.

Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da almamak sûretiyle, insanlardadır. Nahl sûresi 33. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azâba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar) buyurulmuştur.

Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adâmin yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır.

[Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı hâlde, elmayı kızartınca tatlılaştırır. Biberi kızartınca acılaştırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir. Allahü teâlâ, bütün insanlara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok acıdığı için, dünyanın her tarafındaki her insanın, her ailenin, her cemiyetin ve milletin her zamanda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lazım geleceğini, dünyada ve ahirette rahat etmeleri ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lazım geldiğini, Kurân-ı Kerîmde bildirdi. Ehl-i sünnet âlimleri, bunların hepsini, keskin görüşleri ile bulup, milyonlarca kitap yazarak, bütün dünyaya bildirdi. Demek ki Allahü teâlâ, insanları işlerinde başıboş bırakmamış, İslamiyetin girmediği bir yer kalmamıştır. Demek ki İslamiyeti dünya işlerinden ayırmak mümkün değildir. İslamiyeti dünya işlerinden ayırmaya kalkışmak, İslamiyeti ve müslümanları yeryüzünden kaldırmaya çalışmak demek olmaz mı?]

İnsanların, ahiretteki nimetlere nail olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, dünya nimetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrum kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlara dünya için çalışmalarının karşılığını vermektedir. Yalnız dünya için çalışanlara verdiği dünyalıklar hakikatte azap ve felaket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhî ile istidrâc olarak, yani Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Nitekim, Müminûn sûresi, 56. âyetinde meâlen, (Kâfirler, mal ve çok evlat gibi dünyalıkları verdiğimiz için, kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyor. Peygamberime “sallallâhü aleyhi ve sellem” inanmadıkları ve din-i İslamı beğenmedikleri için, onlara mükafat mı ediyoruz, diyorlar? Hayır öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların nimet olmayıp, musibet olduğunu anlamıyorlar) buyurdu. Kalpleri [gönülleri] Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, hep haraplıktır, felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.

[Kalp, yürek denilen et parçasında bulunan bir kuvvettir. Elektriğin aküde, pilde bulunması gibidir. Ruh [can] ise, bedenin her yerinde bulunur. Kalp, nefse uyup, küfür veya günah yapmak isteyince, Allahü teâlâ, bu kula acırsa, küfür ve günah işlemesini istemez. O da, yapamaz. Acımazsa, işlemesini ister ve yaratır. Karşılığını da verir. O hâlde insanın azaplara, felaketlere sürüklenmesine sebep, kendisidir. Kalbinin İslamiyete uymayıp, nefsine uymasıdır.

Sual: Allahü teâlâ, nefsi yaratmasaydı, insanlar onun aldatmasından kurtulurdu. Kimse kötülük yapmaz, herkes Cennete giderdi. İyi olmaz mı idi?

Cevap: Bu dünyada, her mahlukta, her şeyde, Allahü teâlânın hem rahmet sıfatı, hem de kahr, gazap sıfatı tecellî, zuhûr etmektedir. Su, insanların, hayvanların ve nebatatın yaşamaları için, temizlik için, yemek, ilaç yapmak için lazım olduğu gibi, denizde binlerce insan boğulmakta, sel suları evleri yıkmaktadır. Soğuk su içen, hasta olmaktadır. Ateş, ekmek, yemek pişirmek için, kışın ısınmak için lazım olduğu gibi, içine düşeni yakmaktadır. Elektrik, çok yerde işimize yaradığı hâlde, yangına sebep olmakta, insana çarpınca, hemen öldürmektedir. Her ilaç, bir derde deva olduğu hâlde, fazlası zararlı olmaktadır. Her şey de böyledir. Nefs de bunlar gibidir. Hem faydalı, hem zararlı tarafları vardır. Nefsin yaratılması, insanların yaşaması, üremesi ve dünya için çalışmaları ve ahiret için cihat sevâbı kazanmaları içindir. Allahü teâlâ, nefsi böyle nice faydalar için yarattı. Fakat, nefs, tegatti ve tenasül lezzetlerine doymaz. Allahü teâlâ bütün insanlara merhamet ederek, acıyarak, nefse hâkim olup zararlı arzularını önlemeleri için, akıl da yarattı. Akıl, insan dimağı vasıtası ile his uzuvlarından, şeytandan ve nefsten kalbe gelen arzuları inceliyerek, iyilerini kötülerinden ayıran bir kuvvettir. Ayırırken yanılmazsa (Akıl-ı selim) denir. Allahü teâlâ, ayrıca Peygamberler göndererek, hangi şeylerin faydalı, iyi ve hangi şeylerin zararlı, fenâ olduklarını ve nefsin bütün arzularının kötü olduğunu bildirdi. Akıl, nefsin isteklerini, Peygamberlerin iyi dedikleri şeylerden ayırıp, kalbe bildirir, kalp de, aklın bildirdiğini ihtiyar ederse, yani tercih ederse, nefsin arzularını yapmayı irâde etmez. Yani dimağ [beyin] vasıtası ile hareket uzuvlarına bunu yaptırmaz. Kalp, İslamiyetin iyi dediklerini, ihtiyar ve irâde eder ve yaptırırsa, insan saadete kavuşur. Kalbin, iyiden, kötüden birini ihtiyar ve irâde etmesine (Kesb) denir. İnsanın hareket organları, dimağına, dimağ da kalbine tâbidir. Kalbin emrine uygun hareket ederler. Kalp, dimağ vasıtası ile his organlarından ve ruh vasıtası ile taraf-ı ilâhîden ve akldan, melekten, hafızadan, nefsten ve şeytandan gelen tesirlerin toplandığı bir merkezdir. Kalp, akla uyunca, nefsin yaratılmış olması, insanların sonsuz nimetlere kavuşmalarına mâni olmaz. Kalbin nefse aldanmaması, ona uymaması, nefs ile (Cihat-ı ekber) olur. Allahü teâlâ, cihat edenlere, Cennette yüksek dereceler vereceğini bildiriyor. Nefs, insanların cihat sevâbına kavuşmalarına, meleklerden üstün olmalarına sebep olmaktadır.]

14 — Allahü teâlânın rahmeti, şefkati dünyada müminlere ve kâfirlere, herkese birlikte yetiştiği ve herkesin çalışmasına ve iyiliklerine dünyada karşılığını verdiği hâlde, ahirette kâfirlere merhametin zerresi bile yoktur. Nitekim Hûd sûresi, 15. âyetinde meâlen, (Görüşleri kısa, akılları eksik olanlar, ahireti düşünmeyip her iyiliği, şöhret, mevki ve hürmet gibi dünya rahatlıklarını ve lezzetlerini kazanmak için yapıyor. Bu yaptıklarının karşılıklarını dünyada kendilerine tamamen verir, umduklarından birini esirgemeyiz. Bunların ahiretteki kazançları, yalnız Cehennem ateşidir. Çünkü, iyiliklerinin karşılıklarını almışlardır. Alacakları yalnız, bozuk niyetlerinin karşılığı olan, Cehennem ateşi kalmıştır. Hırs ve şehvetleri için, gösteriş için yaptıkları iyilikleri ahirette kendilerine yaramayacak, bunları Cehennemden kurtaramayacaktır) buyuruldu.

İsra sûresi 18. âyetinde meâlen, (Görüşleri ve akılları, bu dünya çerçevesine sıkışmış olanlar, ahireti bırakarak dünyanın çabuk geçici zevklerinin arkasında koşuyor. Gece gündüz düşündükleri ve sıkıntılara katlanarak özledikleri bu nimetlerden, dilediğimizi, istediklerimize kolaylıkla ve bol bol veririz. Fakat, bunlara böylece iyilik etmiyoruz. Cehennem azabını hazırlıyoruz. Bunlar ahirette rahmetten uzaklaştırılıp, kötü bir hâlde, Cehenneme sürükleneceklerdir. Her biri çabuk biten ve arkasından sıkıntılar ve felaketler bırakan bu dünya lezzetlerine bağlanmayıp da, vaat ettiğim sonsuz ve hakiki ve hiç değişmeyen ahiret nimetlerini istiyerek, gösterdiğim ve beğendiğim iyilikleri yapanlara gelince, bunlar, Kurân-ı Kerîmde bildirdiğim yolda yürüdükleri için, bütün iyiliklerini beğeniriz. Dünyada, hem dünyanın aşıklarına, hem de sözlerime inanıp emirlerimi yapanlara istediklerini veririz. Kimseyi umduğundan mahrum bırakmayız. Nimetlerimizi hepsine serperiz. Senin Rabbinin nimetlerinin yetişmediği kimse yoktur) buyuruldu

15 — Muhammed aleyhissalatü vesselâma tam ve kusursuz tâbi olabilmek için, Onu tam ve kusursuz sevmek lâzımdır. Bunun alâmeti de, Onun düşmanlarını düşman bilmek, Onu beğenmeyenleri sevmemektir. Muhabbete müdahene, yani gevşeklik sığmaz. Âşıklar, sevgililerinin divanesi olup onlara aykırı bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıd şeyin muhabbeti bir kalpte, bir arada yerleşemez. İki zıttan birini sevmek, diğerine düşmanlığı icap eder.

Bu dünya nimetleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Ahirette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyada iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayat, eğer dünya ve ahiretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olarak geçirilirse, saadet-i ebediyye, sonsuz necat, kurtuluş umulur. Yoksa Ona tâbi olmadıkça, her şey, hiçtir. Ona uymadıkça, her yapılan hayır, iyilik, burada kalır, ahirette ele bir şey geçmez.

16 — Muhammed Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mahbûb-i Rabbil’alemindir. Yani Allahü teâlânın sevgilisidir. Her şeyin en iyisi, sevgiliye verilir.

[Seyyid Abdülhakîm efendi buyurdu ki: (Her Peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zamanda, her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, Onu tenkid edecek iktidarı yoktur). Allahü teâlânın, (Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!) buyurduğu, (Mârifetname) önsözünde ve (Mevahib-i ledünniye)nin 6. ve 13. ve (Envar-ı Muhammediye)nin 13. ve 15. sayfalarında yazılıdır. İmâm-ı Rabbânî’nin (Mektûbât)ının 3. cildindeki 122. ve 124. mektuplarında da yazılıdır.]

17 — Allahü teâlâ, bir insanda bulunabilecek, görünür görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri, sevgilisinde toplamıştır. Mesela, insanların en güzel yüzlüsü ve gâyet nûrânî benizlisi idi. Mübarek yüzü, kırmızı ile karışık beyaz olup ay gibi nurlanırdı. Sözleri gâyet tatlı olup gönülleri alır, ruhları cezb ederdi. Aklı o kadar çoktu ki Arabistan yarım adasında, sert, inatcı insanlar arasında gelip, çok güzel idare ederek ve cefalarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itaate getirdi. Çoğu dinlerini bırakıp müslüman oldu ve din-i İslam yolunda babalarına ve oğullarına karşı harp etti. Onun uğrunda mallarını, yurtlarını fedâ edip, kanlarını akıttı. Halbuki böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsanı, ikramı, o kadar çoktu ki herkesi hayran bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve müslüman olurdu. Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir. Kendisi için kimseye gücenmediği hâlde, din düşmanlarına, dine dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi. Herkese karşı yumuşak olmasaydı, Peygamberlik heybetinden, büyüklük hallerinden, kimse yanında oturmaya ve sözünü dinlemeye takat getiremezdi.

Kimseden bir şey okumamış, öğrenmemiş, hiç yazı yazmamış iken ve seyahat etmeyen ve geçmişlerden ve etraftakilerden haberi olmayan insanlar arasında hâsıl olmuş iken, Tevratta ve İncilde ve bütün başka kitaplarda yazılı şeyleri bildirdi. Geçmişlerin hallerinden haber verdi. Her dinden, her meslekten ileri gelenlerin hepsini huccet ve burhanlar söyleyerek susturdu. En büyük mucize olarak Kurân-ı Kerîmi ortaya koydu ki 6236 ayetinden biri gibi söyleyemezsiniz diye meydan okuduğu hâlde, kimse, 1400 bu kadar seneden beri, dünyanın her tarafında bütün İslam düşmanları elele vererek, mallar, servetler dökerek uğraştıkları hâlde, söyleyemedi. Şimdi de, milyonlar dökerek ve yahudi, papaz, mason güçlerini kullanarak, çalıştıkları hâlde söyleyemiyorlar. Hele o zaman, Araplarda, şiir, edebiyat, fesâhat ve belâgat, her şeyden ileri gidip en güvendikleri başarıları olduğu hâlde, Kurân-ı Kerîm karşısında, bir şey söyleyemediler. Kurân-ı Kerîme böyle galebe çalamayınca, çokları insafa gelip müslüman oldu. İman etmeyenleri de, İslamiyetin yayılmasını önlemek için, dövüşmeye mecbur oldu.

Kurân-ı Kerîmde kimsenin yapamayacağı, söyleyemeyeceği şeyler sayılamayacak kadar çoktur. Burada altısını bildirelim:

Birincisi: İcaz ve belâgattır. Yani az söz ile ve pürüzsüz ve kusursuz olarak, çok şey anlatmaktır.

İkincisi: Harfleri ve kelimeleri, Arap harflerine ve kelimelerine benzediği hâlde, âyetler, yani sözler ve cümleler, onların sözlerine ve şirlerine ve hutbelerine hiç benzemiyor. Kurân-ı Kerîm, insan sözü değildir. Allah kelamıdır. Kurân-ı Kerîmin yanında onların sözleri, cam parçalarının elmasa benzemesi gibidir. Dil mütehassısları bunu pek iyi görüyor ve teslim ediyor.

Üçüncüsü: Bir insan, Kurân-ı Kerîmi ne kadar çok okursa okusun bıkmıyor, usanmıyor. Arzusu, hevesi, sevgisi ve zevkı artıyor. Halbuki Kurân-ı Kerîmin tercümelerinin ve başka şekillerde yazmalarının ve diğer bütün kitapların okunmasında, böyle arzu ve lezzet artması olmuyor. Usanç hâsıl oluyor. Yorulmak başkadır, usanmak başkadır.

Dördüncüsü: Geçmiş insanların hallerinden bilinen ve bilinmeyen birçok şey Kurân-ı Kerîmde bildirilmektedir.

Beşincisi: İlerde olacak şeyleri bildirmektedir ki bunlardan çoğu zamanla meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

Altıncısı: Kimsenin hiçbir zamanda, hiçbir sûretle bilemeyeceği ilimlerdir ki Allahü teâlâ, ulum-i evvelini ve ahirini Kurân-ı Kerîmde bildirmiştir.

Demek oluyor ki büyük bir şehirde, herkesin arasında doğup, yetişmiş, 40 sene birlikte yaşayıp, bir kitap okumamış, seyahat etmemiş, şiir söylememiş ve nutk vermemiş iken, birdenbire, kimsenin söyleyemeyeceği ve altısını bildirdiğimiz incelikleri ile her sözün ve her kitabın üstünde bir kitap getiren ve güzel huyları ve üstün halleri ile bütün insanların ve Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, her bakımdan en iyisi olan bir kimsenin, Allahü teâlânın sevgili Peygamberi olduğu, akıl ve vicdan sahipleri için, pek açık bir hakikattir.

18 — Ona tâbi olmak (Ahkâm-ı İslâmiyye)ye beğenip, seve seve yapmak ve Onun emirlerini ve İslamiyetin kıymet verdiği, üstün tuttuğu şeyleri ve âlimlerini, sâlihlerini büyük bilip, hürmet etmektir ve Onun dinini yaymaya uğraşmak demektir ve Allahü teâlânın emirlerine uymak istemeyenleri sevmemektir.

[Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki “Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mesul olacaksınız”. Bir kere de buyurdu ki “Çok müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gideceklerdir. Çünkü, bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyif sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup, evlatlarına müslümanlığı ve Kurân-ı Kerîmi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da, benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler, Cehenneme gideceklerdir”. Yine buyurdu ki “Çocuklarına Kurân-ı Kerîm öğretenlere veya Kurân-ı Kerîm hocasına gönderenlere, öğretilen Kuranın her harfi için, 10 kere Kâbe-i muazzama ziyareti sevâbı verilir ve kıyamet günü, başına devlet tacı konur. Bütün insanlar görüp imrenir”. Yine buyurdu ki “Çocuklarınıza namaz kılmasını öğretiniz. 7 yaşına gelince, namazı emrediniz. 10 yaşına gelince kılmazlar ise, döverek kıldırınız”. Yine buyurdu ki “Bir müslümanın evladı ibâdet edince, kazandığı sevap kadar, babasına da verilir. Bir kimse, çocuğuna fısk, günah öğretirse, bu çocuk ne kadar günah işlerse, babasına da o kadar günah yazılır”. İbni Âbidin namazın mekruhları sonunda buyuruyor ki “Kendinin yapması haram olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, haram işlemiş olur. Oğluna ipek elbise giydiren, altın takan ve içki içiren, kıbleye karşı abdest bozduran, kıbleye ayak uzatmasına sebep olan kimse, günah işlemiş olur”. Mürşidü’n-nisa’daki hadis-i şerifte, “Zevcesinin ve çocuklarının haklarını ifa etmeyenin namazları, oruçları kabul olmaz” buyuruldu.

İmâm-ı Gazâlî “rahmetullâhi aleyh”, Kimyâ-i saadet kitabında buyuruyor ki “Mesela kızların, kadınların açık gezmeleri haramdır. İnce, dar, süslü, renkli şeylerle örtünerek gezmeleri de haramdır. Böyle gezenler, Allahü teâlâya âsî oldukları, günaha girdikleri gibi, bunların başında bulunan, baba, zevc, birâder ve amcadan hangisi, böyle gezmeye rıza verir ise, bu da, isyan ve günahta ortak olur”.
Din-i İslâmın temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, İslamiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, müslümanlara emr-i mâ’rûf yapmayı emrediyor. Yani, benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz diyor ve nehy-i anilmünker emrediyor. Yani, yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına râzı olmayınız, diyor.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki “Birbirinize müslümanlığı öğretiniz. Emr-i mâ’rûfu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez”. Ve buyurdu ki “Bütün ibâdetlere verilen sevap, Allah yolunda gazaya verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevâbı da, emr-i mâ’rûf ve nehy-i anilmünker sevâbı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir”. İbni Âbidin, 5. cilt sonunda “Fıkıh aliminin müslümanlara sağladığı faydanın sevâbı, cihat sevâbından çoktur” diyor.

Hülâsa evlat, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalpleri kıymetli bir cevher gibidir. Mum gibi, her şekli alabilir. Küçük iken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hâsıl olur. Çocuklara îman, Kuran ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadette anaları, babaları ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenâlığın günahı, ana, baba ve hocalarına da verilir. Tahrim sûresinde 6. âyet-i kerimenin meâl-i şerifi, “Kendinizi ve evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz!”dur. Bir babanın, evladını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı ve farzları ve haramları öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve dinsiz, ahlaksız arkadaşlardan korumakla olur. Bütün fenâlıkların başı, fenâ arkadaştır.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Bütün çocuklar müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları hıristiyan, yahudi ve dinsiz yapar” sözü ile müslümanlığın yerleştirilmesinde ve yok edilmesinde en mühim işin, gençlikte olduğunu bildiriyor. O hâlde, her müslümanın birinci vazifesi, evladına İslamiyeti ve Kurân-ı Kerîmi öğretmektir. Evlat, büyük nimettir. Nimetin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için (Pedâgogie), yani çocuk terbiyesi, İslam dininde çok kıymetli bir ilimdir.

İslam dinine karşı olanlar da, bu mühim noktayı anladıkları içindir ki asrımızın en tehlikeli dinsizlik ocağı olan mason ve komünistler, “Gençliğin ele alınması birinci hedefimizdir. Çocukları dinsiz olarak yetiştirmeliyiz” diyorlar. Masonlar, İslamiyeti yok etmek ve Allahü teâlânın emirlerinin öğretilmesini ve yaptırılmasını engellemek için “Gençlerin kafalarını yormamalıdır. Din bilgilerini büyüyünce kendileri öğrenirler” ve “Hepimiz bütün kudretimiz ile îman hürriyeti fikrini dünyaya yaymaya sarılmalıyız ve localarımızda verdiğimiz kararları her memlekete yerleştirmeliyiz. Din kardeşliğini yok edip, bunun yerine mason kardeşliği getirmeliyiz. Dinleri yok etmekten ibaret olan mukaddes gayemize, bu sûretle kavuşacağız” diyorlar.

O hâlde, müslümanlar din cahillerinin hilelerine, yalanlarına aldanmamalı, onların okşayıcı, aldatıcı, yardımsever sözlerine inanmamalıdır. Müslümanlar, birbirlerine emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker eder.

Bugün, her memlekette gençlere, kemiklerinin, adalelerinin, ellerinin, ayaklarının, hasılı her uzvunun kuvvetlenmesi, güzelleşmesi ve ahenkli olması için, beden hareketleri, kültür-fizik öğretiliyor ve yaptırılıyor. Beyin çalışmalarının ve ruhi faaliyetlerinin inkişaf etmesi ve tazelenmesi için hesap, hendese, psikoloji kaideleri ve tatbikatı ve kanlarını harekete getirerek hücrelerini temizletecek egzersiz fizikler ezberletiliyor ve yaptırılıyor. Bütün bunlar ve dünya işlerinde lazım olacak bilgiler, bir ders ve vazife haline konup çalıştırılırken, dünya ve ahiretin hakiki saadetini ve insanların rahat, huzur ve her türlü inkişaf ve terakkîlerini ve Allahü teâlânın rızasını ve sevgisini kazandıracak olan imanın, İslâmın, farzların, vâciblerin ve sünnetlerin ve helalin öğretilmesi ve yaptırılması ve haramların ve kâfirliğe sebep olan şeylerin öğretilip, bunlardan sakınılması bir kabahat ve vicdanlara tecavüz şeklinde gösterilir ise, doğru mu olur? Bugün, bütün hıristiyan memleketlerinde, bir çocuk dünyaya gelir gelmez, buna kendi dinlerinin icaplarını yapıyorlar. Her yaştaki insanlara, yahudiliği ve hıristiyanlığı titizlikle aşılıyorlar. Müslümanların imanlarını, dinlerini çalmak ve yok etmek ve onları da, hıristiyan yapmak için, sandık doluları kitap, broşür ve sinema filmlerini İslam memleketlerine gönderiyorlar. Mesela, hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmı, Allahü teâlânın [haşa] oğlu sanıyor ve Allahü teâlâya (Baba), (Allah baba) diyorlar. Yazdıkları romanlarda ve filmlerde, (Allah baba bizi kurtarır) gibi şeyler söylüyorlar. Halbuki Allahü teâlâya (Baba), (Allah baba) diyen kimsenin imanı gider, kâfir olur. Müslümanlar, böyle hileli filimlere gitmemeli, romanları okumamalıdır. İşte bunun gibi, daha nice yollarla, gençliğin imanını, sinsice çalıyorlar. Bu uğraşmalarına, insanlığa hizmet, demokrasi rejiminin bahş ettiği bir hak ve hürriyet diyorlar da, bir müslümanın, bir din kardeşine, Allahü teâlânın emirlerini hatırlatmasına, din propagandası, gericilik ve vicdan hürriyetine tecavüz denirse, haksızlık olmaz mı?
Müslüman olmayanların, müslümanlığa karşı nazariyeler, fikirler yürütmesi, gâyet tabiî karşılanıp da, müslümanların, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin bildirdikleri hakiki doğrru müslümanlıktan bahs etmesine ve Muhammed aleyhisselâmın ışıklı yolunu göstermesine irtica, taassup, gericilik ve yobazlık gibi isimler takarak, cürm, bölücülük şeklini vermeye, bu masumları, lekelemeye kalkışmak, bir gericilik, bir yobazlık, bir taassup değil midir? Bu temiz ruhlu, ileriyi görüşlü, ilme, ahlaka, fenne, fazilete koşan faydalı insanlara ibtidai, gayr-ı tabiî adam demek ve müslümanlığı beğenmeyenlere asıri, aydın ve uyanık insan demek, bir kin ve bozgunculuk olmaz mı? Bir taraftan, din serbesttir, Allah ile kul arasına girilmez, herkes vicdanının ilhâmina göre Allah’ını tanır ve tapar sözünü ileri sürerek, emr-i mâ’rûfu ve nehy-i münkeri durdurup, ecdadımızdan miras kalan imanımızı söndürmeye çalışıp, diğer taraftan, müslümanlığı bozmak, yok etmek için, (Yahova şahitleri) denilen misyonerlerin, hileler ve planlar ile hazırladıkları zehirli kitap ve mecmualar, yaldızlı ilanlarla, reklamlarla gençliğin önüne sürülürse, müslümanlar incinmez mi?

Kâfirler, müslümanlığı dünyadan kaldırmaya uğraşıyor, bu çalışmalarında öncülüğü ingilizler yapıyor. Bütün gayretlerine rağmen, gençlerin, müslümanlığı merak edip araştırmaya başlamasına bile tahammül edemeyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sözleri kulaklarına gelince, tepeden tırnağa kadar gayz, kin ve intikam ateşi ile kızıyorlar. Mecmualarında, gazetelerinde, televizyonlarında sarık, tesbîh, sakal resimleri yaparak, hortlatılan kara kuvvet: İrtica, diyorlar. İmansızlıklarının cezası olarak, vücutları ve ruhları, Cehennem ateşinde, sonsuz yanacağı gibi, habis ruhları, dünyada da, böyle kızıp yanmaktadır. Böyle gazete ve televizyon çok zararlıdır.

Müslümanlar, birbirine hürmet eder, yardıma koşar. Din yolunda ve dünya işlerinde sıkıntıda görünce kurtarırlar. Ramazan-ı şerife, oruç tutanlara, camilere, ezana, namaz kılanlara, Allah yolunda yürüyenlere sevgi ve saygı gösterir. Kurân-ı Kerîm okunurken, sessizce ve saygı ile dinlerler. Kurân-ı Kerîmi her kitabın üstünde bulundurup, üstüne bir şey koymazlar. Çalgı ve içki alemlerinde, oyun arasında, eğlence yerlerinde okumazlar. Uygunsuz okunurken, susturamazlar ise, dinlemeyip uzaklaşırlar. Kurân-ı Kerîmi veya yapraklarını veya satırlarını veya kelimelerini ve bütün muhterem ve mübarek isimleri ve yazıları, hakir ve aşağı yerlerde görünce, kalpleri sızlayıp hemen kaldırırlar. Kul ve hayvan haklarını gözetirler. Kâfirlerin, turistlerin de mallarına, canlarına ve ırzlarına saldırmazlar. Vergilerini zamanında öderler. Kanunlara karşı gelmezler. İslâmın güzel ahlakı ile yaşıyarak herkesin sevgi ve saygısını toplarlar. Kâfirler ise, Kurân-ı Kerîmi ve mevlütü ve bütün mübarek isimleri ve yazıları, hürmetten, kıymetten düşürmeye çalışır. Bunları, Allahü teâlânın yasak ettiği yerlerde ve şekillerde okurlar ve okuturlar. Müslümanlığın aşağı gördüğü, pis dediği şeyler arasına yazarlar. Paketlerde, eğlence masalarında, örtü olarak kullanılmaları ve horlanılmaları ve yerlerde sürüklenmeleri için, mecmualara, kağıt parçalarına ve gazetelere basarlar. Temsillerde, mizahlarda, komedilerde, karikatürlerde, filimlerde, plaklarda, televizyonlarda ve radyolarda, müslümanlarla ve din büyükleri ile ve Allahü teâlânın emirleri ile alay ederler. Bütün buralarda müslüman olarak pis, gülünç bir serseriyi gösterirler. Yani, müslümanları ve müslümanlığı tahkir ederek, onu sevimsiz ve nefrete şayan olarak tanıtırlar. Müslüman büyüklerine ve müslümanlığın büyük tanıdığı şeylere çirkin isimler takarlar. Müslümanlar, bu gibi gösterileri ve sözleri ve yazıları ve gazeteleri görmeye, dinlemeye gitmemeli ve almamalı ve okumamalıdır. İmanlarını çaldırmamak için, çok uyanık olmalıdır. Bir din alimini beğenmeyen veya bir din kitabını kusurlu, hatalı bulan bir kimse, eğer namaz kılıyor, oruç tutuyor, haramlardan sakınıyor ise, bu kimsenin sözü veya yazısı incelenmeye, o âlim veya kitap üzerinde durulmaya değer. Din kitabına, din adâmına, dil uzatan kimse, ibâdet yapmıyor ve haramdan sakınmıyor ise, onun sözünün bir iftirâ, bir din düşmanlığı olduğunu anlamalı ve inanmamalıdır. Din adamlarını “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, din kitaplarını lekelemek, bugün din düşmanlarının adeti ve silahı olmuştur. Âlimin kıymetini ancak âlim anlar. Gülün kıymetini bülbül, altının ayarını kuyumcu, incinin halisini de ancak kimyâger anlar.

Müslümanlar, Allahü teâlânın yasak ettiği, zararlı şeyleri almaz, kullanmaz, dinlemez, okumaz ve bakmaz. Kimseye kötülük yapmaz. Kendine zarar verene karşılık yapmaz. Sabreder. Ona tatlı dil ile güler yüz ile nasihat verir. Müslümanlar, Allahü teâlânın emrettiği iyi şeyleri öğrenmek, öğretmek ve yapmak için uğraşır. Fen bilgilerini kâfirlerde de araştırır. Tarih boyunca, insanlığın üstün bir varlık olduğunu düşünemeyenler, İslam dinine düşmanlık etmiş, gençleri aldatmaya uğraşmış ve hiç ummadıkları bir zamanda yıkılıp, o, sımsıkı sarıldıkları dünya zevklerini bırakmış, Cehenneme gitmişlerdir. Çoğunun ismi unutulmuş, nam ve nişanları kalmamış, fakat İslam güneşi nurunu dünyaya yaymaya devam etmiştir.

Kâfirler, dünyanın dışı tatlı, içi acı olan ve dışı yaldızlı, içi zehirli olan ve başlangıcı hoş, sonu boş olan rahatlığına ve güzelliğine sarılıyor. Müslümanlar, Kurân-ı Kerîmin emirlerine, yani Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yoluna sarılmalı ve bu ışıklı yolda ilerlemeye durmadan çalışmalıdır. Dinde sonradan meydana çıkan, din düşmanları, dinde reformcular tarafından ve câhil, ahmak kimseler tarafından uydurulan, bidatlerden sakınmalıdır.]

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Bidat sâhibi olanlara, [yani Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında ve onun 4 halifesi zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkarılan, uydurulan sözleri, yazıları, usulleri ve işleri, ibâdet olarak, inananlara, yapanlara ve yaptıranlara] hürmet eden, dirilerini ve ölülerini metheden, bunları büyük bilen, din-i İslamı yıkmaya, dünyadan kaldırmaya yardım etmiş olur” buyuruyor.

Her müslüman, hem imanını korumaya, kaptırmamaya çalışmalı, hem de, Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine inanmayan kâfirleri sevmemelidir. [Fakat, sevmediklerine de, kötülük, zulüm yapmamalı, kâfirlere ve bidat sahiplerine tatlı dil ve güler yüz ile nasihat etmelidir. Onların felaketten kurtulmalarına, saadete kavuşmalarına çalışmalıdır.] Mazhar-i Can-ı Canan buyuruyor ki (Kâfirleri ve bidat sahiplerini ve açıkça günah işlemeye devam eden fasıkları sevmememiz emrolundu. Bunlarla konuşmamalı, evlerine, toplantılarına gitmemeli, selam vermemeli, arkadaşlık yapmamalıdır. Zaruret ve ihtiyaç olduğu zaman, zaruret miktarı kadar, bu yasaklara izin verilmiştir. Bu zaman, onlarla ihtilat câiz olur ise de, kalbin yine onları sevmemesi lâzımdır).

Cihat, câhil ana, babaların ve dünya çıkarları için uğraşan papazların ve keyifleri, zevkleri için zulüm, işkence yapan şeflerin aldattığı, inlettiği insanları küfürden, felaket yolundan kurtarmak, onları güç kullanarak, İslam ile şereflendirmektir. Cihat, küfür, işkence ve kötülük içinde yetiştirilmiş, karanlığa atılmış zavallıları, İslam ışığı ile aydınlanmalarına mâni olan diktatörlerin, sömürücülerin zararlarını yok etmek için, canını, malını fedâ etmektir. İnsanları, sonsuz Cehennem azabından kurtarmak, sonsuz Cennet nimetlerine kavuşturmak için, zor kullanmaktır. Cihatı fertler değil, devlet yapar. Fertlerin başkalarına saldırmalarına cihat değil, çapulculuk, barbarlık denir. Cihâtâ katılamayanın, mücahitlere duâ etmesi farzdır. Kâfirler, cihat sayesinde zâlimlerin işkencelerinden kurtularak îman ile şereflenir. İslamiyeti duyup, anladıktan sonra, îman etmeyenlerden, İslam devletinin adaleti altında yaşamayı kabul edenlerin dinine, canına, malına dokunulmaz. Bunlar, İslamın adaleti, şefkati altında hür ve rahat yaşar. Cihat sayesinde, hiçbir kâfir, işitmedim, bilseydim inanırdım diyemeyecektir. Müslümanların cihat etmek için çalışması, kuvvetlenmesi farzdır. Çalışmaz, cihat etmezse, bütün insanlığa büyük kötülük etmiş olur.

19 — (Kimyâ-i saadet) kitabı, 5. aslında diyor ki: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İmanın temeli ve en kuvvetli alâmeti, müslümanları sevmek ve müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemektir). Cenâb-ı Hakk’ın Îsâ aleyhisselâma emr-i ilâhîsinin meâl-i şerifi, (Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlukların ibâdetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz)dır. Her mümin, Allahü teâlâya düşman olanları sevmemeli, İslamiyete yapışanları sevmelidir. Bunu sözlerinde ve mümkün ise, hareketlerinde belli etmelidir. Âsî ve fasıklarla arkadaşlık etmemeli, fıskı çok olanlardan, çok kaçınmalıdır. Zâlimlerden, müslümanlara eziyet edenlerden daha ziyâde kaçınmalıdır. Fakat, yalnız kendisine zulüm edenleri afv ve zulmlerine sabır etmek lâzımdır ve çok iyidir. Büyüklerimizden bâzıları, fasıklara ve zâlimlere çok sert davranırdı. Bâzıları da, hepsine şefkat ve merhamet gösterip, nasihat ederdi. Yani her şeyin kaza ve kader ile olduğunu düşünerek, fasıklara ve zâlimlere acırlardı. Bu hâl, büyük ve kıymetli ise de, câhiller, ahmaklar, burada aldanır. İmanları zayıf ve İslamiyete uymakta gevşek olanlar, kendilerini Allahü teâlânın kaza ve kaderine râzı sanır. Halbuki bu rıza ve bağlılığın alâmeti vardır: Bir kimseyi döverler, malını alırlar, hakaret ederler de, hiç kızmaz, bunları affeder, acırsa, kazaya rızası olduğu anlaşılır. Fakat, kendine yapılanlara kızıp da, Allahü teâlâya karşı gelenlere acıyarak, kaderleri böyle imiş derse, dinde gevşeklik, münâfıklık ve ahmaklık etmiş olur. İşte, kaza ve kaderi bilmeyenlerin, fasıklara ve kâfirlere acımaları ve bunlara muhabbet etmeleri, imanlarının sağlam olmadığına alâmettir. İslamiyete karşı duranları ve müslümanlara düşman olanları sevmemek, bunları düşman bilmek farzdır. Cizye vermeyi kabul edenleri de, sevmemek farzdır. Mücadele sûresinin son âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ve kıyamet gününe îman edenler, Allahü teâlânın ve resûlünün düşmanlarını sevmezler. O kâfirler ve münâfıklar, müminlerin anaları, babaları, oğulları, kardeşleri ve başka yakınları olsa da, bunları sevmezler. Böyle olan müminleri Cennete koyacağım) buyuruldu.

Kâfirlere îtimat ederek, bunları müslümanların başına tayin etmek, müslümanlığı aşağılamak olup büyük günahtır. Bidat sahiplerini, yani müslüman görünüp, müslümanların imanlarını bozmak isteyenleri sevmemek, selamlarını bile almamak, bunların zararlarını müslümanlara duyurmak lâzımdır. İmanı olup ve ibâdet edip ve günahlardan kaçıp da, yalancı şahitlik, haksız hakimlik, yalan, dedikodu, iftirâ, alay gibi hareket ve söz ve yazıları ile müslümanları incitenlerle konuşmamak, sevişmemek lâzımdır. İmanı olup da ibâdet etmeyenlere, fâiz almak ve vermek, alkollü içkileri içmek, kumar oynamak gibi haram işliyen, fakat müslümanları incitmeyen fasıklara karşı yumuşak davranıp, nasihat etmeli, yola gelmezlerse, selam vermemeli, görüşmemeli, fakat hasta olunca ziyaret etmeli ve selâmina cevap vermelidir. [Söz ile yazı ile ve kaba kuvvet ile müslümanlara saldırmayan kâfirlere tatlı söz, güler yüz göstermeli, kimseye kötülük yapmamalıdır.]

20 — İslamiyet karşısında, kâfirler türlü yollar tutmuş, kollara ayrılmış ise de, iki kısımda toplanırlar: Birinci kısımdakiler, dünya işlerini ve ibâdetlerini yapıp müslümanlara saldırmaz. Bunlar, İslâmin kuvveti ve büyüklüğü karşısında, küçüklüklerini anlamış, cizye vermeyi kabul ederek İslâmin hakimiyetine ve adaletine sığınmıştır. Bu kâfirlere (Ehl-i zimmet) veya (Zimmi) denir. Böyle kâfirleri sevmemek, düşman bilmek lazım ise de, bunlara eziyet etmek, kalplerini incitmek haramdır. (Fetava-i Hayriye)de, (Siyer) kısmında diyor ki (Müslümanın yapması yasak olan şeyi, zimminin de yapması yasaktır. Zina, açıkta oruç yemek, oyun, çalgı, fâiz, açık gezmek onlara da yasaktır. Yalnız içki ve domuz onlara yasak değildir. Hastalarına, ziyafetlerine gitmek, onlarla yolculuk etmek câizdir). (Mülteka) ve (Dürr-ül-muhtar)da ve diğer fıkıh kitaplarında, tazir bahsinde diyor ki (Kâfirlere, sen zina yapıcısın veya bu manada fenâ söyleyen, onları da gıybet eden, bunlara kâfir diyerek inciten müslüman tazir olunur. Yani sopa ile döğülür. Çünkü, bunları incitmek de günahtır. Bunların malına dokunmak da günahtır).

(Dürr-ül-muhtar), 5. ciltte diyor ki (Zimmiye, yani gayrimüslim vatandaşa zulmetmek, müslümana zulmetmekten daha fenâdır. Hayvana zulüm, işkence etmek, zimmiye etmekten daha fenâdır. Zimmiyi eziyetlendirmemek için selam vermek ve musâfaha etmek câiz olur. Açıkça günah işliyen fasıka selam vermek de böyledir).

(Berika) kitabı, el afetlerini anlatırken diyor ki (İnsana ve yemeklere zarar veren karıncaları, eziyet etmeden ve suya atmadan öldürmek câizdir. İçinde karınca bulunan odunu, yere vurup silkeledikten sonra yakmak câizdir. Fare, bit, pire, akrep ve çekirgeyi her zaman öldürmek câizdir. Biti diri olarak yere atmak ve her canlayı yakmak mekruhtur. Zarar veren kediyi, kuduz köpeği ve yırtıcı hayvanları keskin bıçakla kesmek ve vurmak, zehirlemek câizdir. Dövmek câiz değildir. Dövmek, terbiye için olur. Hayvanın aklı olmadığı için terbiye edilmez. Öldürülmesi vâcib olanı, başka çare bulunmadığı zaman yakarak öldürmek câiz olur).
Kangren gibi hastalığı tedâvi için insanın bu uzvunu kesmek câiz olur. Taş almak için mesaneyi [böbreği, safra kesesini] yarmak câizdir. Hiçbir sebeple, hiçbir canlının yüzüne vurmak câiz değildir.

İkinci kısım kâfirlere gelince, bunlar, İslam güneşinin parlamasına dayanamaz. Bütün devlet kuvvetleri ile propaganda vasıtaları ile yalan ve çirkin iftirâlar yaparak, İslam dinini yıkmaya çalışırlar. Bu zavallılar, anlayamıyor ki İslamiyeti dünyadan kaldırmak, insanları saadetten, rahatlıktan ve kurtuluştan mahrum bırakmak demektir ve kendilerini ve bütün beşeriyeti, felaketlere, sıkıntılara sürüklemek, kısaca bindiği dalı kesmek demektir. Enfal sûresi, 60. âyetinde meâlen, (Kâfirlerin hücum ve işkencelerine uğramamak, onları da, saadet-i ebediyyeye kavuşturmak için, insan gücünün yettiği kadar durmadan çalışınız. En mükemmel harp vasıtalarını yapınız!) buyurulmuştur. Burada kâfirleri müslüman olmakla şereflendirmeyi veya cizye kabul ederek İslamiyetin himayesi altına girenlerin çalışmalarına, ibâdetlerine karışmayıp, canlarını, mallarını, namuslarını korumayı emrediyor. Bu sûretle, bütün dünyanın İslam bayrağı altında birleşmesini, îman etmesini, sevişmesini istiyor. İslamiyeti anladığı hâlde inat edip, inanmayanları da içine alan, umumî bir adalet ve saadet kurmayı, bütün insanlara, hayvanlara, dirilere, ölülere, yani her şeye, bir rahatlık kazandırmayı emrediyor.

21 — Ahirette Cehennemden kurtulmak, yalnız Muhammed aleyhisselâma tâbi olanlara mahsustur. Dünyada yapılan hayrat ve Hasenât, yani bütün iyilikler, bütün keşfler, bütün haller ve bütün ilimler Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolunda bulunmak şartı ile ahirette işe yarar. Yoksa, Allahü teâlânın Peygamberine tâbi olmayanların yaptığı her iyilik, dünyada kalır ve ahiretin harab olmasına sebep olur. Yani, iyilik şeklinde görünen, birer istidrâcdan başka bir şey olamaz.

22 — Nitekim, dünyadaki faydalı ve hayırlı işlerden Cenâb-ı Hakk’ın, en çok beğendiği, câmi yapmaktır. Câmi yapmanın, çok sevap olduğunu bildiren hadis-i şerifler vardır. Böyle olmakla beraber, Tevbe sûresi, 18. âyetinde meâlen: (Kâfirlerin câmi yapmaları câiz değildir. Yerinde ve yarar bir iş değildir. Onların câmi yapmaları ve diğer bütün beğendikleri işleri, kıyamette kendilerine yaramayacak ve Muhammed aleyhisselâma tâbi olmadıkları için, Cehenneme girip, çok acı azaplarda sonsuz olarak cezalandırılacaklardır) buyuruldu.

Âli-i İmrân sûresi, 85. âyetinde meâlen: (Muhammed aleyhisselâmın getirdiği İslam dininden başka din isteyenlerin, dinlerini Allahü teâlâ sevmez ve kabul etmez. Din-i İslama arka çeviren, ahirette ziyan edecek, Cehenneme girecektir) buyuruldu.
Bir kimse, binlerce sene ibâdet etse ve ömrünü, nefsini temizlemekle geçirse ve güzel huyları ile yanındakilere ve keşfettiği aletler ile bütün insanlara faydalı olsa, Muhammed aleyhisselâma tâbi olmadıkça ebedî saadete kavuşamaz.

Nisa sûresi, 13. âyet-i kerimesinde meâlen: (Allahü teâlânın ve Peygamberi Muhammed aleyhisselâmın emirlerine aldırış etmeyenler, beğenmeyenler, asra, fenne uygun değildir, modern ihtiyaçlara kâfi değildir diyenler, kıyamette Cehennem ateşinden kurtulamayacaklardır. Bunlara, Cehennemde, çok acı azap vardır) buyuruldu.

23 — Bu dünya, ahiretin tarlasıdır. Burada tohumlarını ekmeyip yiyenler, böylece bir tohumdan katkat meyve kazanmaktan mahrum kalanlar, ne kadar talihsiz ve ahmaktır. Kardeşin kardeşten kaçacağı, ananın evladını tanımıyacağı o gün için, hazırlanmıyorlar. Böyle kimseler, dünyada da, ahirette de zarardadırlar ve sonunda pişman olacaklardır. Aklı başında olan, bu dünyayı fırsat bilir. Bu kısa zamanda, yalnız dünya lezzetleri ile zevklenmek için değil, belki bu fırsatta, tohum ekmek ve bir hayırlı iş, yani Allahü teâlânın beğendiği işi yaparak, âyet-i kerimede bildirilen katkat fazla meyveleri toplamak istemelidir. Cenâb-ı Hak, bu kısa zamanda yapılacak, hayırlı işlere ve ibâdetlere sonsuz nimetler ihsan edecektir. Peygamberine tâbi olmayan, İslamiyeti beğenmeyenlere de, sonsuz azap yapacaktır.

[Nitekim, Nisa sûresi 172. âyet-i kerimesinde meâlen: (Muhammed aleyhisselâma inanıp, ahirete yarayan işleri yapanlara [yani ahkâm-ı İslamiyeye uyanlara], Allahü teâlâ, vaat ettiklerini verecek ve ayrıca çok ihsan yapacaktır. Allahü teâlâya ibâdet etmeyi, yani Muhammed aleyhisselâma itaat etmeyi, aşağılık, gericilik sanıp, kendilerine asıri ve münevver diyerek, büyüklük taslıyanlara, çok azap edecektir. Kendilerini herkesin üstünde sanan bu kâfirleri, Cehennemden kurtaracak bir yardımcı, Allahü teâlâdan başka bir kuvvet sâhibi bulunmayacaktır) buyuruldu.]

Niçin böyle sonsuz azap yapacağını kendisi bilir. İnsanların kısa akılları, bunun sebebini kavrayamaz. Mesela, dünyada yapılan cinayetlere de, çeşitli cezalar emretmiştir. Bunların sebebini ve hikmetini hiçbir insan anlayamaz. İşte, böyle geçici kısa bir zamandaki küfre, sonsuz azap edecektir.

Kurân-ı Kerîmdeki emirlerini ve İslamiyetin hükümlerinin hepsini akla uydurmaya, akla beğendirmeye kalkışan, Peygamberlik makâmının derecesini anlamamış ve inanmamış olur. Böyle, İslamiyeti akıl ile felsefe ile izaha ve inandırmaya çalışan kitapları okumamalıdır.

24 — Elmünkızü-mineddalal kitabında diyor ki: Akıl ile anlaşılan şeyler, his uzuvları ile anlaşılanların üstünde olduğu ve bunların yanlışını çıkardığı gibi, yani his uzuvlarımız, akıl ile anlaşılan şeyleri anlayamayacağı gibi, akıl da, Peygamberlik makâmında anlaşılan şeyleri kavramaktan acizdir. İnanmaktan başka çaresi yoktur. Akıl, anlayamadığı şeyleri nasıl ölçebilir. Bunların doğru ve yanlış olduğuna nasıl karar verebilir?

Nakil yolu ile anlaşılan, yani Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” söyledikleri şeyleri, akıl ile araştırmaya uğraşmak, düz yolda güç giden, yüklü bir arabayı, yokuşa çıkarmak için zorlamaya benzer. Yokuşa doğru at, kamçılanırsa, çabalaya çabalaya, ya yıkılıp canı çıkar. Yahut, alışmış olduğu düz yola kavuşmak için sağa, sola ve geriye kıvrılarak arabayı yıkar ve eşyalar harab olur. Akıl da, yürüyemediği, anlayamadığı ahiret bilgilerini çözmeye zorlanırsa, ya yıkılıp, insan aklını kaçırır veya bunları alışmış olduğu, dünya işlerine benzetmeye kalkışarak, yanılır, aldanır ve herkesi aldatır. Akıl, his kuvveti ile anlaşılabilen veya hissedilenlere benzeyen ve onlara bağlılıkları bulunan şeyleri birbirleri ile ölçerek, iyilerini kötülerinden ayırmaya yarayan, bir miyardır, bir alettir. Böyle şeylere bağlılıkları olmayan varlıklara eremeyeceğinden, şaşırıp kalır. O hâlde, Peygamberlerin bildirdikleri şeylere, akla danışmaksızın inanmaktan başka çare yoktur. Görülüyor ki Peygamberlere “aleyhimüssalâtü vesselâm” tâbi olmak, aklın gösterdiği bir lüzumdur ve aklın istediği ve beğendiği bir yoldur. Peygamberlerin, aklın dışında ve üstünde bulunan sözlerini, akla danışmaya kalkışmak, akla aykırı bir iş olur. Gecenin koyu karanlığında bilinmeyen yerlerde, pervasızca yürümeye ve engin denizde, acemi kaptanın, pusulasız yol almasına benzer ki her ân uçuruma, girdaba düşebilirler. Nitekim, felsefeciler ve tecrübeleri hayalleri ile izaha kalkışan maddeciler, akılları dışında bulunan sözlerinin çoğunda yanılmış, bir yandan birçok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da, insanların saadet-i ebediyyeye kavuşmalarına mâni olmuşlardır. Tecrübelerin dışına taşmayan akıl sahipleri, bu acıklı hâli, her zaman görmüş ve bildirmiştir. Misalleri çoktur. Felsefecilerin üstadlarından olan Aristo için meşhur Alman kimyâgeri profesör Fritz Arndt’ın da, İstanbul’da çıkan, türkçe (Tecribi kimyâ) kitabındaki “Fen ve ilim terakkîsinin, hemen hemen 1500 sene içinde durmuş olması, kısımen Aristo felsefesinin kabahatidir” yazısı, bu doğru sözlerden biridir.

Din-i İslamda aklın ermediği şeyler çoktur. Fakat, akla uymayan bir şey yoktur. Ahiret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve Ona ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilselerdi, binlerce Peygamberin gönderilmesine lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri görebilir, bulabilirdi ve Allahü teâlâ, haşa Peygamberleri boş yere ve lüzumsuz göndermiş olurdu. Hiçbir akıl, ahiret bilgilerini bulamayacağı, çözemeyeceği içindir ki Allahü teâlâ, her asırda, dünyanın her tarafına, Peygamber göndermiş ve en son ve kıyamete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya, Peygamber olarak, Muhammed aleyhisselâmı göndermiştir. Bütün Peygamberler, akıl ile bulunacak dünya işlerine dokunmayıp, yalnız bunları araştırmak, bulup faydalanmak için çalışmayı emir ve teşvik buyurmuş, kendileri dünya işlerinden her birinin, insanları ebedî saadete ve felakete nasıl sürükliyebileceklerini anlatmış ve Allahü teâlânın beğendiği ve beğenmediği şeyleri açık olarak bildirmişlerdir. O hâlde, insaf etmeli ki Allahü teâlânın sonsuz kudretinin inceliklerini meydana çıkaran, bugünkü teknik bilgilerden ve tecrübelerden haberi olmayan ve İslam büyüklerinin kitaplarını okuyup anlamak şöyle dursun, bunların isimlerini bile işitmemiş olduğu, sözlerinden anlaşılan, bir câhilin, filozof maskesi, profesör etiketi, gazete yazarı perdesi altında çalışan bir kâfirin, tam olmayan aklı ile ortaya attığı bir düşünce, nasıl olur da, Allah’ın Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sözlerinden üstün tutulur? Peygamberimizin kitaplarımızda yazılı ilim, sıhhat, fen, ahlak, hak, adalet ve bütün saadet kollarını kavrayan ve 1400 seneden beri dünyanın her tarafında gelmiş, ilim, tecrübe ve akıl sahiplerini hürmet ve hayranlıkta bırakan ve hiç birisinde kimse tarafından bir kusur ve hata bulunmamış olan, emirleri ve sözleri, bir câhil sözü ile nasıl lekelenebilir? Bundan daha büyük bedbahtlık ve zavallılık olabilir mi? Tam akıl, şaşmayan, yanılmayan akldır. Etrafa düşünceler savuran bu câhil, değil aklın erişemeyeceği şeylerde, belki kendi günlük işlerinde, hiç yanılmadığını iddia edebilir mi? Böyle bir iddiaya, kimse inanır mı? Değil bir insan, bugün en akıllı tanınan hıristiyanların, kendi aralarında, en akllıları olarak, seçtikleri meb’usları, bütün akılları ile bütün ilimleri ile başbaşa vererek, yaptıkları kanunları, az zaman sonra, yine kendileri beğenmeyip değiştiriyor. Yeryüzünde hiç bozulmayan ve değiştirilemeyecek bir şey vardır ki o da Allahü teâlânın Kurân-ı Kerîmi ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şerifleri, yani mübarek sözleridir.

Ahkâm-ı İslamiyyeyi iyice kavramış ve bugünkü medeniyetin temelini teşkil eden, fen kollarının tarihçesini incelemiş bir fen adamı, pek açık olarak görür ki tarih boyunca hiçbir zamanda, hiçbir teknik başarı, hiçbir fenni hakikat, İslamiyete karşı durmamış, dâima ona uygun bulunmuştur. Nasıl uygun olmasın ki tabiati incelemek ve madde ile kuvvet üzerinde çalışmak ve fen bilgilerinde akla güvenmek, İslamiyetin emrettiği şeydir. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmin birçok yerlerinde, (Sizden evvel gelip geçenlerin hayatlarını, gittikleri yolları ve başlarına gelenleri, gözden geçirip, onlardan ders alınız. Yerleri, gökleri, canlıları, cansızları ve kendinizi inceliyiniz! Gördüklerinizin içini, özünü araştırınız. Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hakimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız!) mealinde emirler buyurmaktadır.

İmanın altı şartından birincisi, Allahü teâlânın var olduğuna inanmaktır. Fen bilgisi olan akıllı bir kimse, bunu düşünerek kolayca anlayabilir. İmanın diğer şartları ve bütün ibâdetler, bundan sonra öğrenilir. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmin birçok yerinde, kâfirleri, neden akllarını kullanmadıkları için ve neden yerleri, gökleri ve kendilerini inceliyerek düşünmedikleri ve böylece imana kavuşmadıkları için, azarlamakta ve aşağılamaktadır. (Mârifetname)de diyor ki (Büyük İslam alimi Seyyid Şerif Cürcani, aklı olan, iyi düşünen bir kimse için, astronomi ilmi, Allahü teâlânın varlığını anlamaya, çok yardım eder diyor. İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki astronomi ve anatomi bilmeyen, Allahü teâlânın varlığını ve kudretini anlayamaz).

Evet, Îsâ aleyhisselâmın hak olan dini, az zaman sonra düşmanları tarafından sinsice değiştirilmişti. Bolüs adındaki bir yahudi, İsaya inandığını söyleyerek ve İseviliği yaymaya çalışıyor görünerek, gökten inen İncili yok etti. 4 kişi ortaya çıkıp, 12 Havariden işittiklerini yazarak, İncil adında 4 kitap meydana geldi ise de, Bolüsün yalanları, bunlara da karıştı. Barnabas [Barnabée] adındaki bir Havari, Îsâ aleyhisselâmdan işittiklerini ve gördüklerini doğru olarak yazdı ise de, bu Barnabas İncili de yok edildi. Uydurma İnciller zamanla çoğalarak, her yerde başka bir İncil okunur oldu. Büyük Kostantin putperest iken, nasraniyeti kabul etmiş ve İstanbul şehrini büyültüp imar etmiş ve Kostantiniye ismini vermişti. Bütün İncillerin birleştirilmesini emretmiş, miladın 325. senesinde, İznik’te 319 papazı toplayıp, yazdırdığı yeni İncile eski dini olan putperestlikten de birçok şey sokturmuştu. Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabul etmiş, yeni bir hıristiyanlık dini kurulmuştu. Îsâ aleyhisselâmın İncilinde ve Barnabas’ın yazdığı İncilde Allah’ın bir olduğu bildirilmişti. Eflatunun ortaya attığı teslis [Trinite] fikri, ilk yazılan 4 bozuk İncilde yer almıştı. Kostantin, bu teslis fikrini de yeni İncile koydurdu. Aryüs ismindeki bir papaz, bu yeni İncilin yanlış olduğunu, Allah’ın bir olup Îsâ aleyhisselâmın, Onun oğlu değil, kulu olduğunu söyledi ise de, bunu dinlemediler, hatta aforoz ettiler. Aryüs Mısır’a kaçtı ve orada tevhidi neşretti ise de, öldürüldü.

Kostantin’den sonra gelen krallar, Aryüs’ün mezhebi ile yeni hıristiyanlık arasında şaşkın oldu. İstanbul’da 2. ve sonra 4. , daha sonra, İzmir ile Aydın arasında bulunan Efes [Ephesus]de 4. ve Kadıköy’de 5. ve İstanbul’da 6. meclisler kurulup, yeni yeni İnciller meydana çıktı. Nihâyet, Alman papazı, Luther Martin ve Calvin [Kalven] 931 [m. 1524] senesinde son değişiklikleri yaptı. Bu yeni İncile inanan hıristiyanlara (Protestan) denildi. Böylece, hıristiyanlık dini, akıl ve hakikat dışında, acayip bir şekil aldı. Avrupa’da hıristiyanlığa karşı, yerinde olarak yapılmış olan hücumlar, İslamiyete karşı nasıl tevcih olunabilir?

Ahirette azaplardan kurtulmak, ancak Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlıdır. Onun gösterdiği yolda giden, Allahü teâlânın sevgisine kavuşur. Ona tâbi olan, Allahü teâlâya sâdık kul olmak saadetine erer. Dünyaya gelmiş olan 124 binden ziyâde Peygamberin en büyükleri, Ona tâbi olmayı istemiştir. Mûsâ “aleyhisselâm” Onun zamanında bulunsaydı, O büyüklüğü ile beraber, Ona tâbi olmayı severdi. Îsâ aleyhisselâmın gökten inip, Onun dini yolunda yürüyeceğini herkes bilir. Onun ümmeti olan müslümanlar, Ona tâbi oldukları için, bütün insanların hayırlısı ve en iyileri oldu. Cennete gireceklerin çoğu bunlar oldu ve Cennete herkesten önce gireceklerdir.

25 — Kurân-ı Kerîm, nazm-ı ilâhîdir. Nazım, lügatta, incileri ipliğe dizmeye denir. Kelimeleri de, inci gibi, yanyana dizmeye nazım denilmiştir. Şiirler birer nazımdır. Kurân-ı Kerîmin kelimeleri arâbidir. Fakat, bu kelimeleri yanyana dizen, Allahü teâlâdır. Bu kelimeler, insan dizisi değildir. Muhammed “aleyhisselâm”, Allahü teâlâ tarafından, mübarek kalbine bildirilen şeyleri, Arapça olarak anlatırsa, Kurân-ı Kerîm olmaz. Bunlara (Hadis-i kudsi) denir. Kurân-ı Kerîmdeki Arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından dizilmiş olarak âyetler halinde gelmiştir. Cebrâil ismindeki bir melek, bu âyetleri, bu kelimelerle ve bu harflerle okumuş, Muhammed “aleyhisselâm” da, mübarek kulakları ile işiterek, ezberlemiş ve hemen Ashâbına okumuştur. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmi Kureyş kabilesinin lügatı ile dili ile gönderdi. (Redd-ül-muhtar) kitabı, 3. cilt, yemin bahsinde buyuruyor ki [(Feth-ul-kadir) kitabında da denildiği gibi, Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmi, harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahluktur. Bu harf ve kelimelerin mânâsı, kelam-ı ilâhîyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kuran denir. Kelam-ı ilâhîyi gösteren mânâlar da Kurandır. Bu kelam-ı ilâhî olan Kuran mahluk değildir. Allahü teâlânın, başka sıfatları gibi, ezeli ve ebedidir]. Kurân-ı Kerîm, Kadir gecesinde inmeye başlamış ve hepsinin inmesi 23 sene sürmüştür. Tevrat, İncil ve bütün kitaplar ve sayfalar ise, hepsi birden, bir defada inmişti. Hepsi, insan sözüne benziyordu ve lafzları mucize değildiler. Onun için çabuk bozuldu, değiştirildiler. Kurân-ı Kerîm ise, Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinin en büyüğüdür ve insan sözüne benzememektedir. Bunlar, İmâm-ı Rabbânî (Mektûbât)ının, 3. cildi, 100. mektubunda ve (Huccet-ullahi alel’âlemin)de ve Zerkaninin (Mevahib) şerhı, 5. cildinde uzun yazılıdır.

Cebrâil “aleyhisselâm” her sene bir kere gelip, o ana kadar inmiş olan Kurân-ı Kerîmi, Levh-il-mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Ahirete teşrif edeceği sene, iki kere gelip, tamâminı okudular. Muhammed “aleyhisselâm” ve Ashâb-ı kirâmdan çoğu, Kurân-ı Kerîmi tamamen ezberlemişti. Bâzıları da, bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed “aleyhisselâm”, ahirete teşrif ettiği sene, halife Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kurân-ı Kerîmi, kağıt üzerine yazdırdı. Böylece, (Mushaf) veya (Mıshaf) denilen bir kitap meydana geldi. 33.000 sahabi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sureler belli değildi. III. halife Osman “radıyallâhu anh”, hicretin 25. senesinde, sureleri birbirinden ayırttı. Yerlerini sıraladı. 6 tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Mısır, Bağdat [Kufe], Yemen, Mekke ve Medineye verdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

Kurân-ı Kerîmde 114 sûre ve 6236 âyet vardır. Ayetlerin sayısının 6236 dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir ayetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veya birkaç kısa ayetin, bir büyük âyet, yahut surelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir. Bu hususta (Bostan-ül-ârifin)de geniş bilgi vardır.

Her şairin, nazım yapmak kabiliyeti başkadır. Mesela, Mehmed Akif’in ve Nabi’nin şirlerini iyi bilen usta bir edebiyatçıya, Mehmed Akif’in, son yazdığı bir şirini götürüp, bu, Nabinin şiridir desek, bu şiri, hiç işitmemiş olduğu hâlde, okuyunca: (Yanılıyorsunuz! Ben Nabi efendinin ve Mehmed Akif’in, tabiat-ı şiriyelerini iyi bilirim. Bu şiir Nabinin değil, Mehmed Akif’indir) demez mi? Elbette der. İki Türk şairinin türkçe kelimeleri nazım etmesi, dizmesi çok farklı olduğu gibi, Kurân-ı Kerîm hiçbir insan sözüne benzemiyor. Kurân-ı Kerîmin insan sözü olmadığı tecrübe ile de ispat edilmiştir ve her zaman edilebilir. Şöyle ki bir Arap şairi, bir sayfada, edebi sanat inceliklerini göstererek, bir şey yazmış, bunun arasına birkaç satır hadis-i şerif ve başka yerinde de, aynı şeyi anlatan bir âyet-i kerime koyup, hepsi bir arada, İslamdan ve Kurandan haberi olmayan, arabisi kuvvetli birisine, bir adâmin yazısı diye okutturulmuştur. Okurken, hadis-i şerife gelince, durmuş ve (Burası, yukarısına benzemiyor. Buradaki sanat daha yüksek) demiştir. Sıra, âyet-i kerimeye gelince, şaşkın bir hâlde (Burası hiçbir söze benzemiyor. Mânâ içinde, mânâ çıkıyor. Hepsini anlamaya imkan yok) demiştir.

Kurân-ı Kerîm, hiçbir dile hatta Arapçaya da tercüme edilemez. Herhangi bir şirin, kendi diline bile tam tercümesine imkan yoktur. Ancak meali ve izahı olur. Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlamak için tercümesini okumamalıdır. Bir ayetin mânâsını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu ayette, ne demek istediğini anlamak demektir. Bu ayetin herhangi bir tercümesini okuyan kimse, murad-ı ilâhîyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre yaptığı mealini öğrenir. Bir câhilin, bir dinsizin yaptığı tercümeyi okuyan da, Allahü teâlânın dediğini değil, tercüme edenin, anladım sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.

Köylüye ait bir kanunu, hükümet, doğruca köylüye göndermez. Çünkü, köylü okuyabilse bile anlayamaz. Bu kanun önce, valilere gönderilir. Valiler, iyi anlayıp, izahını ekleyerek, kaymakâmlara, bunlar da daha açıklayarak, muhtarlara anlatır. Muhtar, yalnız okumakla anlayamaz. Muhtar da, ancak, köylü dili ile köylüye söyler. İşte, Kurân-ı Kerîm de, ahkâm-ı ilâhîyidir. Kanun-ı Rabbânîdir. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde kullarına saadet yolunu göstermiş ve kendi kelamını insanların en yükseğine göndermiştir. Kurân-ı Kerîmin mânâsını, yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlar. Başka kimse, tam anlayamaz. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, ana dili olarak Arabî bildikleri, edip ve beliğ oldukları hâlde, bazı âyetleri anlayamaz, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” sorarlardı.

Mesela Ömer “radıyallâhu anh”, bir yerden geçerken, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallâhu anh” bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeye çekindiler. Ertesi gün, Ömeri “radıyallâhu anh” görünce, (Ya Ömer, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim) dediler. Çünkü, dâima, (Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!) buyururdu. Ömer “radıyallâhu anh”, (Dün Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, Kurân-ı Kerîmden anlayamadığı bir ayetin mânâsını sormuş, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, bir şey anlayamadım) dedi. Çünkü, Ebû Bekrin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer “radıyallâhu anhüma”, o kadar yüksek idi ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu) buyurdu. Böyle yüksek olduğu hâlde ve arabiyi çok iyi bildiği hâlde, Kurân-ı Kerîmin tefsirini bile anlayamadı. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, herkese, derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekrin derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hatta Cebrâil “aleyhisselâm” dahi, Kurân-ı Kerîmin mânâsını, esrarını, Resûlullaha sorardı. [(Hadika)da, dil afetlerini anlatırken buyuruyor ki (… Resûlullahın, Kurân-ı Kerîmin hepsinin tefsirini Ashâbına bildirdiğini İmâm-ı Süyuti haber vermektedir).]

Hülâsa, Kurân-ı Kerîmin mânâsını yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Kurân-ı Kerîmi tefsir eden Odur. Doğru tefsir kitabı da, Onun hadis-i şerifleridir. Din âlimlerimiz, uyumayarak, dinlenmeyerek, istirahatlarını fedâ ederek, bu hadis-i şerifleri toplayıp, tefsir kitaplarını yazmışlardır. (Beydavi) tefsiri bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsir kitaplarını da anlayabilmek için, 30 sene durmadan çalışıp, 20 ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu 20 ana ilmin kolları, 80 ilimdir. Ana ilimlerden biri, (Tefsir) ilmidir. Bu ilimlerin ayrı ayrı âlimleri ve çok kitapları vardır. Bugün kullanılan bazı Arabî kelimeler, fıkıh ilminde başka manaya, tefsir ilminde ise daha başka manaya gelmektedir. Hatta aynı bir kelime, Kurân-ı Kerîmdeki yerine, aldığı edâtlara göre, başka mânâlar bildirmektedir. Bu geniş ilimleri bilmeyenlerin, bugünkü Arapçaya göre, yaptıkları Kuran tercümeleri, Kurân-ı Kerîmin mânâsından bambaşka bir şey oluyor. Kurân-ı Kerîmin mânâsından, mezayasından, rumuzundan, işaretlerinden, herkes imanının kuvveti kadar, bir şey anlayabilir. Tefsir, anlatmakla, yazmakla olmaz. Tefsir, din büyüklerinin kalplerine doğan bir nurdur. Tefsir kitapları, bu nurun anahtarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca, mücevherler meydana çıktığı gibi, o tefsirleri okumakla, kalbe bu nur doğar. 80 ilmi iyi bilenler, tefsirleri anlayıp, bizim gibi din cahillerine bildirmek için, çeşitli derecedeki insanlara göre, binlerle kitap yazmışlardır. (Mevakib), (Tibyan) ve (Ebülleys) gibi, türkçe kıymetli tefsirler, bu kitaplardandır. (Tibyan tefsiri), hicretin [1110] senesinde yapılmış bir tercümedir. Konyalı Vehbi efendinin tefsiri, bir vaaz kitabıdır. Yeni yazılan türkçe tefsirlerin ve ilmihallerin, en kıymetlisi sanılanlarında bile şahsi düşünceler bulunmakta, okuyanlara zararı, faydasınden çok olmaktadır. Hele İslam düşmanlarının, bidat sahiplerinin, Kurân-ı Kerîmin mânâsını bozmak için yaptıkları tefsir ve tercüme kitapları, birer zehrdir. Bunları okuyan genç zihinlerde, bir takım şüpheler, itirazlar hâsıl oluyor. Zaten, bizim gibi, din bilgisi az olanların, İslamiyeti öğrenmek için, tefsir ve hadis-i şerif okuması uygun değildir. Çünkü, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifi yanlış anlamak veya şüphe etmek insanın imanını giderir. Yalnız Arapça bilmekle, tefsir ve hadis anlaşılmaz. Arapça bilenleri, din alimi sanan, aldanır. Beyrut ve başka yerlerde ana dili Arapça olan, Arap edebiyatını iyi bilen, çok papaz var. Fakat, hiçbirinin İslamiyetten haberi yok. Çıkardıkları, 1956 baskılı (El-müncid) ismindeki lügat kitabında, İslam isimlerini, hatta Medinenin Bâkî mezarlığının ismini ve hatta, Resûlullah efendimizin vefât tarihini bile yanlış yazmışlardır.

Kurân-ı Kerîmin hakiki mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen bir kimse, din âlimlerinin kelam ve fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır. Bu kitapların hepsi, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden alınmış ve yazılmıştır. Kuran tercümesi diye yazılan kitaplar, doğru mânâ veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksatlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebep olur.
Kurân-ı Kerîmin, latin harfleri ile yazılmasına da imkan olmuyor. Çünkü bu harflerde, Kurân-ı Kerîm harflerinin hepsinin karşılığı yoktur. Bunun için, mânâ bozuluyor. Okunan, Kuran olmayıp, mânâsız bir ses yığını olacağı 1986 baskılı (El-muallim) mecmuasında da uzun yazılıdır. Mesela, ehad yerine ehat derse, namaz fâsid oluyor.

Bugün, çok kimsenin, böyle bozuk tercümeleri ve latin harfi ile yazılmış, ne olduğu belirsiz kitapları (türkçe Kuran) diye gençliğin önüne sürdükleri, köylere dağıttıkları görülüyor. (Arapça Kuran, yabancı dildir. Onu okumayın! Öz dilimizle bunu okuyun) diyorlar. Böyle söyleyenlere dikkat edilirse, çoğunun namaz kılmadığı, oruç tutmadığı, haramlara, hatta dinsizliğe dalmış bulunduğu, müslümanlığa, yalnız laf ile bağlı olduğu anlaşılıyor. Bu kimseler, radyoda, barlarda Beethovenin 9 senphonisini, Mozart’ın Figarosu’nu ve Molyer’in şirlerini niçin almanca, italyanca, fransızca söylüyorlar ve dinliyorlar? Bunlar yabancı dildir. Öztürkçe söylemek lâzımdır demiyorlar? Bu senfonileri, komedileri türkçeye tercüme etmiyorlar. Çünkü, türkçeye tam çevrilemeyeceğini biliyorlar. Türkçesinden, nefsleri zevk alamıyor. Türkçelerine Beethoven’in, Şopen’in eseri denilemiyor. İşte müslümanlar da, bu tercümelerden Kurân-ı Kerîmin zevkıni alamaz, ruhlarını besliyemez.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanıp 1381 [m. 1961] de neşredilen, (Kurân-ı Kerîmin türkçe meali) adındaki tercümenin önsözünde de, yukarıda bildirdiklerimiz çok güzel dile getirlimiştir. Diyanet işleri reisi muhterem H.Hüsnü Erdem imzasını taşıyan bu önsözde diyor ki (Kurân-ı Kerîm gibi ilâhî belâgat ve icazı haiz bir kitap, yalnız türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Eski tefsirlerin ışığı altında verilen manalara da tercüme değil, meal demek uygundur. Kuranın yalnız mânâsını ifade eden sözleri, Kuran hükmünde tutmak, namazda okumak ve aslına hakkıyla vakıf olunmadan ahkâm çıkarmak câiz olmaz. Hiçbir tercüme, aslının yerini tutamaz. Kurân-ı Kerîmde, muhtelif manalara gelen lafzlar vardır. Böyle bir lafzı tercüme etmek, çeşitli mânâlarını bire indirmek olur ki verilen tek mânânın, murad-ı ilâhî olduğu bilinemez. Bunun için, Kuran tercümesi demeye cesaret edilemez. Kurân-ı Kerîmi tercüme etmek başka, tercümeyi Kuran yerine koymaya kalkışmak başkadır). Önsözden sonra yapılan açıklamalarda diyor ki (Bu ilâhî, beşer üstü ve muciz kitabın tam hakkını vererek aynen türkçeye çevrilmesi mümkün değildir. Bu itibarla, en isabetli yol, âyetleri kelime kelime aynen tercüme etmek yerine, Arapça aslından anlaşılan mânâ ve meali türkçe ile ifade yolu olsa gerektir. Kurân-ı Kerîmin nazım-ı celilini, aslındaki icaz ve belâgatini muhafaza ederek tercüme etmek mümkün değildir. Fakat, meal olarak tercümesi mümkündür. Bir dilden başka bir dile yapılan tercümelerde, her iki dilin hususiyetlerini hakkıyla belirtmeye imkan yoktur. Avrupada ilk Kuran tercümesi 537 [m. 1141] de latinceye yapılmıştır. 919 [m. 1513] da italyancaya, 1025 [m. 1616] de almancaya, 1056 [m. 1647] da fransızcaya ve 1057 [m. 1648] de ingilizceye tercüme edilmiştir. Bugün, bu dillerin her birinde 30 kadar tercümeleri vardır. Ancak çeşitli eğilimli kimselerin yaptıkları tercümelerde, pek yanlış, hatta garazkarane olanlar vardır. Kurân-ı Kerîmi başka dillere tercüme etmek câizdir. Fakat, tercümeden İslam dininin ahkâminın hepsi öğrenilemez. Hadis-i şeriflerle, icmâ ve kıyas yolu ile Sâbit olan hükümler de vardır. Bunlar, tafsilatı ile fıkıh kitaplarından öğrenilir).

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki İstanbul’da, Beyazıt umumî kütüphanesi, şeyhul-İslam Veliyüddin efendi kısmında, binyediyüzaltı numaralı kitabın 224. sayfasında diyor ki (Kuran tercümesi, Kuran değildir. Çünkü Kuran, malum muciz olan nazımdır. Tercüme edilince, icazı zail olmaktadır. Bir şiir tercüme edilince, şiir olmaktan çıkar). Kitap, İmâm-ı Nevevinin (Ezkâr) kitabının şerhidir. Müellifi, Ebû Abdullah Muhammed Şemsüddin Ukayli Behnesi Şâfiî nakşi 1001 [m. 1592] de vefât etmiştir. Behnes, Mısır-ı vüstada bir kasabadır.

Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde, (Benim kitabım arâbidir) diyor. (Muhammed aleyhisselâma, bu Kuranı Arabî dil ile indirdim) buyuruyor. O hâlde, Allahü teâlânın melek ile indirdiği kelimelerin, harflerin ve mânâların toplamı Kurandır. Böyle olmayan kitaplara, Kurân-ı Kerîm denemez. Bu kitaplara Kuran diyen müslümanlıktan çıkar. Kâfir olur. Başka dile hatta arabîye çevrilirse, Kuran açıklaması denir. Mânâsı bozulmadan da, bir harfi bile değişince, Kuran olmaz. Hatta hiçbir harfi değişmeden, okunmasında ufak değişiklik yapılırsa, Kuran denmez.

(Rıyad-ün-nasıhin)de diyor ki: Arabî gramer şartlarına uyan ve manayı değiştirmeyen, fakat bazı kelimeleri Osman radıyallâhu anhın topladığına benzemeyen Kurân-ı Kerîme (Kıraat-i şazze) denir. Bunu namazda da, başka yerde de okumak câiz değildir, günahtır. Kıraat-i şazzeyi, Ashâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birkaçı okumuş, fakat söz birliği olmamıştır. Ashâb-ı kirâmdan birinin okuduğu bildirilmeyen bir okumaya (Kıraat-i şazze) denmez. Böyle okuyanı hapsetmek, dövmek lâzımdır. Din âlimlerinden hiçbirinin okumadığı şekilde okumak, manayı ve kelimeleri bozmasa bile küfürdür.

Kurân-ı Kerîmin başka dillere yapılan çevirmelerine Kuran denmez. Bunlara, Kurân-ı Kerîmin meali, yani açıklaması denir. Bunlar, mütehassıs olan ve iyi niyetli, halis müslümanlar tarafından hazırlanmış ise, Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlamak için okunabilir. Buna bir şey denmez. Bunlar, Kuran diye okunamaz. Bunları, Kuran diye okumak, sevap olmaz. Günah olur. Müslümanlar, Kurân-ı Kerîmi, Allahü teâlânın indirdiği gibi okumalıdır. Mânâsını bilmeden okumak da sevaptır. Mânâsını anlayarak okumak, elbette daha çok sevap ve daha iyidir.

Mısır, Irak, Hicaz, Fas Arapçaları birbirine benzemiyor. Kurân-ı Kerîm, bunlardan hangisinin dili ile açıklanacak? Kurân-ı Kerîmi anlamak için, şimdiki Arapçayı değil, Kureyş dilini bilmek lâzımdır. Kurân-ı Kerîmi anlamak için, yıllarca dirsek çürütmek, çalışmak lâzımdır. Biz, böyle çalışıp anlayan, İslam âlimlerinin yazmış oldukları tefsirlerden, açıklamalardan okuyup anlamalıyız. Derme çatma tercümeleri okuyan gençler, Kurân-ı Kerîmi, mitolojik hikayeler, lüzumsuz, faydasız düşünceler, bayağı sözler sanır. Kurandan, İslamdan soğuyup, kâfir olur. Demek ki gençlerin önüne Kuran tercümelerini sürerek, öztürkçe Kuran okuyunuz, yabancı dil olan Arapça Kuranı okumayınız demek, müslüman yavrularının, şehit evlatlarının dinsiz yetişmesini isteyen İslam düşmanlarının, zındıkların yeni bir taktiği, hilesi olsa gerektir.

İbni Hacer-i Mekki hazretleri, (Fetava-i fıkhiyye) kitabının 37. sayfasında buyuruyor ki (Kurân-ı Kerîmi arabîden başka harf ile yazmak ve başka dile tercüme edip, Kurân-ı Kerîm yerine bunu okumak, söz birliği ile haramdır. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” Fâtihayı İranlılara fârisî harflerle yazmadı. Tercümesini de yazmadı. Fâtiha sûresinin fârisî tefsirini yazdı. Arabîden başka harf ile yazmak ve böyle yazılmış Kuranı okumak haramdır. Kurân-ı Kerîmi Arabî harflerle, okunduğu gibi yazmak sûreti ile değiştirmek bile söz birliği ile haramdır. Böyle yapmak (Selef-i sâlihin)in, yani ilk yıllardaki müslümanların yaptıklarını beğenmemek, onları câhil bilmek olur. Mesela, Kurân-ı Kerîmde, (Ribu) yazılı ise de, (Riba) okunur. Bunu, okunduğu gibi (Riba) yazmak câiz değildir. Kurân-ı Kerîmi böyle yazarken ve başka dile tercüme ederken, Allah kelâminın icazı bozulmakta, nazım-ı ilâhî değişmektedir. Herhangi bir surede bulunan ayetlerin yerlerini değiştirmek haramdır. Çünkü, ayetlerin sırası katî olarak doğrudur. Surelerin sıralarının doğruluğu ise zannîdir. Bunun için, surelerin yerini değiştirerek okumak, yazmak mekruh olmuştur. Kurân-ı Kerîmi başka harflerle veya tercümesini yazmak, okumak, öğrenmesini kolaylaştırır demek doğru değildir. Kolay olsa bile câiz olmasına sebep olamaz).

(Mevduat-ül-ulum)da diyor ki (Kurân-ı Kerîmdeki bilgiler 3 kısımdır: Birincisini hiçbir kuluna bildirmemiştir. Kendisini, isimlerini ve sıfatlarını kendinden başka kimse bilemez. 2. kısım bilgileri, yalnız Muhammed aleyhisselâma bildirmiştir. Bu yüce Peygamberden ve Onun varisi olan rasih âlimlerden başka kimse bunları anlayamaz. Müteşâbih âyetler böyledir. 3. kısım bilgileri, Peygamberine bildirmiş ve ümmetine öğretmesini emir buyurmuştur. Bu ilimler de ikiye ayrılır: Birinciler, geçmiş insanların hallerini bildiren (Kısas) ve dünyada, ahirette yaratmış olduğu ve yaratacağı şeyleri bildiren haberler (Ahbar)dır. Bunlar, ancak Resûlullahın bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile tecrübe ile anlaşılamaz. Üçüncü kısım bilgilerin ikincileri, akıl, tecrübe ve Arabî ilimler ile anlaşılabilir. Kurân-ı Kerîmden ahkâm çıkarmak ve fen bilgilerini anlamak böyledir. İmâm-ı Nesefi “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Akâid)de buyuruyor ki Arabî ilimlere göre mânâ verilir. İsmaili sapıkları gibi, başka mânâlar vermek, ilhad ve küfür olur.

Kendi aklı ve görüşleri ile bozuk tefsirler yapanlar 5 türlüdür:

1) Tefsir için lazım olan bilgileri bilmeyen cahillerdir.

2) Müteşâbih âyetleri tefsir edenlerdir.

3) Sapık fırkalardakilerin, zındıkların ve dinde reformcuların, bozuk düşünce ve isteklerine uygun tefsir yapanlardır.

4) Delil ve senet ile iyi anlamadan tefsir yapanlardır.

5) Nefse ve şeytana uyarak yanlış tefsir yapanlardır).

26 — Ahkâm-ı İslameyenin hepsi Kurân-ı Kerîmden çıkmaktadır. Kurân-ı Kerîm, bütün Peygamberlere “salevâtullahi aleyhim” gönderilmiş olan, bütün kitaplardaki ahkamı ve daha fazlasını kendisinde toplamaktadır. Gözleri kör, ilimleri az, akılları kısa olanlar, bunu göremez. Kurân-ı Kerîmdeki bu ahkâm 3 kısımdır:

Birinci kısım ahkamı, ilim ve akıl sâhibi, (İbaret-i nass) ile ve (İşaret-i nass) ile ve (Delâlet-i nass) ile ve (Mazmun-i nass) ile ve (İltizam-i nass) ile ve (İktiza-i nass) ile kolayca anlayabilir. Yani, her âyet-i kerimede, ibaret, delâlet, işaret, iltizam, iktiza ve tÂzammün bakımından çeşitli mânâlar ve hükümler vardır. (Nass), mânâları açık ve meydanda olan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere denir.
Kurân-ı Kerîmdeki ahkamdan ikinci kısmı açıkça anlaşılmaz. İctihad ve istinbat yolu ile meydana çıkarılabilir.

Ahkâm-ı ictihadiyede, Ashâb-ı kirâmdan biri, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” uymayabilirdi. Fakat bu ahkâm, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında hatalı ve şüpheli olamazdı. Çünkü, Cebrâil “aleyhisselâm” gelerek, yanlış olan ictihadlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile batıl birbirinden hemen ayrılırdı. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahirete teşrifinden sonra meydana çıkarılan ahkâm ise, böyle olmayıp, doğru ile yanlış ictihadlar karışık kaldı. Bundan dolayıdır ki vahiy zamanında ictihad olunan ahkamı, hem yapmak, hem de inanmak lâzımdır. Peygamberimizden sonra ictihad olunan ahkamı da yapmak lazım ise de, icmâ hâsıl olmayan ictihadlarda şüphe etmek, imanı gidermez. [Bu husus (Mektûbât)ın 2. cilt, 36. mektup sonunda da yazılıdır.]

Kurân-ı Kerîmde bulunan ahkamdan üçüncü kısmı, o kadar derin ve gizlidir ki bunları anlayıp çıkarmaya insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” gösterilmiş, bildirilmiştir. Başkasına bildirilmez. Bu ahkâm da, Kurân-ı Kerîmden çıkarılıyor ise de, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” tarafından açıklanmış olduklarından, bunlara (Sünnet) denir. Birinci ve üçüncü kısım ahkamda kimse, Peygamberden “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayrılamaz. Bütün müslümanların, bunlara inanması ve tâbi olması lâzımdır. Ahkâm-ı ictihadiyede ise, her müctehidin kendi çıkardığı hükme tâbi olması lâzımdır. Başka müctehidlerin ahkâmina tâbi olamaz. Bir müctehid, başka müctehide, ictihadından dolayı yanıldı, doğru yoldan ayrıldı diyemez. Zira, her müctehide, kendi ictihadı haktır ve doğrudur. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” uzak memleketlere gönderdiği Ashâb-ı kirâma, karşılaşacakları meselelerde, Kurân-ı Kerîmin hükmü ile hareket etmelerini, Kurân-ı Kerîmde bulamazlar ise, hadis-i şeriflerde aramalarını, burada da bulamazlar ise, kendi rey ve ictihadları ile amel etmelerini emir buyururdu. Kendilerinden daha âlim, daha yüksek olsalar bile başkalarının fikir ve ictihadlarına tâbi olmaktan men’ ederdi. Hiçbir müctehid ve Ashâb-ı kirâmdan hiçbirisi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” başkalarının ictihadlarına bozuk demedi. Kendilerine uymayanlara, fasık ve sapık gibi kötü şeyler söylemedi.

Ashâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sonra gelen müctehidlerin en büyüğü, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfedir “radıyallâhu anh”. Bu büyük imâm, her hareketinde, vera ve takvâ üzere idi. Her işinde Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” tam mânâsı ile tabi idi. İctihad ve istinbatta, öyle yüksek bir dereceye ulaşmıştı ki buraya kimse varamadı.

[Kendisinden daha önceleri, daha âlim ve daha yüksek kimseler geldi ise de, onların zamanında sapıtmalar yayılmamış olduğundan, doğruyu ayıracak miyarlar hazırlamamışlar, diğer daha kıymetli işlerle uğraşmışlardır.]

İmâm-ı Şâfiî hazretleri, İmâm-ı Âzâmin ictihadının inceliğinden, az bir şey anlayabildiği içindir ki (Bütün müctehidler, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin çocuklarıdır) demiştir. Îsâ “aleyhisselâm”, kıyamete yakîn bir zamanda, gökten inerek, Muhammed aleyhisselâmın dinine göre hareket edecek ve Kurân-ı Kerîmden ahkâm çıkaracaktır. İslam büyüklerinden İmâm-ı Muhammed Parisa hazretleri buyuruyor ki (Îsâ “aleyhisselâm” gibi büyük bir Peygamberin, ictihad ile çıkaracağı bütün ahkâm, Hanefi mezhebindeki ahkama benziyecek, yani, İmâm-ı Âzâmin ictihadına uygun olacaktır). Bu da, İmâm-ı Âzâmin “radıyallâhu anh” ictihadının, ne kadar çok isabetli ve doğru olduğunu bildiriyor. Evliyâ, kalp gözleriyle, Hanefi mezhebini, büyük deniz gibi, diğer mezhepleri, ufak dereler, ırmaklar gibi görmüş olduklarını söylemişlerdir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretleri, ictihadında da sünnete tâbi olmakta, herkesten ileri gitmiş, Mürsel hadisleri bile Müsned hadisler gibi, senet olarak almıştır ve Ashâb-ı kirâmın sözlerini, kendi görüşlerinin, buluşlarının üstünde tutmuştur. Onların, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında, sohbetinde bulunmak şerefi ile kazandıkları derecelerin büyüklüğünü, herkesten daha iyi anlamıştır. Diğer hiç bir müctehid böyle yapamamıştır. İmâm-ı Âzam için, kendi görüşü ile ahkâm çıkarıp, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere bağlı kalmamıştır diyenler, yeryüzünde asırlardan beri ibâdet etmekte olan milyonlarca müslümanı, yanlış ve uydurma yolda bulundurmakla ve hatta müslümanlıktan ayrı kalmakla lekelemiş oluyor. Bunu ise, ya kendi cehllerini de bilmeyen kara kafalı câhiller, yahut din-i İslamı yıkmak, bozguna uğratmak isteyen İslam düşmanları, zındıklar söyler. Birkaç câhil, birkaç zındık, birkaç hadis ezberleyip, ahkâm-ı İslamiyeyi bu kadarcık sanarak, işitmedikleri ve bilmedikleri hükümleri inkâr ediyor. Evet, bir kaya kovuğunda ilişmiş kalmış bir böcek, yerleri ve gökleri, bu delikten ibaret sanır.
Ehl-i sünnetin reisi, fıkıhın kurucusu, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfedir “rahmetullahi teâlâ aleyh”. Bütün dünyada tatbik olunan ahkâm-ı İslameyenin dörtte üçü, onundur. Kalan dörtte birinde de, ortakdır. İslamiyette ev sâhibi, aile reisi odur. Bütün diğer müctehidler, onun çocuklarıdır.

[Bir müctehidin çıkardığı ahkâmin hepsine (Mezhep) denir. Ehl-i sünnetin yüzlerce mezhebinden, bugün 4 imâmın mezhebi kitaplara geçmiş olup diğerleri kısımen unutulmuştur. Bu 4 imâmın isimleri ve vefât tarihleri: Ebû Hanîfe 150, Mâlik bin Enes Esbahi 179, Muhammed Şâfiî 204 ve Ahmed bin Hanbel 241 dir. Müctehid olmayanların bütün hareketlerinde ve ibâdetlerinde, bu 4 mezhepten birinde bulunması lâzımdır. Demek ki Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolu, Kurân-ı Kerîm ile ve hadis-i şerifler ile yani sünnet ile ve müctehidlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bu üç vesikadan başka, bir de, (İcmâ-ı ümmet) vardır ki Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin söz birliği olduğu, İbni Âbidinde (Habs) bahsinde yazılıdır. Yani gördükleri ve işittikleri zaman, hiçbirisinin red ve inkâr etmediği şeylerdir. Şiîlerin (Minhac-üs-sâlihin) kitabında, ölmüş olana tâbi olmak câiz değildir demeleri doğru değildir.]

Din-i İslam, bu 4 vesika ile bizlere gelmiştir. Bu 4 vesikaya (Edille-i şer’iyye) denir. Bunların dışında kalan her şey bidattir, zındıklıktır ve dinsizliktir. Tasavvuf büyüklerinin kalplerine gelen ilhamlar, keşfler, ahkâm-ı İslâmiyye için senet ve vesika olamaz. Keşflerin, ilhamların doğru olup olmadığı, İslamiyete uygun olup olmamaları ile anlaşılır. Tasavvufun, velâyetin yüksek tabakalarında bulunan Evliyâ da, ilmi olmayan, aşağı derecelerdeki müslümanlar gibi, bir müctehide tâbi olmak mecburiyetindedir. Bistami, Cüneyd, Celâleddîn-i Rumi ve Muhyiddin-i Arabî gibi Evliyâ, herkes gibi, bir mezhebe tâbi olarak yükselmişlerdir. Ahkâm-ı İslamiyeye yapışmak, bir ağaç dikmek gibidir. Evliyâya hâsıl olan ilimler, mârifetler, keşfler, tecellîler, aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i zâtîye, bu ağacın meyveleri gibidir. Evet, ağaç dikmekten maksat, meyve elde etmektir. Fakat, meyve kazanmak için, ağaç dikmek şarttır. Yani, îman olmazsa ve ahkâm-ı İslâmiyye yapılmazsa, tasavvuf ve evliyâlık hâsıl olamaz. Böyle iddiada bulunanlar, zındıktır, dinsizdir. Böyle kimselerden, arslandan kaçmaktan daha çok kaçmalıdır. Arslan, insanın yalnız canını alır. Bunlar ise, dinini ve imanını alır. [(Merec-ül-bahreyn)de, Ahmed Zerruktan alarak diyor ki İmâm-ı Mâlik “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar. (Zındık) olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan [(Bidat sâhibi), yani] sapık olur. Her ikisini edinen, hakikate varır) buyurdu. Fıkıhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkıni alan, kâmil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemâle gelmeden önce bir fıkıh aliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur demek, mezheplerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evla olanı, ihtiyatlı olanı yapar demektir. Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyan-ı Sevrinin mezhebinde idi. Abdülkâdir-i Geylânî, hanbeli idi. Ebû Bekr-i Şibli, maliki idi. İmâm-ı Rabbânî ve Ceriri, hanefi idi. Haris-i Muhasibi, Şâfiî idi “Kaddesallahü teâlâ esrârehüm”.]

27 — Seyyid Abdülhakîm efendi “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki (İctihad, insan gücünün yettiği kadar, yani ceht ile zahmet çekerek çalışmak demektir. Yani, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde sarih ve açık bildirilmemiş bulunan ahkamı ve meseleleri, açık ve geniş anlatılmış meselelere benzeterek, meydana çıkarmaya uğraşmaktır. Bunu ancak Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Onun Ashâbının hepsi ve diğer müslümanlardan ictihad makâmına yükselenler yapabilir ki bu çok yüksek insanlara, (Müctehid) denir. Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerîmin birçok yerinde, ictihad etmeyi emrediyor. O hâlde, mânâları açıkça anlaşılmayan âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin derinliklerinde bulunan ahkâm-ı İslamiyeyi ve mesail-i diniyeyi, mefhum ile ve delâlet ile anlayabilen büyüklere, yani mutlak müctehidlere, ictihad etmek farzdır. Müctehid olmak için, Arabî yüksek ilimleri tamamen bilip, Kurân-ı Kerîmi ezber bilmek, her âyet-i kerimenin manay-ı muradisini, manay-ı işarisini ve manay-ı zımni ve iltizamisini bilmek ve âyet-i kerimelerin geldikleri zamanları ve gelme sebeplerini ve ne hakkında geldiklerini, külli ve cüzi olduklarını, nasih veya mensuh olduklarını, mukayed veya mutlak olduklarını ve kıraat-i seb’a ve aşereden ve kıraat-i şazzeden nasıl çıkarıldıklarını bilmek, Kütüb-i sittedeki ve diğer hadis kitaplarındaki yüzbinlerce hadisi ezberden bilmek ve her hadisin ne zaman ve ne için irad buyurulduğunu ve mânâsının ne kadar genişlediğini ve hangi hadisin diğerinden önce veya sonra olduğunu ve bağlı bulunduğu hadiseleri ve hangi vak’a ve hadiseler üzerine buyurulduğunu ve kimler tarafından nakil ve rivayet olunduğunu ve nakleden kimselerin ne hâlde ve ne ahlakta olduklarını bilmek, fıkıh ilminin usûl ve kaidelerini tanımak, on iki ilmi ve Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin işaretlerini, rumuzlarını ve açık ve kapalı mânâlarını kavramak ve bu mânâlar kalbinde yer etmiş olmak, kuvvetli îman sâhibi olmak ve itminân ile dolu, nurlu ve saf bir kalbe ve vicdana mâlik olmak lâzımdır. İctihad ve tefsir hakkında, fârisî (Redd-i Vehhâbî) kitabında uzun bilgi vardır. (Redd-i Vehhâbî) kitabı, 1264 h. de Delhide ve 1415 de İstanbul’da tab’ edilmiştir.

Bütün bu üstünlükler, ancak Ashâb-ı kirâmda ve sonra, ikiyüz sene içinde yetişen, bazı büyüklerde bulunabildi. Daha sonraları, fikirler, reyler dağılıp, bidatler çıkıp yayıldı. Böyle üstün kimseler azala azala, 400 sene sonra, bu şartları haiz kimse, yani mutlak müctehid olarak meşhur olan görülmedi). Hicretten 400 sene sonra, müctehide ihtiyaç da kalmadı. Çünkü, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü Muhammed aleyhisselâm, kıyamete kadar hayat şekillerinde ve fen vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şamil olan ahkâmin hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. Sonra gelen âlimler, bu ahkamın, yeni hadiselere nasıl tatbik edileceklerini, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirirler. (Müceddid) denen bu âlimler kıyamete kadar mevcuttur. (Fen vasıtaları değişti. Yeni hadiselerle karşılaşıyoruz. Din adamları toplanarak yeni tefsirler yazılmalı, yeni ictihadlar yapılmalıdır) diyerek, nasslara ilaveler, değişiklikler yapmak lazım olduğunu savunanların (Zındık) ve İslam düşmanı oldukları anlaşılır. İslam düşmanlarının en zararlısı ingilizlerdir.

İslam düşmanlığı, zulüm, istibdat, hile ve hıyanet üzerine kurulmuş olan İngiliz İmperatorluğu, Kanada ve Avustralya ile Asyada ve Afrikada 40 memleketi kültür emperyalizmi ve kuvvet yolu ile işgal ederek, ingiliz sömürgesi yaptı. İğrenç ingiliz politikası gereği olarak önce bu ülkelerin dilleri, dinleri, örf ve adetleri tahrib edildi. Sonra da yeraltı ve yerüstü zenginlikleri sömürüldü. Her türlü direnme kanlı bir şekilde bastırıldı. İslam dinini öğreten bütün medrese ve mektepleri de kapattılar. Halka doğru yolu gösterebilecek bütün âlimleri ve din adamlarını, hatta talebeleri bile öldürdüler. Yalnız Çanakkale harbinde ingilizlerin 274 bin müslümanı şehit ettiği, 18.3.2000 tarihli Türkiye gazetesinde yazılıdır. Yeni nesillerin dinsiz yetişmesi için de İslam dinini öğreten kitapları imha ettiler.
1877 de Osmanlı-Rus harbi esnasında, İngiltere, Hindistan’ın ilhakını ilan ederken, Mithat Paşanın desteğini daha önceden garantilemişti. Çünkü, Mithat Paşa, meşhur İskoç locasına kayıdlı olması sebebi ile ingiliz hükümeti tarafından ingiliz ajanı gibi kullanılarak, Osmanlı Devletini harbe sokmuş ve Sultan Abdülaziz Hanı da şehit ettirmişti.

Batıya şartlandırılan devlet adamları ile Batılı uzman olarak görevlendirilen ajanların işbirliği sayesinde; “Fen bilgisi din adâmina lazım olmaz!” iftirâsında bulunarak, medreselerden fen dersleri kaldırıldı. Ondan sonra da, fen bilgilerinden mahrum edilen din adamlarını, “Fen bilgilerinden anlamadıkları” gerekçesi ile cahillik ile suçlayıp, horlamak sûretiyle gençleri dinden soğuttular.

28 — Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yaptığı ve kaçındığı şeyler iki kısımdır:

Birisi, ibâdet olarak yaptığı ve kaçındığı şeylerdir. Her müslümanın bunlara tâbi olması lâzımdır. Bunlara uymayan şeyler bidattir.

İkincisi, adet olarak yani, bulundukları şehrin ve o memleketlerdeki insanların yapmakta oldukları şeylerdir. Bunları da beğenmeyen, çirkin diyen, kâfir olur. Fakat, bunları yapmak, mecburi değildir. Bunlara uymayan şey, bidat değildir. Bunları yapıp yapmamak, memleketlerin ve insanların adetlerine bağlıdır. Mubah kısmındandırlar. Din ile bağlılıkları yoktur. Her memleketin adeti, başka başkadır. Hatta, bir memleketin adeti, zamanla değışır.

[İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh” abdestin sünnetlerini anlatırken, buyuruyor ki (Meşruat, yani ibâdetler, yani müslümanlara yapılması emrolunan şeyler, 4 kısımdır: Farz, vâcib, sünnet, nâfile. Allahü teâlânın açık olarak bildirdiği emirlerine (Farz) denir. Açık olmayıp, zannederek anlaşılan emirlerine (Vâcib) denir. Farz veya vâcib olmayıp, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kendiliğinden emrettiği veya yaptığı ibâdetlere (Sünnet) denir. Bunları devamlı yaparak, nadıren terketmiş ve terkedenlere bir şey dememiş ise, (Sünnet-i hüda) veya (Müekked sünnet) denir. Bunlar, İslam dininin şiarıdır. [Yani, bu dine mahsusturlar. Başka dinlerde yokturlar.] Vâcibleri terkedeni görünce, terketmesine mâni olurdu. Kendisi ara sıra terketmiş ise, (Sünnet-i gayr-ı müekkede) denir. Müekked sünneti, özürsüz olarak devamlı terketmek mekruh olur. Küçük günah olur. Allahü teâlâ, bütün ibâdetlere sevap vereceğini vaat etti. Söz verdi. Fakat, ibâdete sevap verilmesi için, niyet etmek lâzımdır. Niyet, emre itaat ve Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek demektir. [Bu üç kısım ibâdeti belli zamanlarda yapmaya (Edâ etmek) denir. Zamanında yapmayıp, zaman geçtikten sonra yapmaya (Kaza etmek) denir. Edâ veya kaza ettikten sonra, kendiliğinden tekrar yapmaya (Nâfile ibâdet) denir.] Farzları ve vâcibleri nâfile olarak yapmak, müekked sünnetleri yapmaktan daha çok sevap olur. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ibâdet olarak değil de, adet olarak, devamlı yaptığı şeylere (Sünnet-i zevaid) denir. Elbiseleri, oturması, kalkması, iyi şeyleri yapmaya sağdan başlaması böyledir. Bunları yapanlara da sevap verilir. Bunlara sevap verilmesi için, niyet etmek lazım değildir. Niyet edilirse, sevapları çoğalır. Zevaid sünnetleri ve nâfile ibâdetleri terketmek mekruh olmaz.)]

Bunlarla beraber, adete bağlı şeylerde de Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olmak, dünyada ve ahirette, insana çok şey kazandırır ve çeşitli saadetlere yol açar.

29 — İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, namazın mekruhlarını anlatırken buyuruyor ki; (Kâfirlerin yaptıkları ve kullandıkları şeyler de iki kısımdır:

Birisi, adet olarak, yani her kavmin, her memleketin adeti olarak yaptıkları şeylerdir. Bunlardan, haram olmayıp, insanlara faydalı olanları yapmak ve kâfirlere benzemeyi düşünmeyerek kullanmak hiç günah değildir. [Pantalon, fes ve çeşitli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek ve herkesin önüne tabaklar içinde koymak ve ekmeyi bıçak ile dilimlere ayırmak ve çeşitli eşya ve aletleri kullanmak, hep adete bağlı şeyler olup mubahtırlar. Bunları kullanmak, bidat olmaz, günah olmaz.] Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” papazların kullandığı ayakkabıyı kullanmıştır). Bunlardan, faydalı olmayanları ve çirkin ve mezmum olanları kullanmak ve yapmak haram olur. Fakat, iki müslüman bunları kullanınca (Adet-i İslam) olur ve 3. kullanan müslümana haram olmaz. Birinci ve ikinci müslüman günahkar olursa da, başkaları olmaz. (Kamus-ül-alam)da, Timurtaş paşada diyor ki (Osmanlı sancağının rengini ve [bugünkü ay-yıldızlı Türk bayrağının] şeklini tayin eden ve o zamana kadar beyaz olan fesi kırmızıya boyayan, Timurtaş paşadır). Abbasi devletinin bayrağı siyah idi. Halife Memun zamanında yeşile çevrildi. Görülüyor ki fes macarlardan alınmamıştır. Türk yapısıdır.

(Birgivi vasiyetnamesi)nde diyor ki (Kâfirlerin kullandıkları şeylerin 2. kısmı, ibâdet olarak yaptıkları ve kâfirlik alâmeti olan ve İslamiyeti inkâr etmek ve inanmamak alâmeti olan ve tahkir etmemiz vâcib olan şeylerdir ki bunları yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlar, ölümle veya bir uzvun kesilmesi ile veya bunlara sebep olan, şiddetli dayak, habs, bütün malını almak ile tehtid edilmedikçe kullanılamaz. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur. Mesela, papazların ibâdetlerine mahsus şeyi kullanmak küfür olur. Buna (Küfür-i hükmi) denir. Onlara mahsus olan şeyleri kullanmanın küfür olduğu, İslam âlimlerinin temel kitaplarında yazılıdır. (İbni Âbidin) “rahmetullahi teâlâ aleyh” 5. cilt, 481. sayfayı okuyunuz! Din düşmanları, müslümanları aldatmak için, kâfirlerin adetlerini, bayramlarını, müslüman adeti, müslümanların mübarek günü diyerek, bunların gavurluk ve kâfirlik olduğunu örtmeye uğraşıyorlar. Büyük Kostantinin hıristiyanlık dinine karıştırdığı Noel gecesini ve Cemşidin ortaya çıkardığı Nevruz günü mecusi bayrâminı, milli bayram olarak tanıtıyorlar. Müslümanların bu günlerde bayram yapmalarını istiyorlar. Genç ve saf müslümanlar bunlara aldanmamalıdır. Güvendikleri halis müslümanlara, namaz kılan akrabalarına, dinini bilen baba dostlarına sorup öğrenmelidir. Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakta, gerekse ibâdetleri doğru yapmakta, cahillik özür değildir. Meşhur olan din bilgilerini bilmediği için aldanan, Cehennemden kurtulamayacaktır. Allahü teâlâ, bugün, dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helali, haramı, farzları, güzel ahlakı öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır. Öğrenmeyip câhil kalan farzı terketmiş olur. Öğrenmeye lüzum görmeyen, ehemmiyet vermeyen kâfir olur.

30 — Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olmak yedi derecedir: Birincisi, ahkâm-ı İslamiyeye inanarak, bunları öğrenmek ve yapmaktır. Bütün müslümanların ve âlimlerin ve zahidlerin ve âbidlerin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” tâbi olması, bu derecededir. Bunların nefsleri îman etmemiştir. Allahü teâlâ, merhamet ederek, yalnız kalbin imanını kabul etmektedir.
İkincisi, emirleri yapmakla beraber, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bütün sözlerini ve adetlerini yapmak ve kalbi kötü huylardan temizlemektir. Tasavvuf yolunda yürüyenler bu derecededir.

Üçüncüsü, Resûlullahta “sallallâhü aleyhi ve sellem” bulunan hallere, zevklere ve kalbe doğan şeylere de tâbi olmaktır. Bu derece, tasavvufun (Velâyet-i hassa) dediği makâmda ele geçer. Burada, nefs de îman ve itaat eder ve bütün ibâdetler, hakiki ve kusursuz olur.

Dördüncüsü, ibâdetler gibi bütün hayırlı işler hakiki ve kusursuz olmaktır. Bu derece, (Ulema-i rasihin) denilen büyüklere mahsustur. Bu rasih ilimli âlimler, Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin derin mânâlarını ve işaretlerini anlar. Bütün Peygamberlerin Ashâbı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, böyle idi. Hepsinin nefsleri îman etmiş, mutmainne olmuştur. Böyle tâbi olmak, ya tasavvuf ve velâyet yolundan ilerleyenlere veya bütün sünnetlere yapışarak bütün bidatlerden kaçanlara nasip olur. Bugün, dünyayı bidat kaplamış, sünnetler kaybolmuştur. Bugün, sünnetleri bulup yapışmak ve bidat deryasından kurtulmak, imkan hâricinde kalmıştır. Bidatler, adet hâlini almıştır. Halbuki adetler ne kadar yerleşmiş ve yayılmış olsalar ve ne kadar güzel görünseler de, din ve ahkâm-ı İslâmiyye olamaz. Küfre sebep olan ve haram olan şeyler, adet hâlini alsalar, helal ve câiz olmazlar. [Demek ki bu dereceye kavuşmak için, tasavvuf yolundan ilerlenir. Bu yola, tarîkat denir. İlk asırlarda, sünnetlerin hepsine uymak kolay idi. Tasavvufa lüzum yoktu.]

Beşincisi, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” mahsus kemâlata, yüksekliklere tâbi olmaktır. Bu kemâlât, ilim ve ibâdet ile ele geçemez. Ancak, Allahü teâlâdan, lütf ve ihsan ile gelir. Bu derecede olanlar, büyük Peygamberler “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve bu ümmetin pek az büyükleridir.

Altıncısı, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mahbubiyet ve maşukıyet kemâlâtına tâbi olmaktır ki Allahü teâlânın çok sevdiklerine mahsustur ve lütf ile ele geçmez, muhabbet lâzımdır.

Yedinci derece, insan vücudunün her zerresinin tâbi olmasıdır. Tabi metbua o kadar benzer ki tâbi olmaklık aradan kalkar. Bunlar da, sanki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” gibi, aynı kaynaktan, her şeyi alır.

Kâfirin topu çok, hilesi çok, azâbı çoktur.
Müminin ilmi çok, hayası çok, rahatı çoktur.

 

Tavsiye Yazılar —> 2. CİLD, 67. MEKTUP

Bir Üniversiteliye Cevab

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler