TAM İLMİHAL SAADET-İ EBEDİYYE ÖNSÖZÜ

Elhamdülillah! Herhangi bir kimse, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ederse, bu hamd ve senaların, methlerin hepsi, Allahü teâlânın hakkıdır. Hamd, bütün nimetleri Allahü teâlânın yarattığına ve gönderdiğine inanmak ve söylemek demektir.

Şükür, bütün nimetleri İslamiyete uygun olarak kullanmak demektir. Nimet, faydalı şey demektir. Nimetler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri, meşhur olan 4 mezhebin âlimleridir. Her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran, gönderen hep Odur. Kuvvet ve kudret sâhibi yalnız Odur. O hatırlatmazsa, kimse, iyilik ve kötülük yapmayı irâde, arzu edemez. Kulun irâdesinden sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve fırsat vermedikçe, hiçbir kimse, hiçbir kimseye, zerre kadar, iyilik ve kötülük yapamaz. Kulun istediği her şeyi, O da irâde ederse, dilerse yaratır. Yalnız Onun dilediği olur. İyilik ve kötülük yapmayı, çeşitli sebeplerle hatırlatmaktadır. Merhamet ettiği kulları kötülük yapmak irâde edince, O irâde etmez ve yaratmaz. İyilik yapmak irâde ettikleri zaman, O da irâde eder ve yaratır. Böyle kullardan hep iyilik meydana gelir. Gazap ettiği düşmanlarının kötü irâdelerinin yaratılmasını, O da irâde eder ve yaratır. Bu kötü kullar, iyilik yapmak irâde etmedikleri için, bunlardan hep fenâlık hâsıl olur. Demek oluyor ki insanlar, bir alet, bir vasıtadır. Katibin elindeki kalem gibidir. Şu kadar var ki kendilerine ihsan edilmiş olan (İrade-i cüziye)lerini kullanarak, iyilik yaratılmasını isteyen, sevap, kötülük yaratılmasını isteyen, günah kazanır. Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini onların irâdeleri ile yaratmasını ezelde dilemiştir. İşlerin insan irâdesi ile yaratılması, ezeldeki ilâhî irâde ile yaratılması demektir.

Bütün duâlar, iyilikler, Onun Peygamberi ve en sevdiği kulu, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan Muhammed Mustafa’ya “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ehl-i beytine ve Ashâbına “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve bunları sevenlere ve izlerinde gidenlere olsun!

İlk tahsilimi, baba yerim olan İstanbul’da, Eyüp sultanda, Reşadiye numune mektebinde yaptım. Evimden ve ilk mektebden din terbiyesi, din bilgisi aldım. Halıcıoğlu Askeri lisesi Orta ve Lise kısmında okurken, mekteplerden Kurân-ı Kerîm ve din dersleri kaldırıldı. Allahü teâlânın, sevgili Peygamberimizin ve İslam âlimlerinin isimleri söylenmez oldu. Hiçbir hocamız din bilgisi vermiyordu. Onları yüksek, olgun tanıyor, çok saygılı olmak istiyordum. Fakat, mukaddesatıma saldıranları görünce, hayal kırıklığına uğradım. İman ile küfür arasında bocaladım. Küçük aklımla düşünerek, müslümanlık olarak öğrendiğim bütün bilgilerimi inceliyordum. Hepsinin faydalı, iyi, kıymetli olduğunu görüyor, bunları fedâ edemiyordum. Altı sene, bu 2 tesir altında sarsıldım. Birkaç sene önce, beraber oruç tuttuğumuz, namaz kıldığımız arkadaşlarım, öğretmenlerin ve gazetelerin iftirâlarına aldanarak, ibâdetten vazgeçtiler. Yalnız kalmak, beni daha da üzdü. Acaba haksız mıyım, yanlış yolda mıyım diyordum. (m. 1929) senesinde, lise son sınıfta, 18 yaşında idim. Kadir gecesi, mektebde yatmıştık. Uyuyamadım. Şaşkın olarak, yatağımdan fırladım. Düşüncelerimde, imanda yalnız kalmıştım. Sıkılıyordum, bunalıyordum. Bahçeye çıktım. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp sultanın, yani Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliçin ışıklı dalgaları, sanki bana, üzülme, sen haklısın diyorlardı. Hıçkırarak ağladım. (Ya Rabbi! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!) diye yalvardım. Allahü teâlâ, bu Mâ’sûm ve halis duamı kabul buyurdu. Kerâmetler, harikalar hazinesi, ilim deryası Abdülhakîm efendi, önce rüyada, sonra camide karşıma çıktı. Beni, cezb etti. Eczacı mektebinde talebe iken, Beyazıt camii şerifinde vaazlarına, sonra evine gittim. Bana acıdı. Sarf, nahiv, mantık, fıkıh öğretti. Çok kitap okuttu. Fransızca Maten gazetesine de abone ettirdi. Arabî ve fârisî öğretti. (Emali kasidesi)ni, (Hâlid-i Bağdâdî divanı)nın bir kısmını ezberletti. Sohbetleri o kadar tatlı, o kadar faydalı idi ki çok defa, sabahtan gece yarısına kadar yanından ayrılmazdım. Şimdi, o sohbetleri hatırladığım anlar, hayatımın en zevkli dakikaları olmaktadır. (m. 1936)ya kadar askeri tıbbiye mektebinde müzakereci iken, hem kimyâ yüksek mühendisliğine devam ettim, hem de o İslam aliminin vaazlarından, sohbetinden ilim ve zevk topladım. Kalbimdeki küfür pislikleri temizlendi. İslamiyetin dünya ve ahiret saadeti için, biricik kaynak olduğunu anladım. Önceleri, büyük sandığım kimseleri, İslam alimlerinin büyüklükleri yanında, çocuk gibi gördüm. Onların ilim diye söyledikleri bazı şeylerin, ilmden, fenden çok uzak, alçakça düzülmüş planlar, iftirâlar olduğunu anladım. (m. 1936) dan sonra, Ankarada, Mamak kimyahanesinde vazifeli iken, almanca öğrenmemi ve İmâm-ı Rabbânî’nin “kuddise sirruh” (Mektûbât)ını devamlı okumamı söyledi. Her fırsatta İstanbul’a gelip, mârifetler deryasından inci, mercan topladım. O ilim güneşinin üfulünden sonra, mahdum-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköyü müftüsü, faziletli Seyyid Ahmed Mekki efendinin halka-i tedrisine kabul buyuruldum. Büyük bir şefkat ve mharet ile (fıkıh), (tefsir), (hadis), makul ve menkul, usûl ve füru ilimlerini talim buyurup beni, 27 Ramazân-ı mübârek 1373 [m. 1953] pazar günü icazet-i mutlaka ile tedrise mezun etti.

(m. 1947) den sonra, öğretmenlik hayatımda, engin denizden bir damla gibi olan bilgilerimi, gençlerin temiz ruhlarına, onların gonca gibi açılmakta olan körpe dimağlarına akıtmak için çırpındım. İçimde yanan îman ışığından, onların saf kalplerine birer kıvılcım salmak istedim. Elhamdülillah! Rabbim kolaylık gösterdi. Senelerce uğraşarak hazırladığım ve faydalı ve nefis kokulu çiçeklerden toplanarak doldurulan tatlı ve şifalı bal gibi, birkaç sayfaya yerleştirdiğim bu kitabın birinci kısmının basılması (m. 1956) senesinde nasip oldu.

Hanefi mezhebine göre hazırlanmış olan bu küçük kitabın, gazete ve mecmualarda reklamı yapılmamış, duvarlara ilanları asılmamış, köşedeki bir dükkanın raflarına emânet edilivermişti. Müslüman ecdadının nurlu ve uğurlu yolundan ayrılmayan, mukaddes dinini öğrenmek aşkı ile dâima kalbi yanan, asil ve imanlı gençler, bu küçük kitabı aradı, buldu. Az zamanda kapıştı.

Vatanına saldıran düşmana karşı, kükremiş arslanlar gibi dövüşerek, istiklal savaşını kazanan şehitlerin ve gâzîlerin temiz çocukları, bugün de, aynı aşk ve imanla, babalarının yolunda yürüyerek, istiklalleri gibi, imanlarını da, her çeşit tecavüzden korumaya çalışıyor. Hakka, hakikate, doğruya koşuyor. Kurân-ı Kerîme sarılıyor.

Tarih gösteriyor ki yalnız kendi rahatlarını, keyiflerini düşünen krallar, diktatörler, İslam dininin, kendi zulmlerini, kötülüklerini meydana çıkardığını görerek, cinayetlerini, hıyanetlerini gizliyebilmek ve yalanlarına herkesi inandırabilmek için, İslamiyete saldırmışlardır. Zalim düşman kumandanları, müteassıb haçlı orduları, her zaman, karşılarında müslüman türk kahramanlarını bulmuşlar, ecdadımızın îman dolu göğüslerini aşamamış, silahlarını, ölülerini bırakarak hep kaçmışlardır.

Tarih yine gösteriyor ki İslamiyet, her zaman daha üstün, daha yeni ve daha fenni harp vasıtalarının ve medeni cihazların yapılmasına ve daha akıllı, daha kahraman milletlerin yetişmesine sebep olmuş; dinsizler, ilmde, fende, silahta ve şecaatte dâima geri kalmışlardır. Hatta, bir İslam ordusu, her cihetten adalete bağlılığı nisbetinde gâlip geldiği hâlde, aynı orduda adaletten uzaklaşıldıkça, başarının azaldığı görülmüştür. İslam devletlerinin, kurulması, yükselmesi, durması ve çökmeleri de hep, adalete bağlılıkları nisbetinde olmuştur.

Dinsiz diktatörler, ellerini kana boyayıp, memleketlere hâkim olmuş, zulüm, fesad ile insanları inleterek ve hayvan gibi çalıştırarak, ağır harp sanayii, büyük fabrikalar, üstün silahlar yapmış, dünyayı korkutmuş iseler de, çabuk yıkılmışlar ve tarih boyunca, lanetle anılmışlardır. Örümcek yuvası gibi çabuk kurulan tuzakları, sabah rüzgarı gibi ferahlatıcı, hafif bir kuvvetle uçmuş, insanlığa yarar bir şey bırakmamışlardır. Şimdi de, dinsiz bir temele dayanan devletler, ne kadar büyük ve kuvvetli görünseler de, elbette yıkılacak, zulüm payidar olamayacaktır. Böyle kâfirler, bir ânda parlıyan kibrite benzer ki etrafındaki saman, talaş gibi hafif şeyleri tutuşturur, eli yakar, evleri harab edebilir. Kendi ise, hemen söner, biter. Adalete dayanan milletler ise, kaloriferlerin radyatörü gibidir. Radyatör, bir şeyi yakmaz, odaları ısıtarak, insanlara rahatlık verir. Sıcaklığı aşırı, zararlı değildir. Fakat hararet, enerji kaynağına mâliktir. İslamiyet de, böyle faydalı bir enerji kaynağı olup kendisine bağlanan fertleri, aileleri ve cemiyetleri besler, kuvvetlendirir.

Allahü teâlânın merhameti, ihsanı, nimetleri, o kadar çoktur ki sonsuzdur.

Kullarına çok acıdığı için, onların dünyada rahat, huzur içinde, kardeşce yaşamaları, ahirette de, sonsuz saadete, bitmez, tükenmez nimetlere kavuşmaları için, yapılması lazım olan iyilikleri ve sakınılması lazım olan kötülükleri, Peygamberlerine, melek vasıtası ile bildirmiş, bunları bildiren bir çok kitap da göndermiştir. Bu kitaplardan, yalnız Kurân-ı Kerîm bozulmamış, diğerlerinin hepsi, kötü kimseler tarafından değiştirlimiştir. Dinli olsun, dinsiz olsun, inansın inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veya bilmeyerek, Kurân-ı Kerîmdeki ahkama, yani emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyada rahat ve huzur içinde yaşar. Bu, faydalı bir ilacı kullanan herkesin, dertten, sıkıntıdan kurtulması gibidir. Şimdi, dinsiz, imansız çok kimsenin ve müslüman olmayan, hatta İslam düşmanı olan bazı milletlerin birçok işlerinde, muvaffak olmaları, rahat, huzur içinde yaşamaları, inanmadıkları, bilmedikleri hâlde, Kurân-ı Kerîmin ahkâmina uygun olarak çalıştıkları içindir. Müslüman olduklarını söyleyen, adet olarak ibâdetleri yapan, çok kimselerin ise, sefalet, sıkıntılar içinde yaşamalarının sebebi de, Kurân-ı Kerîmin gösterdiği ahkama ve güzel ahlaka uymadıkları içindir. Kurân-ı Kerîme uyarak ahirette sonsuz saadete kavuşabilmek için ise, önce buna îman etmek, inanmak ve bilerek, niyet ederek uymak lâzımdır.

İslam dinini bilmedikleri için, ona karşı olanlar, asırlar boyunca yaptıkları kanlı ve acı tecrübelerle anladılar ki imanını yıkmadıkça, müslüman milleti yıkmaya, imkan yoktur. Hakikatte her ilerlemenin ve yükselmenin hamisi ve teşvikçisi olan İslamiyeti, ilmin, fennin ve yeğitliğin düşmanı gibi göstermeye yeltendiler. Genç nesllerin, bilgisiz, dinsiz kalmasını, onları mânevî cebheden vurmayı hedef edindiler. Bu yolda milyonlar döktüler. İlm ve îman silahları çürümüş, hırs ve şehvetlerine kapılmış olan bazı câhiller, kâfirlerin bu hücumları ile hemen bozuldu. Bunlardan bir kısmı, isimlerini siper edinip, müslüman görünerek, fen adamı, kalem sâhibi ve din alimi, hatta müslümanların hamisi şekline girip, temiz gençlerin imanlarını çalmaya koyuldular. Kötülükleri hüner şeklinde, imansızlığı moda şeklinde gösterdiler. Dini, imanı olanlara softa, gerici denildi. Din bilgilerine, İslamın kıymetli kitaplarına, irtica, gericilik ve taassup diyenler oldu. Kendilerinde bulunan ahlaksızlık ve şerefsizlikleri, müslümanlara, İslam büyüklerine atf ve isnad ederek, o temiz insanları kötülemeye, evlatları babalarından soğutmaya uğraştılar. Tarihimize de dil uzatıp, parlak ve şerefli sayfalarını karartmaya, temiz yazılarını lekelemeye, vak’a ve vesikaları değiştirmeye kalkıştılar. Böylece, gençleri dinden, imandan ayırmaya, İslamiyeti ve müslümanları yok etmeye çalıştılar. İlmi, fenni, güzel ahlakı, fazileti ve yiğitliği ile dünyaya şân ve şeref saçan, ecdadımızın sevgisini genç kalplere yerleştiren mukaddes bağları çözmek, gençliği dedelerinin kemâlâtından, ululuğundan mahrum ve habersiz bırakmak için, kalplere, ruhlara ve vicdanlara hücum ettiler. Halbuki anlayamıyorlardı ki İslamiyetten uzaklaştıkça, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolundan ayrıldıkça, ahlak bozulduğu gibi, her vasıtayı yapmakta ve her asrın icap ettirdiği yeni bilgilerde, üstünlüğü gayb ediyor, ecdadımızın askerlikteki fen ve sanattaki başarılarını gösteremiyor, hatta geri kalmaya başlıyorduk. Bu maskeli dinsizler, böylece, bir taraftan ilmde, fende geri kalmamıza çalışıyor, diğer taraftan da, İslamiyet geriliğe sebep oluyor. Garb sanayiine yetişebilmemiz için, bu kara perdeyi kaldırmamız, şark dininden, çöl kanunlarından kurtulmamız lâzımdır, diyorlardı. Bu sûretle maddi ve mânevî kıymetlerimizi yıkarak, vatanımıza, milletimize, dışardaki düşmanların, asırlarca yapmak istedikleri, fakat yapamadıkları kötülüğü yaptılar. Müslüman ismini taşıyan İslam düşmanlarına (Zındık) denir. Zındıkların İslamiyete zararları, kâfirlerin, misyonerlerin zararlarından daha çok oldu.

Cenâb-ı Hak, bütün insanlara, sayılamayacak kadar çok nimet, iyilik vermiştir. Bunların en büyüğü ve en kıymetlisi olarak da, Resûller ve Nebîler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” göndererek, İslamiyeti, saadet-i ebediyye yolunu göstermiştir ve İbrahim sûresinin 7. âyetinde meâlen, (Nimetlerimin kıymetini bilir, şükrederseniz, yani emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetlerini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim) buyurmuşdur. Bir asırdan beri İslamiyetin garib olması ve son zamanlarda büsbütün uzaklaşarak, dünyanın küfür ve irtidad karanlığı ile kaplanması, hep İslam nimetlerinin kıymetlerini bilmeyip, onlara şükretmemenin, arka çevirmenin neticesidir.

Allahü teâlâ, sevdiklerini hayırlı işlere vasıta kıldığı gibi, kendisine inanmayanları, düşmanlık edenleri de, fenâ yerlerde çalıştırmaktadır.

İslam nimetlerinin elden çıkmasına sebep olanlar 2 kısımdır:

Birincileri, küfürlerini, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup bunlar bütün silahlı kuvvetleri ile bütün propaganda vasıtaları ve siyasi oyunları ile İslamiyeti yıkmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmaya çalışıyor.

2. kısım kâfirler, kendilerine müslüman ismini ve süsünü verip, din adamı tanıttırıp, müslümanlığı, kendi akılları ile keyiflerine ve şehvetlerine uygun bir şekle çevirmeye uğraşıyor, müslümanlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hile ve yalanları ile sözlerini ispat etmeye, yaldızlı, yaltakçı yazılar ile müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Müslümanların çoğu bu düşmanları, bazı sözlerinden ve İslamiyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idare edildikleri için, birçok sözleri revac bulup, müslümanlar arasında yerleşiyor. Müslümanlık dini, yavaş yavaş bozularak, bu zındıkların istedikleri, planladıkları şekle dönüyor.
Bâzıları da: (Bu asırda yaşayabilmemiz için, milletce, topluca garblılaşmalıyız) diyor. Bu sözün 2 mânâsı vardır: Birincisi, garblıların fende, tecrübede, sanatta, imar ve terfih vasıtalarında bulduklarını öğrenmek, yapmak, bunlardan istifadeye çalışmaktır ki bunu İslamiyet de, zaten emretmektedir. Fen bilgilerini öğrenmenin farz-ı kifâye olduğu, kitabımın çeşitli yerlerinde, vesikaları ile bildirilmiştir. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir hadis-i şerifte: (Hikmet [yani fen ve sanat], müminin gayb ettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) buyurdu. Fakat bu, garba uymak değil, ilmi, fenni onlarda bile arayıp almak ve onların üstünde olmaya çalışmaktır. 2. manada garblılaşmak ise, ecdadımızın doğru ve mukaddes yolunu bırakıp, garbın bütün ân’anesini, adetlerini, ahlaksızlıklarını, pisliklerini ve hepsinden daha acı, daha şaşkın olarak, dinsizliklerini ve putlarını alıp, camileri kilise ve eski sanat eseri şekline sokmak, müslümanlığa şark dini, gerilik dini, Kurân-ı Kerîme çöl kanunu, puta tapmaya, ibâdete müzik karıştırmaya garb dini, modern ve medeni din demek ve İslamiyeti bırakıp, hıristiyanlığa, musiki aletleri ile ibâdete dönmeye, (Dinde reform) ismini vermektir.

Herkes şunu iyi bilsin ki bu milletin damarlarında dolaşan asil kan, ne bugün, ne de, onların ümit ile bekledikleri günlerde, bu manada asla garblılaşmayacak ve dinsiz olmayacak, zındıkların yalanlarına aldanmayacaktır. Ecdadının mukaddesatını ayaklar altında çiğnetmiyecektir!

İslamiyeti yıkmaya çalışan diğer bir kuvvet de, din bilgisi vermek için, din düşmanlarını (guya) susturmak için yazılan mecmualar ve kitaplardır. İmandan ve İslamdan haberi olmayan, tasavvufun hakikatine, ruhuna, inceliklerine ermemiş olan zındıklar, dünya işlerinde söz sâhibi olunca, kendilerini din alimi görüyor, bozuk düşüncelerini yaymak için veya yalnız para kazanmak için, din kitapları yazıyorlar. Bu kitaplarında, din büyüklerinin sözlerini anlamadıkları, birçok bilgileri yanlış ve ters yazdıkları, acı acı görülüyor. Zındıkları İslam alimi olarak tanıtıyorlar. Bunların câhil kafaları ile sapık düşünceleri ile yazdıkları yıkıcı ve bölücü kitaplarını tercüme ederek, din bilgisi diye gençliğin önüne sürüyorlar. Bunların zararlarını, bozuk olduklarını ortaya koyan, yüzkaralarını meydana çıkaran, böylece kazançlarına, milleti sömürmelerine mâni olan kitaplarımın basılmasına, yayılmasına mâni olmak için bu fakire cahilce, ahmakça iftirâ ediyorlar. Dünya çıkarları için dinlerini satan münâfıklardan bir kısmının, daha da aşırı giderek, tarîkatçılık yapıyor gibi yalanları yaydıklarını, böylece beni kanuna karşı suçlu duruma düşürerek, kitaplarımın yasaklatılmasına uğraştıklarını işittim. Halbuki hiçbir kitabımda böyle bir şey yazılı değildir. Kitabımda tarîkatler üzerinde bilgiler varsa da, bunlar, eski asırlarda yaşamış olan, tasavvuf âlimlerinin yazmış oldukları kitaplardan tercüme edilmiştir. Ben de, bunları okuyup anlamaya çalışmaktayım. Bir tarîkat ile ve bir şeyh ile hiçbir ilgim olmamıştır ve yoktur.

Evet, İslam alimi gördüm. Müslümanlığın ne olduğunu ve İslamiyetin yüksek bilgilerini ondan öğrenmekle şereflendim. Onun İslam ilimlerinde ve fen ve tarih bilgilerinde engin bir denize benzediğini ve İslam dininden kaynaklanan güzel ahlakını görerek hayran oldum. Bu büyük zattan, şeyhlikle, müridlikle ilgisi olduğunu gösteren bir söz işitmedim. Tekkelerin kapatılmasından önce ve sonra isimleri duyulan bazı tarîkatçıların, İslamiyete ve tasavvuf bilgilerine uymadıklarını, zararlı olduklarını söylerdi. Dünyanın her yerinde, her dilde tasavvuf kitapları yazılmaktadır. Kanunlar, tasavvuf kitabı yazmayı ve tasavvuf ilmini övmeyi değil, tasavvuf perdesi altında, şahsi menfaat sağlamayı ve tasavvufta bulunmayan kötülükleri yapmayı suç saymaktadır. Tasavvuf âlimleri de, böyle tarîkatçıları reddetmişler, bunların din hırsızları olduklarını, İslamiyeti içerden yıktıklarını bildirmişlerdir. Kitaplarımda ve konuşmalarımda hep, (Müslümanın kanunlara uyması lâzımdır. Fitne çıkarmak haramdır) diyorum. Böyle söyleyen kimse, kanuna uymayan iş yapar mı? Hasedcilerimin, beni kendileri gibi münâfık zannettikleri anlaşılıyor. Çok yanılıyorlar! Münâfık kelimesini, burada kâfir mânâsına kullanmıyorum. Dışı içine uymayan, iki yüzlü demek istiyorum. Söz ile olan bu nifakın küfür olmadığı, haram olduğu, (Hadika)da, dil afetlerinde yazılıdır. Bu zavallılar, bilerek veya bilmeyerek, İslam düşmanlarının ekmeklerine yağ sürüyor ve İslamiyete, onlardan daha çok zararlı oluyorlar. Çünkü, bunların kitaplarını ve dergilerini okuyan saf müslümanlar ve hele asil ve kahraman ecdadının mukaddes dinini öğrenmeye susamış olan temiz gençler, bunların yaldızlı kelimelerle övdükleri zındıkları, din alimi sanıp, bozuk ve yanlış yazılarına din ve îman diye sarılıyor. Böyle, para kazanmak, mevki etiket ele geçirmek için, kısacası dünyalığa kavuşmak için, mukaddes dinimizi alet eden câhillere (Ulema-i su), yani (Zındık) denir. Bu din yobazları ve fen adamı olarak ortaya çıkıp, fen bilgilerini değiştirerek ve kendi hâin düşüncelerini fen bilgisi imiş gibi söyleyerek, İslamiyeti yıkmaya çalışan (Fen yobazları) yani (Zındık)lar, bu millete çok zarar verdiler. Kardeşi kardeşe düşman yaptılar. İç harblere sebep oldular. Halbuki İslam dini, birleşmeyi, sevişmeyi, yardımlaşmayı, hükümete, kanunlara karşı gelmemeyi, fitne, yani anarşi çıkarmamayı, kâfirlerin haklarını da gözetmeyi, kimseyi incitmemeyi emretmektedir. İslam âlimleri, bütün istirahatlerini, menfaatlerini fedâ ederek, dinimizin bu güzel emirlerini bildirmek ve torunlarının dinlerini, imanlarını korumak için, çok sayıda ve çok kıymetli kitap yazmış ve bizlere yadigar bırakmıştır. Sonra gelen âlimler, bu kitaplara açıklamalar yapmış, bunlara (hocamızın tarîkati) denilerek çeşitli tarîkatlar meydana gelmiştir. Ehl-i sünnet düşmanları, bidat sahiplerinin kitaplarına da bu mübarek isimleri koymuşlardır. Bidat sahipleri, Kurandan ve hadis-i şeriflerden yanlış mânâ çıkarıyorlar. Zındıklar, kendi anladıklarına, düşüncelerine âyet ve hadis diyor. Güzel ahlaki adaleti, çalışkanlığı, fende, sanatta birinciliği ve yeğitliği dünya tarihlerinde, parlak kelimelerle yazılı olan, şanlı ve şerefli ecdadımızın, düşman elinin dokunmaması için, mübarek kanını döktüğü ve bütün temizliği, doğruluğu ile bizlere miras bıraktığı mukaddes dinimizi, yine onların mübarek elleri ile yazdıkları, halis ve afif kitaplarından okuyup öğrenmeliyiz. İngiliz casuslarının tuzaklarına düşmüş olan, satılmış zındıkların kalemlerinden çıkan, süslü kelimelerle örtülmüş, aynı ismi taşıyan kitapları okuyarak, aziz ve sevgili imanımızı kaptırmamaya, aldanmamaya çok dikkat etmeliyiz!

Şunu da bildireyim ki hadis-i şerifler ve İslam âlimlerinin açıklamaları, din adamlarının siyasete karışmalarını şiddetle menetmektedir. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu yasağa titizlikle uymuşlardır. Müslümanlar, dini siyasete alet etmez. Bunun için ben, hiçbir zaman siyasete karışmadım. Hiçbir yazımda, şu veya bu devlet şeklinin savunuculuğunu yapmadım. Bazı kimselerin, böyle davranışımı beğenmediklerini, bu yüzden de kitaplarıma bozuktur diyerek, vatandaşların okuyup öğrenmelerine mâni olduklarını, (neresi bozuktur?) diyenlere karşı, bir cevap veremeyerek, şaşırıp kaldıklarını işitiyorum. Hased edenler, satılmış olanlar, her zaman Ehl-i sünnet kitaplarına saldırdı. Sonunda rezil oldular. Bana iftirâ edenlerin gafletten uyanmaları, hidayete kavuşmaları için (Yüz karası) kitabını hazırladım. 1970 de basıldı.

30 madde ve 60 sayfa olan kitabımı okuyanların teşviki ile 2. kısmını da, 300 sayfa olarak hazırladım. Bu da, (m. 1957) de bastırıldı. Bu 2 kitap, temiz gençlikte, İslamiyete karşı, öyle bir alaka ve cazibe uyandırdı ki sual yağmuru altında kaldım. Bu çeşitli soruları cevaplandırmak için, muteber kitaplardan tercüme ederek yaptığım açıklamalar ve ilavelerle, 1. kısmın 30 maddesine 70 madde daha ekleyerek 2. baskısı meydana geldi ve 400 sayfa oldu. Nihâyet Allahü teâlâ, ihsan ederek, yıpratıcı çalışmakla, 3. kısmın hazırlanması da müyesser oldu ve 1379 [m. 1960] da basıldı.

Salahiyetim olmadığını bildiğim hâlde, yalnız İslam âlimlerinin, akılları durduran üstünlüklerine hayranlığımın ve onlara karşı taşıdığım sevgi ve saygının mükafatı olarak ve bu temiz milletin, asil gençlerin, din simsarlarının tuzaklarından kurtulmaları, dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için, kalbim sızlayarak ettiğim duaların karşılığı olarak, Allahü teâlânın tevfikı ile meydana gelen bu 3 kitabı, (m. 1963) de bir araya getirip, (Tam ilmihal) adını verdim. Devamlı sualler sebebi ile kitabımın her baskısına yeni ilaveler yapılmaktadır. Hepsi ingilizceye de tercüme edilerek 5 cilt olarak bastırılmıştır. Bu kitapta, bu fakire ait hiçbir bilgi ve fikir yoktur. Tercüme ve toplamaktan başka nasibim olmamıştır. Büyük, mübarek zatların yazıları olduğu için, okuyanların faydalandıklarını, zevk aldıklarını ve bölücülere, kitaplarıma saldıran, iftirâ eden zındıklara aldanmadıklarını görmekle, Cenâb-ı Hakka şükrediyorum. Böylece, temiz ruhlu, saf kanlı, mübarek gençlerin, müstecab dualarına kavuşacağımı düşünerek seviniyor, bu kitabı ve duâları kıyamet günü için, biricik sermayem biliyorum.

Bu kitaptaki fıkıh bilgileri, hanefi mezhebine göre yazılmıştır. Bu bilgilerin çoğu, Muhammed Emin ibni Âbidinin (Redd-ül-muhtar) kitabının 1272 [m. 1856] senesinde Mısırda Bulak matbaasında 5 cilt olarak yapılan baskısından tercüme edilmiş, sayfa numaraları bu baskıya göre bildirilmiştir. Hanefi mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi olan (Redd-ül-muhtar)ın çoğunu muhterem Ahmed Davudoğlu türkçeye tercüme etmiş, Şamil Kitapevi tarafından 1982-1986 arasında 17 cilt olarak bastırılmıştır. Kitaplarımızda âyet-i kerimelerin tercümeleri değil, tefsirleri ve mealleri yazılmıştır. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdiği manalara (Tefsir) denir. Bir kelimenin, Allahü teâlâ ve Resûlullah tarafından, açık bildirilmemiş mânâlarından, ahkâm-ı İslamiyeye uygun olanı seçmeye (Te’vil) ve bu manaya meal denir. Âyet-i kerimeyi başka lisana nakledince, tercümesi denir. Âyet-i kerimeler kısa ve tam tercüme edilemez. İslam âlimleri, âyet-i kerimelerin tercümelerini değil, uzun tefsir ve te’vîllerini bildirmişlerdir. Kitabıma, en çok (Tefsir-i Mazhari) ve (Tefsir-i Hüseyni)deki açıklamalardan aldım. Âyet-i kerimelerin sıra numaralarını hafız Osman’ın “rahmetullâhi aleyh” yazdığı Kurân-ı Kerîme göre koydum.

Bu (Tam İlmihal)i okuyanlar, dedelerinin dinini şuurlu olarak öğrenip, bölücülerin iftirâlarına aldanmayacak, câhillerin, münâfıkların ve tarîkatçı ismi altında gençliği zehrliyen zındıkların, maddi ve mânevî soygunculuğundan kurtulacaklardır. Hak yolda birleşecekler, sevgili kardeşler olacaklardır.

Müslüman, iyi insan, aklı başında kimse demektir. Hakiki müslüman, Allahü teâlânın emirlerine itaat eder. Allahü teâlânın emirlerine uymamak günah olur. Herkese iyilik eder. Kötülük yapanlara nasihat verir. Böyle olan müslümanı Allah da sever, kullar da sever. Rahat ve huzur içinde yaşar.

1. kısımda 98 madde, 2. kısımda 73 madde, 3. kısımda 70 madde vardır. Bu [241] maddeden [108] maddesi, büyük İslam alimi, tasavvuf bilgilerinin, zevklerinin kaynağı, Muhammed aleyhisselâmın hakiki varisi, İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sani, Ahmed-i Fârukînin (Mektûbât) kitabının 2 ve 3. ciltlerinden,  [133] maddesi de, salahiyetli İslam âlimlerinin kitaplarından toplanmıştır. Mektûbâtın 1. cildinin hepsini türkçeye tercüme ederek, bastırdım. İslam bilgilerinin deryası ve tasavvuf mârifetlerinin mütehassısı Seyyid Abdülhakîm efendi, (Kurân-ı Kerîmden ve hadis kitaplarından sonra, İslam kitaplarının en üstünü İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbâtıdır) ve (İslam aleminde, İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbâtı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır) buyururdu. Bir mektubunda diyor ki (Hilmi! Mektubunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyanıza en ziyâde yarayan ve din-i İslamda misli telif olmayan (Mektûbât) kitabını okuyup, bazısını anlamak, pek ziyâde bir fadl ve ihsan-ı ilâhîdir. Hilmi’nin bu ihsana kavuştuğunu öğrenince, Rabbime çok şükrettim.) Kitabımda yazılı isimlerden [1020] adedinin hâl tercümeleri de sonuna eklenmiştir.

Bu kitap bir ilim kitabıdır. Her ilmde olduğu gibi, din bilgisinin de kendine mahsus kelimeleri vardır. Bu kelimelerin mânâları, sırası geldikçe bildirildi. Bunlar, kitabı tamamen okuyunca, öğrenilir. Bunları öğrenmeyen, kafasını yormayan bir câhil, kitaptaki ilimleri anlayamaz. (Bu kitap anlaşılmayor) diyerek, kendi kusurunu kitaba yükler. (Câhil kimse, anlayamadığı şeyi beğenmez) sözü meşhurdur. Gülün kıymetini bülbül bilir. Altının halisini sarraf seçer. Bir kayada ne cevher bulunduğunu kimyâger anlar. Bunun için, bu kitabı, gazete okur gibi, bir göz gezdirip elinden bırakmamalı. Her kelimesini iyi düşünmelidir. Her cümlesinin mânâsını iyi anlamaya çalışmalı, her maddeyi bitirince tekrarlamalı, bir hülâsa halinde hafızaya yerleştirmelidir. Evlada, ahbaba da öğretmelidir. Çalışmalı, bu yolda ilerlemelidir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (2 gün aynı hâlde bulunan, [yani her gün ilerlemeyen, yeni bir şey öğrenmeyen], aldandı, ziyan etti) buyurdu. Görülüyor ki İslam dini, gerilemeyi değil, duraklamayı bile reddediyor. Dâima ilerlemeyi ve yükselmeyi emrediyor. Bu kitabı hazırlamaktan ve neşretmekten hâsıl olan sevapları ve okuyup istifade eden müslümanların dualarının hepsini, kitaptaki ilimlerin kaynağı olan Seyyid Abdülhakîm Arvâsînin mübarek ruhuna hediye ediyorum. Allahü teâlâ vasıl eylesin. Âmin! Bu kitapta yazarın boş kafasından çıkan hiçbir yazı yoktur. Seyyid Abdülhakîm efendinin sohbetlerinden hâsıl olan bilgilerdir. Kıyamet günü, Onun kölesi olarak yanında bulunmayı, kendime saadet biliyorum.

Herkese üç şey çok lâzımdır önce,
biri, îman edinmektir iyice,
Biri, İslama uymaktır her yerde,
fıkıhı iyi öğrenmeli elbette.
Bir de ihlastır, her işte dâima,
şöyle ki hiç olmaya ucb-ü riya.
Bu üçü birden tehakkuk etmeli,
böyledir, İslamiyetin temeli.
Hem bu ihlas olmasa, makbul değil,
tasavvuftur ihlasın kaynağı bil!

Yukarıdaki şiir, İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât kitabının 1. cilt, 36, 40, 59. ve 177. mektuplarından ve (Hadikatü’n-nediye) cilt 1. sayfa 366’dan özetlenmiştir.

İslamiyetin temeli üçtür: İlm, amel ve ihlas. 1– İlm, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenilir. 2– İlme uygun olan ameldir. 3– İlmde ve amelde ihlas sâhibi olmaktır. İhlas, ilmin ve amelin Allah rızası, Allah sevgisi ile olmasıdır. Mal, mevki ve şöhret için olmamasıdır. Bu üçüne sâhip olan müslümana (Hakiki müslüman) ve (İslam alimi) denir. Bunların yükseklerine (Müctehid) denir. Biri noksan olup da, kendini din adamı tanıtana (Kötü din adamı), (Bidat sâhibi) veya (Zındık) denir. Kurandan ve hadisten yanlış mânâ çıkarana (Bidat sâhibi) denir. Kendi düşüncelerine Kuran, hadis diyene (Zındık) denir.

Besmeleyle başlayalım kitaba!
Allah adı, en iyi bir sığnaktır.
Nimetleri sığmaz ölçü hesaba
Çok acıyan, affı seven bir Rabdır!

Besmele ile başlıyorum. Dünyada bütün insanlara acıyarak, faydalı şeyleri yaratıp göndermektedir. Ahirette, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden dilediklerini, ihsan ederek, affedecek, Cennete kavuşturacaktır. Her canlıyı yaratan, her varı, her ân varlıkta durduran, hepsini korku ve dehşetten koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allah’ın şerefli ismine sığınarak, bu kitabı yazmaya başlıyorum.

1) MUHAMMED ALEYHİSSELAMA UYMAK SAADETE KAVUŞTURUR

3,4,5,6,8,9,11,12,15) Saadet-i ebediyyeye nasıl kavuşulur?

7) İslam alimlerinin kitapları

10) DİN HIRSIZLARI KİMLERDİR?

13-14) Allahü tealanın nimetleri dünyada herkesedir Ahirette kafirlere merhamet yoktur

16-17) Peygamber efendimizin büyüklüğü

18)  Resule tabi olmak nasıl olur?

[ Tavsiye Yazı: Evlad terbiyesi nasıl olmalı?

19) Buğdu fillah nedir?

20) KAFİRLER 2 KISIMDIR

21-22) KAFİRLERİN İYİLİĞİ DÜNYADA KALIR

23) DÜNYA AHİRETİN TARLASIDIR

24) AHİRET BİLGİLERİ AKLIN DIŞINDADIR. BUNLARA AKIL ERMEZ

25) KUR’AN TERCEMELERİ

26-27) İctihad nedir? Müctehid kime denir?

28) Sünnet-i müekkede ve sünnet-i zevaid

29) Kafirlerin Kullandığı eşyalar kullanılabilir mi?

30) Resulullaha uymak 7 derecedir

 

SAADET-İ EBEDİYENİN SON SÖZÜ

Varlık nedir, Kadim midir?

Tavsiye Yazı: Cehennem kaç tabakadır?

İslamiyete en çok nasıl saldırılıyor?

Dinimizi nereden öğreneceğiz?

Tasavvuf yolunda nasıl ilerleyebilirim?

 

KALP TEMİZLİĞİ:

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler