EY OĞUL İLMİHALİ

ÖNSÖZ

Zamanımızda her eline kalem alan, kendini İslam alimi sanıp, din kitabı yazmaya kalkışıyor. İslam bilgilerinden haberi olmadığı için, aklına geleni yazıyor. Çenesi kuvvetli olanlar, kürsülerde zan ve hayal ile konuşuyor. Bugün gençlik, kahraman ecdadından kendisine miras kalan mukaddes dinini öğrenmek isteyince, uydurma tefsirleri, İslam düşmanlarının kin ve garez ile ingilizce, yahudice veya diğer dillerde yazdıkları kitaplardan çevrilmiş İslam tarihlerini ve cahiller veya din satarak para kazanmak isteyen münafıklar tarafından hazırlanmış kitap ve mecmuaları okumak, yahut din ile alakası olmayan gazetelerden dini bilgi edinmek mecburiyetinde kalıyor. Halbuki dinimizde, Beni İsrailin Peygamberleri gibi, çok miktarda ve çok yüksek âlimler yetişmiş ve bunların yazdıkları binlerle kitap, İslamiyeti bütün dünyaya anlatmış ve tanıtmiştir. Doğru olan İslam bilgilerine (Ehl-i sünnet)  yolu denir. Birbiri ardınca piyasaya çıkarılan ve yaldızlı kelimeleri ile revac bulan zehrli kitap ve mecmuaları okuyarak, müslümanlığı yanlış ve bambaşka anlamaktan din kardeşlerimizi ve müslüman yavrularını korumak için, Süleyman bin Cezaın, Hanefi mezhebindeki büyük İslam âlimlerinin kitaplarından derlemiş olduğu ve (Ey Oğul)  ismini verdiği ilmihalin yeniden tab’ ve neşrini lüzumlu gördük. Huccet-ül-İslam İmam-ı Gazali “rahime-hullahü teâlâ”nin (Eyühel veled)  ismindeki (Ey Oğul)  kitabı başkadır. Onu ulemadan Mustafa Ali efendi “rahime-hullahü teâlâ” tercüme etmiş ve (Tuhfetüssuleha)  ismini vermiştir. Ayrıca Hadimi merhum da “rahime-hullahü teâlâ” şerh etmiştir. İmam-ı Gazalinin (Eyühel-veled)  kitabının tercümesi, İstanbul’da basılmıştır.

Süleyman bin Ceza hazretlerinin hicri kameri 960 [m. 1552] senesinde telif ettiği bu kitabı şimdi basılırken, bazı yerlerinin aydınlatılması için, başka kitaplardan yaptığımız ilaveler köşeli bir parantez [ ] içine yazılmış veya (Tenbih) ler ilave edilmiştir. Bu kitabı okumak nasip olan bahtiyarların, içinde ismi geçen büyüklerin ruhaniyetlerinden müstefid olmaları için duâ  eyleriz.

 

 

EY OĞUL İLMİHALİ

Elhamdü lillahi Rabbil âlemin. Vessalatü vesselâmü alâ Resûlina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecma’în.

1 – Ey Oğul! Senin için, 360 hadis-i şerif, 44 haber ve dinimizin direği olan namazın 7 şartı, 5 rüknü, 7 vacibi ve 14 sünneti, 25 müstehabı ve 14 müfsitini, hanefi mezhebi âlimlerinin kitaplarından toplayıp, sana beyan ettim. Bunlarla amel edip, feyiz-ü necata dâhil olasın!

2 – Bil ki 1090 adabı sen ve senin gibi müslüman evlatları için topladım. Bunlar ile amel edersen, sana yeter. Eğer tembellik eder de Allahü teâlâya âsî olur, bunları terkedersen, dünyada esaret ve rezalete, ahirette azâba duçar olursun.

Bunlarla amel edip, din kardeşlerine de tavsiye edersen, senin için faydası olur. Sana hayır duâ  ederler. Hak teâlâ, dualarını kabul eder. Zira kul, kulun duâsı ile affolunur.

BİRİNCİ BAB

3 – Ey Oğul! [Namazın ve] bütün ibadetlerin kabul olmaları için, önce insanın Ehl-i sünnet itikadında olması ve ibadetlerin sahih olmaları, sonra, ihlas ile yapılmaları ve insanın üzerinde kul hakkı bulunmaması şarttır. İbni Hacer-i Mekkinin “rahime-hullahü teâlâ” (Zevacir)  kitabında 231. sayfada yazılı hadis-i şeriflerde, (Ya Sad! Duanın kabul olması için helaldan yi! Bir lokma haram yiyenin, 40 gün ibadetleri kabul olmaz)  [Yani sevap verilmez] ve (Haram cilbab ile yani gömlek ile kılınan namaz kabul olmaz)  ve (Üzerinde haramdan cilbab bulunan kimsenin ibadetlerini Allahü teâlâ kabul etmez)  [Cilbab, kadınların giydiği çarşaf olmadığını, bu hadis-i şerifler de göstermektedir.] (Yalnız bir lirası haramdan olan on lira ile alınmış elbise ile kılınan namaz kabul olmaz)  ve (Gayr-ı müslime zulüm edenden, Kıyamet günü, onun hakkını ben istiyeceğim)  ve (Kâfir dahi olsa, mazlumun duâsı red olmaz)  buyuruldu. [O hâlde, ey müslüman! İbadetlerinin kabul olmasını istiyorsan, hırsızlık etme! Hile ve hıyanet yapma! İşçinin ücretini, teri kurumadan önce ver! Kiraladığın malı, umumi yerleri tahrip etme! Borcunu çabuk ve tamam öde! Nakil vasıtalarının ücretlerini noksansız öde! Hükümete, kanunlara, amirlere karşı gelme! Vergi kaçakçılığı yapma! Dar-ül-harpte, yani kâfir memleketlerinde de ve kâfirlere karşı da, bu haklara riâyet eyle! Fitneyi uyandırma! Fitne çıkarmak, ortalığı karıştırmak, felakete sebep olmaktır, haramdır. Müslümanlığın güzel ahlakını herkes senden öğrensin. Hakiki müslüman hem İslamiyete uyar, günah işlemez, hem de, kanunlara uyar, suç işlemez. Fitne çıkarmaz. Hiçbir mahluka zarar vermez. (İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olanıdır)  ve (İmanı üstün olanınız, ahlakı güzel olanınızdır!)  hadis-i şeriflerini hiç unutmaz.] Şiir:

Fitneye mâni olan bir yalan,
İyedir, sebep olan doğrudan!

ABDEST BAHSİ

 

GUSÜL BAHSİ

 

MEST ÜZERİNE MESH BAHSİ

16 – Ey Oğul! Abdest alırken, mestlerin üzerine meshetmek için, iki elini su ile ıslatıp, ayağının parmakları ucundan ellerin parmaklarını açarak başlar, topuğuna kadar meshedersin. Ayakları yıkayarak abdest alıp mestleri giydikten sonra, abdest bozulduğu andan başlayarak, 24 saat içinde, mest üzerine meshedilebilir. Seferi olan için bu müddet, üç gün üç gecedir.

TEYEMMÜM BAHSİ

17 – Ey Oğul! Abdest veya gusül için su bulamazsan veya suyu kullanamazsan, teyemmüm edersin. Abdest ve gusül için, teyemmüm aynıdır ve şöyle olur:

İki kolunu dirseklerinin üst tarafına kadar sıvarsın. (Namaz kılmak için, teyemmüm etmeye) niyet edersin.

(Bismillahirrahmanirrahim)  deyip, iki avucunu temiz bir toprak veya sokaktan gelen toprak tozları ile tozlanmış ev eşyası üzerine vurursun. Ellerini birbirine sürtüp yüzünün her tarafını tam olarak meshedersin. Toz toprak varsa sürterken ellerden yere düşer. İki el ayası açık, 4 parmak yapışık, baş parmakları ayrı olarak avuç içleri yüze karşı, parmakları yatay vaziyette, iki elin uzun parmakları birbirine dokundurulur. Uzun parmakların üst kenarı saç kesimine gelmek üzere yüze konup, eller yüze yapışık kalmak üzere yukardan aşağı çene ucuna kadar indirilir. Böylece yüz, bir kere meshedilmiş olur. Yüzde iğne ucu kadar el dokunmamış yer kalmamalıdır. İkinci bir defa, iki el ayasını aynı suretle toprağa vurup, sol elin ayasının yarısı yani 4 parmak içi ile sağ elinin 5 parmağı bitişik olarak, tırnağı ucundan başlayarak, dirseğe kadar, dış kısmını meshet! Yine sol elinin iç kısmı avuç ve başparmak içi ile sağ kolun iç kısmını dirsekten bileğine kadar meshedersin. Bu esnada baş parmak içi, sağ elin baş parmak dışını mesheder. Gevşek yüzük oynatılır. Sağ elinle de, sol kolunu aynen böyle yaparsın. Parmakların yanlarını, diğer elin parmaklarının içleri ile mesh lazım değildir. İşte teyemmümün tertibi budur.

Teyemmümün farzları üçtür:

1) Niyet etmek, niyetin kalpten olması lazımdır.

2) Ellerini pak toprağa vurup, yüzünü tam olarak meshetmek, yani sıvamaktır.

3) Yine ellerini temiz toprağa vurup, kollarını dirseklerinle beraber meshetmektir. Aynı topraktan, çok kimse, teyemmüm edebilir. Su bulunca, teyemmüm bozulur. Şâfiîde ve malikide her namaz vakti girince, yeniden teyemmüm etmek lazımdır.

Cünüp kimse, abdest alacak kadar su bulsa, abdest ve gusül için bir (Teyemmüm) ederek namazlarını kılar. Sonra, abdesti bozulunca, bu su ile abdest alır. Teyemmüme başlarken, niyet etmek farzdır. Hadesten, cünüplükten temizlenmek için veya namaz kılmak için yahut belli bir ibadeti yapmak için niyet ederek yapılan teyemmüm ile namaz kılınabilir. Yalnız teyemmüme niyet edilirse, kılınamaz. Şehir içinde dahi sudan 1 mil uzak olan teyemmüm eder. 1 mil 4.000 zradır. Bir zra hanefide 24, diğer 3 mezhepte ise 21 parmak, 1 parmak 6 arpa genişliğinde olup 2 santimetredir. 1 mil hanefide 1920, diğer 3 mezhepte 1680 metredir. Sıcak yer, hamam parası olmayan, hasta olmaktan korkarsa, teyemmüm eder. İçmek için olan su, yok demektir. Zemzem suyu varken teyemmüm edilmez. Teyemmüm, taş ve topraktan ve kireç, kükürt, kaya tuzundan yapılır. Yanıp kül olabilen şeylerden ve sıcaktan eriyen, maden, yağlı boya, camdan ve üzeri sırlı porselenden, kar ve buzdan, undan yapılmaz. Üzerinde toprak tozları bulunan her şeyden yapılır. Ele bulaşacak kadar tozlu olmaları lazımdır. Yaş çamur ile yapılmaz. Malikide kardan, buzdan teyemmüm caizdir. Sakal başı ile kulak arası, kaş ile göz arası ve burun delikleri yüze dâhildir. Yüzün ve kolların tozlanması lazım değildir. Abdestte iki parmağı gezdirerek başın 4’te 1’i mesh olunabilir. Teyemmümde 3 parmaktan az ile mesh olmaz. İki el ile mesh şart değildir. Bir el ile de olur. Başkasına da, özürsüz yaptırabilir. Bir yerden çok kimsenin teyemmüm etmesi caizdir. Abdestsizin mescide girerken teyemmüm etmesi müstehaptır. Suyun bulunduğunu sormak, suyu olandan istemek, piyasa değerinde olunca, satın almak lazımdır. Hanefide, vakit girmeden evvel teyemmüm caizdir. Diğer 3 mezhepte caiz değildir.

Abdest azasının çoğunda veya yarısında yara bulunan kimse, teyemmüm eder. Çoğu sağlam ise, sağlamını yıkayıp yaralara mesheder. Gusülde, bedenin hepsi, bir uzuv sayılır. Bedenin yarısı yaralı ise, teyemmüm eder. Deriye mesh zarar verirse, sargıya mesheder. Bu da zarar verirse, bunu da terkeder. [Çünkü, her mezhepte böyle olduğundan, başka mezhebi taklit mümkün değildir.] Eli çolak olan, teyemmümde yüzünü ve kollarını yere sürer. Namazı terketmez. Kolları dirsekten yukarı kesik olan da böyledir. Elleri ve ayakları kesik olanın, yüzünde yara varsa, namazı abdestsiz kılar. Namaz kılmaz da, denildi. Abdest aldıracak kimse bulamayan hasta, teyemmüm eder. Kölesi, çocuğu, hizmetçisi varsa, teyemmüm etmez. Bunlardan başkasından yardım istemesi mümkün olursa, yine etmez. Temiz yer, su ve toprak bulamayan mahbus, okumadan, namaz kılar gibi yapar. Kurtulunca, hepsini iade eder. Yakında su olduğunu bilmeyerek, teyemmüm sahih olur.

Tenbih: (Nimet-i İslam)  kitabında diyor ki: Ef’âl-i mükellefîn, yani müslümanın yapması lazım olan şeyler, 8’dir: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mubah, haram, mekruh, müfsit. Farzlar ve haramlar, Allahü teâlâ tarafından, Kur’ân-ı Kerîmde açıkça bildirilmişlerdir.

Bir ibadetin farzlarından biri terkedilirse, o ibadet sahih olmaz. Bilmeyerek terkedilince de, sahih olmaz. Bilerek terkedince, günah da olur. Sünneti yapmanın sevâbı, farzın sevâbından azdır. Sünneti bilerek terketmek günah olmaz. Azap yapılmaz. Azarlanır. Gayr-ı müekked sünnete, müstehab ve mendub da denir. Bunu yapmak, sevap olur. Yani, Cennet nimetine kavuşur. Bilerek yapmamak, günah olmaz. Nâfile ibadet, yani emrolunmamış bir ibadeti yapmak, müstehaptır. Mubah, yapması veya yapmaması, sevap veya günah olmayan şeydir. Yemesi haram olmayan şeyleri, doyuncaya kadar yemek, içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek haramdır. Haramdan kaçınmak sevaptır. [Farzı yapmaktan da çok sevaptır.] Mekruh işlemek de günahtır. Harama helal diyen kâfir olur. Alkollü içki [mesela bira] içmek, kumar oynamak, anaya, babaya âsî olmak, [yani, haram olmayan emirlerini yapmamak, müslümanların kalbini kırmak, rızası olmadan malını almak] haramdır. Mekruha helal diyen kâfir olmaz. Midye, istridye, istakoz yemek, abdestte ve gusülde suyu israf etmek mekruhtur. Sünnet deyince, müekked sünnet anlaşılır. Mekruh deyince, tahrimi olan mekruh anlaşılır. Ödünç istemek, mubahtır. Ödünç vermek, müstehaptır. Borc ödemek farzdır. Borclu fakiri sıkıştırmamak vâciptir. Lazım olan din bilgilerini öğrenmek, kadınlara da farzdır. Başkalarına öğretecek kadar fazla öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Daha çok öğrenmek mendubdur. İlmi ile övünmek, mekruhtur. Bey’ın şartlarından olmayıp da, alıcı ve satıcıdan birine faydası olan bir şeyi şart ederek yapılan satış fasid olur, haram olur. Her insana ilk farz olan şey, iman etmesidir. [İmanı olmayana, (kâfir)  denir. İmanı olana, (müslüman)  denir. Bazı sözler, bazı işler, imanın gitmesine sebep olur. Müslüman iken, sonradan imansız olana, (mürted)  denir. Bir müslüman, mürted olunca, nikahı gider.]

Allahü teâlânın, insanlara olan nimetlerinin, ihsanlarının en büyüğü, Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” göndermesidir. [Peygamberler göndererek, razı olduğu ve razı olmadığı şeyleri bildirmiştir. Peygamberler, fen bilgilerini öğretmediler. Bunları akıl ile araştırınız, bulunuz, faydalı işlerde kullanınız dediler. Kendileri de, kendi zamanlarında bilinen fen vasıtalarını yaptılar ve kullandılar. Daha fazlasını ve yenilerini yapmakla uğraşmadılar. Bunları yapmayı başkalarına bıraktılar. Kendileri, Allahü teâlânın bildirdiği dinleri yaymaya, öğretmeye uğraştılar.] (Din) ,  inanılacak şeyleri, beden ve kalp temizliğini, Allahü teâlâya kulluk vazifesini, kulların birbirlerine karşı haklarını ve vazifelerini bildirir. İnanılacak şeylere (Akaid)  denir. İbadetlere ve muamelat ve hukuk bilgilerine (Fıkıh)  denir. İbadetler, namaz, oruç, zekat, hac ve cihat olmak üzere 5’tir. [Bunlara Ahkâm-ı İslameyenin (İbadat)  kısmı denir. Cihat, ordunun harp etmesi ile ve ilim yayarak yapılır. Beden ile olan cihatı hükümet, yani ordu yapar. İlm yayarak cihatı, âlimler yapar. İkisi de farz-ı kifâyedir. İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, fıkıh ilminde birçok kısımlara ayrıldı. Şimdi, bunlardan dördü kalmıştır. Bunlar, Hanefi, Şâfiî, Maliki ve Hanbeli mezhepleridir. Her müslümanın, bunlardan birini seçerek, bunun fıkıh kitaplarına uyması lazımdır. Biz, hanefi mezhebindeyiz.]

(Taharet) , temizlik demektir. Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması farzdır. Hades, abdestsiz olmak demektir. Yıkaması farz olan yerde iğne ucu kadar ıslanmamış yer kalırsa, abdest sahih olmaz. Derideki mum, iç yağı, hamur, çamur, balık pulu [oje, yağlı boya] ve burnun dışında, gözün kenarında kalan kir, çapak altına su geçmez ise, abdest ve gusül sahih olmaz. Gasl, yıkamak, su dökerek, üzerinden akıtmak demektir. Hiç olmazsa, iki damla yere damlamalıdır. Suyu yağ gibi sürmek kâfi değildir. Kar ve yaş bez, sünger sürmek, yıkamak olmaz. Abdest alırken, gözlerin, ağzın, burnun içini ve sık sakal ve pire, sinek tersi, kaş, bıyık altındaki deriyi yıkamak farz değildir. Bunların üstü yıkanır. Dirsekleri ve ayağın iki tarafındaki tümsek topuk kemiklerini yıkamak farzdır. Çıplak ayağı yıkamayıp, meshetmek caiz değildir. Mesh, başka yerde kullanılmadık yaşlığı değdirmektir. Yaş bez, yağmur, kar sürünmesi ile de olur. Sarkan saçı değil, başı meshetmek lazımdır. Başı nezleli olup da, mesh zarar verirse meshetmez. Abdest aldığını bilip, bozduğunda şüphe eden, abdestlidir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe eden, abdestsizdir. Bazı uzvunu yıkayıp yıkamadığında şüphe eden, vesvese edici değil ise, bu uzvu yıkar. Her zaman şüphe ediyor ise, yıkamaz. Abdest bitince şüphe ederse, yıkamaz. Sık sakalın üstünü yıkamak farzdır. Çeneden sarkan sakalı ve sarkan saçı yıkamak farz değildir. Dudağın görünen kısmını yıkamak lazımdır. Kabuk altındaki çıban yıkanmaz. Tırnak üzerinde kalan kına da böyledir. [Kollodyum ve ojenin altını yıkamak farzdır.] Dar yüzüğü oynatmak lazımdır. Tabandaki yarığa su zarar verirse, merhemin üstü yıkanır. Buna da zarar verirse, yara meshedilir. Bu da zarar verirse, sargı meshedilir. Bu da zarar verirse, [Başka mezhep taklit edilemez. Çünkü, diğer üç mezhepte de affedilmemiştir. Zaruret olup], hepsi terkedilir. Gusülde de böyledir. Zararı olmayanı yapmak lazımdır. Soğuk su zarar verip, sıcak su vermezse, sıcak su ile yıkamak lazım olur. İlac yaranın, yarığın kenarındaki sağlam deriye aşmış ise, bunun altını yıkamak lazım olur. Göz kapakları üstünü yıkamak da, göz ağrısı yaparsa, böyledir. Abdestten, gusülden sonra traş olunca, traş yerlerini yıkamak lazım olmaz. Tırnak kesmek de böyledir.

Sünneti terk günah değildir. Özürsüz terketmeyi adet etmek günah olur. Eldeki çok az necaseti yıkamak farzdır. Temiz suya pis eli sokmak icap ediyorsa, namazı teyemmüm ile kılar ve iade etmez. Büyük kabı kaldıramaz ve suyu ağzı ile bez ile alamazsa, sol eli temiz ise, bunun parmaklarını bitiştirip sokar. Bununla sağ elini yıkar. Sonra, sağ avcu ile su alıp yıkanır. Kurnada tası almak için, cünübün temiz olan kolunu sokması caiz olur. Abdest almaya başlarken besmeleyi unutunca, abdest arasında çekerse, sünnet hâsıl olmaz. Yemede ise, hâsıl olur. (Besmelesiz abdest, abdest olmaz)  hadis-i şerifi, farzı değil, sünnet olduğunu bildirmektedir. Abdeste başlarken besmele ve kalp ile niyet, yani Allah rızası için yaptığını düşünmek sünnettir. Misvak, Erak ağacının dalıdır. Sağ elin küçük ve baş parmakları altta, diğer üç parmak üstte olarak tutulur. Misvak bulamayan, baş parmak sağ, şahadet parmak sol taraftan ağza sokularak, dişler oğalanır. Misvaki başka zamanlarda kullanmak müstehaptır. Kadınlar, misvak kullanmaz. Sakız çiğnemeleri müstehaptır. Erkeklerin çiğnemeleri mekruhtur. Mazmaza, ağzı su ile doldurup veya çalkalayıp, boşaltmaktır. Gargara şart değildir. Ağız dolusu su içmek, mazmaza olur. Emerek içmek olmaz. İstinşak, burun deliklerini ıslatmaktır. Kemiklerine çekmek lazım değildir. Üç kere yıkadığında şüphe edenin dördüncüyü yıkaması caiz olur. El ve ayak parmaklarını tahlil etmek, yani el parmaklarını birbirlerine ve küçük parmağı alt taraftan ayak parmaklarının aralarına sokmak sünnettir. Aralarına suyu akıtmak, tahlil yerine geçer. Sık sakalı tahlil, yani, altından parmakları sakal arasına sokmak sünnettir. Başın her tarafını, önden arkaya doğru mesh müstehaptır. Kulakların dışı baş parmakla, içi şahadet parmağı ile meshedilip, küçük parmaklar deliğe sokulup tahrik edilir. Yıkanan yerleri bir kere uğalamak ve acele etmek müstehaptır.

Abdestte üzerine su sıçratmamak, kıbleye karşı almak, kimseden yardım istememek, kalan sudan içmek, abdestten sonra, kurulanmak ve kelime-i şehâdet ve üç kere (sûre-i Kadir) okumak ve iki rekat namaz kılmak müstehaptır.

Namaz kılmak ve Kur’ân-ı Kerîmi tutmak için ve para, perde, duvar gibi bir şey üzerinde yazılı âyet-i kerimeye ve tefsirine, tercümesine dokunmak için, abdest almak farzdır. Tavaf için, abdest almak vâciptir. Diğer üç mezhepte abdesti bozacak şeyi yapınca, abdest almak müstehaptır.

Önden ve arkadan çıkan her yaşlık, yayılmasa bile başka yerden çıkan kan ve hastalıkla çıkan sıvı, yıkaması lazım olan yere yayılınca, abdesti bozar. Burun kemiklerine kan inince bozulur. Çünkü, buraya suyu ulaştırmak sünnettir. Kulak deliği de böyledir. Derd ile ağrı ile göz yaşı bozar. Ağlamak, çok gülmek ile [ve soğan gibi tahriş edici gazlar, tozlar tesiri ile] akan gözyaşı ve nezle ile akan burun suyu bozmaz. Mayasıl, parmak arası pişinti, kabarcık, uyuz, çiçek suları ve yakı konulan yerden çıkan sular bozmaz diyen âlimler vardır. Zaruret halinde bu söze göre amel olunacağı, İbni Abidinde yazılıdır. Sülük, kene, büyük tahta biti fazla emerek ve hacamat ile kan alınca bozulur. Bunun için, şırınga iğnesi ile kan alınca da abdest bozulur. Kene, tahta biti, sivri sinek az emerlerse bozulmaz. Yakı altına çıkan kan, irin, üstündeki bezde ve etrafında görünmedikçe bozmaz. Yaki sargı çıkarılınca, üzerinde görülürse, o anda bozulur. Ağız dolusu kay, tükrüğe müsavi kan bozar. Tükürük kandan sararmış ise, bozmaz. Kızarmış ise, bozar. Ayva, elmanın ısırılan yerinde kan görülürse, bozmaz. Maliki ve Şâfiîde ciltten akan şeyler abdesti bozmaz. Makatın gevşek olacağı bir hâlde, mesela yan veya sırt üstü yatarak veya dirseğine yahut bir şeye dayanıp veya bir dizini dikip diğer uyluğu üzerine oturarak uyumak abdesti bozar. Dayandığı şey çekilince düşmezse bozulmaz. Namazda uyumak, dizlerini dikip, başını dizleri üzerine koyarak, bağdaş kurarak, diz çökerek, teverrük ederek uyumak bozmaz. Teverrük, kadınların namazda oturdukları gibi oturmaktır. Bayılmak, sarhoş olmak, namazda sesli gülmek bozar. Yaradan katı kan, et düşmek, yaradan, burundan, kulaktan kurd düşmek, abdest uzvuna el sürmek, yabancı kadına dokunmak, balgam kusmak, gülmek, ağlamak bozmaz. Yabancı kadına dokunmak Şâfiîde mutlaka bozar. Malikide ve hanbelide şehvet ile olunca bozar.

Gasl, bir şeyi yıkamak, gusül, yıkanmak, boy abdesti demektir. Mazmaza, suyu ağızda çalkalamak olup abdestte sünnet, gusülde farzdır. Gargara, suyu boğazda çalkalamak olup gusülde de farz değildir. Kapanmamış küpe deliğini gusülde yıkamak farzdır. Çöp sokmaya lüzum yoktur. Kadının saç diplerini yıkaması farzdır. Saç örgüsünü çözüp aralarını yıkaması lazım değildir. Sakal sık dahi olsa, altındaki deriyi ve bıyığın ve kaşların altındaki deriyi yıkamak farzdır.

Uykuda veya uyanık iken meni çıkınca ve cima olunca, erkek ve kadın (Cünüp)  oldu denir. Cünüp olanın ve (Hayız)  ve (Nifas)  dan  kurtulan kadının, namaz kılacağı zaman, (Gusül)  abdesti alması farz olur. Gusülde niyet etmek, besmele ile başlamak, necaset bulaşık olmasa dahi, avret yerini yıkayıp, sonra bir abdest almak, sonra bedenin her yerini üç kere yıkamak, yahut denize, nehre, büyük havza dalıp çıkmak, önce başa, sonra sağ omuza su dökmek, bedeni uğalamak sünnettir. Gusülde abdest duaları okunmaz. Erkek erkekler arasında, kadın kadınlar arasında peştamal bulamazsa, çömelerek ve arkasını dönerek öyle yıkanır. Bakan günaha girer. Kadın, erkek karışık ise, teyemmüm ederler. Sonra kaza ederler. Kimsenin görmediği yer küçük ise, çıplak gusül caiz, büyük ise, mekruhtur.

18 – MEST ÜZERİNE MESH:  Topuklar ile ayakları örten, ayakkabıya ve aba terliğe mest denir. Mestlerin ikisi üzerine, abdest alırken meshedebilmek için, bunları abdestli iken giymiş olmak lazımdır. Ayakların parmakları ucundan başlıyarak, yanlardaki topuk kemiklerini aşmak üzere, ıslak üç el parmağı ile çizerek üzerleri sığanır. İçinde ayak olmayan kısma yapılan mesh sahih olmaz. Mukim olan, 24 saat, misafirin ise, üç gün üç gece sonra, mestleri çıkarıp, ayaklarını yıkayarak bir kere abdest alması lazımdır. Bu müddetten önce, mestin birisi ayaktan çıkınca, abdestli ise, yalnız ayaklarını yıkar. Malikide mesh müddeti, cünüp oluncıya kadardır. Ayakları yıkamak, mest üzerine meshten daha çok sevaptır. Abdest alırken, mest üzerine mesh, kadın ve erkek için, her yerde, bir özür olmadan caizdir. Gusülde, mest üzerine mesh, caiz değildir. Mestin bir saat yürüyebilecek şeyden yapılmış olması lazımdır. Tahta, cam veya bezden yapılmış mest üzerine meshedilmez. Bir mestte, üç ayak parmağı kadar delik olmaması lazımdır. Yürür iken açılmayan uzun yarık zarar vermez. İki mestteki delikler toplu hesap edilmez. Necaset ve avret mahalli hesabında ise, toplanırlar. Mestin su sızdırmaması lazımdır. Ayak parmakları olmayan kimse, meshedemez. Bir ayağı kesik olan, diğer ayağındaki mest üzerine meshedemez(Feyziye). Mesh müddeti, 24 saattir. Mesti abdestli olarak giyip, abdest bozulduğu zaman başlar. Mestli olarak sefere çıkanın müddeti üç gün ve üç gece olur. Bir gün bir gece meshetmiş olan misafir, mukim olunca, bunlara meshedemez. Bir mestin üzerinde üç el parmağı kadar yeri bir kere meshetmek şarttır. Yaş bez, sünger sürerek, su dökerek de mesh olur ise de, sünnet sevâbı hâsıl olmaz. Üç parmağı, konçtan parmaklara veya sağdan sola veya bir parmak ile üç kere mesh sahih ise de, sünnete muhalıftır. Mestin biri ayaktan çıkınca, iki ayağı da yıkamak lazım olur. Mest üzerine giyilen çizme, lastik bot üstüne meshedilebilir. Çizme çıkarılınca, altındaki mestin mesh zamanı değişmez. Bir meste su girip, ayağın çoğu ıslanırsa, ayakları yıkamak lazım olur. Başlık, eldiven, [parmaktaki oje], peçe, [kaplama diş] üzerine mesh yapılmaz.

Malikide mestin altını ve üstünü tamamen meshetmek lazımdır. Bunun için, yaş sağ el ayası, sağ mestin ucuna konup topuğa doğru çekilir. Sol el ayası da, altına konup, çekilerek, topuğun iki tarafı baş ve küçük parmaklar ile kavranır. Sonra, sol el ayası sol mestin üstünden ve sağ el ayası altından çekilip, kavranır. Mestin tâhir olması, malikide de farzdır.

Kırık kemik üzerine bağlanan tahtaya [alçıya], cebire denir. Yaraya sarılan beze [Flastere] Isabe denir. Kan aldırmak, sülük tutunmak, iğne yaptırmak, düşmek gibi bir sebep ile yaralanarak, çıban çıkararak, kemiği kırılarak, sargı sardıran kimse, yarayı sıcak su ile de yıkayamaz, meshedemezse, üzerindeki şeyin çoğunu bir kere mesheder. Sargı arasında kalan deri de meshedilir. Bu mesh için bir müddet yoktur. Yara iyi oluncıya kadar mesh olunur. Önceden abdestli sarılmış olmaları şart değildir. Bir ayağı yıkayıp, diğer yaralı ayağa mesh caizdir. Yara iyi olsa bile sargıyı çözmek, kanamaya, ağrıya sebep olursa, mesh zamanı bitmez. Yara ıslanırsa, sargının meshi batıl olmaz. Sargı değiştirilirse, yenisine mesh lazım olmaz. Bunlara ve başa ve mestlere mesh için niyete lüzum yoktur. Yara, yarık gibi şeyler üzerine konan ilaç, merhem, pomat gibi şeylerin çıkarılması zarar verirse, bunların üstü yıkanır. Su zarar verirse, üzerleri mesh olunur. Mesh dahi zarar verirse, mesh de terkedilir. Diğer üç mezhepte de böyle olduğu için, başka bir mezhebi taklit etmeye imkan yoktur.

İstihaza kanı, idrar, ishal, yel, devamlı burnu kanaması ve yaranın akması, hanefi mezhebinde, bir namaz vakti içinde, durmadan devam ederse, (Özür sahibi)  olur. Gözü ağrıyanın gözünün devamlı sulanması, kulağından, memesinden, göbeğinden devamlı bir şey akması da böyledir. İlac ile pamuk koymak, sarmak ile namazı oturarak kılarak akıntıyı durdurmak vâciptir. Durduramazsa, her namaz vakti girdikten sonra abdest alıp, namazları öylece kılar. Özürsüz iken kılmadığı namazları, özürlü olarak kaza edebilir. Namaz vakitlerinin çıkması ile abdestleri bozulur. Hanefide, özür sahibi olmak için, özrün, bir namaz vakti içinde, abdest alıp, o vaktin farzını kılacak kadar bir zaman durmayıp, hep akması lazımdır. Özür sahibi olduktan sonra, bir namaz vaktinde, bir kere akıp, durunca, özür sahibi olmak devam eder. Bir namaz vaktinde hiç akmaz ise, özür sahibi olmak nihayet bulur. Şâfiîde de böyle olduğu (El-mafüvat)  şerhinde yazılıdır. Şâfiîde, ayrıca dört şart daha vardır. Özür sahibinden akan şeyler, bu iki mezhepte, (Necaset-i galiza)  olduklarından, namaz kılacağı zaman, çamaşırına bulaşmış olanı, hanefide bir dirhemden fazla ise, bunu yıkaması farzdır. Namaz kılacak zaman kadar durmayıp bulaşırsa, yıkamadan kılar. [Dirhem miktarı, katı necaset için, bir miskaldir ki 4,8 gramdır. Sıvılar için, açık avucun içini dolduran suyun yüzeyi kadar yer demektir]. Abdesti bozan şey, bir namaz vaktinde ve namaz içinde çıkıp, devam etmese bile (Mâlikî mezhebinde)  özür sahibi olur. Abdesti ve namazı bozulmaz. Hanefi mezhebinde olan kimse, Mâlikî mezhebini taklit eder.

Namazın 12 farzından ikincisi (Necasetten taharet) dir. Hınzırdan başka her hayvan diri iken temizdir. Ölünce, necis olurlar. Hınzırın derisi ve her parçası necistir. Diğer hayvanlar ölünce, necis olurlar. Hanefide, köpek de temiz olduğundan, bey’ ve icar ve hibe olunur. Başkasının köpeğini öldürenin tazmin etmesi lazım olur. Cildi, dabağlandıktan sonra temiz olur. Üzerinde necaset bulunmayan kedi, köpek, kuyuya, havuza düşüp, diri çıkarılsa, ağzı suya değmemiş ise, su necis olmaz. Köpeğin eti ve salyası necistir. Kılları temizdir. [Şâfiî mezhebinde köpek, domuz gibi necistir. Malikide, ikisi de temizdir.] Suya girerek veya yağmurdan ıslanan köpek silkinince, üzerine sıçrayan şeyler, hanefide necis olmaz. [Şâfiîde necis olur ve sıçrayan yerleri su ile yedi kere yıkamak lazım olur. Bunlardan birisinde, suya toprak karıştırılır. Sıçramış yerlere toprak serper. Sonra üzerine su serper. Uğalar ve su ile toprağı giderir. Yahut yaş yere toprak serperek uğalar. Yahut, önce toprağı su ile karıştırır. Bu çamuru sürer uğalar. Necis olan sıvı, mesela ispirto, ilaç, koku [su veya toprak] gibi şeylere [bir menfaat için] karıştırılınca, karışım temiz olur. [Lakin ilaç için olmayanları içmek haramdır.] Bunun için, tentürdiyot ve kolonya, hanefide temizdir. Şâfiîde, kulak, burun, göz gibi tabii deliklerden çıkan kan, az ise, yani, adete göre, çok denilemezse, affedilmiştir. Çıban, yara ve hacamattan ise ve başka yere bulaşmamış ise, çoğu da, affedilmiştir.] Balık ve suda yaşayan bütün hayvanlar, kanı olmayan böcekler, ölünce leş olmazlar. Dinimize uygun kesilen veya avlanan hayvan, yemesi helal ise, hem eti, hem derisi temiz olur. Yemesi haram ise, yalnız derisi temiz olur. Leşin derisi dabağlanınca temiz olur. Domuzdan başka hayvanların derisinin ve leşinin tüyü, tırnağı, boynuzu, kemiği, gagası gibi kan bulunmayan yerleri temizdir. Sinirleri pistir. İnsan diri iken de, ölü iken de temizdir. Fakat, ölürken, her canlı gibi, o da necasetlenir. Bunun için, yıkanır. Temizlenir. Kuyuya düşüp ölürse, suyu necis yapar. Bir suya, dişi, tırnağı, kılı düşerse necis yapmaz. Tırnak kadar derisi düşerse, kanı damlarsa pis yapar. Yemesi helal olan hayvanlardan ve insandan, diri iken koparılan parça necis olur, yenmez. Hayvanların temiz yerlerini kullanmak mubahtır. Satın alınır, satılır. İnsanın parçalarını,[saçını, böbreğini, sütünü zaruretsiz] kullanmak, satmak haramdır. [Organ nakli yapmanın caiz olduğu buradan anlaşılmaktadır.] Ölü tavuktan çıkan yumurta tahirdir, yenir. Şâfiîde, kabuğu sertleşmemiş ise, necistir, yenmez. Ölü koyundan gelen süt de temizdir, içilir. Şâfiîde necistir. Ölü koyundan çıkan ölü kuzu necistir. Bunun işkembesinden yapılan peynir mayası temizdir. Et kokunca, yemek ekşiyince, necis olmaz. Fakat, zararlı oldukları için, yenilmeleri helal olmaz. Yağ acımakla, yemesi haram olmaz. Et, peynir, kokup kurtlanmakla necis olmaz. Bir temiz ciğer, kuyuya düşüp, kokup, kurdlansa, ciğer ve kuyudaki su pis olmaz.

Yağmur, kar ve dolu suyu, deniz, nehir, kuyu, göl, menba sularına, (Mutlak su)  denir. Bunlarla, hem hades, hem de necaset temizlenir. Çiçek suyu, asma suyu, üzüm suyu, et suyu gibi, hususi isimlerle söylenen sulara (Mukayed su)  denir. Bunların akıcı olanları ile yalnız necaset temizlenir. Süt, zeytin yağı gibi akıcı olmayan mayiler ile ve bevl gibi necis olan sıvı ile hiçbir şey temizlenmez. (Nimet-i İslam)  kitabından alınan yazılar tamam oldu.

Niçin kılmazsın sen, farz-u sünneti,
Değilmisin Muhammedin ümmeti “aleyhisselâm”
Anmaz mısın, Cehennemi, Cenneti,
İman sahibi kul, böyle mi olur?

NAMAZIN ŞARTLARI

 19 – Namazın dışında olan, yani namaza başlamadan önce yapması farz olan şartları yedidir:

1) (Hadesten taharet),  yani abdest almaktır. Eğer su bulunmazsa teyemmüm etmektir.

2) (Necasetten taharet),  yani elbisesini, vücudunü ve namaz kılacağı yeri pislikten temizlemektir. Gerek ağır, gerekse hafif olsun, az veya çok olsun pisliği temizlemek iyi olur. Peygamberimiz aleyhisselâm buyurdu ki (Kan ve cerahat pistir. Namaz kılınan yeri de pislikten temizlemek lazımdır. Bedenini de, bevlden ve meniden ve bütün pisliklerden temizlemek lazımdır.)

 [Hanefi mezhebinde kan, idrar, ispirto kaba necasettir. Küçük havza damlayınca, suyun hepsi kaba necaset olur. Bulaştıkları yer, avuç içindeki suyun yüzeyinden az ise, namaz sahih olur. Cepte bulunan kaptaki ispirto, kan ve alkollü içkiler, 1 miskalden [5 gramdan] az ise, namaz sahih olur. Bu miktarlardan çok ise, namaz sahih olmaz. (Dürr-ül-muhtar) da, İstinca bahsi sonunda diyor ki (Su ile topraktan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz kabul edilir. Fetva da böyledir.) (İbni Abidin), (Bahr), (Eşbah), (Feth)  ve (Bezzaziye) de de böyle yazılıdır. Bu söze zayıf diyenler de var ise de, haraç, meşakkat olunca, zayıf kavl ile amel olunur. Fıkıh âlimlerinin bu sözlerinden, ihtiyacı karşılamak için yapılan kolonya, ilaç, vernik ve boya gibi ispirtolu karışımların temiz kabul edilecekleri anlaşılmaktadır. Namaz kılarken necasetten korunmakta haraç, meşakkat olduğu zaman, bu kavl ile amel edilir. Şâfiî ve Mâlikî mezhebinde de böyle olduğu, (Mafüvat)  kitabında yazılıdır. İspirtolu ilaçların temiz kabul edilmeleri, bunları içmenin caiz olacağını göstermez. Zaruret olmadıkça, yenmeleri ve içilmeleri yine caiz olmaz. Alkollü içkiler, ihtiyaç eşyası değildirler. Necaset olmaları, bu kavle göre de, affedilmez.]

3) Avret yeri açık olarak kılınan namaz sahih olmaz.

4) Kıble cihetine dönmektir. Kıble, Mekke şehrinde bulunan Kabedir. Namaz Kâbeye karşı kılınır. Kâbeye karşı secde edilir. Kâbe için secde edilmez. Allahü teâlâ için secde edilir. Vapurda, trende de, namaz kılarken, Kıbleye dönmek farzdır. Bunlarda kıbleye dönemeyen hanefiler, maliki veya Şâfiî mezhebini taklit ederek, iki namazı cem eder. Takvimde yazılı (Kıble saati)  vaktinde, güneşe dönen, kıbleye dönmüş olur.

5) Her namazı vaktinde kıldığını bilmektir. İbni Abidin, diyor ki (Ezan, vaktinde okununca, İslam ezanı olur. Vaktinden evvel okunursa, konuşmak olur. Din ile alay etmek olur.)

NAMAZ VAKİTLERİ

Akıl ve baliğ olan, yani aklı olup evlenme yaşına gelmiş olan her müslüman erkeğin ve kadının, her gün 5 vakit namazı, zamanlarında kılmaları farzdır. Bir namaz zamanının başladığı vakte, o namazın vakti denir. Bir namaz, vakti gelmeden önce kılınırsa, sahih olmaz. Hem de büyük günah olur. Namazın sahih olması için, zamanında kılmak lazım olduğu gibi, zamanında kıldığını bilmek, şüphe etmemek de farzdır.

Hadis-i şerifte, (Namaz zamanının bir evveli vardır. Bir de sonu vardır)  buyuruldu. Bir mahalde, bir namaz zamanının evvel vakti, güneşin o mahallin zahiri ufk haddindan belli bir irtifaa geldiği vakittir. Üzerinde yaşadığımız (Erd küresi) , mihveri (ekseni)  etrafında, boşlukta dönmektedir. Bu mihver, Erdın merkezinden geçen ve Erdın sathını [yüzeyini] iki noktada delen bir doğrudur. Bu iki noktaya (Erdın kutupları)  denir. Güneşin ve yıldızların, üzerinde hareket ettikleri zan olunan küreye (Sema küresi)  denir. Güneş hareket etmez. Fakat, Erd küresi döndüğü için, güneş hareket ediyor zannediyoruz. Etrafımıza bakınca yer ile gök, büyük bir dairenin kavsi üzerinde birleşmiş gibi görünüyor. Bu daireye (Ufk-ı zahiri hattı)  denir. Güneş, sabahları, bu hattın şark tarafından doğuyor. Semanın ortasına doğru yükseliyor. Öğle vakti, tepeye kadar yükselip, tekrar alçalmaya başlıyor. Sonra, ufk-ı zahiri hattının garb tarafında, bir noktadan batıyor. Ufk-ı zahiri haddindan itibaren en yüksek olduğu vakit (Zeval vakti) dir. Bu vakitte, güneşin (Ufk-ı zahiri haddindan) olan yüksekliğine, güneşin (Gaye-i irtifa) ı denir. Semaya bakan insana (Rasıd)  denir. Rasıdın ayaklarından geçen Erdın yarı çapı istikâmetine rasıdın (Şakul) ü denir. Rasıd, yer küresinin haricinde herhangi bir yükseklikteki bir M noktasındadır. ME hattı, rasıdın şakulüdür. Bu şakule dik olan düzlemlere rasıdın (Ufk düzlemleri)  denir. Altı ufk düzlemi vardır: 383. sayfadaki resmde 3 numaralı, Rasıdın ayaklarından geçen MF (Riyadi ufk)  düzlemi. Yer küresine temas eden BN (Hissi ufk)  düzlemi. 3– Rasıdın etrafını çeviren (Zahiri ufk hattı)  dairesinin [LK dairesinin] çizildiği LK düzlemi (Mer’i ufk)  düzlemi. 4– Erdin merkezinden geçen (Hakiki ufk)  düzlemi. 5– Rasıdın bulunduğu yerin en yüksek noktasının Pq zahiri ufk haddindan geçen şeri ufk düzlemidir ki bu düzlemin yer küresini kestiği daireye, bu rasıdın (Şeri ufk hattı)  denir. Bu 5 düzlem, birbirlerine paraleldir. 6– Bunlara paralel olmayan (Sathi ufk düzlemi)  vardır. Rasıdın bulunduğu yer yükseldikçe, (Zahiri ufk hattı) büyür ve hakiki ufk haddina yaklaşır. Bundan dolayı, bir şehirde, muhtelif yükseklikler için, bir namazın muhtelif vakitleri olur. Halbuki bir şehirde, bir namazın tek bir vakti vardır. Bundan dolayı, namaz vakitleri için, zahiri ufk hatları kullanılmaz. Yükseklik ile değişmeyen (Şeri ufk) hattından olan Pq şeri irtifa kullanılır. Her ufk düzleminin sema küresini kestiği dairelere, bu ufkun (hattı) denir. Rasıdın bulunduğu yer yükseldikçe, (Zahiri ufk hattı) dairesi büyür. Her mahallin altı ufkundan üçü için, bir namazın birer vakti vardır: Hakiki zahiri ve şeri vakitler. Bunlardan her birinin Riyadi ve Mer’i kısımları vardır. Riyadi vakitler, güneşin irtifaından hesap ile bulunur. Mer’i vakitler, riyadi vakitlere 8 dakika 20 saniye ekleyerek hâsıl olur. Çünkü ziya, güneşten Erda 8 dakika 20 saniyede gelmektedir. Güneşi görerek de anlaşılır. Riyadi ve hakiki vakitlerde namaz kılınmaz. Namazlar mer’i vakitlerde kılınır. Riyadi vakitler, mer’i vakitlerin bulunmalarına vasıta olurlar. Güneşi görenler için, bir namazın zahiri mer’i vakti, görmeyenler için hesap ile bulunan şeri mer’i vakti kullanılır. Zahiri mer’i vakit, güneşin ön kenarının, bu mahaldeki zahiri üfuk hattına nazaran, bu namaz vaktine mahsus olan irtifaa geldiği görülünce başlar. Bu irtifaa (Zahiri irtifa)  ve bu vakte (Zahiri vakit)  denir. Şeri vakit, güneşin ön kenarının, şeri üfuk haddina nazaran, bu namazın irtifaına geldiği hesap ederek anlaşılır. Zahiri ufklara nazaran olan irtifa dereceleri, gündüz, güneş doğarken başlar. Gece, güneşin gurub ettiği zahiri ufktan başlar. Şeri ufk, öğleden evvel, hakiki ufktan evveldir. Tulu ve gurub vakitlerinde güneşin irtifaı sıfırdır. Fecir-i sâdık vaktinin başlaması irtifaı, dört mezhepte de, ufk-ı zahiri hattının şark tarafından -19 derecedir. Yatsı namazı vaktinin başlaması irtifaı, İmam-ı Âzama göre, ufk-ı zahiri hattının garb tarafından -19 derece, iki imama ve diğer üç mezhebe göre -17 derecedir. Güneşin merkezinin, ufk-ı hakikiden, gaye irtifaına yükseldiği görülünce, mer’i hakiki (Zeval vakti)  olur. Güneşin ön ve arka kenarlarının gaye irtifalarına geldiklerindeki gölge uzunlukları aynı olup vakitleri farklıdır. Bu iki vaktin ortalamasında, zevali saat makinalarının ayarları 12 yapılır. Bu vakit, hesap ile bulunan riyadi zeval vaktinden 8 dakika 20 saniye sonradır ve yere dik çubuğun gölgesinin en kısa olduğu vakittir. Öğle ve ikindi vakitlerinin irtifaları her gün değişmektedir. Bu iki irtifa her gün yeniden tayin edilir. Bir beldede, güneşin hakiki gaye irtifa derecesi , o beldenin arz derecesinin tamamisi ile o günkü meyl-i şemsin cebri toplamıdır. Güneşin kenarının, zahiri üfuk hattından, namazın irtifaına geldiği vakit görülemeyeceği için, fıkıh kitapları bu mer’i vaktin alâmetlerini, işaretlerini bildirmektedir. Semada bu alâmetleri görebilenler, namazlarını bu mer’i (Zahiri vakitler) de kılar. Güneşi veya zahiri vakitlerin alâmetlerini göremeyenler ve takvim hazırlıyanlar, güneşin kenarının, şeri üfuklara göre olan (riyadi şeri) irtifalara geldiği vakitleri hesap eder. Namazlarını, saate bakarak bu (Riyadi şeri vakitler) de kılarlar. Saat makinelerinin bu riyadi şeri vakitleri gösterdiği vakit, (mer’i şeri)  vakit olur. Namazlar, bu mer’i vakitlerinde kılınmış olur.

Tenbih:  Hesap ile güneşin, şeri ufka nazaran irtifa noktasına geldiği, riyadi vakitler bulunmaktadır. Güneşin, bu riyadi vakte geldiği, bu riyadi vakitten 8 dakika 20 saniye sonra görülür ki bu vakit, mer’i vakittir. Yani, mer’i vakit, riyadi vakitten 8 dakika 20 saniye sonradır. Saat makinelerinin başlangıçları, yani hakiki zeval ve şeri gurub vakitlerinin sıfır olduğu vakitler, mer’i vakitler olduğu için, saat makinelerinin ayarları, riyadi vakit sıfır olduktan 8 dakika 20 saniye sonra sıfır yapıldıkları için, saat makinelerinin gösterdikleri riyadi vakitler, mer’i vakitler olmaktadır. Şeri vakitler, hesap ile bulunduğu ve takvimlerde riyadi vakitler yazılı olduğu hâlde, saat makinelerinde mer’i vakitler haline dönmektedirler. Hesap ile önce güneş merkezinin, hakiki ufk haddina göre, namazın irtifaına geldiği (Riyadi hakiki vakitler)  bulunmaktadır. Bunlar, sonra temkin ile muamele olunarak,(riyadi şeri)  vakitlere çevrilir. Saat makinelerinde, riyadi vakitlere 8 dakika 20 saniye ilave etmek lazım olmaz.

Herhangi bir yükseklikte bulunan Rasıdın, o mahallin, ova ve deniz gibi en aşağı noktaları ile semanın birleşmiş gibi gördüğü daireye rasıdın (Zahiri üfuk hattı)  denir. Bu daireden geçen üfuk düzlemine bu yüksekliğin (Ufk-ı mer’i) si denir. Rasıdın bulunduğu mahallin en aşağı yerine, yani Erd küresinin sathına [yüzüne] temas eden BN üfuk düzlemine rasıdın (Ufk-ı hissi) si denir. Rasıdın bulunduğu M noktasından geçen ve Erd küresine K noktasında temas eden [değen] MS düzlemine rasıdın, (Sathi üfuk) u  denir ki rasıdın gözünden çıkan şua istikâmetidir. Bir mahaldeki muhtelif yükseklikler için, muhtelif sathi üfuklar vardır. Her biri için, güneşin ayrı irtifaları vardır. Belli bir yüksekliğe mahsus olan bir sathi üfuk, rasıdın şakulü etrafında devir ederse Erd küresine temas eden K noktaları, zahiri üfuk hattını meydana getirirler. Rasıd, mahallin en yüksek noktasında iken, zahiri ufk haddina (Şeri üfuk)  denir. Erd küresinin merkezinden geçen AE üfuk düzlemine rasıdın (Ufk-ı hakiki) si denir. Merkezinde Erd küresi bulunan ve üzerinde güneş ile yıldızların bulundukları düşünülen büyük küreye (Sema küresi),  şakulün sema küresini deldiği noktaya, bu mahallin (Semt noktası)  denir. Şakulden geçen sonsuz miktardaki düzlemlere (Semt düzlemi)  denir. Güneşten geçen ZMS semt düzlemi, sathi üfuklardan birini keser. Semt düzlemleri ve sathi ufk düzlemleri M den geçtikleri için, semt düzlemleri ile sathi ufk düzlemleri birbirlerini bir doğru üzerinde keserler. Bu MS doğrusuna, (Sathi üfuk hattı)  denir. Bu hat, K noktasında, EK yarı çapına amuttur, [dik]dir ve rasıdın gözünden geçer. Semt düzlemlerinin sema küresini kestiklerini düşünürsek, küre sathında hâsıl olan bu dairelere, bu mahallin (Semt daireleri)  veya (İrtifa daireleri)  denir. Bu daireler, bu mahallin üfuk düzlemlerinden beşini dik olarak keserler. Güneşin merkezinden geçen semt dairesinin, hakiki üfuk düzlemini kestiği A noktası ile güneşin merkezi arasında kalan AG kavsinin derecesine, güneşin o mahalde ve o andaki (Hakiki irtifaı)  denir. Şems, her an, başka semt dairelerinden geçmektedir. Şemsin bir Z kenarından geçen semt dairesinin, bu kenarı kestiği Z noktası ile hissi, mer’i, sathi ve riyadi ve hakiki üfuk düzlemlerini kestiği iki nokta arasında kalan semt kavsinin derecesine, güneşin bu üfuklara göre (İrtifa) ları denir. Şemsin bu üfuklardan aynı irtifada olduğu vakitler farklıdır. Güneş bir mahallin sathi ufkunun altına girince, yani bu ufka nazaran irtifaı sıfır olunca, bu ufkun her yerindeki Rasıdlar, güneşin bu üfuktan gurub ettiğini görürler. Yüksekte bulunan Rasıd, LK kendi ufk-ı zahirisi hattının bir K noktasından geçen, ufk-ı sathiden gurubunu görür. LK, Ufk-ı zahiri dairesinin her noktasından geçen birer sathi üfuk düzlemleri vardır. Güneşten geçen ZS semt dairesi, bu üfuklardan birini S noktasında dik olarak keser. K noktasındaki MKO sathi ufku, Rasıdın (Sathi ufk) udur. Sathi üfuk ve MF riyadi ufku, Rasıdın bulunduğu aynı düzlem içinde, aynı yükseklikten geçiyorlar. Fakat, aralarında bir C zaviyesi [açı] vardır. Bu açıya (İnhitat-ı üfuk zaviyesi)  denir. Ahmed Ziya beğ diyor ki (rasıdın bulunduğu mahallin, ufk-ı hissiden, metre olarak, irtifaının kare kökü 106,92 ile çarpılınca, bu mahallin inhitat-ı üfuk açı saniyesi olur). Yüksekteki Rasıda nazaran güneşin gurub etmesi, ufk-ı sathiye nazaran irtifaının sıfır olmasıdır. Diğer namazlar zevalden sonra oldukları için, bunların şeri vakitleri de, bunun gibidir. Yani, güneşin sathi ufka nazaran irtifaları ile hesap edilir. Güneşin sathi ufka nazaran (ZS) irtifaı, Rasıdın bulunduğu mahallin şakulünden geçen semt dairelerinden, güneşin kenarından geçen dairenin kavsidir. Bu kavs, Rasıdın gözünden çıkıp, bu kavsin iki ucundan geçen iki yarım doğru arasındaki zaviyenin derecesini göstermektedir. Bu kavse muvazi [paralel] olarak, zaviyenin iki kenarı arasında çizilen sayısız miktardaki kavslerin hepsi de, güneşin bu irtifa derecesini göstermektedirler. Rasıd, bu kavslerden, sathi ufkun, ufk-ı zahiri haddinı kestiği K noktasından geçen HK kavsini, güneşin sathi ufk haddina nazaran irtifaı olarak görmektedir. Bunun için, sathi ufka nazaran irtifa olan, ZS kavsi yerine, zahiri üfuk hattına nazaran olan, HK (zahiri irtifaı)  kullanılmaktadır. Bu irtifa, hakiki ufka göre olan ZA irtifaı ile C inhitat-ı ufk zaviyesi toplamı kadar olmaktadır. Mer’i şeri vakitler, bu irtifa ile hesap edilmektedir. Şemsin zahiri irtifaı, Sekstant ve Rub’-ı daire tahtası ile bulunmaktadır.

Erd mihverinin [ekseninin] sema küresini kestiği iki noktaya (Sema Kutubu)  denir. Mihverden geçen düzlemlerin sema küresinde hâsıl ettikleri dairelere (Meyl daireleri)  denir. Erd merkezinden geçen ve mihverine amud [dik] olan düzleme (Ekvator)  sathı denir. Güneşin merkezi ile Ekvator sathı arasında kalan meyl dairesi kavsinin derecesine (Güneşin meyli)  denir.

Bir mahalde, bir meyl düzlemi ve birçok semt düzlemleri vardır. Bir mahallin şakulü ile Erdın mihveri, Erdın merkezinde birleşirler. Hâsıl ettikleri zaviyenin düzlemine (Nısf-ün-nehar düzlemi)  denir. Bu düzlemin sema küresini kestiği daireye (Nısf-ün-nehar dairesi=Meridiyen),  hakiki ufku kestiği doğruya (Nısf-ün-nehar hattı)  denir. Güneşin günlük mahrekleri, birbirlerine ve Ekvator düzlemine paralel olan dairelerdir. Bu dairelerin bulundukları düzlemler, Erdin mihverine ve Nıfs-ün-nehar düzlemine diktirler. Üfuk düzlemlerini eğik [mail] olarak keserler. Güneş bir mahallin ufk-ı zahiri hattı üzerinde kaldığı zaman, o mahalde şemsi gündüz olur. Güneşten geçen semt dairesi, ufk-ı zahiri haddinı dik olarak keser. Güneş, bir mahallin Nısf-ün-nehar dairesi üzerine gelince, yani merkezi hakiki üfuktan gaye irtifaında iken, merkezinden geçen meyl dairesi ile o mahallin semt dairesi aynı olur. Bu dairenin, güneş merkezi ile Ekvator arasındaki kavsi (Meyl),  ufk-ı hakiki arasındaki kavsi, (Hakiki gaye irtifaı)  derecesi olur. Rasıd Ekvatorda ise, hakiki ufku, Erdin mihverinden geçer. Her zaman, gece ve gündüz on iki saat olurlar. Rasıd Kutubda ise, hakiki üfuk düzlemi, Ekvator düzlemi ile aynı olur ve güneş, Rasıdın bulunduğu yarım kürede iken, altı ay gündüz, diğer yarım kürede olunca, altı ay gece olur. Güneşin senelik hareketini yaptığı (Husuf düzlemi),  Ekvator düzlemini Erdın bir kutru [çapı] istikâmetinde keser. Aralarında daima 23 derece 27 dakikalık zaviye vardır. Güneş Ekvatorun bir tarafında iken, bu mahallerde yaz, diğer yarım kürede kış olur.

Sabah namazının zamanı, dört mezhepte de, (leyl-i şeri)  sonunda, yani (Fecir-i sâdık)  denilen beyazlığın şarktaki ufk-ı zahiri hattının bir noktasında görülmesinden, (leyl-i şemsi) nin sonuna, yani güneşin üst kenarının, o mahaldeki  ufk-ı zahiri haddindan doğuncaya kadardır. Beyazlık, üst kenarı bir mahallin ufk-ı zahiri haddina 19 derece yaklaşınca, bir noktada görülür. Oruç da bu vakit başlar. İslam âlimleri, -19 derece irtifa ile hesap ettikleri imsak vakitlerinin, bulutsuz ve berrak havada, ufk-ı zahiri haddina ve saate bakarak, beyazlığın, ufk-ı zahiri hattının bir noktasında başladığı vakit ile aynı olduklarını görmüşlerdir. Biz de böyle gördük. Şimdi, oruç tutmaya bu vakitlerden sonra başlıyanların oruçları sahih olmamaktadır. Daha sonra, irtifa -18 olunca, beyazlık bu üfuk hattı üzerine yayılır. Sabah namazını bu vakit kılmak ihtiyatlı olur. Avrupalılar, bu vakte fecir diyorlar. Müslümanların, din işlerinde, hıristiyanlara değil, İslam âlimlerine uyması lazımdır. Beyazlık, üfuk hattı üzerinde kırmızılığın başlamasından iki derece evvel başlar. -20 derece yaklaşınca beyazlığın başladığını bildirenlerin de bulunduğu, İbni Abidinde ve M.Arif beğin takviminde yazılı ise de, İslam âlimleri, -19 derece olduğunda ittifak etmişlerdir. Kırmızılığın yayılması, güneşin üst kenarı, ufk-ı zahiri haddina 16 derece yaklaşıncadır. Fecir ve imsak vakti için -16 derece irtifaı kabul etmek, İslam âlimlerine uymamak olur.

Zahiri zuhr mahalli ile hakiki zuhr mahalli aynı değildir. Güneşi görenler için, öğle namazının evvel mer’i vakti, güneşin arka kenarı zahiri zeval mahallinden ayrılınca başlar. Bu vakit, güneşin arka kenarının, ufk-ı şeri hattından gaye irtifaına yükseldiği vakittir ve feyi zevalden, yani dik bir çubuk gölgesinin, en kısa iken, uzamaya başladığını görmekle anlaşılır. Bu vakit, güneş merkezinin, o mahaldeki gündüz müddetinin ortasından [semadaki Nısf-ün-nehar dairesinden] yani hakiki ufk haddina göre, hakiki gaye irtifaına yükseldikten, yani (Hakiki zeval vakti) nden sonra, arka kenarının, Erd üzerindeki ufk-ı şeri hattının garb tarafından, zahiri gaye irtifaına indiği görülünce başlar. Güneşi görenler için, namaz vakitlerinin, [güneşin merkezinin] ufk-ı hakikiye nazaran olan, hakiki irtifaları ile değil, arka kenarının ufk-ı şeri haddindan zahiri irtifaına geldiği, yani namaz vaktinin, hakiki irtifaına gelmesinden sonra temkin zamanı geçtiği görülünce başlıyacağı, Tahtavinin (İmdad haşiyesi) nde yazılıdır. Zahiri zuhr vaktinin, güneşin, şeri gaye-i irtifadan alçaldığı görüldüğü vakit başladığı (Mecmaul enhür) de de yazılıdır. Etrafımızda, bir daire şeklinde gördüğümüz (zahiri üfuk hattı)  dairesinin mahalli, Rasıd, en aşağı yerde iken, ufk-ı hissi üzerinde bir B noktasıdır. Semada zahiri gaye irtifaındaki (Zahiri zeval mahalli)  de, semadaki zahiri zeval noktası olur. Rasıd, insan boyu kadar bile yükseldikçe, ufk-ı zahiri hattı, ufk-ı hissideki B noktasının etrafında, nısf kutru, inhitat-ı üfuk derecesi kadar bir kavs olan, bir daire şeklini alır ve ufk-ı hakikiye doğru alçalır. Semadaki zahiri zeval mahalleri de, ufk-ı zahiri haddindan gaye irtifaında olan noktaların, zahiri zeval noktası etrafında husule getirdikleri bir dairenin, güneşin mahrekini kestiği iki nokta arasındaki mahrek kavsi olur. Bu zeval daireleri, Nısf-ün-nehar düzlemine diktir ve nısf kutrları olan kavsler, inhitat-ı üfuklar kadardır. Zahiri zeval kavsinin başı ve sonu, güneşin günlük mahrekinin, zahiri zeval dairesini kestiği iki noktadır. Güneşin ön kenarı, birinci noktaya gelince, gölgenin kısalması fark edilmez, zahiri zeval vakti başlar. Arka kenarı, ikinci noktadan çıkınca, tamam olur. Bu vakit, gölgenin uzamaya başladığını görmekle anlaşılır. (Zeval mahalli daireleri) nden her biri, Erd üzerindeki rasıdın bulunduğu mahalle mahsus olan zahiri üfuk hattı dairesinin noktalarından aynı gaye irtifaında bulunan noktalardan meydana gelmiştir. (Şeri zeval vakti) , güneşin ön kenarının,  bu dairelerin en dışındaki en büyüğü üzerindeki iki noktadan birincisine geldiği vakit başlar. Arka kenar, bu daireden ayrılırken, şeri zeval vakti tamam olarak (şeri zuhr vakti)  başlar. Riyadi şeri vakitler hesap ile bulunarak takvimlere yazılır. Zuhr vakti, asır-ı evvele kadar, yani bir şeyin gölgesi, zeval vaktindeki boyundan, bu şeyin boyu miktarı uzayıncaya veya asır-ı saniye, yani boyunun iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Birincisi, iki imama ve diğer üç mezhebe göre, ikinci vakit ise, İmam-ı Âzama göredir.

İkindi namazının vakti, öğle vakti bitince başlıyarak, güneşin arka kenarı ufk-ı zahiri haddindan batıp, kaybolduğu görülünciye kadar ise de, güneş sarardıktan sonra, yani alt [ön] kenarı ufk-ı zahiri haddina bir mızrak boyu yaklaşınca, her namazı kılmak ve ikindiyi bu vakte geciktirmek haramdır. Güneşin veya ziyasının geldiği yerlerin sararması, merkezinin ufk-ı hakikiye 5 derece irtifaa geldiği vakit başlar. Bu vakte (İsfirar vakti)  veya (Kerahet vakti)  denir. [Güneşin ön kenarının ufk-ı şeriden ayrıldığı zaman başlar.] Bu vakit, üç kerahet vaktinin üçüncüsüdür. Türkiyede şehirlerde ikindi ezanları, iki imama göre okunduğundan, ikindi namazını, bu ezandan, kışın 36 dakika, yazın ise 72 dakika sonra kılmalıdır ki böylece İmam-ı Âzama da uyulmuş olur. Arz derecesi 40 ile 42 arasındaki mahallerde, ocak ayından başlıyarak, her ay için 6 dakika, 36 ya ilave, kışa doğru temmuz ayından başlıyarak, 72 den tarh edilince, bu aydaki iki asır vakti arasındaki zaman farkı olur.

Akşam namazı, şemsi ve şeri gecenin başlaması ile birlikte başlar. Güneş zahiri gurub edince, yani üst kenarının Rasıdın bulunduğu mahallin ufk-ı zahiri haddindan kaybolduğu görülünce başlar. Hadis-i şerifte, (Gece başlayınca, orucu bozunuz! Gecenin başlaması, güneş ziyasının, şark tarafında, en yüksek tepeden kaybolması ile olur)  buyuruldu. Bu hadis-i şerif ve İbni Abidin ile Tahtavi’nin açıklamaları gösteriyor ki güneşin zahiri üfuk hattından gurub etmesinin görülmediği yerlerde ve hesap yapılırken, gurub, güneş ziyasının en yüksek tepeden çekildiği mer’i şeri gurub vaktidir. Ezani saat makineleri, bu vakit 12 yapılır. Akşam namazının vakti, şafak kararıncaya, yani garbda, iki imama ve diğer üç mezhebe göre, kırmızılık kayboluncaya veya İmam-ı Âzama göre, bundan iki derece sonra, beyazlık kayboluncaya kadar devam eder. Akşam namazını, vaktin evvelinde kılmak sünnettir. (İştibak-i nücum)  vaktinden, yani yıldızlar çoğaldıktan, yani güneşin arka kenarının ufk-ı zahiri hattı altına on derece irtifaa indikten sonraya bırakmak haramdır. Bu vakit ile gurub vakti arasındaki zaman, İstanbul gibi, arzı 41 derece olan mahaller için, bir senede, 53 ile 67 dakika arasında değişmektedir. Hastalık, seferi olmak, hazır taamı yemek için, yıldızlar çok görülünceye kadar geciktirilebilir.

Yatsı namazının vakti, İmameyne göre, işa-i evvelden, yani garbdaki zahiri üfuk hattı üzerinde kırmızılık kaybolduktan sonra başlar. Diğer üç mezhepte de böyledir. İmam-ı Âzama göre, işa-i saniden, yani beyazlık kaybolduktan sonra başlar. Şeri gecenin sonuna, yani Fecir-i sadıkın ağarmasına kadardır. [Güneşin üst kenarı, zahiri üfuktan 17 derece irtifaa inince kırmızılık, 19 derece inince, beyazlık kaybolur.] Şâfiî mezhebinde yatsı namazının ahir vakti, şeri gecenin, yani gurub ile fecir-i sâdık arasındaki zamanın yarısına kadar diyenler vardır. Yatsıyı, şeri gecenin yarısından sonra kılmak, bunlara göre caiz değildir. Hanefide ise, mekruhtur. Malikide de fecre kadar kılmak sahih ise de, şeri gecenin üçte birinden sonra kılmak günahtır. Öğle ve akşam namazlarını iki imamın bildirdiği vakitlerde kılamayan, kazaya bırakmayıp, İmam-ı Âzamın kavline göre eda etmeli, bu takdirde, o gün ikindi ve yatsı namazlarını da, İmam-ı Âzama göre kılmalıdır.

5 vakit namazın ve bilhassa sabah ve yatsı namaz vakitlerinin başlangıcı, her memleketin arz [Enlem] derecesine, yani Hatt-ı istivadan uzaklığına ve güneşin meyline, yani ay ve günlere göre başkadır. Kutuba yaklaştıkça, fecir ve şafak vakitleri güneşin tulu [doğma] ve gurub [batma] vakitlerinden uzaklaşır. Yani sabah ve yatsı namazlarının ilk vakitleri, birbirlerine yaklaşır. Tenvir sathı ile Erdın mihveri arasındaki (Tenvir zaviyesi ), güneşin meyline müsavi olduğu için, 90 – arz < meyl +19 yani arz dereceleri ile meyl-i şemsin toplamı, 71 [90-19=71] veya daha ziyade olan yerlerde ve zamanlarda, mesela Paris’te güneşin meyli, çok olduğu Haziranın 12 ile 30 u arasında, şafak kırmızılığı kaybolmadan, fecrin beyazlığı başlar. Bunun için, yatsı ve sabah namazlarının vakitleri başlamaz. Hanefi mezhebinde vakit, namazın sebebidir. Sebep bulunmazsa, namaz farz olmaz. O hâlde, hanefi mezhebi âlimlerinin çoğu, böyle memleketlerde, bu iki namaz farz olmaz, dedi. Bazı âlimlere göre ise, arz dereceleri bunlara yakın yerlerdeki veya böyle bir yerde, böyle zamanların başlamadan evvelki günlerdeki vakitlerinde kılmalıdır.

Nehar-ı şerinin, yani oruç zamanının dörtte birine, ilim-i nücum âlimleri, yani astronomi âlimleri, (Düha)  vakti diyor. Bu vakit, kerahet zamanının sonudur. Din âlimleri, bu vakte (İşrak vakti)  yani kuşluk zamanının başladığı vakittir, diyorlar. Düha vaktinde güneş merkezinin ufk-ı hakikiden irtifaı 5 derecedir. Alt kenarı, ufk-ı mer’iden bir mızrak boyu irtifaındadır. Düha vakti, güneşin tuluundan takriben 40 dakika sonradır. Bu iki vakit arasındaki zaman, (Kerahet zamanı) dır. Düha vakti olunca, her gün iki rekat (İşrak namazı)  kılmak sünnettir. Bu namaza (Kuşluk namazı)  da denir. Bayram namazı da, bu vakitte kılınır. Nehar-ı şerinin yarısı, (Dahve-i kübra)  vaktidir. Ezani Fecir vaktinin yarısı, Dahve-i kübra vaktidir. Vasati saate göre, gece yarısından itibaren imsak ve iftar vakitleri toplamının yarısıdır.

Öğle ve ikindi namazlarının vakitlerini kolayca anlamak için, Muhammed Masum-i Fârukî Serhendinin talebesinden Abdülhak Sücadil’in yazmış olduğu, fârisî (Mesail-i şerh-ı Vikaye)  kitabının Hindistanda Hayderi matbaasında 1294 [m. 1877] senesi baskısında ve (Mecmaul-enhür) de şöyle yazıyor:

Güneş gören düz bir yere, bir daire çizilir. Bu daireye (Daire-i hindiye)  denir. Dairenin ortasına, daire kutrunun [çapının] yarısı kadar uzun, düz bir çubuk dikilir. Çubuğun tepesi dairenin üç muhtelif noktasından aynı uzaklıkta olmalıdır ki tam dik olsun! Bu dik çubuğa (Mikyas)  denir. Bu mikyasın gölgesi, sabahları, dairenin dışına kadar uzundur ve garb tarafındadır. Güneş yükseldikçe, yani irtifaı arttıkça gölge kısalır. Gölgenin daireye girdiği noktaya işaret konur. Öğleden sonra şark tarafında, daireden dışarı çıkar. Çıktığı noktaya da bir işaret konur. Daire çenberi üzerindeki bu iki işaret arasında kalan kavsin [yayın] ortası ile dairenin merkezi arasına düz bir hat çizilir. Bu hat, o mahallin (Nısf-ün-nehar hattı)  olur. Nısf-ün-nehar hattının istikâmeti, şimal ve cenub cihetlerini gösterir. Güneşin doğduğu tarafa dönen kimsenin sol omuzu, şimal cihetidir. Güneşin ön kenarı, ufk-ı zahiri haddindan, gaye irtifaına yükselince, (Zahiri zeval vakti)  başlar. Bundan sonra gölgenin uzayıp kısaldığı his edilmez. Gölgenin en kısa uzunluğuna (Fey-i zeval )  denir. Arka kenar, alçalmaya başlıyarak, sathi ufka [zahiri üfuk hattına] nazaran gaye irtifaına gelince, (Zahiri zeval vakti) nin sonu ve (Zahiri zuhr vakti)  olur. Gölgenin uzamaya başladığı görülür. Zahiri zeval zamanının, yani gölgenin kısalmasının sonu ile uzamaya başlaması arasındaki zamanın ortasında, güneşin merkezi, semadaki Nısf-ün-nehar dairesi üzerine geldiği mer’i vakit olup hakiki üfuktan gaye irtifaında olur. Bu an gündüz ortası, yani (Mer’i hakiki zeval vakti) dir. Bu mer’i hakiki zeval vaktinde, hakiki zevali saat 12 dir. 12 ile tadil-i zamanın cebri toplamı, gündüzün başlangıcı yapılmaktadır. Bu vakit, mahalli, vasati zevali saat 12 yapılır. Zevali saat makinelerinin başlangıcıdır. (Hakiki mer’i zeval vakti),  güneşin zevale geldiği (riyadi zeval vakti) nden 8 dakika 20 saniye sonradır. Çünkü, güneşin ziyası, Erda 8 dakika 20 saniyede gelmektedir. Hesap ile bulunan riyadi namaz vakitlerine 8 dakika 20 saniye eklenerek, mer’i vakitlere çevrilir. Bu çevirmeyi saat makineleri yapmaktadır. Riyadi vakitlerin ve saat makinelerindeki mer’i vakitlerin, birbirlerinin aynı oldukları anlaşılmaktadır.

1193 [m. 1779] senesinde Erzurumda hazırlanmış olan (Miyar-ı evkat)  ceb takviminde diyor ki (Gölgenin en kısa görüldüğü (mer’i) zeval vaktinde, ezani saat makinesi, takvimde yazılı zuhr vaktinden temkin zamanı geri getirilerek ayarı tashih edilir.) Çünkü, zeval vakti, zuhr vaktinden temkin kadar öncedir. Ezani saat makinesini ayarlamak için, vasati saat makinesi herhangi bir namaz vaktini gösterince, ezani saat makinesi de, bu namazın ezani vaktine getirilir. Fey-i zeval, arz ve meyl derecelerine göre, yani her arz derecesinde ve her gün başka boydadır.

İkindi namazı vaktindeki güneş irtifaını bulmak için, (İrtifa-gölge uzunluğu) cedveli kullanılır. Mesela, 13 Ağustosta, İstanbulda, güneşin gaye irtifaı 64 derece olduğundan, bir metre, dik çubuğun gölgesinin en kısa uzunluğu, cedvelde, 0,49 m. bulunur. Asır-ı evvelde, gölge 1,49 m. ve güneşin irtifaı cedvelde 34 derece olur.

Pergel, fey-i zeval boyu kadar açılıp, bir ayağı, Nısf-ün-nehar hattının daireyi kestiği noktaya konur. Diğer ayağının Nısf-ün-nehar hattının daire dışındaki kısmını kestiği nokta ile merkez arasındaki mesafe nısf kutr olmak üzere ikinci bir daire çizilir. Mikyasın gölgesi bu ikinci daireye geldiği vakit, (Hakiki asır-ı evvel)  vakti olur. İkinci daireyi her gün yeniden çizmek lazımdır.

Şeri namaz vakitlerini, güneşin kenarının şeri üfuktan olan irtifaına göre hesap etmek lazımdır. Namaz vakitlerinin irtifaları, hakiki üfuktan olamaz. Hakiki ufka göre olan irtifa ile hesap edilen hakiki gurub vaktinde, güneş yüksek yerlerin zahiri üfuk hatlarından batmamış olarak görülmektedir.

Güneş merkezinin, Nısf-ün-nehardan iki gündeki geçişleri, yani iki gündeki hakiki zeval vakitleri arasındaki zamana (Hakiki güneş günü)  denir. Bunların uzunlukları birbirlerine müsavi olmadığı için (Vasati gün)  kullanılır. Vasati gün uzunluğu, bir güneş senesindeki 365,24 günün 360 da biri zamandır. Vasati günler, birbirlerine müsavidir. Bunların hakiki güneş günlerinden farkına, bir günlük (Tadil-i zaman)  denir. Vasati gün fazla ise, tadil-i zaman (-), noksan ise (+) dır. Tadil-i zaman, her gün değişerek, bir senede +16 ile -14 dakika arasında değişmekte, senede dört defa sıfır olmaktadır.

Güneşin merkezinin hakiki üfuktan gurub ettiği (Riyadi gurub)  vaktinden sonra, arka kenarının, ufk-ı şer’iyye inerek, ziyasının en yüksek tepeden kaybolması için geçen zamana (Temkin Zamanı)  denir. Bir beldenin [şehir veya köyün] temkini, yükseklik ile ve arz derecesi ile değışır, artar. Günlük değişmesi birkaç saniyidir. Bütün namaz vakitleri ve iftar vakti hesap edilirken, her beldede, en yüksek yerin temkini kullanılır. Mesela İstanbulda, Çamlıca tepesinin 267 metre yüksekliği için hesap edilen 8 dakika temkin kullanılır. Temkinlerin her gün değişmeleri ve muhtelif saat birimlerinin birbirlerinden farkları düşünülerek, İstanbulun temkini 10 dakika kabul edilmiştir. Güneşin tadil-i zamanı ve meyli ise, her gün takriben yarım dakika değişmektedir. Fakat, günlük miktarı her beldede aynıdır.

Saat makineleri, bir vasati günde 24 saati gösterir. Vasati veya ezani zamanları ölçerler. Bir beldenin vasati saati, hakiki mer’i zeval vaktinden tadil-i zaman kadar farklı olarak 12 yapılır. Ezani saat makinesi, güneşin ufk-ı şeriden, yani en yüksek tepeden gurub ettiği görülünce, 12 yapılır. Bu saat makineleri gurubi vakitleri göstermez. Ezani vakitleri gösterir. Şarka doğru gidildikçe, yani tul derecesi arttıkça, mahalli saat makinelerinin ayarları ileri alınmakta, bunun için, tul dereceleri değişince, saat makinelerindeki namaz vakitleri değişmemektedir. Gurubi ve ezani gün uzunlukları, birbirlerine takriben müsavidir. Mebdeleri, temkin miktarı farklıdır. Hakiki [zevali] gün uzunluğundan 1-2 dakika farklıdırlar. Hesap ile namazların zevali veya gurubi riyadi vakitleri bulunur. Bu riyadi vakitler, saat makinelerinin gösterdikleri mer’i vakitlerin aynıdır. Arz derecesi arttıkça, [yatsı hariç] dört namazın vakti önce olur. Tul derecesi arttıkça mahalli saatlerdeki vakitler değişmez ise de, müşterek saate göre, tul derecesi arttıkça ileri [önce] olur.

İbni Abidin, oruçlunun yapması müstehab olan şeyleri bildirirken ve Tahtavi (Merakıl-felah)  haşiyesinde, namaz vakitlerinde diyorlar ki (Bir kimse, güneşin üst kenarının, zahiri üfuk hattından gurub ettiğini görmedikçe iftar yapamaz. Alçakta bulunan kimse, gurubu daha önce görünce, yüksektekinden önce iftar yapar. Güneşin ufk-ı zahiri haddindan gurubunu göremeyenler için gurub, şarktaki tepelerin kararmasıdır.) Yani şeri üfuktan olan gurubdur. Namaz vakitleri ve iftar yapmak hesap edilirken, (Temkin)  kullanmak, yani irtifaları şeri üfuklara göre düşünmek lazım olduğu, buradan anlaşılmaktadır. Hesap yaparken, her yükseklik için ayrı olan zahiri üfuk hatlarından olan zahiri irtifalar kullanılamaz. Çünkü muhtelif zahiri üfuk hatları ve bunların her birine göre muhtelif irtifalar ve bir mahalde, bir namazın muhtelif riyadi vakitleri olur.

Güneşin kenarının şeri üfuktan, namaz vaktinin irtifaına geldiği, riyadi şeri vaktini hesap etmek için, evvela bu namaza mahsus olan (Fadl-ı dair = Zaman farkı)  hesap edilir. Fadl-ı dair, güneşin bulunduğu yer ile gündüz veya gece yarıları arasındaki zaman farkıdır. Fadl-ı dairi bulmak için, muhtelif düsturlar [formüller], logaritme ile veya hesap makineleri ile çözülürler. Öğle (zuhr), ikindi (asır), isfirar, akşam (gurub), iştibak ve işa (yatsı) vakitlerinin Fadl-ı dairleri, [saat makinelerinin gösterdiği mer’i] hakiki zeval vaktine eklenerek, bazı makinelerde, bulunan yatsı namazının Fadl-ı dairi gece yarısından çıkarılarak, fecir ve tulu için gece yarısına eklenerek, işrak için hakiki zeval vaktinden çıkarılarak, hakiki veya gurubi zamanlara nazaran riyadi (hakiki vakitler)  bulunur. Zuhr, asır, gurub, iştibak ve işanın hakiki vakitlerine temkin ilave ve fecir ile tulu riyadi hakiki vakitlerinden tarh edilince, (Şeri vakitler)  olur. Çünkü, bir namazın hakiki vakti ile şeri vakti arasındaki zaman farki hakiki üfuk ile şeri üfuk arasındaki zaman farkı kadardır. Bu da, (Temkin zamanı) dır. Her şehir için tek bir temkin vardır. Bu da, şeri vakitleri bulmak için kullanılır. Bunlar da, (Ezani)  veya (Vasati)  zamanlara çevrilerek takvimlere yazılır.[1] Hakiki vakti vasatiye tahvil için, (Tadil-i zaman) ile muamele edilir. Gurubi vakti ezaniye tahvil için, daima bir (temkin)  çıkarılır. Görülüyor ki zuhr, asır, gurub ve işa namazlarının gurubi vakitleri ile ezani vakitleri, birbirinin aynıdırlar. İslam âlimleri, asırlarca evvel, (Rub’-ı daire)  aleti veya Üstürlab [Oktant] denilen alet yaparak, bununla güneşin riyadi ufka göre veya Sekstant ile zahiri üfuk hattına göre irtifaını ölçmüşler, bundan her namaz vaktinin hakiki irtifaını hesap etmişlerdir. Zevalden evvelki vakitler, şeri tulu ufkuna, zevalden sonraki vakitler, şeri gurub ufkuna olan irtifaları ile hesap edilir. Zuhr vakti, gündüz ortasından sonra olduğu için, (şeri zeval vakti),  hakiki zeval vaktinden temkin zamanı sonra olması lazım olur. Hüsameddin efendinin (Şemail-i şerife)  tercümesine bakınız! Ahmed Ziya beğ 1339 [m. 1921] tarihli (Rub’-ı dairenin suret-i istimali)  kitabında diyor ki (Hakiki mer’i zeval vaktindeki 12 saata tevafuk eden vakit-i vasatiye o mevkie ait temkin miktarı cem olundukta, mahalli vasati saat ile şeri zuhr vakti olur.) (Kedusi) nin (İrtifa risalesi) ni tercüme eden, Fatih medresesi ders-i amlarından, yani İslam ilimleri ordinaryüs profesörü Hezargradlı Hasan Şevkı efendi, 9. babında, imsak vaktini bulmayı bildirince diyor ki (Bulduğumuz imsak vakitleri temkinsizdir. [Yani güneşin merkezinin gurubi saate göre, hakiki ufka -19 derece irtifaa yaklaştığı [riyadi] vakittir.] Oruç tutacak kimsenin, bundan iki temkin miktarı [15 dakika] evvel imsak etmesi lazımdır. Böylece, [oruca güneşin ön kenarının şeri ufka ve ezani saate göre olan imsak vaktinde başlıyarak] orucu fasid olmaktan kurtulur.) Görülüyor ki bu büyük âlim de, şeri ezani vakti bulmak için hakiki vakitten temkin zamanının iki mislini çıkarmakta, temkin çıkarılmaz ise, orucun fasid olacağını bildirmektedir. Çünkü, İstanbulda temkin sekiz dakika hesap edilmekte, ihtiyaten on dakika kabul olunmaktadır. Ahmed Ziya beğ de, (Rub’-ı daire ile bulunan hakiki fecir vaktinden temkinin iki misli çıkarıldıktan sonra, ezani şeri imsak vakti başlar) diyor. İki temkinden birisi, hakiki vakti şeri vakte çevirmek içindir. İkincisi, gurubi saati, ezaniye çevirmek içindir. Hesap ile veya Rub’-ı daire ile bulunan hakiki fecir vaktinden, ezani saat için temkin zamanının iki mislini çıkarmak lazım olması, mahalli vasati saat için, bir temkin çıkarmak lazım olduğunu göstermektedir. Vasati zaman için bir temkin çıkarılmazsa, oruç fasid olur. Kedusinin irtifa risalesinin önsözünde, (Mearif nezaretinin 1310 [m. 1892] senesi 230 numaralı ruhsatı ile basıldı) yazılıdır. Bunun için, Osmanlı âlimlerinin zamanında, mesela Osmanlı âlimlerinin en yüksek makamı olan (Meşihat-i İslâmiyye) nin hazırladığı 1334 [m. 1916] senesinin (İlmiye salnamesi)  ismindeki takvimde ve 1982 ye kadar hazırlanan takvimlerin hepsinde ve İstanbul üniversitesi Kandilli rasathanesinin 1958 tarih ve 14 sayılı (Evkat-ı şer’iyye)  kitabında imsak vakitleri, hakiki vakitlerinden iki temkin zamanı evvel başlamaktadır. Oruca, bu takvimlerdeki şeri imsak vaktinden 5 dakika bile sonra başlayanın orucu sahih olmaz. Şeri zeval vaktinde gölgenin boyu, hakiki zeval vaktindeki fey-i zevalden daha uzundur. İkisi arasındaki fark, temkin zamanında hâsıl olan uzunluktur.

Martın 21. ve Eylülün 23. günleri gece ve gündüz uzunlukları 12 saat olup güneş daima hakiki zevalden altı saat evvel tulu ve altı saat sonra gurub eder. Diğer günlerde, Gece ile gündüz müddetleri müsavi olmadığı için, yaz aylarında, hakiki zeval vakti ile hakiki tulu ve hakiki gurub vakitleri arasında 6 saattan bir miktar fazla zaman vardır. Kış aylarında, bu vakitler arasında, bir miktar az zaman bulunur. Altı saatten olan bu zaman farkına (Nısf fadla)  zamanı denir. Yaz aylarında, hakiki tulu ve gurub vakitleri, zeval vaktinden, 6 ile Nısf fadlanın toplamı kadar farklı olmaktadır. Gurub vakti, zeval vaktinden uzaklaşınca, gurubi saatın sabah mebdei, zeval vaktine yaklaşır. Gurubi saate göre zeval vakti, yaz aylarında, Nısf fadlanın 6 saatten farkı olur. Herhangi bir mahalde:

sin Nısf fadla = tan arz-ı belde x tan meyl

müsavatından (Nısf fadla = Yarı fark)  derecesi bulunur. Bunun dört misli, zaman dakikası olur. Meyl ile arz derecelerinin işaretleri aynı ise, yani aynı nısf kürede iseler, Nısf fadla zamanının mutlak kıymeti 6 ya ilave edilince, hakiki zamana göre, riyadi hakiki gurub vakti ve gece yarısı 12 den, sabah gurubi 12 ye kadar olan zaman olur. Şemsin hakiki tulu vakti ile zevali vakti arasında da bu kadar zaman vardır. 6 dan çıkarılırsa, gurubi zamana göre riyadi hakiki zeval vakti yani sabah 12 den zeval kadar zaman olur ki aynı zamanda, ezani zamana göre şeri zuhr vakti ve hakiki zamana göre, hakiki tulu vaktidir. Bulunulan mahal ile güneş başka nısf kürelerde ise, nısf fadlanın mutlak kıymeti 6 ya ilave edilince, o mahallin gurubi zamana göre hakiki zeval vakti ve hakiki zamana göre, hakiki tulu vakti olur. 6 dan çıkarılınca, hakiki zamana göre o mahaldeki riyadi hakiki gurub vakti olur. 1 Mayısta, mesela Privileg hesap makinesinin 14.55 µ tan x 41 tan = arc sin x 4 = ¥ düğmelerine basılınca, makinenin levhasında, Nısf fadla 53 dakika 33 saniye görünür. Hakiki zamana göre, riyadi hakiki gurub vakti 6 saat 54 dakika, mahalli vasati zamana göre 6 saat 51 dakika ve müşterek zamana göre 18 saat 55 dakikadır. Şeri gurub vakti 19 saat 5 dakika olur. Gurubi zamana göre hakiki zeval vakti 5 saat 6 dakika olur. Bundan, İstanbul için gurub vaktindeki 10 dakika temkin zamanı daima çıkarılıp 4 saat 56 dakika, ezani zamana göre zeval vakti olur. Buna zuhr vaktindeki yine 10 dakika temkin zamanı ilave edince, ezani saate göre zuhr vakti, yine 5 saat 6 dakika olur. Zuhr vaktindeki temkin, gurub vaktindeki temkinin aynı olduğu için, gurubi zamana göre hakiki zeval vakti ile ezani zuhr vakti aynı olmaktadırlar. İkindi ve yatsının ezani vakitleri de böyledir. Müşterek saat ile şeri tulu vakti 4 saat 57 dakika olur. 5 saat 6 dakika, hakiki gece müddetinin yarısıdır. Hakiki gece müddeti olan 10 saat 12 dakikadan 2 temkin zamanı çıkarılınca, ezani zamana göre şeri tulu vakti 9 saat 52 dakika olur. Türkiyenin her yerinde, imsak vaktinden 15 dakika sonra sabah namazı kılınır. Yüksek bir yerin D inhitat-ı üfuk zaviyesi:

Y = metre olarak yüksekliktir.

(Fadl-ı dair saati) , H, her yerde, aşağıdaki düstur ile bulunur ki aranılan vakit ile nısf-ün-nehar arasındaki zamandır. Ezani imsak vakti: [12 + zuhr – H – (1 ÷ 3) = Saat] ve işa vakti: [H – (12 – zuhr)] Saat olur. Ziya tesiri ile işliyen Privileg hesap makinesinde, H:

h = irtifa, ª = arz,  = meyl,

h irtifaı, geceleri ve ª ile  da cenub nısf kürede (-) olacaktır.

Namaz vakitleri de, Casio hesap makinesi ile şu şekilde müşterek saat olarak bulunur:

S = saat başı tul, T = tul, E = tadil, N = temkin,

H, S, T değerleri derece; E, N değerleri saat olarak alınacaktır.

H ve N öğleden önce ( -), öğleden sonra ( + ) dır.

Temkin müddeti N, arz derecesi 44 dereceden aşağı ve en yüksek yeri 500 metreden az olan yerler için, aşağıdaki düğmeler ile saat olarak bulunur. Yani, aletin levhasında görülen 0 saat ile dakika ve saniye rakamları temkin olur:

 

Pil ile işliyen CASIO fx 3600 P hesap makinesinde H Fadl-ı dairi bulmak için, makine, tertip edildikten sonra, P1 irtifa RUN meyl RUN arz RUN düğmelerine basılır. Mesela, meyl 21°. 47′. 43.5″ ise, meyl için, 21 ¬ 47 ¬ 43,5 ¬ düğmelerine basılır. Makinenin levhasında hakiki saat görülür. Miktarlar (-) ise sonra  düğmelerine de basılır. Makineyi tertip etmek için, MODE š P1 ENT sin – ENT Kin 1 sin x ENT Kin 3 sin = ÷ Kout 1 cos ÷ Kout 3 cos = INV cos ÷ 15 = INV ¬ MODE  düğmelerine basılır.

Tertip edilmiş hesap makineleri ile tul ve arz dereceleri verilen herhangi bir mahaldeki bütün namaz vakitlerini, bir günlük veya bir senelik olarak, hemen, cedvel halinde vermektedir. Bu cedvel, telefona merbut (Faks)  ile hemen, dünyanın her yerindeki bir telefon faksına gönderilmektedir.

Herhangi bir günde, güneşin meyli ve tadil-i zaman malum ve arz derecesi 41 olan yerlerde nısf fadla ve fadl-ı dair ve namaz vakitleri, hiçbir hesaba ve düstura ve hesap makinesi kullanmaya lüzum olmadan, (Rub’-ı daire)  ile kolayca ve sürat ile anlaşılmaktadır.

İbadetlerin vakitlerini tayin ve tesbit etmek, yani anlayıp anlatmak, din bilgisi ile olur. İbadetlerin vakitlerini, din âlimleri, yani müctehidler anlamış ve bildirmişlerdir. Fıkıh âlimleri, müctehidlerin bildirdiklerini (Fıkıh)  kitaplarında yazmışlardır. Bildirilmiş olan vakitleri, hesap etmek ise, astronomi bilen müslümanların vazifesidir. Hesap edilmesi caiz olan vakitleri, astronomi âlimleri bulur. Bunların bulduğunu, din âlimlerinin tasdik etmeleri şarttır. Namaz vakitlerini saat ile ve kıbleyi pusula ile anlamanın caiz olduğu (İbni Abidin) de (Namazda kıbleye dönmek) bahsinde ve (Fetava-i Şemsüddin Remli) de yazılıdır. (Mevduat-ul-ulum) da diyor ki (Zamanımızda namaz vakitlerini hesap etmek, farz-ı kifâyedir. Müslümanların güneşin hareketinden veya takvimlerden anlamaları farzdır.)

İbni Abidin ve Şâfiî (El-envar)  ve maliki (El-mukaddemet-ül-izziye)  şerhinde diyor ki (Namazın sahih olması için, vakti girdikten sonra kılınması ve vaktinde kılındığını bilmek şarttır. Vaktin girdiğinde şüpheli olarak kılıp, sonra vaktinde kılmış olduğunu anlarsa, bu namazı sahih olmaz. Vaktin bilinmesi, vakitleri bilen âdil bir müslümanın okuduğu şeri ezanı işitmekle olur. Ezanı okuyan âdil değil ise, [veya âdil müslümanın hazırladığı takvim yoksa], kendisi vaktin girdiğini araştırıp, kuvvetli zannedince kılmalıdır. Fasıkın veya âdil olduğu bilinmeyen kimsenin, kıbleyi göstermesi, temiz, necis, helal, haram demesi gibi dinden olan haberleri de, ezan okuması gibi olup ona değil, kendi araştırıp anladığına uyması lazımdır.) Yalnız kılanların, hastaların, yolcuların, işe dalıp namazı kaçırmak korkusu olanların, her namazı, vaktinin evvelinde kılmaları lazımdır. Sabah namazını vaktinin sonunda kılmak, hanefi mezhebinde efdaldir.

Sabah namazının ve orucun evvel vakti, fecir-i sâdık vakti ile başlar. Bu vakit, gurub vaktinde 12 den başlayan ezani saatin fecir vaktine gelmesinden anlaşılır. Yahut gece yarısı 12 den başlayan vasati saatin fecir vaktine gelmesinden anlaşılır.

Şemsin tuluu, gece yarısı 12 den, gece müddetinin yarısı sonra veya gurub vaktindeki 12 den, gece müddeti kadar sonra veya zevalden gündüz müddetinin yarısı kadar evvel başlar. Sabah gurubi saatin 12 vakti, gurub vaktindeki 12 den, 12 saat sonra veya gece yarısı 12 den gündüz müddetinin yarısı kadar sonra veya hakiki zeval vaktinden gece yarısı müddetinin yarısı kadar evveldir.

Tulu vakti ile sabahın 12 vakti arasında, gece ve gündüz uzunluklarının yarıları arasındaki fark kadar zaman vardır.

Cemaat ile öğle namazını, yazın sıcakta geç, kış günleri ise, erken kılmak müstehaptır. Akşam namazını her zaman erken kılmak müstehaptır. Yatsıyı, şeri gecenin üçte biri oluncaya kadar geç kılmak müstehaptır. Gecenin yarısından sonraya bırakmak tahrimen mekruhtur. Bu geciktirmeler, hep cemaat ile kılanlar içindir. Evinde yalnız kılan, her namazı vakti girer girmez kılmalıdır. (Künuz-üd-dekaık) da yazılı ve Hakimin ve Tirmüzinin bildirdikleri hadis-i şerifte, (İbadetlerin en kıymetlisi, evvel vaktinde kılınan namazdır)  buyuruldu. (İzalet-ül hafa) nın 537. sayfasında yazılı, (Müslim)  kitabındaki hadis-i şerifte, (Bir zaman gelecek, amirler, imamlar, namazı öldürecekler,  [namazın edasını] vaktinden sonraya bırakacaklardır. Sen, namazını vaktinde kıl! Senden sonra, cemaat olurlarsa, onlarla da, tekrar kıl! İkinci kıldığın nâfile olur)  buyuruldu. İkindiyi ve yatsıyı, İmam-ı Âzamın kavline göre kılmak ihtiyatlı olur. Uyanamayan, vitiri yatsıdan hemen sonra kılmalıdır. Yatsıdan evvel kılarsa, sonra tekrar kılar. Uyanabilen ise, gecenin sonunda kılmalıdır.

Bir beldede, bir namaz vakti, mahalli veya müşterek vasati zamana göre malum iken, bu namazın ezani zamana göre vaktini bulmak için, şu iki düstur kullanılmaktadır:

Müşterek zamana göre vakit = Ezani zamana göre vakit + Müşterek zamana göre şeri gurub vakti.

Ezani zamana göre vakit = Müşterek zamana göre vakit – Müşterek zamana göre şeri gurub vakti.  Gurubdan evvelki zamanlarda, çıkarma yapabilmek için, önce 12 ilave edilir. Ahmed Ziya beğin kitabında, gurub vakti yerine, zeval vakti düsturu kullanılmaktadır.

Bu ikinci düstur, herhangi bir vakitte, ezani saati ayarlamak için de kullanılır.

Maliki ve Şâfiî mezheplerinde, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazları cem edilebilir. Bu iki namazdan biri, ikincisinin vaktinde kılınabilir.

KERAHET ZAMANLARI

Namaz kılması tahrimen mekruh, yani haram olan vakitler 3’tür:  Bu 3 vakte (Kerahet zamanı)  denir. Bu 3 zamanda başlanan farzlar sahih olmaz. Nâfileler sahih olursa da, tahrimen mekruh olur. Bu nâfileleri bozmalı, başka zamanda kaza etmelidir. Bu 3 zamanın birincisi, sabahları güneş doğarken başlayıp, 40 dakika devam eden zamandır. Bu zamanın sonuna (Düha vakti)  ve (İşrak vakti)  denir. Kerahet zamanının ikincisi, güneş zevalde ikendir. Güneşin gurubundan 40 dakika evvel üçüncü kerahet zamanı başlamaktadır. Güneşin doğması, tulu vaktinden, yani üst kenarının mer’i üfuk hattından görünmeye başlayıp, bakamayacak kadar yükselmesine, yani (Düha vakti) ne kadar olan zamandır. Yani kerahet zamanının sonuna kadardır. Güneşin zevalde olması, semadaki şeri zeval mahalli olan dairenin içinde bulunmasıdır. Yani hakiki zeval vaktinden temkin zamanı evvel ve sonra olan iki vakit arasındaki zamandır. Bu zaman, öğle namazı vaktinden İstanbul için, 20 dakika evvel başlamaktadır. Güneşin batması da, bakacak kadar sararmaya başladığı vakitten batıncaya kadar olan zaman demektir. Bu zamanın miktarı, İstanbul gibi 41 derece olan mahaller için, 37 dakika ile 42 dakika arasında değişmektedir. Ortalama olarak 40 dakikadır. Bu zamanın evvel vaktine (İsfirar-ı şems)  veya (Kerahet vakti)  denir. Güneş batarken, yalnız o günün ikindisi kılınır. Fakat, ikindiyi isfirar vaktine geciktirmek tahrimen mekruhtur. İmam-ı Ebû Yusufa göre, yalnız Cuma günü güneş tepede iken, nâfile kılmak mekruh olmaz. Bu kavl zayıftır. Önceden hazırlanmış cenazenin namazı, secde-i tilâvet ve secde-i sehv de caiz değildir. Bu vakitlerde hazırlanan cenazenin namazını, bu vakitlerde kılmak sahih olur.

Yalnız nâfile kılmak mekruh olan iki vakit vardır. Sabah Fecir-i sâdık [tan yeri] ağardıktan, güneş doğuncaya kadar, sabah namazının sünnetinden başka nâfile kılınmaz. İkindiyi kıldıktan sonra, akşam namazından önce nâfile kılmak tahrimen mekruhtur. Cuma günü imam minbere çıkınca ve müezzin ikâmet okurken, diğer namazlarda imam namazda iken nâfileye, yani sünnete başlamak mekruhtur. Yalnız sabah sünnetine başlamak mekruh değildir. Bunu da saftan uzak veya direk arkasında kılmalıdır. Minbere çıkmadan başlanan sünneti tamamlamalı denildi.

Sabah namazı kılarken, güneş doğmaya başlarsa, bu namaz sahih olmaz. İkindiyi kılarken güneş batarsa, bu namaz sahih olur. Akşamı kıldıktan sonra, tayyare ile batıya gidince, güneşi görse, güneş batınca akşamı tekrar kılar. Orucunu bozmuş ise, bayramdan sonra kaza eder.

Hanefi mezhebinde, yalnız Arafat meydanında ve Müzdelife’de hacıların iki namazı cem etmeleri lazımdır. Hanbeli mezhebinde, seferde, hastalıkta, kadının emzikli veya müstehaza olmasında, abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde ve ama ve yer altında çalışan gibi, namaz vaktini anlamakta âciz olanın ve canından, malından ve namusundan korkanın ve maişetine zarar gelecek olanın, iki namazı cem etmeleri caiz olur. Namazı kılmak için işlerinden ayrılmaları mümkün olmayanların, bu namazlarını kazaya bırakmaları, hanefi mezhebinde caiz değildir. Bunların, yalnız böyle günlerde, (Hanbeli mezhebi) ni taklit ederek, öğle ile ikindiyi veya akşam ile yatsıyı takdim yahut tehir ederek, cem etmeleri, yani birlikte kılmaları caiz olur. Cem ederken, öğleyi ikindiden ve akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken, cem etmeyi niyet etmek, ikisini ard arda kılmak ve abdestin, guslün ve namazın hanbeli mezhebindeki farzlarını ve müfsitlerini öğrenmek ve bunlara uymak lazımdır.

6) Namazın şartlarından altıncısı, namaza niyet etmektir. Niyet kalp ile olur.

7) Namazın şartlarından yedincisi, (İftitah tekbiri) dir. Yani, namazın evvelinde, (Allahü ekber)  demektir. Bu yedi şartın birini, sehven veya kasten, terkeden kimsenin namazı sahih olmaz.

İslamiyete uyan kişi, hayırlı olur her işi,
bilmeden uymak olamaz, önce lazım fıkıh bilgisi.

NAMAZIN EDASI

 20 – Peygamberimiz “aleyhissalatü vesselâm” buyurdu ki:

(Evinizi kilise gibi eylemeyiniz! Namaz ile ziynetleyiniz.)  Diğer bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Benim camiimde  [Medinedeki] iki rekat namaz kılmak, başka camilerde bin rekat namazdan daha hayırlıdır.)  Yine buyurdu ki: (Her kim sabah namazının sünnetini evinde kılsa, benim camiimde kılmaktan efdaldir.)

 

SABAH NAMAZI

 

22 – Tenbih:  Abdest almakta, necaset temizlemekte, niyet etmekte ve namaz kılmakta (Vesvese)  etmemelidir. Vesvese, zararlı olan şüphe, kuruntu demektir. (Hadika)  ve (Berika)  kitaplarının sonunda, vesvesenin zararları uzun yazılıdır. Hülasaları şudur: Hadis-i şerifte, (Vesvese şeytandandır. Abdest alırken, gusül ederken ve necaset temizlerken, şeytanın vesvesesinden sakınınız!)  buyuruldu. Vesvese etmek günahtır. Vesvese eden imamın arkasında namaz kılmak mekruhtur. Onu imamlıktan ayırmak vâciptir. Vesvese, suyu israf etmeye sebep olur. İsraf ise haramdır. Vesvese, namazı geciktirmeye, cemaati, hatta namaz vaktini kaçırmaya sebep olur. Vakti, ömrü zayi etmeye sebep olur. Hususi önlük, ibrik, seccade kullanmak gibi, bidat işlemeye sebep olur. Başkalarının elbisesinin, yemeğinin necis olmasından şüphe eder ki müslümanlara sui zan haramdır. Kendini ihtiyatlı zannederek, kibirli olur. Bir şeye sebep olanı yapmak da, o şeyi yapmak gibidir.

Abdestin, taharetin ve namazın şartlarını, sünnetlerini, mekruhlarını bilmeyen, vesvese hastalığına yakalanır. Bunları bilip, yerine getirince, şüpheye düşmemeli, iyi ve tamam yaptığına inanmalıdır. Böyle inanmak, ihtiyat olur. Şüpheye düşmek vesvese olur. Vesvese sahibi, ruhsat ile amel etmelidir. Sokaklar, topraklar temizdir. Üzerinde necaset görülmeyen her şey temizdir. Şüphe etmekle necis olmaz. Çok zannedilirse, kullanmak sahih, caiz ise de, tenzihen mekruh olur. Kâfirin, fasıkın kullanmış olduğu donu, tabakları ve pis sokak böyledir. Ehl-i kitabın kestiklerini, incelemeden yemek helaldir. Kalbi, kötü ahlaktan temizlemekte, kul haklarını gözetmekte ve haramlardan sakınmakta, çok dikkat etmek, vesvese olmaz. Vera ve takva olur.

CAMİ ADABI BAHSİ

23 – (Dürer) de diyor ki (Hayzlı ve cünüp olanın camie girmesi haramdır. Abdestsiz olanın girmesi mekruhtur.)

Camiye evvela sağ ayağın ile gir! Şu duâyı oku: “İlâhî bize rahmet kapısını aç”  içeri gir. İçerde şayet adam varsa, selam ver, adam yoksa, yine şu şekilde selam ver: (Esselamü aleyna ve alâ ibadillahissalihin”  ve üç kere, (Sübhanellahi velhamdülillahi ve lailahe illallahü vallahü ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyil azim)  diyerek otur, tesbih ve tehlil eyle. [Tesbih ve tehlil okumak tehıyet-ül-mescid namazı kılmak olur.]

Müezzin ezanı bitirince, şu duâyı oku: (Allahümme rabbe hazihittavetit tammeti vessalatil kaimeti ati Muhammedenil vesilete vel fadilete vettereceterrefiate veb’ashü mekamen mahmudenillezi veadtehu inneke la tuhlifül miad. La havle vela kuvvete illa billahil’aliyil’azim) . Namaz başlayınca imama uymaya niyet ettikten sonra uy ve arkasında dur.

Aleyhissalatü vesselâm buyurdular ki: (Hak teâlâ rahmetini imama indirir, imamın arka, sağ ve sol tarafına da indirir.)  Bunun için, imamın arkasına, sağ veya soluna durmaya gayret eyle!

Her namazda imamın, ilk, yani iftitah tekbirine yetişmeye çok ceht eyle! Resûlullah buyurdu ki: (Cebrâil “aleyhisselâm” bana gelip dedi ki: Ya Muhammed “aleyhisselâm”! Hak teâlâ buyurdu ki Habîbime müjde eyle, eğer denizler mürekkeb olsa, bütün ağaçlar kalem olsa ve yer gök ehli katib olsalar ve kıyamet gününe kadar yazsalar, imam ile beraber alınan iftitah tekbirinin sevâbının onda birini yazmaya kudretleri kâfi gelmez!)

 24- Cemaat ile namaza saftan ayrı yerde durma! Çünkü namazın mekruh olur. Şayed safta durulacak yer yoksa, o zaman imamın arkasına yakın bir yerde durursun. İmam tekbir alınca, sen de hemen tekbirini al, daha evvel niyetini yaparsın.

İki ellerini kulağına kaldırıp baş parmaklarını kulaklarının yumuşağından ayırırken tekbirini al. Yani, “Allahü ekber”  diyerek ellerini bağla! Sağ elini sol elinin üzerine koy ve göbeğinin altına bağla. Gözlerini secde yerinden ayırma! Adab ve erkan üzere, hudu ve huşû ile Allah huzurunda durur gibi dur. Kendin camide, kalbin başka yerde olmasın. İmamın okuduğu Kuranı dinle, imam Fâtihayı bitirince, yavaşça Âmin de. Yanındaki duymasın. İmam rükua gidince, sen de “Allahü ekber”  diyerek onunla beraber rükua git. Fakat, burada çok ehemmiyetle üzerinde durulacak bir nokta vardır. O da şudur: İmamdan evvel, rükua gitme, imamdan evvel rükudan kalkma! İmamdan evvel secdeye gitme! İmamdan evvel secdeden kalkma! Secdede tesbihleri oku! Habîb-i kibriya bir hadislerinde buyurdu ki: (Her kim imamdan evvel rüku veya sücuda gitse veya imamdan evvel kalksa, kıyamet gününde onun başı merkep başı gibi olur.)  İmam rükua gidince sen de, “Allahü ekber”  diyerek rükua git ve tesbihlerini yap [yani oku]! İmam “Semi’allahü limen hamideh”  deyince sen de “Rabbena lekel hamd”  diyerek doğrul! Ayakta dikilmeden evvel secdeye gitme! İmam secdeye gidince, sen de “Allahü ekber”  deyip imamın arkasından secdeye git! Secdede tesbihleri oku! İmam secdeden başını kaldırınca, sen de “Allahü ekber”  deyip başını kaldır. İki ellerini dizlerinin üzerine koy. İmam ikinci defa olarak secdeye gidince, sen de ikinci olarak “Allahü ekber”  deyip secdeye git. Tamam oturmadan hemen ikinci secdeye gitme. Secdede yine tesbihlerini oku! İmam secdeden kalkınca, sen de arkasından “Allahü ekber”  deyip kalk. İkinci rekatı da aynen bu şekilde ifa eyle. İmam tehiyyata oturunca sen de otur! Tehiyyat, salavat ve bildiğin dualardan oku. İmam efendi, selam verirken sen de beraber “Esselamü aleyküm ve rahmetullah”  deyip selam ver ve (Allahümme entesselam ve min kesselam tebarekte yazel celali vel ikram)  de ve hemen Ayetel-kürsüyi oku!

AYETELKÜRSÜNİN FAZİLETİ

Bakara sûresindeki (Allahü la ilahe illa hu…)  âyetinin tamamına (Âyet-el kürsü)  denir. Bu âyet-i kerimeyi ihlas ile okuyanın, insan ve hayvan haklarından maada ve farz borçlarından başka günahları affolunur. Yani tövbeleri kabul olur.

Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Her kim farz namazı bitirir bitirmez yerinden kalkmadan bir kere Ayetelkürsüyi okuyup, 33 kere Sübhânallah, 33 kere Elhamdülillah, 33 kere Allahü ekber derse, hepsi 99 olur. Bir kere de Lailahe illallahü vahtehu la şerike leh lehülmülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir derse, Hak teâlâ o kişinin günahlarını affeder.)  Allahü teâlâ hazretlerinin affettiği günahlar, yalnız kendisi ile o kulu arasında olan, tövbe etmiş olduğu günahlardır. İnsanların ve hayvanların haklarına tövbe ettikten sonra helallaşmak da lazımdır.

Habîb-i kibriya diğer bir hadis-i şeriflerinde buyurdu ki: (Hak teâlâ hazretlerinin Zâtına mahsus olarak üçbin ismi vardır. Bunların içinden terazide en ağır geleni “Sübhânallahi ve bi hamdihi Sübhânallahil’azîmi ve bi-hamdihi”dir. Her kim, bunu namazdan ve tesbihlerden sonra, on kere okursa her harfine on sevap verilir.)  Sonra, imam ve cemaat ile beraber kollarını, bir miktar ileriye uzatıp ve göğüs hizasına kaldırıp, avuçları tam açık olarak semaya çevirip duâ  et ve âmin de. Duâ  bitince ellerini yüzüne sürüp, “Velhamdü lillahi rabbil âlemin”  de ve salavat ile Fâtiha-i şerife oku. İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ”, 341. sayfada diyor ki (Namazdan sonra, duâ  ederken, eller göğüs hizasında ileri uzatılır. Avuçlar semaya karşı açılır. Çünkü sema, duanın kıblesidir.İki el birbirinden aralık tutulur. Duadan sonra, iki eli yüze sürmek sünnettir.)

(Fetava-yı Hindiye)  5. cildinde diyor ki (Namazdan sonra duâ  ederken kolları çeşitli şekillerde tutmak bildirildi. Bunlar arasında efdal olanı, avuçları semaya karşı açmak ve birbirinden uzak tutmaktır. Kolları göğüs hizasına kaldırmak müstehaptır. Duadan sonra iki eli yüze sürmek sünnettir.)

MUSAFAHA (EL SIKMAK)

25 – [Musafaha her zaman yapılır. Yalnız namazlardan sonra musafahayı adet mekruhtur. Muhammed Hadimi “rahime-hullahü teâlâ” (Berika)  kitabının 1220. ci sayfasında diyor ki (Hadis-ül-camide (İki erkek veya iki kadın müslüman karşılaştıkları zaman, musafaha ederlerse, ayrılmadan önce, günahları mağfiret olunur)  buyuruldu. Musafaha etmek, sünnet-i müekkededir. Musafaha ederken birbirine sarılmak, öpüşmek caiz değildir.) Kadınların birbirleri ile yabancı erkeklerin göremeyecekleri yerlerde, musafaha etmeleri caizdir.]

Ey Oğul! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Her kim bir mümin kardeşini ziyaret eylese, bunların her birerlerine Cennette birer derece verilir.)  [Yalnız bu ziyaret Allah rızası için olacak, başka maddi ve şahsi bir menfaat mukabili olmamak şartı ile.] Ve yine Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Her kim bir mümin kardeşini ziyaret eyleyip musafaha ederek üç kere elini sallasa, ellerini ayırmadan her ikisinden Hak teâlâ razı olur. Ağaçtan yapraklar döküldüğü gibi, o şahslardan günahlar öylece dökülür.)

 Musafaha ettikten sonra, ölülerin, hocaların ve sair geçmişlerinin ve bütün ehl-i imanın afvı için duâ  etmek lazımdır. Bu arada, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize salatü selam getirmek şarttır.

26 – Ey Oğul! Camiden dışarı çıkarken, “İlâhî bana fazlınla rahmet kapısını aç!”  deyip sol ayağınla dışarı çık. Çıkarken inşaallah bundan sonraki namaza da geleceğim diye niyet eyle!

Çünkü Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (İyi ameller ancak niyete bağlıdırlar.)  Niyetsiz ibadet olamaz. Bir insan iyi bir amel işlemeye niyet etse, fakat o işi işlemek nasip olmasa, o kimseye niyetinin sevâbı yazılır.

Yine buyurdu ki: (Namaz, dinin direğidir, kim namazını kılarsa, dinini yaptı, kim namaz kılmazsa, dinini yıkmıştır.)  Zira namaz bütün ibadetlerin en faziletlisidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Namazı cemaat ile kılmak, yalnız kılmaktan 27 derece efdaldir.)

 Diğer bir hadislerinde: (Özürsüz, evinde  [yalnız] namaz kılan kişinin borcu ödenir, namazının sevâbı noksan kalır)  buyurmuşlardır. Namaz kılacağın vakit, vaktin evvelinde veya hiç olmazsa ortasında kılmak gerektir. Daha sonra kılarsan borç ödenirse de, sevâbı olmaz. Vakit çıktıktan sonra kılınan namaz, kaza niyetiyle kılınır. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Miraç gecesinde bir kısım insanların haline vakıf oldum. Baktım ki onlar şiddetli bir azapla muazzeb oluyorlar. Cebrâil aleyhisselâma sordum, bu taife kimlerdendir?  [Yani ne için azap görüyorlar?] Cebrâil aleyhisselâm cevapen: “Bunlar namazlarını vaktinde kılmayanlardır” buyurdu.)

 Bir kişi namaz kılmayıp farziyetine de inanmaz ise, yani borcunu ödemeye niyet etmezse, ittifaken kâfirdir. Bir kimse bir vakit kılıp bir vakit kılmazsa (özürsüz olarak) hiç kılmayan ile birdir. Zira o, namazı maskaralığa almış olur. Namazı maskaralığa almak -haşa sümme haşa- Allahü teâlâyı maskaralığa almaktır. Binaenaleyh, bütün ibadetler gibi, namazı da daima ve muntÂzaman eda eylemelidir!

CEMAATİN FAZİLETİ

27 – Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Her kim sabah namazının farzını cemaat ile kılarsa, kıyamet gününde yüzü ayın ondördü gibi parlar. Öğle ve ikindi namazlarının farzlarını cemaat ile kılsa Hak teâlâ, o kula bin saf melek müvekkel kılıp, kıyamet gününe kadar onun için tesbih ederler. Her kim akşam namazını cemaat ile kılsa, Hak teâlâ hazretleri o kişiyi Peygamberlerle haşr eder. Her kim yatsı namazını cemaat ile kılsa, o kimse ile Hak teâlâ arasında hicab kalmaz.)  Bu faziletler, fasık olmayan ve bidat ehli olmayan imamın cemaati içindir.

Her kim cemaati özürsüz terk eylese, Cennet kokusu duyamaz. Bu kimse, 4 kitapta mel’un diye vasıflanmiştir. Namazı terkeden kimse, Hak teâlânın gazabından kurtulamaz. Her kim sabah namazlarını kılmasa, imanı zayıflar, öğle namazlarını kılmaz ise, Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ona gücenir, ikindi namazlarını kılmaz ise, melekler onu sevmez. Akşam ve yatsı namazlarını kılmaz ise, Allahü teâlâ onu sevmez.

28 – Her şeyin bir nuru, bir özü vardır. Dinin nuru ve özü beş vakit namazdır. Namaz aynı zamanda dinin direği ve örtüsüdür. Her şeyin fesadı vardır. Dinin fesadı, namazı terketmektir. Namazını terkeden, dinini terketmiş demek olur.

29 – Her kim cemaat ile namaz kılmayı severse, Hak teâlâ hazretleri o kulunu sever, melekler de sever.

30 – Beş vakit namazını cemaat ile kıl! Gafil olma!

Tenbih:  Cemaat ile kılınan namazın sevâbı, yalnız kılınan namaz sevâbından çok olduğu anlaşıldı. Cemaatin bu kadar büyük fazileti, imamın namazının sahih olduğu takdirdedir. Eskiden İslamiyet kuvvetli olduğu zamanlarda, imamlara ve her müslümana hüsn-i zannedilirdi. Fakat, şimdi, müslümanım diyenlerin ve imam olmak isteyenlerin bazısı, dinden, imandan haberi olmayan cahiller olduğu sözlerinden, hallerinden ve hareketlerinden anlaşılıyor. O hâlde, bugün Ehl-i sünnet itikadına karşı olduğu belli olmayan ve gusülünü, abdestini ve namazını doğru yapabilen ve haram işlemekten sakınan imam bulup ona uymak lazımdır. Aksi takdirde cemaat sevâbı değil, namazımız da elden kaçar. Zira, zaruri malum olan, yani cahillerin de işittikleri ahkamı öğrenmemek, bilmemek özür olamaz. Fasık imamın arkasında kılınan namazın malikide sahih olmadığı (Halebi-i kebir) de yazılıdır.

31 – Resûl-i ekrem buyurdular ki: (Sabah namazı ile yatsı namazını cemaat ile kılmak çok sevaptır. Bu iki vakit namazı cemaat ile kılmanın, ne derece bir fazilet ve ne büyük bir sevap olduğunu laiki ile bilseler, bunu kimse terkedemezdi.)

 Hak teâlâ, hadis-i kudside, buyurdu ki: (Kulum bana farz namazda olduğu kadar, hiçbir amel ile yakın olamaz.)  Farz namazları kılıp, hiçbir namazı kazaya kalmayanların, nâfile namazları da böyle olur. Yine hadis-i kudside, Allahü teâlâ buyurdu ki: (Kullarım namaz kılmakla gözleri, kulakları, elleri, ayakları ve bütün azaları benim emrimde olmuş olur.)  Resûlullah buyurdular ki: (Hak teâlâ Cennet-i alada huriler yaratmiştir. O hurilere, sizler kimler için yaratıldınız, diye sorulduğu zaman, bizler beş vakit namazını cemaat ile kılanlar için yaratıldık derler.)

 32 – İbn-i Mesud [32’de Medine’de vefat etti] buyurdu ki: Peygamberimize sordum. Allahü teâlâ indinde hangi amel sevgilidir? Cevapen buyurdular ki (Namazı vaktinde kılmak, ana-babaya iyilik etmek ve hak yolunda cihat etmek.)

 33 – Bir gün bir ama, Efendimize sordu: Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Benim gözlerim görmüyor, elimden tutup camie götürecek bir kimsem de yoktur. Evimde namazımı kılayım mı? Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sordular: (Ezan sesini işitiyor musun?)  Evet işitiyorum, dedi.

Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Sana evde namazı kılmaya izin veremem)  dedi. Yine bir kişi sordu:

Şehrin yılan, akrep ve vahşi hayvanları vardır. Bana bir çare var mıdır? Namazımı evde kılsam? (Ezan-ı Muhammediyi işitir misin?)  buyurdu. Evet işitirim, dedim. (Şu hâlde, namaza, yani cemaate gitmelisin),  cevabını verdi. Böyle olunca, nerede kaldı ki gözlerin, ayakların yerinde, bir korkun yoktur. Şeri bir maniin de yok! Niye evde kılıp cemaate gitmiyesin? Ancak yürüyemeyecek kadar hasta olana ve şiddetli soğuk ve yağmurda izin vardır.

34 – Peygamberimiz, (Hak teâlâ hazretlerinin rahmeti o kul üzerinde olsun ki ikindi namazının sünnetini terketmez)  ve (İkindi namazının sünnetini kılıp terketmeyen kimsenin Cennete girmesine kefilim)  buyurdu. [Bu müjde, farz namazını kazaya bırakmayanlar ve haramdan sakınanlar içindir.]

 

39 – Duanın makbul olması için, beş şart lazımdır:

1- Müslüman olmak.

2- Ehl-i sünnet itikadında olmak. Bunun için, dört mezhepten birini taklit etmek lazımdır.

3- Farzları yapmak. Kazaya kalmış namazları, geceleri de ve sünnetler yerine de kaza ederek, bir an önce ödemelidir.

Farz namazı kazaya kalan kimsenin, sünnet ve nâfile namazları ve duaları kabul olmaz. Yani, sahih olsa da sevap verilmez. Şeytan, müslümanları aldatmak için, farzları ehemmiyetsiz gösterip, sünnet ve nâfileleri yapmaya sevk eder. Namazı, vaktin geldiğini bilerek ve evvel vaktinde kılmalıdır.

4- Haramdan sakınmalıdır. Helal yiyenin duâsı makbuldür.

5- Evliya-yı kiramdan birini vesile ederek, duâ  etmelidir.

Hindistan âlimlerinden Muhammed bin Ahmed Zahid, (Tergib-üs-salât)  kitabının 54. faslında, fârisî olarak diyor ki (hadis-i şerifte (Duanın kabul olması için, iki şey lazımdır: Birincisi, duâyı ihlas ile yapmalıdır. İkincisi, yediği ve giydiği helaldan olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı duâsı, hiç kabul olmaz)  buyuruldu.) İhlas, Allahü teâlâdan başka, hiçbir şey düşünmeyip, yalnız Allahü teâlâdan istemektir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek ve ahkâm-ı İslamiyeye uymak, bilhassa üzerinde kul hakkı bulunmamak ve beş vakit namazı kılmak lazımdır.

 

42 – Namaz kılmaya muhabbet eyle! Beş vakit farz namazlarını ifa eyle! Beş vakit namaz, bütün ibadetlerden daha faziletlidir. Namaz, cemaat ile kılınırsa, çok daha faziletli olur. Özürsüz sakın cemaat ile namaz kılmayı terketme. Özürsüz olarak cemaat ile namaz kılmayı terketmek münafıklık alâmetidir. Ve dört kitapta lanetle yad edilmiştir. Namazı özürsüz yalnız kılanın hâli böyle olursa, hiç kılmayanın halinin ne olacağını sen düşün! [İtikadı, Ehl-i sünnet itikadına uymayan kimse, ya sapıktır, yahut kâfir, mürtettir. Böyle imam arkasında namaz kılmamalı, kavga ve münakaşa da etmemelidir. Herkesle iyi geçinmelidir.]

43 – Namazın rüku ve sücudünde ve sair erkanında tadil-i erkan ile hudu ve huşû ile dürüst olarak namazını kıl. Bir kişi namaz kılarken, rüku ve sücudü ile tadil-i erkanı tamam yapmıyor idi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördü. Buyurdu ki: (Şu kişinin hâli böyle giderse, amelinin faydasını bulmaz!)  Namazın rüknlerinde tadil-i erkan olmazsa, namaz tamam olmaz. Namazı maskaralığa almış olur. Bir kimsenin namazı namaz olmazsa, dini dahi tekmil olmaz. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Namaz dinin direğidir, direksiz din olmaz.)  Namaz kılmayanın dini yıkılır. Yine (Namaz müminin miracıdır)  buyurdu.

44 – Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Her kim beş vakit farz namazda Kur’ân-ı Kerîm okursa, Hak teâlâ her harfine yüz sevap verir. Her kim namazdan başka vakitlerde Kuran okursa, her harfine on sevap verir. Her kim,  [tegannisiz ve hürmetle okunan] Kuranı ayakta veya oturarak hürmet ile dinlerse, her harfine bir sevap verir. Her kim Kur’ân-ı Kerîmi hatm eylese, o kulun duâsı Allah indinde kabul edilir.)

 45 – Tenbih: Kuran-ı kerim okunanın edebi

46 –

47 – Eğer imamlık yapmak istersen, evvela [Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdiklerine göre, itikadını düzelt!] Namazın farzı, vacibi, sünneti ve adabını güzelce öğren! Bunları bildikten sonra imamlık eyle ve Kur’ân-ı Kerîmi güzel oku. İmamlık edenin akıl ve baliğ olması şarttır. Eğer hane sahibi, misafire imamlık eyle derse, o vakit eder. Namazı hiçbir şeyden dolayı tehir etmemelisin. Karnın aç olup yemek de hazır olduğu zaman yemeğini yedikten sonra namazını kıl. Fakat namaz vakti geçiyorsa, evvela namazını kıl, ondan sonra yemeğini ye! Namaz kılacağın zaman, Allahü teâlânın huzuruna çıkabilecek bir şekilde temiz elbiseni giy ve kollarını geçirmiş olarak giy. Giydiğin ceket, palto ve pardesünün iliklerini düğmele. Kollarını, bacaklarını ve başını ört. İhram içinde namaz kılarken, baş örtülmez. Namazını, üzerinde yazı, her cins resm bulunmayan, temiz bir bez veya tek renkte seccade üzerinde kılarsan sevâbı daha fazla olur. Namaz için kullanılacak seccadelerin en faziletlisi, yerden biten bir mahsulden imal edilmiş olanıdır. Ot üzerinde kılmak da sevaptır.

(Halebi) de diyor ki başı açık namaz kılmak mekruhtur. Namazda başlığı düşerse, az hareketle, hemen başa koymalıdır. Kolları dirseklere kadar veya daha az sıvalı olarak namaza durmak mekruhtur. Namazda sıvarsa, namazı bozulur. [Kısa kollu gömlekle namaza durmak mekruh olmaktadır.] (Dürr-ül-muhtar) da, namazın mekruhları sonunda diyor ki (Namazı, ayakları temiz mest ve ayakkabı ile örtülü olarak kılmak, çıplak ayakla kılmaktan katkat efdaldir. Hadis-i şerifte örtülü ayakla kılmak emredildi.) [Ayakkabı, mest kirli iseler, ayakları temiz çorap ile örtmek sünnet olur. Namazın vacibini, sünnetini terketmek mekruh olur. Mekruh olan namaz sahih ise de, sevâbı olmaz. Camide ayakkabı ve benzerlerini arkada bırakmanın mekruh olduğu, (Berika) da ve İbni Abidinde, namazın mekruhlarının ve Hacda şeytan taşlamanın sonlarında yazılıdır.]

48 – Müsaadesiz imamlık etme! Şayed teklif ederlerse eyle. Namazdan sonra duâ  okunur. İmam ve cemaatin duada birbirlerine duâ  etmeleri lazımdır. Duada anaya, babaya da duâ  etmeyi unutmamak lazımdır. Cemaat ile namaz kılarken imam önde durur. Sen mümkün olduğu kadar imamın arkasında durmaya gayret eyle. Şayed imamın arkasında boş yer yoksa sağında, yoksa solunda durursun. Birinci safta yer varken ikinci safta durulmaz. Mekruhtur. İlerki saflarda yer olup arka taraflar dolu ise, insanların üstüne basa basa ön tarafa geçmeye kalkışma. İnsanları rahatsız etme! Safta düzgün bir şekilde durmak lazımdır. Safların düzgün olması, namazın ikamesindendir. Saftan ayrılıp ileri geri ve yanındakinden ayrı durma. Zira müminlerin birbirlerine muhabbeti saflarda düzgün ve sık olarak durmakla kâimdir.

49 – İmamdan evvel rüku ve sücuda gitme. İmamdan evvel hiçbir rükne gitmeye kalkışmamak lazımdır. İmam oturarak kılarsa sen ayakta kıl!

50 – Namazlarını özürsüz terketme ki münafıklardan olmayasın. Resûl-i ekrem buyurdu ki: (Eğer kadınlarla, memede olan çocuklar olmasa, yerime bir imam koyup, şehri gezer, namaza gelmeyenlerin evlerinin yakılmasını temin ederdim.)  Yine Resûlullah buyurdu ki: (Namazlarınızı ihlas üzerine kılınız! Çünkü yanınızda bulunan melekler, sizin amel, namaz ve taatinizi alıp göklere giderler, göklere giderken, muhtelif melekler, bu ibadetleri görürler:

1. kat gökteki melekler, yalancıların ibadetini geçirmezler.

2. kattaki melekler, namaz kılarken dünya işi ile kalbi meşgul olan kimsenin namazını geçirmezler.

3. kattaki melekler, namazını beğenenlerin namazını geçirmezler.

4. kattaki melekler, kibiredenlerin, yani kendini beğenenlerin namazını geçirmezler.

5. kattaki melekler, hasüdlük edenlerin namazını geçirmezler.

6. kattaki melekler, kalbinde şefkat ve merhameti olmayanın namazını geçirmezler.

7. kattaki melekler ise, hırs ve tamaı olanların namazını geçirmeyip geri döndürürler.) Bu hâli Habîb-i kibriya beyan buyurdukları zaman, bütün Ashâb-ı güzin ağladılar.

Resûl-i ekrem büyük Ashâbdan Muaz hazretlerine buyurdular ki: (Ya Muaz! Ayıbları gizle, kimsenin aybını yüzüne vurma! Farzlardan başka kıldığın namazları ve ibadetleri kimseye söyleme! Dünya işini ahiret işinden büyük görüp, evvel yapma! Hiç kimseye hor bakma! Kimsenin gönlünü kırma, herkesle hoş geçin. Eğer bu şekilde hareket etmezseniz elem verici azâba uğrarsınız.)

 

NAFİLE NAMAZLAR BAHSİ 

 

EZAN BAHSİ

 

YOLCULUKTA NAMAZ

68 – (Merak-ıl-felah)  haşiyesinde diyor ki (Bir kimse, bulunduğu şehrin veya köyün kenarındaki evlerden ve tarla, kabristan gibi (fina) denilen yerlerinden ayrılırken, bu kenar yerlerden, senenin kısa günlerinden üç gün veya daha çok uzakta bulunan bir yere gitmeye niyet ederse, ayrılınca misafir [yolcu] olur. Bir günde yedi saat yürür. Arada devamlı evler bulunan köyden de ayrılması lazımdır. Arada fina bulunan köylerden ayrılması şart değildir. Bazı âlimlere göre, (müddet-i sefer)  3 merhaledir.) 1 merhale, 6 fersahtır. 1 fersah 3 mildir. 1 mil 4 bin zradır. Bir zra hanefide 24, diğer üç mezhepte 21 parmağın genişliğinde, yani hanefide 48, diğer 3 mezhepte 42 santimetredir. Buna göre, bir mil hanefide 1920 metre, bir fersah yani bir saatlik yol 5 kilometre ve 750 metre, bir merhale yani bir günlük yol 34 kilometre 560 metredir. Müddet-i sefer, hanefi mezhebinde 103 kilometre ve 680 metre olmaktadır. Diğer üç mezhepte, müddet-i sefer 16 fersah, 80 kilometredir. Şehrin kenarından müddet-i sefer uzak bir yere gitmeye niyet ederek ayrılan seferi olur. Misafir gittiği yerde, giriş ve çıkış günlerinden başka, hanefide 15 gün, maliki ve Şâfiîde ise 4 gün kalmaya niyet ederse veya kendi mahalline girerse, mukim olur. [Hanefide 15 günden az kalmaya niyet ederse, burada olduğu günler, misafir olur. 15 günden evvel veya sonra, üç günlük uzakta bir yere gitmek için, yola çıkarsa, yolda ve bu ikinci yerde, 15 günden az kalırsa, burada da seferi olur.]

Misafir, 4 rekat olan farz namazları 2 rekat kılar. 4 rekat kılması günah olur. Orucu kazaya bırakması, mest üzerine üç gün meshetmesi caiz olur. Cuma ve bayram namazlarını kılması ve kurban kesmesi lazım olmaz. Kadının mahremsiz olarak sefere gitmesi, 3 mezhepte haramdır. Şâfiîde, mahremsiz olarak iki kadın ile farz olan hacca gitmesi caizdir. Diş için Şâfiî veya Mâlikî mezhebini taklit eden bir hanefi, gittiği yerde, 3 günden fazla ve onbeş günden az kalırsa, farzları 4 rekat kılar. Çünkü bunun namazlarının Şâfiî veya Mâlikî mezhebine göre sahih olması lazımdır. Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde, seferte veya seferi olduğu yerde, ikindiyi öğle namazının vaktinde ve yatsıyı akşam namazının vaktinde takdim ederek veya öğleyi ikindinin vaktinde ve akşamı yatsının vaktinde tehir ederek cem etmek, yani birlikte kılmak caizdir. Yola çıkmadan, namaz kasır ve cem edilmez. Hanbeli mezhebinde, işlerinden ayrılmaları mümkün olmayanların da, cem etmeleri caizdir.

MÜBAREK GÜN VE GECELER BAHSİ 

81 – Malumun olsun ki Hak teâlâ her şeyden evvel aklı yaratmıştır. Ve ona ilim, zeka, hulus, doğruluk, cömertlik, tevekkül, korku, ümit hasletleri vermiştir. İşte, bu akIlla müşerref olan kimseler, yaratılışlarındaki gayeyi, yani Cenab-ı Hakk’ın ülûhiyet ve Vahdâniyetini tasdik ederek, Onun rızasına kavuşurlar. En-Naziat sûresi 40. âyet-i kerimesinde meâlen, (Cenab-ı Hakk’ın huzurundan korkup, nefsini  [gayrı meşru] nefsani arzulardan men’ eden kimselerin varacakları yer muhakkak Cennettir)  buyuruldu.

Cenab-ı Hak akldan sonra, nefsi yaratmiştir. Buna, cehil, şehvet, tamakarlık, yalan, harislik, gazab, zulüm, murdarlık, fesadlık ve şirk gibi aşağı duygular vermiştir.

Bundan evvelki iki âyet-i kerimede meâlen, (Her kim benim emrimi tutmayıp nefsine uyarsa, varacağı mahal Cehennemdir)  ve (Zulüm edip, yalnız dünya hayatını seçen kimsenin varacağı yer, Cehennemdir)  buyurulmuştur. Şu hâle göre herkesin, aklına danışıp iş yapması icap eder. Şayed aklına danışmadan iş yaparsa, nefsine uymuş olur ve nihayet varacağı ebedî mevki Cehennem olmuş olur. Aklı elden bırakmayıp, nefs ve şehveti terketmek icap eder. Çünkü, nefs ve şehvet, insanlar için en büyük düşmandır. Akılları erip tam olarak düşünenler, Allahü teâlâya iman eder. Akıl ile hareket etmeyip, nefsine uyanlar, her zaman dalalettedirler ve Cenab-ı Hakka varan yolu hiçbir zaman bulamazlar.

Aklı olup düşünmeyen ve gözü olup Hakkı görmeyenler ve kulağı olup hakikati işitmeyenler için Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîmin Araf sûresi, 179. âyetinde meâlen, (Onlar ancak dört ayaklı hayvanlar gibidir, belki de hayvanlardan daha fenadır)  buyurmaktadır. Müslüman evladı olup da, daima nefsinin arzusuna koşanlar da böyledir. Bunların yalnız ismi müslümandır.

İMAN BAHSİ

 

TEVHİD FASLI

 

ALLAH RIZASI

 

HAMD ETMEK FAZİLETİ

 97 – Bir gün İbrahim aleyhisselâm buyurdu ki: (Elhamdü lillahi kable külli ehad, vel hamdü lillahi bade külli ehad, el hamdü lillahi alâ külli hal.)

 Hak teâlâ hazretleri buyurdu: (Ya Cebrâil! Benim dostuma benden selam söyle! O üç kelamı üç defa söyledi, ben azimüşşan da, 40 defa kabul olunmuş nâfile hac sevâbını kendisine verdim. Her kim bu duâyı okursa, aynı sevâbı kendisine ihsan ederim.)  Hazret-i Enesin duâsı: (Bismillahillezi la yedurru maasmihi şey’ün fiil Erdı ve la fissema ve hüvessemiul âlim.)  Bu duâ  sabah ve akşam üç kere, Besmele ile okunur. Bununla birçok belalardan kendisini muhafaza etmiş olur.

98 – Aksırdığın zaman, (El hamdülillah)  de! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir insan aksırdığı zaman “El hamdülillah” derse, Hak teâlâ o kimseyi 70 türlü beladan muhafaza eyler. Bir kimse, dört kelimeyi yüz kere sabah ve yüz kere de akşam okursa, o kimseden sevgili bir Zât Hak huzurunda olamaz.)  Bunu Sultan-ı Enbiya “sallallâhü aleyhi ve sellem” böyle buyurmuşlardı. O dört kelime şudur: (Sübhanellahi velhamdü lillahi ve lailahe illallahü vallahü ekber.)  Hamd, bütün nimetleri yaratan ve gönderen Allahü teâlâ olduğuna inanmak ve söylemektir.

Yine çok büyük fazilet ve derecelere vesile olan ve Cenab-ı Hak huzurunda çok kıymetli bir tesbih (Sübhanellahi ve bi hamdihi sübhanellahil azim) dir. Bunu günde yüz kere okumalıdır.

İMAN DUÂSI

Muhammed Tirmüziden “rahime-hullahü teâlâ” [209-279] rivayet olunur ki her kim sabah namazının, sünneti ile farzı arasında şu duâyı sessizce okursa, imanla ruhunu teslim eder: (Ya hayyü ya kayyum ya zel celal-i vel ikram. Allahümme inni Eselüke en tuhyiye kalbi bi nuri marifetike ebeden ya Allah, ya Allah, ya Allah celle celalüh.)  

99 – Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ey ümmet-ü Ashâbım, sizler sabahları kalkarken şu duâyı okuyun: Sübhanellahi ve bihamdihi sübhanellahil azim.)  Bu duâ , okuyanın o günkü günahlarına kefaret olur.

Yine buyurdu ki (Her kim bu duâyı günde 10 kere okursa, Hak teâlâ o kimseye 40.000 sevap ihsan eder: Eşhedü en lailahe illallahü vahtehü la şerike lehu ilahen vahiden sameden lem yettehiz sahibeten vela veleden velem yekün lehu küfüven ehad.)

 100 – Sultan-ı Enbiya “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bulunduğunuz toplantıdan kalktığınız zaman, bu duâyı okuyun:“Sübhanek-allahümme ve bi hamdike, eşhedü en lailahe illa ente vahteke la şerike leke ve estağfirüke ve etubü ileyke.” O meclisteki günahlar affolunur.)

 Kalbini öldürmemek için şu duâyı oku! Çünkü, bu duâ , Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” tavsiye ettiği bir duadır. (Ya hayyü ya kayyum ya bediassemavati vel erdı ya zel celali vel ikram, ya lailahe illa ente-Eselüke en tuhyiye kalbi bi-nuri marifetike ya Allahü ya Allahü ya Allah celle celalüh.)

 Sultan-ı Enbiyanın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ölüm zamanında dahi okuduğu duâ :

“Sübhanellahi ve bi hamdihi estağfirullahe ve etubü ileyh.”

 Sokağa ve pazara çıkınca okunacak duâ : (Lâ ilâhe illallahü vahtehü la şerike leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyi ve yümitü ve hüve hayün la yemutü biyedihil hayır ve hüve alâ külli şey’in kadir.)

 101 – Yemek adabı:

Fetavayi Hindiye’de, 5. ciltte diyor ki yemeye başlarken ve bittikten sonra elleri yıkamak sünnettir. Başlarken (Bismillahirrahmanirrahim)  demek ve sonunda (Elhamdülillah)  demek sünnettir. Sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir. Cünüp olan erkek ve kadının ellerini ve ağzını yıkamadan evvel yemesi ve içmesi mekruhtur. Hayzlı kadın için mekruh değildir. Kaynar şey yememeli, yemeği koklamamalı ve içine üflememelidir. Yolda yürürken yemek ve içmek mekruhtur. Başı açık yemek caizdir. Açlıktan ölecek kimsenin leş yemesi caizdir. Leş bulamazsa ve birisi, (Elimi kes yi!) veya (Benden bir parça kes yi!) derse kesmesi, yemesi caiz olmaz. Kendi uzvundan et kesip yemesi de caiz olmaz. Bir kimseye bir şeyi kaça aldın deseler, beş liraya derse, halbuki on liraya almış olsa, yalan söylemiş olmaz. Kokmuş et yemek haramdır. Kokmuş yağ, süt yemek haram değildir. Yemek ekşise, koksa necis olmaz. Fakat yemesi haram olur. Ağac altına düşmüş meyvaları, yerden alıp yemek sahibinin helal ettiği bilinirse helal olur. Nehir üzerinde sürüklenen meyvaları alıp yemek helal olur. Fakir, zenginin verdiği sadakadan, zengine hediye etse, alması caiz olur.

Habîb-i kibriya buyurdular ki: (Yemekten sonra bu duâyı okuyan kimsenin günahları affolunur: “El hamdülillahillezi et’amena hazet-taame ve rezekana min gayr-ı havlin minna ve la kuvvete”.)

 İstiğfarların büyüğü:

Habîb-i kibriya buyurdu ki (Bu duâyı okuyan kimse, duâyı sabahleyin okursa ve akşama kadar ölürse, şehit derecesine vasıl olarak ölür. Akşamleyin okursa, yine sabaha kadar ölürse, aynı şekilde aynı dereceye ulaşır. Duâ  şudur: Allahümme ente rabbi lailahe illa ente halakteni ve ene abdüke ve ene alâ ahtike ve vaadike mestetatü euzü bike min şerri ma sanatü ebuü leke bi-nimetike aleye ve ebuü bi zenbi fağfirli zünubi feinnehu la yağfirüzzünube illa ente. La ilahe illa ente sübhâneke inni küntü minezzalimin.)

 Peygamberimiz aleyhisselâm buyurdu ki (Ya Eba Hüreyre! Her kim, günde 25 defa bu duâyı okursa, Hak teâlâ, o şahsı abidler zümresinden yazar.)  Duâ  şudur: “Allahümmagfir li ve li- valideyye ve li-üstaziyye ve lil müminine vel müminat vel müslimine vel müslimat el ahya-i minhüm vel emvat bi-rahmetike ya erhamerrahimin.”

TECDİD-İ İMAN DUÂSI

Ya Rabbi! Hin-i bülugumdan bu ana gelinceye kadar, İslam düşmanlarına ve bidat ehline aldanarak, edindiğim yanlış, bozuk itikatlarıma ve bidat, fısk olan söylediklerime, dinlediklerime, gördüklerime ve işlediklerime nadim oldum, pişman oldum, bir daha böyle yanlış inanmamaya ve yapmamaya azm, cezm ve kasıt ettim. Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm ve ahiri bizim sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır. Bu iki Peygambere ve ikisi arasında gelmiş geçmiş Peygamberlerin cümlesine iman ettim. Hepsi haktır, sadıktır. Bildirdikleri doğrudur. (Amentü billah ve bi-ma cae min indillah, alâ muradillah, ve amentü bi-Resûlillah ve bi-ma cae min indi Resûlillah alâ murad-i Resûlillah, amentü billahi ve Melâiketihi ve kütübihi ve Rüsülihi velyevmil-ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel-basü badelmevti hakkun eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.)

Tecdid-i iman duâsı: (Allahümme inni üridü en ücettidel-imane vennikaha tecdiden bi-kavli la-ilahe illallah Muhammedün resûlullah) .

102 – Resûlullah her yeni elbise giydiği zaman bu duâyı okurdu: (Elhamdü lillahillezi kesani ma uriye bihi avreti.)

 [Büyük İslam alimi, 14. hicri asrın müceddidi, Seyyid Abdülhakim Efendi İstanbulun çeşitli camilerindeki vaazlarında ve Medreset-ül-mütehassısindeki ve Vefa lisesindeki derslerinde ve hususi sohbetlerinde, (Temiz ve yeni elbise giyiniz! Mevki ve hürmet sahibi olan kimseler gibi giyininiz! Helal olan elbiseleri ve yemekleri ve şerbetleri lüzumu kadar kullanınız! Gittiğiniz yerlerde ahlakınızla, sözlerinizle İslamın vekarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyenmenizle de saygı ve ilgi toplayınız! Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedeninizi, nefslerinizi rahat ve hoş tutunuz!) buyururdu. Seyyid Abdülhakim efendinin bu tavsiyeleri, Muhammed bin Süleyman-ı Bağdâdînin “rahime-hümallahü teâlâ” (Hadikat-ün-nediye)  kitabında da uzun yazılıdır. Bu kitap, Arabî olup 1397 [m. 1977] senesinde, İstanbulda ofset yolu ile bastırılmıştır.]

İHLAS SURESİNİ OKUMANIN FAZİLETİ

103 – Ey Oğul! Sûre-i ihlası çok oku! Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki(Kıyamet gününde, bir çağırıcı çağırır ve der ki Hak teâlâ hazretlerini zikir edenler ve ihlas sûresini çok okuyanlar gelsinler. Cennetteki makamlarına vasıl olsunlar.)

 Bu sûre-i şerifeyi Besmele ile bin kere okuyan diş ağrısı görmez olur.

Tenbih:  Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” diyor ki: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir meclisin, yani bir dersin, bir kitabın, Kur’ân-ı Kerîm okumanın sonunda Sübhane Rabbike Rabbil izzeti ama yasifun ayetini, sonuna kadar okuyana kıyamette çok sevap verilir.)  Dinde derinleşmemiş birkaç kişinin, tercüme suretiyle yazdığı kitaba, akılları ile de ilaveler yaparak müslümanları şaşırttıkları ve çok günaha girdikleri görülmektedir. Mesela, (Sübhane Rabbike)  yerine (Sübhane Rabbina)  demek daha iyidir diyorlar. Zira duâ  olarak okunduğu için (Bizim Rabbimiz) diyerek cemaati de karıştırmalıdır, diyorlar. Bunlar çok aldanıyor. Çünkü, (Sübhane Rabbike)  âyet-i kerimesi duâ  değildir, tesbihtir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu ayeti okuyunuz diyor, değiştiriniz demiyor. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki (Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hatasını bütün ibadetlerime değışırim.) Mukarreblerin, yani Allahü teâlânın sevdiği insanların hatası, ebrarın, yani iyi insanların Hasenâtından kıymetlidir. Bunlar, haşa, âyet-i kerimeyi düzeltmek, daha iyi yapmak mı istiyorlar? Kur’ân-ı Kerîmdeki bir kef harfi, bütün ibadetlerden daha kıymetlidir. Bunu değiştirmek küfre bile sebep olur.

104 – Her sabah Haşr sûresinin sonunda olan ve (Hüvellahüllezi)  ile başlayan üç ayeti okumak da büyük sevap kazandırır ve eğer akşama kadar ölürse, şehit derecesi ile ölür.

105 – Amme sûresini güneş doğarken okuyan kimse, bütün afetlerden emin olur.

[Hakiki İslam alimi, büyük velî, Abdullah-i Dehlevi “kaddesallahü sirrehül’azîz”, 90. mektubunun sonunda buyuruyor ki (Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bildirdiği âyet-i kerimeleri ve duaları, belli vakitlerinde okumalıdır. Bunlar ve nâfile namazlar, ihlas ile huzur-ı kalp ile okunmazsa, sahih olmazlar, faydaları olmaz. Bunun için, bizler, farzlardan ve müekked sünnetlerden başka hiçbir şey okumayıp, nâfile ibadet yapmayıp, önce her an Allahımızı zikir ederek ve haramlardan ictinab ederek, kalplerimizi ve ahlakımızı temizlemeye çalışmalıyız!) 71. mektupta diyor ki (Zamanımızda, her yeri küfür, fısk ve bidat kapladı. Bu zamanda, Allahü teâlânın, her an hazır ve nazır olduğunu kalbe yerleştirmek çok güçleşti. Fakat, kalp hastalığından kurtulmaya yine çalışmak lazımdır. Bir kuş, semaya çıkmak için uçar da, semaya kavuşamazsa da, diğerlerinden yüksek olur ve kedilerin şerrinden azad olur.) On ikinci sayfaye bakınız! Abdullah-i Dehlevi, Hâlid-i Bağdâdînin mürşididir. 1240 [m. 1824] de Delhide vefat etti. İsmi silsile-i aliyede Sıbgatullah-i Hizaniden önce yazılıdır. Sıbgatullah-i Arvasi, Gavs-i Hizani ismi ile meşhurdur. Seyyid Tahanın halifesi, Seyyid Fehimin mürşidlerindendir. Hizanda medfundur. Abdurrahmân-ı Tagınin mürşididir. Abdurrahmân-ı Tagınin kabri Nurşindedir.]

SALAVAT FASLI

106 – Bir kimse Cuma günleri çok salavat-i şerife getirirse, Hak teâlâ o kimsenin 100 hacetini reva kılar, bunun 30’u dünya, 70’i ahiret hacetidir.

Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki (Her kim günde yüz defa,  [mânâsını düşünerek,] salavat-i şerife okursa, kıyamet gününde güneşin sıcaklığından kurtulup, Arşın gölgesi altında benimle beraberdir. Ve her kim benim için bir salavat-ı şerife getirirse, rahmet melekleri onun günahlarının affolması için duâ  ve istiğfar ederler.)

 107 – Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” üzerine çok salavat-ı şerife getir! Zira bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Yanında ismim anılıp da, üzerime salavat-ı şerife getirmeyenlere yazıklar olsun. Bir de, Ramazan-ı şerife kavuşup, onu kemal-i tazim ile karşılayıp razı etmeyen ve ana-babasının birine veya ikisine kavuşup da, onların rızalarını almayanlara da yazıklar olsun.)

 108 – Bil ki her kim bir fakire, onun gönlünün dilediği şeyi yedirse, Hak teâlâ hazretleri, o kimseye Cennet-i alada bin derece verir ve Cennette kendisine birçok nimetler ihsan eder.

109 – Fakirlere tasadduk etmeyi unutma! Ehline ve çoluk çocuğuna ve akrabana verdiğin şeyler de, sadaka yerine geçecekler. Ebû Emamenin “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” rivayet ettiği hadis-i şerifte, (Ehline ve akrabasına ihsan etmekten büyük derece ne olabilir?)  buyuruldu. Önce, ehline, evladına helal yedirmeli, helal giydirmeli, sonra artan paranın zekatını vermeli, ondan sonra da sadaka vermelidir.

110 – Sana nasihat şudur ki bu dört huy ile huylan. Zira muhsinler [yani iyiler] zümresinden olursun.

1- Genişlikte [zenginlikte] zekat, darlıkta sadaka vermek.

2- gazab zamanında gazabını ve hırsını yenmek.

3- Başkasının aybını görünce, onu açmayıp, kapatmaya çalışmak.

4- Hizmetçiye, ehline, evlat ve akrabaya ihsan ederek onları hoş tutmak.

111 – Susamış kimseye su vermek de çok sevaptır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma sordu: Yer yüzüne insen ne iş yapardın?

Cebrâil aleyhisselâm buyurdu ki: Ya Rabbi! Yapacağım amel, sence malumdur. Dört şey yapardım:

1- Susamış kimselere su verirdim.

2- Çoluk çocuğu fazla olana yardım ederdim.

3- İki dargın arasını bulurdum.

4- Müslümanların ayblarını kapatırdım.)

 Yine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Susamış bir kimseye su içirenlerin amel defterine 70 senelik sevap yazılır. Eğer su bulunmadığı yerde içirirse, İsmail aleyhisselâm evladından birini kâfir elinden kurtarıp azad etmiş gibi sevap verilir.)

 112 – Her zaman çok iyilik yap! Hak teâlâ hazretleri hayırlı iş yapan kullarını çok sever. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir kimse bir fakire bir lokma taam verse, lokma o kimseye beş şey ile müjde eder:

1- Bir tane idim, beni çoğalddin.

2- Ben küçük iken, beni büyüddün.

3- Düşman iken, beni dost eddin.

4- Fani, yok olmak üzere iken, beni Bâkî, sonsuz kalıcı eddin.

5- Şimdiye kadar sen beni muhafaza ederdin. Bundan sonra ben seni muhafaza ederim.)

 113 – Sadaka ve zekat vermekle mal eksilmez, artar. Abdurrahmân ibni Avf “radıyallâhu anh”, Peygamberimiz aleyhisselâmdan işiterek buyurdu ki üç şeye yemin ederim:

1- Zekat vermekle mal eksilmez, çoğalır.

2- Zulüm edilen kimse, zalime hakkını bağışlarsa, Hak teâlâ, kıyamet gününde bu kulun derecesini yükseltir.

3- Daima isteyici olan kimseyi, Hak teâlâ fakirlikten kurtarmaz.

114 – Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh”, Peygamberimizden “aleyhisselâm” şöyle işittim, diyor: (İnsanlar tasattuk ettiği şeyi, Allah rızası için verirse, Hak teâlâ hazretlerine verilmiş gibi sayılır ki mukabilinde bin sevap,  [diğer bir rivayete göre ikibin sevap] alır.)  Bir kimseye ödünç verir isen, iyilikle ver ve iyilikle al! Ödünç verilen adam fakir ise ve namaz kılıyor, haramlardan sakınıyorsa, veren kimse, verdiğini ona bağışlarsa kıyamet günü Arş-ı a’lânın gölgesinde gölgelenecek ve Cennette büyük bir dereceye nail olacaktır.

Tenbih:  Sadaka vermek nâfile ibadettir. Zekat vermek ve borç ödemek, birinin hakkını iade etmek ise, farzdırlar. Üzerinde farz borcu olanların sünnetleri ve nâfileleri kabul olmaz. O hâlde, bir kuruş zekatı veya bir kuruş borcu olan kimsenin sadakaları kabul olunmaz. Milyonlarca sadaka verse, binlerce hayır yapsa, zekatını vermedikçe veya borcunu ödemedikçe, hiçbiri kabul olmaz, yani hiç sevap kazanamadığı gibi, zekat ve borç günahından da kurtulamaz. Zekat hakkında, 212. ci maddede geniş bilgi verilmiştir.

115 – Bir kimseye ödünç vermek, tasattuk etmekten daha hayırlıdır. Zira, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ödünç vermek, tasattuk etmekten onsekiz derece daha faziletlidir.)

 Bir kişiye bir iş yaptırdığın vakit, hemen ücretini ver! Şayed vermeyip, hakkı kıyamet gününe kalacak olursa, kıyamet günü, o şahsın davacısı, Allahü teâlâ hazretleri olacaktır. Birbirinize iş gördüğünüz zaman, ödünç alıp verdiğiniz vakit, güzel muamele yapın! Birbirinizin gönlünü kırmayınız. Zira iyilik yapacağınız yerde, günah işlemiş olursunuz. Ödünç alan, ödemek niyetiyle almalıdır. Üç sebeple ödünç alınır:

1- Çok fakir olup çalışmaya kudreti olmayanın nafakasına sarf edecek kadar ödünç alması.

2- Bulunduğu yerin adetine göre, kira ile veya mülk olarak, korunacak bir mesken temin etmek için.

3- Evlenmek için.

Bu şeyler için Allahü teâlâya tevekkül ederek ve ödemeye niyet etmek şartı ile borç alanlara, Allahü teâlâ çabuk ödemek nasip eder. Çok borç almayınız ki rahat olasınız. Zira, borcu alan, köle gibi olur, gece gündüz üzüntülü olur.

116 – Alış veriş yaparken ve ödünç verirken ribadan, yani (Faiz)  alıp vermekten sakın! Ödünç verdiğin kimseden menfaat bekleme! Zira, azıcık aldığın veya verdiğin faizin günahı Allahü teâlâ indinde, annesiyle 70 defa zina etmiş gibidir. Yani, faizin azı da, çoğu da, alması da, vermesi de haramdır. Faize şahit olan, katib olan ve vekil olan da, Allahü teâlâ indinde mel’un ve sorumludur. Çok sakınmak lazımdır.

Tenbih:  İmam-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sani Ahmed Fârukî-i Serhendi “kaddesallahü sirreh” hazretleri (Mektubat) ın 1. cildi, 102. mektubunda buyuruyor ki: Bir müslümana bir miktar fazla ödemesi şartı ile borç verildikte, ödenilen paranın fazlası faiz olmakla kalmıyor. Evvelce yapılan (akid),  yani mukavele, sözleşme faiz oluyor. Böyle bir mukavelenin kendisi haramdır ve haram sebebi ile alınan her şey de haramdır. O hâlde, yüz lira borç verip, karşılığında, yüz on lira almak şartı ile yapılan akt, yani pazarlık haram olup alınan yüz on liranın hepsi faiz olur, haram olur. (Camiur-rumuz)  fıkıh kitabında ve İbrahim Şahinin kitabında da bu, güzel anlatılmaktadır. Faiz ile para almaya ihtiyacı olanlara gelince, ribanın haram olduğu Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça yazılıdır ve umumidir. Yani ihtiyacı olana da, olmayana da haramdır. İhtiyacı olanları ayırmak, Allahü teâlânın ve Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” emirlerini değiştirmek olur. (Kınye)  kitabının, bu emirleri değiştirmeye haddi ve salahıyeti yoktur. Lahor şehrindeki âlimlerin en büyüğü olan Mevlana Cemal “rahime-hullahü teâlâ” Kınye kitabının birçok sözlerine güvenilmez ve kıymetli kitaplara muhalıftır, buyuruyor. Kınyedeki ihtiyacı olanların faiz ile borç alması caiz olur, sözünü doğru kabul etsek bile eğer her ihtiyacı olana caiz dersek, faizin haram edilmesine sebep kalmazdı. Çünkü, herkesi, faiz ile para almaya götüren, elbette bir ihtiyaçtır. Kimse ihtiyacı yokken, kendi zararına iş görmez ve hakim olan, hamid olan Allahü teâlânın bu emri faydasız ve lüzumsuz olurdu. Allahü teâlânın kitabı olan Kur’ân-ı Kerîme böyle iftirada bulunmak, çok çirkin bir cesarettir. Farz-ı muhal olarak her ihtiyacı da özür kabul edersek, ihtiyaç, lüzum demektir. Lüzumun da bir miktarı ve derecesi vardır. Ziyafet vermek için faiz ile ödünç almak ihtiyaç değildir ve buna zaruret yoktur. Mesela bir cenaze için yalnız kefen ihtiyaçtır, buyurmuşlardır. Onun ruhu için helva pişirmek ihtiyaç değildir, buyurmuşlardır. Halbuki onun sadakaya ihtiyacı her ihtiyacın üstündedir. Böyle olunca, faiz ile para alanların ihtiyaçları, ihtiyaç olur mu, olmaz mı ve böyle para ile hazırlanan yemekleri yemek helal olur mu? Ailenin çok kişi olmasını ve askerliği ihtiyaca bahane etmek ise, müslümanlığa yakışacak bir şey değildir. Eğer denirse ki bugün helal lokma bulmak mümkün olmuyor. Evet bu söz doğrudur. Fakat, mümkün olduğu kadar haramdan kaçmak lazımdır. Mahsulün bereketsiz olmaması için tarlayı abdestsiz ekmemelidir, buyurmuşlardır. Halbuki bugün bundan kurtulmak imkansızdır. Fakat, faiz ile para almamak çok kolaydır. Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde haram olduğu bildirilen şeyleri haram bilmek, helal olduğu bildirilen şeyleri de helal bilmek lazımdır. Bunlara inanmayan, kâfir olur. Açıkça bildirilmeyen helal ve haram ise, böyle değildir. Mesela, birçok şeyler Hanefi mezhebinde haram iken, Şâfiîde helaldir. O hâlde, ihtiyacı olanın faiz ile para alması caiz değildir, diyene, (Sus! Helale haram deme! Kâfir olursun) denemez. Çünkü onun sözü hakikate yakındır, belki de tam hakikattir ve ona verilen cevap, tehlikelidir. Haram şüphesi olan şeyleri terketmek evladır. Tekrar edelim ki ihtiyaç dairesi çok geniştir. Eğer geniş tutulursa faiz almayacak kimse kalmaz ve Allahü teâlânın faizi haram etmesi, haşa, abes ve boşuna olmuş olur. Kınye kitabı da nihayet ihtiyacı olanın faiz ile para almasına cevaz vermektedir. Yoksa herkese değil. İhtiyacı böyle şüpheli yoldan ise, helal yoldan aramalıdır ve takva bereketi ile ve ufak bir teşebbüs ile ihtiyaç ortadan kalkar. Mektubattan tercüme tamam oldu.

İbni Nüceym Zeyn-ül-Abidin Mısrî “rahime-hullahü teâlâ” (Eşbah)  kitabında, 5. kaidenin sonunda, (Bazı ihtiyaçlar zaruret kabul edilir. Mesela muhtaç olanın faiz ödeyerek ödünç alması caiz olur) diyor. Seyyid Ahmed Hamevi “rahime-hullahü teâlâ” burayı açıklarken, (Mesela on altın ödünç alıp, her gün belli miktar bir şeyi faiz olarak öder) diyor. Bundan anlaşılıyor ki nafakaya muhtaç olup çalışamayan ve karz-ı Hasan bulamayan âciz kimsenin nafaka için, faiz ile ödünç alması caiz olur. Fakat, bu hâlde de (Muamele satışı)  yolu ile almalıdır. Mesela, on altın alıp, on iki altın ödemekte uyuşulunca, on altını alırken, kalem, defter, kitap gibi herhangi bir şeyi de iki altına satın alıp, on iki altın borçlanır. Böyle, fesad ile bidat ile karşılaşıldığı zaman, İslamiyete uymak için, ihtiyatlı yol aramaya, (Hile-i şer’iyye)  denir. Âciz olanın, zarurete düşenin, ibadetini kaçırmaması veya haram işlememesi için (Hile-i şer’iyye) yapması lazım olur. İslamiyete uymaktan kaçmak için çare aramaya (Hile-i batıla)  denir ki haramdır.

Tenbih 2:  Dar-ül-harpte yani Fransa, İtalya gibi putlara tapınan kâfir hükümetlerin toprağında, kâfirlerden, kendi rızaları ile mal çekmek, mesela onlara faizle ödünç vermek caizdir. Fakat faizle ödünç para almak orada da caiz değildir. Dar-ül-harbdeki bir bankaya para yatırıp, faiz almak, faiz ile ödünç vermek için banka ile ortak olmak demektir. Bu bankadan para çekenlerin hepsi kâfir ise, bankaya yatırılan paranın faizini almak helal olur. Bankadan faiz ile para alanların hepsi müslüman ise, bankaya yatırılan paranın faizini almak haramdır. Bankadan ödünç para alan müşteriler, müslüman ile kâfir karışık ise, alınan faiz mekruhtur, yani tahrimen mekruhtur. Kâfir miktarı fazla ise, helale yakın tenzihen mekruh olur. Mekruhtan da sakınmalı, faize bulaşmamalıdır. Bankaya yatırılan paranın faizini (Muamele satışı)  semeni olarak almalıdır. Peygamberimiz “aleyhisselâm”: (Faiz yiyenin şahitliğini kabul etmeyin! Eğer kabul ederseniz, Allahü teâlâ ibadetlerinizi kabul etmez. Cemaat ile namazı terkedenin de, kabul etmeyiniz)  buyurdu. Muhtaç olduğu malı satın almak için, bankadan faiz ile ödünç para almamalı, banka bu malı satın alıp, üzerine kar koyarak bu kimseye taksid ile ödemek üzere veresiye satmalıdır. (Riyad-un-nasıhin)  kitabında, 40 nev’ faiz olduğu misaller ile yazılıdır.

ALIŞ-VERİŞTE YALAN SÖYLEMEK FASLI

117 – Bir kimse, alış verişinde yalan söylerse, Allahü teâlânın rahmetinden mahrum kalır. Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Kıyamet günü Allahü teâlâ hazretleri üç kısım insanlara rahmet nazarı ile bakmaz:

1- Alış verişinde yalan söyleyerek fahiş fiyatla mal satana.

2- Gelişi güzel her şeye yemin edene.

3- Kendisinde su olduğu hâlde, başkasına vermeyene.)

 118 – Susuz olana su vermeyen insanlara kıyamet günü, Allahü teâlâ buyuracak ki siz benim suyumu kullarımdan esirgediniz. Şimdi, sizden rahmetimi uzak ettim.

119 – Bir şeyi satın alan pişman olup geri getirse, o malı geri al! Zira, geri almaktan ziyan olmaz. Allahü teâlâ bereketini ihsan buyurur, on mislini verir.

120 – Ey Oğul! Kile terazi ve arşını yanlış ve hileli kullananlar hakkında, Allahü teâlâ, “Mütaffifin sûresinde” meâlen, (Alıp satarken noksan ölçenlere şiddetli azap vardır)  buyurdu.

121 – Kul hakkından kork! Borcun varsa onu ödemeye çalış. Bir kuruş borcu olanın cenaze namazını Habîbullah kılmamıştır. O borcu ödemedikçe, insan Cennete giremez. [Zevce istediği zaman, erkeğin (Muaccel mehri) ni hemen vermesi, onu boşadığı zaman da, (Müeccel mehr) i ona hemen ödemesi lazımdır. Zevc, zevcesine olan müeccel mehr borcunu ayırmalı, öldükten sonra zevcesine verilmesi için vasiyet etmelidir. Vasiyet etmedi ise, ölünce miras taksim edilmeden evvel mehrin hepsinin mirastan zevcesine hemen ödenmesi lazımdır. Zevcesini boşayınca, mehrini ödemeyen, dünyada habs, ahirette azap olunur. Zevc mehr borcunu zekat, fıtra ve kurban nisabına katmaz. Zevce nisâb hisabına katar. Fakat, nisâb miktarı teslim aldıktan bir sene sonra elinde kalırsa, yalnız o senenin zekatını verir. Akrabasına ve emri altında olanlara din bilgilerini öğretmek de kul borcudur.] Hadis-i şerifte, (Bir kişi borçlu olsa ve vermek azminde olsa, Allahü teâlânın yardımı onunla beraberdir)  buyuruldu.

[(Hadika) da, ayak afetlerini anlatırken diyor ki (Hayvanın ve kâfirin hakkı için de, kıyamette azap yapılacaktır. Dünyada helallaşılmadı ise, ahirette kâfirin hakkından kurtulmak daha zor olur. Hayvan hakkından kurtulmak ise, bundan da zor olur.) Bunun için, Dar-ül-harpte de, kâfirlerin mallarına, canlarına, ırzlarına dokunmaktan çok sakınmalıdır. Onların kanunlarına da uymalı, fitne, fesad çıkarmamalıdır.]

VÜCUT EMANETİ [NİMETİ]

122 – Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (El, insana bir emanettir, onunla haram olan şeyi tutma! Ayağın sana bir emanettir. Onun ile haram yere gitme! Tenasül aleti sana bir emanettir, onunla zina etme!)  Bunun gibi bedendeki bütün azalar birer emanettir. Bu nimetleri meşru şekilde ve meşru yerlerde kullanırsan, emin kimselerden olur, Cenab-ı Hakka karşı tam şükür yapmış olursun. Bu emanetleri gayr-ı meşru yerlerde kullanan insan, Allahü teâlâya isyan etmiş ve hiyanet etmiş olur.

Tenbih:  Hastayı tedavi etmek sünnettir. Tedavinin, ilaç ile sadaka vermekle ve duâ  ile yapılacağı bildirildi. Tecrübe edilip, tesirlerinin kati olduğu anlaşılan aşıları, serumları ve mikrop öldüren ve benzerleri ilaçları kullanmak farz olduğu (İbni Abidin) in “rahime-hullahü teâlâ”, (Hazar ve ibaha)  kısmından anlaşılmaktadır. (Sular babı)nın sonunda da diyor ki (Haram olan ilacın tesiri kati ise ve şifa verecek helal ilaç yoksa, domuz etinden başka haram ilacın kullanılması caiz olur. Şifa tesiri zannî ise, caiz olmaz.) Oruç bahsinin sonunda diyor ki (Müslüman hasta, müslüman tabib bulamadığı zaman, kâfir tabibe gidip tedavi olması caizdir. Kâfir tabibin sözü ile ibadetini terk ve tehir etmesi [ve haram olan ilaç kullanması] caiz değildir.) (Fetavayı Hindiye) nin Kerahiyet kısmının 18. babında diyor ki (Şifanın Allahü teâlâdan geldiğine inanan hastanın ilaç kullanması caizdir. İlacdan şifa beklemek caiz değildir. Allahü teâlânın şifayı yaratması için, ilacı sebep yaptığına inanmak lazımdır. Domuz habis olduğu için ve insan muhterem olduğu için, ikisinin organlarını ilaç olarak kullanmak caiz değildir. Diğer hayvanların caizdir. İlac kullanmayıp ölmek günah değildir. Gıda almayıp ölmek günahtır. [Tesiri kati olan ilaç, gıda gibidir.] Faydası kati olan şeyleri kullanmamak haramdır. Kadın sütünü ilaç olarak kullanmak caizdir. Kadının sakız çiğnemesi, söz birliği ile caizdir. Erkeğin çiğnemesi ihtilaflıdır. Hastaya ve hayvan sokana, şifa için Kur’ân-ı Kerîm okumak veya kağıta yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp, bu suyu içmesi, bu su ile ağrıyan yeri yıkaması caiz diyen âlimlerin sözleri muteberdir. Meşhur dualar ile muska ve ilaç caizdir. Nazar için tütsü yapmak, kurşun dökmek caiz diyenler vardır. Bağa, bahçeye, tarlaya, nazar değmemek için, bazı şeyler asmak caizdir. Çocuk olmaması için erkeğin tedbir alması caiz olur. Dört aylık çocuğunu aldıran kadın cezalandırılır. Daha önce aldırması caizdir.)

Sual:  Şeri nikahı bulunan bir ailenin çocuğu olmaz ise, (Suni ilkah) ve (Tüb bebek) denilen usûl ile çocuk olmasına teşebbüs etmek caiz midir?

Cevap:  Bir erkekle kızın şeri nikah yaparak, Allahü teâlâdan çocuk taleb etmelerini tergib ve teşvik buyuran hadis-i şerifler çoktur. Çocuğu olmayan zevceynin, Silsile-i aliyeyi vasıta yaparak, duâ  etmeleri ve meşru sebeplere teşebbüs etmeleri lazımdır. Zevceynin menileri alınıp, bir tüpe konuluyor. Tüpte ilkah vaki olduktan sonra, zevcenin rahmine konuyor. Buna (Suni ilkah)  ve (tüb bebek) deniyor. Bunun caiz olacağı anlaşılmaktadır. Ancak, buna zaruret olmadığı için, bu işi zevceynin kendilerinin yapmaları, tabib, hemşire, ebe gibi yabancıların, bunların avret mahallerini görmemeleri ve suni ilkahın, nikahsız olan erkekle kız arasında yapılmaması lazımdır.

AbdülAziz Dehlevi “rahime-hullahü teâlâ” 1386 [m. 1966] senesinde, Efganistanın Kabil şehrinde basılan fârisî tefsirinde, Bakara sûresinin faziletlerini bildirirken diyor ki Abdullah bin Ahmed bin Hanbel “rahime-hullahü teâlâ”, (Zevaid-i Müsned) inde ve Hakim ile Beyheki “rahime-hümallahü teâlâ” (Deavat)  kitaplarında, Übeyübni Kab “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?)  buyuruldukta, cin çarpması dedi. (Kardeşini buraya getir)  buyuruldu. Kardeşi gelip oturdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, şu âyetleri okuyup, hastaya üfledi. Hemen iyi olup kalktı: Fâtiha, Bakara sûresi başından dört âyet, (Ve ilahüküm) den başlıyarak, (Yakılun) e kadar, iki 163 ve 164. âyetleri, Ayetel-kürsü, (Hâlidun) e kadar, Bakara sûresi sonundaki (Lillahi) den başlıyan 3 âyet, (Âli-i İmrân)  sûresinin (Şehitallahü)  ile başlıyan tek onsekizinci ayeti, (Araf)  sûresinin (İnne-Rabbeküm)  ile başlıyan tek 54. ayeti, (Müminûn)  sûresinin (Fe-teâlâllahü)  ile başlıyan tek yüz onaltıncı ayeti, Cin sûresinin (Ve ennehu teâlâ)  ile başlıyan tek üçüncü ayeti, Saffat sûresinin başından on âyet, Haşr sûresinin sonunda (Hüvallahü)  ile başlıyan üç âyet, (İhlas)  ve (Muavvizeteyn)  sureleri. [Seyyid Ahmed “rahime-hullahü teâlâ” bu âyetleri toplıyarak (Ayat-i hırz)  risalesi yazmıştır. Ayat-i hırz, (muhafaza edici âyetler) demek olup Arabî (Teshil-ül-menafi)  tedavi kitabının 1982 İstanbul baskısı sonuna, ilaveli olarak yazılmıştır. Abdest alıp, yedi istiğfar ve on bir salavat okuyup hastanın sıhhatına niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okuyup, işaret bulunan yerlerde, hastaya üfürmeli, şifa buluncıya kadar [40 gün kadar] devam etmeli. Her defası sonunda, bir Fâtiha okuyarak, sevâbını Peygamber efendimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Behaüddin-i Buhari, Ahmed Rifa-i ve imam-ı Rabbânînin ruhlarına hediye etmelidir. Bir nüsha [Muska] yazıp, yanında taşırsa, sihrden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hâsıl olur. 138. maddeye bakınız!

(Hizb-ül-bahr)  okumak da, derdlerden kurtulmak için pek faydalıdır. Bunu Ebül-Hasan Şazili hazırlamıştır.]

Dariminin (Müsned) inde, Abdullah ibni Mesut “radıyallâhu anh” diyor ki (Evde, Bakara sûresi başından (Müflihun) a kadar beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve giremez.)

Meyit defnedilince, baş tarafında, Bakara sûresinin başını, ayak tarafında sonunu okumak emrolundu.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir evde, şu 33 âyet okunduğu gece, yırtıcı hayvan ve eşkıya, düşman, sabaha kadar canına, malına zarar yapamaz:  Bakara başından 5 âyet, Ayetelkürsü başından (Hâlidun) e kadar üç âyet, Bakara sonunda (Lillahi) den sûre sonuna kadar 3 âyet, (Araf)  sûresinde (İnne Rabbeküm) den (Muhsinin) e kadar, 55’ten itibaren 3 âyet, (İsra)  sûresi sonundaki (Kul) den 2 âyet, Saffat sûresi başından (Lazib) e kadar 11 âyet, Rahman sûresinde (Ya maşerelcin) den (Fe iza) ya kadar 2 âyet, Haşr sûresi sonunda (Lev enzelna) dan sûre sonuna kadar, Cin sûresinde başından (Şatata) ya kadar 4 âyet.)

Yedi kere Fâtiha okuyup, derd, ağrı olan uzva üflenirse, şifa hâsıl olur. (Tefsir-i Azizi) den tercüme tamam oldu.

Abdullah-ı Dehlevi, 117. mektubunda buyuruyor ki (Her işte, Piran-ı kibarın ervah-ı tayıbesini vasıta yaparak, Allahü teâlâya iltica ve duâ  etmelidir. [Bunun için (Silsile-i aliyye) yi okumalıdır.] Bunların vasıtası ile dini ve dünyevi muradları ihsan eder.). Âyet-i kerimenin ve duanın tesir etmesi için, okuyanın Ehl-i sünnet itikadında olması, kul hakkından sakınması, haram ve habis şey yememesi ve okunan kimseden karşılık istememesi şarttır.

[İlac almak, âyet-i kerime ve duâ  okumak, üflemek ve yanında taşımak, insanın ömrünü uzatmaz, ölüme mâni olmaz. Eceli geciktirmez. Ömrü olanın dertlerini, ağrılarını giderip, sıhhatlı, rahat ve neşeli yaşamasına sebep olurlar. Kalp nakli ve beyin, böbrek, ciğer gibi ameliyatlar, aşılar, serumlar, ölüme mâni olmaz. Ömrü olanlara faydalı olur. Eceli gelen çok kimsenin ameliyat esnasında öldüklerini bilmeyen yoktur. Duanın kabul olması için, istenilen şeyin sebebine yapışmak lazımdır. Allahü teâlâ, her şeyi sebep ile yaratır. Tedbir almak, sebebi aramak lazımdır. Duâ  edince, Allahü teâlâ sebebe kavuşturur ve sebepte tesir, kuvvet yaratır. Evliyaya, sevdiklerine sebepsiz de verir. Buna (keramet)  denir. Sebebe yapışmadan duâ  etmek, Allahü teâlânın adetine uymamak olur.

Duâ , Allahü teâlâdan bir şey istemek demektir. Duâ , iki türlüdür: 1- Lafzi duâ , 2- Fili duâ .

1– Lafzi duâ , Allahü teâlâdan lafz ile söz ile istemektir. Bu duanın kabul olması için şartlar vardır. Bu şartlar, duâ  edenin müslüman olması, ihlas sahibi olması, namazlarına devam etmesi, fasık olmaması, yani haram işlememesi, üzerinde kul hakkı bulunmaması gibi şeylerdir. Bu şartlar bulunmayanların duaları kabul olmuyor. Sıkıntı içinde yaşıyorlar.

2– Fili duâ , istenilen şeyin sebebine yapışmaktır. Allahü teâlâ, her şeyi, bir sebep ile yaratmaktadır. Allahü teâlâdan bir şey isteyenin, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapması lazımdır. Mesela, bir yeri ağrıyanın, ağrı kesici bir ilaç kullanması lazımdır. Bu ilacı kullanması, fili duâ  etmek olur. Fili duanın kabul olması için, sebebin tesirinin kati olması, iyi bilinmesi lazımdır. Lafzi duâ  ile fili duâ  birbirine uygun değilse, fili duâ  kabul olur. Müslümanın, iyi ve caiz olan şeylerin sebeplerini bilip, duâ  için, bu sebepleri yapması lazımdır. Bu sebepler yapılınca, Allahü teâlâ, istenilen şeyi yaratır. Çünkü, sebepleri yapılan şeyi yaratması, adetidir. Aç olanın bir şey yemesi, fili sebebe yapışmak, fili duâ  etmek olur. (Duâ  ediniz, kabul ederim)  buyurulması, fili duâ  etmeyi emretmektedir.]

123 – Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir kişi geldi, Lokman hakim hazretlerine sordu:

– Ya Lokman! Sen bu mertebeye nasıl eriştin?

Lokman hazretleri buyurdu ki: Ben bu mertebeye üç şeyle eriştim:

1- Emaneti yerine vermekle,

2- Doğru söylemekle.

3- Malayaniyi  [yani faydasız sözü] terketmekle.)

 124 – Müminûn sûresinin 8. âyetinde meâlen, (Emanetleri güzelce kullanıp, yerli yerine ifa edeni, korktuğundan emin kılıp, Cennetime koyarım)  buyuruldu.

Tenbih:  Kitabın çeşitli yerlerinde, insanı Allahü teâlânın rahmetine kavuşturacak dualar, iyi işler yazılıdır. Bunlar övülmekte, yapılmaları teşvik edilmektedir. Unutmamalı ki Ahirette Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, iman ile ölmek lazımdır. Kur’ân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilenlere uygun imanı olmayan ve haramlardan sakınmaya ve İslamın beş şartını yapmaya ehemmiyet vermeyen kimse rahmete kavuşamaz. Ehl-i sünnet itikadında olmayana (Bidat ehli)  denir. Bunun yaptığı ibadetleri sahih olup da, borcdan, azabından kurtulur ise de, vaat edilmiş olan sevaplarına kavuşamaz. Ahirette, dünyada yapmış olduğu iyiliklerin, hayrat ve Hasenâtının karşılığına kavuşamayacaktır. Dünyadaki iyiliklerinin karşılıklarına kavuşmak isteyenin, hemen tövbe etmesi, imanını düzeltmesi lazımdır.

125 – Hak teâlâ buyurur ki ey kulum, ben acıktım, beni doyurmadın. Kul cevapen der ki: Ya Rabbi! Bütün alemleri doyuran sensin! Ben seni nasıl doyurabilirim? O zaman Cenab-ı Hak buyurur ki falan fakir kulum aç idi, sen ise bol bol rızklar içinde yüzüyordun. O fakir kulumu doyursaydın, benim rızamı kazanmış olacaktın. Yine Allahü teâlâ buyurur ki ey kulum, ben susamıştım. Bana niçin su vermedin? Kul aynı şekilde: Ya Rabbi! Bütün alemlere su veren sensin, benim seni sulamaya kudretim var mıdır? Allahü teâlâ buyurur ki falan kulum susamıştı, eğer onu sulamış olsaydın, benim sevgi ve muhabbetimi kazanmış olacaktın. Yine bunun gibi, çıplak olanı giydirmek için bu sual-cevap varid olur. Yine bunun gibi, ben hasta idim de, benim hal ve hatırımı gelip sormadın. Ya Rabbi, seni nasıl ziyaret edebilirdim? Allahü teâlâ buyurur ki falan kulum hasta idi, onu ziyaret edeydin, orada benim rızamı bulacaktın.

NİMETLERE ŞÜKÜR FASLI

126 – Hak teâlâ hazretleri buyurdu ki: (Ya Musa! Bir kimse kendine verdiğim nimeti benden bilip kendinden bilmezse, nimetlerimin şükrünü eda etmiş olur. Bir kulum rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.)  İnsanlara lâyık olan, her zaman kendisine verilen rızkları Allahü teâlâdan bilmektir. Buna, (Hamd etmek)  denir. Ve bunlara mukabil gece gündüz şükür ve tesbih ile tahmid eylemektir. Musa aleyhisselâm bu kelamları işitince, (Ya Rabbi! Bütün kelamların hakikattir) dedi.

BAYRAM FAZİLETİ

127 – Bayram günü aile çoluk çocuk ve yakın akrabana güzel ve güler yüzlülükle muamele eyle! Ramazan ayında ayırmış olduğun zekatını, bayram günlerinde fakirlere ver! Oruç tutamayan, fıtrasını verir (Feyziye). [Sadaka-i fıtrını bir kişi için yarım sa’ buğday olarak hesap edip, kendinin ve fıtra nisabına mâlik olmayan küçük çocuklarının fıtralarını buğday olarak veya kıymeti kadar altın, gümüş, müslüman fakirlere bayramın birinci günü bayram namazından evvel ver. Namazdan sonra ve Ramazanda vermek de caizdir. [(Tergibüssalat)  da ve (Nimet-i İslam)  da diyor ki (Zekat nisabı miktarı kadar her nev’ malı bulunan kimseye zengin denir. Bayramın birinci günü, fecir tulu ederken zengin olan müslümanın fıtra vermesi vâcip olur. Bu vakitten önce vefat eden veya fakir olan kimsenin ve sonra iman eden veya doğan ve zengin olanın vermesi vâcip olmaz. Önce iman edenin ve sonra fakir olanın fıtra vermesi lazımdır. Bayram namazından evvel vermek efdaldir. Nisaba mâlik olduktan sonra, sene dolmadan fakir olanın, zekat vermesi ise, affolunmaktadır. Sadaka-i fıtır vermek, Şâfiîde, Ramazanın son günü, güneş gurub ederken vâcip olur.)] Sa’ (8) rıtl mercimek alan bir hacim ölçüsüdür. Bir rıtl 130 dirhem veya 91 miskaldir. Bir miskal hanefide 4,8 ve Şâfiîde 3,45 gramdır. Yarım sa’ buğday hanefide 1748 gramdır. Şâfiîde bir sa’ 694 dirhem veya 1680 gramdır. Bir dirhem-i şeri, hanefide 14 kırat veya 3,36 gramdır. Şâfiîde, 16,8 kırat veya 2,42 gramdır. Bir kırat, hanefide 0,24 gram, Şâfiîde 0,144 gramdır. Bir Osmanlı altını 1,5 miskal, 7,2 gramdır. Kurban nisabı, fıtra nisabının aynıdır. Bu nisaba, her nev’ mal dâhil olur.]

128 – İlim meclisine gitmenin fazilet ve derecesi çok büyüktür. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir kimse din âlimlerinin ve salihlerin  [yani İslamın beş şartını devam üzere yapanların] yanına gitse, her bir adımına Hak teâlâ, kabul olmuş nâfile bir hac sevâbı ihsan eder. Zira, âlimleri ve salihleri Hak teâlâ sever. Allahü teâlânın evi olsaydı, bu kimse o evi ziyaret eyleseydi, ancak bu sevâbı kazanırdı.)

 129 – Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdu ki: (Ya âlim, ya müteallim  [yani talebe] veyâhut bunları dinleyici ol!  [Kitaplarını oku!] Bu üçünden olmayıp dördüncüsünden olursan,  [yani hiçbirinden olmazsan] helak olursun.)  [İlmihal kitabı okumayan dinini öğrenemez. Dinini öğrenmeyenin dini, imanı gider. Din düşmanlarının yalanlarına aldanıp kâfir olur.]

130 – Birbirine dargın olanları barıştırmaya çalış! Hazret-i Musa aleyhisselâm, Allahü teâlâya sordu: Ya Rabbi! Birbiri ile dargın olan iki kişiyi barıştıran ve Senin rızanı bulmak için zulmetmeyen kimseye ne ecîr verirsin? Hak teâlâ buyurdu ki (Kıyamet gününde onlara selamet verir, korktuğu şeylerden emin eder, umduğu şeylerle şereflendiririm.)  Rivayet edilir ki Musa aleyhisselâma Cenab-ı Hak sordu: (Ya Musa, sana Peygamberlik vermeme sebep olan şeyi biliyor musun?)  Musa aleyhisselâm hayır dedi. Hak teâlâ buyurdu ki (Sen bir gün koyun bekleyordun. Bir koyun sürüden ayrılarak kaçtı. Sen onu sürüye katmak için arkasından yürüdün. Bir hayli yol gittin. Hem sen ve hem de koyun yoruldu. Nihayet koyunu yakaladığın zaman, koyunu tutup şöylece hitab eddin: Ya koyun, ne zorun vardı da, böylece hem kendini ve hem de beni zahmete soktun ve her ikimizi de yordun? Halbuki o anında son derece yorgun ve hittetli idin. İşte, o hittetli ve gazablı zamanında hırsını yenip rıfk ile  [yani güzellikle] muamele ettiğin için, sana Peygamberlik derecesini ihsan ettim.)

 131 – Fakirlere merhamet ile muamele eyle! Zenginlere ise zenginlikleri için tevazu gösterme! Din düşmanlarını, İslamiyeti beğenmeyenleri, namaz kılmayanları sevme ki kıyamet gününde selamet ve saadet bulasın.

Bir çocuk gördüğün zaman, bunun günahı yoktur, benim günahım vardır. Binaenaleyh bu çocuk benden daha faziletlidir. Bir yaşlı müslüman gördüğün zaman, bu benden daha fazla ibadet eylemiştir, binaenaleyh benden daha faziletlidir. Bir İslam alimi görünce, ben cahilim, bu benden ziyade alimdir, öyle ise, benden daha faziletlidir. Bir cahil görünce, bu bilmeden günah işler. Fakat ben bilerek işlerim, öyle ise, bu benden efdaldir. Bir kâfir görsen, olur ki dünyadan iman ile gider. Benim imanla gidip gitmeyeceğim ise, belli değildir. Şu hâlde, benden daha faziletlidir diye düşünmelisin! Müslümanlara karşı kibir yapmazsan, Hak teâlâ indinde yüksek derecelere vasıl olursun.

132 – Peygamberimiz “aleyhisselâm”: (O kimseye bakma ki dinde senden aşağıdır, zira kendini beğenip, helak olursun. Dinde senden yukarısına bak ki senden hayırlıdır. Malı çok olana bakma ki Allahın kısımetine gazab edersin. Şu kimseye bak ki yiyeceğini zahmet çekerek alın teri ile hazırlar, o zaman da, Hak teâlânın sana verdiği nimete şükredersin)  buyurdu.

133 – Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki (Bir kimsenin dünyası selametli olursa, dini eksik olur.)  [Yani, dünya lezzetlerine kavuşmak için, İslamiyetin dışına taşan kimse, ahiret lezzetlerine kavuşamaz.] Yine buyurdular ki (Ya Eba Hüreyre! İslamiyetten çıkana doğru yolu göster, cahile ilim öğret ki sana şehitlik mertebesi verilir.)  [Çocuklarına Ehl-i sünnet itikadını, farzları, haramları öğretmeli, tanıdıklara din kitabı vermelidir.]

134 – Çok mal ve mevki sahibi olunca, kalbini karartıp Allahü teâlâyı unutma ve malına, rütbene güvenip de, ibadetten geri kalma! Malı az olan, daha fazla Allahü teâlâyı hatırlar ve Ona daha fazla bağlanır.

Tenbih:  Müslümanlıkta çok mal ve mevki sahibi olmak fenâ değildir. Alkollü içkileri satmakla ve çalgı, şarkı ücreti ile ele geçen ve sirkat, yalan, gasp, rüşvet ve faiz ile toplanılan mallar, paralar, az olsalar da, habistir. Bunları kullanmak haramdır. Helaldan kazanılan ve zekatı verilen mal, para, ne kadar çok olursa olsun, makbuldür. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîmde, helal olan malı hayır diye isimlendirmiştir.

İmam-ı Gazali “rahime-hullahü teâlâ” (Kimya-i saadet)  kitabı, üçüncü faslında buyuruyor ki: Kendini ve ailesini ve çocuklarını kimseye muhtaç ettirmeyecek kadar çalışıp helalden kazananlara cihat sevâbı verilir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir sabah oturmuştu. Sahabeden, kuvvetli bir genç, erkenden dükkanına doğru geçti. Birisi, (Yazıklar olsun buna ki Allah için biraz burada sizi dinlemeyip geçti) deyince, (Böyle söyleme! Eğer kendini, ana-babasını ve ehl ve evladını muhtaç etmemek için gitti ise, Allah yolundadır. Eğer ziynet için, zengin olup müslümanlara gösteriş niyetinde ise, Cehennem yolundadır)  buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Doğru olan tüccar, kıyamette Sıddıklarla ve şehitlerle beraberdir)  ve bir kere de, (Allahü teâlâ, sanat sahibi mümini sever)  buyurdu.

Bir kimse, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” meclisine 40 gün devam eylese, kalbi nurlanır. Çünkü, İslamiyetin emrettiği ilimler kalbin ışığıdır. [İlmi olmayan kimse, şeytana ve İslam düşmanı olan kimselere ve gazetelerine aldanır. Ehl-i sünnet itikadında olmayan din adamlarının yazılarını okuyanın kalbi kararır.] Allahü teâlâ, sana fazla mal verirse bahil olma! Din uğruna sarf et! Halis müslümanların yazdığı doğru ilmihal kitaplarını al, dağıt! Cihat sevâbına kavuşursun. Peygamberimiz “aleyhisselâm” bir gün, (Ya Eba Hüreyre! Müminlerin büyüğü, benden sonra o kimsedir ki Allahü teâlâ ona mal verir, o da gizli ve aşikare Hak yoluna harcar ve yaptığı iyilikleri kimsenin başına kakmaz)  buyurdu.

135 – Mahlukatın hepsine merhamet eyle! Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Yer yüzündeki mevcûdata merhamet eyleyin ki göklerdeki mahlukat size merhamet eylesin. Sıddıkların nişanı odur ki sadaka verirken gizli verir, bir belaya uğradığı zaman, bağırıp çağırmaz, kimseye şikayet eylemez ve o belayı herkesten gizler ve bir günah işlediği zaman ardından hemen sadaka verir ki günahına kefaret olsun.)

 136 – Fazla konuşma, kimse ile münakaşa etme! Her zaman sükut etmeye devam eyle ki iki cihanda selamet bulasın. Hak teâlâ hazretlerini çok zikir edersen, kalbin ölmez ve şeytana da galip gelmiş olursun. Hak teâlâ hazretlerini çok zikreyleyenlerin kalplerine hikmet akar.

137 – Peygamberimiz “aleyhisselâm” Ebû Hüreyreye “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki (Bir kimse Hak teâlâ hazretlerine Nuh aleyhisselâmın ömrünce ibadet eylese, kendisinde üç haslet bulunmayınca yaptığı ibadetten bir fayda edinemez.)

 1- İlmi ile amel etmek.

2- Yediği yemeğin helal olması ve helalı da israf etmemesi. [Besmelesiz kesilen hayvanlar ve kitapsız kâfirlerin [müşriklerin] kestikleri necistir. Bunları yemek haramdır. Bunları Besmele ile kesen de bulunduğu takdirde, satın alınan etin Besmelesiz kesildiği kati bilinmedikçe, yemesi helal olur. Balık tutanın müslüman olması ve Besmele ile tutması şart değildir.]

3- Allaha âsî olmaktan kaçınmak. [Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeyen, imanı bunlara uygun olmayan ve haramları ve farzları bilmeyen ve bunlara uymayan kimse, Allahü teâlâya âsî olur.]

Tenbih:  Allahü teâlâya âsî olmak, yani haram işlemek insanı dünyada ve ahirette felakete götürür. Haramlardan en büyüğü Ehl-i sünnet itikadını bilmemektir. İkincisi namaz kılmamaktır. Üçüncüsü içki içmektir. (Enisül-vaizin)  kitabı onuncu meclisinde diyor ki: Şarap ve sarhoş eden her içki haramdır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Şarap içmek, büyük günahların en büyüğü ve bütün fenalıkların ve günahların anasıdır)  ve (Bütün fenalıklar bir yere toplanmıştır. Bu yerin kilidi zina, anahtarı şarapdır ve bütün iyilikler bir yerde toplanmıştır. Bu yerin kilidi namaz, anahtarı abdest almaktır)  ve (Allahü teâlâyı seven ve Kıyamete inanan kimse, içki içilen yerde oturmasın)  ve (Şarabı yapmak, üzümünü sıkmak, taşımak, dağıtmak, satmak ve içmek, günahta beraberdir ve bunların namazlarına, oruçlarına, haclarına, zekatlarına ve sadakalarına sevap verilmez. Meyer ki tövbe ederler)  ve (Hurma şarabı da haramdır)  ve (Üzüm şirası taze olup değişmemiş ise helaldir)  buyurdu. (Buhari-i şerif)  ve (Müslim) de Ebû Musa “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki (Baldan ve arpadan yapılan içkiler ve sarhoş eden her içki haramdır.) İmam-ı Muhammed “rahime-hullahü teâlâ”, (Çok içilince sarhoş eden içkinin azı da haramdır) buyurdu. Fetva da bunun üzerinedir. Başka ilaç varken, bunları ilaç olarak içmek de haramdır. Haricden kullanmak caiz ise de, necistirler, uçmakla temizlenemez, yıkamak lazımdır. [(El-fıkhü alel mezahibil-erbea)  kitabında diyor ki (Sarhoş eden sıvıların hepsi, dört mezhepte de şarap gibi galiz, fenâ necasettir. Hanefide avuç içi yüzeyinden fazlası ile diğer üç mezhepte görülebilen az miktarı ile kılınan namaz sahih olmaz. Şâfiîde ve hanefinin bir rivayetinde, ilaç ve kolonya yapmakta kullanılan miktarı, çok olsa da affedilmiş olup namazın sıhhatine mâni olmaz.)] Esrar, afyon, eroin gibi uyuşturucu şeyleri keyif için yemek, içmek haram olup tedavi için caizdir. Enis-ül-vaizinin kelamı tamam oldu. 380. sayfaye bakınız!

Sigaraya gelince, İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ” (Dürr-ül-muhtar)  şerhinde buyuruyor ki (Tütüne helal ve haram diyenler oldu. Allahü teâlâ, her şeyi helal edip sonra, haramları bunlardan ayırmıştır. İslamiyetin haram demediğine, kimse haram diyemez. Tütün zâtında mubah ise de, soğan gibi tabiaten mekruhtur.) Şâfiî uleması tütünü nafakadan attetmiştir. O hâlde, az miktarda tütün içmeye haram diyen yanılıyor. İsraf başkadır. O zaman gazete parası da israf ve haram olur. Doyduktan sonra yemek de haramdır.

İbni Abidin (El-ukud-üd-dürriye)  kitabının sonunda, tütün içmek haramdır diyenlerin sözünü reddetmekte, tütünün mubah olduğunu vesikalarla ispat etmektedir. Bu fetva kitabının son kısmı, 1977 senesinde İstanbulda, (El-habl-ül-metin)  kitabının sonunda bastırılmıştır.

Muamelatta, kâfir, fasık sözüne inanmak caizdir. İbadetlerde, yalnız âdil olan müslümana inanılır. Âdil mi, fasık mı belli değilse, zann-ı galip ile amel olunur. İslam düşmanlarının yaldızlı, okşayıcı yalanlarına aldanarak, ibadetleri değiştirmemelidir.

Radyoya gelince: Radyo, sinema, televizyon ve kitap ve gazeteler neşr aletleridir ve propaganda vasıtalarıdır. Mesela tabanca da bir alettir. Bir kimse, tabancasını bir gaziye verirse, gazi cihat ederken, o kimse de sevaba girer. Yok eğer bir şakiye, yol kesiciye verirse, bu şaki cinayeti işlerken, o kimse de günaha girer. Aynı tabanca, insanı hem sevaba, hem günaha soktuğu gibi, radyo, sinema ve gazeteler, müslümanlar tarafından idare edilip, yalnız iman, ibadet, ilim, ahlak, sanat, ticaret gibi Allahü teâlânın emir ve müsaade ettiği şeyleri bildirirlerse, caiz ve sevaptırlar. Yok eğer bunlar kâfirlerin, mürtedlerin elinde olup da, dinsizlik neşriyatı yapar, müslümanlıkla alay eder ve bunlarda bidat veya haram şeyler bulunursa, bunları almak, dinlemek, bakmak ve okumak, bunlara gitmek, para vermek haramdır. Bir müslüman, evladını da bu haramlardan muhafaza etmelidir. Sıkıntı gidermek için kendi kendine teganni günah değildir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı Kerîm okurken, cenaze götürürken, harp ederken, vaaz ederken bağırmayı kerih görürdü.

Tekkelerde bağırmak çağırmak haramdır. Evvel zamanda böyle bağırmazlardı. Celaleddin-i Rumi “rahime-hullahü teâlâ” ney çalmadı, raks etmedi, dönmedi. Bunları, sonradan cahiller uydurdu. Hikmet [yani fen ve sanat ve faydalı şeyler] ve nasihat bildiren şirler yazmak ve sesle okumak helaldir. Şehvete ait şirler okumak haramdır. Bunları okumak kalpte nifak yapar. Üflemekle, vurmakla, temas veya tel ile çalınan bütün çalgıları çalmak, dinlemek ve dinlemeye gitmek haramdır. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” çalgı çalınan bir yere tesadüf ettiğinde, mübarek parmaklarını kulaklarına tıkadılar. [Kur’ân-ı Kerîmi, mevlütü, ezanı ve ilâhîleri çalgı çalarken okumak veya çalgı aletleri ile okumak küfürdür.] Haram bulunan şirleri okumak mekruh, teganni ile okumak ve fuhş olanları okumak haramdır. Hamam borusu, sahur davulu çalmak helaldir.

138 – İbadetleri, mesela Kur’ân-ı Kerîmi, mevlüt, ezan okumayı, imamlığı, duâyı para karşılığı yapmak, bunlarda pazarlık etmek alana da, verene de haramdır. Bunları Allahü teâlânın rızası için yapmalı, hediye verilirse, kabul etmelidir. Hediye veren hasis olmamalı, çok vermelidir. Ne kadar çok verirse, o kadar sevâbı çok olur. Dünya işleri için çok verip, Allahü teâlânın rızası için az vermekten daha fenâ bahillik, hasislik olmaz. İmam, müezzin ve diğer ilmeyenin ihtiyacı Beyt-ül-malden temin edilir. Nisaba mâlik olsalar bile ilim öğrenen ve öğretenlere zekat ve öşür vermek efdaldir.

[(Mektubat-i Masumiyye)  2. cilt, 36. mektubunda diyor ki (Farz ve sünnet olan amelleri, zikri, hayratı, Hasenâtı ve duâ , âyet-i kerime okumayı sevap kazanmak için yaparken, kimseden izin almaya lüzum yoktur. Bunları, şifa için, bir ihtiyacın hâsıl olması, bir müşkülün hallolması için okurken, tesir etmeleri, mürşidin, üstadın izin vermesine bağlıdır.) [Mürşidlerin kitaplarından öğrenip okumak, izin almak olur.] İmam-ı Rabbânî, üçüncü cilt 25. ci ve 34. cü mektuplarında buyuruyor ki (Zikir etmek çok sevaptır. Fakat, kalbi tathir etmesi için, zikri izin ile yapmak lazımdır.) İzin alan, izin verenin vekili olur. Bunun okuması, vekil edenin okuması gibi tesirli, faydalı olur.]

İbni Abidin buyuruyor ki: (Büyüklerin giymeleri ve içmeleri ve yemeleri haram olan şeyleri çocuklara giydirmek, yedirmek ve içirmek de haramdır. Abdest havlusu ve burun mendili kullanmak günah değildir. Kur’ân-ı Kerîm ile ve duâ  ile olan mıskaları yapmak ve kullanmak caizdir ve insanı korurlar. Kur’ân-ı Kerîm, maddi ve manevi her derde şifadır ve her harfi mübarektir ve muhteremdir. İnsanlara, hayvanlara ve eşyaya nazar değer.)

139 – Takvanın en yüksek mertebesi Allahü teâlânın farz ettiğini işleyip, haram kıldığını terketmektir.

140 – Mümin kardeşlerini sevindirmeye çalış! Zira Peygamberimiz, (Bir kimse, bir mümin kardeşini sevindirirse, Hak teâlâ o kimsenin kalbini kıyamet gününde ferahlandırır)  buyurdu. Yine, (Bir kimse, bir masum çocuğu sevindirirse, Hak teâlâ o kimsenin şirkten başka geçmiş günahlarını affeder)  ve (Her kim dünyada bir mümin kardeşinin işini görürse, Hak teâlâ, o kimsenin 70 işine kolaylık ihsan buyurur. O 70 işin 10 tanesi dünyada, 60 tanesi kıyamet günündedir. Bir kimse, bir mümin kardeşinin aybını kapatırsa, Allahü teâlâ o kimsenin bütün ayblarını kıyamet günü kapatır!)  buyurdu.

141 – Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İnsanın işlediği hayırlı amel daimi olmalı, daimi olarak işlenen amel, insanı maksadına ulaştırır.)

 

ZÜHD VE TAKVA FASLI

 

ANA-BABAYA İTAAT FASLI

 

Hocaya hürmet

 

SILA-I RAHM BAHSİ

155 – Müslüman olan ve dinini kayıran akrabasını ziyaret eden bir kimseye, 70 nâfile hac sevâbı verilir. Gönül almak ziyareti çok sevaptır. İtikadı bozuk olan, mezhepsiz olan akrabayı ziyaret etmek sevap değildir.

156 – Oğluna ve kızına edep ve İslam harfleri ile Kur’ân-ı Kerîm okumasını ve ilim öğret! Komşu, akraba ve mahremlerini ziyaret eyle! Mektupla hal ve hatırlarını sor! Mahrem olmayan, yani yabancı kadınlarla görüşme!

157 – Çocuklarını küçük iken okut! Her şeyden evvel, Allahü teâlânın razı olduğu, emrettiği şeyleri öğret! İyi bir mümin olmaları için gayret et! Büyüdükten sonra, edep zor olur. Onların ve ehlinin, yani zevcenin suçlarını affeyle. Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki (Sadakanın en faziletlisi, çoluk çocuğuna yedirip giydirdiğindir.)  Oğlunu, kızını ve ehlini, haramdan, günahtan ve fenâ arkadaşlardan koru!

Kızın, ilk mektebi bitirdikten sonra, para kazanması için, onu bir işe verme. Zevcenin ve kızlarının ihtiyaçlarını temin etmek için, babanın çalışıp kazanması farzdır. Kız çalışırken, başı, kolları açılınca, babası da günaha girer. Onu hemen evlendir. Allahü teâlâ, onun rızkını kocasına gönderir. İster zengin, ister fakir olsun, Allahü teâlânın emrini tutan, aslı belli kimseye ver! Damadını çok mehr ve çok çeyiz [eşya] vermeye mecbur kılma! Kızını ihtiyar adama verme ve din ile alakası olmayana, ilim-i hâlini bilmeyenlere, haramlardan sakınmayanlara verme!

Tenbih:  Oğlunu, kızını 15 yaşını geçince evlendir ki haramdan korunsunlar. Bu zamanda evlenmeyen gençlerin haramdan kurtulması imkansızdır. Evladını Cehennemden korumak istersen, çabuk evlendir! Fakirlikten korkma! Allahü teâlâ, onlara da mal verir. Hemen sen tevekkül üzere ol! Oğluna kız al, dul alma! Zira insanın muhabbeti, ilk gördüğünde olur.

NİKAH FASLI

 

SÜT KARDEŞLİK

 

158 – Kâfirin, mürtedin yemini muteber değildir.

Ey müslüman! Oğlun dinini öğrendikten ve namaza başladıktan sonra, onu bir sanata ver veya ticarete alıştır! Sanat ve ticaret öğrenmesi için, müslüman, namazını kılan, edebli, ahlaklı bir usta yanına gönder! Oğlunun çok zengin olmasını değil, edebli, iyi huylu, namazını kılar ve haramdan kaçar olmasını düşün ve temenni et! Dinimiz sanat ve ticareti emrettiği gibi, şimdi bütün dünya milletleri de, bu ikisine çok ehemmiyet veriyor ve bu yolda çocuklarını çekirdekten yetiştiriyorlar. Avukatlık, eczacılık, her nev’ ihtiyaç eşyasını yapmak, birer sanattır. Sen de, sanat ve ticaret hakkındaki İslamiyetin emirlerini oğluna öğret ki harama düşmesin!

KOMŞU FASLI

159 – Ey Oğul! Komşunu gördüğün zaman, hal ve hatırını sor! Hasta olunca ziyaretine git. Komşunun evine gidince, izin almadan içeriye girme! Elinden gelirse, komşunun ihtiyacına yardım eyle! Komşuların hakkı çok mühimdir. Zira Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki (Komşunun miras gibi hakkı vardır, o da komşuluk hakkıdır. Eğer müslüman ise, sende iki hakkı vardır: Biri komşu hakkı, biri de müslüman hakkı.)

 Komşunun yiyeceği yok iken, sen elindeki yemeği yiyemezsin. Zira onun, senin elindeki yemekte dahi hakkı vardır. Her yemek yediğin zaman, düşünmen lazımdır ki acaba komşularımdan yiyecek yemeği olmayan var mıdır?

Her müslümanın, bilhassa yeni evlilerin, müslüman mahallesinde, ehl-i sünnet olan ve haramlardan sakınan, ibadetlerini yapan salih müslümanlar arasında ev araması lazımdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ev satın almadan evvel, komşuların nasıl olduklarını araştırınız! Yola çıkmadan evvel, yol arkadaşınızı seçiniz!)  Bir hadis-i şerifte, (Komşuya hürmet etmek, ana-babaya hürmet etmek gibi lazımdır)  buyuruldu. Komşuya hürmet onunla iyi geçinmektir. Onu incitecek söz ve hareketlerde bulunmamaktır. Her taraftan birer, ikişer ve nihayet 40 ev, komşuluk hakkına mâlik olur. Komşunun mal, mülk hakları, (Mecelle) nin 1192. ve sonraki maddelerinde yazılıdır.

MAHALLE ADABI HAKKINDA FASL

160 – Zaruri bir işin olmadıkça, toplantılar arasına girme! İçki kumar, çalgı bulunan, kadın erkek beraber oturulan yerlere gitme ve zevceni, çocuklarını gönderme! Böyle yerlere (Fısk meclisi)  denir. İster kapalı olsun, ister açık saçık olsun, yabancı kadınlara ve kızlara bakma! Bir kızı görüp de, haram olduğu için ona bakmayanlara şehit sevâbı verilir. Mahallede yürürken pencerelere bakma! Gördüğün kadına yakın yürüme! İlk görünce senin bir şeyin olmadığını anlarsın, artık ondan sonra bir defa daha bakma! İlk görmeye günah yazılmaz. Bakmaya devam edince veya tekrar bakınca yazılır. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” buyurdu ki ömrümde bir kere dahi kadınlara şehvet ile bakmadım. Şehvet nazarı ile kadınlara bakmak, göz zinasıdır. Tövbe etmelidir. Her yere burnunu sokma, ya bir kazaya uğrar, yahut bir bühtana, iftiraya düçar olursun.

CUMANIN ADABI HAKKINDADIR

 

ALİMLER İLE SOHBET ADABI

164 – Ehl-i sünnet itikadında olan ve haramlardan sakınan âlimleri ziyaret et ve sohbetlerinde bulun! İtikadları, inançları bozuk ve mürai ve din cahili olanlardan veya İslamiyete uymayanlardan sakın, yanlarına uğrama! Zira [mezhepsizler ve] mürailer din hainleridir. Hak teâlâ, hadis-i kudside buyurur ki (Dostlarımı insanlar içinde gizlerim, onları kimse bilmez.)  Şayed bu şahısların sözleri, hareketleri ve ibadetleri Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarında yazılı olanlara uygun ise, o zaman sohbetlerine devam eyle ve nasihatlerini ve dualarını almaya çalış!

165 – Dinini bilen, namaz kılan, haramlardan sakınan, zevcesini, kızlarını açık gezdirmeyen ve erkek, kadın birlikte toplanmayan âlimlere (İslam alimi)  denir. Onların yanlarında adab üzere otur, onlardan istifade fazladır. Onlardan ibret ve nasihat ve feyiz almaya çalış! Feyiz alınca, kalbin nurlanır. Etrafa nur saçarsın. Onların yanında oturunca, fazla konuşma, konuşunca da hesaplı konuş! Onların din bilgisi fazla olanları, büyük bir hazinedir. Bunların kalbini kırma, duâsını almaya çalış ve yanlarından ayrılırken selamla ayrıl, hal ve hatırlarını sor! İki kişi konuşurlarken sözlerine karışma! Birisi aksırıp (Elhamdülillah)  derse, ona (Yerhamükellah)  demek çok sevaptır. Yolda giderken büyüklerin ve âlimlerin önünden yürüme!

[(Fetava-yı Hindiye),  5. cilt, 379. sayfada diyor ki (Herkesle müdara ederek sohbet etmelidir. Yani, hep tatlı dilli ve güler yüzlü olmalıdır. İyi ve kötü, sünni ve sapık herkes ile karşılaşınca, böyle olmalıdır. Fakat, kötülere ve mezhepsizlere müdahene etmemeli, onun sapık yolundan razı olduğunu zannettirmemelidir.) Müdara, İslamiyetin dışına çıkmadan, gönül almaktır. Müdahene, birinin gönlünü alırken, İslamiyetin dışına çıkmak, günaha girmektir.]

HAKİM VE DAVACILAR FASLI

166 – Mahkemeye bir işin düşünce, hakim karşısında davacı ile veya davalı ile kavga etmeye kalkışma! Ne sorulursa o kadar cevap ver! Şayed şahit olarak gidersen, hiç kimsenin tesiri altında kalmadan ve kimseden korkmadan Allah rızası için doğru konuş! Zalimlere doğru söyleyip de, müslümanın malını, canını, namusunu yıkmaktan sakın! Olur olmaz bir iş için hemen mahkemeye koşma! Daima uzlaşmak ve uyuşmak tarafını tercih eyle! Hem kendin uğraşmazsın ve hem de müslümanı affetmek sevâbını kazanırsın. Zaten sulh, hükümlerin en büyüğüdür.

Herkesin şahsiyet ve makamına göre konuşmak lazımdır. Bir köylü ile konuştuğun gibi, bir ilim adamı ile de aynı şekilde konuşma! Herkesin anlayabileceği gibi konuş ve her şahsın yaşına, ilmine ve salahiyetine göre konuş! Konuşurken dikkatli bulun, gelişi güzel konuşma! Mahkeme ve hükümet memurları ile konuşmaya mecbur kalırsan, daha evvel müslümanlara danış! Meşveret sünnettir ve çok sevap ve çok faydalıdır. Onlarla müdara ile ve güle güle konuş, sert söyleme ve sana geldikleri zaman, onlara yemek veya bir şey ikram et! Memurlarla latife etme, kendine hürmet ettir!

ARKADAŞLIK VE DOSTLUK

167 – Din kardeşini ziyarete gideceğin zaman, onun müsaid bir zamanını öğren, kendisinden bir vaat, yani bir söz al ve o zamanda ziyarete git! Geç kalma! Evine gireceğin zaman, kapı açık olsa bile ondan izin iste ve izin verdikten sonra içeriye gir, içeri girince, sağa sola bakma. İçerde çalgı, içki kumar varsa ve hele kadın erkek karışık oturuluyorsa, bir bahane ile oradan ayrıl! Salih bir kimse yemek ikram ederse, yavaş ve adabı vechile yi! Fazla konuşma, dostunda fazla eğlenme, giderken, tevazu ile selam ile ayrıl!

Tanıdığın bir müslüman, sana gelince, elinden geldiği kadar iyi ve tatlı karşıla, yemek ikram eyle! Kapıya çık, kendisini karşıla! Selam verince, selamını al ve kendisine güzelce iltifatta bulunup: Efendim safa geldiniz, hoş geldiniz, diyerek odanın baş tarafına oturmasını teklif eyle! Sen aşağı tarafta otur! Dinden, ibadetten, haramların zararlarından ve Evliyanın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül aziz” hayatlarından anlat! Bir şeyler öğret! Yemek yerken onu utandırmamak için, sen de çok yi! Giderken, onu uğurla ve selam söyle ve duâ  eyle!

168 – Evine gelip geçici salih bir misafir gelirse, onun hizmetini iyice yap! Hemen yemeğini ver, belki acıkmıştır. Yanında fazla da oturma. Belki yorgundur. Yatmadan önce, kıbleyi, halayı, seccadeyi ona göster. Abdest suyunu, abdest havlusunu ve diğer ihtiyaçlarını temin eyle! Sabah olunca, sabah namazına kaldır. Ve cemaat halinde beraber kılınız! Erkence yemeğini hazırla, gideceği yol belki uzundur. Giderken kendisine bir din kitabı hediye eyle! İslamiyette, kız ile oğlanın arkadaş olmaları, konuşmaları caiz değildir.

Kimseye sui zannetme, varsa akıl-u şuurun
Dünya var imiş, ya ki yok imiş, ne umurun!

YEMEK YİME FASLI

169 – Yemek yiyeceğin zaman, ellerini yıkamak sünnettir. Peygamberimiz “aleyhisselâm”, yemek yerken sağ ayağını diker, sol dizi üzerine otururdu. Masa etrafında sandalyede oturmak da caizdir. Yemekten evvel Besmele-i şerif söylemek sünnettir. Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yemek adabı sorulunca: (Biz kuluz, kul gibi yemeliyiz!)  buyurdu.

Yemekte dört tane farz vardır:

1- Yemeği, rızkı Allahtan bilmek.

2- Yediğin yemek helal ve tayyip olmak.

3- Yemek hazm oluncaya kadar Allahın emrinden çıkmamak. Yabancı kadınlarla birlikte yememek.

4- Yemek hazm oluncaya kadar ondan hâsıl olan kuvvetle Allahın nehyini işlememek.

Yemekte iki tane haram vardır:

1- Karnı doyduktan sonra, yine tıka basa yemek.

2- Sofrada çalgı, yabancı kadın, içki kumar ve sair haram şeyler bulundurmak.

Yemekte üç tane sünnet vardır:

1- Yediğin kapta yemek artığı bırakmayıp tam olarak yemek ve yemek yediğin kabı tam olarak silmek.

Peygamberimiz “aleyhisselâm” yemek yediği kabı mübarek parmağı ile sıyırıp parmağını yaladığı vakidir. Sen ise, kibir ile yemeğin yarısını kablara bulaştırıp terketme! Sonra yemeklere hasıret çekersin.

2- Yemek sofrasında, önündeki ufaltıları yemek, yemeğin şifasındandır. Önünde küçük lokma varken büyüğüne başlama ve ufaltıları yemekten çekinme!

3- Bedenin rahatını seversen az yemek yi! Yemeğin adabı ve sünnetleri çoktur. Fakat başlarken Besmele ile başlamayı, sonunda da Elhamdülillah demeyi unutma! Evvel ve sonunda tuzla başla ve bitir!

LÜZUMLU BİLGİLER

(Fetava-yı Hindiye)  5. ciltte diyor ki her türlü teganni, yani çalgı ile kadın ve oğlan sesi ile şarkı söylemek ve dinlemek haramdır. Ansızın işitir ve oradan kaçarsa günah olmaz. Günah olmayan şeyleri böyle olmayan seslerle dinlemek caiz olur. İlim, ahlak bulunan şiir yazmak, söylemek caizdir. Diri ve belli bir kadını anlatan söz, yazı mekruhtur. Kur’ân-ı Kerîm okumaya, namaz kılmaya vakit bırakmayan her mubah iş mekruhtur. Tekkelerde ilâhîler okuyarak raks etmek, oynamak, dönmek haramdır. Bu tekkelere gitmek, oturmak da haramdır. Şimdi, dinden haberi olmayan fasıklar, böyle tarikatcılık yapıyorlar. Düğünlerde ve küçük çocuğu eğlendirmek için kadının def çalması caizdir. Helal şarkılarla, çalgı ile birlikte çalması caiz değildir. Erkeklerin bayramlarda def, davul çalmaları da böyledir. Günah şey söylemeden ve başkalarını güldürmek için olmayan mizah, latife söylemek caizdir. Kuvvetlenmek için güreşmek caizdir. Oyun ve eğlence için mekruhtur. Tavla, onaltı taş, iskambil, briç ve bilardo, bezik, futbol, voleybol gibi oyunlar, kumarsız da olsalar, malayani oldukları için haramdır. İlm öğrenmeye, namaz kılmaya mâni olan her şey haramdır. Satranç, kumar ile olursa haram, kumarsız mekruhtur. Yalan söylemek haramdır. Yalnız, harpte düşmana ve iki müslümanı barıştırmak için ve zalimden mazlumu kurtarmak için caiz olur. Günah işlemeyi düşünmek, işlemeye niyet etmek, karar vermek günah olmaz, yapmak günah olur.

Günah işleyene tatlı sözle Emr-i maruf, yani nasihat edilir. Dinlemezse, fitne çıkacak ise edilmez, susulur. Sözü dinlenecek ise, sert söylenir. Sövmek, kötü söylemekle Emr-i maruf yapmamalıdır. Karşılık verecek kimseye, Emr-i maruf ve nehy-i münker yapılmaz. Karşılığa sabredebilirse yapması efdal olur. Amirler el ile âlimler dil ile cahiller kalp ile Emr-i maruf yapar. İnsan evvela kendine Emr-i maruf yapmalıdır. Cahil, âlime Emr-i maruf yapmamalıdır. Bir günahı yapmak adeti olan, o günahı işliyeni görünce, Emr-i maruf yapar. Günah işliyene Emr-i maruf yapamayan kimse, onun babasına söyler veya yazar. Babası Emr-i maruf yapmaz veya yapamayacak ise, babasına bildirmez. Zevcine, hükümete bildirmek de böyledir. Tövbe edenin günah işlediği başkasına bildirilmez. Hırsızı gören, zararından korkmazsa haber verir.

Günah işliyen zevce, nasihat vermekle tövbe etmezse, bunu boşamak vâcip olmaz. Çalgı aletlerini evinde muhafaza etmek, kendi kullanmazsa da, mekruh olur. Âlimin cahil üzerine hakki hocanın talebesi üzerine olan hakkı gibidir. Zevcin zevcesine hakkı, bunlardan daha çoktur. Mubah olan emirlerine itaat etmesi ve malını koruması da lazımdır. Başka yol yok ise, başkasının tarlasından geçmek caiz olur. İzin vermezse geçemez.

İbadet ve kazanç ilimlerini öğrenmek farzdır. Daha fazlasını öğrenmek efdaldir. Fıkıh öğrenmeyip, hadis, tefsir öğrenmek iflas alâmetidir. Kıble ve namaz vakitleri için ve cihat için astronomi öğrenmek caizdir. Falcılık bilgileri öğrenmek haramdır. Mücadele, münakaşa için kelam ilmi öğrenmek mekruhtur. Cahillerin, bidat fırkaları üzerinde, mezhepler üzerinde konuşmaları caiz değildir. Eski yunan felsefecilerinin ve bidat ehlinin, mezhepsizlerin din kitaplarını okumak, evinde bulundurmak caiz değildir. Böyle kitaplar, insanın itikadını, imanını bozar. Din bilgilerini, iman bilgilerini (Ehl-i sünnet)  âlimlerinin kitaplarından öğrenmeden evvel, fen bilgilerini, felsefe bilgilerini öğrenmek caiz değildir. Her müslüman, çocuklarına, önce, İslam harflerini, Kur’ân-ı Kerîm okumasını, namaz kılmasını, din ve İslam ahlakını öğretmeli, ondan sonra oğlunu mektebe gönderip, fen ve sanat ve sair lüzumlu, faydalı şeyleri öğretmelidir. Her nev’ oyun, mesela top oynaması, malayani olur, ilim öğrenilmesine mâni olur. İbni Abidin, 5. ciltte diyor ki: (Arabî, lisan-ı Cennettir. Diğer lisanlardan efdaldir). Arapça öğrenmek ve öğretmek, ibadettir. İlmi, Allah rızası için, İslam dinine ve müslümanlara hizmet için öğrenmelidir. Mal, mevki kazanmak için, kibir ve şöhret için öğrenmemelidir. Hoca hakkı, ana- baba hakkından öncedir. İlmi, Ehl-i sünnet âlimlerinden veya onların yazdıkları kitaplardan öğrenmeli ve salih insanlara öğretmelidir. İlmi iyi insanlardan esirgememelidir. [Salih insan, iyi insan demektir. Ehl-i sünnet itikadında olan ve haram işlemekten sakınan müslümana (salih)  [iyi insan] denir. Ehl-i sünnet itikadında olmayan müslümanlara bidat sahibi veya mezhepsiz denir.] Ehl-i sünnet itikadını ve haramları öğrenmek, binlerce İhlas sûresi okumaktan daha sevaptır. Fıkıh öğrenmek, hafız olmaktan efdaldir. Hafız olmak da, nâfile ibadetten efdaldir. Vaaz verirken, Allahü teâlâ demelidir. Yalnız, Allah demek hürmetsizliktir. Fısk meclisinde tesbih, tahmid ve Kur’ân-ı Kerîm, hadis-i şerif ve fıkıh okumak günahtır. Fıska mâni olmak için tesbih okumak caiz olur. [Görülüyor ki kaval ile zurna ile çalgı ile birlikte veya bunların fasılasında, tekbir, salavat okumak günahtır.] Duâ  ederken avuçları açmak, iki el arası açık olmak, kolları göğüs hizasına kaldırmak, duadan sonra elleri yüze sürmek müstehaptır. Köy halkı, imam için tohum ekseler, mahsul imama teslim edilmemiş ise, mahsul tohum sahiplerinin olur. [Yardım için toplanan para, mal da böyledir.]

Ayakta bevl yapmak caizdir veya mekruhtur. Özür varsa, mekruh olmaz. Fakat, üstüne sıçratmamak ve bevl çıkan yeri yıkamak veya kurulamak lazımdır. [İdrar kaçıran, idrar çıkan yere bez sarmalı, bunu naylon torbacığa koyup ağzını bağlamalı, idrar bezi ıslatınca, torbadan çıkarıp, yıkayıp, kurutup tekrar kullanmalıdır. Böylece, iki üç bez senelerce kullanılabilir.] Dünya sıkıntılarından kurtulmak için, ölümü istemek mekruhtur. Zamanın fitnesinden kurtulmak, günaha düşmemek için istemek caiz olur. Zelzele olunca, evden dışarı kaçmak caizdir. İnsanlara müdara etmek müstehaptır. Yani, herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü olmalıdır. Fakat müdahane etmemelidir. Yani hatır için, günah işlememelidir. Mal sahibinin, kiradaki malına girerek incelemeye hakkı vardır. Zamanda ve yıldızlarda uğursuzluk yoktur. Çocukları salih olan kimsenin, malını, bunlardan birine vermesi günah olur. Fasık olanları varsa, bunlara vermemesi caiz olur. Bülbülü kafeste habs caiz değildir. [Kanarya gibi, kafese alışık olanları kafeste beslemek caizdir.] Dar-ül-İslamda Hakimin, sihrbazı, büyücüyü öldürtmesi lazımdır. Zındık için de böyledir. Zındık, Allahü teâlâyı ve ahireti inkar eden ve başkalarını da, inkar etmeleri için, aldatan kimsedir. [Fen yobazları, masonlar ve komünistler böyledir.] (Hindiye) den tercüme tamam oldu.

SU İÇMEK ADABI

170 – Su içerken bir solukta içme, üç defada iç! Terli iken soğuk su içme, uyku arasında su içme, çok su içme! Bunların hepsinin vücuda zararları vardır. Bir toplantıda su istendiği zaman, baş taraftan su vermeye başla, sağdan dolaş! Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Su içeceğiniz vakit, ayakta içmeyiniz! Vücudunüze zararlıdır. Yalnız abdestten artan su ve zemzem-i şerif ayakta içilebilir.)

 171 – Pazar yerinde gezerken kimseyi rahatsız etme! Sokaklarda sümkürme, kimse ile alay etme! Yürürken ve insanlara karşı yemek yeme! Kimse ile kavga eyleme, dostla da, düşmanla da münakaşa etme! Sattığın eşyayı geri getirirlerse reddetme! Yalan söyleme! Haram yeme, kimseyi aldatmaya kalkışma!

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse çarşıya girince “Lâ ilâhe illallahü vahtehu la şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yümit ve hüve hayün la yemutü biyedihil hayır ve hüve alâ külli şey’in kadir” okusun, bin günahı affolur.)

 Dükkanını Besmele ile aç ve kapa! Yenecek bir şey aldığın zaman, açık olarak tutup eve getirme, bir şeye sar ve örtülü şekilde yiyeceğini eve götür! Eve gidince, çocukları herhangi bir şeyle sevindir! Dükkanına geç git ve erken kapa! [Diğer zamanlarında ilmihal öğren ve öğret!]

172 – Bir kimse ile yolda arkadaş olursan, onun yürüdüğü kadar yürü. Onunla konuşurken, sağa sola bakma! Ondan ayrılırsan erkence yanına dön, onu bekletme! Arkadaşın hakkını gözet, onu gücendirme! Namazları onunla cemaat yaparak kıl. Ayrılırken onunla helallaş!

173 – Bir hastanın ziyaretine gittiğin zaman, kapıya varınca, içeri girmeye müsaade iste! Besmele ile gir, sağ tarafına otur, içeri girince selam ver, hal ve hatırını sor! Hastalığına bir ilaç biliyorsan söyle. Kelime-i şehâdet getirerek ona duyur ve acil şifalar dile! Hastanın yanında fazla oturma! Bir ihtiyacı varsa yap! Ayrılırken kendisine acele sıhhat bulması için duâ  eyle!

174 – Cenazeye yalnız gitme! Mecburiyet hâsıl olursa, yalnız gidersin. Cenaze sahibine selam vererek, Allahü teâlâ sabır versin diyerek teselli eyle! Cenazenin defni için yardım eyle! Cenazeyi mevtanın sağ omuzundan başlıyarak taşı ve yürüyerek git. Cenazeyi taşımak adabı (Saadet-i Ebediye ) kitabında uzun yazılıdır. Peygamberimiz, cenazeye yürüyerek gidip, binerek döndüler. Bunun sebebini sordular, cevapen, (Cenaze giderken melekler de beraber gider, onun için yürümelidir ve bir vasıtaya binmekten haya etmelidir)  buyurdu. [Cenazeyi kâfirler gibi taşımak, çelenk koymak, resmini ve matem işaretleri takmak günahtır.]

175 – Aileni güzelce idare eyle! Tatlı nasihat ederek, Allahü teâlânın emirlerini ona öğret! Gusül abdesti almasına, namaza devam etmesine çok dikkat et! Her ihtiyacını, idaresini helalden temin eyle! Ona haram lokma yedirme! Onu tarlada, fabrikada çalıştırma! Onun kazandığı, onun mülkü olur. Rızası olmadan elinden almak, sana haramdır. Ailene kızınca, döğüp seni boşarım gibi kelimeler kullanma ve kahbe dahi deme; ağzına ve gözüne söğme, kâfir olursun. Ona rıfk ile muamele eyle. Onu döğme! Sopa ile hiç kimseyi dövmek caiz değildir. Evine çalgı, içki sokma! Her kadını evine kabul edip, ailenin zihinlerini tahrib eyleme! Ailenin sırrını başkasına açma, ondan ödünç para alma!

 

DUALAR VE ZİKİRLER

 

KADINLARIN HAYIZ VE NİFAS HALLERİ

 

182 – Akşam, sabah Amentüyü okuyarak imanını yeniden tazele! Amentü, imanın altı şartını bildirmektedir. Amentünün mânâsını da ezberle ve çoluk çocuğuna da ezberlet! Çünkü, ne zaman öleceğiniz belli değildir. Daima kelime-i tevhid oku ve inanılması lazım gelen 6 şeyi iyi öğren ve tasdik ve ikrar eyle ve onlara da öğret! Bunları bilmeyenlerin imanı gider.

Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Bir kimse, bir müslümanı İslamiyete muhalif işten doğru yola teşvik ederek ikaz eylerse, kıyamet gününde Hak teâlâ hazretleri, o kimseyi Peygamberlerle beraber haşreder.)

Tenbih:  Bir müslümanı İslamiyete muhalif işten vazgeçirmeye, (Nehy-i anil münker)  denir.

Bir müslümana Allahü teâlânın emrini öğretmeye ve yaptırmaya, (Emr-i bil maruf)  denir. Emr-i maruf ve nehy-i münker çok sevaptır. (Vicdanlara tecavüz etmemeli, Evliyalar kimseye karışmazdı) diyenler var. İmam-ı Rabbânînin mahdum-i mükerremi olan kayum-i Rabbânî, Halife-i ilâhî allame-i na mütenahi Muhammed Masum “kaddesallahü sirrehül’azîz” 1079 [m. 1667] senesinde vefat etmiştir. Bu büyük âlim, 3. cilt (Mektubat) ının 1. cildi 29. mektubunda böyle söyleyenlere çok güzel cevap vermektedir.

183 – Ey Oğul! Hasta ziyaretinden 122. maddede bahs etmiştik. Yalnız şunu da hatırlatmak lazımdır ki bir hastanın üç hâli vardır:

1- Bir melek gelerek ağzının tadını alır.

2- Bir melek de kuvvetini alır.

3- Bir melek de gelip günahlarını alır.

Hasta iyi olunca, ağzının tadını alan melek, yavaş yavaş geriye verir. Kuvvetini alan melek de, geriye verir. Günahlarını alan meleğe gelince, bu, Allahü teâlâya sorar. Bu günahı ne yapayım? Allahü teâlâ, hadis-i kudside buyurur ki: (Benim rahmetim gazabıma sebkat etmiştir. Binaenaleyh, hasta kulumun günahını affettim!)  Hastalık, derd, keder, günahları götürmez. Bu acılara sabır etmek, günahları götürür.

Sana iyilik yapana iyilik yap, fenalık yapanı, zulüm edeni affeyle, onlara nasihat et! Sapık inançlı, fenâ huylu kimselerden kaç! Onunla arkadaşlık yapma!

184 – Ey Oğul! Sultan-ı Enbiya “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ebû Hüreyre’ye buyurdu ki: (Hastanın hâlini sormak için 2 kilometre git, küs olan kimseleri barıştırmak için dört kilometre yürü, altı kilometre de, bir din kardeşini ziyaret etmek için git, bu kadar da, ilim adamından bir mesele öğrenmek için git!)  [Bir mil iki kilometredir.]

185 – Her insana elinden geldiği kadar iyilik et! Müslümanların ilim öğrenmelerine ve ibadetlerine yardım et! En büyük yardım, onlara Ehl-i sünnet itikadını, helalları, haramları, farzları öğretmek ve hatırlatmaktır. Bunları Allah rızası için yap! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâya Cebrâil aleyhisselâm gibi ibadet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri ve mürtedleri, Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibadetiniz, hayrat ve Hasenâtınız kabul olmaz!)  Allahü teâlânın en çok sevdiği ibadet, hubb-i fillah ve buğz-i fillahtır. Yani, müslümanları sevip, onlara yardım ve hayır duâ  etmek ve din-i İslamı beğenmeyenleri, İslamiyete ve müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemek ve imana, hidayete kavuşmaları için duâ  etmektir.

Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Ya Eba Hüreyre! Benim ile Arş gölgesinde gölgelenmek istersen, her gün yüz kere salavat-ı şerife getir! Mahşerde benim havzımdan içmek istersen, mümin kardeşinle üç günden fazla dargın durma! Fakat, şarap  [veya diğer alkollü içkileri] içen ve haram yiyenler ile konuşma, kendini onlardan çek!)

 186 – İslam bilgilerinin [yani din ve fen bilgilerinin] tahsiline çok ehemmiyet ver! Peygamberimiz “aleyhisselâm” bir hadis-i şeriflerinde, (İlmi beşikten mezara kadar tahsil ediniz),  diğer bir hadis-i şerifte, (İlmi arayınız, velev ki Çinde olsa)  buyurdu. [Yani dünyanın bir kenarında ve kâfirlerde olsa dahi arayınız demektir.]

İslam bilgileri ikiye ayrılmıştır: Din bilgileri ve fen bilgileridir. Önce din, sonra fen bilgilerini öğrenmek lazımdır.

Rivayet olunur ki imam-ı Ahmed ibni Hanbelin “rahime-hullahü teâlâ” [164-242 Bağdattadır] yanına gelip, ondan nasihat isteyen bir kimseye şöyle nasihat etmiştir:

(Hak teâlâ hazretleri senin ve bütün âlemin rızkına kefildir. Rızk için [elinden geldiği kadar çalıştıktan sonra] düşünmeye hiç lüzum yoktur. Çünkü, Hak teâlâ tarafından bütün rızklar taksim edilmiştir. Çalışarak, hissene düşen rızkı arayıp bulursun. Bir sadakanın yerine on misli ile mukabele edildikten sonra, çalışana karşılığı verileceğine hiç şüphe yoktur. Cehennem azâbı hak olduktan sonra, günah işlemeye cesaret edilir mi? Bütün işler, Hak teâlânın takdiri iledir. Sen fakir olup başkalarının zenginliğine canının sıkılmasının ne faydası olur?)

Bunları dinleyip kabul eden kimseye, nasihat olarak bu kadar yeter. Dinlemeyenlere bunun gibi bin türlü nasihat eylesen faydası olmaz. Çünkü nasihatların hemen hepsi bunların içinde toplanmiştir.

187 – Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Hak teâlâ, çalışan bir kuluna rızkı az verse, o kul ağlayıp bağırmasa ve böylelikle fakirliğine sabır eylese, Hak teâlâ hazretleri, meleklerine karşı, bu kul ile iftihar eyler ve buyurur ki ey benim meleklerim! Sizler şahit olun, bu kulumun her bir lokmasına Cennet-i alada bir köşk ve bir derece ihsan eylerim.)

 188 – İnsanlara daima iyi muamelede bulun! Gördüğün küçük, büyük her müslümana müslüman selamı ver! İnsanlarla iyi geçin ki öldükten sonra seni yad etsinler ve hayır duâ  ile ansınlar. Bir kimse, bir mümin kardeşine, (Selamün-aleyküm)  diyerek müslüman selamı verse, on sevap yazılır. (Esselamü-aleyküm ve rahmetullah)  derse, 20 sevap yazılır. (Ve aleyküm selam)  diye cevap verene, on sevap yazılır. Selam verene, cevap vermek farzdır.

(Merak-ıl-felah) da, namazın müfsitlerine başlamadan diyor ki: (Başı veya bedeni eğerek selam vermek mekruhtur. Yalnız el ile selam vermek ve eli başına kaldırarak vermek de mekruhtur. Ağız ile ve el ile birlikte vermek mekruh değildir. Gelen büyüğe karşı ayağa kalkmak, gelen böyle yapılmasını sevmezse, mekruh değildir. Severse, kendisine mekruh olur. Şerrinden korkup kalkana mekruh olmaz. Giderken kalkmak da böyledir. Âlimin ve âdil sultanın [salih olan hükümet adamlarının], ananın, babanın elleri öpülür.)

189 – İşlerinde acele etme ve hemen karar verme! Acele ile verilen kararlara şeytan karışır. Hadis-i şerifte, (Acele şeytandandır. Teenni Rahmandandır)  buyuruldu. Nefsin istediği bir şey hatırına gelince, şeytan, (fırsatı kaçırma, hemen yap) der. O da, yapar. Kalbe gelen şeyi yapmaktan Allahü teâlâ razı olur mu düşünmeli, sevap mı, günah mı olacağını anlamalı. Günah değil ise, yapmalıdır. Böylece, teenni etmiş, yani acele etmemiş olur. Yalnız 5 yerde acele etmek lazımdır:

1- Misafirin gelince, önüne yiyecek getir!

2- Hasbel beşer bir günah işleyince, hemen tövbe, istiğfar eyle!

3- Her 5 vakit namazını, vakit geçmeden, acele, yani erken kıl!

4- Kız veya oğlan çocuklarına, din bilgilerini ve namaz kılmasını öğret! Buluğa erişince, geciktirmeden evlendir!

5- Ölen şahsın defnedilmesinde acele eyle! [Fakat bunun için, 5 vakit namazın sonundaki ayetel kürsü ve tesbihleri terketme!]

190 – Hiçbir günahı işleme! Allahü teâlânın gazabı hangi günahta olduğu belli değildir. Sevap olan işlerin hepsini işlemeye çalış! Zira, Hak teâlânın rızasının hangi amelde olduğu belli değildir.

191 – İki günahtan çok kork! Birisi, emrinde olan insanlara zulmetme! En büyük zulüm, onların İslam bilgilerini öğrenmelerine, ibadet yapmalarına mâni olmaktır. İkincisi, din ve dünya yolunda hain olma! Her günahtan kork! Bir kimse, bir günah işlemek istese, fakat Allahü teâlâdan korkarak ondan vazgeçse, Hak teâlâ o kimseye Cennet-i alada bir köşk ihsan eder. Bir müslüman, sana zarar verirse, sen ona iyilik et! Hiç kimsenin ayblarını yüzlerine vurma!

192 – Elinden geldiği kadar yolları ve sokakları, camileri tamir et ve düzen içinde sakla, temizliklerine dikkat eyle!

193 – İbadetlerine sevap verilmesi ve duaların kabul olması için helal nafaka kazanmak şarttır. Rızkının helal olması için her işinde, her hareketinde, doğruluktan ayrılma! İslamiyetin emirlerini eksiksiz ve tam olarak yap, sanatında, vazifende ve memuriyetinde istikâmetten ayrılma, hile ve hıyanet yollarına sapma ki aldığın para, ücret ve aylık sana helal olsun!

Sabahleyin yemeği erken yemenin dört faydası vardır:

1- Ağız kokusunu giderir.

2- Sonra su içilse, vücuda ziyan etmez.

3- Bir yere gidecek olursa, karnı tok olur.

4- Kimsenin lokmasında ve yemeğinde gözü kalmaz.

Az yemek, çok faydalıdır. Mesela, suyu az içirir, uykuyu az uyutur. Çok yemek ise, insanı tembelleştirir, vücudu yorar, fazla su içirir ve malayaniye sebep olur. [Malayani lüzumsuz, faydasız iş ve söz demektir.]

Yemeye, içmeye başlarken (Bismillahirrahmanirrahim)  oku! Ramazanda iftar ederken, Besmeleden sonra, (Zehebez-zama vebtelletil-uruk ve sebetel ecîr inşaallahü teâlâ) oku! Yemek yedikten sonra, (Elhamdülillah)  söyle. Sonra, olur olmaz şeylerle dişlerini karıştırma! [En iyi diş temizleme vasıtası misvaktır.]

194 – Gıybet günahından kendini çok koru! [Gıybet, bir müslümanın gizli günahlarını ve açık kusurlarını arkasından söylemek demektir. Pervasızca ve aşikare yapılan günahları ve bilhassa dini bozmak, müslümanlığı değiştirmek isteyen dinde reformcuları meydana çıkarmak gıybet değildir. Bunları müslümanlara haber vermek lazımdır.] Gıybet yapmakla, günahların arttığı gibi, sevapların mahv olur. Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki (Gıybet yapmak, zinâdan daha ağır bir günahtır.)

 195 – Sakın, yalan söyleme ve yalan yere yemin etme! Zira, yalan yere yemin edenlerin nesli kesilir. [Yemin hakkında, Arapça (Fetava-i Hindiye)  kitabında geniş bilgi verilmiş, hangi sözlerin yemin etmek olduğu ve hangi sözlerin yemin olmadığı uzun bildirilmiştir.] Riya, gösteriş yapma! Yalan yere sofuluk satma! Nasıl isen, öyle görün! Sende olmayan bir şeyi var gibi gösterip, kendine bühtan eyleme! Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Kendini âlim gösteren cahiller, Cehenneme gideceklerdir.)

 Bir müslümanın aybını meydana çıkarmaya çalışma, kimsenin gizli hallerini araştırma! Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Miraç gecesi bir takım insanlar gördüm ki çok feci ve elim bir şekilde kendi kendilerine azap ederler. Cebrâil aleyhisselâma sordum ki ya Cebrâil, bunların günahı nedir? Niçin böyle kendi kendilerine azap ederler? Cebrâil aleyhisselâm dedi ki bunlar başkalarının ayblarını meydana çıkaranlardır.)

 Musa aleyhisselâm, Tur-i Sinada Hak teâlâya sordu ki (Ya Rabbi! Başkalarının ayblarını meydana çıkaranların cezası nedir?) Hak teâlâ buyurdu ki (Tövbesiz giderlerse, yerleri Cehennemdir.)  İmam-ı Gazali buyuruyor ki günahların büyüğü üç tanedir. Bunlar:

1- Bahilliktir.

2- Hased yapmaktır.

3- Riyadır.

Bahil, hasis, cimri demektir. Bahillik şudur ki bir kimse bir iş için sana muhtaç olur da sen kıskanıp, o şeyi ona öğretmezsin. [Bahillerin en fenası müslümanlara emr-i maruf ve nehy-i münker yapmayanlardır. Onlara dinlerini öğretmeyenlerdir. Veya yanlış öğretenlerdir.] Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurur ki: (Bahil olanlar, her ne kadar zahid olsalar da Cennete giremezler.)

 Hased ise, bir kimsenin hayırlı bir işi veya evi, malı, mülkü, ilmi olsa, o kimseden bunların gitmesini, onda olmayıp, kendinde olmasını istemektir. [Onda olduğu gibi kendisinde de olmasını istemek hased olmaz. Buna gıbta etmek, imrenmek denir. Günah değildir.]

Sultan-ı Enbiya “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Hased, ateşin odunu yediği gibi, Hasenâtı  [yani iyilikleri] yer.)

 Riya ise, namaz, oruç, sadaka ve yol, camii şerif yaptırmak gibi hayırlı amelleri, insanlar görsün de beğensinler diye yapmaktır. İşte böyle bir maksatla yapılan işlerin hepsi riya faslına dâhildir. Riya, küçük şirktir. Tövbe etmedikçe, katiyen affolunmaz. İlmi ile amel etmemek, amelinde salah ve ihlas olmamak ve din âlimlerine, ibadet edenlere, ezana, mübarek günlere kıymet vermemek de şakavet alâmetidir.

196 – Ey Oğul! Şakilerin alâmeti sende bulunmasın! Bu alâmetlerin evveli, zulmetmektir. Zulüm üç kısımdır:

1- Allahü teâlâya âsî olmak.

2- Zulüm eden kimselere yardım etmek.

3- Kendi emri altında bulunanlara, eza, cefa etmek. Onların ibadet yapmalarına mâni olmak.

Bu üç fili işliyenlerin varacağı yer, nihayet Cehennemdir.

Tenbih:  Allahü teâlâya âsî olmak iki türlüdür:

1- Allahü teâlânın emirlerini, yani farzları yapmamaktır. Farzları, vazife kabul etmeyenler kâfir olur. Vazife bilip, tembellikle yapmayanlar, yani kaza etmek, ödemek fikrinde olanlar, Hanefi mezhebinde, kâfir olmaz. Fakat en büyük günah olur.

2- Hak teâlânın men’ ettiğini, yani haramları yapmaktır. Haramdan kaçmayı vazife bildiği hâlde, nefsine uyarak yapan ve sonra üzülenler kâfir olmaz. Haram işliyen müslümanlara (fasık),  âsî denir. Haram işlemeyenlere ve farzları yapanlara (salih)  [iyi insan], mütteki denir. İttikanın, yani haramdan kaçmanın sevâbı, farzları yapmanın sevâbından daha fazladır. Farzları yapmamanın günahı, haram işlemek günahından daha çoktur. Haramların miktarı çok değildir. Mesela, adam öldürmek, gıybet [arkadan çekiştirmek], zina etmek, kadınların, kızların başları, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları, hırsızlık, yalan, içki içmek, kumar oynamak, altın, gümüş kullanmak, erkeklere de kadınlara da haramdır. Yalnız ev içinde süs için takmak kadınlara caizdir. Erkeklere yalnız gümüş yüzük caizdir. Gümüşten başkası haramdır.

Geçti gençlik, tatlı bir rüya gibi, ey çeşmim zar!
Beni mecnun etti girye, meskenim olsun mezar!

 197 –

198 –Şafii mezhebinde abdest ve namaz

199 – (El-fıkıh-u alel-mezahib-il erbea) da diyor ki (Mâlikî mezhebinde, sağlam insandan çıkan bevl, meni, mezi, vedi, istihaza kanı, gait ve yel abdesti bozar. Taş, solucan, cerahat, sarı su, kan çıkınca bozulmaz. Abdesti bozanlar, hastalık ile çıkarsa ve çıkması men’ olunamazsa, mesela bevl, bir namaz vaktinin yarısından çok devam eder ve çıkma zamanı belli olmazsa, abdesti bozmaz. İkinci kavle göre, bu üç şart olmasa da, hastanın abdesti bozulmaz. Çıkmadığı zaman abdest alması müstehab olur. Hanefi mezhebindeki özür sahibi hastaların, ihtiyarların, abdest almakta haraç ve meşakkat olduğu zaman, bu kavli taklit etmeleri sahih olur. Bevlin kesildiği zamanı belli ise, bu zamanda abdest alması iyi olur. İstibra zamanı uzun süren veya sonraları damlayan ve bir namaz vakti devamlı akmadığı için özürlü olamayan hanefi ve Şâfiîler, Mâlikî mezhebini taklit eder. Bunun için, abdeste ve gusüle başlarken niyet eder. Abdestte ve gusülde her uzvu el ile veya havlu ile hafif delk etmeli, sığamalı, abdestte başın her yerini meshetmelidir. Kulaklar üstündeki cilt, baş demektir. Meshedilmesi farzdır. Bu cildin, yüz sayılarak gasl edilmesi, hanefi kitaplarında yazılı değildir. Her uzvu aralıksız yıkamak farzdır. Kulakları mesh için elleri yeniden ıslatmak sünnettir. Lezzet kasıt ederek, nikahlamak caiz olan kadının cildine, saçına dokunmak ve avucunun veya parmaklarının içi veya yanları ile zekerine dokunmak, abdest aldığında veya bozulduğunda şüphe etmek abdestini bozar. Gusülde ağzı ve burnu yıkamak farz değil, sünnettir. Örgülü saçı çözüp meshetmek lazımdır. Mest üzerine meshin müddeti yoktur. Her namaz vakti için ayrı teyemmüm yapılır. Kelb [köpek] ve hınzır [domuz] necis değildir. Fakat, yenilmeleri haramdır. Balığın dahi kanı necistir. Eti yenen hayvanların bevli ve gaiti tahirdir. Necasetten taharet bir kavle göre farz, diğer kavle göre sünnettir. Basur, idrar, gaita damlaları bedene, çamaşıra bulaşırsa affolur. İnsanın ve hayvanın kanının, yara, çiban suyunun avuç içi kadarı affolur. Namazda her rekatte Fâtiha okumak, bir omuzuna selam vermek ve iki secde arasında oturmak ve rükuda, secdelerde tumaninet [sakin durmak] farzdır. İmamın gizli okuduğu rekatlerde cemaatin Fâtiha okumaları müstehab, aşikare okuduğu zaman cemaatin de okuması mekruhtur. Kıyamda, sağ el sol elin üstünde olarak, göğüs ile göbek arasına koymak veya iki eli iki yana salıvermek müstehaptır. Farzlarda (Euzü…) okumak mekruhtur. Fâtihayı rükuda tamamlamak namazı bozar.) Misafir ile mukimin birbirlerine imam olmaları hanefide caiz, malikide mekruhtur. Malikiyi taklit eden hanefi, üç gün kalmaya niyet ettiği yerde, dördüncü günde farzları dört rekat kılmaya başlar. Mukim ile cemaat yapabilirler. Çünkü, mekruhta kendi mezhebine tabi olur.

200 – Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Bir müslümanda üç şey bulunmazsa, ehl-i Cennettir:

 1- kibir,  2- Hased,  3- Hıyanet.

 Her musibete ve belaya sabır etmek, şikayet etmemek lazımdır. Zira, sabrı bulunmayan insanların dinleri kolaylıkla helak olur. Derd ve bela çekenlere sevap olmaz. Derd ve belalara sabredenlere, bunları Allahü teâlâdan bilip, Ona yalvaranlara sevap vardır.

201 – Bir müslüman:  Dünyada aziz, ahirette said olmasını isterse, kendisinde şu üç huy bulunsun:

1- Mahlukattan hiçbir şey beklememek.

2- Müslümanları [ve zimmi kâfirleri, ölmüş iseler de] gıybet etmemek.

3- Başkasının hakkı olan bir şeyi almamak.

Allahü teâlâ üç şeyi çok sever:

1- Cömertlik.

2- Korkmadığı kimsenin yanında doğruyu söylemek.

3- Gizli yerlerde de Allahü teâlâdan korkmak.

Allahü teâlâ, Tur-i Sinata, Musa aleyhisselâma buyurdu ki: (Bir kimseye, Hak teâlâdan kork deseler, o kimse de Allahtan korkmayı bana mı öğretiyorsun, sen Allahtan kork derse, en fenâ insan odur.)

 202 – Kimsenin günahını başına kakma! Müslüman olsun, kâfir olsun, bir kimsenin hakkını alıp da tövbe etmeyip onunla helallaşmazsan, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sana lanet eder. Ana-babanın ve dinini öğreten hocasının meşru olan emirlerine âsî olanlar da mel’undur. Allahü teâlânın rızasının gayrine, mesela falanca kimseye diyerek kurban kesenler de bu lanet halkasına dahildirler. Kızına zina ettiren, çıplak gezdiren, evlatlarına imanı, haramları öğretmeyen babalar ve analar ve Allahü teâlâdan başkasına ibadet ve secde edenler de mel’undurlar.

[Abdülgani Nablüsi “rahime-hullahü teâlâ” (Hadika) da el ile yapılan günahları anlatırken diyor ki: (Zor ile gasp edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallara ve kendinde emanet olan malları ticarette kullanarak elde edilen kara ve Dar-ül-harpte yani kâfir memleketlerine gidenin [tüccarın, seyahın], kâfirlerden, rızaları olmadan aldığı mala, (Mal-ı habis)  denir. Bunları kullanması haram olur. Sahiplerine geri verilmeleri, sahipleri bilinmiyorsa, fakirlere sadaka verilmeleri lazım olur. Başkasının [ve yetimin] mülkünü, ondan izinsiz kullanmak haramdır.) Müslüman, Dar-ül-harbdeki kâfirlerin bile mallarına, canlarına, ırzlarına dokunmaz. Nakil vasıtalarının ücretlerini öder. Kimseye hiyanet etmez.]

Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Bir kimse, birine su verse ve o da, ona karşı bir temenna etse, eğilse, Allaha ortak koşmak olur.)  Yine buyurdu ki: (El kaldırarak selam vermek ve Allahtan başkasına yemin eylemek de şirktir.)  Mesela, (babanın canı için) diyerek yemin etmemelidir.

[Yukarıdaki hadis-i şerifte, el kaldırarak selam vermenin şirk olduğu bildirildi. Hanefi mezhebinin büyük âlimleri yani ictihad makamına yükselmiş olan âlimler buna benzeyen hadis-i şerifleri karşılaştırmışlar, hanefi mezhebinin usûl ve kavaid-i mezhebiyesine göre incelemişler. Bu hadisin mensuh olduğunu anlamışlardır. Uzakta olana, yalnız el kaldırarak selam vermenin mekruh olduğunu, söz ile ve el ile birlikte selam vermenin kerahetsiz caiz olduğunu anlamışlardır. Bunun gibi, İbni Abidinde namazın mekruhları sonunda yazılı hadis-i şerifte, (Namazlarınızı nalın ile kılınız. Yahudilere benzemeyiniz!)  buyuruldu. Halbuki fıkıh âlimleri, ayakları örtülü kılmanın sünnet, ayakları açık olarak kılmanın mekruh olduğunu bildirdiler. Yine bunlar gibi, Hadika’nın 2. cildi, 581. sayfasında, (Saçını, sakalını siyaha boyayanlar, Cennet kokusunu bulamazlar)  hadis-i şerifini bildirdikten sonra, âlimlerin hepsi, siyaha boyamak mekruhtur dedi. Caiz diyenler de oldu. (Mebsut) da böyle yazılıdır. Hazret-i Osman ve hazret-i Hüseyin ve Ukbe bin Âmir ve İbni Sirin ve Ebû Bürde ve başkaları “rahime-hümullahü teâlâ” siyaha boyarlardı diyor. Hadika, 2. cilt, 582. sayfada diyor ki (Saç, sakal boyamakta, bulunduğu yerdekilerin adetlerine uyulur. Bulunduğu şehrin adetine uymamak, şöhret olur. Tahrimen mekruh olur.) (Mişkat) daki hadis-i şerifte, (Müşriklere muhalefet edip, sakalınızı uzatınız!)  buyuruldu. Halbuki Hadimi “rahime-hullahü teâlâ” (Berika) nın 1229. sayfasında, (Sakalı kazımak sünnete muhalefet olur. Emr-i vücubi olsaydı, haram olurdu. Sakalı bir kabza [bir tutam] uzatmak sünnettir. Bundan kısa yapmak ve kazımak caiz değildir. Bazı kimseler, sakalını kazıyanın veya kısaltanın imam olması caiz olamaz. Yalnız kıldığı namaz da mekruh olur. Bu kimse mel’undur, diyorlar. Bu sözlerini (Tahavi) den aldıklarını bildiriyorlar. Böyle sözler doğru değildir) diyor. Ehl-i kitaba [yani yahudilere, hıristiyanlara] ve müşriklere, muhanneslere [yani kötü oğlana] benzemek şiddetle men’ olunmaktadır. Tahtavinin, (Merak-ıl-felah) haşiyesi 185. sayfasında, (Ehl-i kitaba benzemenin dereceleri vardır. Yemek, içmek gibi adet olan zararsız şeylerde benzemek caizdir. Kötü, zararlı şeylerde teşebbüh kasıt ederek benzemek haramdır. Teşebbüh kasıt etmezse caiz olur) diyor. Kâfirlerin dinlerine mahsus olup kâfirlik alâmeti olan şeylerde, kasıt olmadan da benzemek küfür olur. Faydalı dünya işlerinde benzemek caiz, hatta sevap olur.]

203 – Hiç kimseye lanet eyleme. Zira, lanet ettiğin adam lanete müstehak değil ise, yaptığın lanet sana döner.

Hayvanata dahi lanet eyleme! Zira, melekler, sana lanet ederler. Namazı terkedene, yüzüne karşı da, arkasından da lanet edilir. Zira, farz olan namazı özürsüz terkeden, dört kitapta da mel’undur. Elinden geldiği her zaman emr-i maruf eyle, yani İslamiyetin emirlerini söyle, fenâ şeylerden men’ et! Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Ahlak-ı zemime  [yani fenâ ahlak] olan dört şeyden vazgeç, onlardan çok sakın:

1- Çok mal toplayıp, yememek.

2- Hiç ölmiyecekmiş gibi dünyaya sarılmak.

3- Bahil olmak  [yani, cimri olmak].

4- Haris olmak.)

 İnsanda haya olmak, iman nişanıdır. Hayasızlık, küfrü mucibdir. Haya, evvela Allahü teâlâya karşı olur.

204 – Herhangi bir işini, bahil, yani hasis kimselere danışma! Çünkü, seni sonra insanlar arasında rezil ve rüsva eyler. Salih kimse ile meşveret et! Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için çalışana (Salih kul)  denir.

SABIR FASLI

205 – Sabır, derd ve elemi şikayet etmemektir. Derd ve elemden kurtulmak için. Üç şeye sabredersen, büyük derece kazanırsın:

1- Herhangi bir belaya sabır etmenin üç yüz sevâbı vardır. Belaya çare, deva aramak, duâ  etmek, sabır sevâbını azaltmaz.

2- İslam bilgilerini öğrenirken zahmet çekmeye ve ibadetleri yapmaya sabır etmeye, Cennette altıyüz derece verilir.

3- Günah işlememek için sabır etmek.

Nefsin arzularına sabır etmenin yediyüz derecesi vardır. Musibet için de her nefesi için ayrı bir derece ve sevap alır. Malın, evladın gitmesi büyük musibet olup bunlara sabredenleri, Allahü teâlâ, terazi başına getirmeye haya ederim, buyuruyor.

206 – Ölümden korkma! Ve ölümü isteme! Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Ölümü hatırlayınız ve duâ  ederek deyin ki: Ya Rabbi! Hakkımda ölmek hayırlı ise, beni öldür, çok yaşamak hayırlı ise beni yaşat!)

 Cenazelerde hizmet etmekte bulun! Allah rızası için cenazenin mezarına bir kürek toprak atıver! O attığın toprak, kıyamette terazine konacaktır.

KABİR ZİYARETİ FASLI

207 – Ey Oğul! Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Bir müminin kabrini ziyaret eyleyen, Hak teâlâ huzurunda nâfile bir hacdan ziyade sevaba nail olur!)  Allahü teâlânın rızası için, (Ayetelkürsü), (Fâtiha) ve (Kulhüvellahü)yü oku ve sevâbını mevtaların ruhlarına bağışla! Duanı bütün müminlerin ruhlarına şamil et! Bütün ölülerin adedince sevap alasın.

208 – (Vehhâbîlik) denilen fırkayı, Abdülvehhab oğlu Muhammed adında Necdli bir kimse vasıtası ile ingilizler kurdu. Bu alçak adam, 1206 [m. 1791] da öldü. İngiliz planlarını yaymak için çeşitli kitaplar yazdı. (Kitab-üt-tevhid)  kitabını, torunu Abdurrahmân şerh ederek (Feth-ul-mecid)  adını verdi. 1258 [m. 1842] de öldü. Bu şerhin çeşitli yerlerinde diyor ki (Ölüde his yoktur. Ruhu da ind-i ilâhîdedir. Mülhidler, ervah tasarruf ederler diyerek, ölülerden yardım, şefaat istiyorlar. Bu hareketleri şirktir. Melek, Nebî, Velî, kimseye yardım edemezler. Ölü, ya hazret-i Hüseyin gibi Cennet nimetlerindedir, yahut, Ticani müşriki ve habisi gibi veya Muhyiddin-i Arabî ve Ömer ibnül Farıd putları gibi azaptadırlar. Kendilerine yapılan dualardan haberleri olmaz. Ölü işitir, yardım eder diyenler, dinden imandan çıkıyorlar. Allahın izin verdiği kimse, şefaat olunmasına izin verilene şefaat edecektir. Ölüye duâ  etmekle, yalvarmakla izin verilmez. Mısır halkının en büyük tanrıları olan Ahmed Bedevinin ne olduğu belli değildir. Ölülerin mezarlarına türbe yapmak, tazim etmek şirktir. Abdülkâdir Geylani, kendine yalvaranı işitir, yardım eder diyorlar. Bu sözleri küfürdür. Bunların türbeleri birer puthanedir. Hepsini yıkmak vâciptir.) diyorlar.

Yukarıdaki yazılar gösteriyor ki vehhâbîlik fırkasının zuhuru, sonra (Süudi Arap) devletinin kurulması, ingilizlerin İslamiyete hücumlarının bir zaferi oldu. Bunlar Ehl-i sünnete, yani bize kâfir diyorlar. (Türbeler bidattir. Resûlullah zamanında türbe yoktu. Sonradan yapıldı) diyorlar. Bunlara deriz ki biz (Ehl-i sünnet)  mezhebindeyiz. Bizim itikadımıza göre, (Edille-i şer’iyye)  dörttür. Yani din bilgilerinin kaynağı dörttür. Bu dört kaynak, kitap, sünnet, kıyas-ı fukaha ve icmaı ümmettir. Kitap, Kur’ân-ı Kerîmdir. Sünnet, hadis-i şeriflerdir. Kıyas-ı fukaha, dört mezhebin fıkıh kitaplarıdır. İcmaı ümmet, ilk iki asrın âlimlerinin söz birliğidir. Bu alimlerden, hiçbiri, türbelere karşı bir şey demedi. Fıkıh kitapları, türbelerin caiz olduğunu yazıyorlar. Şu hâlde, türbe yapmak ve türbe ziyaret etmek dinimizde yasak değildir. Vehhâbîler inkar ediyorlar. İslam dini, vehhâbî cahillerinin ve dinde reformcu denilen mezhepsizlerin sakat mantıkları, sapık düşünceleri ve yaldızlı sözleri değildir. İslam dini, (Edille-i şer’iyye) den elde edilen bilgilerdir. Vehhâbîliğin kurucusu Muhammedin kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab, Ehl-i sünnet alimi idi. Kardeşinin tuttuğu yolun bozuk olduğunu bildirmek ve müslümanların ona aldanmalarını önlemek için çok kitap yazdı. (Savaik-ul-ilâhiye firretti-alel-vehhâbîye)  kitabında vehhâbîlere cevap vermekte, yollarının yanlış olduğunu ispat etmektedir. 6. sayfasında diyor ki (Evet, vehhâbîlerin şeyhul-İslam ismini verdikleri ve yazılarını senet olarak aldıkları İbni Teymiyye ve talebesi İbnülkayyım Cevziye, gaib olandan ve ölüden yardım istemek, onun için adak yapmak veya Allahtan başkası için kurban kesmek, kabri öpmek, toprağını alarak bereketlenmek haramdır dediler. Şirk-i ekber demediler. Hiçbir âlim, böyle yapan müşrik olur demedi. 4 mezhep âlimleri, küfre sebep olan şeyleri uzun yazdılar. Böyle yapanın mürted olacağını hiçbiri bildirmedi. Böyle yapanların müslüman olduklarını bildirdiler.) Yusuf Nebhani “rahime-hullahü teâlâ” (Şevahid-ül-hak) kitabının 141. sayfasında diyor ki Şâfiî âlimlerinden Şihabüddin Remli “rahime-hullahü teâlâ” fetvasında buyurdu ki (Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” öldükten sonra mucizeleri, Veliler de “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” öldükten sonra kerametleri devam eder. Bunun için, öldükten sonra da bunlara istigase, tevessül edilir.) Abdülhay Şernblali de, Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ile ve Evliya “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” ile tevessülün caiz olduğunu uzun ispat etmektedir. İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ”, 1. cilt sonunda buyuruyor ki (Âlimlerin, Seyyidlerin, Velilerin, umuma vakıf edilmiş olmayan yerdeki kabirleri üzerine türbe yapmak caizdir.) 5. ciltte lebs faslında diyor ki (Evliyanın, salihlerin kabirleri üzerine, sanduka, örtü, sarık sarmak mekruh denildi. Bize göre, meyite tazim ve hürmete sebep olmak, hakaret edilmemek, gafillerin edebli olmaları için, bunlar caizdir. Ameller niyete göredir.) Vehhâbîler, Kur’ân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere yanlış mânâ veriyorlar. Kendi anladıklarına inanmayanlara kâfir diyorlar. [(Feth-ul-mecid)  adındaki vehhâbî kitabında yazılı olan yalanlara ve iftiralara, vesikalarla uzun cevaplar verilmiş, kitabın yazarı rezil edilmiştir.]

[Tenbih:  İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ”, bagileri anlatırken diyor ki (Harici denilen kimseler, şüpheli olan (birkaç mânâ çıkarılabilen) delilleri tevil ediyorlar. Yani bazı âyet-i kerimelere ve mütevatir olan hadis-i şeriflere, açık ve meşhur olmayan mânâlar veriyorlar. Hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” askerinden ayrılarak ona karşı harp edenler böyle idi. Hakim ancak Allahtır. Hazret-i Ali, iki hakemin hükmüne uyarak, hilafeti Muaviyeye “radıyallahü teâlâ anh” bırakmakla büyük günah işledi, dediler. Onunla harp etmelerine bu yanlış tevilleri sebep oldu. Kendileri gibi inanmayanlara kâfir dediler. Hariciler ve vehhâbîler gibi, şüpheli delilleri yanlış tevil ederek, kati delile uymayan iş yapanlara, müctehid olan fıkıh âlimleri kâfir demediler. Bagi, âsî, bidat ehli olduklarını söylediler. Türkçede sapık, denilmektedir. Delillerde kati, (açık olarak) anlaşılan tek bir manaya inanmayan ise kâfir olur. Âlemin yok olacağına, ölülerin tekrar dirileceklerine inanmamak böyledir. Ali ilahtır, Cebrâil vahiy getirirken yanıldı diyen de kâfir olur. Çünkü bu sözler, tevil ederek, ictihad için uğraşarak anlaşılan mânâlar değildir. Nefse uymaktandır. Hazret-i Aişeyi “radıyallahü teâlâ anha” kazf eden [yani kötüleyen] ve babasının “radıyallahü teâlâ anh” sahabi olduğuna inanmayan da kâfir olur. Çünkü ikisi de, Kur’ân-ı Kerîmde açık olarak bildirilen delili inkardır. Fakat, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri seb eden ve halifeliklerine inanmayanın tevili varsa, kâfir olmaz. Müslümanların mallarına, canlarına saldırmak gibi kati açık olan haramlara tevili olmadan helal diyen kâfir olur. Kitaptan ve sünnetten, şüpheli bir delili tevil ederek söyleseydi, kâfir olmazdı.)

Görülüyor ki müslüman olduğunu söyleyip ibadetlerini yapan, yani (Ehl-i kıble)  denilen bir kimsenin Ehl-i sünnete uymayan bir inanışı, mânâsı açık olan bir delili inkar olursa, tevil ile olsa da, olmasa da küfür olur. Buna (Mülhid)  denir. Bu inanış, açık olmayıp, şüpheli olan bir delili inkar olursa veya açık delile uymayan bir iş ise, tevili varsa, küfür olmaz. Bidat olur. Tevilden haberi olmayıp, bidat sahibi âlimleri taklit ile veya nefse uyarak, dünya çıkarları için ise, yine küfür olur.

İster Ehl-i sünnet olsun, ister bidat sahibi olsun, dinini dünya çıkarlarına alet eden, yani dünyalığa kavuşmak için dininden veren cahillere, (Din yobazı)  denir. İmanı olmadığı hâlde, müslümanları aldatarak imanlarını yok etmek, İslamiyeti içerden yıkmak için, müslüman görünüp, küfre sebep olan şeyleri ispat etmek için, delilleri yanlış tevil edene, (Zındık)  denir. Kendisini müslüman ve fen adamı tanıtıp, dini, imanı bozan şeyleri fen bilgisi diyerek söyleyen yalancı kâfirlere, (Fen yobazı)  denir. Fen yobazlarının da zındık oldukları evvelki maddelerde bildirilmişti. Fen yobazları, ittihatçılar tarafından, Tanzimatın ilanından beri, ingilizlerden, masonlardan para, mevki gibi menfaatler sağlayarak, İslamiyete saldırmışlardır. Hakiki İslam âlimleri, din yobazlarına, kuvvetli cevaplar vererek onları susturmuşlar, müslümanları bunların şerlerinden kurtarmışlardır. Fen yobazları ise, İslam düşmanı, ilerici denilen devlet adamlarından yardım görmüşler, istediklerini çekinmeden söylemişler ve yazmışlar, birbirlerini överek, yalanlarının yayılması kolay olmuş, İslamiyete daha çok zarar vermişlerdir.] İslam bilgilerinde âlim olan bidat sahiplerine ve mülhidlere ve bunların yolunda olan cahil taklitçilere, (Mezhepsiz)  denir. Mezhepsizler ve iman hırsızları olan zındıklar, (Dinde reformcu)  olarak ortaya çıkmaktadırlar. İcma, delil değildir diyen kâfir olmaz. Bidat sahibi olur. Hariciler, şiîler, vehhâbîler böyledir. Bunların icmaa muhalif sözleri küfür olmaz.

209 – Adetler, (Delil-i şeri)  olamaz. Din, adetlere tabi olamaz. Adetlerin, modaların İslamiyete uygun olması lazımdır. Bir işin İslamiyete uygun olmasını sağlamak için, bu iş ile ilgili çeşitli kavller varsa, bunlardan zamana ve şahsa uygun, elverişli olan kavle uygun olması sağlanır. (Ahkâm zaman ile değışır) sözünün bu demek olduğu, (Berika) da, fitne bahsinde yazılıdır.

210 – Çocuklarına dinlerini, imanlarını öğretmek, kul hakkıdır. Yarın öğretmeye vakit bulamazsın.

211 – 5 kısım insanlar Cehenneme gideceklerdir:

1- 5 vakit namazı özürsüz terkedenler. Kaza etmeyenler.

2- İçki içip ve tövbe etmeyen.

3- Zekat ve uşur vermeyen.

4- Ana-babasına karşı gelen.

5- Cami-i şeriflerde dünya için konferans verenler, nutuk söyleyenler. Hele hutbe esnasında cemaatin veya hatibin hutbeden başka konuşmaları büyük günahtır.

Akıl ve baliğ olan her müslümanın, her gün vakitleri gelince, 5 kere namaz kılmaları ve her birisini vaktinde kıldığını bilmeleri farzdır. Cahillerin, mezhepsizlerin hazırladıkları takvimlere uyarak, vaktinden evvel kılmak büyük günah olur ve bu namaz sahih olmaz. Kız ve oğlan çocuk yedi yaşına gelince, namaz kılmalarını emretmek velisi üzerine vâcip olur. Oruç tutmaları için de emreder. İçki içmemesi için de emreder. İyi işlere alıştırır. Kötü işleri yapmamasını emreder. On yaşına gelince, namaz kılmaları için, el ile vurulur. Değnek ile döğülmez. Falaka ile vurulmaz. El ile üçten ziyade dahi vurulmaz. Velisinden başkası döğmez. [Velisi izin verirse, hocası el ile üç kere döver. Falakaya bağlayıp ayaklarına sopa ile vurmak caiz değildir.] Değnek ile dövmek, akıl, baliğ olup cinayet işliyen kimseye [ve hakimin karar vermesi ile] caiz olur. [Erkeğin zevcesini sopa ile döğmesi de caiz değildir.] On yaşındaki çocukların yatakları da ayrılır. Kimse, kimsenin yerine, onun borcu olan namazı kılamaz. Kendi kıldığı namazın ve başka ibadetlerinin sevâbını, diri veya ölü olan başkasına hediye etmek caizdir. Alacaklının, alacağını istememesi için, namaz kılıp, sevâbını ona bağışlamak caiz değildir. Bir Dank, yani bir dirhem gümüş kıymetinin altıda biri kadar [Takriben iki buçuk kırat-ı şeri veya yarım gram gümüş kadar] borc için, şartlarını gözeterek kılmış olduğu namazlardan, yediyüz namazının sevâbı, kıyamet günü, alacaklısına verilecektir. Borclunun sevapları biterse alacaklısının o kadar günahı, ona yükletilecektir. [Zevcesini boşayınca, mehr parasını ona hemen vermek de, kul hakkıdır. Ödemezse, dünyada cezası ve ahirette azâbı çok şiddetlidir. Kul haklarından en mühimmi ve azâbı en çok olanı, akrabasına ve emri altında olanlara Emr-i maruf yapmamaktır. Bunlara din bilgisi öğretmeyi terketmektir. Onların ve bütün müslümanların dinlerini öğrenmelerine ve ibadetlerini yapmalarına, işkence ederek veya aldatarak mâni olanın kâfir olduğu, İslam düşmanı olduğu anlaşılır. Bidat sahiplerinin, mezhepsizlerin, sözleri ile yazıları ile Ehl-i sünnet itikadını değiştirmeleri, dini, imanı bozmaları da böyledir. Namazın farz olduğuna, birinci vazife olduğuna inanmayan, ehemmiyet vermeyen, kâfir olur.] Farz olduğuna inanıp da, tembellik ile özürsüz kılmayan fasık olur. Kılıncaya veya ölünceye kadar, hakim tarafından habs olunur. Arada bir nasihat verilir. Hadis-i şerifte, (Kâfiri müslümandan ayıran şey, namaz kılmamasıdır)  buyuruldu. Bunun için, tembellik ederek namaz kılmayana, hanbeli mezhebinde kâfir denilmiştir. Terketmek, tembellikle, bile bile kılmamak demektir. [Özür ile kaçırmaya, fevt etmek denir.] Özür ile vaktinde kılınmayan namazları acele kaza etmek farzdır. Ailesinin nafakasını kazanacak kadar tehir etmesi caiz olur. İbni Teymiye’nin (Kaza namazı kılmayanın, hayratü Hasenâtı kaza namazı olur. Bunun kaza kılması lazım gelmez) sözü dalalettir.

 

ZEKAT VERMEK

 

YARDIM DERNEKLERİ, KUMAR, SİGORTA

213 – Yeşilay, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, İhlas Vakfı gibi çeşitli isimler altında kurulmuş olan yardım teşkilatı, dinin (Hibe)  ahkamına tabidirler. Yani bunlar, yardım yerleridir. Vakıf değildirler. Vakıf malı, vakıf eden kimsenin koyduğu şartlara göre idare edilir. Yardım müesseseleri [dernekleri] ise, reislerinin [başkanlarının] emrine, arzusuna göre iş görür. Dernekte toplanan hediyeler [mallar, paralar], başkanın mülküdür. Bunlar, başkanın emri ile fakirlere, afet, zarar görenlere, her nev’ hayrat ve Hasenâta ve din, fen, ahlak kitapları bastırılıp, dağıtılmasına, mekteplere, hastahanelere sarf olunur. İdare heyeti üyeleri, başkanın müşavirleridir. Müşterek alınan kararlar, dinde, başkanın emri demektir. Ücretli ve ücretsiz iş görenler, başkanın memurları, vekilleridir. Başkası başkan seçilince, eskisinin, bütün malları buna temlik ve teslim etmesi lazımdır. Derneğe yapılan her bağış, başkanın şahsına hibe edilmiş olur.

(İhtiyar)  kitabı (Hibe) yi anlatırken diyor ki: Hibe, hediye vermek, karşılıksız temlik, bağışlamak demektir. Bağış sahipleri verdim der, başkan [veya vekilleri] de aldım der ve sözleşilen yerde veya sonra, hibeyi yapanın izini ile kabz eder. Yani teslim alır. Kabzdan önce, icap veya kabulden vazgeçebilirler. Bu icap ve kabul ve kabz işlemleri yapılınca, bağış başkanın mülkü olur. Küçük çocuğa verilen hediyeyi, kendisi, anası veya velisi kabz edebilir. Taksimi mümkün olmayan malı hibe etmek caizdir. Mal hibe olunur. menfaat hibe olmaz. Bir malın yalnız menfaatini, yani kullanılmasını hibe etmeye (Ariyet)  denir. Bu mal, kullananın elinde emanet olur. Evi, oturmak için ariyet vermek caizdir. Taksimi mümkün olan malın parçası taksimden sonra hibe olunur. Binanın parçası, ağaçtaki meyve ve tarladaki ekin böyledir. İki kişinin ortaklaşa mâlik oldukları bir malı [mesela bir evi], bir kişiye hibe etmeleri caizdir. Bir kişinin [bir malı] iki [veya daha fazla] kişiye hibe etmesi caiz olmaz. [Taksimi mümkün ise, ayırıp, parçalarını her birine ayrı ayrı vermelidir. Bunun için, bağışın yardım kurumuna değil, kurumun başkanına yapılması lazımdır. Bağış, hükmi şahsa değil, hakiki şahsa verilince, sahih olur.] [Bir malın] iki fakire sadaka verilmesi caizdir. Fakire hibe edince, sadaka olur. Zengine sadaka diyerek verilen, hibe olur. Mahrem akrabası veya nikahlısı olmayan kimseye hibe edilen malı geri almak caizdir. Fakat karşılığı verilmiş ve kabz edilmiş ise, verilen şey çoğalmış ise yahut ikisinden biri ölmüş ise veya verilenin mülkünden çıkmış ise, geri alınamaz. Hayvanın yaşlanması, büyümesi, nebatın büyümesi, kumaşın boyanması, kesilip biçilmesi, çoğalması sayılır. Verilen şeyin miktarının veya kıymetinin azalması, geri alınmasına mâni olmaz. Karşılığı bir başkası da verebilir. Karşılık olduğu söylenmeyerek verilen şey karşılık olmaz. Karşılık az veya çok olabilir. [Hibeyi alanın verdiği makbuz karşılık olur.] Belli bir şeyi karşılık vermesi şartı ile hibe etmek caizdir. Karşılığı kabzdan önce herhangi biri vazgeçebilir. Kabz edildikten sonra, ancak ikisinin rızası ile vazgeçilebilir. Birisine, (Ölünciye kadar evimde otur!) demek caizdir. Ölünce ev, sahibine, ölmüş ise varisine geri verilir. (Evimde otur. Birimiz ölünce, ev kalanın olsun!) demek batıldır. Biri birinin ölmesini bekleyeceği için, buna (Rukbi)  denildi. Mülk sahibi olmayı ölüme ve başka tehlikelere bağlamak sahih değildir. [Yangın, ölüm, kaza gibi sigortalar, bu bakımdan caiz olmadıkları gibi, kumar oldukları için de haramdırlar.] Sadaka verilen şey, hiç geri alınamaz. Malından bir miktarını sadaka vermeyi adayan kimse, bu sadakayı zekat malından verir. [Ticaret malı yoksa, altın veya gümüşten geçerli olanı verir.] Başka mallardan veremez. Miktar bildirmedi ise, her cins zekat malından mâlik olduklarının hepsini verir. [Kağıt ve her metal para, zekat malı değildirler. Altın ve gümüşten para olarak geçerli olanın karşılığı olarak kullanılan senetlerdir. Bunların yerine, kıymetleri kadar, altın, gümüş verilir.] Evini [veya belli bir malını] sadaka etmeyi adayan kimse, bunu veya kıymeti kadar altın, gümüş sadaka verir. (İhtiyar) dan tercüme tamam oldu.

214 – Aşağıdaki yazılar, (Mecelle)  kitabından alınmıştır:

833) Bir malı, karşılıksız olarak başkasına vermeye (Hibe)  denir. Malı teslim aldığı zaman, onun mülkü olur.

834) Hibe etmek için birisine getirilen veya gönderilen mala (Hediye)  denir. [Birisine hediye göndermek, ona olan sevgiyi bildirmek olur. Hadis-i şerifte, (Bir din kardeşinizi seviyorsanız, sevdiğinizi kendisine bildiriniz!)  buyuruldu. Bunun için, hediye vermek ve hediye kabul etmek sünnettir.]

835) Sevap kazanmak için fakire hibe olunan mala (Sadaka)  denir.

836) Bir şeyi karşılıksız yemesi için birine izin vermeye (İbaha)  etmek denir.

839) Bir şey demeden karşılıklı vermek, hibe olur.

840) Birinin göndermesi, ötekinin kabzı hibe olur.

841) Bu malı sana hibe ettim derse, öteki de, orada kabz etse, yani alsa hibe tamam olur.

845) Müşteri, malı teslim almadan başkasına hibe edebilir.

847) Alacağını borçluya hibe etse veya borçluyu (ibra)  etse, yani alacağım yoktur derse, borç kalmaz.

849) Kabz olunmadan önce, ikisinden birisi ölse, hibe batıl olur.

850) Akıl, baliğ olan çocuğuna hibe edince, kabz etmesi lazımdır.

853) Baliğ olmamış, akıl çocuğun da kabzı lazımdır.

854) Gelecek ay başında, şu malı sana hibe ettim demek sahih olmaz.

855) Bir kimse, kendi borcunu eda etmek şartı ile birine bir şey hibe ettikte, borç ödenince, hibe lazım olur. Ödemezse, hibeden vazgeçebilir. Ölünciye kadar nafakasını vermek ve kendine hizmet etmek şartı ile evini birine hibe ve teslim ettikte, hizmete başlarsa, evi geri alamaz.

856) Hibe ederken malın mevcut olması şarttır. Hazır olması şart değildir.

857) Başkasının malı, ondan izinsiz hibe edilmez.

858) Mal malum ve muayen olmalıdır.

859) Hibe edenin akıl ve baliğ olması şarttır. [Bundan dolayı, meyitin günahlarını, borçlarının iskatı için devir yapılırken, fakirler arasına çocuk oturtulmaz.] Fakat, çocuğa hibe etmek sahihtir.

860) Cebr ve ikrah ile hibe sahih değildir.

861) Hibe kabz edilince mülk olur. Satın alınan mal ise, söz kesilince, kabz edilmeden evvel mülk olur.

862) Kabz edilmemiş hibe geriye alınabilir.

873) Alacağını borçlusuna veya başkasına hibe eden, vazgeçemez.

876) Düğünlerde getirilen hediye, getirilen kimse belli değil ise, memleketin adetine bakılır.

879) Ölüm hastası, varislerinden bir kısmına hibe edemez. Malının üçte birini varislerinden başkasına hibe ve vasiyet edebilir.

Bir kimse, birkaç kişi arasından dilediğine hibe yapabileceği gibi, bunlar arasında (Kur’a)  çekerek isabet edene de hibe yapabilir. Kur’a, başkası tarafından yapılan ikramiyeye, yardıma kavuşmak isteyenler arasında çekilir. Kur’aya katilacaklardan hiçbir karşılık istememek şarttır. Bir şey alırsa, aldıklarını dağıtmış olur. Aldıkları kendinde emanet olup bunları sahiplerine vermesi lazım idi. Kullanması haram idi. O ise kullandı ve çoğunun haklarını ödemeyip, diğerlerine verdi. Haram olarak verdiklerine kendi malından da ekledi.

215 – Bir şey satan kimsenin, akt yaparken, yani söz kesilirken, müşteriye hediye vereceğini şart eylemesinin caiz olmadığı, fakat fasid şartı aktden evvel söyleyip, akt yaparken söylemezlerse, caiz olacağı muteber kitaplarda yazılıdır. Buna göre, bazı müşterilerine ayrıca hediye vereceğini ve hediye vermenin kaç satış devam edeceğini ilk satıştan evvel haber verip, akt esnasında şart etmez ise, aktden sonra bu vaadini söylemesi ve yerine getirmesi caiz olur. Çünkü hediyeyi böyle şart etmesi, aktden sonra, semenden bir miktarını tenzil etmek olup caizdir. Semen kabz edilmiş ise, bu tenzil, yeniden akt olur. Tenzil edilen miktarı müşteriye geri verir. Semen kabz edilmemiş ise, birinci akt, tenzilli semen ile yapılmış olur. Her iki hâlde de, hediye müşterinin malı, mülkü olmaktadır. Müşteriler arasında piyango çekerek, hediyeyi yalnız kazananlara vermesi haramdır. Çünkü, kazanmayanların malını gasp edip, bunları kazananlara vermiş olur.

İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ” (Reddü’l-muhtar)  4. cildi, Mısır baskısının 121. sayfasında diyor ki (Bey’in icabı olmayarak, satıcıya veya müşteriye faydası olan bir şart ile yapılan satış fasid olur. Bayiden buğdayı un yaptıktan veya meyveyi topladıktan sonra teslim etmesini veya peşin olarak pazarlık edince, semeni [parasını] vermeden önce malı teslim etmesini yahut semeni başka köyde vermeyi veya bayiin müşteriye bir şey hediye etmesini, mebii belli bir zaman sonra teslim etmesini şart etmek, bey’i ifsad eder. Fasid satış yapmak haramdır. Fesh etmeleri [vazgeçmeleri] vâciptir. Başka yerdeki birine, falanca malımı sana şu kadara sattım veya seni nikah ettim yazsa veya haberci gönderse, o da, teklif olunanı anlayınca, kabul etse, sahih olur.) Görülüyor ki satıcının, alıcılara bir mal hediye edeceğini gazete ile önceden ilan etmesi, okuyanların da, bu malı bunun için satın almaları, fasid satış olmaz. Mesela, satın alınan mal arasından çıkan kağıtta, (Size şu hediyemiz verilecektir. Gelip alınız!) yazılı ise, bunu alması caiz olur. Gazeteci önceden bildirip, gazete satın alınırken söylenmezse alması caiz olur. Tüccarın ve gazetecinin şart ettiği hediyeler, ilim kitabı ise, emr-i maruf da olur.

(Hindiye) de diyor ki (Falandan alacağım para ile diyerek satın almak fasittir.) Borçlusundan almış olduğu (Bono)  denilen senedi vererek bir şey satın almanın caiz olmadığı, buradan da anlaşılmaktadır. Kendisi, yeniden yazıp vermelidir.

216 – Birkaç kimse, aralarında para, mal toplıyarak piyango çekip, isabet etmeyenlerin, isabet edenlere mal, para vermelerini sözleşmelerine (Kumar)  denir. Oyun, yarış, torbadan isim, numara çekmek, içinde kendi ismi yazılı bir şeye kavuşmak veya bir zarara, felakete yakalanmak, bir sualin cevabını bulabilmek gibi şartların hâsıl olması şekillerinde piyangolar vardır. Satıcıların yaptıkları piyangolar ve ziyan ve felaket sigortaları, milletleri, fakirleri, işçileri sömürme vasıtalarıdır. Çünkü, ziyan ve felaket sigortaları, kumarhaneler ve bankerler, birçok kimsenin malını elinden alarak, bunu kumar ve faiz ile başkalarına vermekte, başkalarından aldıkları haram paranın arslan payı da piyangocunun, bankacının, ceblerine girmektedir. İşçi sigortaları yukarıdakiler gibi düşünülmemelidir. Bu sigortalarda ve emanetcide toplanan ve maaşlardan kesilen malların, paraların (Lukata)  hükmünde olduklarını, büyük âlim Abdülhakim efendi, vaazlarında bildirmiştir. Lukata, yerde bulunan mal demektir. Bunlar ve mal-ı habis, sahiplerine geri verilir. Sahipleri bulunamazsa, fakirlere verilir. Eline geçen fakirin mülkü olurlar.

İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ” 5. ciltte diyor ki ok atmak ile at koşusu ile yarışmak caizdir. Yarışan iki kimseden yalnız birinin, (Beni geçersen, sana şunu vereceğim. Ben geçersem, senden bir şey istemem) demesi veya yarışmaya karışmayan birinin, (İkinizden kazanana şunu vereceğim. Kazanmayan bir şey vermeyecek) demesi caizdir. (Kazanamayan, kazanana şunu verecek) denirse, kumar olur. Haram olur. Kumar sözü, kamerden gelmektedir. Kumarcılardan her birinin malının artmak ve azalmak ihtimali vardır. Birinin malının yalnız artması, ötekinin yalnız azalması ihtimali varsa, kumar olmaz. Eğer, üçüncü bir kimse, ikisinin atlarını geçmesi şüpheli olan bir at ile yarışa katılıp, (Sizi geçersem, ikinizden de alırım. Siz beni geçerseniz, size bir şey vermem, hanginiz ötekini geçerse, ondan alır) demesi de caiz olur. İki ilim adamı, bir suale farklı cevap verdiklerinde, mal üzerinde sözleşmeleri de böyledir. Evkaf idare meclisi reisi Kemal Atıf beğ “rahime-hullahü teâlâ”, 1330 [m. 1912] tarihli (Mecelle şerhi) , 1151. maddesinde diyor ki (Kur’a üç nev’dir: Ortaklardan bazısının hakkını ibtal etmek, bunu hakkından mahrum etmek için olur ki batıldır. Haramdır. Aynı vasfları, şartları haiz kimseler arasından birini seçerken, kalpleri kırılmasın diye aralarında kur’a çekmek caizdir. Bir mala müşterek mâlik olanlardan her birinin hissesini ayırmak için de, kur’a çekmek caizdir.)

217 – Büyük fıkıh alimi İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ” (Ukud-üd-dürriye)  fetva kitabında diyor ki:

Bir mescide vakıf veya hediye edilen mumun yarıdan azı kalsa, imamın, müezzinin alıp evine götürmesi adet olan yerlerde almaları caiz olur.

Tarladan alacağı mahsulün belli kısmını Ömere vereceğini vaat edince, vermesi lazım olmaz. Verirse, iyi olur.

Yabancı kadınla bir yerde yalnız kalmaya (Halvet)  denir ki haramdır. Fakat, borclusu kadın kaçarsa, arkasından evine girip, borcunu almak, ihtiyar kadınla kalmak ve aralarında perde olunca kalmak caiz olur.

Erkeğin, nikah ile alması ebedî haram olan kadınların, mesela zevcesinin annesinin ve büyük annelerinin ve kendi halasının, teyzesinin ve anası, babası halalarının, teyzelerinin başlarına, kollarına ve bacaklarına şehvetsiz bakması caizdir. Süt ile akraba da, neseb ile akraba gibidir. [Ahiret kardeşi, böyle akraba değildir.]

Çalgı ve oyun aletlerini satmak, satın almak ve bunları ve çalgıcı, şarkıcı insanları ve zina eden kadını kira ile tutmak caiz değildir.

Evliyanın kabirlerine örtü, sarık koymak, üzerlerine türbe yapmak, cahilleri, gafilleri edebli, terbiyeli yapacağı için caizdir. Onların mübarek ruhları, kabirlerinde hazır olurlar. Burada edebli, terbiyeli bulunanlar, ruhlarından feyiz, bereket alırlar. [Sanduka, türbe yapmak, örtü, sarık koymak, ölüler için değildir. Dirilerin edebli olarak feyiz almaları, faydalanmeleri içindir. Görülüyor ki bunlar, ölü için değil, diriler için yapılmaktadır.]

Dirilerin yaptığı duaların ölülere fayda vereceğini, âlimler söz birliği ile bildirmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm okuyup da sevâbını ölülerin ruhlarına gönderince, onlara fayda vereceğini üç mezhep âlimleri bildirmiştir.

Kandil, bayram gecelerinde minarelerde ve başka yerlerde fazla ışık yakmak caiz değildir.

Kadının güzelliğini ve başka haram şeyleri bildiren şarki bunları teganni haramdır.

Âlimin, delillerini bilerek [dine hizmet niyeti ile] mezhep değiştirmesi caizdir. Cahilin, dünyalığa, şehvetine kavuşmak için başka mezhebi taklit etmesi caiz değildir, mekruhtur. Âlimin böyle yapması haramdır. Bulunduğu mezhebin fıkıh bilgilerini öğrenmesi güç olan kimsenin, öğrenmesi kolay olan mezhebe geçmesi vâcip olur. Zira, dört mezhepten birinin fıkıh bilgilerini öğrenmek, cahil kalmaktan hayırlıdır.

Fenâ kokulu şey yiyenlerin ve üstü, başı, yarası fenâ kokanların camilere ve toplantılara girmeleri caiz değildir.

Biti, akrepi ve her hayvanı diri iken yakmak caiz değildir. İçinde karınca bulunduğu zan olunan odunu [bir yere çarparak silkeledikten sonra] yakmak caizdir. Kuduz köpek gibi zararlı hayvanları eziyet etmeden öldürmek caizdir. Başka çare olmayınca yakmak caiz olur. Zarar vermeyen hayvanları öldürmek mekruhtur.

Kabul edeceği zan olunan kimseye emr-i maruf yapmak vâciptir. Kul hakkıdır.

Hadis-i şerifte, (Sakalınızı uzatarak ve bıyığınızı kırkarak müşriklere muhalefet ediniz!)  buyuruldu. Üstü, başı, elbisesi temiz, güzel olanın sözü, nasihatı, tesirli, kıymetli olur. Böyle olmak sünnettir. Bunun için, bıyığın kısa olması sünnettir. [İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ” (Redd-ül-muhtar) da, orucun mekruhlarında diyor ki (Hadis-i şerifte (Sakalı uzatın!)  buyuruldu. Bu emir, sakalı bir tutamdan kısa yapmayın ve kazımayın demektir. Sakalı bir tutam, yani dört parmak eninde uzatmak sünnettir. Fazlasını kesmek de sünnettir. Bir tutamdan kısa olmasına hiçbir âlim izin vermemiştir. Bir tutam, çeneyi alt dudak kenarından avuçlıyarak ölçülür. Kazımak da, yahudilere ve mecusilere benzemek olur.) Kâfirlerin kötü işlerini taklit etmenin mekruh olduğu, namazın mekruhlarında yazılıdır. Zamana uymak için kazımak mekruhtur. Sakalı, kadınlara benzemek için kazımak haramdır. Özür ile kazımak caizdir. Bazen fitneye sebep olmaması için kazımak lazım olur. Sakalı bir tutamdan kısa yaparak, sünnet olan sakalı uzattığını zannetmek bidattir. Bidat işlemek haramdır. Büyük günahtır. Böyle kısa sakalı bir tutama kadar uzatmak vâcip olur.]

Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” dedeleri, nineleri, Âdem aleyhisselâma kadar, hep mümin idi. Maliki âlimlerinden Ebû Bekr Arabî “rahime-hullahü teâlâ”, (Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek babası Cehennemdedir diyen mel’undur) buyurdu. Bu, itikat meselesi değildir. Kalp ile bir ilgisi yoktur. Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” incitecek şey söylemek caiz değildir.

Müctehid bulunmadığı zamanda, evvelce vefat etmiş olan müctehidin fetvası ile amel etmek caizdir. menfaati olan bir şeyin haram olduğu bildirilmemiş ise, o şey mubah olur. Zararlı olan şeyi yemek, içmek haramdır. menfaati ve zararı bilinmeyen şeye helal denir. Bunun için, tütün içmeye haram dememelidir. Hem de, dinde bidat değildir. Adette bidattir. Bazı kimselere zarar verirse, yalnız bunlara zarar verecek miktarda içmek haram olur.

Bir şeyin, zamanın, yerin uğursuz olması, yahudilikte vardır. İslamiyette uğursuzluk yoktur. Cahillerin sünnet veya vâcip sanacakları şeyi yapmak mekruh olur.

Avamın, yani cahillerin fıkıh kitaplarına göre amel etmeleri lazımdır. Âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmaları caiz değildir. Fıkıh kitaplarına uymayan bir âyet-i kerime veya bir hadis-i şerif görülürse, bunun mensuh veya tevilli, yahut mercuh olduğu anlaşılmalıdır. Bunun için, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfenin “rahime-hullahü teâlâ” bir sözü, bir hadis-i şerife uygun olmazsa, bu hadis-i şerifi bilmiyormuş demek caiz değildir. Çünkü, bu hadisi işitmiş, fakat sahih olduğuna inanmamış veya tevil edilmesi lazım olduğunu anlamıştır demelidir. [Bu satırlar, (Berika) nın 94. sayfasında de yazılıdır. Vehhâbîlerin, Seyyid Kutubcuların ve Tebliğ-i cemaatcı denilen mezhepsizlerin yanlış yolda ve haksız olduklarını göstermektedir.]

Caizdir demek, sahih olur, helal olur demektir.

Bağlı olduğu mezhebe sâdık olmak, her işini mezhebine uygun yapmak vâciptir. Fakat, taassup caiz değildir. Taassup, diğer üç mezhebi haksız bilmek, onları incitmektir. Çünkü, dört mezhebin her biri haktır, doğrudur.

[Bir mezhepte bulunan, diğer üç mezhepteki müslümanları kardeş bilir. Onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler. Allahü teâlâ, müslümanların imanda birleşmelerini, Ashâb-ı kirâm gibi inanmalarını emrediyor. Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” imanlarını öğrenip, kitaplarına yazanlara, (Ehl-i sünnet)  denir. Bütün müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdikleri gibi iman etmeleri lazımdır. Sonradan çıkan selefiye ve mezhepsizlik inanışlarının bozuk olduğunu bilmemiz lazımdır.

İnanışları birbirine uymayan ve Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” inanışlarına hiç benzemeyen kimselerin birleşmeleri, kardeş olmaları düşünülemez. Müslümanları aldatmak için, kendi felaket yollarına sürüklemek için, kardeşlik maskesi altında bölücülük yapıyorlar.

Bütün müslümanların tek ve doğru olan Ehl-i sünnet inanışında birleşerek Allahü teâlânın emrine uymaları, bu ortak inanışın hâsıl edeceği rahmet-i ilâhiyeye, kardeşliğe, sevişmeye kavuşmaları lazımdır. Ehl-i sünnetin amelde dört mezhebe ayrılmalarını dinimiz emretmekte, bu ayrılığın rahmet ve merhamet neticesi olduğunu bildirmektedir.

Amelde mezheplerin bir aded olmayıp, dört olmasının, lüzumlu, faydalı olduğu, akıl ile de kolay anlaşılmaktadır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşıyanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşıyanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Dağda yaşıyanlara, bir mezhep kolay iken, denizcilere, bu mezhep güç oluyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hastalık için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada çalışanlarla, fabrikada, askerlikte çalışanlar için de, bu farklılık görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklit ediyor veya bu mezhebe tamamen intikal ediyor. (Cemaat-i tebliğiye) denilen mezhepsizlerin, Mevdudicilerin, Abdühün ve Seyyid Kutub gibilerin istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hal çok güç, hatta imkansız olurdu.]

Hakkını kurtarmak için ve zalimden kurtulmak için, yalan söylemek [ve rüşvet vermek] caiz olur.

Arabîden başka dillerdeki fıkıh kitapları delil, senet olamaz. İçlerinde tercüme hatası bulunabilir.

Namazdan sonraki tesbihleri okurken 33 adedine dikkat etmek lazımdır. İslamiyetin emirlerinde, hikmetler, faydalar vardır. Bu adedler, ilacın miktarı gibidir. Ziyade veya noksan olursa, istenilen fayda hâsıl olmaz.

Ekmeyi öpmek, adette bidattir. Niyete göre müstehab veya mekruh olur.

İmam-ı Muhammed Gazali “rahime-hullahü teâlâ”, kendi zamanındaki fıkıh âlimlerinin en üstünü idi. Şâfiî fıkıh kitapları, hep onun kitaplarından vesikalar vermektedir.

[Kâfirler, mezhepsizler, vehhâbîler, bu büyük İslam alimine ve benzerlerine, (İslam felesofu),  yazılarına ve bütün (İlm-i kelam),  yani (Akaid)  kitaplarına da, (İslam felsefesi)  diyorlar. Halbuki İslamiyette felsefe yoktur. İslam âlimleri, felesof değildir. Felsefe, din, ruh ve ictimai bilgi cahillerinin, bu bilgilerden, kendi kısa akılları ile ve zamanlarındaki fenni keşflere göre, anladıklarına, yani bozuk düşüncelerine denir. İslam âlimlerinin kitapları ise, ilim sahiplerinin, Kur’ân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları bilgilerdir. İslam bilgilerine felsefe demek, pırlantayı cam parçalarına benzetmek gibidir. İslam âlimlerine felsefeci demek de, aslana kedi demek gibi olup bu yüksek âlimlere hakaret etmek olur.]

Hadis-i şerifler, Kur’ân-ı Kerîmin örtülü mânâlarını açıklamaktadır. Müctehidlerin ictihadları bu ikisini açıklamaktadır. Hanefi mezhebindeki müctehidler, İmam-ı Âzamın “rahime-hullahü teâlâ” sözlerini açıklamaktadır. Fıkıh ve fetva kitapları da, bu imamların sözlerini açıklamaktadır.

Diğer üç mezhep de böyledir.

Fetva vermek ve ilim öğretmek farz-ı kifâyedir.

Müslümanlar arasında sene tarihleri, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” emri ile başladı. Tarih başlangıcının, hicret senesi Muharrem ayının 1. günü olması, Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” söz birliği ile kabul edildi.

Tarladaki meyve ağaçları kesilip satılınca öşrü verilmez. Meyvelerinin öşrü verilir. Meyvesi olmayıp bey’ için yetiştirilen ağaçların ve istifade edilen dut yapraklarının öşrü verilir. Bahçedeki meyvelerin öşrü verilmez.

Namaz borçlarının iskatı için vasiyet etmek ve iskatı defnden sonra da yapmak sahihtir. [Mezhepsizlerin, vehhâbîlerin, dinimizde, iskat diye bir şey yoktur. İskatı, devri hocalar uydurmuştur, gibi sözlerine inanmamalıdır.]

Hac etmemiş fakirin başkası yerine hacca gitmesi caiz ise de, Kâbeyi görünce kendisine de hac etmek farz olur. Bunun için Mekke’de kalıp, sonraki sene de kendi haccını yapması lazım olur. Evvelki haccında, memleketine dönmediği için, meyyitin haccı noksan kalmış olur. Hac için vekil yapılan kimseye para verilirken, istediğini yap dense, bunun meyyit için bir başkasını vekil etmesi caiz olur.

Baliğa, akile ve reşide olan kızı, babası bundan izinsiz ve vekaletini almadan tezvic etse, kız haber alınca reddedebilir. Baliğa, akile reşide kız, babasından, amcasından izin almadan kendini küfvüne nikah edebilir.

İlim, din ve salah sahibinin kızını, vekili olan kimse, bir cahile fasıka nikah etse caiz olmaz. Çünkü, zevc ile zevcenin küfv [denk] olmaları lazımdır.

Vefat eden adamın zevcesine, iddeti zamanında, adamın bıraktığı maldan nafaka vermek lazım olmaz. [Çünkü bu malda, varislerin hakları da vardır.] İddet zamanı dört ay on gündür. Bu zaman tamam olmayan kadın evlenemez.

Zevcesini bırakıp kaçan kimsenin babasının, gelinine nafaka vermesi vâcip olmaz. Zevcenin birisinden ödünç istemesi, zevci gelince ödemesi lazım olur.

Hasta kadının zevci zengin ise, zevcesinin ve hizmet eden kadının nafakasını vermesi lazım olur.

Fakir olan yetimlere, amcalarının oğlunun nafaka vermesi lazım olmaz. Çünkü, bunların varisi ise de, mahremleri değildir. Çalışamaz hâlde fakir adamın kızının oğulları, fıtra verecek kadar zengin iseler, bunun ve zevcesinin nafakalarını verirler. Fakir ve âciz kadının, erkek kardeşinin yetim oğlu zengin ise, bunun malından kadına nafaka vermesi için, vasisine emrolunur. Vasi, vasiyeti kabul eden kimsedir.

Buğday öğütemeyen ve ekmek pışıremeyen kadına zevcinin hazır ekmek ve taam getirmesi lazımdır.

Ana, çocuğunu emzirmek istemezse, babanın süt anne tutması lazım olur. Kızının çocuklarını besleyen, masrafını babalarından istiyebilir.

Fakir ve âciz kadının nafakasını, zengin olan erkek ve kız çocukları müsavi olarak verirler.

Fakir, hasta adamın nafakasını zengin kardeşi verir. Zengin akrabası yoksa, Beytül-mal verir.

[Hasta veya ihtiyar olduğu için çalışamayan adam ve her kadın fakir iseler, zengin olan yedi mahrem akrabasının bunlara bakmaları vâciptir. Bakmazlarsa, mahkemenin tayin ettiği maaş bunlardan alınır. Zengin akrabaları yoksa, devlet, beytülmalın öşür ve hayvan zekatları bedellerinin toplandığı kısmından bol maaş verir. Dar-ül-İslamda bulunan her müslüman fakire böyle yardım edilmesini İslam dini emretmektedir. Bunun için, dar-ül-İslamda muhtaç kimse yoktur. İslam dininin bu nimetinden faydalanmak için, dar-ül-harbdeki müslümanların dar-ül-İslama hicret etmeleri vâciptir. Dar-ül-İslamdaki ve dar-ül-harbdeki müslümanların zekatlarını kolay verebilmeleri için, (Zekat toplama merkezleri)  kurmaları iyi olur.]

Mürted olanın nikahı hemen fesh olur. Talak adedi azalmaz. Tecdid-i nikah etmeden evvel olan çocuğu veled-i zina olur. [Bir kadını nikah etmeden evvel, bununla cima yapmak, zina olur. Zinâdan hâsıl olan çocuk (veled-i zina) olur. Bunun babası olmaz (Feyziye). Bu kadını sonra nikah ederse, bu çocuk bu erkeğin meşru çocuğu olur.] Mürted, adet üzere kelime-i şehâdet söylemekle müslüman olmaz. Küfrüne sebep olan sözünden tövbe etmesi lazımdır. Sözünün küfre sebep olacağını bilmemesi özür olmaz.

Veresiye satışta, paranın kıymeti değişse, sözleşilen miktarda ödenmesi lazım olur. Ödünç almak da böyledir. (Ukud-üd-dürriye) den tercüme tamam oldu. İşbu tercümenin Arabî aslı, (Habl-ül-metin)  kitabının sonuna ilave olarak bastırılmıştır.

İbni Abidin “rahime-hullahü teâlâ”, hazar bahsinin sonunda diyor ki (Bazı yerleri altın ve gümüş ile kaplı eşyayı, kaplı yerlerine temas etmeden kullanmak caizdir. Üzerlerine temvih, tıla yapılmış, yani yaldıza temas ederek de kullanmak caizdir.

Her kâfirin, müslümandan satın aldığını söyleyerek verdiği eti yemek caizdir. Mecusiden, mürtetten satın aldığını söylerse, yenilmez. Zira, bu sözleri dünyalık işleri haber vermektedir. [Çünkü, eskiden kasablar kendileri kesip satarlardı.] Bu eti satın almış ise, bey’ batıl olmaz. Semenini kâfire öder. Bu eti müslüman veya mürted kesti derse, inanılmaz. Zira, bu söz din işini haber vermektedir. Kâfirin, fasıkın, muamelattaki sözü kabul edilir. Diyanattaki sözü kabul edilmez. Diyanatta âdil bir müslümanın sözü kabul edilir. Mülk zail olması için haber verenin iki kişi olması lazımdır. Fasıkın ve hâli bilinmeyenin muamelattaki haberinin doğru olup olmadığı (Teharri)  edilir, araştırılıp, kendi zann-ı galipine göre hareket eder. Bir âdil bir suya temiz derse, diğer âdil necis derse, tâhir kabul edilir. Biri ete tâhir derse, diğeri necis derse, necis kabul edilir. İki adilin sözü bir adile tercih edilir. Tahtavi “rahime-hullahü teâlâ”, (Merak-ıl-felah)  haşiyesi başında, (Teharri)  faslında diyor ki [Dar-ül-harbdeki veya ıssız bir yerdeki] bir ete, bir âdil müslüman, bunu mürted kesti derse, diğer bir âdil müslüman ise, bunu müslüman kesti derse, yemesi helal olmaz. Çünkü, bu hayvanın kendiliğinden ölerek veya dinsiz keserek, vurarak leş olması asldır, esastır. Müslümanın ahkâm-ı İslamiyeye uygun kestiği anlaşılınca [veya zannedilince, yemesi helal olur. Dar-ül harpte müslüman kasap aramalı. Bundan, bu niyetle satın almalıdır.] helal olur. Bu misalde, müslümanın kestiği anlaşılmamış, esas olan haramlık devam etmiştir. Müslümanların ve dinsizlerin karışık olduğu bir yerde, ele geçen eti, müslümanın kestiği anlaşılmadıkça, yemesi helal olmaz. Çünkü, haram olması asldır, esastır. Haramlığın gitmiş olduğu ise, şüphelidir. Müslümanlar çok ise, yemesi helal olur. Bir suyun necis olması şüpheli ise, temiz kabul edilir. Çünkü, suyun aslı temizdir. Malı haram ile karışık olanın bu malını satın almak, alınan haram malın kendisi olduğu bilinmedikçe, caiz olur. Çünkü, malının aslının nasıl olduğu bilinmemektedir. Bunun için, bundan satın almak mekruh olur.) [Sığır, koyun, tavuk gibi eti yenen hayvanların etlerini yemek helal olması için, ahkâm-ı İslamiyeye uygun kesilmeleri lazımdır. Yani bir müslümanın veya ehl-i kitabın kesmesi ve keserken Allah ismini söylemesi lazımdır. Ahkâm-ı İslamiyeye uygun kesilmeyen hayvan leş olur. Bunun etini yemek ve satmak haram olur. Hayvan kesenlerin ve satan müslümanların bunu iyi bilmeleri lazımdır. Et satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak lazım değildir. Çünkü müslümana hüsn-i zan olunur.]

Düğün yemeğine davet olunanın gitmesi sünnettir. Başka ziyafetlere gitmek müstehaptır. Haram şarki [çalgı, kumar, içki kadın], oyun, bidat, gıybet bulunan davetlere gidilmez. Düğün, bayram gibi günlerde yerlere ipek örtüler sermek ve altın, gümüş ziynet eşyasını raflara koymak, sultanın emrine uymak için olup kibirlenmek, övünmek için olmazsa caizdir. Fakat, bunlara temas etmemek, kullanmamak lazımdır. Meş’ale, kandil, mumlar, elektrik lambaları yakmak israf oldukları için caiz değildir. Böyle şeyleri yapmak, ancak hükümetin ceza, ikab yapmasından korkulunca caiz olur. Haram şeyler bulunan, kadın erkek karışık olan yere (Fısk Meclisi) denir. Bunlara gitmek de böyledir. Teganni, düzgün sözü düzgün ses ile okumaktır. Kadın, içki çalgı, gıybet bulunan sözü veya bunların bulunduğu yerde okumak haram olur. Düğünlerde davul, zilsiz def ve sahur davulu, hamam borusu ve harpte, resmi yerlerde, belli zamanlarda [müzika, mehter ile milli ve askeri] şarkılar çalmak caizdir. Tekkelerde, ibadethanelerde her nev’ çalgı haramdır.)

218 – İşbu (Ey Oğul)  kitabında yazılı olan hadis-i şerifler ve kelamlar sahihtir. [Latin harfleri ile basılırken ilave edilen tenbihler de, (Ehl-i sünnet)  âlimlerinin kitaplarından alınmıştır. Bu kitabı kalbine yerleştir! Müslümanlığı, mezhepsizlerin kitaplarından öğrenmiş kimselerin sözlerine ve yazılarına ve yurd dışındaki vehhâbî kitaplarından yapılan tercümelere aldanıp da, imanını ve amelini zayi eyleme!]

Bu eseri tasnif ederken, müellif fakir Süleyman ibni Cezaın “rahime-hullahü teâlâ” istifade ettiği kitaplar şunlardır:

İhya-i Ulum, Cami-ül-Usul, Resûl-i Enver, Bostanül arifin, Mesabih, Meşarık, İrşadüssabirin, Kutül kulub, Cami-i Tirmüzi, Cami-ül-Cinan, Behcet-ül Envar, Mev’iza-i Musa, Vasiyet-i Ebû Hüreyre. Bu on üç kitaptan ihtisar edip çıkardığım şu eseri, müslümanların çocukları için, hazırladım.

Son baskısı      Birinci tab’ tarihi     Kitabın telif tarihi

H.K. 1424 [m. 2003] H.K. 1302 [m. 1895] Hicri Kameri 960 [m. 1553]

Hicri Şemsi: 1381 Hicri Şemsi: 1273 Hicri Şemsi: 931

 

TENBİH:  İlk mektep yaşındaki çocuklar, bahçede, umumi yerlerde oynarlar. Hoşlarına giden ve arkadaşlarından gördükleri şeylerle vakit geçirirler. Anaları, babaları zararlı şeylerle oynamalarına mâni olur. Söz dinlemezlerse, döverek zararlı oyunlara mâni olurlar. Ananın, babanın terbiyesi ile yetişen çocuklar, büyüyünce kendilerine ve cemiyete faydalı olurlar. Bunun gibi, insanlar, nefslerinin ve kötü kimselerin isteklerine uyarak zararlı işler yapıyor. Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, faydalı ve zararlı şeyleri bildirmiş, faydalı olanları yapmayı, zararlı olanlardan sakınmayı emretmiştir. Bu emir ve yasaklara (Din) denir. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği dine (İslamiyet)  denir. İslamiyete uyanlar, hep faydalı işler yaparlar. Kimseye zararları dokunmaz. Bunları Allahü teâlâ da, kullar da sever. Dünyada ve ahirette saadetlere kavuşurlar. Görülüyor ki İslamiyet, insanları saadete kavuşturan sebeptir. Bu sebebe yapışmak, insanlara külfet ve eziyet değil, saadete kavuşmaları için vesiledir. Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Analar, babalar, bu âdet-i ilâhiyeye uyarak, evlatlarının, iyi adam olmaları için, terbiye etmek sebebine sarıldıkları gibi, Allahü teâlâ da, kullarının dünyada rahat yaşamaları, ahirette de sonsuz saadete kavuşmaları için, İslamiyet nimetini sebep olarak yaratmıştır. Herkes, bu sebebe yapışsa, kimse, derd, keder çekmez. Üzüntü, sıkıntı kelimeleri unutulur, her yer güllük, gülistanlık olur.

Kitabı yazmaya (Besmele)  okumakla başlamıştık. Son söz olarak da, Rabbimize hamd edelim: VELHAMDÜ LİLLAHİ RABBİL ALEMİN.

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler